Reproduction techniques
58 theses under this subject heading
Appropriate ivf vs. inappropriate ivf : Formation of the discursive space of in-vitro fertilization in Turkey
This study analyzes the local context of Turkey in which the reproductive technology of In Vitro Fertilization (IVF) takes place. Focusing on the ways in which this global biomedical technology is understood, produced, practiced, experienced and narrativized within the locality of Turkey, this study looks at the particular formation of Artificial Insemination by Donor (AID) as an "inappropriate" technology, and the conceptualization of "conventional IVF," where reproduction takes place between a heterosexual and married couple, as an "appropriate" technology. Looking into the legal, economic and social spheres of the practice of IVF, this thesis highlights the importance of several social processes like medicalization, economic liberalization and the formation of the nuclear family as the ideal form of social, organizational unit, to see how a global conceptive technology is shaped locally, according to the particular, contextual, discursive spaces. Avoiding essentialist explanations on the issue, this thesis looks at the intersection points of three axes – that are, the historical emergence of the nuclear family as the core organizational unit of the nation state, the conservative and family-oriented policies of the government, and the popular cultural values on issues such as motherhood, lineage, adoption and donor insemination, which are expressed repeatedly by women from different educational, social, economic and religious backgrounds. The study examines the ways in which state laws that limit the possible usages of IVF technology in Turkey to a strictly heterosexual married couple overlap with popular, cultural, moral values. Comparing the case of Turkey to Israel, Egypt, Iran, Lebanon and Greece, this thesis shows that a single, global, Western technology is formulated differently as it travels from place to place and encounters different historical, political, cultural spheres. Finally, by analyzing fourteen women's narratives of their experience with IVF, and one woman's telling of her experience with AID, this study pays attention to several ways in which the medical procedure of IVF is carried out on the bodies of women, stressing the conscious strategies they employ as active agents to steer their way in a hectic market of test-tube babies, scrutinizing the meanings they attach to these technologies in their local moral worlds by looking into their narratives.
Kümülüs hücreleri proliferasyon ve apopitoz indekslerinin intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
Günümüzde yardımla üreme tekniklerini kullanan (IVF: İn vitro fertilizasyon, ICSI: İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu) hastaların gebelik oranı pek çok faktörün etkisi altındadır. Bu faktörlerden bazıları semen kalitesi, ovaryan stimülasyon tipi, östradiol (E2) seviyeleri ve hasta yaşıdır. Bunlar oosit sayısını, kalitesini, matürasyon oranını ve embriyo gelişimini etkilemektedir. Oosit matürasyonun ilerlemesini ya da gecikmesini sağlayan kümülüs hücreleri, lokal ürünler aracılığıyla oositi etkileyerek proliferasyon ve apopitozda güçlü birer düzenleyici olarak rol oynamaktadırlar.Bu çalışmada, kümülüs hücrelerinin proliferasyon ve apopitoz oranları belirlenip ? 37 yaş ve altı ile ? 38 yaş ve üstü olmak üzere iki gruba ayrılan hastalarda, mikroenjeksiyon sonuçlarıyla ilişkisi değerlendirildi.Bu amaçla, mikroenjeksiyon uygulamasına tabi tutulan hastalardan toplanan kümülüs-oosit komplekslerinden alınan kümülüs hücrelerine, prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA) monoklonal antikoru uygulanarak proliferasyon indeksi tespit edildi. 4, 6 diaminido 2 phenilindol (DAPI) floresan boyası uyguladıktan sonra mikroskop altında morfolojik kriterlere göre apopitoz oranı belirlendi.Elde edilen bulgulara göre, kümülüs hücrelerinin proliferasyon oranlarının ? 37 yaş ve altındaki grupta anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Kümülüs hücre apopitoz oranları değerlendirildiğinde ise her iki grup arasındaki fark anlamlı değildi. Proliferasyon ve apopitoz oranları tespit edilen gruplarda ayrıca oosit matürasyonu, fertilizasyon ve gebelik düzeyleri değerlendirildi. Toplanan oosit sayısı ve matürasyon oranlarının yanı sıra gebelik düzeylerinin kümülüs hücrelerinde yüksek proliferasyon indeksine sahip hastalarda anlamlı derecede artmış olduğu saptandı.Çalışmamızda, mikroenjeksiyon uygulanan hastalarda kümülüs hücre proliferasyon oranlarının sağlıklı gebelik eldesi konusunda önemli bir parametre olan kaliteli oosit seçiminde kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olduğu sonucuna varılmıştır.
Safkan arap atı kısraklarında preovulatör folikül, koprus hemorajikum ve korpus luteumun vaskülarizasyonunun gebelik üzerine etkisi
Yardımcı üreme teknolojilerinin ve ileri görümtüleme yöntemlerinin kullanımının yaygınlaşması, ovaryum üzerindeki folikül ve korpus luteuma ait çeşitli özelliklerin daha detaylı incelenerek fertilizasyon ve gebeliğin devamı üzerinde etkilerinin ortaya konulması açısından önemli bir basamak sağlamıştır. Tez çalışmasında kısraklarda üreme sezonu içerisinde östrus süresince ovaryum üzerindeki görülen yapılardan olan preovulatör folikül, korpus hemorajikum ve korpus luteuma ait çap ölçümleri ve bu yapıların vaskülarizasyonlarının renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilerek gebelik ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 5-20 yaş aralığında 40 adet Arap atı kısrağının üreme sezonundaki ilk ovulasyonları takip edilerek 4 mm ve üzeri foliküle sahip olan, uterus ödemi ile serviks ödemi ve servikal çapı arttığı tespit edilen kısrakların aşımları gerçekleştirilerek preovulatör folikül, aşım sonrası 24 saat içerisinde korpus hemorajikum ve aşımdan 7 gün sonra korpus luteuma ait ultrasonografik muayeneler yapılmıştır. B-mod ultrasonografi ile alınan görüntülerden çap ölçümleri ImageJ programı ile değerlendirilmiş, renkli doppler ultrasongorafi ile bu yapılara ait görüntülenen vaskülarizasyonlar subjektif olarak skorlanmıştır (1-4). Gebelik muayenesi 14. günde ultrasongrafi ile gerçekleştirilmiş, ilgili parametrelerin gebelik üzerindeki belirleyiciliği değerlendirilmiştir. Bunun sonucunda preovulatör folikül ve korpus luteuma ait çap değeri ile preovulatör folikül ve korpus luteun vaskülarizasyon skorunun gebelik üzerindeki belirleyiciliği anlamlı bulunmamıştır. Korpus hemorajikum çapı 36,7 mm ve altı olan kısraklar için gebelik %73,9 duyarlılık ve % 64,7 özgüllük ile ortaya konulabilirken (p<0,05), korpus luteum vaskülarizasyon skoru 4 olan belirlenen kısrakların gebelik durumunda %78,3 duyarlılık ve % 64,7 özgüllük ile belirlenebilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, korpus hemorajikum çap ölçümü ve korpus luteumun renkli doppler ultrasonografi ile vaskülarizasyonunun belirlenmesinin kısraklarda gebeliğin değerlendirilmesinde erken bir öngörü sağlayabileceği kanaatine varılmıştır
6.güne giden embriyoların transfer sonrası gebe kalma oranlarının belirlenmesi
Embriyo transferinden önce blastokist seçimi, sağlıklı bir implantasyon olanağını güçlendirir. ICSI sonrası 5. gün ve 6. gün embriyo blastokist gelişim takibi yapılır. Bu süreç embriyonun rahim içine tutunmasını dolayısıyla asıl hedef olan gebelik şansın arttırmasını sağlayacaktır. Blastokist transferi ile yüksek gebelik ve implantasyon oranı sağlanırken, çoğul gebelik oranı da düşmektedir. Bazen embriyolar beklenen hücre sayılarına gelemezler ve geriden takip ederler. 5. günde morula aşamasında veya erken blastokist aşamasında kalabilir. Bu durumda embriyo gelişimini tamamlaması için 6. güne bekletilir. Bu çalışma 2010-2022 tarihleri arasında Acıbadem Altunizade Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran vakalar arasında belirlenen, 5. gün ve 6. gün blastokist transfer oranları retrospektif olarak araştırıldı. Çalışmada 2052 blastokist transferi gerçekleştirilmiş vaka değerlendirilmeye alındı. 1998 vaka 5. gün blastokist transferi, 54 vaka 6. gün blastokist transferi gerçekleştirenler olarak belirlendi. 2052 vakanın 1388'inde (%67,6) gebelik oluştuğu, 664'ünde (%32,4) gebelik oluşmadığı görüldü. Yapılan analiz neticesinde ET 5. gün olgularda gebelik oranı, ET 6. gün olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0.002; p<0.01). 5. gün embriyo transferi yapılan olguların grade II embriyo sayıları 6. gün embriyo transfer yapılanlardan istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (0,002; p<0,01). 5. gün ET yapılanların 6. gün ET yapılanlara göre gebelik oluşma oranının yüksek olması nedeniyle 5. gün blastokistlerinin implantasyon başarısının daha yüksek olduğu sonucuna varıldı. Ancak 6. gün ET yapılanlarda da gebelik pozitif olguların varlığı transfer edilebilecek embriyo sayısının az olduğu durumlarda transfer yapılabileceğini gösterdi.
Yeni evlenecek çiftlerin evliliğe yönelik görüşleri ile üreme sağlığı bilgi ve gereksinimleri
Bu araştırma, yeni evlenecek çiftlerin evliliğe yönelik görüşleri ile üreme sağlığı bilgi ve gereksinimlerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma 15 Haziran-25 Eylül 2014 tarihleri arasında, Ankara İli Çankaya Belediyesi hizmet sınırları içerisinde ikamet edip, evlenmek maksadıyla Çankaya Belediyesi Vedat Dalokay Evlendirme Müdürlüğü'ne başvuran çiftlerle yürütülmüştür. Araştırma örneklemini gönüllü toplam 257 çift oluşturmuştur. Araştırmaya katılan çiftler, basit rastgele örnekleme yöntemi kullanılarak seçilmiştir Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen veri toplama formu kullanılmıştır. Veri toplama formu 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sosyo-demografik özellikler, ikinci bölümde evliliğe yönelik görüşler ile ilgili sorular ve üçüncü bölümde üreme sağlığı-cinsel sağlık ile ilgili sorular bulunmaktadır. Verilerin analizi için sayı, yüzdelik, ortalama, standart sapma, iki gruplu karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda Kruskall-Wallis testi, değişkenler arasındaki ilişkilerde korelasyon analizi veya ki-kare bağımlılık testleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmada yeni evlenen bireylerin ortalama evlilik yaşı kadınların 27.1±3.6 (min:18, max:35), erkeklerin 29.1±3.2 (min:20, max:36) olarak bulunmuştur. Bireylerin çoğunluğunun üniversite mezunu olduğu (%77.2) ve gelir getiren bir işte çalıştığı (%90.3) belirlenmiştir. Bireyler evliliği en çok "hayatı paylaşma" (%83.1) olarak tanımlamışlardır. Çiftler, evlendikleri kişinin ilk sırada "sorumluluk duygusuna sahip olması"nı (%74.3) istediklerini belirtmişlerdir. Bireyler evlilik öncesi danışmanlıkta, anne baba olmayı öğrenme, problem çözme becerisi, çatışma yönetimi, iletişim becerileri ve üreme sağlığı-cinsel sağlık konularında danışmanlık almak istediklerini belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan bireylerin üreme sağlığı-cinsel sağlık bilgi puanı ortalaması 44.6±20.7 (min:0, max:100) olarak bulunmuştur. Katılımcıların yaş grubu, eğitim düzeyi, çalışma oranı ve gelir düzeyi arttıkça üreme sağlığı bilgi puanının arttığı, evlilik öncesi danışmanlık hizmeti almayanların, parçalanmış aileye sahip, görücü usulü ile evliliğe karar verenlerin ve akraba evliliği olanlarda üreme sağlığı bilgi puanının daha düşük olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Araştırma sonucunda, evlilik öncesi danışmanlık alma durumunun üreme sağlığı-cinsel sağlık bilgi durumunu artıracağı bulunmuştur. Elde edilen sonuçlara yönelik konu ile ilgili gerekli önerilerde bulunulmuştur.
Yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınlar ve doğal yollardan gebe kalan kadınlarda plasentalarının yapısal ve immünohistokimyasal farklılıkları
Amaç: Plasenta, fetal bileşen ve anneye ait bileşenden oluşan geçici bir organdır ve fetüsü korumak ve doğuma kadar canlılığını sağlamak için gebeliğe özgü bir yapıdır. Plasenta aynı zamanda gebeliğin ve fetal sağlığın korunmasını sağlayan önemli sinyaller üreten bir endokrin organı olarak da hizmet etmektedir. Plasenta çalışması klinik, sonografik, laboratuvar ve anatomik verileri içerir. Yardımcı üreme teknolojisi (ART), geleneksel tüp bebek (IVF) ve intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) gibi hem oositlerin hem de spermin in vitro olarak işlendiği, gebeliği sağlamak için kullanılan bir dizi tedavi olarak tanımlanmaktadır. Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınların plasentalarıyla normal yollardan gebe kalan kadınların plasentalarını yapısal ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmek ve farklılıkları analiz ederek immunohistkimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda 20 Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadından ve 20 normal yollardan gebe kalan kadından plasenta ve göbek kordonundan örnekler alındı. Rutin histolojik yöntemlerle takip edildi. Bu dokulardan 3 μm kalınlığında kesitler alındıktan sonra Hematoksilen-Eozin, PAS, Masson-Trikrom ile boyandı. Ayrıca, antibody CD68+ ve antibody CD31 kullanılarak immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bulgular: Histopatolojik inceleme sonucunda yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında sinsitiyal düğümler ve fibrinoid tabakan varlığı daha yoğun gözlenirken normal yollarda gebe kalan kadınların plasentalarında damarlanma daha yoğun olduğu görülmüştür. Ayrıca yardımla üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında Hofbauer hücre belirteci olan CD68+ boyanma şiddeti de fazla olduğu görüldü. Sonuç: Elde edilen veriler yardımcı üreme tekniğinin, fetusun gelişiminde ve gebeliğin devamında rol alan plasentayı etkilediği görülmektedir. Bu etkilerin daha geniş zamanda ve uygun şartlarda araştırılması gerekmektedir.
Yardımcı üreme teknikleri ve spontan yolla gebe kalan annelerin emzirme tutumunun ve emzirme öz yeterliliğinin karşılaştırılması
Bu araştırma, yardımcı üreme teknikleri ve spontan yolla gebe kalan annelerin postpartum emzirme tutumunun ve emzirme öz yeterliliğinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve karşılaştırmalı tipte yapıldı. Araştırmanın örneklemini 47 yardımcı üreme teknikleri ve 74 spontan yolla gebe kalan toplam 121 anne oluşturdu. Veriler, 01.12.2020-01.05.2021 tarihleri arasında araştırmacı tarafından oluşturulan Anne Tanılama Formu, Emzirmeye İlişkin Soru Formu, Emzirme Tutum Değerlendirme Ölçeği (ETDÖ), Emzirme Öz Yeterliliği Ölçeği (EÖYÖ) ve LATCH Emzirme Tanılama Ölçüm Aracı kullanılarak postpartum 4. ay ve 6. aylarda telefon görüşmeleri ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde ki kare, Mann-Whitney U, independent sample t test, Kruskal Wallis testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Araştırmada spontan yolla gebe kalan annelerin 4. ay ve 6. ay ETDÖ puan ortalamalarının sırasıyla 120,77±19,64 ve 113,01±21,48, 4. ay ve 6. ay EÖYÖ puan ortalamalarının sırasıyla 55,11±10,28 ve 51,93±12,94, 4. ay ve 6. ay LATCH puan ortalamalarının sırasıyla 8,51±1,97 ve 7,97±2,53 olduğu saptandı. Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan annelerin 4. ay ve 6. ay ETDÖ puan ortalamalarının sırasıyla 96,38±13,03 ve 92,87±13,89, 4. ay ve 6. ay EÖYÖ puan ortalamalarının sırasıyla 40,04±9,32 ve 37,49±10,39, 4. ay ve 6. ay LATCH puan ortalamalarının sırasıyla 6,51±2,42 ve 6,79±2,75 olduğu saptandı. Spontan yolla gebe kalan annelerin yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan annelere göre daha yüksek düzeyde emzirme başarısı, daha olumlu emzirme tutumu ve yüksek emzirme öz yeterliliğine sahip olduğu belirlendi (p<0,05).
Inhibin polimorfizminin tüp bebek tedavisinin araştırılması
İnfertilite, en az bir yıl boyunca korunmasız ilişkiye rağmen, hamile kalmanın imkansızlığı olarak tanımlanır. İnfertilite, hem implantasyon basarısızlıklarına hem de tekrarlayan düşükleri meydana getirebilmektedir. Uremeye yardimci tedaviler bu infertil hastalara bir umut teşkil etmektedir. In vitro fertilizasyon (IVF) sikluslarindan once, yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi ve kadınların üreme potansiyeli hakkında foliküler bazda da incelenerek, doktor hastanın spesifik infertilite tedavisine karar vermesi konusunda yardımcı olur. Günümüze kadar, stimulasyon sonrasi elde edilen oositlerin sayisini ve kalitesini araştırmak için bir cok calisma yapilmistir. Son yillarda yapilan calismalar, inhibin b gen polimorfizmleri ve serum FSH seviylerinin korelosyonunu arastirmistir. Yaptigimiz bu calismada, Inhibin B INHIBIN β (INHBB) rs57802235 polimorfizmi ve serum FSH seviyelerinin oosit maturasyonu ustundeki etkisini ilk kez Turk toplumunda arastirdik. Rastgele seçilen infertile hastalarda INHBB geninde %96 (50 hastada) doğal tip olan G/G alleleri gözlemlenmiştir. Heterozigot mutant allel A/G %4 saptanmıştır. Mutant allel sadece %2 olarak gözlemlenmiştir. Yaptigimiz bu calismalar, ileriki calismalara isik tutmakta ve hasta sayisi arttirilarak projenin devam edilmesi planlanmaktadir.
IVF-ICSI-ET sikluslarinda luteal faz desteği için verilen progesteron ve progesteron + östradiolün gebelik oranlarina etkisi
Amaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovarian hiperstimulasyon yapılan IVF- ICSI-ET sikluslarında, luteal faz desteği için tek başına progesteron ile progesterona ilave olarak verilen östrojen ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: GnRH anologunun kullanıldığı kontrollü ovaryan hiperstimülasyon sikluslarında luteal fazda agonist tedavisi kesildikten sonra hipofizer baskılanma devam edeceği için luteal faz ortasında östrojen ve progesteron seviyelerinde düşme olmaktadır. Bu çalışma ile rutin olarak luteal faz desteği amacıyla kullanılan progesteron desteğine ek olarak östrojen kullanılmasının gebelik oranlarını iyileştirip iyileştirmediğini araştırdık. Çalışmamız Aralık 2008-Ekim 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları-Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde prospektif olarak kadın yaşı 20 ile 40 olan 142 infertil hasta alınarak yapıldı. 71 hastaya vajinal yoldan 90 mg progesteron jel, 71 hastaya aynı doz progesterona ek olarak haftada bir transdermal östrojen verildi. Embriyo transfer günü ve embriyo tranferi sonrası 12. Günde E2 serum seviyeleri ölçüldü. Her iki grup serum E2 seviyeleri, ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik oranları, biyokimyasal abortus, klinik abortus oranları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan progesteron + östrojen alan grupta ßhCG pozitifliği 20 (% 28,2), progesteron alan grupta ise 18 (% 25,4) tesbit edildi. Devam eden gebelik oranları progesteron + östrojen alan grupta 11 (% 15,5), progesteron alan grupta ise 10 (% 14,1) hastada tesbit edildi. Biyokimyasal abortus progesteron + östrojen alan grupta 7 (% 9,9), progesteron alan grupta ise 6 (% 8,5) hastada tesbit edildi. Klinik abortus her iki grup da 1 (% 1,4) hastada tesbit edildi.Sonuç: Çalışmamızda progesterona östrojen eklemenin ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik, biyokimyasal ve klinik abortus oranlarına etkisi olmamıştır. Östrojen eklenen grupta embriyo transfer günü ve embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyelerinde anlamlı değişiklik izlenmedi. Gebe olanların 12. Gün E2 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Çalışmadan çıkarılacak sonuç luteal faza östrojen eklemenin faydası yoktur. Embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyesi OHSS gelişmemiş olan hastalarda gebeliğin bir göstergesi olabilir.Anahtar Kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonisti, Luteal faz desteği, progesteron, östrojen.
Anti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF hastalarında over rezervini belirlemekteki rolü
ÖZETAnti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF Hastalarında Over Rezervini Belirlemekteki RolüAmaç: Over rezervini belirlemede AMH(anti-müllerian hormon)'un diğer kullanılan rezerv belirteçleriyle kıyaslayarak etkinlik ve güvenirliliğini tespit etmektir.Gereç- Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde prospektif olarak planlandı. Eylül 2009-Temmuz 2010 tarihleri arasında hastanemiz Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde yaşı 18-45 arası olan 89 infertil çift değerlendirmeye alındı. Hastalar ilk başvurduklarında öyküleri alınıp, fizik muayene ve pelvik muayeneleri yapıldı. Adetin 3.günü bazal serum FSH, LH, E2, prolaktin, sT3, sT4, TSH seviyeleri ölçüldü. Aynı gün AMH için kan alınıp, Eliza yöntemiyle AMH değerleri ölçüldü. Transvaginal ultrason ile over volümü ve AFC (antral folikül sayısı) belirlendi. Çalışmamızda tüm hastalara GnRH agonisti ile long protokol uygulandı. 18 mm'den büyük folikül gelişen hastalardan oosit toplama işlemi yapıldı. Tedavi başarısı toplanan oosit sayısına göre belirlendi. Toplanan oosit sayısı >=4(iyi yanıt), <4(kötü yanıt) olarak 2 gruba ayrıldı. Daha sonra elde edilen sonuçlar over rezerv tespitinde kullanılan diğer parametrelerle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca AMH ile gebelik oranları arasında istatistiksel ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: İki grup arasında infertilite süresi (p: 0,867), vücut kitle indeksi (p: 0,819), LH (p: 0,779), E2 düzeyleri (p: 0,487) ortalamaları açısından anlamlı fark görülmemiştir. İki grup arasında yaş (p: 0,027), serum FSH (p: 0,036) , MİF düzeyleri (p: 0,001), hCG günü E2 düzeyleri (p: 0,001) , antral folikül sayısı (p: 0,002), hCG günü folikül sayısı (p:0,001), matür oosit sayısı (p: 0,001) istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. MİF için cut off değeri 0,24 ng/ml alındığı zaman sensitivitesi % 82,1; spesifitesi % 72,7 olarak saptandı. MİF en yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip bulundu. MİF>0,24 ng/ml olan grupta 24 (% 39,3), diğer grupta ise 3 (% 10,7) gebelik izlendi ve p=0,006 idi gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmuştur. MİF>0.24 ng/ml olan grupta 17 (% 27,8) canlı gebelik, diğer grupta ise 2 (% 7,1) canlı gebelik izlendi ve p=0,075 idi ve gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmamıştır.Sonuç: Serum AMH seviyesi ile over cevabı arasında kuvvetli ilişki olduğunu gördük. Aynı zamanda yüksek MİF seviyeleri kimyasal gebelik başarısıyla da ilişkilidir. Ancak canlı doğumla MİF arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, AMH/MİF, over rezervi, gebelik
IVF-ICSI-ET sikluslarında luteal faz desteği için verilen progesteronun intramuskuler ve intravajinal kullanımının gebelik oranlarına etkisinin karşılaştırılması
İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi Sikluslarında Luteal Faz Desteğinde İntramusküler ve Vajinal Progesteron Kullanımının Gebelik Oranlarına EtkisiAmaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovaryan hiperstimulasyon yapılan İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi sikluslarında, luteal faz desteği için intramuskuler progesteron ve vajinal progesteron ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kontrollü ovaryen hiperstimulasyon ile birlikte İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu - Embriyo Transferi yapılan 66 hasta dahil edildi. Oosit toplanma gününden başlayarak 32 hastaya vajinal (günlük 90 mg jel) ve 34 hastaya intramuskuler progesteron (günlük 50 mg) verildi. İki grup arasında ß-hCG pozitifliği(?20 mİU/mL), klinik gebelik, canlı doğum ve implantasyon oranları karşılaştırıldı.Bulgular: İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu ve Embriyo Transferi yapılan kadınlarda oosit toplanma günü başlanarak günde bir kez vajinal jel(90 mg) veya intramuskuler progesteron (50 mg) kullanılması ile benzer oranlarda ß-hCG pozitifliği, klinik gebelik, implantasyon oranları ve canlı doğum oranları görülmüştür.Sonuç: Luteal faz desteği olarak kullanılan vajinal progesteron desteği sonuçları ile intramuskuler progesteron desteği ile elde edilen sonuçlar benzer görüldü. Vajinal yolla progesteron desteğinin effektif ve hastalar tarafından daha kolay tolere edilebilen bir metod olması, luteal faz desteğinde vajinal yolun altın standart olmasını sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: in vitro fertilizasyon, intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu -embriyo transferi siklusları, progesteron, luteal faz desteği
Normal over rezervine sahip infertil hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH agonist uzun protokol ile gnrh antagonist protokolün karşılaştırılması
Normal Over Rezervine Sahip İnfertil Hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH Agonist Uzun Protokol İle GnRH Antagonist Protokolün KarşılaştırılmasıAmaç: Normal over rezervine sahip infertil hastalarda rekombinant FSH (rFSH) kullanılarak kontrollü overiyan stimülasyon yapılan IVF-ICSI-ET sikluslarında, GnRH agonist uzun protokol ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokolü karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde 01.01.2007 ? 01.03.2010 tarihleri arasında kontrollü over stimülasyonu (KOS) için rekombinant FSH kullanılmış ve sonrasında IVF-ICSI-ET uygulanmış 1765 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak kullanıldı. 649 hastaya rekombinant FSH ile GnRH agonist long protokol uygulanmış olduğu tespit edildi. 249 hastaya ise rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist tedavisi uygulandığı tespit edildi. Belirlenen kriterlere uyan 121 rekombinant FSH ile GnRH agonist uzun protokol uygulanan hasta ve 53 rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokol uygulanan hasta olmak üzere, toplamda 174 hasta çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastaların dosyalarından gerekli bilgilere ulaşıldı. İki grup arasındaki ortalama; hCG pozitiflik oranlarının, klinik gebelik oranlarının (6-7 hafta fetal kalp atımı pozitif gebelik), eve giden bebek oranlarının, ortalam toplam FSH stimülasyon sürelerinin, kullanılan ortalama toplam FSH dozlarının, hCG günü follikülometri sonuçlarının (14-16 mm ve ?17 mm follikul sayıları), hCG günü östradiol düzeylerinin, hCG günü endomertriyal kalınlıklarının, elde edilen oosit sayılarının, Metafaz II oosit sayılarının, fertilizasyon oranlarının (fertilize oosit sayısı/ICSI uygulanan oosit sayısı x 100), implantasyon oranlarının (oluşan gebelik kesesi sayısı/transfer edilen embriyo sayısı x100) karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam stimülasyon süresi 8,57 ± 1,26 gün iken GnRH agonist grupta 9,47 ± 1,56 gün olarak bulundu (p<0,001). GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam FSH dozu 1368,4 ± 271,97 IU iken GnRH agonist grupta 1474,38 ± 283,53 IU olarak bulundu (p=0,023). hCG gününde elde edilen ortalama toplam 17 mm ve üzeri follikül sayıları incelemesinde iki grup arasınada istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,007). Tedavi sonrası elde edilen ortalama toplam oosit sayıları GnRH antagonist protokolde 6,49±3,97 iken GnRH agonist long protokolde 8,15±4,37 bulunmuştur (p=0,019). Uygulanan protokole göre iki grup arasında toplanan oosit sayısı bakımından istaistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,019, <0,05). hCG pozitiflik oranları GnRH antagonist grupta % 35,8 iken GnRH agonist grupta % 34,7 bulunmuştur (p=0,508). Eve giden bebek oranları GnRH antagonist protokolde % 28,25 iken, GnRH agonist long protokolde % 27,3 bulunmuştur (p=0,503).Sonuç: Çalışmamızda, yardımla üreme teknikleri için kontrollü over stimülasyon programında kullanılan fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokolüne kıyasla stimülasyon süresi daha kısa ve kullanılan ortalama toplam FSH dozu daha azdır. Folliküler gelişim ve elde edilen total oosit sayıları anlamlı derecede daha az olmakla beraber; metafaz 2 oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, elde edilen toplam embriyo sayısı benzerdir. Yine hCG pozitiflik oranları, klinik gebelik oranları, eve götürülen bebek oranları benzer bulunmuştur. Sonuç olarak fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokol ile benzer etkinlikte olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: Normal over rezervli infertil hastalar, IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonist uzun protokol, fleksible multidoz GnRH antagonist protokol.
Açıklanamayan infertilitede olası risk faktörü olarak herediter tromofilinin yeri
Açıklanamayan İnfertilitede Olası Risk Faktörü Olarak Herediter Trombofilinin YeriAmaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran Açıklanamayan infertilite tanısı alarak invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi planlanan infertil kadınlarda herediter trombofili paramatrelerinin incelenmesi ve daha önce hiçbir abortus öyküsü, trombofilinin sebep olabileceği tromboz öyküsü olmayan 45 yaş altı, doğum yapmış, fertil kadınlar ile karşılaştırılması sonucunda trombofili parametrelerinin infertilite sebebi olup olamayacağını araştırmaktır.Son yıllarda yapılan araştırmalarda; herediter trombofilinin (metilentetrahidrofolatredüktaz C677T, Factor V Leiden G1691A, prothrombin G20210A, D-Dimer) tekrarlayan düşükler ve başarısız invitro fertilizasyon denemelerinin yanısıra açıklanamayan infertilite ön tanısıyla in vitro fertilizasyon programına alınan hastaların anlamlı bir kısmında mevcut olduğu ve açıklanamayan infertilite tanısı ve tedavisinde yeri olabileceği tartışılmaktadır.Bu bilgiye dayanarak üremeye yardımcı tedavi polikliniğinde açıklanamayan infertilite ön tanısıyla invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi programında tedaviye alınan hastalarda herediter trombofilinin infertilite etiyolojisindeki yeri ve güvenirliği açısından kullanılabilirliğini araştırmayı planladık. Böylece infertilite sebebi açıklanamayan hastaları herediter trombofili açısından da değerlendirip tedaviyi ona göre yönlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hasta ve kontrol grubundaki tüm kadınlardan; Etilendiamintetraasetikasitli tüplere 2 cc venöz kan alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuvarında MagNA Pur LC cihazında polimeraz zincir reaksiyonu tekniğiyle methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyon, Factor V Leiden mutasyon ve prothrombin G20210A mutasyon kitleri kullanılarak; D-Dimer içinse koagülasyon tüpüne 4 cc venöz kan alınarak bekletilmeden yine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuarı'nda Coag MDA Auto-Dimer kiti kullanılarak MDA II cihazından elde edilen sonuçlar değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 19.0 paket programında Pearson Chi-square ve Fishers Exact Testi and Students-t Testi kullanılarak değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Sonuç: Açıklanamayan infertilite etiyopatogenezinde hala netleşmemiş noktalar mevcuttur. Çalışmamızın sonucu, Faktör V Leiden ve Faktör II G20210A ve methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyonları varlığının ve D-Dimer yüksekliğinin açıklanamayan infertilite ile istatistiksel anlamda ilişkisi olmadığını göstermiştir. Ancak sonuçların güvenilir olması ve klinik olarak kullanılabilmesi için daha büyük hasta ve kontrol grubu gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Açıklanamayan İnfertilite, Herediter trombofili
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.
Fertil-infertil kadınların üreme fonksiyonları hakkındaki bilgilerinin stres düzeyine etkisi
ÖZET FERTİL-İNFERTİL KADINLARIN ÜREME FONKSİYONLARI HAKKINDAKİ BİLGİLERİNİN STRES DÜZEYİNE ETKİSİ Burcu ÇAKI Yüksek Lisans Tezi, Hemşirelik Anabilim Dalı Halk Sağlığı Hemşireliği Yüksek Lisans Programı Tez danışmanı: Dr.Öğr.Üyesi Rabia SOHBET Temmuz 2018, 67 sayfa Araştırma, fertil-infertil kadınların üreme fonksiyonları hakkındaki bilgilerinin stres düzeyine etkisini belirlenmek amacıyla yapılmış tanımlayıcı-kesitsel bir çalışmadır. Çalışmanın evrenini; 2016 yılında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum poliklinik ve servisine başvuran 4339 gebe ve 2458 infertil kadın oluştururken; 223 gebe ve 157 infertil toplam 380 kadın araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında tanımlayıcı özellikleri ve üreme fonksiyonları bilgi düzeylerini belirlemek için hazırlanan anket formu ile Fertilite Sorun Envanteri(FSE) kullanılmıştır. Veriler SPSS 20 programında değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan infertil kadınların %54.8'inin adet takvimi kullandığı, %54.1'inin menstruasyona iki hafta kala göğüslerde şişkinlik, %76.4'ünün ağrı belirtilerini bildiği saptanmıştır(p<0.05). Ayrıca infertillerin %19.1'i menstruasyondaki en önemli hormonu, %73.9'u ovulasyon ile menstruasyon arasındaki süreyi, %75.8'i ovulasyonun tanımını, %49.7'si ovulasyonda serbest bırakılan yumurta sayısını, %58.6'sı yumurta ve spermin kadın vücudundaki yaşam süresini, %87.9'u ovulasyondaki vajinal akıntı bulgusunu, %82.2'si akıntı rengini, %92.4'ü ovulasyon döneminde hamilelik ihtimalinin yüksek olduğunu bilmesi anlamlı şekilde yüksek bulunurken; fertillerin %41.3'ünün gebeliğin oluşmasını sağlayan en önemli organı bilmesi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kadınların FSE puanlarında; Çocuksuz Yaşamı Reddetme alt boyutu fertil (33.40±6.01) kadınlarda daha yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kadınların Global Stres Puanı ile FSE alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. İnfertil kadınların infertilite nedeni ile cinsel sorunlar alt boyutu stres düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmış; infertilite nedeni kendisi olan kadınların %52.1'inin stres düzeyi daha yüksek saptanmıştır(p<0.05). Kadınların ilişkiler alt boyutu stres düzeyi ile çocuk sayıları arasında anlamlı ilişki bulunmuş; stres düzeyi orta olan kadınların %81.5'inin üç ve üzeri çocuğa sahip olduğu saptanmıştır.
IVF gebeliklerin perinatal sonuçlarının değerlendirilmesi
IVF Gebeliklerin Perinatal Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: IVF gebeliklerde gebelik süresi boyunca oluşabilecek komplikasyonları, bunların hem maternal hem de fetal mortalite ve morbidite üzerine etkisini retrospektif çalışma yöntemiyle incelemek ve bu gebeliklerin yönetiminde en uygun yolları belirleyebilmektir. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Retrospektif olan bu çalışmada 01 Ocak 2015 ve 31 Aralık 2019 tarihleri arasında hastanemizde doğumu gerçekleşmiş olan ve in vitro fertilizasyon (IVF) ile gebe kalmış 241 hastanın dosyaları geriye dönük incelenerek analiz yapılması planlanmıştır. Yapılacak analizlerde hastaların yaşı, paritesi (nullipar - multipar), sigara kullanımı, gestasyonel diyabet gelişmesi, gestasyonel hipertansiyon gelişmesi, preeklampsi ya da eklampsi gelişimi, plasenta previa gelişimi, çoğulluk (tekiz-çoğul gebelik), doğum haftası, doğumun şekli (normal vajinal yolla - sezaryen ile) gibi parametrelerin incelenmesi planlandı. Çalışmada aynı zamanda; bebeğin doğum kilosu, bebeğin 5. Dakika APGAR (aktivite, nabız, yüz buruşturma, görünüm ve solunum) puanı, fetal anomali gelişmesi gibi bebeğe ait sonuçlar da incelenerek IVF gebeliklerde gebelik sonuçlarının da değerlendirilmesi planlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamızda; IVF gebeliklerin takibinde gelişebilecek komplikasyonlar hakkında önceden bilgi sahibi olmanın, hem gebelik takibini yapacak olan doğum hekiminin farkındalığının arttırılarak zamanında müdahale edilmesine hem de gebeye bu durumlar hakkında bilgi vermenin önemine dikkat çekmek istedik. Çalışmamızdan elde edilecek perinatal sonuçlar; gebeliğin takibi, komplikasyonların yönetimi ve doğum şeklini belirleme gibi konularda doğum hekimlerine yol gösterecektir. Aynı zamanda incelenen çoklu parametrelerle, maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin en aza indirilmesi sağlanacak ve optimal yönetim şekli belirlenecektir. Bulgular: Çalışmaya IVF ile gebe kalan ve hastanemizde doğum yapmış toplamda 241 hasta dâhil edildi ve parametrelere göre tek tek incelendi. Çalışmamızda annelerin yaş ortalamaları 33,3 (Ortanca: 33, min: 19, maks: 58) yıl olduğu gözlenirken, bebeklerin doğum haftaları ortalama 35,54 (Ortanca: 37, min: 23, maks: 41) hafta olduğu, bebeklerin doğum kilosu ortalamaları ise 2480,55 (Ortanca: 2655, min: 200, maks: 4320) kilo oldukları belirlendi. Çalışmada yer alan gebelikler incelendiğinde % 62,7 (n=151)'si tekiz gebelik, % 33,2 (n=80)'si ikiz gebelik % 4,1 (n=10)'inin ise üçüz gebelik olduğu saptandı. Çalışmada yer alan hastaların 207 (% 85,9)'sinde DM(diabetes mellitus) varlığı gözlenmezken, 4 (% 1,7) hastada PGDM (pregestasyonel DM), 30 (% 12,4) hastada ise GDM (gestasyonel DM) varlığı saptandı. HT (hipertansiyon) varlığı bulguları incelendiğinde; 218 (% 90,5) hastada HT (hipertansiyon) bulgusuna rastlanılmazken, 9 (% 3,7) hastada KRHT (kronik HT), 14 (% 5,8) hastada ise GHT (gestasyonel HT) bulgusu tespit edildi. Hastaların doğum şekilleri incelendiğinde; 60 (% 24,9) hasta NVD(normal vajinal doğum) yaparken, 181 (% 75,1) hasta ise C/S (sezaryen) ile doğum yapmıştır. Sonuçlar: IVF gebeliklerin spontan gebeliklere göre komplikasyon oranları daha yüksek olup yönetimleri de farklılıklar göstermektedir. Kliniğimizin IVF gebelik sonuçlarının yüksek hasta sayılı çalışmaların yapıldığı diğer kliniklerin sonuçlarıyla benzer olduğu görülmüştür. Yapılacak yeni araştırmalar ve gebelik takiplerindeki hassasiyetlerle sağlıklı IVF gebelikleri ve sağlıklı IVF nesilleri elde edilebilecektir. Anahtar kelimeler: IVF (in vitro fertilizasyon), perinatal, gebelik sonuçları
Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınlarda doğum korkusu ve etkileyen faktörler
Bu tez çalışması; yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınlarda doğum korkusu ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı bir araştırma olarak yapıldı. Araştırma, Haziran 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında, gerekli izinler alınarak, Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğinde uygulandı. Araştırmanın yürütüldüğü tarihler arasında belirtilen poliklinikte doğum öncesi takipleri yapılan, yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan, 28-40. gebelik haftasında olan, araştırmaya katılmaya kabul eden ve Türkçe iletişim kurulabilen 160 kadın araştırmanın örneklemini oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Veri Toplama Formu" ve "Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği (W-DEQ) A versiyonu" kullanıldı. Veriler, kadınlar araştırma hakkında bilgilendirilerek onamları alındıktan sonra araştırmacı tarafından yüz yüze görüşerek toplandı. Araştırmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics 22.0 paket programı kullanılarak, İki Ortalama Arasındaki Farkın Önemlilik Testi, ANOVA, Kruskal-Wallis H, Mann-Whitney U, Ki-kare testleri ve Korelasyon analizleri ile yapıldı. Kadınların W-DEQ puan ortalamasının 56,23±19,40 olduğu, %54,4'ünün orta ve %23,1'inin ağır derecede korku yaşadıkları saptandı. Gebelikleri sırasında doğum öncesi bakım eğitimi almayan kadınların W-DEQ puan ortalamalarının (60,88±20,05) eğitim alan kadınlardan (52,52±18,14) anlamlı olarak daha yüksek olduğu ve daha fazla doğum korkusu yaşadıkları bulundu (p<0,05). Daha önce düşük deneyimi olan, kırsal bölgede yaşayan ve eşleri çalışmayan kadınların doğum korkusu düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda; yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınlarda doğum korkusunu azaltmak için hemşirelerin gebelik süresince kadınlara düzenli eğitim vermeleri ve danışmanlık yapmaları, kadınların doğum korkularını geçerli ve güvenilir ölçüm araçlarıyla değerlendirmeleri, sosyodemografik ve obstetrik özelliklerini dikkate almaları önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: doğum korkusu, yardımcı üreme teknikleri, gebelik, hemşirelik
İmplantasyon sürecinde eksprese olan mirna'lar ve önemi
Kadın üreme sistemi ovaryum, fallop tüpü, serviks ve uterusdan oluşur. Başarılı bir implantasyon süreci için oosit ve sperm morfolojisi önemli olmakla beraber, fertilizasyonun sorunsuz gerçekleşmesi ve gelişen embriyonun tuba uterina içinde morula aşamasına kadar geldikten sonra implantasyon bölgesine ulaşması gerekmektedir. Tüm bu aşamalar gerçekleştikten sonra implantasyon için ise endometriyumun kabul edilebilirliği, embriyonun da tutunması ön plana çıkar. Sebebi açıklanamayan infertil olgularda özellikle endometriyal problemlerin daha fazla olduğu görülmektedir. İmplantasyon süreci hem endometriyum hemde embriyodan salgılanan faktörler ve bu faktörlere uygun olarak embriyo ve/veya endometriyum üzerindeki reseptörler aracılığı ile kontrol edilir. Fertilizasyon ve erken embriyonik gelişim normal olarak gelişmesine rağmen endometriyal kabul edilebilirliğinin olmadığı durumlarda implantasyon gerçekleşmediğinden embriyonal ileri gelişim gerçekleşememektedir. MikroRNA (miRNA'lar) transkripsiyon sonrası gen ekspresyonunu kontrol eden küçük kodlanmayan RNA'lardır. 700'den fazla insan miRNA'sı tespit edilmiş olup hem normal hem de patolojik durumlarda hücre içi döngünün düzenlenmesinde önemli rol oynadıkları gösterilmiştir. Son yıllardaki çalışmalar ile kadın üreme sistemi organlarında farklı dönemlerde farklı miRNA'ların farklı ekspresyonları olduğu gösterilmiş ve normal olarak düzenlenmesi ve anormal olgulardaki dağılımları ve rolleri araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmada fertil ve infertil olgularda endometriyal siklusun proliferasyon ve erken sekresyon dönemlerinde alınan endometriyal biyopsi örneklerinde eksprese edilen mikro RNA'ların belirlenmesi ve implantasyon süreci ile birlikte infertilite olgularındaki dağılımlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç için 25-38 yaşları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi ile Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine başvuran fertil ve infertil olgulardan proliferasyon ve erken sekresyon dönemlerinde örnekler alınacaktır. Alınan örneklerin bir kısmı histolojik analiz için %10 formalin solüsyonuna, kalan örnekler ise miRNA analizi için direkt olarak sıvı azot içine alınarak saklanacaktır. Histolojik analizler için örnekler rutin parafin takip işleminden sonra morfolojik analizi için hematoksilen-eozin (H-E) ile boyanacak, immunohistokimyasal analizi için anti-ago1, anti-dicer, anti-drosha, anti-eIF2 dağılımlarına bakılacaktır. miRNA analizleri için örneklerde RNA ekstraksiyonu yapıldıktan sonra RNA izolasyonu ve kalitesinin ölçülmesi kantitatif real time polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile, belirlenen miR-17-5p, miR-23a, miR-23b, miR-542-3p, miR-21, miR-199a*, miR-705, miR-20a, miR-26a, miR-125b, miR-200a/b/c analiz edilecektir.
Tip 2 diyabetli hastalarda hastalığı kabul ile sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Araştırma, Tip 2 diyabetli hastalarda hastalığı kabul ile sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmış tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini Düzce Atatürk Devlet Hastanesi dahiliye servisi ve endokrin hastalıkları polikliniğine başvuran hastalar oluşturmuştur. Örneklemini, evreni bilinen örneklem yöntemine göre %5 örneklem hatası ve %5 anlamlılık düzeyinde Aralık 2019- Nisan 2020 tarihleri arasında dahiliye servisi ve endokrin hastalıkları polikliniğine başvuran 406 Tip 2 diyabet hastası oluşturmuştur. Araştırma verileri; 'Hasta Tanıtım Formu', 'Hastalık Kabul Ölçeği' ve 'Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği' kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistiksel metotlar, parametrik karşılaştırma testleri ve korelasyon testleri kullanılmıştır. Hastalık kabul ölçeği puan ortalamasının 26.21±7.10, sağlık okuryazarlığı puan ortalamasının 92.25±15.75 olduğu belirlenmiştir. Çalışma kapsamındaki bireylerin Hastalık Kabul Ölçeği ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği toplam puanları ile yaş, eğitim durumu, sigara kullanımı, diyabet tanı süresi, diyabet tedavi yöntemi, diyabetin komplikasyonlarını bilme ve gelişme durumu, egzersiz ve diyet yapma, kan glikoz ölçümü ve kontrole gitme sıklığı, diyabete ilişkin eğitim alma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0.05). Hastalığı kabul puanı ile sağlık okuryazarlığı arasında orta düzeyde pozitif yönde anlamlı doğrusal bir ilişki olduğu belirlenmiştir (r=0.460; p<0.001). Araştırma sonucunda diyabet hastalarının hastalık kabul ve sağlık okuryazarlığı düzeyinin yüksek olduğu; hastalık kabulü düzeyi arttıkça sağlık okuryazarlığının arttığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda bireylerin sağlığı geliştirici davranışları yapmaları konusunda cesaretlendirilmesi, eğitim konularının ihtiyaca göre belirlenmesi, eğitim materyallerinin geliştirilmesi ve daha çok diyabet hastasına ulaştırılması önerilmektedir.
35 yaş üstü, ilk siklus IVF denemesinde FSH değeri <10 IU/L olan hastalarda kullanılan tedavi protokollerinin karşılaştırılması
Son 20 yıldır aile kurmaya karar veren kadınların yaşları yükselmekte, böylece asiste reprodüktif terapi yardımı alan kadın yaşı ve 35 yaşın üstünde tedavi ihtiyacı olan kadın sayısı artmaktadır. Kontrollü ovaryen hiperstimülasyonda amaç, sağlıklı bir kadının her ay yaşadığı tek bir dominant follikül seçiminin aksine, gonadotropinlerle çok sayıda büyüyegelen follikül elde etmektir. GnRH agonist/antagonist kullanılarak pitüiter gonadotropin salınımı inhibe edilip, folliküler gelişim eksojen gonadotropinlerle sağlanarak siklus kontrolü ele geçirilir. Otuzbeş yaştan sonra follikül kaybındaki hızlı artış, oosit kalitesindeki düşüş, reprodüktif yaşlanma ve beraberinde kontrollü ovaryen hiperstimülasyona zayıf cevabı getirir. Çalışmamızda, retrospektif olarak Gazi Üniversitesi Tüp Bebek Merkezinde 2004-2012 yılları arasında tedavi görmüş, 35 yaş üstü, ilk siklus in-vitro fertilizasyon tedavisi alan, FSH düzeyi <10 IU/L olan ve herhangi bir endokrinolojik ek hastalığı olmayan hastaların uzun protokol, antagonist protokol ve mikrodoz flare-up protokollerle ovaryen hiperstimülasyona verdikleri cevap; klinik gebelik ve canlı doğum oranları incelenmiştir. 35 yaş üstü hastalarda ilk gelişte en etkin tedavi protokolü bulunmaya çalışılmıştır. Hasta dağılımına bakıldığında uzun protokol alanların daha genç ve antral follikül sayılarının daha fazla olduğu görülmüştür. Elde edilen olgun follikül sayısı, embriyo sayısı, hCG günü östradiol seviyesi, endometrium kalınlığı, klinik gebelik ve canlı doğum oranları da diğer protokollerden daha yüksek saptanmıştır. Antagonist protokolün, gebelik oranı ve canlı doğum oranları açasından sonuçları uzun protokole benzer ve mikrodoz flare-up protokolden daha olumlu izlenmiştir. Total gonadotropin miktarı ve stimülasyon süresi göz önüne alındığında da mikrodoz protokolden daha avantajlı olduğu tespit edilmiştir. İleri istatistiksel analizde uygulanan tedavi protokolleri arasında gebeliği elde etmek üzerine, bir fark saptanmamıştır. Gebelik üzerine direkt etkisinin olduğu saptanan faktörler; antral follikül sayısı, yaş, toplanan oosit sayısı ve hCG günü endometrium kalınlığıdır. Bu faktörleri olumlu etkileyen uzun protokolü daha genç, antral follikül sayısı fazla hastalarda tercih edebilirken, ileri yaştaki antral follikül sayısı düşük hastalarda daha kısa stimülasyon günü, daha az gonadotropin miktarı ile antagonist protokolü tercih edebiliriz. Bu bulgular ıığında her olgu için en yüksek başarının elde edilebileceği, bireysel özellikler, over rezervi, endokrinolojik tablo ve yaş gibi kritik faktörlerin göz önüne alınacağı, kontrollü ovaryen hiperstimülasyon protokolü seçimi önerilebilir.
Rat ovaryan hiperstimülasyon modelinde Relcovaptan'ın GNRH antagonisti ile karşılaştırmalı etkileri
Günümüzde infertilite gebe kalma yaşının yükselmesi, pelvik inflamatuar hastalık gibi fertiliteyi etkileyen hastalıkların artması ve buna benzer birçok nedenden dolayı giderek daha fazla çifti etkilemektedir.Üremeye yardımcı teknikler yaygın olarak kullanılmakta ve ovaryan stimülasyon uygulanan siklusların yaklaşık %3?6' sında ovaryan hiperstimülasyon sendromu ile karşılaşılmaktadır.Vasküler geçirgenlikte artışa bağlı assit ve plevral effüzyon ile karakterize kliniği olan bu sendromda birincil şüpheli faktör vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)' dür. OHSS patogenezinde başka faktörlerin de rol oynadığı düşünülmektedir.Bu faktörler arasında arginin vazopressin VEGF' yi önemli bir şekilde stimüle ederek vasküler permeabilitenin oluşumunda rol oynamaktadır.Bizim çalışmamızın amacı vazopressin V1a reseptörlerini bloke ederek VEGF stimülasyonunu inhibe eden Relcovaptan®(SR49059)' ı kullanarak OHSS oluşumunu engellemekti. OHSS' de deney modeli olarak immatür wistar disi rat71kullandık. Toplam 30 rat çalısmaya alındı ve 5 gruba ayrıldı. 6 tanesi kontrol grubu olarak ayrıldı ve bunlara deney süresinde sadece salin infüzyonu yapıldı. Geri kalan 4 grupta PMSG kullanılarak ovaryan hiperstimülsayon uygulandı ve deneyin 5. günü hCG yapıldı. HCG gününde ve bir sonraki günde bir gruba GnRH antagonisti sabah akşam, diğer iki gruba ise farklı dozlarda (0.3 mg, 0.15 mg) günde iki kez Relcovaptan uygulandı. 4. grup olan OHSS grubuna ise hiçbir tedavi uygulanmadı.Gruplar; vücut ağırlıkları, toplam over ağırlıkları, periton sıvısında VEGF miktarı, korpus luteum, antral ve atretik foliküller açısından karşılaştırıldı.Çalışmamızın sonucuna göre periton VEGF düzeyleri başta olmak üzere, vücut ağırlıkları ve toplam over ağırlıkları her üç tedavi grubunda OHSS grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Relcovaptan, OHSS, VEGF, Rat, Vazopressin inhibitörü.
Yardımcı üreme tekniklerinin neonatal mortalite ve morbidite üzerine etkisi
ÖZETÇalışmamızda 2005-2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yardımcı üreme tekniği ile gerçekleşen 358 bebek, kontrol grubu olarak da YÜT kullanılmadan spontan olarak gerçekleşen 284 bebek neonatal mortalite ve morbidite açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca çoğul gebelikler ve tekil gebelikler de kendi arasında karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda YÜT kullanılarak meydana gelen bebeklerdeki neonatal morbidite kontrol grubu olan spontan gebelikler sonucu meydana gelen bebeklere göre anlamlı şekilde yüksek çıkmıştır. Morbiditenin daha yüksek olduğu alanlar solunum sistemi problemleri, gastrointestinal problemler ve sepsis olarak saptanmıştır. Neonatal mortalite oranı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmamıştır (YÜT grubunda %1,02 spontan grupta %3,60). Toplam konjenital anomali oranı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmamakla birlikte alt grup analizinde ürogenital ve gastrointestinal sistem anomalilerinin YÜT grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunduğu görülmüştür. Çalışmamızda prenatal/antenatal morbidite oranları da YÜT grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak hem prenatal hem de neonatal dönemde YÜT gebelikleri ve bu gebeliklerden olan bebekler biraz daha problemli, daha çok hastaneye yatırılarak izlenmek zorunda kalınan ve hastane yatış süreleri daha uzun olan gebelikler ve bebekler olarak olarak karşımıza çıkmıştır.Yardımcı üreme tekniği grubundaki morbiditenin daha yüksek oluşu YÜT grubundaki çoğul gebelik oranının (YÜT %66,48 Spontan %13,83) ve buna bağlı olarak prematürite (YÜT %56,1 Spontan %25,3) ve DDA (YÜT %45,2 Spontan %34,5) oranlarının yüksek oluşuna bağlanmıştır. Literatürde yapılan çalışmaların da büyük çoğunluğunda YÜT gebeliklerinin neonatal mortalite ve morbiditesi spontan gebelik grubuna göre yüksek bulunmuştur. Bu çalışmaların bir kısmında YÜT kullanılarak meydana gelen tekil bebeklerin neonatal mortalite ve morbiditesinin de spontan gebeliklerle göre fazla olduğu bildirilmişse de yayınların daha büyük bir kısmında YÜT gebeliklerinin neonatal mortalite ve morbiditesinin yüksek oluşu çoğul gebeliklerin fazla oluşuna bağlanmıştır. Anne ve babanın ileri yaşı, infertiliteyle paralel kromozomal problemleri, YÜT yöntemleri sırasında yapılan işlemlerinin embriyoya olası zararları, hangi yöntemin daha güvenilir olduğu (ICSI-IVF) konularındaki tartışmalar devam etmekle birlikte tek embriyo transferinin (single embriyo transfer=SET) yaygınlaştığı merkezlerden yapılan son yayınlarda mortalite ve morbidite oranı çok daha düşük bildirilmektedir. Biz de çoğul gebelik sayısında azalma sağlanması durumunda YÜT gebeliklerindeki morbiditenin azalacağını düşünmekteyiz.Her iki gruptaki tekil gebelikleri karşılaştıran geniş serili çalışmaların sayısının artmasının neonatal mortalite ve morbidite hakkında daha fazla fikir vereceğini düşünmekteyiz.
Ratlarda otolog intraperitoneal over transplantasyonunda benfotiamin ve n-asetilsistein kullanımı
Over transplantasyonunda çözülmemiş en önemli konulardan birisi iskemi re-perfüzyon hasarının önlenmesidir.Bu nedenle, serbest radikal üretimini azaltmak üzere antioksidanlar uygulanması over naklinden sonra iskemi ve reperfüzyon hasarının sonuçlarına karşı önemli bir ilaç hedefi olarak kabul edilebilir.Bu çalışmada over transplantasyonunda N-asetilsistein ve benfotiamin kullanılarak transplantasyon sonrası oluşacak hasara karşı benfotiamin ve N-asetilsistein etkileri araştırıldı. N-asetil sistein doğal bir aminoasit olan L- Sisteinin N-asetillenmiş türüdür. Asetil sistein mukolitik bir ajan ve sistein proglutatyan yapısında olan serbest radikal tutucu endojen bir antioksidandır. Oksidatif streste glutatyon havuzunu bir glutatyan prekürsörü olarak besler, glutatyon redoks siklusu, endoteli korumada iyi bir defans sistemi sağlar. Benfotiamin Vitamin B1'in yağda çözünen halidir. Benfotiaminin reaktif oksijen türleri üzerinde baskılayıcı olduğu bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmada, 28 adet 12-14 haftalık Wistar albino cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları 4 gruba ayrıldı. . Grup I: Kontrol grubu olarak kullanıldı Grup II: Transplantasyon grubu olarak kullanıldı Grup III: Transplantasyon grubuna transplantasyonda 1 gün once ve sonrasında 3 hafta boyunca 75 mg/kg/gün benfotiamin oral gavaj yoluyla uygulandı Grup IV: Transplantasyon grubuna transplantasyondan 1 gün once ve sonrasında 7 gün boyunca 150 mg/kg/gün N-asetilsistein intraperitoneal uygulandı. Deney süresi sonunda tüm gruplardaki sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların over dokuları hızla çıkarılıp uygun fiksatiflerle tespit edilip ardından histolojik takip serilerinden geçirilip parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan alınan doku kesitlerine Masson-Trikrom boyası yapılarak gruplar arası histopatolojik farklılıklar incelendi. Ayrıca bu kesitlere TUNEL tekniği uygulanarak apoptotik hücreler tespit edildi. Ayrıca dokularda Toplam Antioksidan Durum (TAS)-Toplam Oksidan Durum (TOS) aktivitesine bakılacağından dokular çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Over dokusunda kontrol grubu ile kıyaslandığında transplantasyon yapılan grupta apopitotik hücreler, fibrozis, oksidatif hasar, inflamatuar hücre düzeyinde belirgin artış izlendi, transplantasyon yapılan grupla kıyaslandığında ise benfotiamin ve NAC verilen gruplarda bu değişikliklerde anlamlı bir azalma izlendi. Over rezervi açısından kontrol grubu ile kıyaslandığında tüm gruplarda primordial folikül sayısı azalmıştı tedavi grupları arasında anlamlı fark yoktu, sekonder, primer folikül, corpus luteum açısından gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak; Transplantasyon, over dokusunda iskemi-reperfüzyona bağlı oksidatif hasar sonucu apopitozis, nekroz, fibrozisde artışa neden oldu. Benfotiamin ve NAC bu hasarı azaltmada eşit derecede ve etkili bulundu. Anahtar kelimeler: Over transplantasyonu, N-asetilsistein, Benfotiamin
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezinde 1999-2008 yılları arasında in vitro fertilizasyon/ intrastoplazmik sperm injeksiyonu uygulanan sikluslarda mevsimsel değişkenliğin etkisinin değerlendirilmesi
Memelilerde mevsimsel değişim ve günlerin uzun olup olmamasınınüreme sistemine etkisiyle ilkbaharda doğumların yoğun olarak gerçekleşmesi iyibilinen bir durumdur ve bu fotoperiodizim olarak bilinir.Mevsimlerin Yardımcı Üreme Teknikleri üzerine olan etkisi çok net olarakbilinmemektedir. Bu çalışma 9 yıl boyunca, Merkezimizde standardize edilmiş1732 İVF ve İCSİ sikluslarını içermektedir. Günlerin uzun olduğu yaz aylarında(Nisan ? Eylül) gerçekleştirilmiş 891 siklus ve günlerin kısa olduğu kış aylarında(Ekim ? Mart) gerçekleştirilmiş 841 siklus bilgileri analiz edilmiştir. Günlerinkısa olduğu Kış aylarında gerçekleştirilen Yardımcı Üreme Tekniklerisonuçlarında Yaz aylarına göre önemli bir gelişme olduğunu göstermektedir.Ovaryen stimulasyon için oosit başına düşen toplam gonadotropin dozu Kışaylarında 3212,5 IU iken ilkbahar aylarında 3590,1 IU dir (p= 0,008). Embriyobaşına düşen implantasyon oranı önemli değildi, kış aylarında % 21,4 ikenilkbahar aylarında % 17,3 idi (p= 0,131) ve klinik gebelik oranları Kış aylarında% 45,2, ilkbahar aylarında % 38,7 idi (p= 0,107) ( Kış aylarında % 16,8 artış). Buçalışma günlerin uzun olmasının İVF/İCSİ siklus sonuçları üzerine, beklenildiğişekilde olumlu bir değişikliğe neden olmadığını göstermektedir.Vakaların dağılımındaki kadın ve erkek yaş farklılıklarını düzeltecekşekilde gruplar yeniden düzenlendiğinde sadece kısa ve uzun günler arasındaklinik gebelik oranı ve doğum oranında istatistiki fark izlenmiştir. Klinik gebelikoranı ortalaması; Uzun günlerde % 41,8, Kısa günlerde % 48,2 ( p= 0,016) kısa günlerde uzun günlere göre % 15 artış saptandı. Doğum oranı ortalaması; Uzungünlerde % 29,1, Kısa günlerde % 35,8 ( p= 0,007) , kısa günlerde uzun günleregöre % 23 artış saptandı.Bunun nedeni fotoperyodizim ile zıt bir dağılım olup daha çok personelin,ilaçların ve embriyo kültür kimyasallarının kısa gün peryodlarındaki kalitelerinindaha yüksek olabilmesi hipotezi ile açıklanabilirsede elimizde bir kanıt yoktur.Anahtar Kelimeler: Fotoperiyodizm, Yardımcı Üreme, Üreme Sonuçları