Tomography-x ray-computed
244 theses under this subject heading
Orbita kırığı onarımı yapılan hastalarda cerrahi sırasında gözlenen bulguların bilgisayarlı tomografi bulguları ile korelasyonunun retrospektif olarak incelenmesi
Günümüzde yüz travmalarını takiben globu çevreleyen orbita kemiklerinde kırık izlenmesi karşımıza sıklıkla çıkan klinik tablolardandır. Orbita fraktürleri travmanın şiddetine bağlı olarak görme kaybı, glob rüptürü, diplopi, göz hareket kısıtlılığı gibi işlevsel hasarlara ilaveten enoftalmus, distopi gibi kozmetik sorunlara da yol açabilir. Orbita kırıklarının radyolojik değerlendirmesinde altın standart yöntem Bilgisayarlı Tomografi (BT)'dir. Bu çalışmada orbital kırık onarımı yapılan hastalarda cerrahi işlem sırasında elde edilen verilerle BT görüntüleri arasındaki korelasyonun incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın ikincil amacı ise orbital kırık izlenen hastaların epidemiyolojisinin yanı sıra ek patolojilerin ve cerrahi gereksinimlerin incelenmesidir. Yetmiş bir hastanın 73 orbitasına ilişkin demografik ve klinik verilerinin yanı sıra 47 hastanın 48 orbitasının cerrahi bulguları ve BT görüntüleri arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Orbital kırık cerrahi bulguları ile radyolojik veriler kıyaslandığında kırık bölgesine göre en fazla uyum orbita taban ve dış duvarda (% 91,7) saptandı. Kırılan kemik açısından ise uyum oranı en çok (% 95,8) zigomatik kemik ve orbita dışı kraniyal kemikte bulundu. Lakrimal kemikte ise korelasyon gözlenmedi (p=0,064). Cerrahi işlem sırasında 73 orbitanın 72'sinde (% 98,6) porlu polietilen implant kullanıldı. Orbital kemiklerde fiksasyon en sık dış duvarda yapıldı. Yetmiş üç orbitada cerrahi işlem yolu en sık inferior transkonjonktival yoldu (n=52). Orbital cerrahiye ilaveten en sık tam kat kapak kesisi onarımı (% 9,6) uygulandı. Bu sonuçlar bize orbita tabanında ve dış duvarında izlenen radyolojik bulguların iç duvara göre daha yol gösterici olduğunu düşündürmüştür. Orbita kırığını saptamak ve onarım için karar verebilmek amacıyla bilgisayarlı tomografi ile görüntüleme vazgeçilmezdir. Sonuç olarak gelişen teknolojiyle beraber bilgisayarlı tomografi bulgularının detaylı değerlendirilmesi klinisyene yol gösterici olacaktır.
Ventrogluteal alana intramüsküler enjeksiyon uygulaması için artırılmış gerçeklik gözlüğü tasarımı- ventrosim
Tasarım tabanlı olarak gerçekleştirilen bu çalışmada ventrogluteal alanda enjeksiyon yer tespitinde kullanılacak artırılmış gerçeklik gözlüğü VentroSim'in prototipi geliştirilmesi amaçlanmıştır. VentroSim'in prototipinin geliştirilmesinde Şelale yöntemi (Analiz, Tasarım, Geliştirme, Test, Entegrasyon) kullanılmıştır. Araştırmanın Analiz basamağında 20 adet bilgisayarlı tomografi görüntüsü değerlendirilmiş, ventrogluteal alanın paralel düzlemde görüntülenebilmesini sağlayacak tahmini uzunluk ve açılar ile yazılımsal algoritma yapılandırılmıştır. Tasarım basamağında uygulamanın gereksinimleri belirlenmiş ve 7 basamaklı bir arayüze sahip tasarım oluşturulmuştur. Geliştirme basamağında, Unity 3D yazılım geliştirme ortamında, Magic Leap One kütüphaneleri kullanılarak yazılım geliştirilmiştir. Test basamağında iki uzman hemşire tarafından 15 katılımcı (30 sağ kalça, 30 sol kalça) üzerinde geleneksel V yöntemi ile VentroSim'in karşılaştırılmalı testleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmada birinci ve ikinci hemşirenin VentroSim yöntemi ile tespit ettiği tüm enjeksiyon noktaları geleneksel yöntem (V yöntemi) ile bulunan üçgen alanının içinde kalmıştır. Hemşirelerin geleneksel yöntemle (V yöntemi) bulduğu enjeksiyon noktası ile VentroSim yöntemi ile bulduğu enjeksiyon noktası arasında sağ ve sol spina iliaka anterior superior'a uzaklık (cm), üçgenin tepesine olan uzaklık (cm) ve üçgenin tabanına olan uzaklık (cm) ölçümlerinin ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Bu doğrultuda VentroSim'in prototipinin ventrogluteal alanda enjeksiyon noktasını tespit etmede başarılı olduğu sonucuna varılmıştır. VentroSim'in ventrogluteal alan enjeksiyon yer tespitinde daha geniş hemşire kullanıcı tarafından deneyimlendiği çalışmaların planlanması önerilmiştir.
Çift enerjili kardiyak bilgisayarlı tomografi ile farklı kontrast madde protokollerinin görüntü kalitesinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı kontrast maddenin miktarı ve injeksiyon hızı değiştirilerek oluşturulan farklı protokoller ile uygulanmış çift enerjili kardiyak BT görüntülerinin kalitesini polienerjetik ve sanal monokromatik enerji düzeylerine göre karşılaştırmaktı. Çalışmamıza 1 Ocak 2022-15 Eylül 2022 tarihleri arasında koroner arter hastalığı tanı veya takibine yönelik kardiyak BT uygulanması için yönlendirilmiş hastalar dahil edildi. Çalışmada 4 adet kontrast protokol grubu ve her grupta 50 hasta olmak üzere toplam 200 hasta ve 200 inceleme yer aldı. Tüm çekimler, 40-140 keV arası (10 keV aralıklarla) monoenerjetik görüntülerin oluşturulmasına imkan veren çift kaynaklı çift enerjili BT cihazıyla yapıldı. Tüm hastalarda, aort kökünden kontrast atenüasyonu (HÜ) ve gürültü; sol ön inen arter, sirkumfleks arter ve sağ koroner arterin orta-distal kesimlerinden HÜ, sinyal-gürültü oranı (SGO) ve kontrast-gürültü oranı (KGO) ölçümleri yapıldı. Görüntü kalitesinin subjektif değerlendirmesi için 5-noktalı Likert ölçeği kullanıldı. Monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında aortta en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde; en yüksek gürültüye 40 keV, en düşük gürültüye ise 110 keV düzeyinde ulaşıldı. Monoenerjetik görüntülerde ayrıca tüm kontrast gruplarında her üç koroner arterde de en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde ulaşıldı. Yine monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında da her üç koroner arterde en yüksek KGO değerine 90 keV düzeyinde ulaşılırken en yüksek SGO değerleri her üç arter için de farklı gruplarda farklı enerji düzeylerindeydi. Monoenerjetik görüntülerde tanısal koroner atenüasyona (200-750 HÜ) ulaşan hastaları içeren ek analizler, yalnızca istatistiksel anlamlı karşılaştırma için yeterli hasta sayısına ulaşılan 40, 50 ve 60 keV düzeylerinde yapıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 60 keV düzeyinde ulaşıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek SGO ve KGO değerlerine 60 keV, en düşük SGO ve KGO değerlerine 40 keV düzeyinde ulaşıldı. Tüm gruplardaki her üç koroner arterde de enerji düzeyleri arasındaki kontrast atenüasyon ve KGO farkı anlamlıydı. SGO değerlerinde ise yalnızca grup 2'de sirkumfleks arter için 40 ve 50 keV arasında; grup 3'te her üç koroner arter için 50 ve 60 keV arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak, farklı kontrast madde protokolleriyle çift enerjili kardiyak BT'de monoenerjetik 40-60 keV düzeylerinde koroner arterlerde yeterli tanısal kontrastlanma elde edilebilir. Monoenerjetik görüntüleme ile koroner arterler değerlendirilirken incelemeye 60 keV görüntülerle başlanması en ideal ve hızlı sonucu sağlayacaktır.
Arteria temporalis superficialis ve dallarının belirli anatomik noktalara göre haritalandırılması
Arteria temporalis superficialis ve uç dallarının anatomisi kraniyofasiyal rekonstrüktif cerrahisi, bypass cerrahisi, temporal bölge hacim kazandırma, ritidektomi, botoks uygulamaları gibi estetik girişimsel işlemler olmak üzere birçok klinik durum için önemlidir. Olası komplikasyonların önlenmesi için seyirleri kadar derinliklerinin de bilinmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı arteria temporalis superficialis ve uç dallarının, anatomisinin belirli referans noktalarına göre belirlenmesi ve olası varyasyonlarının tespit edilmesidir. Çalışmada 209 bireyin baş-boyun BT anjiyografileri değerlendirildi. Referans noktası olarak tespit edilmesi kolay ve klinikle ilişkili olan tragus, arcus zygomaticus, orbita köşesi, tuberculum marginale, margo supraobitalis ve margo infraorbitalis seçildi. 209 bireyin sağ-sol toplam 418 tarafın 363'ünde (%86,84) ramus parietalis bulunduğu, ramus frontalis'in ise sadece 3 olguda bulunmadığı tespit edildi. Ramus parietalis'lerin vertikal eksene göre ortalama 23,31°±10,49° açı ile çoğunlukla posterosuperior yönde, ramus frontalis'lerin ise 45,51°±13,03° açı ile anterosuperior yönde seyrettiği görüldü. Ramus frontalis'lerin orbita köşesine en yakın mesafeleri ve bu noktadaki derinliklerinin ise ortalama 3,24±0,98 cm ve 0,27±0,11 cm olduğu tespit edildi. Margo supraorbitalis'e en yakın mesafe ve ciltten derinlikleri ise ortalama 1,81±0,85 cm ve 0,21±0,08 cm olarak bulundu. Sonuç olarak bu tez çalışmasının, rekonstrüktif ya da estetik sebeplerle müdahalelerde uygulayıcılara güvenli alan yaratabilmeleri için fayda sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Arteria temporalis superficialis, Temporal bölge, Rekonstrüktif cerrahi, BT anjiyografi
15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde perkütan transtorasik biyopsi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, uzun aksı 15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde, perkütan transtorasik akciğer biyopsi işleminin etkinliğinin ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Giriş: Bilgisayarlı tomografi (BT) eşliğinde perkütan transtorasik akciğer biyopsi (PTB), akciğer lezyonlarının tanısında önemli yere sahiptir. İşlem sonrası düşük sıklıkla da olsa pnömotoraks, kanama veya nadiren hava embolisi gibi komplikasyonlar görülebilir. Akciğerdeki lezyonun küçük boyutlu oluşu, santral yerleşimli olması, ana bronş veya vasküler yapılara yakın olması ve altta yata parankim hastalıkları, komplikasyon riskini arttıran esas etkenlerdir. Literatürde küçük boyutlu akciğer lezyonlarında PTB sonuçlarını bildiren yeterli sayıda yazı bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2005 ve Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Nonvasküler Girişimsel Radyoloji ünitesinde BT eşliğinde PTB yapılan erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik veriler, altta yatan akciğer hastalığı, lezyon boyutu, yerleşimi, lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi, işlem sonrası komplikasyonlar ve histopatolojik tanılar retrospektif olarak incelenmiştir. Komplikasyonlarla ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 97 hastanın (%56 erkek) yaş ortalaması 63±9,9 yıl idi. Biyopsi yapılan nodüllerin ortalama uzun aksı 12±2,3 mm idi. Nodüllerin %15'i (n=15) 1-9 mm, %41'i (n=40) 10-12 mm, ve %44'ü (n=42) ise 13-15 mm aralığında idi. Biyopsi yapılan hastalarda %94,8 oranında örnek tanısal değerlendirme için yeterli bulunmuştur. Toplam 5 (%5) hastada ise biyopsi ile tanı alınamamıştır. Lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi 3 cm'den az olan hastalarda yetersiz örnekleme oranı, diğer gruplara (3-4,9 cm ve 5 cm üzeri) göre daha fazla görülmüştür (p=0,026). Komplikasyonların büyük çoğunluğu (%84) klinik önemi olmayan hemorajiler (51 hasta) ve tedavi gerektirmeyen pnömotorakslardı (14 hasta). 2 hastada pnömotoraks sonrası drenaj kateteri gerekmiştir. Grade 2 ve üzeri hemoraji 19 hastada (%19,6) görülmüştür. Hemoraji izlenen hastaların hiç birinde kan transfüzyonu veya kanama nedeni ile ek girişimsel müdahaleye gerek duyulmamıştır. Hemoptizi olan 2 hastada, ek müdahaleye gerek kalmadan spontan düzelme aynı gün içerisinde görülmüştür. Hastanede kalış süresinde uzamaya neden olan parankimal hemoraji ve hemoptizi olgusu izlenmemiştir. 61 hastaya (%63) işlem günübirlik yatış yapılarak yapılmış olup hastalar aynı gün taburcu edilmiştir. 36 hastaya ( %37) ise hastaneye yatışını takiben işlem yapılmıştır. Bu 36 hastanın 2'sinde drenaj gerektiren pnömotoraks olması nedeniyle yatışı takiben taburculuk 3. ve 5. günlerde olmuştur. Diğer 34 hastada ise taburculuk işlemi yatışı takiben ertesi gün olmuştur. Lezyon-plevra iğne mesafesi arttıkça parankimal hemoraji görülme sıklığının istatiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür (p=0,008). Benzer şekilde, lezyon ile en yakın pulmoner fissür arası mesafe <1 cm olan hastalarda hemoraji gelişimi diğer grupa göre daha yüksek görülmüştür ( p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda 15 mm altındaki akciğer nodüllerinde, PTB'nin etkin, güvenilir ve yüksek tanısal doğruluğa sahip bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Küçük boyutlu nodüllerde, özellikle plevraya yakın yerleşimin veya geçilen akciğer parankim mesafesinin az olmasının, iğne manüplasyonunu kısıtlaması sonucu, yetersiz örnekleme ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızın bir sonucu olarak, hedeflenen nodüle ulaşmak için en kısa mesafenin değil, en uygun iğne manüplasyonu sağlayacak akciğer parankim trasesinin tercih edilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Akciğer, nodül, BT, perkütan transtorasik biyopsi.
Genişletilmiş bilgisayarlı tomografi skalası ve metal artefakt azalımı yöntemlerinin implantlı hastalarda doz dağılımına etkisinin bireyselleştirilmiş fantomlar kullanılarak analiz edilmesi
Günümüzde insan vücudunda diş, çene, kalça, omurga gibi metal implantların kullanımı yaygınlaşmıştır. Ancak insan vücudundan farklı olarak bu implantların yüksek atom numarasına sahip olması, Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntülemesinde artefaktlara sebep olmaktadır. Radyoterapi (RT) tedavi planlamasının BT görüntüleri üzerinden yapılması nedeniyle bu artefaktlar doz hesaplamalarında belirsizliklere yol açmaktadır. Bu çalışmadaki amaç, üç boyutlu (3B) bireyselleştirilmiş fantomlara Titanyum (Ti) alaşımlı implantlar yerleştirip, Genişletilmiş BT Skalası (GBTS) ve SEMAR (Single energy metal artefact reduction, Toshiba Medical Systems, Otowara, Japan) algoritmaları kullanarak metal implantların RT 'deki doz dağılımına etkilerini araştırmaktır. Öncelikle implantlar (1 mandibula ve 2 servikal vertebra) 3B baskı teknolojisiyle üretilmiş fantomlara yerleştirilmiştir. Sonrasında hazırlanan fantomların Toshiba Aquilion LB BT (Toshiba Medical Systems, Otowara, Japan) cihazında BT taramaları yapılıp ardından GBTS ve SEMAR yöntemleri uygulanmıştır. Dozimetrik ölçümler içinse EBT3 Gafkromik filmler fantomların uygun kesit aralarına yerleştirilerek Varian Clinac DHX High Performance lineer hızlandırıcı cihazında ışınlanmıştır. Film dozimetri ile elde edilen 2B doz haritaları tedavi planlama sisteminden (TPS) alınan 3 boyutlu konformal RT (3BKRT) ve yoğunluk ayarlı RT (YART) planlama sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Tedavi planlarının gama analizi sonuçları değerlendirilirken %3 doz farkı (DF) ve 3 mm doz mesafe uyumu (DMU), %3 DF ve 5mm DMU, %5 DF ve 3mm DMU son olarak da %5 DF ve %5 DMU kriterleri kullanılmıştır. Mandibula implantlı fantomdan elde edilen ölçümlerde anlamlı farklılıklar bulunamamıştır. Bunun sebebi mandibula implantının çok ince ve küçük yapıda olması nedeniyle yeteri kadar artefakt yaratamamasıdır. Servikal vertebra implantlı fantomlardan elde edilen ölçümlere göre ise GBTS yönteminin gama analizi sonuçları, standart BT skalasına (SBTS) göre daha iyi çıkmıştır (%1-%16). SEMAR yöntemi gama analizi sonuçlarında ise dozimetrik açıdan anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak implantların büyük metal artefaktlar yarattığı durumlarda RT tedavisi planlanırken GBTS kullanılması önerilmektedir. SEMAR algoritmasının ise belirtilen koşullar için RT 'de dozimetrik bir etkisi bulunamamıştır.
Onkolojik görüntülemede gate yazılımı yoluyla SPECT/BT simülasyonlarının dinamik kaynaklar üzerine uygulanması
Tıpta görüntüleme sistemleri klinik teşhis ve tedavi için önemli bir yer tutar. Sağlık açısından radyasyonu tanı amacıyla kullanan birimler radyoloji ve nükleer tıp, tedavi kısmı ise radyoterapi ünitelerinde karşımıza çıkmaktadır. Tıbbi amaçla kullanılan iyonlaştırıcı radyasyon uygulamalarında amaç daha çok görüntü elde edebilme üzerinedir. Görüntüleme sistemleri genel olarak; X ışınları ve iyonize radyasyon kaynakları ile çalışır. Bilgisayarlı Tomografi, X ışını kullanılarak vücudun incelemeye alınan bölgesinin kesitsel görüntüsüne ulaşmamızı sağlayan radyolojik teşhis yöntemidir. SPECT ise; radyonüklid / radyofarmasötikler ile başta onkolojik hastalıklar olmak üzere hemen hemen tüm organ ve sistemlerde fizyopatolojik ve fonksiyonel değişikliklerin tanı amacıyla alınan görüntülerin sintigrafilerinin 3 boyutlu görüntüleme yöntemidir. SPECT ve BT' nin tek bir sistemde olması anormal metabolik aktivitenin uzaysal morfolojik ve patolojik ilintisini verir. Böylece görüntülerin en etkin derecede birlikte kaydedilmesi ve tek bir incelemeyle her iki sistemden görüntülerin elde edilmesi sağlanır. Bu çalışmada, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından geliştirilen Geant 4 benzetim yazılımı kapsamında oluşturulmuş GATE (PET&SPECT benzetim kütüphanesi) kullanılarak silindirik voxel fantomlar için SPECT/BT benzetimleri gerçekleştirilmiştir. Sanal ortamda oluşturulan kurulumlarda aktivite farklılığı, öteleme ve dokuların perdeleme etkileri araştırılmış; ROOT yazılımıyla analizler yapılarak enerji histogramları ve doz eğrileri elde edilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak incelendiğinde, bu tür etkilerin SPECT/BT görüntülemede hangi değerlerde anlamlı farklılıklar yaratacağı ve sonuçları ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: SPECT, BT, Hibrit Görüntüleme, Geant4, GATE
Bilgisayarlı tomografide kullanılan iterative rekonstrüksiyon yazılımlarının önemi 'paranasal sinüs BT ile waters grafilerinin doz/rezolüsyon karşılaştırılması
Radyasyon terimi madde ve enerjinin uzayda yayılmasını betimlemek için kullanılmaktadır. Radyasyon dokunun çok küçük yapı taşlarına kadar etki eder. İnsanda görülen radyasyon hasarı, atomik seviyede olan etkilere bağlı moleküler yapısının bozulmasından kaynaklanmaktadır. Diagnostikte kullanılan cihazların yaymış olduğu x-ışınlarının biyolojik etkilerini görüntü kalitesini bozmadan en aza indirmek için çalışmalar yapılmaktadır. Radyasyona maruz kalmanın azaltılmasını ve görüntü kalitesinin optimize edilmesini sağlamak için BT ile ilgili radyasyon dozları izlenmeli ve kontrol edilmelidir. Bilgisayarlı tomografi, tanısal görüntülemede doz miktarını azaltmak ve çözünürlüğü arttırmak için bazı yazılımlar gerektirir. 'SAFİRE' (Sinogram Onaylı Yinelemeli Yeniden Yapılandırma) bu yazılımlardan biridir. Sinyal/gürültü oranını artırarak daha düşük radyasyon dozunda daha iyi görüntü kalitesi sağlayan bir yöntemdir. Ancak, bu parametre son nesil cihazlarda kullanılır ve farklı şirketlerin farklı sürümlerinde bulunur. Bu yazılım, çözünürlük endişesi olmadan düşük dozlarda en iyi görüntülemeye dayanmaktadır.Yapılan çalışmalar sayesinde konvansiyonel görüntüleme yöntemleri yerini 3-boyutlu görüntüleme yöntemlerine bırakmaktadır. Bu tez kapsamında paranasal sinüs tomografisi ve Water's grafinin doz ölçümleri yapılmıştır. Belirlenen protokoller kullanılarak elde edilen sinüs dozları ve görüntü üzerindeki gürültü miktarları ile hastanenin kullandığı standart protokoller sonucunda elde edilen sinüs dozları ile elde edilen kesitler üzerinden hesaplanan gürültü miktarları karşılaştırılmıştır.
Derin öğrenme tabanlı biyomedikal karar destek sistemlerinin oluşturulması
Bu tez, derin öğrenme ve gelişmiş görüntü işleme tekniklerinin biyomedikal sinyal ve görüntü analizindeki etkin uygulamalarını farklı çalışmalar üzerinde detaylı bir şekilde incelemektedir. Tezin biyolojik sinyaller ile ilgili bölümünde EOG, EEG ve EKG gibi biyomedikal sinyaller incelenmiştir. EOG ve EEG sinyal verilerinin bilgisayar ortamına kaydedilmesi için iki farklı cihaz kullanılmıştır. Bu iki cihazdan biri 14 kanallı EMOTIV EPOC+ diğeri ise OPENBCI Ganglion biyosensing sinyal kayıt kartıdır. İlk çalışma, müzik dinlerken duygusal durumun belirlenmesi için EEG sinyallerinin kullanılması konusuna odaklanmaktadır. İlgili çalışmada, AlexNet ve VGG16 gibi önceden eğitilmiş derin öğrenme modelleri kullanılmış ve bu modellerin, insan duygusal durumlarının tanınması problemini çözmedeki potansiyelini gözler önüne sermiştir. En iyi sınıflandırma sonucu %73.28 doğrulukla VGG16 kullanılarak ve Beta frekans bandı spektrogramları üzerinde elde edilmiştir. Bu bulgular, müzik verisi ile hazırlanan EEG veri setlerinin ve mevcut veri setlerinin, insan duygusal durumlarının tanınması probleminde farklı derin ağ modelleri ile kullanılmasını teşvik etmektedir. İkinci çalışma, COVID-19 hastalığının erken tespitine yöneliktir. Gelişmiş bir görüntü iyileştirme teknolojisi olan ÇAGKAA-KSAHE ile X-ışını görüntülerinin kontrastı artırılmış ve bu geliştirilmiş veri, Konvolüsyonel sinir ağları ile sınıflandırılmıştır. Çalışma sonuçları, sunulan yöntemin COVID19, normal ve pnömoni durumlarını sınıflandırmada yüksek doğruluk oranlarına sahip olduğunu göstermektedir. Bu tez, EEG sinyalleri üzerinden duygu tanıma ve X-ışını görüntü analizi yoluyla COVID-19 tespiti gibi çeşitli uygulama alanlarında derin öğrenme ve görüntü işleme tekniklerinin kullanımının önemli değeri ve uygulanabilirliği hakkında dikkat çekici bilgiler sunmaktadır.
Bilgisayarlı tomografide ölçülen özofagus ve gastroözofagial bileşke cidar kalınlığı ile endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Endoskopi ve/veya biyopsisi yapılan hastaların, özofagusun kesite girdiği abdomen ve toraks BT görüntülerinde ölçülen, özofagus cidar kalınlık artışlarının benign ve malign patolojiler açısından ayırımını yapabilecek bir eşik değer bulmayı amaçladık. Materyal-metot: Ocak 2015-Haziran 2018 tarihleri arasında Radyoloji kliniğinde herhangi bir nedenle toraks ve/veya abdomen bilgisayarlı tomografisi çekilen, özofagus yada gastroözofagial bileşkede kalınlık tespit edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaşları 24-86 yaş arasında değişen 61 erkek, 83 kadın toplam 144 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızda tüm hastaların endoskopi sonuçları mevcut iken bu hastaların 69'unda biyopsiye ihtiyaç duyulmuştur. Hastanın ön tanısına göre çeşitli protokollerde alınan tomografi görüntüleri iki radyolog tarafından, endoskopi sonuçlarına bakılmaksızın görüş birliğine varılarak duvar morfolojisi, kalınlığı, anatomik lokalizasyonu ve eşlik eden bulgular açısından incelendi. Sonrasında endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarına göre benign ve malign hastalar belirlendi. Lezyon duvar kalınlıkları ile benign-malign ayrımında cut-off değeri belirlemek için ROC analizi yapıldı. Aynı zamanda benign ve malign durumlarda asimetri görülmesi açısından da Ki-Kare testi yapılmıştır. Gerekli istatistiksel analizler SPSS 22 istatistik yazılım programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Özofagus kanserli olgular ile benign durumlar arasında cidar kalınlığında istatistik olarak anlamlı fark saptandı. Cidar kalınlığı için kesim değeri 13.5 alındığında senstivite %94.3 spesifite değeri ise %100 olarak belirlenmiştir. Lezyon düzeyindeki kalınlığın normal segment kalınlığına oranı malign-benign ayrımında istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Asimetrik kalınlaşma ile malignite arasında anlamlı ilişki bulundu. Özofagus kanserinin histolojik tipinin çoğunu SCC (%79.2) ve adenokanser (%13.3) oluşturmaktaydı. En sık yerleşim yeri özofagusun distal kesimiydi. SCC'lerin çoğunluğu orta ve distalde, adenokanserlerin tamamı distalde görüldü. Benign lezyonların çoğu distalde izlendi. En sık tanı özofajitti. Sonuç: Yöremizde sık görülmesi nedeniyle özofagus kanseri erken tanısında BT'nin katkı sunacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Özofagus Kanseri, Özofagus Cidar kalınlığı, Bilgisayarlı Tomografi
Van ilinde Klavikula'nın BT'deki antropometrik ölçümlerden cinsiyet tayini
İskelet haline gelmiş, çürümüş, parçalanmış veya tamamen yanmış cesetlerde kimliğinin belirlenmesi için gerekli morfolojik özelliklerin, parmak izlerinin ve DNA gibi biyolojik materyallerin elde edilememeleri nedeniyle pozitif kimliklendirme yöntemlerinin kullanılması bazen mümkün olamamaktadır. Bu durumlarda, genellikle diğer tanımlanabilir özelliklerden daha uzun süre dayanabilen dişler ve iskelet üzerinde yapılacak antropolojik kimliklendirme yöntemleri çok daha faydalı olabilmektedir. Literatürde Radyolojik Görüntüleme yöntemlerini kullanarak klavikula kemiğinden kimliklendirmeye ilişkin birçok çalışma bulunmakta olup; bunların çoğunluğu cinsiyet tayini üzerinde yoğunlaşmış ise de, yaş, ırk ve boy tayinine yönelik çalışmaların da mevcut olduğu görülmektedir. Çalışmamızda, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ve Radiyodiagnostik Anabilim Dalı tarafından 01.01.2015 – 01.01.2017 tarihleri arasında çekilmiş 21 yaş ve üstü olgulara ait PET Tüm vücut BT görüntüleri incelenerek, arasından seçilen ve literatürdeki diğer makalelerden farklı olarak yaş gruplarına ve cinsiyete göre standardize edilmiş 180 erkek ve 180 kadın olmak üzere, toplam 360 olgudan oluşan geniş bir seri üzerinde her iki taraf klavikula kemiklerinde yapılacak olan antropolojik ölçümler ve bu ölçümlerden yola çıkılarak yapılacak hesaplamalar ile elde edilen verilerin, cinsiyet ve tarafla birlikte değişimlerinin ve yine yaş gruplarına göre bir değişikliğe uğrayıp uğramadığının belirlenmesi, klavikula ölçümlerinin cinsiyet ve taraf tayini için kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması ve sonuç olarak varsa farklılıkların olası sebeplerinin tartışılması amaçlanmıştır. Çalışmada her bir taraf klavikulasından Klavikulada maksimum uzunluk (MLC), Klavikulada eğrisel uzunluk (CLC), Midklavikular maksimum yükseklik (MMHC) ve Midklavikular maksimum ön-arka genişlik (MMWC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 4 ölçüm olmak üzere toplamda 8 ölçüm yapılmış; ayrıca Klavikula maksimum uzunluğu ile eğrisel uzunluk farkı (CDC), Midklavikular maksimum çevre (MMCC) ve Midklavikular maksimum alan (MMAC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 3 hesaplama olmak üzere toplamda 6 hesaplama kullanılmıştır. Bu ölçümler üzerinde tanımlayıcı istatistikler yapılmış; hesaplamalar için SPSS istatistik paket programından yararlanılmış ve hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alınmıştır. Ayrıca, ölçümü yapılan özelliklerin (değişkenlerin) cinsiyet ve taraf tayininde etkisini belirlemek üzere, Univariate Diskrimiant Analizi ve Adımsal (Stepwise) Diskriminant Analizi yapılmıştır. Yapılan Stepwise Diskriminant Fonksiyon Analizi'ne göre erkek olgularda %86,4; kadın olgularda %89,7 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %88,1 doğruluk oranında cinsiyet tayini yapılabildiği; sol tarafta %59,7; sağ tarafta %61,4 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %60,6 doğruluk oranında taraf tayini yapılabildiği, ancak klavikulaların ölçümlerindeki yaş ile değişimlerden faydalanılarak, erişkinlerde yaş tayini yapılabilmesi mümkün görülmemiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre klavikulalarının antropometrik ölçümlerinin orta derecede seksüel dimorfizm gösterdiği, cinsiyet tayini açısından tek başına kullanılması için kabul edilebilir doğruluk oranı olan %95 ve üzerine ulaşamadığı tespit edilmiş; bu sebeple klavikula ölçümlerin tek başına cinsiyet tayinindeki güvenilirliğinin kısıtlı olduğu, buna karşılık yalnızca klavikula kemiklerinin bulunduğu durumlarda çalışmamızda elde edilen verilerin yön gösterici olabileceği, elde edilen verilerin taraf dimorfizmi için ise düşük değerlerde olması nedeniyle kullanılabilirliğinin oldukça kısıtlı olacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Klavikula, Cinsiyet Tayini, Taraf Tayini, Yaş Tayini, Adli Antropoloji, Antropometri, Diskriminant Fonksiyon Analizi.
Arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkiler
Arteria (a.) iliaca interna pelvis, kalça arka bölgesi (gluteal bölge) ve perineum'un beslenmesini sağlayan ana arterdir. Arteria iliaca interna sıklıkla arka ve ön kök halinde iki temel dala ayrılmış olup bu kök dallarından birçok arter çıkmaktadır. Arteria iliolumbalis, arteriae sacrales laterales, a. glutea superior, a. glutea inferior, a. pudenda interna, a. obturatoria, a. rectalis media, a. vesicalis superior, a. uterina, a. vaginalis, a. vesicalis inferior, a. prostatica ve a. umbilicalis a. iliaca interna ile ilişkili dallanan arterler olup bu arter yapıları belirli bir dallanma paterni izleyebileceği gibi a. iliaca interna'nın farklı alanlarından çıkarak birbirleri ile ortak kök ya da varyasyonlar oluşturabilir. Şu ana kadar birçok çalışma kadavra üzerinde yapılan diseksiyonlar ile a. iliaca interna ve dallarını değerlendirmiştir, ancak kapsamlı radyolojik çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Günümüzde kullanılan modern ve ileri düzey görüntüleme yöntemleri ise a. iliaca interna ve dal yapıları ile ilgili detaylı bilgiler sunabilecektir. Bu çalışmanın amacı, ileri düzey görüntüleme yöntemi olan bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanarak arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu çalışmada, 01 Ocak 2019-31 Aralık 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çeşitli nedenlerle bilgisayarlı tomografi anjiografi çekilmiş, a. iliaca interna ve dalları ile ilişkili damarsal patolojisi veya girişimsel işlem hikayesi olmayan, yaşları 20 ile 60 arasında değişen, 50 kadın ve 50 erkek hastanın radyolojik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında; a. iliaca communis uzunluğu, bifurcatio iliaca ile a. iliaca interna arka kök dallanma noktası arası uzunluk, bifurcatio iliaca'dan a. iliaca interna ön kök ilk damar çıkışına kadar olan mesafe, a. iliaca interna'dan birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sırada çıkan dalların hangi damar yapısına ait olduğu, bu damarların birbirleri ile olası ortak çıkışları ve hangi yönden çıktığı (medial, lateral, anterior, posterior) ve a. iliaca interna dallanma paterninin Adachi sınıflandırmasına göre analizi değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bifurcatio iliaca'dan sonra 5cm içerisinde (standart sapma ile birlikte) a. iliaca interna arka kök damarları dallanmıştır ve a. iliaca interna arka kök dallanma noktası ile a. iliaca interna ön kök ilk dalı arası mesafe yaklaşık 1cm olarak tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarlarının a. iliaca interna'dan sıklıkla direkt olarak çıktığı ve en distal damarı en sık olarak a. glutea superior'un oluşturduğu görülmüştür. Arteria iliaca interna ön kök damarlarının sıklıkla birbirleri ile ortak kök halinde dallandığı, kadınlarda özellikle a. uterina ve erkeklerde a. pudenda interna ile a. prostatica'nın diğer damarlar ile ortak kök halinde olduğu tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarları sıklıkla posterior yönde çıkarken ön kök damarları anterior ve medial yönde dallanmaktadır. Arteria obturatoria, a. iliaca externa'dan direkt olarak veya a. epigastrica inferior ile ortak kök şeklinde dallanabilmektedir. Arteria glutea superior, a. glutea inferior ve a. pudenda interna'nın a. iliaca interna'dan ayrı ayrı dallandığı Adachi Tip 3 dallanma paterni tüm çalışma grubunda en sık tespit edilen dallanma sınıfı olmuştur. Bu sonuçlar, pelvik cerrahide ve a. iliaca interna ve dallarına yönelik girişimsel radyoloji işlemlerinde olası komplikasyonların önlenebilmesi açısından önemli olacaktır.
The relation between human cochlear duct length and head size assessed by MRI and CBCT
The cochlea differs in length and shape among individuals and this might be due to the fact that it is affected by spatial constraints. The head size may restrict the cochlea which is located in the temporal bone, and individuals with smaller head sizes may have shorter cochlear duct lengths (CDL). On the other hand, normal-hearing participants with longer CDLs have an increase in low-frequency sensitivity. Therefore, not only the CDL but also auditory outcomes are thought to be significantly affected by cochlear structures and the factors affecting CDL may also affect outcomes of cochlear implantation. The head in which the cochlea is located and develops together, as well as, the body height in the human body are structures that continue to grow until certain periods after birth. Despite differences in the developmental process, the cochlea, head, and height may have a genetic makeup that is interconnected and affect one another. Hence, these growing parts of the body may influence the CDL during the development process. The present study was conducted with the aim of finding any relations between mentioned structures. It consisted of a study group that contained 112 postlingual-deafened adult participants who were cochlear implant users. Cone Beam Computed Tomography (CBCT) images of the cochlea and Magnetic Resonance (MR) images of the head were performed for each participant in the present study group. CDLs were determined via CBCT, head size measures were determined by 3D conversion via MRI, and the body height was completed. In terms of CDL, head size, and height: females had smaller averages than that males. The results of this study showed that CDL had not any significant correlation with head size but a weak correlation with height. Similar to the literature, the height and the head size showed statistically significant relationships with each other. Only CDL which was measured in the cochlea, may not be sufficient to demonstrate the effect of head size on the cochlea. Future studies might look at the links between the cochlear shape and its surroundings by using micro-CT.
Acil serviste pulmoner tromboemboli şüphesi taşıyan hastaların bilgisayarlı tomografi görüntülerinin yapay zeka ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada; erişkin hastalarda mortalitenin önemli bir nedeni olan pulmoner emboliyi (PE) bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi (BTPA) görüntüleriyle acil serviste erken dönemde tanımak ve pulmoner emboliyi doğru lokalize etmek için yapay zeka kullanarak oluşturulan bilgisayar destekli algoritma kullanıldı. Retrospektif metodolojik bir araştırma olarak yapılan bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne 01 Ocak 2016 – 31 Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran ve PE ön tanısı ile BTPA tetkik edilen 1948 hastaya ait veriler analiz edildi. Hastalara ait görüntüler DICOM formatında kaydedildikten sonra Python programlama diliyle yazılmış olan algoritma üzerinde standardize edilerek değerlendirildi. Tasarlanan yapay zeka algoritması tarafından bu hastaların BTPA görüntüleri, PE varlığı ve yokluğu; PE varsa embolinin anatomik seviyesi (masif, ana pulmoner, lober, lober+segmenter, segmenter, subsegmenter) açısından değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %51,4 ü kadın (n=1002), %48,6'sı erkekti (n=946). Hastalarda median yaş 61.50 yıl olarak saptandı. Radyolog yorumu altın standart olarak baz alındığında; segmenter PE tanısı için yapay zeka analizinin sensitivitesi %82,3, spesifitesi %93,5, pozitif prediktif değeri %29,5, negatif prediktif değeri ise %99,4 olarak hesaplandı. Ana pulmoner PE açısından yapay zeka analizinin sensitivitesi %84,2, spesifitesi %99,7, pozitif prediktif değeri %80, negatif prediktif değeri ise %99,7 olarak hesaplandı. Masif PE açısından yapay zeka analizinin sensitivitesi %84,6, spesifitesi %99,6, pozitif prediktif değeri %82,5, negatif prediktif değeri ise %99,7 olarak hesaplandı. Çalışmaya katılan tüm hastaların yapay zeka analizinde yanlış pozitiflik oranı %54,4 (n=276) olarak hesaplandı. Yapay zeka analizine göre, yanlış pozitif olan vakaların %44,1'i (n=127) subsegmenter PE olarak bulundu. Sonuç olarak 24 saat radyolog yorumu sağlanamayan acil servislerde yapay zeka analizlerinin kullanımı özellikle ana pulomer arter ve masif PE'lerin erken tanısının konulmasında acil servis hekimlerine büyük kolaylık sağlayacaktır. Subsegmenter PE başta olmak üzere daha küçük pulmoner arter dallarındaki PE'lerin tanısı için yapay zeka analizlerinin daha da geliştirilmesi gerekmektedir.
Endoskopik endonazal cerrahi için Sinus sphenoidalis'in ve canalis caroticus'un nörovasküler yapılarla ilişkisinin DynaCT yöntemiyle incelenmesi
Giriş-Amaç: Hipofiz adenomlarının ve diğer sellar bölge lezyonlarının rezeksiyonu için endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi altın standart tedavi kabul edilmektedir. Preoperatif görüntüleme sinus sphenoidalis ve komşu nörovasküler yapıların anatomisinin ayrıntılı incelenmesi cerrahi planlamada oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, son yıllarda kullanım sıklığı artan düz panel DynaCT yöntemiyle sinus sphenoidalis ve komşu yapıları morfolojik olarak değerlendirmektir. Gereç-Yöntem: Bu çalışmada 278 hastanın (556 taraf) [164 kadın (%59) ve 114 erkek (%41)] DynaCT görüntüleri analiz edildi. Sinus sphenoidalis'in pnömatizasyonunun tipi, nervus opticus'un (NO) ve a. carotis interna'nın (ACI) protrüzyon ve dehisanslarının prevalansı, sinus sphenoidalis'in septalanması, processus clinoideus anterior (PCA) pnömatizasyonu ve onodi hücresi varlığı bilateral olarak değerlendirildi. Bulgular: Konkal tipte SS pnömatizasyonuna hiç rastlanmadı. Sinus sphenoidalislerin %15,8'i (n=44) presellar, %84,2'si (n=234) sellar şekilde pnömatizeydi. Sinus sphenoidalis'in artan pnömatizasyonu ile NO ve ACI protrüzyonunun da o derece artış gösterdiği görüldü (p=0,001). Taraflardaki NO ve ACI protrüzyonu ile ipsilateral PCA'nın pnömatizasyonu arasında güçlü korelasyon vardı (p<0,001). Aynı şekilde, bilateral incelenen tüm parametrelerde taraflar arasında (sağ-sol) anlamlı ilişki bulundu (p<0,001). Onodi hücresi sağ tarafın %20,1'inde (n=56); sol tarafın %24,1'inde (n=67) görüldü. NO protrüzyonu veya dehisansı ile onodi hücrelerinin varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç-Öneri: Bu çalışma, ameliyat esnasındaki komplikasyonlardan kaçınmak için gerekli olan sinus sphenoidalis ve çevredeki yapılar hakkında anatomik bilgi vererek iyatrojenik hasar riskini azaltmada yararlı olabilir.
Yüksek juguler bulbus tanısına sahip hastaların odyolojik değerlendirilmesi
Hipotimpanumdan bir kemikle ayrılan; sigmoid sinüs le internal juguler ven arasındaki venöz bir bağlantı sağlayan bulbus jugulare'nin kemik anulus üzerine uzanarak yüksek bir lokalizasyon göstermesine yüksek yerleşimli juguler bulbus (YYJB) denir.Yüzde %3.5-6 oranında saptanann bu anomoli değişik odyovestibüler semptomlara sebep olmaktadır. Burdan yola çıkarak bizde bu anamoliye sahip kişilerin odyolojik sonuçlarını incelmeeyi amaçlamaktayız. Kliğinimize başvurup kemik BT'si çekilerek yüksek juguler bulbus saptanan 50 hastamız timpanometre ve saf ses odyometre ile odyolojik sonuçları incelenmiştir. 30 kadın 20 erkek bireyimizin yaşları 25-75 arası değişmektedir. 30 denekte sol temporal kemik, 20 denekte ise sağ temporal kemik BT'de yüksek juguler bulbus gözlendi.Tüm hastaların tinnitus şikayeti bulunurken ekstra baş dönmesi şikayeti olan hastalarımızda bulunmaktaydı. Hastalarımız daki tinnitus, YYJB'un dehisansına ve önde karotis arterine yakın komşuluğuna bağlandı. Diğer bir hastadaki tinnitus ve baş dönmesi, YYJB'un yuvarlak pencere ve vestibüler aquaduct ile yakın komşuluğuna bağlandı. Bir hastadaki tinnitus, YYJB'un yuvarlak pencere ve koklea ile yakın komşuluğa bağlandı. Bir erkek hastadaki tinnitus YYJB'un karotis arteri ile yakın komşuluğa bağlandı. Son hastamızdaki tinnitus ve baş dönmesi, YYJB'un minimal dehisansına, vestibüler aquaduct ve yuvarlak pencere ile yakın komşuluğa bağlandı. Yüksek jügüler bulbus sıklıkla semptomsuz olarak tesadüfi bir bulgu şeklinde karşımıza çıkar. Bu anomali ile birlikte literatürde nadir olarak bildirilmiş iletim tipi veya mikst tip işitme kaybı ortaya çıkabilmektedir
Toraks travmalı hastalarda CA-FAST ve NEXUS chest BT kriterlerinin kıyaslanması
Acil servislerde travma hastalarında hızlı tanı erken dönemde stabilizasyon için hayati bir rol oynamaktadır. Toraks travmalarında oluşan yaralanmaların tespitinde bilgisayarlı tomografi (BT) en önemli görüntüleme yöntemidir. NEXUS Toraks BT kriterleri, künt toraks travması ile gelen hastalarda hastanın kliniği, yaşı ve travma mekanizmasına göre toraks görüntüleme ihtiyacının olup olmadığına karar vermekte kullanılan bir dizi kriterden oluşur. CA-FAST (Chest Abdominal- Focused Assesment with Sonography for Travma) travma hastalarında karın ve toraksı ultrasonografi (USG) ile değerlendirmeye yarayan bir yöntemdir. Çalışmamızda künt toraks travması ile acil servise başvuran ve bilgisayarlı tomografi çekilen hastalarda NEXUS Toraks BT kriterlerini temel alınarak CA-FAST değerlendirmenin tanısal değerliliğinin saptanması amaçlandı. Çalışmamız 668 hastanın dâhil edildiği prospektif bir çalışmadır. En sık başvuru sebebi %46,4 ile motorlu taşıt kazalarıydı. Toraks BT görüntülemede en sık kaburga kırıkları (%14,7) ve sırasıyla vertebra kırıkları (%3,7), pnömotoraks (%2,7), akciğer kontüzyonu (%1,2), hemotoraks (%0,7) tespit edildi. CA-FAST değerlendirmede patolojik bulgu saptanan hastalarda kan basıncı ve oksijen satürasyonu düşük, nabız yüksekti. Toraks yaralanmaları için CA-FAST'in duyarlılığı %48,39 özgüllüğü %99,69 ve NPD %97,54 olarak bulundu. CA-FAST'in pnömotoraks için duyarlılığı %55,56 özgüllüğü %99,85 ve NPD %98,78; hemotoraks için duyarlılığı %75,0 özgüllüğü %99,70 ve NPD %99,85; akciğer kontüzyonu için duyarlılığı %25,0 özgüllüğü %100 ve NPD %99,1 olarak hesaplandı. CA-FAST değerlendirmede saptanan patolojik bulgu oranı servise yatışı yapılanlarda %3,4, yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan ya da eksitus olan hastalarda ise %31,7 olarak saptandı. CA-FAST değerlendirmenin toraks travmalarında hastaneye yatış gerekliliğini öngörmede yararlı olabileceği sonucuna varıldı. CA-FAST değerlendirmenin, pnömotoraks, hemotoraks ve akciğer kontüzyonunu saptamada duyarlılığı düşük saptandı. Bu nedenle klinisyen toraks BT görüntüleme kararını verirken CA-FAST sonuçlarına ek olarak hastanın klinik durumunu da göz önünde bulundurmalıdır.
Ratlarda retrobulber prostaglandin analoğu enjeksiyonunun orbital yağ dokusu üzerine etkisinin bilgisayarlı tomografi ile ve histolojik olarak incelenmesi
Ratlarda Retrobulber Prostoglandin Analoğu Enjeksiyonunun Orbital Yağ Dokusu Üzerine Etkisinin Bilgisayarlı Tomografi ile ve Histolojik Olarak İncelenmesi Amaç Periorbital yağ dokusunda atrofi, topikal prostoglandin analoglarının (PA) bilinen bir yan etkisidir. Bu istenmeyen etkinin, artmış orbita yağ hacmi ile giden tiroid orbitopati gibi hastalıkların tedavisinde önemli rolü olabilir. Literatürde PA'nın retrobulber enjeksiyonunun, orbita yağ dokusu üzerindeki atrofi etkisini inceleyen ve üç rat üzerindeki sonuçlarını bildiren sadece bir ön çalışma bulunmaktadır. Bu tez çalışmasında amaç, rat hayvan modelinde, retrobulber PA enjeksiyonunun, orbital yağ dokusu üzerindeki etkilerinin bilgisayarlı tomografi (BT) ile ve histolojik olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem On sekiz adet erişkin, erkek Wistar-albino rat, bimatoprost, latanoprost ve travoprost olmak üzere, 6 adet hayvandan oluşan 3 gruba ayrıldı. Ratların sağ orbitalarına, 0,1 ml bimatoprost, latanoprost veya travoprost enjeksiyonu, sol orbitalarına salin enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 3 hafta sonra BT görüntüleri alındı. Karbondioksit ile ötenazi sonrasında, ratların her iki gözü ekzentere edildi. Doku kesitleri alınarak hematoksilen-eozin ile boyandı ve fotoğrafları çekilerek dijital ortama aktarıldı. BT görüntüleri Image J (Rasband, W.S., US National Institutes of Health, Bethesda, MD) yazılımı ile sekanslara ayrıldıktan sonra, yazılım içerisinde yer alan Trainable Weka Segmentation programı kullanılarak, orbita yağ dokusu hacmi, total orbita hacmi ve orbita yağ dokusu hacminin total orbita hacmine oranı hesaplandı. Her ratın histolojik kesiti de Image J yazılımı ile analiz edildi. Her kesitte birim alana düşen yağ hücresi sayısı hesaplandı. Histolojik kesitlerde, orbita yağ hücresi çekirdeklerinin, apopitotik veya apopitozise gitmek üzere olduğu düşünülen hücreleri belirlemek için kullanılan nükleer alan, dairesellik ve yuvarlaklık parametreleri açısından analizi yapıldı. Bulgular BT incelemesinde, hiçbir grupta, PA enjeksiyonunu takiben üçüncü haftada, PA enjeksiyonu yapılan orbita ile salin enjeksiyonu yapılan orbita arasında, orbita yağ dokusu hacmi ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Aynı şekilde, PA enjeksiyonu yapılan tarafta enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 3 hafta sonra hesaplanan orbita yağ dokusu hacmi ölçümlerinde anlamlı fark izlenmemiştir. Histolojik incelemede, birim alana düşen hücre sayısı, nükleer alan, nükleer dairesellik ve yuvarlaklık ölçümlerinde, PA enjeksiyonu yapılan orbita ile kontrol orbita arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Rat hayvan modelinde, retrobulber PA enjeksiyonunu takiben üçüncü haftada, orbita yağ dokusunda radyolojik veya histolojik olarak anlamlı bir atrofi gösterilememiş ve yağ hücresi nükleuslarında apoptozis bulgusu izlenmemiştir. Retrobulber PA enjeksiyonunun, tiroid orbitopati gibi yağ proliferasyonu ile giden orbital hastalıklarda potansiyel bir tedavi olarak kullanılabilmesi için, daha fazla sayıda denek içeren, farklı hayvan modellerinde, daha yüksek doz/konsantrasyonda PA kullanıldığı in vivo çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prostoglandin analogları, prostoglandin ilişkili periorbitopati, yağ atrofisi, bilgisayarlı tomografi
Yüksek enerjili travma hastalarında tüm vücut bilgisayarlı tomografi ve selektif bilgisayarlı tomografi protokollerinin retrospektif karşılaştırılması
Yüksek enerjili travma hastalarında TVBT (Total Vücut Bilgisayarlı Tomografi) veya SBT (Selektif Bilgisayarlı Tomografi) görüntüleme endikasyonları konusunda fikir birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı travma mekanizması nedeni ile yüksek enerjili travma kriterlerine sahip, TVBT görüntüleme istenen künt travmalı hastalarda, SBT görüntüleme yapılması durumunda tanı koyulamayan patolojileri ve bu patolojilerin prognoza etkisini, her iki görüntüleme yöntemi arasındaki maliyet, radyasyon dozu ve kontrast madde maruziyet farkını tespit etmektir. Öykü, fizik muayene ve E-FAST sonuçlarına göre retrospektif olarak tekrar değerlendirildiğinde ve travma mekanizması dikkate alınmadığında; 543 hastanın sadece %5,2 sinde TVBT gerekliliği tespit edildi. SBT istenen 515 hastanın ise sadece 36'sında 42 patoloji tanınamadı. Tanınamayan patolojilerin tedavisinde 14 hastaya tıbbı malzemelerin uygulandığı, yaralanmaların hiçbirinde cerrahi gereklilik olmadığı tespit edildi. Yaşı 65'den büyük, antikoagülan-antiagregan ilaç kullanan ve GKS skoru 14 olan hastalarda SBT görüntüleme yapılması durumunda daha fazla patoloji atlandığı saptandı. TVBT görüntülemesi yapılan hastaların yaklaşık 3 kat daha fazla iyonize radyasyona maruz kaldıkları, görüntüleme maliyetinin 9 kat, kontrast madde kullanımının da 2 kattan daha fazla arttığı bulundu. Vittel ya da REACT-2 kriterlerinden en az bir kriterin olduğu hastalar ile bu kriterlerden hiçbirinin olmadığı hastalar arasında, tanı konulamayan patolojileri saptamak açısından bir fark saptanmadı. Sonuç olarak; şiddetli yaralanması olmayıp, bilinci açık, öykü ve fizik muayenesi güvenilir, sadece travma mekanizması nedeniyle yüksek enerjili olan künt travmalı hastalarda SBT, klinik olarak önemli az sayıda patolojinin tanınamamasına neden olur ancak çok sayıda hastaya gereksiz kontrast verilmesini önler, iyonize radyasyon maruziyetini azaltır.
Scapula morfometrisi ve cinsiyet ilişkisinin bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Çalışmanın amacı Türkiye toplumunda scapula'dan cinsiyet tayininde etkili parametreleri ortaya koymaktır. Çalışmada toraks bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden 60 erkek scapula'sı ve 60 kadın scapula'sı incelendi, morfometrik ölçümler yapıldı ve adımsal lojistik regresyon analizi ile cinsiyet tayinindeki etkinliklerine bakıldı. 10 parametre (scapular genişlik, maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, medial açı, spinal aks açısı) ve bu parametrelerden elde edilen 6 indeks (scapular indeks, supraspinous indeks, infraspinous indeks, trigonum spinal indeks, trigonum indeks, supra-infra scapular indeks) kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucu scapular genişlik ve maksimum scapular uzunluk sağ scapula'larda %85, sol scapula'larda %90, tüm scapula'larda ise %86,7 oranında erkek ve kadın cinsiyetini ayırmada etkili olarak bulundu. Maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, spinal aks açısı, supraspinous indeks, trigonum indeks, trigonum spinal indeks, supra-infra scapular indeks ölçümlerinde sağ-sol taraflar arasında anlamlı fark bulunamadı. Scapular genişlik, maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, medial açı ve spinal aks açısı ölçümlerinde erkekler ile kadınlar arası ölçümlerde anlamlı farklılık bulundu. Elde edilen sonuçların Türkiye toplumunda scapula'dan cinsiyet tayini çalışmalarına ve scapula ile ilgili cerrahi girişimlere morfometrik olarak katkı vereceğini düşünmekteyiz.
İnflamatuar artritlerde kraniyoservikal bileşke tutulumunun bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile retrospektif incelenmesi
Bu çalışmanın amacı inflamatuar artrit tanılı hastaların kraniyoservikal bileşke tutulumlarını incelemektir. Çalışmaya 2010-2020 yıllarında Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı'nda herhangi bir sebeple servikal vertebra BT ve/veya MR görüntülemesi yapılmış olan 204 RA, 200 AS ve 55 PsA tanılı olmak üzere toplam 459 hasta dahil edilmiştir.164/459(%35,7) hastada kraniyoservikal bileşke tutulumu saptanmıştır. Bu hastaların 101/204'ü (%49,5) RA, 53/200'ü (%26,5) AS, 10/55'i (%18,2) PsA hastasıydı. RA hastalarında herhangi bir tutulum ve odontoid proses patolojileri AS ve PsA grubundan daha sık görüldü (p<0,001). RA hastalarının 69'unda (%33,8) odontoid proses patolojileri, 24'ünde (%11,8) VS, 23'ünde (%12,4) atlanto-aksiyal eklem patolojileri, 17'sinde (%8,3) AAS, 12'sinde (%5,9) SAS, 6'sında (%3,2) atlanto-oksipital eklem patolojileri vardı. Romatoid artrit hastalarında kraniyoservikal tutulum ile ilişkili faktörlerin araştırılması için yapılan çok değişkenli analizde tanı yaşı, hastalık süresi, C-reaktif protein bağımsız olarak ilişkili bulundu. Kraniyoservikal bileşke tutulumu olan 101 hastanın 8'inde (%7,9) spinal kord basısı vardı. AS hastalarında en sık görülen 2 tutulum tipi 24/200'ünde (%12) saptanan odontoid proses patolojileri ile 20/200'ünde (%10,0) saptanan VS oldu. Tutulum saptanan hastaların çoğunun cinsiyeti erkekti (p=0,029). Kraniyoservikal bileşke tutulumu olan 53 hastanın yalnız birinde (%1,9) spinal kord basısı vardı. PsA tanılı 6 hastada (%10,9) VS, 2'şer hastada (%3,6) AAS, odontoid proses tutulumu ve atlantoaksiyel eklem tutulumu saptandı. Başta RA olmak üzere AS ve PsA'da kraniyoservikal bileşke tutulumu önemli bir hasta grubunda ortaya çıkmaktadır. Klinik olarak gözden kaçma potansiyeli olan bu bölgenin daha dikkatli değerlendirilmesi gerekmektedir.
Femur bilgisayarlı tomografisi kullanılarak femoral anteversiyon ölçümü
Bu çalışmada, proksimal femur bilgisayarlı tomografilerinde belirlenen anatomik yapılar yardımı ile femur anteversiyon açısının ölçülüp ölçülemeyeceği araştırılmıştır. Kadavralardan elde edilmiş 61 kuru femur kemiğinin bilgisayarlı tomografisi çekilmiştir. Literatürde femur anteversiyonu ölçümünde kullanılan standart teknik (posterior kondiler aks ile caput femoris ve collum femoris orta noktalarını birleştiren izdüşümsel çizgi arasındaki açı) ile femur kemiklerinin anteversiyon açıları belirlenmiştir. Bilgisayarlı tomografi aksiyel kesitlerinde trochanter major ve trochanter minor yapılarının caput femoris ve collum femoris santral noktalarını izdüşümsel olarak birleştiren aksa göre retroversiyon açıları ölçülmüştür. Ayrıca bu anatomik yapıların aksiyel kesitlerde en belirgin kesimlerini izdüşümsel olarak birleştiren intertrokanterik aks belirlenmiştir. Epicondylus femoris medialis ve lateralis yapılarının en belirgin noktalarını birleştiren transepikondiler aks belirlenerek posterior kondiler aks ile arasındaki açı değerleri ölçülmüştür. Yapılan ölçümlerde femur anteversiyon değerlerinin ortalaması 9,4° (-8° ile 19° arası) bulunmuştur. Posterior kondiler aks ile transepikondiler aks referans alınarak yapılan femur anteversiyon ölçümleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Trochanter major retroversiyon açıları ortalaması 13,3° (7° ile 21° arası), trochanter minor retroversiyon açıları ortalaması 54,8° (40° ile 78° arası) olarak bulunmuştur. İntertrokanterik aks ile posterior kondiler aks arasında korelasyon saptanamamakla beraber trochanter minor retroversiyonu ˂50° olan femur kemiklerinde posterior kondiler aksla intertrokanterik aks arasındaki açının -3° ile +3° değerleri arasında olması arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (P=0,029). Femur retroversiyonu görülen kemiklerde trochanter major retroversiyonun da oransal olarak arttığı saptanmıştır. Bu çalışma; distal kesitler kullanılmadan sadece proksimal femur bilgisayarlı tomografisi kullanılarak femur anteversiyon ölçümü yapılabileceğini ve trochanter major retroversiyonu ile femur retroversiyonunun ilişkili olduğunu göstermektedir Anahtar Kelimeler: Femur, femur anteversiyonu, trochanter major, trochanter minor, posterior kondiler aks
Kronik otitis medialı hastalarda cerrahi öncesi temporal kemik bilgisayrlı tomografi bulguları ile intraoperatif bulguların karşılaştırılması
Kronik otitis medianın (KOM) değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi (BT); anatomik yapıların durumu, hastalığın lokalizasyonunu ve yapmış olduğu tahribatın saptaması açısından önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızın amacı, temporal kemik BT bulgularıyla, KOM cerrahisi esnasında saptanan bulguların kıyaslanması ve bu bilgi ışığında bilgisayarlı tomografinin, KOM tanısında ve cerrahi planlamasındaki olası değerinin araştırılmasıdır. Çalışmaya 2012-2016 yılları arasında KOM nedeni ile cerrahi uygulanmış ve cerrahi öncesinde temporal BT tetkiki mevcut olan toplam 261 hasta dahil edildi. Mevcut ameliyat notlarından; kemikçik zincirde hasar olup olmadığı, fasiyal kanal ve lateral semisirküler kanalda (LSSK) dehisans olup olmadığı ve orta kulağın mukozasına ait veriler elde edildi. Temporal BT görüntüleri cerrahi bulgulardan habersiz tek bir radyolog tarafından tekrar değerlendirildi. Radyolog tarafından tespit edilen temporal BT sonuçları cerrahi bulgular ile karşılaştırıldı. Temporal BT'nin doğru sınıflama oranı (DSO), cerrahi ile uyumu (Kappa), korelasyonu (Cramer V, Phi) ve tanısal olumsallık değerleri (seçicilik, duyarlılık, pozitif kestirim değeri, negatif kestirim değeri) istatistiksel olarak hesaplandı. Preoperatif BT'nin malleus için: DSO: %79.3, Kappa: %35.2 (orta düzey uyum), Cramer V: %35.2 (düşük düzeyde korelasyon) bulundu (p<0.001). İnkus için: DSO: %77.8, Kappa: %57.3 (orta düzeyde uyum), Cramer V: %54.7 (orta düzeyde korelasyon) bulundu (p<0.001). Stapes için seçicilik: %89, duyarlılık: %86, negatif kestirim değer (NKD): %97, pozitif kestirim değer (PKD): %62, Kappa: %66.1 (iyi düzeyde uyum), Phi: %67.4 (orta düzeyde korelasyon) bulundu (p<0.001). İnkudostapedial eklem için: seçicilik: %90.3, duyarlılık: 75.5, NKD: %84.3, PKD: %84.2, Kappa: %66.1 (iyi düzeyde uyum), Phi: %67.2 (orta düzeyde korelasyon) bulundu (p<0.001). Fasiyal kanal için: DSO: %89.6, Kappa: %46 (orta düzeyde uyum), Cramer V: %44.8 (orta düzeyde korelasyon) saptandı (p<0.001). Orta kulak için: DSO: %46, Kappa: %26,8 (düşük düzeyde uyum), Cramer V: %39 (zayıf korelasyon) saptandı (p<0.001). LSSK için: seçicilik: %98.8, duyarlılık: 83.3, NKD: %99.6, PKD: %62, Kappa: %70.7 (iyi düzeyde uyum), Phi: %71.4 (kuvvetli korelasyon) bulundu. Sonuç olarak malleus ve orta kulak boşluğunun durumu konusunda radyolojik değerlendirme ile cerrahi bulgular arasında düşük düzeyde uyum ve korelasyon varken, inkus ve fasiyal kanal için radyolojik değerlendirme ile cerrahi bulgular arasında orta düzeyde uyum ve korelasyon bulundu. Stapes ve inkudostapedial eklemde radyolojik değerlendirme ile cerrahi bulgular arasında iyi düzeyde uyum, fakat orta düzeyde korelasyon bulundu. Sadece LSSK erozyonu konusunda radyoloji ve cerrahi değerlendirme arasında iyi düzeyde uyum ve kuvvetli düzeyde korelasyon saptandı.
Endometrium kanserinde preoperatif görüntüleme bulgularıyla postoperatif nihai patolojinin karşılaştırılması
Gelişmiş ülkelerde jinekolojik kanserler arasında en sık görüleni olan endometrium kanseri için hastalığın yaygınlığı ve metastaz açısından operasyon öncesi yapılan görüntüleme oldukça önemlidir. Ayrıca operasyonu kaldıramayacak veya fertilitenin korunmasını isteyen hastalardaysa klinik evreleme açısından görüntüleme vazgeçilmezdir. Bu nedenle hangi görüntüleme yönteminin daha sağlıklı sonuç verdiği hala araştırılan ve geliştirilmekte olan bir konudur. Bu çalışmada preopratif görüntülemesi yapılmış olan endometrium kanserli hastaların görüntüleme sonuçlarıyla postoperatif nihai patoloji sonuçları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. 1 Ocak 2019 - 4 Ağustos 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji-Onkoloji polikliniğinde takip ve tedavi edilen toplam 123 endometrium kanserli kadın hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Preoperatif 10 MRG, 67 BT, 46 PET/BT görüntülemesi olan hastaların nihai patoloji sonuçlarıyla yapılan karşılaştırmalar sonucunda görüntülemenin çalışmamızda bulduğumuz sensitivite değeri literatürden düşük olup, lenf nodu metastazı ve uzak metastaz açısından PET/BT'nin sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktif değerleri MRG ve BT'ye kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca çalışmamızda ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri ile pelviste tespit edilen en büyük lenf nodu boyutunun 15,5 mm ve üzeri olmasının, pelviste lenf nodu metastazı varlığını %60 sensitivite ve %70,8 spesifisite ile öngörebildiği bulunmuştur. Endometrium kanserinde uterus dışına yayılmış hastalık varlığında PET/BT görüntülemenin hastaların operasyon öncesi lenf nodu tutulumunu göstermede, klinik evresinin tespitinde ve operasyonun şeklinin ve genişliğinin belirlenmesinde önemli yeri vardır. Ayrıca çalışmamızda bulduğumuz pelvik lenf nodu metastazı açısından görüntülemedeki pelvik lenf nodu boyutu cut-off değeri yapılacak klinik evrelemede klinisyenlere yol gösterebilir.