
2,326
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı
Anayasa Mahkemesinin Anayasa'ya uygunluk denetimi ya da bireysel başvuru sürecinde verdiği kararlarının bağlayıcılığı ve dolayısıyla da bu kararlara uygun davranılmasının zorunluluğu noktasında kuşku yoktur. Öte yandan Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılık özelliğinin karar gerekçelerini de kapsayıp kapsamadığı konusunun doktrinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında tartışıldığı görülmektedir. Bununla birlikte söz konusu husus uygulamada birçok ilave sorunlu alan oluşturmaktadır. Örneğin Yüksek Mahkeme'nin yorumlu ret kararlarının bağlayıcılığı sorunu da karar gerekçelerinin bağlayıcı olup olmamasına bağlıdır. Bunun nedeni Anayasa Mahkemesinin, denetim konusu kuralın hangi şekilde yorumlandığı zaman Anayasa'ya aykırı olmayacağını mezkûr kararların gerekçe kısmında açıklamasıdır. Ayrıca doktrinde gerekçelerin bağlayıcılığı, yasa koyucunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş kuralı tekrar yasalaştırıp yasalaştıramayacağı özelinde de tartışılmaktadır. Çalışmamızda, Anayasa Mahkemesi kararlarının özellikle gerekçe kısımlarının etkisinin belirlenmesi hususundan kaynaklı uygulamada çıkan sorunlar, doktrindeki görüşler ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında incelenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri: Türkiye ve Fransa mukayesesi
Türkiye'de siyasi yapıyı büyük ölçüde dönüştüren 2017 Anayasa değişiklikleri, pek çok alanda farklı yönleri itibariyle çalışılmaktadır. Bunun başlıca sebebi olarak, asli kuruculuğa ilişkin yeni ve kapsamlı tercihler barındıran bu reformun, aynı zamanda çözülmeyi bekleyen çeşitli belirsizlikleri de bünyesinde taşıyor olması gösterilebilir. Bu bağlamda akla gelen ilk kavramlardan biri de kuşkusuz Cumhurbaşkanlığı kararnameleridir. Nitekim yürütme organına Anayasanın tanıdığı asli düzenleme yetkisini anlatan bu normlar bakımından, gerek hukuki yapısı, mahiyeti ve özellikleri gerekse yargısal denetimi cihetiyle önemli soru işaretleri belirmiş ve bu durum, hem doktrin hem de uygulama zemininde duraksamalara yol açmış hâldedir. Dolayısıyla, sistemin işleyişi açısından hayati değeri haiz olan bu araçların, tanımlanıp anlamlandırılması ve tabi oldukları hukuki rejimin açıklığa kavuşturulması zorunluluk arz etmektedir. Literatürde giderek bu ihtiyacı karşılamaya dönük yeni çalışmalar ortaya çıkmakta ve bu yolda bilimsel tartışmalar yürütülmektedir. Bahse konu araştırmalara göz atıldığında, genellikle ya sırf Türkiye'de kabul edilen sistemin teşrih edilmeye çalışıldığı veya bir başkanlık sistemi olması itibariyle çoğunlukla ABD'de uygulanan başkanlık kararnameleriyle bir karşılaştırmaya girişildiği görülmektedir. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimine ilişkin belirsizliklerin açıklığa kavuşturulmasında, karşılaştırmalı hukuk verilerinin yararlı olacağına katılmamak mümkün değildir. Zira ABD'de başkanlık sisteminin uygulanması esnasında tebarüz eden ve belirgin bir istikrar kazanan kararnameler rejiminin bütün yönleriyle ele alınmasının, böyle bir araştırmadan ilk beklenen veriler arasında yer alacağı kuşkusuzdur. Ne ki bunun yanı sıra, yürütme kararnamelerinin başkanlık rejimleri dışındaki örneklerini araştırmanın da büyük imkânlar sağlayacağı aşikârdır. Bu örnekler içinde en dikkat çekeni ise, Fransa'da V. Cumhuriyet rejimiyle birlikte yerleşen tecrübedir. Gerçekten Fransız sisteminde gerek anayasal hükümler, gerek yargı içtihatları, gerekse akademik çalışmalar yönüyle, onlarca yıla yayılmış mühim bir birikim bulunmakta ve sistemin içerdiği belli başlı çözümler, bizim henüz tartışmaya başladığımız soruların cevaplandırılmasına katkı sağlamaya namzet görünmektedir. Bu yönüyle, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin diğer örneklerden başka Fransız sistemiyle de mukayesesinin literatüre soluk getireceği söylenebilir. Bu çalışmada, Fransız sisteminde yürütmenin düzenleyici işlemlerini araştırdıktan ve tespit ettikten sonra, bu incelemeden elde edilen mukayeseli verilerin yeni Türk sisteminde karşı karşıya kalınan problemlere uygulanmasının mümkün olup olmadığı ve hâlen mevcut olan belirsizliklere bir çözüm getirip getirmeyeceği sorgulanmaktadır. Bu kapsamda özellikle düzenleme yetkisinin ülkemizdeki gelişim süreci ile Fransa'da kararnamelerin izlediği tarihi seyir arasında benzerlikler keşfedilmiştir. Bunun gibi yeni sistemde ortaya çıkan bazı önemli soruların cevaplandırılması yolunda, Fransız sisteminin incelenmesiyle erişilen bulguların yol gösterici olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Türk vergi usul hukukunda tebliğ kurumu
Türk vergi hukukunda, verginin tahakkuk etmesi tebliğe bağlanmış olup, vergiye ilişkin yükümlendirici işlemlere karşı başvurulacak yasal yolların süresi tebliğ ile başlamaktadır. Yükümlülerin nezdinde vergisel sonuçların doğması ve verginin tahsil edilebilirliği bakımından son derece önemli bir yere sahip olan tebliğe ilişkin hükümler, Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenmektedir. Her gün işletilen bu hükümlerin uygulamasında çeşitli sorunlarla karşılaşılmakta ve bu durum çeşitli ihtilaflara yol açmaktadır. Dolayısıyla vergi hukukunda çok sayıda yargı kararının konusunu teşkil etmektedir. Aynı zamanda, sorunların çözümü için zaman zaman yasama organı tarafından mevzuatta değişiklik yapılmaktadır. Özellikle mevzuat ve içtihatta meydana gelen değişikliklere odaklanılan çalışmada, Türk vergi usul hukuku bağlamında tebliğin kavramsal içeriği, kaynakları, hukuki niteliği, unsurları ve yöntemleri ile kendisine bağlanan sonuçlar ele almaktadır. Gümrük vergilerinin tebliği, Vergi Usul Kanunu hükümleri yerine Tebligat Kanunu hükümlerinin uygulanması nedeniyle, çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır.
Kent hukukunun ekonomi politiği: Türkiye örneği
Çalışmanın amacı, küresel ölçekte değişim değeri ve rekabetteki yeri ile tanımlanmaya başlayan kentlerin birikim açısından barındırdığı olanakları ve bu olanakların sermaye kesimi lehine kullanımını imkân dahiline sokan hukuki düzenleme sürecini araştırmaktır. Bu araştırmayı ise Düzenleme Okulu'nun kavramsal çerçevesinden yararlanarak normlardan yola çıkarak değil normların düzenlediği ilişkilerin bilgisi ile yapmayı hedeflemiştir. 1980 sonrasında başlayıp 2000'li yıllarda etkisi belirginleşen neo-liberal dalga, kurumları ve pratikleri ile hukuki dönüşüme yön vermeye devam etmektedir. Kentsel süreçleri de etkileyen bu dönüşüm, birikimin verili yer ve zamandaki gereklerine uygun biçimleri yaratmaktadır. Sınıf mücadelesi ile şekillenen süreç, metalaştırma ve piyasa menfaatinin toplum menfaatinin üstüne çıkması ile sonuçlanmakta ve etkilerini kentsel alanda en belirgin biçimiyle göstermektedir. Çalışmada emeğin kazanımlarının tasfiyesinin sosyal hakları zayıflatırken beraberinde devletin kamusal işlevlerini de zayıflattığı vurgulanarak çeşitli hukuki biçimler altında görünür olan idari karar ve örgütlenme biçimlerinin de dönüştüğü ortaya konmaktadır. Devlet alanı içerisinde sermayenin temsilinin artması ve bunu mümkün kılan dönüşümler kentleri de, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi kesimlerin talepleri yerine piyasanın istikrarlı işleyişini güvence altına alacak şekilde yapılandırmaya başlamıştır. Tezde kente ilişkin hukukun dönüşümü de bu bağlamda teknik bir süreci ifade etmeyip anılan sürecin bir uzantısı olarak ele alınmıştır.
Türk ceza hukukunda sarkıntılık suçu
İnsanlar, her ne kadar sosyal varlıklar olmaları sebebiyle toplum içerisinde yaşamaya ve fiziksel veya sözel olarak diğer bireylerle iletişimde olmaya bir bakıma zorunlu olsalar da, herkesin kendine özgü sınırları olan, dışardan herhangi bir müdahale kabul edemeyeceği özgürlük alanı mevcuttur. Bu çalışmada da detaylı olarak, kişilerin özgürlük alanlarından cinsel özgürlük alanlarına ilişkin açıklamalar yapılmıştır. İnsanların sınırlarını kendisinin oluşturduğu ve içerisinde bazı duyguları da barındıran bu alanın korunmasına hukuken de önem verilmiş olup özgürlük alanları ulusal ve uluslararası geçerliliği olan birçok belge ile koruma altına alınmıştır. Bu belgelerin başında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Anayasası gelmektedir. İç hukuktaki yasal düzenlemelere bakıldığında Türk Ceza Kanunu ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar başlığı altında çeşitli hükümler ile cinsel dokunulmazlıklarının ve cinsel özgürlüklerinin kapsamlı olarak koruma altına alınmış olduğu görülmektedir. TCK ile hüküm altına alınmış bulunan cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, toplum içerisinde yaygın olarak karşılaşılan suçlardandır. Bu suçların işlenmesiyle birlikte kişi özgürlükleri zarar gördüğü gibi toplumsal hayatta var olan güven ilişkileri de zarar görmektedir. Hukukumuzda, işlenen bu suçlara ilişkin olarak, yaşanmış olayları da göz önünde bulundurarak, failin ve mağdurun yaşına, sosyal çevresine, dış etkenlere ve bunun gibi cezayı etkileyebilecek birçok etmeni nazara alarak düzenleme yapılması yoluna gidilmiştir. Çalışma kapsamında, öncelikle cinsel özgürlüğü ihlal eden suçlara ilişkin temel açıklamalarda bulunulmuş, bu suçların özellikle hukukumuzdaki tarihi gelişimine değinilmiştir. Akabinde tez çalışmasının konusu sarkıntılık fiili olduğundan özellikle cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları baz alınarak, daha az cezayı gerektiren sarkıntılık fiili ile ilgili Yargıtay kararları ve doktrindeki görüşler ışığında, açıklama yapılmıştır. Ayrıca, sarkıntılık fiilinin hukukumuzda tanımlanmamış ve ayrı bir suç olarak düzenlenmemiş olması sebebiyle hangi fiillerin bu kapsamda değerlendirileceği hususunda karışıklığın olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle hukukumuzda sarkıntılık fiili ile ilgili ayrı bir düzenleme yapılarak hem bu karışıklığın giderilebileceğinden hem de ceza hukuku bakımından caydırıcılığının artacağından bahsedilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sarkıntılık, Cinsel Saldırı, Cinsel İstismar, Söz Atma, Dokunma
Vergi hukukunda izaha davet kurumu
Devlet, vergi hukukunda mükellefe birtakım imkânlar sunan çeşitli mekanizmalar yaratarak vergi gelirlerinin hazineye en kısa sürede intikalini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, 2016 yılında 6728 sayılı Kanun ile vergi hukuku sistemimize giriş yapan ve 2017 yılında uygulanmaya başlanan izaha davet kurumu bahsi geçen mekanizmalardan biri olarak ihdas edilmiştir. Özü itibariyle izaha davet kurumu ile vergiyi ziyaa uğrattığından şüphelenilen mükellefler belli koşullar altında konuya ilişkin olarak izahta bulunmaya davet edilmekte ve izahın değerlendirilme sonucuna göre mükelleflere birtakım imkânlar sağlanmaktadır. İzaha davet kurumunun vergi hukukunda yeni bir kurum olması nedeniyle tüm yönleriyle incelenmesi ihtiyacı doğmaktadır. Daha çok yeni bir kurum olmasına rağmen, kurumun 2020 yılında 7194 sayılı Kanun ile birtakım değişikliklere uğraması da bu ihtiyacı pekiştirmektedir. Söz konusu ihtiyacın giderilmesine bir katkı sağlamak adına, izaha davet kurumunun çeşitli yönleriyle incelenmesi ve eleştirel bir değerlendirmesinin yapılması amacını taşıyan bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde izaha davet kurumu hakkında genel bilgilere yer verilmiş olup; öncelikle kurumun işleyiş açısından genel bir çerçevesi çizildikten sonra, izaha davet kurumunun tarihsel süreci, amacı ve hukuki niteliğine ilişkin tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. İzaha davet kurumunun yapısal bir analizine yer veren ikinci bölümdeyse; izaha davet kurumu kapsamı, yetki unsuru, koşulları bakımından inceleme konusu yapılırken, kurumun sonuçları ilgili olduğu ölçüde mükellefler hakları kapsamında da tartışılarak değerlendirilmiştir.
Hukukun piyasalaşma uğrağı olarak alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri ve arabuluculuk kurumu
Alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk ülkemiz özelinde yaklaşık son yirmi, dünyada ise altmış yıldır hukuk ve yargı gündemini meşgul etmektedir. Klasik yargılama sistemi olan dava usulünün artık küreselleşen dünyada uyuşmazlık çözümü için tek yol olmadığı doktrinde dile getirilmektedir. Hakim eğilime göre mahkemelerde davaların çok uzun sürmesi, yargılama masraflarının pahalılığı, dava yolunun hantallığı gibi sorunlar kökten halledilmesi gereken problemlerdir. Mevcut sorunlar doğru olmakla birlikte, bunların ele alınış biçimi ve bunlara getirilen reçeteler, neoliberal dönüşümün dinamikleriyle oldukça paralel yürümektedir. Bu doğrultuda bir kamu hizmeti olarak uyuşmazlık çözümü gittikçe özelleşmekte ve piyasalara devredilmektedir. Yargılama da artık kapitalist üretim tarzındaki çoğu ilişki ve nesne gibi bir metaya dönüşmektedir. Parası olanın adalete kavuşabilmesi, alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk vesilesiyle daha da kolaylaşmaktadır.
Neoliberal dönemde cezalandırmanın değişen amacı ve faile bakış açısı
Suç teşkil eden bir fiil karşısında bu fiilin failine uygulanan ceza yaptırımının hem uygulanma biçimi hem de uygulanma amacı tarihsel dönemlere göre farklılıklar göstermiştir. Nihayetinde devletin ideolojik araçlarından biri olan cezalandırmanın şeklinin ve amacının izlediği bu seyir, modern devletin doğuşu ve geçirdiği sosyoekonomik değişimlerle oldukça bağlantılıdır. Buradan hareketle tez kapsamında, merkez kapitalist ülkelerde Keynesyen refah devleti ve neoliberal devlet dönemleri arasındaki toplumsal yapı ve hakim cezalandırma anlayışının karşılaştırması yapılacak, dönemlerin sosyoekonomik özelliklerinin cezanın amacına nasıl etki ettiği ele alınacak, son olarak yaşanan değişimin ülkemiz bazında ne derece benzerlikler taşıdığı tartışılacaktır.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda hâkimin yasaklılığı reddi ve çekinmesi
Hâkimin tarafsızlığı sadece hâkimlerin bir niteliği değildir, aynı zamanda sanığın ceza muhakemesinde kabul gören en temel haklarından biridir. Bu nedenle adil yargılanmanın temel unsuru olan bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkını kullanmasında sanığa tanınan imkânlardan biri hâkimin reddini talep edebilmektir. Yine hâkim de belirli hallerin varlığında davaya bakmaya zorlanamaz. Bu nedenle hâkimin çekinmesi de kabul edilmiştir. Bu çalışmada 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda (CMK) düzenlenen hâkimin tarafsızlığının güvenceleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Alman Ceza muhakemesinde yer alan düzenlemelere paralel olarak, CMK'da yapılan düzenlemelere göre hâkimin belirli hallerin varlığında davaya bakmasında tarafsız olmayacağı karine olarak kabul edilmiştir. Bu hallerin varlığında hâkimin davaya bakması yasaktır. Bu yasağa rağmen hâkimin davaya bakması açıkça hukuka aykırı olarak kabul edilmiş ve kararın bozulması gerektiği düzenlenmiştir. Yine hâkimin yargılama sırasında tarafsız davranamayacağına ilişkin şüphenin ortaya çıkması halinde, kanun koyucu taraflara hâkimi reddetme imkânı tanımaktadır. Burada hâkimin tarafsız olamayacağının kesin delillerle ispat edilmesine gerek bulunmamaktadır. İnceleme yapacak mercii bunu vicdani kanaati ile değerlendirecektir. Hâkim, davaya bakmaktan yasaklı olduğu halleri kendisi öncelikle gözetmek zorundadır. Böyle bir halin varlığında resen davadan çekinmesi gerekmektedir. Yine hâkimin tarafsız davranamayacağını düşündüğü hallerin bulunması halinde, çekinmesini talep etmesi de mümkündür. Hâkimin çekinme talebi yetkili merci tarafından incelenerek, karara bağlanır. Bu çalışmada hâkimin yasaklılık halleri tek tek göz önüne alınarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Yine hâkimin reddine ve çekinmesine ilişkin usul kuralları geçmişte yer alan düzenlemelerle değerlendirilmiştir. Konuya ilişkin AİHM kararları ve karşılaştırmalı hukuk yönünden de değerlendirme yapılmaya çalışılarak, 5271 sayılı CMK'da yer alan düzenlemelere ilişkin eleştiriler ve öneriler sunulmuştur.
İdarî yaptırımlarda lehe kanun ilkesi
İdarenin düzeni koruma yükümlülüğünü yerine getirebilmek için başvurduğu araçlardan birisi de idarî yaptırımlardır. Ülkemizde idarenin yaptırım uygulama yetkisine ilişkin 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun yanı sıra birçok özel kanunda da kurallar vardır. İdarenin bu yetkisini kullanırken tesis ettiği yaptırım kararlarının hukukî denetimi yargı organları tarafından gerçekleştirilmektedir. İdarî yaptırımların yargısal denetiminde göz önünde bulundurulması gereken hususlardan biri de kanunların zaman bakımından uygulanması kuralıdır. Bu kural, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7. maddesinde düzenlenmiştir. Maddede temel olarak, işlendiği tarih itibarıyla suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılamayacağı ve suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise ilgilinin lehine olan kanunun uygulanacağı öngörülmektedir. Ancak söz konusu genel kural dışında kanun koyucunun başkaca bir düzenleme yapmaması hâlinde maddî olay bağlamında lehe kanun ilkesinin uygulanıp uygulanamayacağını tespit etmek yargı organlarının görevidir. Kabahatler Kanunu'nun 5. maddesinde, Türk Ceza Kanunu'na yapılan genel atıf dışında idarî yaptırımlarda lehe kanun ilkesinin uygulanmasına yönelik esasen özel bir kural bulunmamasından dolayı yargı organlarının yorumu önem kazanmaktadır. Bu nedenle, lehe kanun ilkesinin olaya özgü koşullar çerçevesinde farklı yargısal yorumlarıyla karşılaşmak mümkündür. Çalışmanın amacı, idarî yaptırımların kavramsal çerçevesini irdelerken yargı organlarının lehe kanun ilkesi yorumunu ortaya koymaktır. İdarî yaptırımlarla ve lehe kanun ilkesiyle ilgili değerlendirme yapılırken doktrin ve yargı organlarının güncel kararları incelenmiştir. Böylece, yaptırım hukukunda yargı organları tarafından yeknesak ve değişmez nitelikte lehe kanun değerlendirmesi yapılmadığına yönelik genel bir çerçeve çizilmiştir.
İnsanlığın ortak mirası ve Antarktika'nın hukuksal statüsünün belirlenmesi
Antarktika, Antarktika Antlaşması temelinde oluşturulan Antarktika Antlaşması Sistemi çerçevesinde yönetilmektedir. Uluslararası deniz yatağının insanlığın ortak mirası olduğunu öngören Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 1982 yılında kabul edilmesiyle birlikte, insanlığın ortak mirası kavramının Antarktika'ya da uygulanması tartışılmaya başlanmıştır. Antarktika'nın tabi olduğu hukuksal rejimle ilişkili olan bu tartışmalar, özellikle Antarktika Sorusu gündem maddesi kapsamında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nezdinde cereyan etmiştir. Bu çalışmada, "Antarktika insanlığın ortak mirası mıdır?" sorusu üzerinden yola çıkılarak, kıtanın hukuksal statüsünü belirlemek amaçlanmıştır. Antarktika'nın hukuksal statüsünün belirlenmesinde ise mekânsal açıdan ülkesel egemenlik, vesayet altındaki ülke, res nullius ve res communis olarak sıralayabileceğimiz dört temel rejim üzerinden hareket edilmiştir.
Ceza muhakemesinde adli kolluk ve soruşturmadaki rolü
Devletin asli görevlerinden biri kamu düzenini sağlamaktır. Bu görevi yerine getirmek için devletin elindeki en önemli araç ise kolluktur. Kolluk, kamu düzenini sağlamak adına öncelikle suçları önlemek ile yükümlüdür. Bu görevi icra eden kolluk birimine "idari kolluk" denir. Eğer suçun önüne geçilememiş ve bir şekilde suç meydana gelmişse, bu kez işlenmiş suçların aydınlatılması, delillerin toplanması ve suçun faillerinin bulunup adli makamlara teslim edilmesi gerekir. Zira bu husus da kamu düzeninin sağlanması ve ceza adaletinin tesisi için gereklidir. Suç işlendikten sonra suçun aydınlatılması ve suçun faillerinin yakalanıp adli makamlara teslim edilmesi için delil araştırması yapan, teknik bilgiye sahip, uzman kolluk personeline "adli kolluk" denir. Ülkemiz ceza muhakemesi sisteminde yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreye ise soruşturma denir. Soruşturma, muhakemenin çok önemli bir aşamasıdır. Zira yargılamanın yapıldığı kovuşturma evresinin sonunda verilecek hükmün adil ve hukuka uygun olması, iyi yapılmış bir soruşturmaya ve bu soruşturma sonucunda ortaya konacak delillere bağlıdır. Cumhuriyet savcısı soruşturma evresinin yöneticisi konumundadır. Adli kolluk ise Cumhuriyet savcısının yardımcısıdır. Ceza muhakemesi sisteminde çok önemli bir yeri olan soruşturma evresinin en önemli iki süjesi Cumhuriyet savcısı ve adli kolluktur. Her ne kadar Cumhuriyet savcısı soruşturma evresinin yöneticisi konumunda olsa da adli kolluk adeta Cumhuriyet savcısının sahadaki elidir ve uygulamada birçok işlem Cumhuriyet savcısının gözetiminde adli kolluk tarafından yerine getirilir. Bu sebeple adli kolluğun soruşturmadaki rolü de çok önemlidir. Bu çalışmada ülkemizdeki adli kolluk yapılanması ve adli kolluğun soruşturmadaki görev ve yetkileri ile adli kolluğun etkin soruşturma yükümlülüğü ve denetlenmesi konularına yer verilecektir.
2017 Anayasa değişiklikleri sonrası TBMM'nin yürütmeyi denetim araçları
Uzun tarihsel tecrübelere dayalı olarak gelişen siyasi iktidarın sınırlanması düşüncesi bugün liberal demokratik düzenin vazgeçilmez bir ilkesi haline gelmiştir. Sınırlı iktidar arayışına cevap verebilmek için anayasa yargısı ve idari yargı marifetiyle yasama ve yürütme organlarının gerçekleştirdiği işlem ve eylemler yargısal denetime tabi tutulmuştur. Diğer taraftan 20. yüzyıldan itibaren siyasal sistemdeki ağırlığı giderek artan yürütme organının denetimi sadece yargısal denetimle sınırlı tutulmamış yüksek temsil gücüne sahip bir kuruluş olarak parlamentolar da hükümetlerin demokratik siyasal denetimi konusunda önemli işlevler üstlenmişlerdir. Yasama organlarının yaptığı denetim parlamentoların toplumsal muhalefetin temsilcilerine ev sahipliği yapması nedeniyle çoğulcu demokratik düzenin gelişimine de katkı sağlamaktadır. Meclis, yürütme organını hem genel anlamda kanun yapma tekeli, hükümet bütçesini üzerindeki kontrol yetkisi ve ihtisas komisyonları aracılığıyla hem de daha özelde sahip olduğu klasik denetim araçları olan soru, genel görüşme, meclis araştırması ve soruşturması yoluyla denetleyebilmektedir. Böylece yasama erki hem hükümeti doğrudan denetleyerek hem de denetim faaliyeti sırasında oluşturduğu alternatif bilgi kaynaklarıyla kamuoyu oluşumunu katkı sunarak siyasi iktidarın hesepverirliğini ve şeffaflığını sağlamaktadır. Böylece kadim bir ihtiyaç olan siyasi iktidarın sınırlanarak keyfi davranışlarının önlenmesi amacına da hizmet etmektedir. Bu tez böylesi önemli bir fonksiyonu karşılama iddiasına sahip TBMM'nin denetim mekanizmalarını 2017 Anayasa değişikliği sonrası oluşan yeni hukuki düzlem ve yeni hükümet sistemi çerçevesinde incelemektedir. Çalışma neticesinde TBMM'nin denetim araçlarının etkinliğine ilişkin sorunlar sebepleriyle ortaya konulmuş ve çözüm önerileri getirilerek Meclisin denetim kapasitesinin geliştirilmesine katkı sunulması amaçlanmıştır.
Rekabetin Korunması Hakkında Kanun kapsamında uygulanan idari para cezaları
Ekonomik düzen özü itibariyle bir rekabet arenası olup, çağdaş demokrasilerde devlet rekabete ilişkin hukuk kuralları öngörmek suretiyle mal ve hizmet piyasalarında faaliyette bulunan teşebbüslerin kâr amacıyla güçlerini kötüye kullanma eğilimlerini önlemekte, rakipler arasındaki rekabetin yok etme savaşına dönüşmesini engellemekte ve oyunun kuralarına uygun şekilde oynanmasını temin etmektedir. Hukuk kuralının belirleyici niteliği ise kurala aykırı davranışın yaptırıma bağlanmasıdır. Zira yaptırım, yasaya uygun davranılmasını sağlamanın temel aracıdır. Türk rekabet hukukunun temelini teşkil eden 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un mal ve hizmet piyasalarında rekabet ortamını tesis etme ve koruma amacını gerçekleştirebilmesi de ancak caydırıcı nitelikte bununla birlikte adil ve orantılı bir yaptırım sisteminin varlığıyla mümkün olabilir. 4054 sayılı Kanun'da öngörülen maddi hükümlerin etkili şekilde uygulanabilmesini temin etmek amacıyla Kanun kapsamında ikili bir yaptırım sistemi benimsenerek özel hukuk karakterli yaptırımlar ile kamu hukuku karakterli yaptırımlara yer verilmiştir. Kamu hukuku karakterli yaptırımlardan olan ve rekabet politikasının hayata geçirilmesinde en etkili araçlardan birini teşkil eden idari para cezaları, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un "Kurulun Yetkileri" başlıklı ikinci bölümünün 16 ve 17. maddelerinde usule ve esasa ilişkin hükümlerin ihlali halinde, süreli veya anlık olarak uygulanan idari para cezaları şeklinde düzenlenmiştir. Rekabet Kurulu tarafından yürütülen soruşturmalar neticesinde Kanun'u ihlal ettiği tespit edilen teşebbüs veya teşebbüs birliklerine ya da bu birliklerin üyelerine ve belirli şartların varlığı halinde teşebbüs veya teşebbüs birliğinin yöneticilerine ya da çalışanlarına uygulanan ve yüksek meblağlara ulaşabilen idari para cezaları, caydırıcılığın temininde önemli bir role sahiptir. Bu çalışmada, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da düzenlenen idari para cezaları, taşıdığı idari yaptırım niteliğinden hareketle tabi olduğu temel ilkeler bağlamında, 4054 sayılı Kanun ve ikincil mevzuatta yer alan düzenlemeler ile bu düzenlemelerden ve Rekabet Kurulu uygulamalarından kaynaklanan hukuka aykırılık tartışmaları temelinde, ilgili Kurul ve yargı kararlarına yer verilmek suretiyle ele alınmış ve tartışmalı hususlarda çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler Rekabet Hukuku, İdari Yaptırımlar, İdari Para Cezaları.
Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları
Bu çalışmada 5237 sayılı TCK'da yer alan devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ele alınmıştır. Çalışmamızın ilk bölümünde gizlilik, sır, gizli bilginin konusu, güvenlik kavramları ile gizli bilginin süjesi olarak istihbari bilgilerin, bilimsel bilginin, özel hayata veya kişisel verilere ilişkin bilgilerin, soruşturmanın, devletin ekonomik mahiyet taşıyan bilgilerin gizliliği ele alınmıştır. Bu bölümde ayrıca şeffaflık kavramı ve kavramın gelişimi, kamu yönetiminde şeffaflık, son olarak da gizli bilginin konusu olarak güvenlik kavramı ve kavramın tarihi ele alınmıştır. Çalışmamızın 2. bölümünde devlet sırrı kavramı ve kavramın ortaya çıkışına ilişkin tarihsel süreç ele alınmış, gizli bilgiye devlet sırrı hüviyetinin kazandırılması yöntemi, sır kategorileri, devlet sırrı gerekçesiyle temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yer verilmiştir. Ayrıca yine bu bölümde bilgi edinme hakkı, mahremiyet hakkı, hukuk devleti, adil yargılanma hakkı açısından devlet sırrı kavramı incelenmiştir. 3. bölümde devlet sırrı kavramına yer veren TCK dışındaki mevzuata değinilmiştir. Bu hükümlerden bazıları sır kavramını temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması veya ceza muhakemesindeki süreçler bakımından, bazıları ise ticari sır, meslek sırrı, bankacılık sırrı olarak ele almıştır. Sonraki bölümde devlet sırrı açısıdan mukayeseli hukuktaki durum, anayasal boyut, bilgi edinme hakkı, kişisel verilerin korunması gibi farklı perspektiflerden detaylandırılmaya çalışılmıştır. 5 ve 6. bölümlerde çalışmanın konusu oluşturan suçlar; korunan hukukî değer, unsurları, suçun özel görünüş biçimleri, soruşturma, kovuşturma, yaptırım ve zamanaşımı alt başlıklarında incelenmiştir. Son bölümde ise, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu perspektifinden irdelenmiştir.
1924 Anayasasının öz Türkçeleştirilmesi
Türk dil devriminden bugüne, hukuk dilimiz büyük oranda öz Türkçeleşmiştir. Bu özleşme hâli elan, günbegün sürmektedir. Hukuk dilinde yaşanan bu dönüşüm, dil devriminin 1930'lu yıllar boyunca süren yoğun çalışmalarının da etkisiyle, anayasa dilinin öz Türkçeleştirilmesi ile başlamıştır. Cumhuriyet devrinin ilk anayasası olan 1924 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nun 10 Ocak 1945 tarih ve 4695 sayılı Kanunla öz Türkçeleştirilmesi, hukuk dilinin özleştirilmesinin de resmî miladı olmuştur. Pek çok hukukî terim, bu değişiklik sonrasında yerini yeni üretilen öz Türkçe karşılıklarına bırakmıştır. Başta "anayasa" olmak üzere, "yasama, yürütme, yargı, savcı, milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay…" gibi hukuk dilinin en sık kullanılan terimleri hep bu değişiklikle hukuk diline girmiştir. Türk hukuk dilinin dönüşüm seyri incelendiğinde, 1945'te anayasa dilinin öz Türkçeleştirilmesinin son ve en keskin dönüm noktası olduğu anlaşılmaktadır. Ancak tarihî önemi hâiz bu süreç, henüz tüm noktalarıyla aydınlatılmamıştır. Bu araştırmada, 1924 Anayasasının 1945 yılında öz Türkçeleştirilmesi tüm yönleriyle ele alınmış ve bu değişikliğin hukuk dilimize olan etkileri incelenmiştir. Birincil kaynakların kullanımına azamî önem gösterilen bu araştırmanın, Türk hukuk dilinin dönüşümündeki en önemli safhanın aydınlatılmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Türk ceza muhakemesi hukukunda sanığın yokluğunda duruşma
Ceza muhakemesi hukukunda kovuşturma evresinin temel unsuru ve üzerinde durulması gereken husus duruşmadır. Duruşma; maddi gerçeğe ulaşma amacının somutlaştığı, delillerin tartışıldığı, iddia ve savunmanın karşı karşıya geldiği yargısal süreçtir. Bu sürecin en önemli süjesi ise elbette sanıktır. Zira muhakeme sürecinde yapılan duruşma da ve yargılama sonucunda verilecek hüküm de sanık hakkındadır. Sanığın duruşmada hazır bulunması hem savunma hakkının etkin şekilde kullanılabilmesi hem de adil yargılanma ilkesinin hayata geçirilebilmesi açısından büyük öneme haizdir. Bu nedenle kural olarak sanığın yokluğunda duruşma yapılamaz. Ancak ceza muhakemesi hukukumuzda bazı istisnai durumlarda sanığın yokluğunda duruşma yapılabilmesine ve hatta belirli şartlar altında hüküm kurulabilmesine imkân tanınmıştır. Bu çalışmada sanığın duruşmada hazır bulunması kuralı ile bu kuralın istisnasını oluşturan sanığın yokluğunda duruşma kurumu ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Çalışmada hangi durumlarda sanığın yokluğunda duruşma yapılamayacağı, hangi durumlarda istisnai hükümlerin uygulanabileceği detaylı şekilde izah edilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda sanığın yokluğu ile benzerlik gösteren gaiplik ve kaçaklık gibi kavramlar açıklanarak bunlara dair farklar ortaya konulmaya çalışılmış, sanığın yokluğunda yapılacak duruşmalarda savunma hakkının ihlaline sebebiyet verilmemesi için dikkat edilmesi gereken hususlar değerlendirilmiştir.
Uluslararası hukukta somut örnekler bakımından kuvvet kullanmanın değerlendirilmesi
Bu tez, somut kuvvet kullanımları ile kuvvet kullanma hukuku arasındaki ilişkiyi inceleyerek, devletlerin uluslararası arenada kuvvet kullanma konusundaki argümanlarını ve hukuki gerekçelerini analiz etmektedir. Tez, kuvvet kullanma olgusunun temel işlevini ve tarihsel evrimini ele alırken, ayrıca BM sonrası dönemde belirli devletlerin kuvvet kullanımlarını ve uluslararası hukukçuların bunların lehine sundukları gerekçeleri incelemektedir.. Soğuk Savaş sonrası terörle mücadele ve devletlerin suçlu kategorisinde değerlendirilmesi gibi konular da ele alınmaktadır.. Tezin amacı, kuvvet kullanma hukukundaki yöntem tartışmalarını ve argümanların kökenini açığa çıkarmak ve bu konuda bir eleştiri sunmaktır.
Ceza muhakemesinde itiraz kanun yolu
Üç ana bölümden oluşan yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmada, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda kural olarak hâkim kararlarına istisna olarak da mahkeme kararlarına karşı öngörülen ve olağan kanun yollarından biri olarak kabul edilen İtiraz Kanun Yolu çalışılmıştır. İlk bölümde kanun yolunun genel hatlarıyla açıklaması yapılmıştır. İkinci bölümde ceza muhakemesinde itiraz kanun yolunun esası ve son olarak üçüncü bölümde ise itirazda usul, hüküm ve sonuçlar kendine özgü kuralları ve tartışmaları ile öğreti ve kararlar ışığında yeni düzenlemelerle birlikte incelenmiştir. Anahtar kelimeler: İtiraz, Kanun Yolu, Ceza muhakemesinde karar.
Uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğu
Uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğunu konu alan bu tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm kapsamında uluslararası ceza hukukunda bireysel ceza sorumluluğu genel olarak ele alınmıştır. Bu çerçevede cezai sorumluluğun gelişimi, uluslararası ceza hukukunda kusurluluk, uluslararası ceza hukukunda toplu suçluluk ve bireysel sorumluluk ile bu kapsamda suça katılım modelleri incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Roma Statüsü'ne kadar uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğuna ilişkin yapılan düzenlemeler ele alınmıştır. Bu kapsamda öncelikle Uluslararası Askeri Mahkemelerin kuruluşu incelenerek, bu mahkemelerdeki yargılamalarda uygulanan kolektif ceza sorumluluğu ve mahkemelerin bu kapsamda değindiği komplo suçu ve suç örgütlerine ilişkin yaklaşımları değerlendirilmiştir. Ardından, Ad Hoc Uluslararası Ceza Mahkemeleri'nin uyguladığı bir faillik türü olan müşterek suç girişimi ele alınmış, kavramın neden ortaya çıktığı, unsurları, suç genel teorisindeki suça iştirakten farkları ve hibrit uluslararası ceza mahkemelerinin kararlarında nasıl uygulandığı ve kavramın eleştirileri incelenmiştir. Çalışmanın son bölümü ise günümüzde bu konudaki tek sabit mahkeme olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) ve kurucu statüsü olan Roma Statüsü'ne ayrılmıştır. Bu kapsamda öncelikle UCM'nin kuruluşu, yetki ve kabul edilebilirlik şartlarına ilişkin kısa bir bakış sunan bu çalışma, esasen Roma Statüsü kapsamında bireysel ceza sorumluluğunun nasıl düzenlendiğine odaklanmış, hem Statü'nün ilgili 25. Maddesine ilişkin genel yaklaşım ele alınmış, hem de 25. ve 28. maddelerde sunulan sorumluluk türleri sırasıyla karşılaştırmalı hukukta ve UCM kararlarında incelenmiştir.
KDV açısından hizmet işlemlerinin vergilendirilmesi
Katma değer vergisi açısından hizmetlerin vergilendirilmesi OECD ve Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de kapsanması ve vergilendirilmesi en zor alanlardan biridir. Vergilendirme yetkisine bağlı olarak ülkeler kendi siyasi sınırları içerisinde KDV'ye tabi hizmetleri belirlerken diğer taraftan aynı işlem üzerinde mükerrer vergileme olmaması için ülkeler arasında benzer vergileme prensiplerinin belirlenmesi ve bu ilkelere uygun vergileme yapılması zorunlu görünmektedir. Bu kapsamda varış ülkesinde vergileme prensibinin hizmetler açısından da temel prensip olarak uygulanması gerekmektedir. Avrupa Birliği'nde özellikle uluslararası telekomünikasyon, uydu yayıncılığı hizmetleri ve elektronik hizmetlerin vergilendirilmesinde uygulamaya konulan tek durakta alışveriş (The One Stop Shop- OSS) uygulaması, varış ülkesi prensibine uygun olarak vergilemede uygulanacak yol ve yöntemleri detaylı olarak açıklamaktadır. KDV'nin konusuna giren bazı hizmetler ise uluslararası ilkeler doğrultusunda KDV'den istisna tutulduğu gibi bazı hizmetler de sosyal, ekonomik ve siyasi nedenlerle yine yasa hükmüyle KDV'den istisna tutulabilmektedir. Bahse konu istisnaların bir kısmı yüklenilen KDV'nin indirim ve iade yoluyla telafi edilmesini sağladığı gibi bir kısmında mükellefe hiç indirim hakkı tanınmamakta bir kısmında ise temel olarak hizmetin ifa edildiği döneme kadar indirim yoluyla telafi edilen KDV'ye dokunulmazken hizmetin ifa edildiği tarih itibariyle indirilemeyen KDV'nin indirimi ise yasaklanmaktadır. KDV'nin konusuna giren hizmetlerin belirlenmesinde Avrupa Birliği'nde de Türkiye'de de olumsuz tanımlama yapmak suretiyle KDV'nin kapsayıcılığını sağlamak üzere mal teslimi dışındaki tüm işlemlerin hizmet olarak vergiye tabi olduğundan hareket edilmiştir. Bu durum işlem tanımını ve ödeme gerektiren bazı durumların KDV karşısındaki durumunun ayrıca değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Öte yandan Türkiye'de hizmetlerin vergilendirilmesinde KDV sistematiğine uygun olarak işlemi yapan mükellefin vergiyi beyan edip ödemesini sağlayan gerçek usulde vergilendirme yöntemi uygulandığı gibi, hizmeti alanın vergiyi sorumlu sıfatıyla kesip ödemesini öngören KDV tevkifatı yöntemi, talep eden mükelleflerin katma değer vergisinin temelinde yer alan indirim mekanizmasını devre dışı bırakarak hasılat üzerinden genel vergi oranını aşmamak üzere belirlenen oranda vergi beyan edip ödemelerine imkan sağlayan hasılat esaslı vergilendirme yöntemi ve nihayetinde tek durakta alışveriş (The One Stop Shop) uygulamasının elektronik hizmetler açısından uygulanmasını öngören 3 nolu beyanname uygulaması olmak üzere temel olarak dört farklı yöntem kullanılmaktadır. İcra dairesi, açık artırma yerleri gibi müzayede mahallerinde yapılan satışlara özgülenen 5 nolu KDV beyannamesi de bu yöntemlere ek olarak sayılabilir. Türkiye vergiye tabi hizmetler ve varış ülkesi prensibi yönünden AB uygulamaları ile önemli ölçüde uyuşurken, hizmetlerin vergilemesinde kullanılan yöntemler konusunda ciddi ayrışmalar yaşanmaktadır. Her ne kadar AB üyesi ülkelerde de özellikle kayıp tüccar ve Carrousel yolsuzluğu sonrası KDV tevkifatı uygulamasının nispeten yaygınlaştığı söylenebilse de Türkiye'deki KDV tevkifatı uygulamasının genel KDV uygulamasının yerine ikame olacak boyutta kapsayıcı ve KDV sistematiğini bozucu olduğu görülmektedir. KDV tevkifatı yönteminin bozduğu temel KDV uygulaması hasılat esaslı vergilendirme yöntemi ile daha da bozulmuş görünmektedir. KDV sisteminde gerek ters ve aykırı vergileme rejimleri uygulamak gerekse istisna ve oran farklılaştırmalarıyla uygulamanın zorlaştırılması, mükelleflerin vergiye uyumunu çok daha maliyetli ve zahmetli hale getirirken, vergi idaresinin de işgücünü önemli ölçüde KDV servislerine ayırmasına neden olmaktadır. Bu yönüyle Türkiye'de KDV uygulamasının teorik altyapısı ve temel ilkelerinden koptuğu gerek vergilendirmenin gerekse vergiye uyumun giderek daha maliyetli ve uygulanması zor hale getirildiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Katma değer vergisi, vergilendirme yetkisi, vergilendirme prensipleri, varış ülkesi prensibi, vergilendirme usulleri, KDV tevkifatı, hasılat esaslı vergileme, elektronik hizmetlerin vergilendirilmesi, vergiye uyum
Reşit olmayanla cinsel ilişki suçu ve suçun mağdur üzerindeki etkileri
Bu çalışmada, Türk Ceza Kanunu'nun 104. maddesinde düzenlenen Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu ile bu Suçun Mağdur Üzerindeki Etkileri ele alınmıştır. Suç, fiilin anlam ve hukuki sonuçlarını algılayabilme kabiliyetine sahip 15 yaşını tamamlamış ancak 18 yaşını doldurmamış çocuk ile, cebir, tehdit veya hile olmaksızın cinsel ilişkiye giren kişiye, cezai sorumluluk doğurmasını öngörmektedir. Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar arasında yer alan çalışma konusu bu suç, öğretide ve uygulamada ortak bir bakış açısı geliştirilememiş birçok tartışmalı hususu içermektedir. Çalışmada, suçun tarihsel gelişimi, yabancı hukuk sistemlerindeki karşılıkları, uluslararası sözleşmelerdeki yeri ve Türk Ceza Kanunu'ndaki benzer suç tipleriyle ilişkisi incelenmiştir. Suçun hukuki analizi yapılırken özellikle yaşıtlar arası ilişkilerin cezalandırılması, Medeni Kanun hükümleriyle reşit kılınan çocukların TCK m.104 uygulamasındaki yansımaları ve madde metninde kullanılan ifadelerin (lafzın) anlamı ve kapsamı üzerinde durulmuş, uygulama ile ortaya çıkan çelişkiler, Yargıtay içtihatları çerçevesinde ele alınarak değerlendirilmiştir, normun uygulanmasında karşılaşılan hukuki sorunlar tespit edilmiş, bunların giderilmesine yönelik çözüm önerilerine yer verilmiştir. Son olarak, çocuğun rızası bulunduğu gerekçesiyle çoğu zaman göz ardı edilen bu suçun mağduru üzerinde yarattığı psikolojik, sosyal ve fiziksel etkiler, multidisipliner bir yaklaşımla ele alınmıştır.
Dijital delil toplanması ve analizinin kişisel verilerle ilişkisine hukuksal ve adli bilimler boyutundan yaklaşım
Gelişen teknoloji, sosyal amaçlara hizmet ettiği gibi suç türlerinin çeşitliliğini de arttırarak yeni suç türlerinin ortaya çıkmasına ve bazı suçların işleniş şekillerinin değişmesine de sebebiyet vermiştir. Ceza kanunlarında tanımlanan suç unsurlarında doğrudan veya dolaylı yoldan bir araç olarak kullanılabilen teknolojik araçlar, ceza yargılamasında bir ispat vasıtası olarak bilgisayarlardan ve bilişim sistemlerinden elde edilen elektronik deliller olarak da kullanılmaktadır. Bu delillerin toplanmasında, delil bütünlüğünü korumak amacıyla dikkat edilmesi gereken teknik hususların adli bilişim süreçleri ile adli bilirkişilerce tespiti önem arz etmektedir. Dijital delillerin içerdikleri veriler, kimi zaman başka bilgi kaynaklarının bulunduğu olayları tanımlayabilmektedir. Bu kapsamda, dijital delil toplama ve analizinin potansiyel mahremiyet ihlali ve kişisel verilerin güvenliğinin sağlanamamasına ilişkin artan bir endişe bulunmaktadır. Zira, mahremiyet ve kişisel verilerin korunması dijital delil toplanma ve analizinde de hassasiyet gösterilmesi gereken bir husustur. Bu tez çalışmasında, dijital delillerin toplanması ve analizi safhalarının kişisel verilerin korunması ve mahremiyet ilişkisinin tam olarak irdelenmesi amacıyla; Türk Hukuk sistemindeki düzenlemeler ile konunun pratikte nasıl ele alındığı, uygulamada karşılaşılan zorlukların süreçteki aktörler ile yapılan mülakat çalışmasıyla derinlemesine incelenmesi neticesinde adli bilişim ve hukuki düzenlemeler kapsamında literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dijital delil, adli bilişim, kişisel verilerin korunması.
Nefret saiki ile işlenen suçlar
NEFRET SAİKİ İLE İŞLENEN SUÇLAR Bulut, İlhan Nefret saiki ile işlenen suçlar, bir kişinin temel veya değiştirilemez bir özelliğine karşı önyargı ve nefret saiki ile işlenen suçlar olarak tanımlanmaktadır. Yaygın olarak nefret suçları veya önyargı suçları adıyla bilinen bu suçlar, diğer suçlara göre mağdura daha fazla zarar vermekte, hedef grup ve toplum üzerinde de ciddi etkiler göstermektedir. İlk olarak 1970'lerin sonlarında ABD'de düzenlenen nefret saiki ile işlenen suçlar, son 30 yılda Avrupa'da ve AGİT ülkelerinde büyük ölçüde kabul görmüştür. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, AGİT gibi uluslararası kuruluşlar nefret saiki ile işlenen suçların kapsamına giren konularda çeşitli tavsiye kararları ve direktifler çıkarmaktadırlar. Nefret saiki ile işlenen suçlarda nefret ve önyargı kavramlarının nasıl anlaşılacağı, hangi karakteristik özelliklerin nefret suçları kategorisine dahil edileceği ve hangi temel suçların nefret saiki ile işlendiğinde daha fazla cezalandırılacağı gibi temel tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalar neticesinde nefret saiki ile işlenen suçların temel düzenleniş şekilleri ile saikin kapsamı ve niteliği açısından farklı modeller ortaya çıkmıştır. Bir diğer önemli konu olan karakteristik özellikler ise düzenlenme sıklığına göre evrensel olarak korunan karakteristikler, sıklıkla korunan karakteristikler ve nadiren korunan karakteristikler olmak üzere üç kategoriye ayrılmaktadır. Türkiye'de de nefret saiki ile işlenen suçlar son yıllarda yaygın olarak tartışılmaya başlanmıştır. Bu suçların yasalaşması için sivil toplum kuruluşlarının büyük çaba sarf ettikleri ve hükümetin de bu konuda ciddi adımlar attığını görmekteyiz. Bu bağlamda nefret saiki ile işlenen suçların Türkiye'deki sosyolojik boyutu, mevzuattaki mevcut durum ve olası bir değişikliğin taşıması gereken niteliklerin tartışılması gerekmektedir. Bu çalışmada öncelikle nefret saiki ile işlenen suçlarla ilgili nefret, önyargı ve saik gibi kavramlar açıklanmış ve temel tartışmalar ile uluslararası hukuktaki boyutu, bu suçların suç teorisi açısından durumu ve Türkiye'de nefret saiki ile işlenen suçlar konuları incelenmektir. Türkiye'de yapılması muhtemel bir yasalaşma için de değerlendirmeler ve öneriler bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nefret saiki ile işlenen suçlar, nefret, önyargı, saik, nefret suçları yasaları.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi siyasal rejimi ve Anayasal düzeni
Birinci Dünya Harbi sonrası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşuyla sonuçlanacak çok önemli anayasal ve siyasal gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem içerisinde yaşanan gelişmelerin merkezinde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bulunmaktadır. Birinci Meclis sadece milli mücadelenin yürütüldüğü bir komuta merkezi değil, siyasal rejimi temelinden değiştiren, anayasal düzenlemeleri hayata geçiren bir yasama organı olarak da tarihi bir role sahiptir. Osmanlı Devleti'nin sona ererek Türkiye Devleti'nin kurulduğu bu dönem içerisinde Birinci Meclis, kuvvetler birliği sistemini benimsemiş ve kendisini tek meşru iktidar olarak tanıtmıştır. Mütareke döneminin kendine has koşulları içinde, Osmanlı anayasal tecrübesinden ve parlamento geçmişinden gelen birikim, meşruti monarşiden cumhuriyete geçişin alt yapısını oluşturmuştur. Cumhuriyet döneminin siyasal rejimini belirleyen temel ilkeler yine bu dönemde ortaya çıkmıştır. Anayasal meselelerin müzakereleri esnasında Meclis'te çok çeşitli fikirler dile getirilmiş, özgür bir tartışma ortamında en temel siyasal ve anayasal konular uzun tartışmalara konu olmuştur. Bu minvalde Meclis'te yer alan Birinci ve İkinci guruba mensup vekillerin siyasi görüş farklılıkları da söz konusu tartışmalarda açığa çıkmaktadır. Siyasal rejim değişikliğinin yeni bir devletin kuruluşuyla sonuçlanacak gelişiminde; temel anayasal ve siyasal ilkeler olarak milli hâkimiyet, kuvvetler birliği, meclis üstünlüğü ve halkçılık benimsenmiştir. Bu ilkeler hukuki düzenlemelerin çerçevesini çizmiştir. 1921 Anayasasında meclis hükümeti sistemi benimsenmekle beraber, uygulamada yasama ve yürütme arasında yetki mücadelesi yaşanmıştır. Meclis'in yargı yetkisini kullandığı bir organ olarak İstiklal Mahkemeleri dönem içerisinde tartışmalara sebep olmuş, mahkemelerin görev ve yetkilerinin sınırlandırılması meclis gündemini işgal etmiştir. Anahtar Kelimeler: Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi Anayasal Düzeni, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi Siyasal Rejimi, Meclis Hükümeti, Kuvvetler Birliği, Milli Hâkimiyet İlkesi
Uluslararası deniz haydutluğuna karşı alınabilecek önlemler ve yaptırım uygulaması
Deniz haydutluğu tarihteki en eski suçlardan biridir. Ancak bu kadar eski bir suç olmasına rağmen 20. yüzyılın ortalarına kadar uluslararası hukukta bir tanımı yoktur. Deniz haydutluğu ile ilgili uluslararası hukuk kuralları 1958 Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi'nde yazılı hale getirilmiştir. Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi'nin deniz haydutluğu ile ilgili kuralları 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde aynen kabul edilmiştir. Deniz haydutluğu kavramı, 1856 Paris Deklarasyonu ile yasaklanmasından önce yasal bir savaş yöntemi olan korsanlık ile sıklıkla karıştırılmaktadır. Oysaki deniz haydutluğu korsanlıktan hukuken farklı kavramları ifade etmektedir. Korsanlık, devletler tarafından verilen bir yetki belgesi ile resmiyet kazandırılan meşru bir savaş şekli iken; deniz haydutluğunda, böyle bir meşruiyet söz konusu değildir. Uluslararası hukukta deniz haydutlarını yargılama konusu devletlerin iç hukukuna bırakılmıştır. Bütün devletler açık denizlerde deniz haydutlarını yakalama ve yargılama yetkisine sahiptir. Ancak devletler deniz haydutlarını yargılama konusunda isteksiz davranmaktadırlar. Bunun sonucu olarak da özellikle son dönemlerde artan deniz haydutluğunu önleme amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından bir dizi karar alınmıştır. Bu kararlar ışığında uluslararası toplum tarafından sivil ve askeri önlemler alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Deniz Haydutluğu, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, Somali, Korsanlık, Cibuti Kodu
Toplum vicdanının yargılamadaki rolü
Bu çalışmada temel alınan düşünce, toplum ve hukuk arasındaki ilişkinin, toplum vicdanı kavramı üzerinden incelenmesi ve hukukun, toplum vicdanı ile uyum içerisinde olma zorunluluğunun vurgulanmasıdır. Bunun için öncelikli olarak vicdan kavramının belirlenmesi gerekmektedir. Binlerce yıllık geçmişe ve birikime sahip olan vicdan kavramı değişik yaklaşımlarla ele alınmıştır. Bu yaklaşımlarda vicdan esas olarak bireysel boyutta açıklansa da, insanların bir arada yaşama zorunluluğu, toplum vicdanı olgusunu kaçınılmaz olarak ortaya çıkarmıştır. Vicdan, hukuk ile yakından ilişkili bir kavram olma niteliği taşımaktadır. Ancak, tarihsel gelişim süreci içerisinde bu ilişkinin olumsuz yönde değiştiği, hukukun öncelikli amacının adaleti sağlama olduğu düşüncesinin göz ardı edilerek, hukukun "toplumu düzenleyen kurallar" tanımının içine hapsedildiği görülmektedir. Bunun sonucunda da toplum vicdanı ile hukuk arasında olması gereken uyumlu düzen bozulmuştur. Toplum vicdanı ile hukukun uyumu, adalet inancı kuvvetli ve sağlıklı bir toplum için mutlak bir öneme sahiptir. Bu önemi vurgulama amacı taşıyan çalışmamızda, hukuk ve toplum vicdanı arasındaki ilişkinin en belirgin şekilde mahkemelerin vermiş olduğu kararlar ve bu kararlara karşı toplumun gösterdiği tepkinin incelenmesi suretiyle anlaşılacağı düşüncesinden hareket edilmiştir. Bu sebeple konu, öncelikle teorik boyutlarıyla ele alınmış, sonrasında ise mahkeme kararları ve bu kararlara verilen tepkiler neticesinde yargılamada toplum vicdanının yeri ve önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
İmar Hukukunda kazanılmış haklar
Çalışmada idare hukuku alanında karşılaşılan kazanılmış haklar kavramının imar hukuku alanındaki yeri tartışılmıştır. Kazanılmış haklar kesin bir tanımının yapılamaması dolayısıyla oldukça tartışmalıdır. Kavramın amacının ve unsurlarının belirlenmesi uygulamadaki problemleri çözmeyi kolaylaştırma kabiliyetine sahiptir. İdare hukukunda kazanılmış haklar tek taraflı işlemler yapmaya yetkili güçlü idare karşısında bireylerin haklarını korumayı amaçlamaktadır. Bu yüzden kazanılmış hakların korunması idareyi sınırlayan bir yükümlülük olarak görülmektedir. İmar hukukunda ise kazanılmış hakların amacı, yapısına usulüne uygun ruhsat ile başlayan kişinin sonradan yapılan değişiklikler ve düzenlemeler karşısında korunmasıdır. İmar alanında idare yapılan her değişiklik karşısında daha önce verilen ruhsatları kişilerden alma isteği içerisindedir. İşte kazanılmış haklar konusunda açık düzenlemeler olmadığı için idarenin işlemleri ile bireylerin hakları arasındaki dengeyi sağlama konusunda yargı organlarına önemli yükümlülükler düşmektedir. Yargı organlarından beklenen eski düzenlemelere göre alınmış ruhsatların koruma altına alınması, kişilerin bu ruhsatlara göre inşa ettiği yapılara dokunulmasının önüne geçilmesidir. Kazanılmış haklar için nesnel v unsurlar belirlenmemiş olması, uygulamada hak kayıplarına neden olabilmektedir. Bu tür hak kayıpları, bireylerin hukuka olan güvenini sarsacağı için çalışmamızda kazanılmış hakların unsurları ve amaçları irdelenmiştir. Bu değerlendirme yapılırken idare hukukundaki kazanılmış haklar sorununa, yargı kararlarına ve daha nesnel ölçütler getirmiş ABD hukukuna yer verilmiştir. Değerlendirme sonucunda ise imar hukukunda kazanılmış hakların korunması gerektiği ve bu koruma olmadığı takdirde hukuk devleti ilkesine aykırılık olacağı tespit edilmiştir. Kazanılmış hakların korunmaması halinde ise yapıların her değişikliğe uygun olması aranacaktır. Bu durum, hem düzenli kentleşmenin önüne geçmeye sebep olacak hem de çok ciddi zararlara yol açacaktır. Anahtar Kelimeler: Kazanılmış Hak, İmar Hukuku, İmar Planları, Yapı Ruhsatı
Klasik Dönem Osmanlı Miras Hukukunda kadının yeri
Başlangıçta, İslam miras hukukunun ve örfi miras hukukunun kuramsal çerçevesi hakkında bilgi verildi. Osmanlı Devleti'nde kadının İslam miras hukukundaki durumunu kolay bir şekilde anlayabilmek için, tereke kayıtları ve fetva örnekleri belirli formatlarla aktarıldı. Tereke kayıtlarında incelenen paylaşımların büyük bir kısmının fıkıh kitaplarında yer alan oranlar ile uygunluk gösterdiği görüldü. İslam miras hukuku hükümlerine uygun düşmeyen paylaşımlar için getirdiğimiz yorum, varislerin mirası rızai taksime göre paylaşmaları oldu. Bu paylaşımların bir kısmı kadın lehine bir kısmı ise kadın aleyhine gerçekleşmektedir. Örfi miras hukukundaki genel durumu anlamak için, miri arazi ve örfi miras hukukuna tabi vakıfların intikalinde yaşanan dönemsel değişimler yakından irdelendi. Bunların yanında, incelenen birçok vakıfnamede, evlatlık vakıf kuran kişilerin vakıf mallarından yararlanma usulünü, İslam miras hukuku hükümlerini değiştirecek şekilde belirleyebildiği görüldü. Gayrimüslim kadınlar zaman ve mekan bakımından istikrar gösterecek düzeyde İslam miras hukuku hükümlerine göre pay almışlardır. Kadınlar için, muris ve varis olma bakımından reaya askeri sınıf ayrımı yoktur. Osmanlı'da kadının vela mirasçılığı da kabul edilmektedir. Müçtehitler arasında farklı görüşlerin mevcut olduğu durumlarda, seçilen bir görüşün devamlı surette uygulandığı görülmektedir. Kadının miras payına hukuksuz bir müdahalede gerçekleşirse, kadının hakkı devlet tarafından korunmaktadır. Anahtar Kelimeler: İslam miras hukuku, Osmanlı hukuku, kadının hukuki statüsü.
Ceza Hukukunda nedensellik bağı
Tarihi belki insanlık tarihinden de eski olan nedensellik bağı, hem sosyal hem de fen bilimleri açısından önemli bir kavramdır. Nedensellik bağı, birden fazla olgu arasında sebep-sonuç ilişkisine dayanan mantıki bir bağdır. Ceza hukukunda ise bu bağ, failin hareketi ile suç tipinin öngördüğü netice arasındadır. Herkes, kendi hareketi ile meydana getirdiği neticeden sorumludur. Başka bir ifadeyle kimse başkasının meydana getirdiği bir neticeden sorumlu tutulamaz. Zira bir başkasına ait neticeden sorumlu tutulmak, bir başkasının hareketinden de sorumlu tutulmak anlamı taşır. Bunun bir sonucu olarak cezai sorumluluktan söz edebilmek için failin hareketinin, netice bakımından nedensel olması gerekmektedir. Netice, tek bir sebepten meydana gelmiş ise sorumluyu tespit etmek zor değildir. Ancak çoğu durumda netice birden çok sebepten meydana gelir. Bu durumda "Netice kimin eseri?", "Hangi fail, hareketi neticeye meydan verdiği için sorumlu tutulmalı?" soruları gündeme gelecektir. Çalışma içerisinde, bu sorulara verilen ve yüzyıllar süren tartışmalara konu olmuş cevaplar, final suç teorisi çerçevesinde incelenecektir. Anahtar Kelimeler: nedensellik bağı, ceza hukuku, neden
Elektronik haberleşme sektöründe ayrıştırma uygulamaları ve Türk Telekom Özelleştirmesi
Elektronik haberleşme sektöründe ayrıştırma çözümlerinin uygulanmasın temel amacı, serbestleşme sürecinde yerleşik işletmeci yanında pazara yeni işletmecilerin girmesi esnasında dikey güç aktarma riskinden kaynaklanan erişimin reddi, ayrımcılık uygulamaları ve çapraz sübvansiyon gibi rekabet aksaklıklarının önlenmesidir. Ayrıştırma çözümleri temelde hesap ayrımı yükümlülüğü, hukuki ayrıştırma ve yapısal ayrıştırma şeklinde sınıflandırılmıştır. Ancak bu ayrım ülkelerin pazar yapılarına göre farklılaştırılabilmektedir. Elektronik haberleşme sektöründe uygulanan ayrıştırma çözümleri önlenmesi hedeflenen rekabet aksaklığına göre son on yıl içinde oldukça hızlı bir şekilde değişmiştir. Türk Telekomünikasyon AŞ özelleştirmesinde Rekabet Kurulu görüşü sonrsasında ihale şartnamesinde Türkiye'de kablo TV altyapısını işleten Türksat AŞ'nin yapısal olarak ayrıştırılması ile TTNet faaliyetlerinin ayrı bir ticari şirket altında toplaması şeklinde belirlenen hukuki ayrıştırma çözümü ihale şartnamesinde yer verilmiştir. Ancak halihazırdaki mevzuat çerçevesinde ihale şartnamesine eklenen çözümlerin daha sonra değiştirilmesi gündeme geldiğinde yetki sorunları ile karşılaşılabilecektir. İşbu çalışmada rekabet ve regülasyon hukuku perpektifi ile elektronik haberleşme sektöründe ayrıştırma çözümleri, bu çözümlerin uygulanması noktasında Kurumlar arasındaki yetki paylaşımı ve Türk Telekomünikasyon AŞ özelleştirmesi sırasında öngörülen ayrıştırma çözümü konuları ele alınmaktadır.
Kolluk faaliyetlerinin özel kişiye gördürülmesi
Güvenlik, bireyin ve toplumun en temel ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç idare tarafından giderilir. Önceleri kamu güvenliğini sağlamak adına yapılan tüm faaliyetler ordu ve vatandaşlar tarafından yerine getirilirken, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren polis teşkilatları kurulmuştur. Ekonomik ve sosyal alanda yaşanan dönüşümden birçok kamu hizmeti de etkilenmektedir. Devletin, toplumun güvenliğini sağlamak adına özel kişilere yetki aktarımı yapması sonucunda, modern anlamdaki özel güvenlik kavramı ortaya çıkmıştır. Kolluk faaliyetinin özel kişilere gördürülmesini anlatan bu çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, kavramsal olarak kolluk hizmeti ele alınarak; kolluk hizmetinin kamu hizmetinden ayrılan yanları, kolluğun türleri ve nitelikleri anlatılmıştır. Kolluğun özel güvenlik ile olan bağlantısına değinilerek, özel güvenlik kavramının ortaya çıkış gerekçeleri açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye'deki özel güvenlik hizmetleri analiz edilmiştir. Özel güvenlik hizmetlerinin tarihsel dönüşümü, bu alanda yapılan hukuki düzenlemeler incelenmiştir. Özel güvenlik görevlilerinin sahip olması gereken nitelikler ve sektörün denetiminin nasıl yapıldığı mevzuattan örnekler verilerek aktarılmıştır. Özel güvenlik görevlilerinin yetkileri tek tek incelenerek, bu yetkilerin hangi durumlarda kullanılabileceği analiz edilmiştir.
Türk yargılama hukukunda maddi gerçeğin araştırılması
Bu çalışmada temel alınan düşünce, yargılama sonunda adil bir sonucun ortaya çıkması için uyuşmazlık konusu olayların maddi gerçeğe uygun olarak ele alınması gerekliliğinin vurgulanmasıdır. Bunun için öncelikle yargılama kavramının çeşitli yönleriyle açıklanması gerekir. Yargılama etimolojik kökeni itibariyle bir değer atfetme eylemidir. İnsanlar kişileri, eylemleri ve hatta nesneleri bazı değerler üzerinden anlamlandırmaya çalışırlar. Yargılama, ihlal eylemini gerçekleştiren kişinin hukuk normları bakımından değerlendirilmesidir. Sosyolojik açıdan yargılama ise haksızlığın cezalandırma yoluyla giderilmesidir. Bu tanım yargılamanın amacı sorununa yakından bakmayı gerekli kılar. Yargılamanın amaçları arasında gösterilen maddi gerçeğe ulaşma, adalete ulaşma amacına hizmet etmesi yönüyle önemlidir. Yargılama hukukunda maddi gerçek, geçmişte yaşanmış bir olayın deliller vasıtasıyla hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde mahkeme önüne getirilmiş hali olarak tanımlanabilir. Yargı ayrılığı rejiminin uygulandığı ülkemizde farklı yargılama kollarında yer alan farklı usul kuralları nedeniyle maddi gerçeğe ulaşma noktasında bazı sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle medeni yargılama usulüne hâkim olan ilkeler nedeniyle yargılamanın maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet etmediği söylenebilir. Bu durum çalışmamızda tüm yargılama kollarına hâkim olan ilkelerin mukayeseli şekilde incelenmesi ve bazı yüksek mahkeme kararlarının değerlendirilmesi yoluyla ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: maddi gerçek, yargılama, yargılamanın amacı, hak, yargılamaya hâkim olan ilkeler
Türkiye'de insan hakları söyleminin toplumsal karşılığı
Türkiye'de insan hakları üzerindeki tartışmalar sıcaklığını korumaktadır. İnsan hakları temel olarak bireylerin devlete karşı sahip olduğu haklar olarak kabul edildiğinden dolayı bu hakların uygulanma seviyesinin yükselmesi için toplumdan devlete doğru bir insan hakları talep kanalının işletilmesi gerekmektedir. Türkiye'de bu kanal yeterli etkinlikte mevcut değildir. Özellikle devlet dışı unsurlar tarafından yürütülen hak savunuculuğu süreçlerinde insan hakları söylemi etkin bir şekilde kullanılmamaktadır. Bu durumun önemli sebeplerinden biri evrensel olduğu iddia edilen insan haklarının kültürel yüküyle Türkiye'nin kültürel altyapısının arasındaki uyumsuzluktur. İnsan hakları yeryüzündeki bütün diğer sosyal ve entelektüel kurgular gibi kültürel bir olgudur. Batı kültürüyle ciddi bağlara sahiptir ve bu kültürün kısmen taşıyıcısıdır. Bu yük Türkiye'de insan haklarının toplumsallaşmasının önüne birtakım engeller çıkarmaktadır.
II. Abdülhamid Döneminde basın hürriyeti
Hukuk tarihi ve genel kamu hukuku ilkeleri nazara alınarak hazırlanan bu çalışmada II. Abdülhamid döneminde basın hürriyeti incelenmiştir. Çalışmada, dönemin gazete, dergi ve kitaplarından ve o devirde yapılan mevzuat düzenlenmelerinden yararlanılmıştır. Ayrıca literatür taraması yapılmıştır. Kendi döneminin özellikleri göz önünde tutularak ve yer yer anakronizme düşmeden günümüz ile karşılaştırmalar yapılarak ortaya konan çalışma, konuyu hukukî bir bakış açısıyla ele almak suretiyle farklılık arz etmektedir. Gerek Avrupa'da gerek Amerika'da matbaanın ülkeye girişi ile devletlerin basına ve basın hürriyetine ilişkin müdahaleleri olmuş ve devlet aleyhine yayın yapanlara yönelik idama varan cezalar öngörülmüştür. Tanzimat sonrası, Osmanlı Hukuku açısından yerli ve iktibas edilen kanunların bir arada bulunduğu ve bu nedenle mevzuat karmaşasının yaşandığı bir dönem olmuştur. Osmanlı Devleti'nin ise basın ve basın hürriyetine yönelik oluşturduğu gelenek, izin sistemi üzerinden kurulmuştur. Basın faaliyetleri için ön görülen izin şartı, II. Abdülhamid döneminden önce süregelen ve bu dönemde de devam eden bir içtihat haline gelmiştir. II. Abdülhamid döneminde basın organlarının kurulması ve geliştirilmesi desteklenmiş, yayın faaliyetlerinin yapılmasına müsaade edilmiştir. Nitekim bu dönemde yayıncılık faaliyetlerinin artması ve çeşitlenmesi, basın hürriyeti açısından olumlu gelişmelerdir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı uygulamada basın hürriyetine sınırlamalar getirilmiş ve gazete, dergi, kitap gibi yayınların kontrolünü ve denetimini yapan memurların düzensiz, keyfi ve maksadı aşan tutumları basın hürriyetini olumsuz etkilemiştir.
SÖZLEŞME HÜRRİYETİ BAĞLAMINDA DEVLETİN KONUT KİRA SÖZLEŞMELERİNE MÜDAHALESİ
Konut sorunu, modern toplumların en önemli problemlerinden birisidir. Bu sorunun mevcut olduğu ülkelerde serbest piyasa ekonomisi, bu sorunu derinleştirmektedir. Devlet, konutlarda yaşayan kiracıların korunması amacıyla konut kira sözleşmelerine çeşitli yollarla müdahale etmektedir. Bu müdahale, genellikle konutlardaki kira bedeli artış oranlarının belli bir oranla sınırlı olması ya da kira bedellerinin artışının yasaklanması anlamına gelir. Ancak konut kiralarına ilişkin olarak Türk hukukunda diğer emredici hükümlerin kabul edilmesi, bu tanımın yetersiz olmasına yol açmaktadır. Ayrıca devletin konut kira sözleşmelerine yönelik müdahalelerinin hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasında özel hukuk açısından bir problemin olmadığı ileri sürülmesine rağmen, anayasa hukuku açısından bu konu yeterince tartışılmamıştır. Bu çalışmada devletin konut kira sözleşmelerine yönelik müdahalesinin anayasa hukukundaki boyutu analiz edilmiştir.
Irak Federal Yüksek Mahkemesinin görev ve yetkileri bağlamında yorum faaliyetleri
Bu çalışma, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin görev ve yetkileri çerçevesinde anayasal yorum faaliyetlerini incelemeyi amaçlamakta; Irak'ın anayasal gelişim süreci, yargı sisteminin dönüşümü, 2005 Anayasası sonrası ortaya çıkan kurumsal yapı ve Federal Yüksek Mahkeme'nin anayasa hukukundaki merkezi rolünü kapsamlı bir biçimde değerlendirmektedir. Irak'ın modern anayasal düzeni, 1925 tarihli Kanun-i Esasi ile başlayıp çeşitli anayasal deneyimlerden geçerek 2005 Irak Cumhuriyeti Anayasası ile kurumsallaşmış; bu süreçte siyasi rejimlerin değişmesi, otoriterleşme eğilimleri ve demokratikleşme girişimleri anayasa hukukuna doğrudan yansımıştır. Bu bağlamda çalışma, anayasa metinlerinin yalnızca hukuki düzenlemeler değil, aynı zamanda siyasal güç dengelerinin bir yansıması olduğunu ortaya koymaktadır. Birinci bölümde Irak'ta anayasal sistemin tarihi arka planı ve yargı düzeninin temel nitelikleri ele alınmıştır. Monarşi döneminden itibaren anayasal belgeler ve cumhuriyet döneminde yürürlüğe giren anayasalar, anayasal gelişim çizgisini ortaya koymak amacıyla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. 1958'den itibaren siyasi sistemdeki istikrarsızlık ve sık sık değişen anayasal düzenlemeler, yargı organlarının işlevselliğini olumsuz etkilemiş; özellikle anayasa mahkemesi veya yüksek mahkeme benzeri kurumların istikrarlı bir şekilde görev yapmasını engellemiştir. 2004 tarihli Geçiş Dönemi Devlet Yönetimi Kanunu, modern anayasal düzenin ilk adımı olmuş; 2005 Anayasası ise Federal Yüksek Mahkeme'yi anayasal sistemin merkezine yerleştirmiştir. Çalışmada, Federal Yüksek Mahkeme'nin kuruluşu, üyelik şartları, mali ve idari bağımsızlığı, karar alma usulleri ve yargısal yetkileri ayrıntılı biçimde değerlendirilmiş; özellikle mahkemenin anayasaya uygunluk denetimi, anayasa metinlerini yorumlama ve devlet organları arasındaki yetki uyuşmazlıklarını çözme işlevleri ön plana çıkarılmıştır. İkinci bölümde anayasal yorum faaliyetlerinin teorik temelleri incelenmiştir. Anayasal yorumun kavramsal çerçevesi, yorum ile te'vil arasındaki farklar ve yorum yöntemleri ortaya konulmuş; yasama yorumu, yargısal yorum, idari yorum ve doktrinel yorum türleri arasındaki farklılıklar açıklanmıştır. Yorum yöntemleri açısından yapıcı, kısıtlayıcı, bütünleşik, yapısal, teleolojik ve canlı yorum gibi yaklaşımlar tartışılmış; Federal Yüksek Mahkeme'nin bu yöntemlerden hangilerini uyguladığı analiz edilmiştir. Ayrıca yorumun nedenleri üzerinde durularak anayasa metinlerinin genelliği, belirsizliği, eksikliği, içsel çelişkileri ve siyasi amaçlı yorumlara açık yapısı gerekçelendirilmiştir. Çalışma, Federal Yüksek Mahkeme'nin anayasa metinlerini yorumlama yetkisini yalnızca hukuki bir faaliyet olarak değil, aynı zamanda Irak'taki siyasi istikrar ve güç dengeleri açısından belirleyici bir süreç olarak değerlendirmektedir. Mahkemenin kararlarının zamansal ve siyasal etkileri tartışılarak, anayasal yorumların yalnızca geçmişe yönelik değil, aynı zamanda geleceğe dair normatif düzenlemeler içerdiği sonucuna ulaşılmıştır. Üçüncü bölümde Federal Yüksek Mahkeme'nin içtihat değişiklikleri ve bu değişikliklerin anayasa hukukuna etkileri incelenmiştir. Mahkemenin bazı kararlarında önceki içtihatlarını değiştirdiği, kimi zaman olumlu içtihat değişikliği ile anayasa hükümlerini geniş yorumladığı, kimi zaman ise örtülü veya açık olumsuz içtihat değişikliklerine giderek önceki kararlarının etkisini daralttığı görülmüştür. Ayrıca teyit edici ve örtülü yönlendirme içtihatları aracılığıyla mahkemenin anayasal normları siyasal gerçekliklere uyarladığı saptanmıştır. Bu bağlamda, mahkemenin içtihat değişiklikleri, anayasa yorumunun dinamik ve değişken bir süreç olduğunu göstermektedir. Karşılaştırmalı hukuk perspektifinden yapılan incelemeler, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin yorum faaliyetlerini daha geniş bir çerçevede değerlendirmeyi mümkün kılmıştır. Ürdün, Lübnan, Mısır, Kuveyt, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya anayasa mahkemelerinin yorum yetkileri karşılaştırmalı olarak incelenmiş; Irak'taki sistemin benzerlikleri ve farklılıkları ortaya konulmuştur. Örneğin ABD Yüksek Mahkemesi'nin geniş yoruma dayalı içtihat geleneği ile Almanya Federal Anayasa Mahkemesi'nin yapısal yorum yaklaşımı, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin kararlarıyla karşılaştırıldığında hem kurumsal bağımsızlık hem de anayasal normların esnekliği bakımından önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu karşılaştırmalı analiz, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin henüz kurumsal olarak genç olmasına rağmen anayasal yorum alanında ciddi bir birikim geliştirdiğini göstermektedir. Çalışmanın sonucunda, Federal Yüksek Mahkeme'nin Irak'ın anayasal düzeninde hukukun üstünlüğünü sağlama, bireysel hak ve özgürlükleri koruma, devlet otoriteleri arasındaki yetki dengesini gözetme ve anayasa hükümlerinin bağlayıcılığını güvence altına alma açısından hayati bir işlev üstlendiği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, mahkemenin yorum yetkisinin yalnızca 2005 Anayasası hükümleriyle sınırlı olduğu, önceki anayasal düzenlemelerin bu yetkinin dışında kaldığı saptanmıştır. Federal Yüksek Mahkeme'nin anayasal yorum yetkisi, anayasa hukukunun gelişiminde merkezi bir rol oynamakta; hem Irak'ın demokratikleşme sürecini hem de devletin hukuki meşruiyetini güçlendirmektedir. Sonuç olarak bu araştırma, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin anayasal yorum faaliyetlerini, tarihsel gelişim, hukuki dayanak, yöntem, içtihat değişiklikleri ve karşılaştırmalı hukuk boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde analiz etmiş; böylece Irak anayasa hukukuna ilişkin literatüre önemli bir katkı sunmuştur. Mahkemenin yorum faaliyetleri, yalnızca hukuki metinlerin açıklanması değil, aynı zamanda Irak'ta anayasal devletin inşası sürecinde siyasal ve toplumsal istikrarın korunması açısından da belirleyici bir araç olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Anayasa, Irak, 2005 Anayasası, Federal Yüksek Mahkeme, anayasal yorum, içtihat, anayasa hukuku, yargı bağımsızlığı, karşılaştırmalı hukuk.
Anayasa Mahkemesi'nin tutuklama ve adli kontrol tedbirlerine ilişkin içtihatları kapsamında kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü koruyan temel haklar arasında yer almakta olup, çağdaş hukuk sistemleri açısından merkezi bir önem taşımaktadır. Bu hak bireylerin keyfi müdahalelere karşı korunması ve kamu gücünü kullanan yetkili makamların ancak belirli koşullar altında ve hukuka uygun biçimde sınırlama getirebilmesini mümkün kılan yapısıyla demokratik toplum düzeninin temel taşlarından biridir. Çalışmada, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının tarihsel gelişimi, uluslararası belgeler ve ulusal düzenlemeler çerçevesinde ele alınmakta; özellikle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin konuya dair yaklaşımına değinilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları da bu hakkın yorumlanmasında yol gösterici rol oynamaktadır. Türkiye'de anayasal güvenceye sahip olan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, başta Anayasa olmak üzere çeşitli mevzuat düzenlemeleri ile korunmaktadır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde Anayasa Mahkemesi kararlarına da yer verilerek, uygulamada bu hakkın nasıl şekillendiği ve hangi hukuki kıstasların esas alındığı ortaya konulmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın amacı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının kavramsal temelini açıklamak, ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeleri değerlendirmek ve uygulamaya dair genel bir inceleme sunmaktır.
Eleştirel hukuk çalışmaları hareketi/öncü kuramcılar ve temel meseleler
11 YÜKSEK LİSANS TEZ OZU ELEŞTİREL HUKUK ÇALIŞMALARI HAREKETİ Öncü Kuramcılar ve Temel Meseleler Kasım AKBAŞ Kamu Hukuku Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Şubat 2005 Danışman: Yard. Doç. Dr. Ahmet Halûk AT ALAY Teknik hukukçuların olduğu kadar, hukuk felsefecilerinin de, araştırma konulan olan "hukuk" hakkında, "eleştirel" bir tutuma sahip oldukları söylenemez. Bu durum, hukukun bir "bilinç formu" haline gelmesinden de kaynaklanmaktadır. Hukuka ilişkin böylesine bir saptamayı yapmamıza da yardımcı olacak hukuk çalışmaları, son yirmi beş yıldır, ilk olarak ABD 'de toplanan bir konferansın, Eleştirel Hukuk Çalışmaları Konferansı'nın adıyla anılır olmuştur. Eleştirel Hukuk Çalışmaları Hareketi, hukuksal belirsizlik, hukukun tarafgirliği ve bir ideoloji olarak hukuk argümanları üzerinden hukuksal liberalizm eleştirisine yönelmektedir. ABD kaynaklı bu "hareket" Avrupa'da teveccüh görmüş, çeşitli ülkelerde hemen hemen aynı başlıklar altında çalışmalar yürütülmüştür ve yürütülmektedir. Türkiye'nin ve Türkçe hukuk felsefesi yapanların Eleştirel Hukuk Çalışmaları Hareketi ile aşina olduğunu söylemek ise mümkün değildir. Dolayısıyla, çeşitli önermeleri, özellikle uluslararası arenada yaşanan gelişmelerle de doğrulandığı kabul edilebilecek bu hareketin, Türkçe'de, öncelikle betimleyici bir çalışma kapsamında ele alınması zorunlu hale gelmiştir. Bu aynı zamanda, hukuka ilişkin eleştirel bir yaklaşımın gündeme getirilmesi açısından da gerekli görülmektedir. Eleştirel Hukuk Çalışmaları Hareketi/ Öncü Kuramcılar ve Temel Meseleler başlıklı bu yüksek lisans tezinin yöneldiği öncelikli amaç ve taşımaya aday olduğu önem bundan ibarettir.
Türkiye'de idari yargı kararlarının uygulanmaması sorunu
İdari yargı, idarenin hukuka uygunluğunu denetleyen temel bir mekanizma olarak, hukuk devleti ilkesinin pratikteki en önemli uygulayıcılarından biridir. İdare hukukunun temel ilkelerinden biri olarak hukuk devleti; hukukun üstünlüğü esasına dayalı ve konulan kuralların, kuralı koyanlar dâhil olmak üzere tüm kişi ve kuruluşları bağlayan, hukuk güvenliğinin tesis edildiği, devletin tüm organlarının hukuka bağlı olduğu ve yargı denetimine olanak sağlanan çağdaş ve demokratik devleti ifade etmektedir. Hukuk devleti, polis devletinin aksine devletin yalnızca kural koyduğu değil aynı zamanda koyduğu kurallara herkesle birlikte kendisinin de bağlı olduğu bir kavramı ifade etmekte ve uluslararası alanda hukuk sisteminin meşruiyetinin bir ölçüsü olarak dikkate alınmaktadır. Hukuki güvenlik ve istikrarın teminatı olarak hukukun en somut görünümü olan yargı kararlarının uygulanması demokratik hukuk devletinin gereklerindendir. Hukuk devletinde, yargı kararının uygulanmaması gibi bir düşüncenin söz konusu olmaması gerekmekte ise de teoride doğru olan bu düşünce pratikte ortaya çıkabilecek olumsuz ihtimallere karşın ülkemizde de yasal düzenlemelerle güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda, ülkemizde güncelliğini yitirmeyen ve yargının kronik problemlerinden biri olan idari yargı kararlarının uygulanmaması sorunu irdelenmiştir. Çalışmamız, yargı sisteminin bir mensubu olarak edinilen tecrübeler ve mevcut hukuki mekanizmalar ışığında, soruna ilişkin hukuki çerçeveyi detaylıca incelemeyi ve uygulanabilir çözüm önerileri sunmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda çalışmamızda, idari yargı teşkilatının yapısı, yargılama sürecinde verilen kararlar ve kararların uygulanmalarına ilişkin genel hukuk kuralları, doktrin ve yargısal içtihatlar çerçevesinde değerlendirilerek ülkemizdeki bu yapısal soruna yönelik somut çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Hukuk devleti, yargı kararlarının uygulanmaması, idarenin sorumluluğu, tazminat
Gönüllü vazgeçme
Suç kural olarak belli aşamalardan geçerek gerçekleşmektedir. Suçun meydana gelinceye kadar geçtiği aşamaların bütününe suç yolu "iter criminis" denilmektedir. Her suç için söz konusu olmasa bile suç yolu; düşünce, icra, tamamlanma ve son bulma aşamalarından oluşur. İşte bu yol üzerinde fail icra hareketlerine başladıktan sonra kendi iradesiyle suç yolundan dönebilir. Gönüllü vazgeçme olarak adlandırılan bu durum Türk Ceza Kanunu'nun 36. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre "icra hareketlerinden gönüllü olarak vazgeçen ya da kendi çabasıyla suçun tamamlanmasını ya da sonucun gerçekleşmesini önleyen fail teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; ancak tamam olan kısım esasen bir suç teşkil ediyorsa bundan dolayı cezalandırılır". Bu çalışmada bir bütün olarak "gönüllü vazgeçme" konusu incelenmiştir. Çalışma gönüllü vazgeçme kavramının ortaya çıkışı ve bu kavramın tarihsel gelişiminin anlatılması ile başlamaktadır. Bir sonraki bölümde gönüllü vazgeçmenin temelini açıklayan teoriler incelenmiştir. Daha sonra gönüllü vazgeçme kurumu bütün unsurlarıyla bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu kurumun hukuki sonuç ve etkileri ve etkin pişmanlıkla olan ayrımı anlatıldıktan çalışmamız sonuç bölümüyle bitirilmiştir. Anahtar kelimeler: Gönüllü vazgeçme, teşebbüs, suç siyaseti, etkin pişmanlık, icra hareketi, sübjektif ve objektif teori.
Demokrasi yolunda bir adım olarak radikal demokrasi kuramları
Son zamanlarda giderek yoğunlaşan bir şekilde liberal demokrasilerin içine düştüğü krizden söz edilmektedir. Söz konusu kriz dolayısıyla liberal demokrasiler artık ihtiyaçlara tam manasıyla cevap verememektedir. Bu tezin amacı, öncelikle sorunun tespitini ve sorunun çözümlemesini yaparak buna yönelik çözüm arayışlarından radikal demokrasinin "müzakereci" ve "çekişmeci" versiyonunu incelemektir. Liberal demokrasinin temsil, katılım ve meşruiyet olmak üzere başlıca üç boyutta yaşadığı kriz analiz edilmiştir. Her iki kuram da katılımcı yaklaşımlar olmakla beraber, bu krizi aşmaya yönelmiş Jürgen Habermas'ın müzakereci demokrasisi kamusal alanda etkin bir iletişim yoluyla bireylerin siyasete aktif katılımını vurgular. Öncülüğünü Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe'un yaptığı çekişmeci demokrasi ise farklılıkların ve kimliklerin korunarak sisteme dahil olmalarını hedefler. Çekişmeci demokrasi, toplumsal hayatta ve siyasette çatışmanın, antagonizmanın sürekliliğine ve var olması gerekliliğine vurgu yapar. Radikal demokrasi kuramları başlığıyla incelenen müzakereci demokrasi ve çekişmeci demokrasi kuramları liberal demokrasiye tamamen yüz çevirmemiş, onun temel değerlerini kendi kuramlarıyla yoğurmuşlardır. Demokrasinin geliştirilmesinde ve derinleştirilmesinde (demokratikleştirilmesinde), aynı zamanda liberal demokrasinin de değerlerinden yararlanmayı hedefleyen radikal demokrasi kuramlarının temel savları incelenmiştir. Temsil ve katılım krizinin yanı sıra çoğulculuk ve kimlik kavramları da günümüzde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmada bir taraftan temsil sisteminin olanakları ve sınırlılıkları ortaya konularak katılımı artıracak mekanizmalar, diğer taraftan çoğulculuk, fark ve kimlik kavramlarının demokratikleşmedeki önemi değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: liberal demokrasi, meşruiyet krizi, radikal demokrasi
İhaleye fesat karıştırma suçu
İhaleye fesat karıştırma suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde, Kanun'un "Özel Hükümler" adlı ikinci kitabının "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı Üçüncü Kısmının "Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar" başlıklı Dokuzuncu Bölümünde yer almaktadır. Maddeye göre; Kamu kurumu veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihaleler ile yapım ihalelerine fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde de bir takım değişiklikler yapılmıştır. Çalışmada bu değişiklikler çerçevesinde ihaleye fesat karıştırma suçu ele alınmıştır.
Ağ toplumunda arzu demokrasisi ve demokratik deneyim
Demokrasi kavramının otorier rejimlerin meşruiyetlerinin ya da uluslararası askeri operasyonların gerekçelerine girdiği bir dönemde kavramın şu an burada yaşayan bizler için ne anlam ifade ettiği ve kavram üzerine inşa edilen, demokratik sıfatıyla taçlandırılmış rejimlerin ne ölçüde demokratik olduğu sorunları artık siyasetin tam merkezindedir. Bu sorunlar, bizi rejimlerin ne ölçüde demokratik olduğu problemini de aşan bir biçimde demokrasinin zamanımızda ne anlama geldiği problemiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Karşı karşıya kalınan bu problemler, demokratik olduğu iddia edilen bir rejim altında yaşamakla demokrasiyi tecrübe etmek arasında ciddi farklar olduğunu ve iktidarın tam da bu farklılığın maskelenmesi üzerinden kurularak demokrasi kavramının yaşayanların özgürlüğüne değil yaşamın iktidar tarafından kontrolüne özgülenmiş bir makine olarak kullandığını göstermektedir. Bu bağlamda içinde bulunduğumuz zamanda demokratik bir yaşam demokrasilerin tahakkümü altındadır. Demokrasi kavramı ve bu kavramın üzerine inşa edildiği toplumsal düzenin yaşamı iktidar üreten bir makineye dönüştürdüğü bu yapı, demokrasinin yaşamın içinde tecrübe edilmesinin karşısındaki en büyük engel olduğu için; demokrasiyi tecrübe etmek tam da bu yapıya karşı mücadele etmeye tekabül etmektedir. Demokrasiyle mücadele arasındaki bu ilişki ise demokrasiyi tecrübe etmenin, yaşamı iktidarı üreten bir makineye dönüştüren bu yapıya karşı verilen mücadelenin içinde somutlaştığı hatta mücadelenin ta kendisinin tecrübesi olduğu bir duruma işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Hakikat Rejimi, Üretimsellik, İktidar, Demokrasi, Demokrasi Mücadelesi
Tanzimat döneminin sonuna kadar Osmanlı Devletinde padişahlık makamı
Türkler, tarih içerisinde farklı devletler kurarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türklerin kurmuş olduğu devletlerde yönetim devlet başkanı ve yardımcıları ile sağlanmıştır. Eski Türk devletlerinde bu kişi kağan, han gibi unvanlar almıştır. İslamiyet'in kabul edilmesiyle birlikte hükümdar; sultan, padişah, halife gibi unvanlar kullanılmıştır. Türklerin kurmuş olduğu en uzun soluklu devletlerden biri olan Osmanlı devleti başlamıştır. Osmanlı devletinde güçler ayrılığı ilkesi mevcut olmadığı için devletin, başlangıçta bir beylik olarak ortaya çıkmıştır. Eski Türk gelenekleri ve İslami öğelerle harmanlanan devlet anlayışı Fatih döneminden itibaren değişmeye yasama, yürütme ve yargılama fonksiyonu padişahın tekelinde toplanmıştır. Ancak Fatih, merkezi bir devlet kurmak adına padişahın bu yetkilerini vezir-i âzâm, dîvân-ı hümâyun ve diğer devlet adamlarına devretmiştir. Padişah bu yetkilerini yine de eski Türk gelenekleri ve şer'i hükümler çerçevesinde kullanmaya devam etmiştir. Devlet düzeninde bozulmaların başlamasıyla birlikte yenileşmeye ihtiyaç duyulmuştur. Padişahlar Batı'nın üstünlüğünü kabul ederek askerî alan başta olmak üzere birçok alanda yenilikler yapmışlardır. Özellikle bu dönemde divanın yerini alan Meşveret meclisleri, yeni kurulan nazırlıklar ve diğer meclisler parlamentarizm alanında atılan önemli adımlar olmuştur. Padişahlık makamı, yine bu dönemde devlet kademesinin en tepesinde yer alan güç olarak varlığını korumuştur. Ancak Tanzimat ve Islahat Fermanları ile padişah kendi iradesiyle egemenliğini reaya lehine sınırlandırmıştır.
Bilişim alanındaki gelişmeler karşısında vergi mahremiyeti
Çağımızdaki teknolojik gelişmelerin bir sonucu olan bilişim alanı karşısında devletler, elektronik altyapıya geçerek iş ve işlemlerini gerçekleştirmektedir. Bu amaçla, Türkiye'de vergilendirmeye ilişkin elektronik altyapı için Vergi Daireleri Otomasyon Projesi yürütülmektedir. Bu proje kapsamında, hangi sistemlerin uygulamaya konduğu ve vergi mahremiyetinin nasıl korunduğunu incelemek çalışmamızın amaçlarından biridir. Vergi idaresinin iç işlemlerine ve yazışmalarına yönelik uygulamalara ve mükellef ya da muhasebe işlerini yürüten meslek mensuplarına yönelik geliştirilen ve bazılarına zorunlu kılınan uygulamalara çalışmamızda yer verilmiştir. Bu durumda vergi mahremiyetinin nasıl korunduğu da çalışmamızın bir diğer amacıdır. Vergi mahremiyetinin idare tarafından korunması, EİK kapsamında nitelikli elektronik sertifikanın temini, güvenli e-imza ve mali mühür kullanımıyla gerçekleştirilmektedir. Yargısal koruma ise, kural olarak, vergi mahremiyetinin ihlali suçuna ilişkin Vergi Usul Kanunu'nun 362. maddesinden ve 6183 sayılı Kanun'un 107. maddesinden Türk Ceza Kanunu'nun 239. Maddesine yapılan yollamalarla sağlanmaktadır. Çalışmamızda son olarak, bilişim alanında gerçekleşen vergi mahremiyetinin ihlali hem bu hükümlere göre hem de bunların uygulanamadığı haller bakımından, cezai yaptırımlarıyla birlikte ele alınmıştır.
Türk Hukukunda yükseköğretimin vergilendirilmesi
Türk hukukunda, yükseköğretim kurumlarına ve öğretim elemanlarına özel bir hukuki statü tanınmıştır. Bu tez kapsamında, öncelikle yükseköğretim kurumlarının ve öğretim elemanlarının hukuki statüleri tespit edilmiştir. Daha sonra, yapılan tespitlere bağlı olarak yükseköğretim kurumlarında çalışan öğretim elemanlarının gelirleri belirlenmiş ve bu gelirlerin tabi olduğu vergi rejimi ele alınmıştır. Son olarak, yükseköğretim kurumlarının kurumsal olarak vergi hukuku karşısındaki durumları açıklanmıştır.
İdari işlemin konu unsuru
İdare asli gayesi olan kamu yararını idari işlem ve eylemlerle yerine getirir. Hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerinden biri idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olmasıdır. İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ise idari yargıda işlemin; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurlarının hukuka aykırılığının incelenmesi ile sağlanır. Bu bağlamda idari işlemin konusu, doğuracağı hukuki sonuçtur. Bu çalışmanın birinci bölümünde genel olarak idari işlem kavramı ile idari işlemin özellikleri ve unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde ise idari işlemin konu unsuru, konu unsurundaki sakatlıklar ve idarenin takdir yetkisinin konu unsuruna yansıması doktrindeki görüşler ve yargı içtihatları ile ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İdari işlem, idari işlemin unsurları, idari işlemin konu unsuru,takdir yetkisi, hukuk devleti…
Ceza kovuşturmasında delillerin ortaya konulması ve değerlendirilmesi
Ceza muhakemesinde, geçmişte yaşanmış uyuşmazlık konusu olay, onu temsil eden deliller vasıtasıyla ortaya konulmaya çalışılır. Bu bağlamda maddi gerçek, uyuşmazlık konusu olayın deliller aracılığıyla ortaya konulmuş halini ifade eder. Ceza muhakemesinde maddi gerçeğin bulunmasının ve hukuk düzeni açısından doğru bir karar verilebilmesinin öncelikli şartı, delillerin sağlıklı bir şekilde ortaya konulup değerlendirilmesidir. Deliller duruşmada hükmün oluşmasına katkı sağlayacak süjelerin önüne konulmalı ve tartışmaya açılmalıdır. Deliller ortaya konulduktan sonra sıra değerlendirilmesine gelir. Geçmişte yaşanmış olayın bugün gerçeğe uygun biçimde temsil edilebilmesi için delillerin doğru değerlendirilmesi gerekir. Vicdani ispat sisteminde hakim duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delilleri akıl yürütmek suretiyle serbestçe değerlendirerek vicdani kanaatini oluşturur. Bu çalışmada "Ceza Kovuşturmasında Delillerin Ortaya Konulması ve Değerlendirilmesi" konusu ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde modern ceza muhakemesi ispat sistemi olarak vicdani ispat sistemine ilişkin temel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümünde delillerin ortaya konulması ve tartışılması açıklanmıştır. Üçüncü bölümünde delillerin serbestçe değerlendirilmesi incelenmiştir. Nihayet sonuç kısmında çalışma sayesinde ulaşılan sonuçlar özetlenerek çalışma tamamlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Ceza kovuşturması, Delil, Delillerin ortaya konulması, Delillerin değerlendirilmesi, Vicdani kanaat
İnsan haklarının korunması ve soykırıma karşı olarak insani müdahalenin meşruluğu
İnsani müdahale sorunu uluslararası hukukun son zamanlardaki en önemli konularından birisidir. Bir yandan uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan kuvvet kullanma yasağı ve devletlerin egemenliği ilkesi, diğer yandan devletlerin kendi ülkeleri içinde ağır ve sistematik insan hakkı ihlalleri yapması halinde insan haklarını korumak için müdahale gereği, konuya uluslararası hukuka uygun çözüm aranmasına yol açmıştır. Tek taraflı insani müdahele doktrini; devlet(ler)in, genellikle toplu cinayetler ve soykırımlar şeklinde çok büyük insan hakları ihlallerinin yapıldığı egemen devletlerin içişlerine müdahele etmesine müsaade etmektedir. Bu nedenle insani müdahele doktrininin, uluslararası hukuğun temel prensiplerinden biri olan "müdahele etmeme" ilkesini ihlal etmekte olduğu gözükmekte ve dolayısıyla bu doktrinin yasallığına şiddetle itiraz edilmektedir. Bu çalışma tek taraflı insani müdahele doktrininin yasallığını incelemekte ve bu inceleme sırasında Ruanda Soykırımı'na yeniden değinilerek, nelerin yanlış gittiği analiz edilmekte ve ardından gelecekte yapılacak müdaheleler ile ilgili öneriler sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kuvvet Kullanma, İnsani Müdahale, İnsan Hakları, Koruma Sorumluluğu, Devlet Egemenliği , Ruanda Soykırımı