Veteriner hekimlik
388 theses under this subject heading
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Rutinin ratlarda metotreksat ile oluşturulan nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisi
Sunulan çalışmada, rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisite rat modelinde böbrek dokusu üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, 2 aylık, erkek Wistar Albino rat kullanıldı. Kontrol, Rutin, Metotreksat (Met), Metotreksat+Rutin (Met+Rutin), her bir grup için n=6 olup, 4 grup oluşturuldu. Kontrol ve Met gruplarına distile su (0,5 ml/rat), Rutin ve Met+Rutin gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün (0.5 ml distile suda çözdürülerek) oral gavaj yoluyla 15 gün boyunca verildi. Ayrıca, Kontrol ve Rutin gruplarına %0.9'luk serum fizyolojik (0.5 ml/rat), Met ve Met+Rutin gruplarına metotreksat 20 mg/kg tek doz i.p. olarak çalışmanın 8. gününde uygulandı. Çalışmanın 16. gününde tüm ratlar sakrifiye edilerek, böbrek dokuları çıkarıldı. Böbrek dokularında biyokimyasal olarak 8-OHdG, MDA, TOK, TAK ve tGSH düzeyleri, G6PD ve GPx aktiviteleri belirlendi. Ayrıca, böbrek dokularında histopatalojik muayene yapıldı. Böbrek dokusunda Met+Rutin grubunda, Met grubuna göre MDA düzeylerinde önemli düzeyde artış belirlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Rutin grubuna göre TOK düzeylerinde önemli düzeyde artış gözlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Met gruplarına göre TAK düzeylerinde önemli düzeyde azalış bulundu (p<0,05). Rutin grubunda GPx aktivitesi, kontrol grubuna göre anlamlı azalış gösterdi (p<0,05). Histopatolojik incelemeler sonucunda, makroskopik olarak Met grubunda böbreklerin hafif şişkin olduğu ve normalden daha açık renkte olduğu gözlemlendi. Diğer gruplarda ise böbrekler makroskopik olarak normal görünümde olup, aralarında bir fark gözlenmedi. Met+Rutin grubunda oluşan böbrek doku hasarlarının, Met grubuna kıyasla azaldığı belirlendi. Rutin grubunda tubuller, tubul epitelleri ve glomerüller normal histolojik yapısında gözlendi. Met grubunda ise, tubul epitellerinde geniş alanlar halinde parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişiklikler mevcuttu. Ayrıca, Met grubunda böbrek dokusunda küçük odaklar halinde mononüklear yangısal hücre infiltrasyonu gözlendi. Met+Rutin grubu ratların tubul epitellerinde, Met grubunda belirlenen, parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişikliklerin olmadığı, sadece hafif dejeneratif değişiklikler olduğu görüldü. Sunulan çalışmada metotreksatın böbrek dokusunda hasara neden olduğu ve rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisiteyi koruyucu ve iyileştirici etkisi belirlendi. Anahtar kelimeler: Rutin, metotreksat, nefrotoksisite, oksidatif stres
Rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine rutinin etkisi
Sunulan çalışmada, rutinin rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, Wistar Albino rat (2 aylık, erkek) ile Kontrol (K), Metotreksat (M), Rutin (R), Metotreksat ve Rutin (MR) olmak üzere dört grup oluşturuldu. K ve M gruplarına distile su, R ve MR gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün oral gavaj yoluyla on beş gün boyunca verildi. Ayrıca, çalışmanın sekizinci gününde M ve MR gruplarına metotreksat 20 mg/kg, K ve R gruplarına serum fizyolojik (% 0,9'luk) periton içi (i.p.) uygulandı. Çalışmanın on altıncı gününde karaciğer dokuları çıkarıldı. Karaciğer dokularında malondialdehit (MDA), vitamin C, total glutatyon (tGSH), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) düzeyleri ile glutatyon peroksidaz (GPx) ve glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) aktiviteleri belirlendi. M grubunda, diğer gruplara göre MDA düzeyinde artış ve vitamin C düzeylerinde azalış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0,001). M ve MR gruplarında tGSH düzeyinin K grubuna kıyasla düşük olduğu gözlendi (p<0,05). M grubu NADPH düzeylerinde ve GPx aktivitesinde, K grubuna göre önemli düzeyde azalış olduğu belirlendi (p<0,001). R grubu NADPH düzeyi M grubuna göre yüksek, K grubuna göre düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca R ve MR grupları GPx aktiviteleri K ve M gruplarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). Bu çalışmada, metotreksatın karaciğer dokusunda oksidatif hasara yol açtığı ve rutinin metotreksat kaynaklı hepatik hasar üzerinde koruyucu ve iyileştirici etkileri olduğu belirlendi. Sonuç olarak, rutinin kemoterapötik amaçla uygulanan metotreksatın yan etkilerini azaltmada yararlı olabileceği öngörüldü
Blefarit ve şalazyon tanısı almış hastalarda demodex folliculorum ve demodex brevis görülme sıklığı ve bazı esansiyel yağların in vitro akar yaşam süresine etkileri
Demodex folliculorum ve Demodex brevis insan cildinde yaygın görülen, blefarit ve şalazyona sebep olabilen ektoparazitlerdir. Tedavisi oldukça uzun zaman alabilen oküler demodikozis için çay ağacı yağı gibi doğal ürünler kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı blefarit ve şalazyon tanısı alan hastaların kirpiklerinde Demodex spp., yaygınlığını belirlemek ve bazı esansiyel yağların in vitro akar yaşam süresine etkilerini araştırmaktır. Bu araştırmaya blefarit tanısı almış 330 hasta, şalazyon tanısı almış 70 hasta ve herhangi bir oküler problemi olmayan 130 gönüllü dahil edilmiştir. Hasta kirpikleri ışık mikroskobunda ×40, ×100 ve ×400'lük büyütmelerde incelenmiştir. Demodex tür tayini yapılarak, mineral yağ, çay ağacı yağı, çörek otu yağı, sarı kantaron yağı, adaçayı yağı ve kekik yağı'nın akarları öldürme süreleri kaydedilmiştir. En başarılı sonuç alınan kekik, çay ağacı ve adaçayı yağlarının GC/MS yöntemiyle etken maddeleri tespit edilmiştir. Parazit yaygınlığı blefarit (%75,5) ve şalazyon gruplarında (%70) kontrol grubuna (%16,2) kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Blefarit grubunda D. folliculorum, şalazyon grubunda ise D. brevis görülme sıklığının diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kirpik başına düşen ortalama akar sayısının Demodex pozitif blefaritli hastalarda (p=0,001) ve şalazyonlu hastalarda (p=0,047) kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Blefarit ve kontrol grubunda yaş ile birlikte akar pozitifliğinin arttığı tespit edilmiştir (p<0,05). Blefaritli grupta semptom varlığında akar pozitifliğinin anlamlı olduğu (p=0,0001), bireylerin eğitim düzeyi arttıkça Demodex pozitifliğinin azaldığı saptanmıştır (p=0,039). Kekik yağının akarları öldürmede en etkili yağ olduğu belirlenmiştir. Kekik yağının %1'lik konsantrasyonunun çay ağacı yağı ve adaçayı yağının %5'lik konsantrasyonlarından daha etkili öldürme süresine sahip olduğu tespit edilmiştir (p<0,0001). En önemli etken maddelerin kekik yağında karvakrol, çay ağacı yağında terpinen-4-ol ve adaçayı yağında 1,8-sineol olduğu saptanmıştır. Çalışma ulaşılan literatürler doğrultusunda şalazyonlu hastalarda Demodex spp., araştırması ve in vitro bazı esansiyel yağların akar yaşam süresi üzerine etkileri bakımından Türkiye'de ilk olma özelliği göstermektedir. Ayrıca kekik yağı ve ürünlerinin tedavide kullanılabileceği ilk kez bu çalışma ile belirtilmiştir. Anahtar kelimeler: Demodex spp., blefarit, şalazyon, esansiyel yağlar, kekik yağı
Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması
Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.
Türkiye'de bazı köpek ırklarında kalça ve dirsek displazisinin FCI (Federation Cynologique Internatinale) ve IEWG (International) kriterlerine göre radyografik değerlendirmeleri ve DNA tabanlı prediktif kan testleri sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
Bu çalışmada, köpeklerdeki gelişimsel ortopedik hastalıklardan kalça ve dirsek displazisi oluşumunda etkili olabilecek gen polimorfizmlerinin araştırılması ve elde edilen genetik bilginin hastalığı taşıyan köpeklerin erken yaşta tespit edilmesi ve hastalığa yatkınlık konularında kullanılma potansiyellerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu bağlamda, hasta ve sağlıklı hayvanlara ait radyolojik bulgular seçilen dört polimorfizme ait genotipik veri seti ile karşılaştırıldı. Çalışmaya 30 adet (n=30) Alman Çoban ve 30 adet (n=30) Labrador Retriever ırkı köpek dahil edildi. Tamamı 1 yaşını doldurup kemik olgunluğuna ulaşmış olan bu köpeklerden 36'sı dişi ve 24'ü erkekti. Damızlık izni almak üzere rutin tarama için getirilen köpeklere yapılan topallık ve ortopedik muayene sonrasında anestezi altında pelvis ve dirsek radyografileri uygun pozisyonlarda çekildi. Radyografiler FCI ve IEWG kriterlerine göre değerlendirildi ve derecelendirildi. Alınan kan örneklerinden gerçekleştirilen DNA izolasyonunu takiben genotiplendirme işlemi Real Time PCR teknolojisi kullanılarak yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. İstatistiksel analizlere göre sadece kalça displazisi yönünden hasta olan köpeklerde, dişiler ve erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,0036). Hem kalça hem de dirsek displazisi yönünden hasta olarak değerlendirilen köpeklerde, SMYD3 gen lokasyonuna yakın (rs8897564) numaralı SNP1 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla p=0,015; p=0,007). Sonuç olarak, kalça/dirsek displazisinde etkili olduğu belirlenen gen lokasyonlarına yakın meydana gelen polimorfizmler ilk kez bu çalışma ile değerlendirildi ve SMYD3 gen lokasyonuna yakın meydana gelen (rs8897564) numaralı tek nükleotid mutasyonu (SNP1) hem kalça hem de dirsek displazisi için anlamlı bulundu. İlk kez dirsek displazisinde değerlendirilen bu polimorfizmin daha sonra yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar Sözcükler: Kalça displazisi, dirsek displazisi, FCI, IEWG, tek nükleotid polimorfizmi (SNP), genetik, radyografik değerlendirme
Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.
Köpeklerde lokal ileri evre meme tümörlerinde neoadjuvant kemoterapide kullanılan iki farklı kemoterapi protokolünün etkinliğinin araştırılması
Köpek meme tümörleri dişi köpeklerde görülen en yaygın tümördür. Bu tümörlerde güncel tedavi seçeneği operasyondur. Bu çalışmada; lokal ileri evre meme tümörlü köpeklerde doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu ve paklitaksel'den oluşan iki farklı neoadjuvant kemoterapi protokolünün tedavide klinik etkinliği ve güvenilirliğinin gösterilmesi, neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlere dayanarak subtiplerinin belirlenip, bu subtiplerin neoadjuvant kemoterapiye klinik cevabı tahmin etmede prognostik değerinin belirlenmesi ve operasyon sonrası alınan meme dokularında da neaodjuvan kemoterapinin bu biyobelirteçler üzerinde yapmış olduğu değişikliklerin immunohistakimyasal olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 30 adet lokal ileri evre meme tümörlü köpek rastgele iki gruba ayrılarak gruplardan birine neoadjuvant doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu doksorubisin 25-30 mg/m2ve siklofosfamid 100 mg/m2 hesabıyla i.v yavaş enjeksiyon şeklinde 3 hafta ara ile 4 kür şeklinde kullanılırken diğer gruba paklitaksel kemoterapisi 60mg/m2 i.v yavaş enjeksiyon şeklinde haftada 1 kez 12 hafta süre ile uygulandı. Kemoterapiden önce ve kemoterapinin bitiminden 4 hafta sonra alınan tümör dokularında immunohistokimyasal olarak Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerinde meydana gelen değişiklikler araştırıldı. Çalışmadaki köpeklerde antrasiklin/siklofosfamid(A/C) kemoterapisi uygulananların 3/15(%20)'si tam cevap, 10/15 (%66,66) 'ı parsiyel cevap, 1/15(%6,66)'si stabil hastalık ve ilerleyen hastalık gösterdiği belirlendi. Paklitaksel kemoterapisi uygulanan köpeklerin de 1/15(%86,66) 'sı parsiyel cevap verirken,1/15(%6,66) 'si tam cevap ve ilerleyen hastalık gözlendiği tespit edildi. Her iki grupta da tedaviye cevap verenlerin oranı tedaviye cevap vermeyenlerin oranına göre istatistiki olarak anlamlı bulundu. Neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerine dayanarak KMT'lerin subtipleri belirlendi. Luminal A tipi meme tümörünün fazlalığı istatistiki olarak anlamlı bulundu. Antrasiklin/Siklofosfamid grubunda triple-negatif subtipinin tam cevap verme yüzdesi diğerlerinden yüksek olarak tespit edildi. Tedavi öncesi ve sonrası biyobelirteçlerdeki değişiklikler istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak, bu kemoterapi protokollerinin neoadjuvant kullanımının uygulanan doz ve aralıkta etkili, güvenilir ve güncel tedavi yaklaşımına alternatif bir tedavi seçeneği olduğu tespit edildi.
Aşı adayı yerel BVD virus suşlarında inaktivasyon kinetiğinin belirlenmesi ve deney hayvanlarında immunizasyon çalışmaları
Bovine viral diarrhea virus (BVDV) ülkemizde ve dünyada yaygın olarak görülmekle birlikte hastalığa karşı koruma ve kontrol stratejileri geliştirilmektedir. Koruma kontrol programlarında ön plana çıkan önlemlerden biri de aşılama olarak görülmektedir. Tez çalışmasında aşı adayı yerel BVDV suşlarının çoğalma karakterizasyonlarının, inaktivasyon kinetiğinin ve farklı adjuvantlarla hazırlanan inaktif BVDV aşı formülasyonlarının deney hayvanlarındaki serolojik yanıtlarının belirlenmesi amaçlandı. BVDV TR-21, TR-26 ve TR-15 suşlarının optimum MOI değerleri sırasıyla 1, 0,1 ve 0,1 MOI olarak tespit edildi. Ayrıca TR-21, TR-26 ve TR-15 suşlarının çoğalma eğrileri oluşturularak virus ekimini takiben en yüksek titrelere sırasıyla 48., 12., ve 36. saatlerde ulaştığı saptandı. Kimyasal olarak BEI maddesi kullanılarak yapılan inaktivasyon kinetiği çalışmasında TR-21, TR-26 ve TR-15 suşları sırasıyla 16., 10., ve 10. saatte tamamen inaktive olduğu tespit edilmiştir. Yağ bazlı, AlOH3 bazlı ve saponin adjuvantları kullanılarak oluşturulan formülasyonlarla kobay ve farelere immunizasyon işlemi gerçekleştirildi. Aşı sonrası gelişen humoral immun yanıtı belirlemek için in-house ELISA ve nötralizasyon testi uygulanarak verilerin birbirini teyit ettiği gösterildi. AlOH3 bazlı adjuvant gruplarına nazaran yağ bazlı adjuvant gruplarının aşıda etkili şekilde çalıştığı belirlendi. Yağ bazlı adjuvant gruplarında F-3 formülasyonunun 21. ve 51. günlerdeki antikor titreleri yüksek olsa da 81. ve 111. günlerde F-4 grubunun aşağısında kaldığı tespit edilmiştir. Aynı zamanda F-4 grubunda kullanılan adjuvantın yapısı gereği (w/o/w) aşı formülasyonu aşamasında kullanımının daha rahat olması açısından kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Aşılarda bulunan yerel suşların önemiyle beraber homolog ve heterolog suşlara karşı etkinlikleri ortaya koyulmuştur. İleriki süreçlerde inaktif yerel aşı üretimi için uygulanabilir güncel veriler elde edilmiştir.
Üzüm çekirdeği ekstraktının sıcak stresi altındaki holstein ırkı buzağılarda büyüne performansı ve oksidatif stres üzerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, sıcak stresi altındaki Holstein ırkı buzağılarda üzüm çekirdeği ekstraktı (ÜÇE) takviyesinin; büyüme performansı, antioksidan aktivite, inflamasyon, kan metabolitleri, fekal uçucu yağ asitleri (UYA), hematolojik ve fizyolojik parametreler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Araştırmada 60 adet Holstein dişi buzağı (3 günlük) canlı ağırlık (40,6 ± 2,17 kg) ve kıl örtüsüne göre benzer dört gruba ayrılmıştır. Gruplardaki buzağılara sırasıyla 0 (KON, n=15), 25 (ÜÇE1, n=15), 50 (ÜÇE2, n=15) ve 100 (ÜÇE3, n=15) mg/kg canlı ağırlık dozunda sütle beraber üzüm çekirdeği ekstraktı içirilmiştir. Ağırlık artışlarını belirlemek için buzağılar 15'er gün aralıklarla tartılmıştır. Kan örnekleri 3, 33 ve 63. günlerde alınırken, fekal UYA'yı değerlendirmek için 33 ve 63. günlerde dışkı örnekleri alınmıştır. Rektal sıcaklıklar ve solunum sayıları haftada üç kez ölçülmüştür. Sıcaklık nem indeksi (SNİ) değerleri çalışma boyunca 73,2 ile 87,4 arasında değişmiş ve çalışma 63. günde sonlandırılmıştır. Çalışmanın 3-18 ve 33-48 günleri arasına en yüksek günlük canlı ağırlık artışı (GCAA) ÜÇE2 grubundaki buzağılarda gözlenirken, 18-33 ve 48-63 günler arasında en yüksek GCAA ÜÇE3 grubundaki buzağılarda görülmüştür (P<0,01). Ayrıca, en yüksek yem tüketimi ÜÇE3 grubundaki buzağılarda gözlenmiştir (P<0,01). Plazma malondialdehit (MDA), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) konsantrasyonları ve solunum sayısı ÜÇE takviyesi yapılan tüm gruplarda azalmıştır (P<0,01). KON grubuna kıyasla 33. günde ÜÇE3 grubundaki buzağılarda plazma toplam antioksidan kapasite (TAK) konsantrasyonu artmıştır (P=0,02). Öte yandan KON grubuna kıyasla ÜÇE2 ve ÜÇE3 gruplarında süperoksit dismutaz (SOD) konsantrasyonu artarken, bu gruplarda plazma leptin, insulin ve kortizol konsantrasyonları azalmıştır (P<0,01). ÜÇE takviyesi yapılan tüm gruplarda hematokrit, hemoglobin ve kırmızı kan hücrelerinin (RBC) miktarı artmıştır (P<0,01). Ek olarak ÜÇE3 grubundaki buzağılarda fekal toplam UYA konsantrasyonu artmıştır (P<0,01). Sonuç olarak, günlük 50 mg/kg canlı ağırlık dozunda ÜÇE takviyesinin, sıcak stresi altındaki buzağıların sağlık parametreleri ve performansları üzerinde faydalı etkiler yaratarak sıcak stresi etkilerinin hafifletilebileceği sonucuna varılmıştır.
Köpek oositlerinin vitrifikasyon yöntemiyle dondurulması ve partenogenez aktivasyonu
Pet hayvanlarında biyoteknolojik çalışmalar son yıllarda hız kazanmaya başlamıştır. Köpeklerde başarısız yardımcı üreme teknikleriyle ilgili oluşan sorular, muhtemelen köpek türlerinin reproduktif fizyolojisine ait yetersiz bilgiden kaynaklanmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların hız kazanmasında duygusal nedenler önemlidir. Fakat diğer taraftan pet biyolojisindeki uygulamalar, insan hastalıkları için model oluşturmaktadır. Bunun ötesinde gamet kriyopreservasyonunun gelişmesi, nesli tükenmekte olan türlerin korunması ve genetik banka oluşturulması için önemlidir. Köpek oositlerindeki düşük maturasyon oranlarına rağmen, bu tezde, partenogenetik aktivasyonun etkileri, vitrifiye matur oositlerde test edilmiştir. Köpek oositleri, Yıldırım Belediyesi Sokak Hayvanları Bakım ve Rehabilitasyon merkezinden alınan, 10 adet sağlıklı köpekten toplanmıştır. Ovaryumların tekrarlı parçalanmasından sonra, seçilen kumulus oosit kompleksleri, 5%CO2 inkübatörde, mineral yağla kaplanmış 500 µl TCM-199 içeren dört-gözlü petrilerde, 39°C'de, 72 saat boyunca maturasyona bırakılmıştır. Maturasyondan sonra oositler, 0%, 10%, 20% etilen glikol içeren 50 ml PBl içinde sırasıyla, 10, 10 dakika ve 30 saniye muamele edilmiştir. Oositler, 30 µl VS3 içeren kriyoviallere yerleştirilerek sıvı nitrojende dondurulmuştur. Bu grubun oositleri (n=257) vitrfiye oosit 'VO' olarak gruplanmıştır. Çözdürme sonrasında, oositler ionomisinle 5 dakika ve sikloheksimid ile 3 saat muamele ederek partenogenetik aktivasyona bırakılmıştır. Sonrasında oositler 72 saat kültüre edilerek nükleer maturasyon değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak kullanılan oositler (n=257), 'FO' olarak gruplandırılmıştır. maturasyondan sonra, oositler direkt olarak ionomisin ve sikloheksimid ile muamele edilerek aktivasyona bıkarılmıştır ve 72 saat kültüre edilmiştir. Tüm oositler Hoechst33342 ile 30 dakika boyandıktan sonra nükleer maturasyon oranları faz kontrast mikroskopta değerlendirilmiştir. Maturasyon oranları (MI+MII) gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır (p>0,05). Maturasyon sonrasında, vitrifiye köpek oositlerinde partenogenetik aktivasyona bağlı nükleer değerlendirmeye çalışması bulunmamaktadır. Fakat bu uygulamada elde edilen düşük maturasyon oranlarının, ileri moleküler çalışmalarla açıklanması gerektiği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Köpek oositleri, vitrifikasyon, in vitro maturasyon, partenogenetik aktivasyon
Ankara ve çevre illerde ki kenelerde hepatozoon türlerinin moleküler yöntem ile belirlenmesi
Dünya çapında parazit, bakteri, virüs ve mantar orijinli patojenler; insanları, çiftlik, yabani hayvanlar ve bitkileri enfekte etmektedir. Bu patojenler vektör keneler vasıtasıyla taşınmaktadır. Kene kaynaklı, Hepatozoon türleri, kesin bir konakçı (kan emici bir omurgasız) ve bir ara konakçı (bir omurgalı) arasında yaşam döngüsüne sahip Apicomplexa filumundan parazitlerdir. Hepatozoon cinsi 340'den fazla tür içerir. Bunlardan 46'sının memelileri, 120'sinin sürüngenleri enfekte ettiği ve diğerlerinin de kuş ve amfibi parazitleri olduğu bildirilmiştir. Hepatozoon cinsi, Miller tarafından 1908 yılında adlandırılmıştır. Bu türlerden en önemlileri; Hepatozoon canis ve H. americanum dur. Çalışma kapsamında keneler mevsimsel aktiviteleri de göz önünde bulundurularak Ankara, ilçeleri (Merkez, Bala, Beypazarı, Çubuk, Kahramankazan) ile komşu illerden (Tokat, Eskişehir, Bartın, Sakarya, Çankırı, Kastamonu, Yozgat), uygun habitatlarda öncelikle bayraklama (tick flagging) metodu ile araziden ve ilgili bölgelerde çeşitli konak hayvanları (çiftlik ve yabani hayvanlar ve köpekler) üzerinden, 191 adet olmak üzere toplandı. 18S rRNA gen bölgesinin konvansiyonal PCR amplifikasyon ürünlerinin sekans analizi sonucu 113, 118, 165, 167 ve 168 nolu örneklerin DNA dizi verileri elde edildi. Elde edilen DNA dizi verileri Genbank verileri ile karşılaştırıldığında 113, 118, 165, 167 ve 168 no'lu kene örneklerinde Hepatozoon türlerinin olduğu belirlendi. Hepatozoon pozitif örneklerin 2 tanesi H. canis, 3 tanesi Hepatozoon sp. olarak tanımlandı. 3 tane Hepatozoon sp; Sakarya ili koyunlarından alınan dişi Ixodes ricinus kenelerinde, 2 tane Hepatozoon canis'den birisi Ankara ili insandan alınan erkek Dermacentor marginatus kenesinde, diğeri Ankara ili insandan alınan erkek Rhipicephalus sanguineus kenesinde tespit edildi.
Ankara ve çevresindeki kenelerde Babesia türlerinin araştırılması
Kene kaynaklı hastalıklar, dünyanın birçok bölgesinde önemli sağlık ve hayvan yönetimi problemlerine yol açmaktadır. Ülkemizin coğrafik konumu, iklim koşulları, hayvan yönetim sistemleri, hayvanların kene enfestasyonları, kenelerle bulaşan hastalıklara karşı bulaşıcılığı artırmaktadır. Dünya çapında parazit orijinli patojenler, insanları, çiftlik ve yabani hayvanları enfekte etmektedirler. Bu patojenler, vektör keneler vasıtasıyla da taşınmaktadır. Kenelerin mekanik ve biyolojik vektör olarak taşıdıkları hastalıkları aktarmakta önemli bir yerleri olduğunun göz önünde bulundurulması gereken bir konudur. Kene kaynaklı Babesia türleri, kesin konakçı (kan emici bir omurgasız) ve ara konakçı (bir omurgalı) arasında yaşam döngüsüne sahip Apicomplexa filumundan parazitlerdir. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından kenelerin yerleşip biyolojik aktivitelerini devam ettirebileceği bir ülkedir. Babesiosis hayvanlarda yüksek ateş, sarılık, hemoglobinüri ile seyreden ve tedavi edilmediği takdirde felç ve ölümlere sebep olabilen bir hastalıktır. Bu tez çalışmasında Ankara ve çevresindeki tabiat ve konaklardan toplanan kenelerde önemli ekonomik kayıplara sebep olan, Babesiosis hastalığının varlığı ve yaygınlığının moleküler yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada Ankara merkez ve ilçeleri ile komşu illerden toplanan 191 kene üzerinde 18S rRNA geni kullanarak konvansiyonel PCR çalışılmış olup pozitifliği tespit edilen örnekler için sekans analizi yapılmıştır. Çalışma sonucu 4 örnek pozitif (4/191) (%2,1) bulunmuştur. Bunların 1 tanesi Babesia bigemina, 2 tanesi Babesia ovis, 1 tanesi Babesia spp., olarak değerlendirilmiştir. Sekans çalışması Sanger sekans yöntemi ile yapıldığından Babesia spp. olarak tanımlanan Babesia türlerinin tanımlamaları daha sonra ileri yöntemlerle yapılacaktır. Babesia bigemina, Ankara'nın Çubuk ilçesideki insandan alınan erkek H. aegyptium kenesinde, 2 tane B. ovis' den birisi Ankara ili insandan alınan erkek R. sanguineus kenesinde, diğeri Eskişehir ili keçiden alınan erkek R. sanguineus kenesinde, 1 tane Babesia spp., Tokat ili Ixodes spp. (nimf) kenesinde belirlendi. Babesiossis'in vermiş olduğu ekonomik kayıplar göz önünde bulundurularak bu hastalığın önlenmesine karşı kontrol stratejileri geliştirilmelidir.
Sulak alanlarda, kuşları enfekte eden schistosomatidae ailesindeki parazit türlerinin dışkı, su ve yumuşakça numuneleri kullanılarak araştırılması
Kuş şistozomları tanımlanmış 18 cins içerisinde 100 den fazla türe sahip olarak Schistosomatidae ailesindeki parazit türlerinin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Son konak olarak kuşları, ara konak olarak ise su yumuşakçalarını kullanan kuş şistozomlarının serkerleri insanlar için patojendir. Tesadüfi olarak insan derisine penetre olan serkerler "Serkaryal Dermatit" adı verilen kaşıntılı deri problemlerine yol açarlar. Memeliler üzerinde yapılan çalışmalarda bazı memeli türlerinde kuş şistozom türlerinin deriyi geçerek göç edebildiği ve konakta felç ve solunum problemleri gibi ciddi birtakım patolojilere neden olabildiği görülmüştür. Bu yüzden araştırmacılar kuş şistozom türlerinin insanlarda da bazı özel durumlarda göç etmesinin mümkün olabileceğini, dolayısıyla bu parazitlerin basit birer dermatit salgınından çok daha tehlikeli sağlık problemlerine yol açabileceğini düşünmektedir. Yapılan bu proje ile Türkiye'de ilk defa kuş şistozom türleri araştırılmıştır. Araştırma Ankara, Samsun, Sinop ve Zonguldak illerinde belirlenen 8 farklı noktada yürütülmüştür. Sulak alanlardan toplanan 120 litre su numunesi ve 1533 adet yumuşakça numunesiyle ağırlıklı olarak ötücü kuşlardan toplanan 496 dışkı numunesi çalışmanın materyalini oluşturmuştur. Kuşlardan toplanan dışkı numunelerinin mikroskobik incelemesi sırasında 1 boz ötleğenden (Slvia borin) elde edilen parazit yumurtasının Anserobilharzia brantae, 1 kır kırlangıcından (Hirundo rustica) elde edilen parazit yumurtasının Trichobilharzia sp., 1 çizgili ötleğen (Curruca nisoria) ve 1 akgerdanlı ötleğenden (Curruca communis) elde edilen parazit yumurtalarının ise Gigantobilharzia sp. olarak tanımlaması yapılmıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların sonuçları tarandığında boz ötleğen, çizgili ötleğen, akgerdanlı ötleğen ve kır kırlangıcında ilk defa kuş şistozom türleri tespit edilmiştir.
Kastamonu Belediyesi Hayvan Bakımevindeki köpeklerde Leishmaniasisin tespiti
Bu çalışma, Kastamonu Belediyesi Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevindeki köpeklerde leishmania parazitinin olup olmadığını tespit etmek, varsa enfekte köpeklerin özellikleri ile bazı bağımlı değişkenlerin ilgisinin olup olmadığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın evrenini Kastamonu Belediyesi Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevine rutin klinik kontrol, teşhis ve tedavi amacıyla getirilen köpekler oluşturmaktadır. Ancak tüm köpeklerden örnek almak mümkün olmadığından 2022 yılının son 6 ayı içerisinde bakımevine getirilen köpeklerin 200'ü örneklem olarak seçilmiştir. Seçilen örneklemden alınan kan numuneleri kullanılmıştır. Kan sıvısı mikroskobik muayenesi ve hızlı tanı kiti verileri ile elde edilen diğer gözlem verileri nicel araştırma yöntemleri kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, 200 örneğin 9'unda leishmaniasis varlığı tespit edilmiştir. İstatistiksel analizler ile elde edilen sonuçlardan bazıları ise şunlardır: Sahil ilçelerinden kara ilçelerine doğru gidildikçe köpeklerdeki mikroskobik bulguların azaldığı görülmüştür. Köpeklerde yaş arttıkça deri sağlığı bozulmaktadır. Lenf yumrularındaki anormalliklerle cinsiyet arasında zayıf ve anlamlı bir ilişkili vardır. Yaz aylarından kış aylarına gidildikçe köpeklerde deri sağlığının bozulduğu görülmüştür. Köpeklerin cinsiyetinin lenf yumruları üzerinde anlamlı düzeyde etkisi vardır. Yaşın deri sağlığı üzerinde etkisi bulunmaktadır. Köpeklerin geldiği ilçenin deri sağlığı ve mikroskobik inceleme sonucu koyulan tanının pozitif olması üzerinde etkisi olduğu söylenebilir. Tüy renginin deri sağlığına olumsuz ve leishmaniasis testine pozitif etkisi olabileceği söylenebilir. Kış aylarının deri problemlerini arttırıcı etkisi olduğu söylenebilir.
Diyarbakır yöresinde mezbahada kesilen koyunlarda Coenurus cerebralis'in yaygınlığı ve moleküler karakterizasyonu
Taenia multiceps, hem vahşi hem de evcil etoburların ince bağırsaklarında yaşayan bir taeniid cestoddur. Larva aşaması olan C. cerebralis, tipik olarak çok çeşitli çiftlik hayvanlarının merkezi sinir sisteminde ve koyun ve keçilerin beyin dışı dokularında bulunur. Bu çalışmada Diyarbakır yöresinde koyunlarda C.yaygınlığı %9.8 olarak tespit edilmiştir. Çalışmada toplanan kistlerin mitokondriyal genindeSitokrom C Oksidaz alt birim 1 kullanılarak moleküler karakterizasyonu yapılmıştır. T. multiceps izolatları COX1 gen dizileri arasında düşük genetik çeşitlilik (%0,24'e kadar) saptanmıştır. Sonuç olarak koyun yetiştiriciliğinin yaygın olduğu bölgelerde, yaygın olarak görülen Coenuriasisi önlemek için sürü sağlığı ile ilgili yeni stratejilerin geliştirilmesinin yanında, bulaşmada aktif rol oynayan köpeklerin etkili anti-paraziter ilaçlarla tedavi edilmesinin elzem olduğu kanatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Coenurus cerebralis, Koyun, Taenia multiceps
Çankırı ili'ndeki avlanan balıklarda bulunan endoparazitlerin araştırılması
Araştırmada Çankırı il sınırları içinde yer alan 9 farklı istasyondan avlanan toplam 37 adet balık (20 Cyprinus carpio (Linnaeus,1758), 7 Capoeta tinca (Heckel, 1843), 5 Squalius cephalaus (Linnaeus,1758), 5 Alburnus sp.) endoparazitler yönünden incelenmiştir. İncelenen 20 C.carpio (Linnaeus,1758)'nun % 15'inde, 7 C. tinca'nın % 42,9'unda, 5 S. cephalusun % 40'ında, 5 Alburnus sp.'nin ise, %20'sinde nematod parazitler saptanmıştır. Tatlı su balıklarının sindirim sisteminde; Pseudocapillaria tomentosa (Dujardin, 1843), Rhabdochona spp. (Railliet, 1916) larvası, R. gnedini (Skrjabin, 1946), R. denudata (Dujardin, 1845) morfolojik olarak teşhis edilmiştir. Bu nematodlardan P. tomentosa sadece C. carpio türünde bulunurken, R. gnedini R. denudata ve Rhabdochona spp. türleri incelenen tüm balık türlerinde saptanmıştır. Bu tez çalışması ile Türkiye'de ilk defa R. gnedini türü rapor edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Balık, Endoparazit , Çankırı
Anemili köpeklerde plazma laktat konsantrasyonunun incelenmesi
Birçok klinik durumda, laktat düzeyinin belirlenmesinin önemi vurgulanırken anemik durumlarda aneminin tipi ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonuna etkisi tam anlamıyla bilinmemektedir. Bu çalışmada anemili köpeklerde aneminin şiddeti ve tipinin plazma laktat konsantrasyonlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten 36 anemik, 12 sağlıklı, toplam 48 köpek çalışmaya dahil edildi. Anemili köpekler aneminin şiddetine ve tipine göre sınıflandırıldı. Hematolojik değerlendirmeler RBC, HGB, HCT ve MCV ölçümlerini kapsadı. Plazma laktat konsantrasyonları hasta başı analizörü ile kolorimetrik olarak test edildi. Anemili köpeklerde plazma laktat değeri sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek bulundu. Şiddetli anemili köpeklerde, plazma laktat değeri, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlendi. Rejeneratif anemili köpeklerin plazma laktat konsantrasyonları, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlenirken, rejeneratif ve nonrejeneratif anemili gruplar arasında plazma laktat değerleri için önemli düzeyde farklılık belirlenmedi. Bu çalışma ile köpeklerde aneminin tip ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonu üzerine etkisinin olabileceği ve bu verilerin gelecekte köpeklerde yapılacak daha geniş kapsamlı araştırmaların yürütülmesi için bir referans olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Anemi, köpekler, laktat.
Atopik dermatitli köpeklerde alerjen spesifik in vitro IgE analizleri
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde kan serumunda pratik, non-invaziv, in vitro alerjen spesifik IgE tayinine yönelik olarak Polycheck alerji testinin i) hastalık aktivitesi ile olan ilişkilerinin belirlenmesi ii) kullanılabilirliğinin, iii) tanısal değerinin ve iv)gerek sahada gerekse pratikte öneminin araştırılması amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini Aydın ili Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Küçük Hayvan Kliniğine atopik dermatit ön tanısı (kaşıntı, alopesi, kabuklanma, kepeklenme, hiperpigmentasyon, vb.) anamnezi ile getirilen farklı yaşta, her iki cinsiyetten köpekler oluşturdu. I.grupta (n=28), II.grupta (n=15) olacak şekilde ; I. grupta Favrot kriterleri doğrultusunda atopik dermatit bulunan köpekler, II. grupta ise sağlıklı köpekler (atopik dermatit ya da başka herhangi bir hastalığı bulunmayan) yer aldı. Polycheck alerji testine göre (In vitro test sonuçları baz alındığında) D. pteronyssinus (P=0,000), D.farinae (P=0,000), Lepidoglyphus (P=0,002), Kayin/Kızılağaç/Fındık Ağacı (P=0,012), Çavdar poleni (P=0,000), Ot karışımı (P=0,004), Sinirli ot (P=0,001), Kuzu kulağı (P=0,049), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), Pire (P=0,000) spesifik Ig E konsantrasyonları açısından atopik dermatitli köpekler ve sağlıklı köpeklerin p değerleri arasında istatiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edilmiştir. Sonuç olarak atopik dermatit tanısı konulan köpeklerde ilgili alerjenlere yönelik mümkünse desensitizasyon uygulamaları, çevresel alejenlerin ya da gıda bulaşlarının uzaklaştırılması ile immunostimulasyon (mukozal immunite) yapılması gerekliliği söylenebilinir.
Kedilerde ekstremite uzun kemik kırıklarının sağaltımı
Dünyada pet hayvan olarak beslenen kedi sayısındaki artış, veteriner hekimlerin de kedi kırıklarıyla daha sık karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Her ne kadar kedi uzun kemik kırıklarının tedavi prensipleri köpeklerdekine benzer ise de ortopedik teknikler açısından hastaya ve kırığa bağlı olmak üzere çeşitli farklılıklar mevcuttur. Bu çalışmada 58 kedide karşılaşılan 71 adet ekstremite uzun kemik kırığının değerlendirilmesi ve tedavi bulgularının paylaşılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 58 kedide, arka bacak kırıklarının daha fazla görüldüğü, en sık kırılan kemiğin tibia olduğu ve bunu sırasıyla femur, humerus, antebrachium, radius ve ulna'nın izlediği belirlenmiştir. Olguların %51,72 sinin yüksekten düşme, %36,20 sinin çeşitli travmalara ve %12 sinin de trafik kazalarına bağlı olarak şekillendiği görülmüştür. Uygulanan sağaltım yöntemleri incelendiğinde 54 olguda intramedüller pin, 4 olguda plak ve 1 olguda plak ve pin, 4 olguda caput ve collum femoris rezeksiyonu, 4 olguda bandaj, 3 olguda eksternal fikzasyon ve daha önce opere edilmiş ve komplike olmuş açık enfekte antebrachium olgusunda da amputasyon uygulanmıştır. İki olgu hariç tüm olgularda fonksiyonel iyilişme sağlanmış ve hastalar bacaklarını kullamaya başlamışlardır. Kırık sağaltım yönteminin seçiminde en önemli kriter olarak ekonomik nedenlerin etkin olduğu belirlenmiş ve hasta sahiplerine sunulan alternatifler arasında fiyat uygunluğu sebebi ile büyük bölümünün intramedüller pin uygulamasını tercih ettiği ve plak kullanımını tercih etmedikleri belirlenmiştir. Sonuç olarak, kırık tipine her zaman en uygun sağaltım yöntemini seçmek ekonomik nedenlerden dolayı mümkün olmasa da, seçilen yöntemin doğru şekilde uygulanması ve birkaç yöntemin bir arada kullanılması (intramedüller pin, serklaj, bandaj) ile başarılı sonuçlar almanın mümkün olduğu kararına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, ekstremite, uzun kemik, kırık, tedavi
Hipertiroidili kedilerde alerjen spesifik in-vitro IGE analizleri
Bu çalışmada farklı klinik bulguları bulunan, hipertiroidizm tanısı konulan kedilerde alerjen spesifik in vitro IgE seviyelerinin tespiti ile endokrin bozukluğa ilişkin korelasyonun belirlenmesi amaçlanmıştır. Tezin içeriğini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Ana Bilim Dalına hipertiroidizm ile uyumlu dermatolojik, gastrointestinal, kardiyovasküler bulgular ile getirilen değişik yaş, her iki cinsiyetten kediler oluşturdu. Yapılan teşhis çalışmalarında göre I. grupta (n=9) hipertiroidizmi bulunan kediler, II. grupta (n=14) ise sağlıklı kediler yer aldı. Olgularda ilişkin hastalığa yönelik diğer hastalıkların ekarte edilmesi amacıyla V-check (Vcheck V200, Bionote, Kore: ELK Diagnostic, Türkiye) cihazı ile total T4 (TT4) seviyeleri ölçüldü. Her iki gruptaki kedilerde Vena cephalica antebrachii'den antikoagulantsız serum tüplerine 0.2'şer ml kan örneği alınarak santrifüj işlemi uygulandıktan sonra in vitro yöntem ile 20 farklı alerjene spesifik Ig E düzeyleri Polycheck alerji testi (Biocheck, Almanya: Atateknik/RDA Grup, Türkiye) ile belirlendi. In vitro test sonuçları baz alındığında D. farinae (P=0.000), D. pteronyssinus (P=0.000), Malassezia (P=0.000), Lepidoglyphus (P=0.013), Aspergillus-Penicillium (P=0.019), Ragweed (Ambrosia) (P=0.000), kayın/kızılağaç/fındık/poleni (P=0.009), çınar/söğüt/kavak poleni (P=0.000), Parietaria (Wall pellitory) (P=0.000), çavdar poleni (P=0.002), ot karışımı (P=0.003), ısırgan otu (P=0.000), beyaz kaz ayağı (P=0.000), sinirli ot (P=0,001), adi pelin (P=0,000), kuzu kulağı (P=0,000), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), pire (P=0,000) spesifik IgE konsantrasyonları açısından hipertiroidili kediler ve sağlıklı kedilerin P değerleri arasında istatistiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edildi. Bu çalışmada kontrol grubuna (n=14) dahil edilen kedilerin bazılarında çeşitli alerjenlere karşı IgE yanıt geliştiği, ancak bu durumun hipertiroidili kediler ile karşılaştırıldığında daha düşük miktarlarda olduğu görüldü. Sonuç olarak hipertiroidili kedilerde farklı alerjenlerin hastalık aktivitesi ile ilişkide olabileceği yapılan çalışma kapsamında serum total T4 seviyeleri ve alerji test sonuçları baz alınarak söylenebilir.
Konjenital intestinal atresia'lı buzağılarda klinik, hematolojik ve operatif yaklaşımların prospektif olarak değerlendirilmesi
Ruminantlarda konjenital anomali olgularıyla sıklıkla karşılaşıldığı ve bunların büyük bir bölümünü sindirim sistemi anomalilerinin oluşturduğu çeşitli araştırmacılar tarafından rapor edilmiştir. Kliniğimize getirilen ve çalışma kapsamına alınan 60 atresia koli' li olguların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif bulguları değerlendirilmiştir. Preoperatif laboratuvar analizleri kapsamında; buzağıların vena jugularisinden tam kan analizi amacıyla 2ml'lik EDTA'lı tüplere, kan gazları analizi için lityum heparin içeren kan gazı enjektörüne ve pıhtılaşma faktörleri (PT, APTT ve FİB) için 2 ml'lik sitratlı tüplere kan alınıp analiz edilmiştir. Analizler hemogram cihazı (Diatron Abacus Junior Vet 5), kan gazı cihazı (Irma Trupoint Kan Gazı Analizörü), koagulasyon cihazı(Bejing Precil 4 kanallı yarı otomatik koagülometre cihazı, Guanzgzhou) ile gerçekleştirildi. Elde edilen analiz sonuçları SPSS 22.0 istatistik programıyla değerlendirilmiş olup sağlıklı ve atresia koli'li buzağılar arasındaki farklılıklar Independent T- testi ile belirlenmiş, parametrelerin normal dağılım göstermemesi sebebiyle nonparametrik test olan Mann Whitney U testi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel en küçük anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan 60 atresia koli'li buzağıların %78 inin erkek, %22 sinin dişi olduğu tespit edildi. Buzağıların %95 inin holstein, %5 inin montofon olduğu tespit edildi. Atresia koli'li 13 buzağıya kolostomi uygulanmıştır. Kolostomi operasyonu uygulanan 1 buzağı operasyon sırasında ölmüş, 3 buzağının 15 gün sonrasında yaşadığı ve geri kalan 9 buzağının postoperatif kısa sürede öldüğü tespit edilmiştir. Sağlıklı ve atresia koli'li buzağıların hematolojik, biyokimyasal ve koagulasyon parametreleriyle birlikte postoperatif hayatta kalma indeksleri değerlendirildiğinde; PT ve APTT' nin uzadığı durumlarda DİC oluşabileceği buna bağlı olarakta anomalili buzağılarda mortaliteyi arttırarak prognozu ciddi anlamda etkilediği belirlenmiştir. Koagulasyon faktörlerinin preoperatif değerlendirilmesinin atresia koli'li buzağılarda prognostik olarak önemli olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Atresia coli, buzağı, intestinal atresia, klinik ve operatif yaklaşımlar
Antalya'daki köpeklerde canine distemper virus enfeksiyonunun araştırılması
Bu araştırmada Antalya ilindeki Rehabilitasyon merkezine ve özel veteriner kliniklerine çeşitli dahili sağlık problemleriyle getirilen, 2-12 aylık yaştaki toplam 92 adet köpekten kan örnekleri Canine Distemper Virus (CDV) enfeksiyonu yönünden incelendi. Örnekler CDV-antijenlerinin saptanması için ticari immunokromatografik hızlı test (CDV Ag-Antigen Rapid Test kit®, BioNote. Inc., Kore Cumhuriyeti) ile, CDV spesifik IgG ve IgM antikorların saptanması için Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) (Distemper IgG Ab ELISA, Biopronix Agrolabo, İtalya) ile test edildi. Örneklenen 92 köpekte en fazla gözlenen klinik bulgular sırasıyla gözde mukopurulent karakterde akıntı (%45,65), nasal hiperkeratoz (%35,87), nasal mukopurulent akıntı (%25), öksürük (%13,04), ishal (%8,70), halsizlik (%6,52) olarak kaydedildi. İmmunokromatografik hızlı test ile incelenen numunelerden %5,43 (5/92)'ü pozitif bulundu. ELISA ile IgG antikorları yönünden pozitiflik oranı %19,56 (18/92) (%17,7 düşük, %32,3 orta, %28,1 yüksek titre) olarak bulundu. ELISA ile IgM antikorları yönünden pozitiflik oranı ise %94,56 (87/92) (%60,4 düşük-orta, %31,3 yüksek titre) olarak tespit edildi. IgG ve IgM antikorlarının tespiti için ELISA ile test edilen 92 köpekten 91 tanesi (%98,91) IgG veya IgM antikorlarından biri veya her ikisi yönünden pozitif, 1 (%1,09) tanesi ise her iki antikor yönünden negatif bulundu. Bu köpeklerin 70 tanesinin (%76,09) her iki antikor (IgM ve IgG antikorları) yönünden pozitif olduğu saptandı. Örneklenen köpeklerin %4,35'inin (4/92) sadece IgG antikorları yönünden, %18,48'sinin (17/92) ise sadece IgM yönünden pozitif olduğu görüldü. Sonuç olarak, CDV enfeksiyonun Antalya ilindeki Canine distemper virus enfeksiyonunun akut ve yaygın bir şekilde dolaşımda olduğu ve bölgedeki aşısız köpekler için risk oluşturduğu belirlendi.
Kliniğimize getirilen kedi ve köpeklerde karşılaşılan pelvis kırıkları ve sağaltım olanakları
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen, klinik ve radyografik muayeneler sonucu pelvis bölgesinde (sakroiliak bölge, ilium, iskium, pelvik taban ve asetabulum) kırığı saptanan değişik ırk, yaş, cinsiyet ve vücut ağırlığına sahip 19 adet kedi ve 21 adet köpek üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmada, bu kırıkların sağaltımı için operatif ve konservatif sağaltım yöntemleri uygulandı. Çalışma materyalini 21 köpekte karşılaşılan 15'i ilial gövde, 10'u pelvik taban, 8'i sakroiliak ayrılma, 4'ü iskium, 4' ü asetabulum ve 1'i ilial kanat kırığı olmak üzere 42 ve 19 kedide karşılaşılan 10'u sakroiliak ayrılma, 8'i ilial gövde, 4'ü pelvik taban, 3'ü asetabulum ve 2'si iskium kırığı olmak üzere 27, toplam 69 kırık oluşturdu. Çalışmaya dahil edilen 21 köpekte karşılaşılan 42 kırığın 24'üne konservatif 18'ine operatif sağaltım uygulanırken, 19 kedide karşılaşılan 27 kırığın 17'sine konservatif 10'una operatif sağaltım uygulandı. Operatif sağaltım tercih edilen olgularda karşılaşılan kırık tipine göre çeşitli çap ve ebatlarda intrameduller pinler, plaklar, vidalar ve serklaj tellerinden yararlanıldı. Olgularda postoperatif kontrol klinik ve radyografik olarak 1., 2., 4. ve 16. haftalarda gerçekleştirildi. Sonuç olarak karşılaşılan pelvis kırıklarında tercih edilen sağaltım yöntemi olarak gerek konservatif gerekse opertif sağaltım yöntemlerinin neredeyse tamamında fonksiyonel iyileşme gerçekleşti.