Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Family Medicine

Aydın Adnan Menderes University

787

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesinde takip edilen COVID-19 vakalarının sigara içme ve bırakma oranlarının değerlendirilmesi

ÖZET Çukurova Üniversitesinde Takip Edilen COVİD-19 Vakalarının Sigara İçme ve Bırakma Oranlarının Değerlendirilmesi Amaç: COVID-19 şüphesiyle Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine başvuranlarda sigara içme durumunu incelemek ve pandemide sigarayı bırakma lehinde kendi kendilerine davranış değişikliği gösterip göstermediklerini değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmanın evrenini, Balcalı Hastanesine Mart 2020-Haziran 2020 arasında COVID-19 şüphesiyle başvuranlar oluşturdu. Örneklem grubu tıbbi kayıtlardan telefon bilgilerine ulaşılarak sigara içme durumları teyit edilenler oluşturdu. Vaka tanımlamasında Dünya Sağlık Örgütünün ve T.C. Sağlık Bakanlığının rehberleri kullanıldı. Sigara bağımlılığını Fagerström Nikotin Bağımlılık Testiyle ölçüldü. Sigara içicilerinin bırakma istekliliği transteorik model kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Vakaların % 11,4'ü COVID-19 negatif, % 71,7'si şüpheli, % 16,9'u kesin vakaydı. Kronik hastalıklar tek başlarına incelendiğinde şüpheli/kesin vakalarda hipertansiyon oranı COVID-19 negatif vakalardan düşüktü (sırasıyla, % 19,1, % 41,9, p=0,004). Diğer hastalıklar birlikte değerlendirildiğinde (Orak hücreli anemi, hipotiroidi, hipertiroidi, bening prostat hiperplazisi, osteoporoz, serebrovasküler hastalık) şüpheli/kesin vakalarda COVID-19 negatif vakalardan fazlaydı (sırasıyla, % 24,9, % 3,2, p=0,006). Kesin vakalarda (n=17 % 37,0) sigara içme oranı, COVID-19 negatif (n=4 % 12,9) ve şüpheli vakalara (n=47 % 24,1) göre yüksekti (p=0,050). Sigara içenlerde COVID-19 pozitif veya negatif vaka olmanın sigara bırakma denemesi üzerine anlamlı etkisi gözlenmedi (sırasıyla, % 13,3, % 35,1, p=0,179). Yoğun bakım gereksiniminin COVID-19 şüpheli/kesin vakalarda (% 33,6) PCR negatif vakalara (% 12,9) göre yüksek olduğu bulundu (p=0,019).COVID-19 kesin vakaların negatif vakalara kıyasla, sigara içme odds oranı iki kat yüksekti. (OR=2,011 % 95 CI 1,033-2,994, p=0,04). Sonuç: COVID-19 pozitif vakaların sigara içme odds oranı iki kat yüksek bulunmasına rağmen bırakma isteği hastalığa yakalanmayanlarla benzer bulundu. Bu durum mortalite riski yüksek pandemik bir hastalığın varlığına rağmen sigara bırakmak için profesyonel destek alınmasının önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler=COVID-19, sigara bağımlılığı, sigara bırakma, mortalite

BağımlılıkCOVID 19Mortalite+1
Ayşe Elif Özmen Özsoy
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin pandemi dönemindeki yaşam tarzları, memnuniyetleri ve sosyal medya bağımlılıkları

Amaç: Bu çalışma, pandemi döneminde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin sağlıklı yaşam davranışlarını, yaşam doyumlarını ve sosyal medya bağımlılıklarını değerlendirmek ve birbirleriyle ilişkilerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi son sınıf öğrencileri araştırmaya çevrimiçi anket yoluyla katıldı. Sosyodemografik Bilgi Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu kullanılarak toplanan veriler istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Ortalama yaş 24.5±1.38 (22-31) idi ve 215 katılımcının %55.8'i kadındı. Katılımcıların 1/3'ünden fazlası ideal beden kitle indeksinin dışındaydı. Her on katılımcıdan birinin kronik bir hastalığı vardı. Sosyal medyada geçirilen ortalama süre 2,7 saatti. Katılımcıların tümü, ortalaması dört olmak üzere birden fazla sosyal medya platformu kullanıyordu. En çok tercih edilen platformlar sırasıyla WhatsApp, YouTube, Instagram ve Twitter oldu. Katılımcılar sosyal medyayı ağırlıklı olarak "olayları ve gündemi takip etmek" amacıyla kullanmışlardır. Katılımcıların 2/3'ünden fazlası pandemi döneminde sosyal medya kullanımının arttığını belirtti. Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu ve Yaşam Doyumu Ölçeği puanları açısından Twitter ve Instagram kullananlar ile kullanmayanlar arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Kendilerini sosyal medya bağımlısı olarak gören katılımcılar diğer gruplarla karşılaştırıldığında sosyal medya bağımlılık puanlarının anlamlı olarak yüksek, yaşam doyum puanlarının ise düşük olduğu görüldü. Katılımcıların sosyal medyada geçirdikleri zamanın sosyal medya bağımlılık puanları ile pozitif yönde orta düzeyde, yaşam doyum puanları ile negatif yönde ilişkili olduğu belirlendi. Kullanılan sosyal medya platform sayısı ile sosyal medya bağımlılığı puanları arasında pozitif yönde zayıf, yaşam doyumu puanları ile zayıf negatif korelasyon vardı. Sosyal medya bağımlılığı puanları ile yaşam doyumu puanları arasında zayıf bir negatif korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Pandemi döneminde sosyal medya kullanımının arttığı belirlendi. Ayrıca kendini sosyal medya bağımlısı olarak görenlerin sosyal medya bağımlılık puanları anlamlı olarak daha yüksekti. Sosyal medya bağımlılığı yüksek olanların yaşam doyumu daha azdı. Sağlıklı yaşam tarzı puanları ile sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı farklılık bulunmazken, yaşam doyumu ile pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Sosyal medya, bağımlılık, yaşam doyumu, pandemi, sağlıklı yaşam

BağımlılıkEkran bağımlılığıHasta memnuniyeti+7
Mustafa Gezer
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon tanılı hastaların tedavi takiplerinde sağlık kuruluşu tercihleri ve tercihlerini etkileyen faktörler

Amaç: Çalışmamızda, hipertansiyon hastalarının hangi sağlık kuruluşuna başvurduklarının belirlenmesi ve bu tercihlerindeki nedenlerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kardiyoloji ve Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 286 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.11.2021 – 01.01.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %60,1'i kadın, %39,9'u erkek olup yaş ortalamaları 61,53±12,05' dir (min:22, maks:89). Katılımcıların %52,4'ünün 10 yılı aşkındır hipertansiyon hastalığı bulunmaktadır. Katılımcıların aile hekimine güven oranı %82,9 olup, 60 yaş ve üzerinde, lise öncesi eğitim düzeyinde aile hekimine güven anlamlı oranda daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan katılımcılar takiplerinde tercihini aile sağlığı merkezi olarak kullanmaktadır. Lise öncesi eğitim düzeyine sahip katılımcılar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı oranda daha çok başvurmakta ve üniversite hastanesine anlamlı oranda daha az başvurmaktadır. Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan ve 60 yaş üzeri hastalar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı olarak daha çok sayıda başvuru yapmaktadır (p<0,05). Sonuç: Çalışma grubumuzun büyük çoğunluğu aile hekimine güvenmekte ve aile hekiminin tedavilerini etkin bulmaktadır. İkinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında özellikle üniversite hastanelerinde hipertansiyonla ilgili ekokardiyografi, tansiyon holter ölçümü, ileri görüntüleme tetkiklerinin olması, gerektiğinde yatarak tedavi imkanının bulunması hastaların tedavi takiplerinde 51 bu sağlık kuruluşunu tercih etmelerinde etkili olmaktadır. Bu seçeneklerin birinci basamakta olmayışı, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının tercih edilme nedeninin hekim odaklı değil, kaynakların olmayışı ile ilgili olduğunu göstermektedir. Özetle bilgi, beceri ve nitelikleri geliştirilmiş olan birinci basamak hekimleriyle, toplumun aile hekimine güveninin sağlanmasıyla ve aile sağlığı merkezlerinin geliştirilmiş fiziki ve tıbbi şartları ile birinci basamak sağlık hizmetlerinde hipertansiyon takibi uygun olarak yapılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Aile Hekimine Güven, Sağlık Merkezi Tercihi

Doktor tercihiHasta takibiHastane tercihi+3
Merve Vatansever Balcan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile sağlığı merkezlerine kayıtlı COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası hastalarda post travmatik stres bozukluğunun değerlendirilmesi

Amaç: COVID-19 hastaların pandemi döneminde post travmatik stres bozukluğu düzeylerinin uluslararası geçerlilikteki Olayların Etkisi Ölçeği ile araştırılması, bu durumun sosyodemografik ve diğer çevresel faktörlerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Merkez Yunusemre ve Şehzadeler ilçesinde bulunan toplam 5 farklı Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı, çalışmanın başlangıç tarihinden itibaren son 3 ay içerisinde COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası 200 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 16.12.2021-16.03.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket ve Olayların Etkisi Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların % 61'i kadın, %39'u erkek olup yaş ortalamaları 48,10 ± 9,41'dir (min:40, maks:80). Katılımcıların ortalama Olayların Etkisi Ölçeği puanı 21,82 ± 12,18 olup kadınlarda, bekarlarda, yalnız yaşayanlarda ve COVID-19 sonrası semptom devamı olan bireylerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Olayların Etkisi Ölçeği (OEÖ)'nin PTSB için tanı koydurucu kesim değeri 30 alındığında, çalışmaya katılan bireylerin %13'ünde PTSB riski açısından risk vardır. %87'sinde ise risk yoktur. Sonuç: Katılımcıların COVID-19 sonrası post travmatik stres bozukluğu risk düzeyi, salgının ilk zamanlarına göre düşük saptanmıştır. Bu düşüklüğün sebebi hastalığın toplumda daha iyi tanınır hale gelmesi, aşı uygulamalarının yaygınlaşması, karantina gibi kısıtlayıcı önlemlerin gevşetilmesidir. Mental sağlamlığı düşük, stresle işlevsel olmayan baş etme tarzını kullanan ve koronavirüs salgını ve sosyal izolasyona yönelik olumsuz algı ve tutumlara sahip bireyler koronavirüs salgınına karşı daha korunmasızdır. Bu kişilerin mental sağlıklarını korumak için toplum bazında ruhsal etkilere farkındalık oluşturma amaçlı eğitimlere ve zamanında psikolojik müdahaleye ihtiyaçları vardır. Bu yüzden pandemi döneminde birinci basamak hekimleri tarafından COVID-19 hastalarının psikolojik durumları kısaca sorgulanarak bilgi alınmalı ve kişilerin ruh sağlıklarını iyileştirmeye yönelik yaklaşımlarda bulunulmalıdır. Bu yöndeki faaliyetler, gelecekteki olası salgınlarla mücadele açısından da önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler : COVID-19 Hastalığı, Post Travmatik Stres Bozukluğu, Mental Sağlık

Aile sağlığı merkeziCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+3
Tuğba Elagöz
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırma görevlilerinin yeni koronavirüs hastalığı (Covıd-19) ile ilgili anksiyete düzeylerinin belirlenmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde çalışan araştırma görevlilerinin pandemi dönemindeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin uluslararası geçerlilikteki HAD (Hastane Anksiyete Depresyon) ölçeği ile araştırılması, bu durumun sosyodemografik ve diğer çevresel faktörlerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Ayrıca bu konuda farkındalığı arttıracak çalışmalara, hekimlere böyle zor bir dönemde destek olunması ile ilgili düzeltici ve koruyucu önlemlerin alınmasına yönelik kararlara ışık tutması hedeflenmişir. GEREÇ-YÖNTEM: Kesitsel tipteki bu çalışmanın evreni Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Tıp Fakültesi araştırma görevlileridir. Anket formu; ilk bölümde sosyo-demografik veri formu, ikinci bölümde HAD ölçeği sorularını içeren iki bölümden oluşmaktadır. Çalışma Şubat 2021-Mayıs 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yüz yüze anket yoluyla 220 araştırma görevlisine yapılmıştır. HAD ölçeği, MCBÜ araştırma görevlilerindeki kaygı ve depresyon düzeyi hakkında bilgi sahibi olmak için güvenilir bir ölçektir. BULGULAR: 220 araştırma görevlisi katılmış olup, yaş ortalaması 28; %44,1'i erkek, %55,9'u kadındır. Araştırma görevlilerinden; kadınlar ve erkekler arasında, yaşadıkları hanede COVİD-19 açısından riskli birey bulunanlar (%31,4) ile bulunmayanlar arasında, COVİD-19 sebebiyle yakınını kaybeden (%11,8) ve kaybetmeyenler arasında, COVİD-19 nedeniyle hastasını kaybeden (%28,2) ve kaybetmeyenler arasında, işyerine şahsi araçla ulaşım sağlayanlar (%73,2) ve sağlamayanlar arasında, çocuk sahibi olanlar (%8,6) ve olmayanlar arasında, pandemide görev alanlar (%85) ve almayanlar arasında ve görev alanlar içinde görev yerlerine göre dağılımlar arasında (triyaj, acil servis, yataklı servis, yoğun bakım, surveyans) depresyon ve anksiyete açısından istatistiksel bir fark bulunmamaktadır. Evliler bekarlardan daha yüksek anksiyete puanına sahiptir, depresyon açısından ise fark yoktur. SONUÇ: HAD ölçeği puanlarına göre, anksiyetede, kadınların %43,1'i, erkeklerin %32'sinin riskli düzeyde puan sahibi olan gruba girmesi; depresyonda ise; kadınların %50,4'ü, erkeklerinse %55,7'sinin riskli olan gruba girmesi çok yüksek oranlardır. Pandemi döneminde Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde çalışan araştırma görevlileri yüksek bir kaygı yüküne sahiptir. Bu durum; evli grup daha fazla olmak üzere, kaygı kaynaklarının belirlenmesi, kaygı düzeyinin azaltılması ve ek olarak depresif duygudurumunun önlenmesi yönlerinden çoklu desteğe şiddetle ihtiyaç duyulduğuna işarettir.

AnksiyeteAraştırma görevlileriCOVID 19+4
Merve Saguş
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lise öğrencilerinde sağlıklı beslenme takıntısı ile benlik saygısı ilişkisi

Lise Öğrencilerinde Sağlıklı Beslenme Takıntısı ile Benlik Saygısı İlişkisi Amaç: Lise öğrencilerinde sağlıklı beslenme takıntısı ile benlik saygısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. Manisa ili Şehzadeler ilçesinde tüm resmi liselerdeki 600 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 03.01.2022 – 28.02.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak bir tanıtıcı bilgi formu, Orto-11 ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %57,3'ü kız öğrencilerden oluşmaktadır. Öğrencilerin VKİ sınıflamasına göre %59,5'le büyük çoğunluğu normal kilodadır. Kilosundan memnun olmayanların, diyet yapanların ve fazla kilolu olanların SBT eğilimi daha fazla tespit edilmiştir. Düzenli egzersiz yapanların, ailesinde aşırı kilolu birey olanların sağlıklı beslenme takıntısı daha fazla bulunmuştur. Erkek öğrencilerin benlik saygısı kız öğrencilere göre daha yüksek bulunmuştur. Boy, kilo ve dış görünümünden memnun olan öğrencilerin benlik saygısı daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek benlik saygısına sahiptir. Sonuç: Kilo sorunu olduğunu düşünen ve sağlıklı/organik beslenme ile ilgili özen gösterme gereksinimi duyan öğrencilerde SBT yüksek olarak saptanmıştır. Katılımcıların genel olarak benlik saygısı yüksek bulunmuştur. Katılımcıların fiziki memnuniyeti hem benlik saygılarını hem de sağlıklı beslenme takıntılarını etkilemektedir. Bu çalışma, adölesanlara sağlıklı yeme davranışları kazandırmaya yönelik çalışmalar yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Lise öğrencileri, sağlıklı beslenme takıntısı, benlik saygısı

Benlik saygısıBeslenmeLise öğrencileri+2
Rukiye Kural Atak
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Coronavirüs (COVID-19) pandemisinin diabetes mellitus hastalığı olan bireylerde yaşam tarzı ve sağlık davranışlarına etkisi

Amaç: Bu çalışmada, Koronavirüs (Coronavirus disease 2019-COVID-19) pandemisinin diyabetli bireylerin yaşam tarzına, sağlık davranışlarına etkisinin ve ilişkili faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızın evrenini, diyabet hastaları oluşturmaktadır. Kesitsel tipteki araştırmamız 01 Nisan 2021 ve 30 Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı ve Dahiliye Endokrinoloji polikliniğine başvuran diyabetli bireylere anket çalışması uygulanmıştır. Araştırmacı tarafından literatüre dayanarak hazırlanmış olan çalışma anketleri katılımcılardan onam alındıktan sonra gönüllülük ilkesi esas alınarak araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle doldurulmuştur. Verilerin incelenmesinde IBM SPSS 22 (Armonk, NY: IBM Corp) istatistik paket programı kullanılmış olup p<0.05 olan durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 241 diyabet hastasının yaş ortalamaları 55,26±11,7 yıl (min 18-maks 85) idi. Katılımcıların ortalama diyabet süresi 10,9±8,7 yıl (min:1- maks:54) idi ve çoğunluğu diyabetinin tipini bilmiyordu. Pandemi nedeniyle yaşam tarzında meydana gelen değişiklikler açısından incelendiğinde fiziksel aktivitenin azalmış olduğu; vücut ağırlığı, hijyen önlemlerinde ve takviye ilaç kullanma oranlarında artış olduğu saptanmıştır. Sonuç: Pandemi nedeniyle diyabet gibi kronik hastalıkların yönetiminde aile hekimliği ilkeleri ışığında ilerleyen süreçlerde karşılaşılabilecek COVID-19 gibi pandemilerin bireyler üzerindeki etkilerini en aza indirmek için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, COVID-19, Diabetes Mellitus, Yaşam Tarzı, Sağlık Davranışları

Aile hekimliğiCOVID 19Diabetes mellitus+4
Esra Yıldız
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'ndeki sağlık çalışanlarının COVID-19 salgınında fiziksel aktivite durumu ve tükenmişlik düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı hastanemizde hizmet veren sağlık çalışanlarının tükenmişlik ve fiziksel aktivite düzeylerini ve arasındaki ilişkiyi tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde hizmet veren 294 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 10 Kasım 2021 – 10 Şubat 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ve araştırma ekibi tarafından geliştirilen sosyodemografik form olarak toplamda 47 soruluk bir anket kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %63,9'u kadın, %36,1'i erkek olup yaşları ortalaması 29,40±6,39'dur (min:19, maks:58). Hekim ve hemşirelerde, COVID-19 ile ilgili birimde görev alanlarda duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyutu daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızdaki katılımcıların %13,9'u yeterli fiziksel aktivite düzeyine sahiptir. Katılımcılardan bekar olanlarda fiziksel aktivite düzeyi daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların tükenmişlik durumları ile fiziksel aktivite düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda hekim ve hemşirelerin tükenmişlik düzeyleri diğer sağlık çalışanlarına göre daha yüksek bulunmuştur. COVID-19 ile ilgili birimlerde hizmet veren çalışanlar daha tükenmiş bulunmuştur. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyi düşük saptanmıştır. Sağlık çalışanlarının tükenmişliğinin azaltılması için çalışma koşulları iyileştirilmeli, psikolojik ve ekonomik destek sağlanmalıdır. Sağlık çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyinin arttırılması için hastane içerisinde ve etrafında spor olanakları geliştirilmesi fayda sağlayabilir.

COVID 19Fiziksel aktiviteKorona virüs enfeksiyonları+6
Mert Kayan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip-2 diyabetes mellitus hastalarında diyabet distress düzeyinin yaşam kalitesi ve kardiyovasküler hastalık ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Tip-2 DM tanılı bireylerde diyabete özgü sıkıntının yaşam kalitesi ve KVH riski ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Tip-2 DM hastalığı olup muayene için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine gelen 199 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri Ocak 2022 – Nisan 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak bir tanıtıcı bilgi formu, Diyabete Özgü Sıkıntı Ölçeği (DDS17 ve Kısa Form Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (SF-12) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %55,3'ü kadın olup yaşları ortalaması 56,5 ± 11,2 yıldır. VKİ ortalaması 31,2 ± 6,1 olup %87,9'u fazla kilolu ve obez grupta yer almaktaydı. Bel çevresi ölçümlerine göre %79,4'ünde abdominal obezite saptanmıştır. Katılımcıların %63,8'inde orta ve yüksek düzeyde diyabete özgü sıkıntı tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette, gelir düzeyi düşük olanlarda, abdominal obez, mikrovasküler komplikasyonları bulunanlarda diyabete özgü sıkıntı düzeyi yüksek bulunmuştur. Diyabete özgü sıkıntı düzeyi yüksek saptanan bireylerde daha kötü bir yaşam kalitesi ifadesi olan düşük FBÖ ve MBÖ puanları saptanmıştır. FBÖ 65 yaş ve üzeri, evli olmayan, gelir düzeyi düşük, daha uzun süredir diyabeti bulunan, VKİ yüksek bireylerde daha düşük seviyelerde bulunmuştur. Ayrıca FBÖ ile abdominal obezite, mikrovasküler komplikasyon, kronik hastalık varlığı ilişkili bulunmuştur. MBÖ ile cinsiyet, gelir düzeyi, medeni durum ilişkili bulunmuştur. FBÖ düzeyi düşük olanlarda ayrıca KVH riski yüksek bulunmuştur. KVH riski ile cinsiyet, HbA1c, TG, DKB düzeyleri arasında ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda kadın cinsiyette, gelir düzeyi düşük, abdominal obezitesi ve mikrovasküler komplikasyonu bulunan bireyler daha yüksek diyabete özgü sıkıntı düzeyi saptanmıştır. Diyabet sıkıntısı diyabetin metabolik kontrolü ile ilişkili bulunmasa da bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Yaşam kalitesi daha düşük bireylerde KVH riski daha yüksek saptanmıştır. Yaşam kalitesinin arttırılması, komplikasyon gelişiminin önlenmesi için diyabete özgü sıkıntının erken tespit edilerek çözüme ulaşılması gerekmektedir. Özellikle birinci basamak hekimleri diyabete özgü sıkıntı açısından bireyleri değerlendirmelidir. Ayrıca kadın cinsiyet, düşük gelir düzeyi, abdominal obezite ve mikrovasküler komplikasyon bulunan bireyler için daha özenli davranılması gerektiğinin farkında olunmalıdır. Diyabete özgü sıkıntının çoğunluğu diyete uyum ile ilgili sıkıntılar olması nedeniyle bireylere beslenme konusunda destek olunması gerekmektedir. Obezite varlığı diyabete özgü sıkıntı düzeyini arttırdığı gibi yaşam kalitesini de etkilemektedir. Bu nedenle fiziksel aktivite ve dengeli beslenme planı bireylerin yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesi açısından son derece önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyabete Özgü Sıkıntı, Yaşam Kalitesi, Tip-2 Diyabetes Mellitus, Kardiyovasküler Hastalık Riski, Diyabet Sıkıntısı

Belirti ve semptomlarDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+2
Gülşen Can
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana'daki aile hekimliği ve acil tıp araştırma görevlilerinin kadına yönelik eş şiddeti konusundaki bilgi, tutum ve uygulamaları

Amaç: Kadına yönelik şiddet önemli bir halk sağlığı problemidir. Sağlık çalışanlarının kadına yönelik eş şiddetini (KYEŞ) yönetebilmek için bilgili, yetkin ve uyanık olmaları gerekir. Bu kesitsel tanımlayıcı çalışmanın amacı, bölgemizdeki aile hekimliği ve acil tıp alanlarında uzmanlık eğitimi alan hekimlerin KYEŞ konusunda bilgi, tutum ve uygulamalarındaki mevcut durumun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem: Veriler, sosyodemografik veri formu, Physician Readiness to Manage Intimate Partner Violence Survey (PREMIS) bilgi formu ve sağlık çalışanlarının KYEŞ konusunda tutum ve uygulamaları ölçeği kullanılarak online ve yazılı şekilde toplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, katılmayı kabul eden toplam 177 (%84,3) araştırma görevlisine ait veriler analiz edildi. Katılımcıların %78'si mezuniyet öncesi dönemde, %84,2'si uzmanlık eğitimi süresince KYEŞ ile alakalı eğitim almadığını belirtti. İş yaşamlarında, AT Arş.Gör.nin istatistiksel olarak anlamlı farkla daha çok olgu ile karşılaşıldığı (9,81±27,82, 1,45±2,88 p=0,001) ve KYEŞ konusunda bildirim yapma prosedürünü daha iyi bildiği saptandı (%48,3, %24,8 p=0,002). Katılımcıların %49,2'si iş yaşamları süresince KYEŞ olgusu veya şüphesi ile karşılaştığında en çok ruhsal muayene aşamasında zorlandığını belirtti. Hekimlerin KYEŞ'ni bildirme konusunda isteksiz olmalarının en yaygın nedeni, yasal süreçler hakkında bilgi sahibi olmamalarıydı (%64,4). AH Arş.Gör., AT Arş.Gör.den daha büyük bir oranda hem kendisi hem de mağdurun güvenliğinden endişe ettikleri için bildirim konusunda çekinik davrandığını belirtti (%53,0, %20,0 p=0,001). Her iki bölümün araştırma görevlileri arasında bilgi puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0,100). AT Arş.Gör.nin tutum puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farkla AH Arş.Gör.den yüksek bulundu (2,81±0,42, 2,69±0,33 p=0,032). Sonuç: Bölgemizde aile hekimliği ve acil tıp asistanlarının bilgi ve tutum puanlarının beklenen düzeyde olmaması hem lisans hem de uzmanlık eğitiminde KYEŞ konusunda teorik ve uygulamalı eğitim programlarına ve erişilebilir kaynaklara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi, acil tıp, asistan, kadına yönelik şiddet, kadın, PREMIS, Sağlık Çalışanlarının KYEŞ Konusunda Tutum ve Uygulamaları Ölçeği.

Acil servis-hastaneAcil tıpAdana+7
Kübra Pirinci
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi kayıtlarının iki yıllık profili: Retrospektif bir inceleme

Amaç: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi 047 Biriminin kuruluşundan bu yana geçen iki yıldaki kayıtlarının geriye dönük olarak incelenmesini amaçlamaktadır. Yöntem: Birime, 01.08.2018 - 01.08.2020 tarihleri arasında başvuran bireylerin elektronik sağlık kayıtları incelendi. Belirlenen zaman aralığındaki tüm kayıtlar, bireylerin sosyodemografik verileri, yakınmaları, muayene notları, tanıları ve aylara göre işlem sayılarını içeren elektronik dosyalarda değerlendirildi. Bulgular: Mevcut 2970 başvurunun 1395 kişi olduğu belirlendi. Kişi başına ortalama başvuru sayısı 2,12 olarak bulundu. Başvuranların %53.4'ü kadındı. Yaş ortalaması 32,2±15,4 olan bireylerin %65,2'si bekardı. %55,5 oranında sigara içme durumunun kaydedilmediği belirlendi. Sağlık raporu başvurularında sigara ve alkol kullanımının kayıt altına alınma oranının daha yüksek olduğu görüldü. Sigara kaydı olan bireylerde sigara içme oranı %16,4 idi. Evli bireylerde sigarayı bırakma oranının daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Alkol tüketimi erkeklerde anlamlı olarak daha yüksekti (%13,9, p<0,001). Alkol kullanımında medeni durum açısından fark yoktu. En sık başvuru nedenleri sağlık raporları (%15,9), reçete yenilemeleri (%7,0) ve biyokimyasal kan analizleri (%5,7) idi. Başvuru nedeni bilgisinin hekim tarafından kayıt edilme oranı %56,7 idi. En sık konulan tanılar üst solunum yolu enfeksiyonları (%22,2), sağlık raporu uygulaması (%19,3) ve genel kontrol muayeneleri (%13,6) idi. Başvuru nedenleri ile tanılar arasında tutarsızlıklar olduğu görüldü. Sonuç: Birimin ağırlıklı olarak genç bireylere hizmet verdiği belirlendi. Muayene notlarının SOAPE formatında tutulmadığı, hekimlerin ICD kod yazarlığı konusunda eksiklikleri olduğu ve birimimizde kullanılan elektronik kayıt programının geliştirilmesi gereken yönleri bulunduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Eğitim Aile Sağlığı Merkezi, Elektronik Sağlık Kaydı, Aile Hekimliği, Hasta Profili, SOAPE, ICD

AdanaAile sağlığıAile sağlığı merkezi+3
Safiyye Karkin
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemi sürecinde Türk toplumunun aşı bilinci ve aşılama davranışının değerlendirilmesi

COVID-19 Pandemi Sürecinde Türk Toplumunun Aşı Bilinci ve Aşılama Davranışının Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızın amacı, COVID-19 pandemisinin Türk toplumunda yarattığı endişe düzeyini ölçmek, pandemi döneminde Türk toplumunun aşı bilinç, tutum ve davranışını değerlendirmek, aşılar konusunda elde edilen bilgilerin kaynağını saptamak ve COVID-19 aşı kabul oranını belirlemektir. Yöntem: 5 Ekim 2020 ile 1 Kasım 2020 tarihleri arasında tüm Türkiye'de 2032 kişinin online katılımı ile gerçekleşen anket verilerini uygun istatistiki çalışma ile analiz ettik. Anket çeşitli medya kanallarında ve sosyal medyada duyurularak katılımcılara ulaştırıldı. İstatistiksel analizler için SPSS programı kullanıldı, p<0,05 değeri anlamlı, p<0,01 değeri ise çok anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Ankete katılanların yaş ortalaması 36,47±12,11 yıl ve %62 (1260) 'si kadındır. COVID-19 salgınının tehlikesi konusundaki endişe düzeyleri 3,56±2,14 (min 1,max 10), aşı bilinci ve aşılama davranışı 1,68±0,32 (min 1, max 5), ebeveynlerde çocukluk aşılarına yönelik bilinç ve davranışı 2,51±0,32 (min 1, max 5), aşı güvenliği ve etkinliği konusunda endişe oranı 2,56±1,05 (min 1, max 5), toplumumuzda aşı bilinci 3,74±0,73 (min 1, max 5), COVID-19 aşı davranışı 3,52±1,0 (min1, max 5) olarak bulundu. Ankete katılanların % 51,3'ü (1006'sı) bulunan COVID-19 aşısını yaptırabileceğini belirtti. COVID-19 aşı tereddüdü sorgulandığında % 20,9 (424'u)'unun herhangi bir tereddüdü bulunmadığı, kalan kısmın ise en yüksek oranla % 27,9 (506) aşının güvenirliliği konusunda tereddüt ettiği tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda aşı güvenliği ve etkinliği endişesiyle, COVID-19 aşı davranışının cinsiyete göre değiştiği saptandı. Aşılama tutum ve davranışında eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık tespit ettik. COVID-19 virüsünün ölümcül olabileceği ve COVID-19 pandemisine yönelik endişenin yaşla ters orantılı olduğunu saptadık. Katılımcılar aile hekimlerinden aşılarla ilgili aldıkları bilgilere yeterince güvenmemekteydi. Ayrıca, COVID-19 aşı kabulünün, virüs endişesi ile doğru orantılı olduğunu tespit ettik. Bu sonuçlara dayanarak uygun cinsiyet ve yaşa göre yapılması gereken bilinçlendirme çalışmaları ile aşılama davranışı ve aşı bilinci geliştirilebilir. Aksi halde mevcut COVID-19 aşı kabul oranı toplumsal bağışıklamanın sağlanmasına yetmeyecektir. Anahtar Kelimeler: Türk Toplumu, Aşı Bilinç ve Davranışı, COVID-19 Pandemisi, Aile Hekimliği

Aşı reddiAşılamaAşılar+5
Pelin Yıldırım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana il merkezinde görev yapan birinci basamak sağlık çalışanlarının COVID-19 Pandemisi sürecinde tükenmişlik durumlarının ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Tükenmişlik, sağlık çalışanları gibi insanlara yüz yüze hizmet sunulan meslek gruplarında oldukça sık görülen bir durumdur. Koronavirüs [Coronavirus disease-2019 (COVID-19)] pandemisi olağan dışı koşulları nedeniyle bazı psikososyal sorunları beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda salgınla mücadelede aktif görev alan birinci basamak sağlık çalışanlarının tükenmişlik düzeylerinin ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı nitelikteki araştırmamızda 01 Mart 2021-30 Nisan 2021 tarihleri arasında, Adana il merkezinde görevli 1210 birinci basamak sağlık çalışanına ulaşılması amaçlanmış, çalışanlardan araştırma anketimizi doldurması istenmiş ve çalışma gönüllülük esasına dayalı olarak, katılmayı kabul eden toplam 513 kişi ile yürütülmüştür. Veriler araştırmacı tarafından literatüre dayanarak hazırlanan sosyodemografik veri formu ve Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) kullanılarak toplanmış ve SPSS 20.0 istatistik paket programında analiz edilmiştir. Bulgular: Erkeklerde ve mesleki deneyimi az olan kişilerde duyarsızlaşma puanı daha yüksekti. Aile hekimliği uzmanlık öğrencisi olmak, çocuk sahibi olmamak, mesleğini istemeyerek seçmek, düşük mesleki tatmin duygusu yaşamak, yeterli dinlenme zamanı bulamamak, COVID-19 servisinde ya da polikliniğinde görev yapmış olmak, enfekte kişiyle temas etmiş olmak, kendisinin ve ailesinin enfekte olmasından endişe duymak tükenmişlikle ilişkili faktörler arasındaydı. Medeni durum, kronik hastalık varlığı, haftalık çalışma saati ve nöbet tutma ile tükenmişlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Katılımcıların %93,4'ü (n=479) pandemi öncesine göre stres düzeyinin arttığını, % 23'ü (n=118) psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu bildirmiştir. Sonuç: Tükenmişlik ile ilişkili olduğu tespit edilen ve düzenlenebilir olan faktörlerin gözden geçirilmesinin ve girişimlerde bulunulmasının sağlık çalışanlarının psikososyal yönden iyi hissetmelerine, görevlerini layıkıyla yerine getirebilmelerine ve kritik bir hizmet olan sağlık bakımının kalitesinin arttırılmasına önemli katkı vereceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, birinci basamak, COVID-19 pandemisi, tükenmişlik

AdanaAile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleri+4
Mehmet Şimşek
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde çalışan asistan hekimlerde sosyal medya bağımlılık düzeyi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki

Amaç: Çalışmamızın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde görev yapan asistan hekimlerde sosyal medya bağımlılık düzeyini saptamak ve bunun yaşam kalitesi ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde çalışan ve gönüllü olan asistan hekimler ile Aralık 2021 – Nisan 2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde çalışan 576 asistan hekim oluşturmaktadır. Araştırmaya 106 kadın, 96 erkek olmak üzere toplam 202 asistan hekim katılmıştır. Asistan hekimler, Sosyodemografik Veri Toplama Anketi, Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu'nu (WHOQOL-BREF-TR) online anket yöntemi ile doldurmuşlardır. Veriler, SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Asistan hekimlerden 95'i (% 47,0) erkek, 107'si (% 53,0) kadındı. Asistan hekimlerin yaş ortalamaları 29,4±5,2 yıl (min: 24 max: 50), boy ortalamaları 170,2±9,2 cm (min:150, max:197), vücut ağırlıkları ortalamaları 70,6±14,3 kg (min:47, max:130), Beden Kitle İndeksi (BKİ) ortalamaları ise 24,2±3,6 kg/m2 (min:17,7 max:38,7) olduğu tespit edildi. Asistan hekimlerin Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği puan ortalaması 16,8 olarak bulundu. Yaşam kalitesi ölçeğinin alt parametreleri olan genel sağlık 49,4±20,0, fiziksel sağlık 57,8±17,8, psikolojik sağlık 52,0±16,3, sosyal ilişkiler 55,1±17,8, çevre 53,5±13,8 şeklinde sıralandı Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği ile yatarken son bir kez sosyal medya hesabını kontrol etme, sabah uyanır uyanmaz sosyal medya hesabını kontrol etme, çok yoğun olunsa bile sosyal medya hesabını kontrol etme davranışları arasında anlamlı ilişki bulundu. Yaşam kalitesi ölçeği ile medeni durum, cinsiyet, kimlerle yaşadığı, meslekte kıdem/yıl, nöbet tutma durumu, fiziksel aktivite yapma sıklığı, sosyal medya kullanımına bağlı olarak uyku düzeninin etkilenmesi arasında anlamlı ilişki bulundu. Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği toplam puanı ile fiziksel sağlık (p=0,01 r=-0,18), psikolojik sağlık (p=0.002 r=-0,22), çevre (p=0,02 r=-0,166) ve WHOQOL (p=0,01 r=-0,187) alt ölçek puanları arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi. Sonuç: Asistan hekimlerin büyük çoğunluğu sosyal medyayı günlük hayatında kullanmaktadır. Sosyal medyanın aşırı kullanımı, bağımlılık benzeri davranışlara neden olabilmektedir. Çalışmamızda, sosyal medya bağımlılığı düzeyi ile yaşam kalitesi alt ölçek puanları arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Asistan hekimlerin yaşam kalitesinin kötüleşmesi, verecekleri hizmeti etkileyeceğinden hekimlerin yaşam kalitelerinin olabilecek en iyi durumda olması sağlık hizmetlerinin kalitesini arttıracaktır. Bu nedenle hekimlerin yaşam kalitelerine yönelik çalışmaların yapılması önemlidir. Aile hekimleri son yıllarda ciddi oranda artan sosyal medya kullanımı, bağımlılığı ve bu bağımlılığın yaşam kalitesine etkileri hakkında bilgi sahibi olmalı, gerektiğinde disiplinin ilkeleri doğrultusunda uygun danışmanlık hizmeti verebilmelidirler. Anahtar Sözcükler: Asistan hekim, Sosyal medya, Bağımlılık, Yaşam kalitesi, Aile hekimliği.

Aile hekimliğiBağımlılıkDoktorlar+4
Mehmet Sait Kılıç
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite eğitimine başlayan gençlerde riskli davranışlar ve ilişkili ailesel faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, üniversiteye yeni başlayan öğrencilerde riskli davranışların ve ilişkili ailesel faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte planlanan çalışmanın evrenini 2021-2022 eğitim öğretim yılında Çukurova Üniversitesine başlayan öğrenciler oluşturdu. Evreni temsil eden en az örneklem büyüklüğü %50 sıklık, %99 güvenirlik ve %5 hata payı ile 573 olarak hesaplandı. Veriler güz yarı yılının son ayında Riskli Davranışlar Ölçeği-Üniversite Formu, Aile APGAR Ölçeği ve sosyodemografik bilgi formu ile toplandı. Bulgular: Çalışma yaş ortalaması 20,86±3,35 (18- 57) yıl olan, %59,1'i kadın, 648 katılımcı ile yapıldı. Çekirdek aileye sahip olan katılımcıların diğer aile tiplerine göre beslenme riski puanları yüksek (p=0,019) madde kullanımı puanları ise düşük (p=0,008) saptandı. Annesinin eğitimi üniversite ve üzeri olanların anti-sosyal davranışta (p=0,000), alkol kullanımında (p=0,000), sigara kullanımında (p=0,016) ve madde kullanımında (p=0,004); babasının eğitimi üniversite ve üzeri olanların ise anti-sosyal davranışta (p=0,000) ve alkol kullanımında (p=0,003) daha az eğitimli gruplara göre daha yüksek puan aldıkları bulundu. Aile gelir algısı düşük olan öğrencilerin okul terki puanı orta-yüksek grubuna göre yüksekti (p=0,005). Aile APGAR gruplarının düzeyi düştükçe; anti-sosyal davranış (p=0,000), alkol kullanımı (p=0,003), sigara kullanımı (p=0,002), intihar eğilimi (p=0,000), beslenme riski (p=0,000), okul terki (p=0,000) ve madde kullanımı (p=0,000) puanlarının yükseldiği saptandı. Sonuç: Çalışmamızda çekirdek aile tipine sahip öğrencilerde beslenme riskinin daha yüksek bulunması, ebeveyn eğitimi arttıkça bazı riskli davranış puanlarının artması ileri değerlendirme ve gerekli önlemlerin alınması açısından dikkat çekici bulunmuştur. Aile APGAR puanı düştükçe tüm riskli davranış alt boyut puanlarının arttığı bulgusu göz önüne alındığında aile hekimliği pratiğinde düşük aile işlevselliği saptanan gençlerin özellikle üniversiteye başlarken riskli davranışlar açısından daha detaylı değerlendirilmesi önerilir. Anahtar sözcükler: Aile, Aile hekimliği, Risk değerlendirmesi, Öğrenci, Üniversite

AileAile hekimliğiDavranış+4
Veli Oğuzhan Sayım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemi süreci ve kısıtlamalarının anne sütü ile beslenmeye, annelerin algıladığı stres ve yaşam doyumlarına etkisi

Giriş ve Amaç: COVID-19'un gebe ve fetüs üzerindeki olası sonuçlarının yanı sıra yenidoğan üzerindeki potansiyel etkisi, anne ve yenidoğanın uygun yönetimi ve son olarak COVID-19 tanısı konulan annelerde emzirmenin devamlılığında büyük bir endişe yaratmaktadır. Bu çalışmada, bir yaş altı bebeği olan 18 yaş üstü annelerin COVID-19 pandemi sürecinin doğum şekline, emzirme deneyimlerine, desteğe erişimine, algılanan stres durumuna ve yaşam doyumuna etki eden faktörleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 1 Temmuz 2021- 30 Eylül 2021 tarihleri arasında Adana ilindeki beş farklı aile sağlığı merkezine kayıtlı, 12 aylık ve daha küçük yaştaki bebeği olan ve telefon görüşmesi ile anket katılımını kabul eden anneler ile yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik bilgiler, yaşam doyum ölçeği ve algılanan stres ölçeği anketleri hekimler ve hemşireler aracılığıyla uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan annelerin bebeklerinin 168 (% 56)'si erkek, 132 (% 44)'si kızdır. Annelerin ortalama yaşının 30,1±5,8 yıl olduğu tespit edildi. Katılımcıların 1 (% 0,3)'inin evde tek başına, 3 (% 1,0)'ünün evde sağlık personeliyle, 95 (% 31,7)'inin devlet hastanesinde, 153 (% 51,0)'ünün özel hastanelerde, 48 (% 16,0)'inin ise üniversite hastanelerinde doğum yaptığı saptanmıştır. Annelerden 81 (%27,0)'inin bebeklerini anne sütü ile, 21 (% 7,0)'inin formül mama ile, 62 (% 20,7)'sinin anne sütü+formül mama ile, 68 (% 22,7)'inin anne sütü+ek besin ile besledikleri tespit edildi. Emzirme döneminde annelerden 42 (% 14,0)'sinin COVID-19 geçirdikleri saptandı. COVID-19 geçiren annelerden 33 (% 11,0)'ünün evde takip edildikleri, 9 (% 3,0)'unun ise serviste takip edildikleri saptandı. Emzirme döneminde COVID-19 geçiren annelerden 18 (% 6,0)'inin ortalama 8,4±6,7 gün bebeklerini emzirmeye ara verdikleri gözlendi. Anne sütü ile beslenme sürecinde annelerden 55 (% 18,3)'i pandemi sürecinden olumsuz etkilendiğini ve anne sütünü istediği zamanlamadan erken kestiği, 41 (% 13,7)'i pandemi sürecinden olumlu etkilendiği ve anne sütünü bebeğine planladığından daha uzun süre vereceğini, 204 (% 68,0)'ü pandemi sürecinin herhangi bir etkisi olmadığı görüşünde oldukları saptandı. Annelerden 116 (%38,7)'sının pandemi sürecinde emzirme konusunda yeterince pratik destek aldığını belirtmiştir. Annelerin 179 (% 59,7)'u COVID-19 pandemi sürecinde oluşan bilgi kirliliğinden dolayı kendilerini kaygılı hissettiklerini belirtti. Çalışmamızda pandemi sürecinde emzirme konusunda yeterince pratik destek alan, doğar doğmaz bebeğini emziren ve pandemi sürecinden olumlu etkilendiğini düşünen annelerin yaşam doyum ölçeği puanları daha yüksek bulunmuşken, pandemi sürecinde oluşan bilgi kirliliğinden dolayı kaygılı hisseden annelerin algılanan stres ölçeği puanları daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: COVID-19 pandemi süreci yenidoğan ve süt çocuğu dönemini yaşayan çocukların annelerini de etkilemiştir. Annelerin bu süreçte doğum, emzirme, ek besine geçirme gibi süreçleri yaşarken pandemi dolayısıyla yaşanan bilgi kirliliğinden dolayı bebek beslenmesinin etkilendiği gösterilmiştir. Anneler bu dönemde bebeklerini daha sık ve uzun emzirmeyi planlarken, annelerin COVID-19 enfeksiyonu geçirmesiyle bebeklerini formül mama ile beslemeye yöneldiği gözlenmiştir. Aile hekimleri olarak bu süreçte annelere emzirme danışmanlığı, doğru bilgiye ulaşım ve iki yaşa kadar emzirmenin sürdürülmesi teşvik edilmelidir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Emzirme, İnfodemi, Yaşam doyum, Algılanan Stres

Anne sütüCOVID 19Emzirme+6
Seda Gökoğlu
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran diyabet hastalarının pandemi dönemindeki diyabet özyönetimlerinin yaşam kalitesi üzerine etkileri

Amaç: COVID-19 Pandemisi süresince olağan yaşantıdaki majör değişiklikler, kısıtlamalar, kapanma dönemleri, karantinalar ve alınan diğer önlemleri Diabetes Mellitus hastalarının hastalık yönetimlerini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran Diabetes Mellitus hastalarının COVID-19 pandemi dönemindeki hastalık özyönetimleri ile yaşam kaliteleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne 04.12.2021 ile 20.07.2022 tarihleri arasında başvuran, en az altı aylık tip 2 diyabet tanısı olan ve bilgilendirilmiş onam vermiş olan 186 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışmamız kesitsel tanımlayıcı niteliktedir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalara tarafımızdan geliştirilen Sosyodemografik Veri Toplama Anketi (24 soru), Diyabet Özyönetim Ölçeği (DSMQ) (16 soru), Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği (EQ-5D) (5 soru) ve Visual Analog Scale (VAS) uygulanmıştır. Veriler, SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Tip 2 diyabet hastalarının 186'sından 100'ü (% 53,8) kadın, 86'sı (% 46,2) erkek idi. Hastaların yaş ortalamaları 56,3±8,8 yıl (min: 35, max: 80), boy ortalamaları 166,4±11,4 cm (min: 88, max:192), vücut ağırlığı ortalamaları 84,4±16,2 kg (min:42, max:160), Beden Kitle İndeksi (BKİ) ortalamaları 30,2±5,6 (min:16,9, max:53,3), bel çevresi ortalamaları ise 92,2±20,8 cm (min:50, max:140) olarak saptandı. Hastaların Diyabet Özyönetim Ölçeği puan ortalaması 5,67±1,47, Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalaması 0,27±0,23, VAS puan ortalaması 63,98±20 (min:0, max:100) olarak bulundu. Diyabet Özyönetim Ölçeği alt ölçekleri ele alındığında; Glikoz yönetimi puanı 5,68±1,88, Diyet kontrolü puanı 5,03±1,96, Fiziksel aktivite puanı 5,40±2,75, Sağlık hizmetlerini kullanma puanı 6,55 ±2,01 olarak bulundu. Diyabet Özyönetim Ölçeği ile diyabet hastalığı kontrolü için 3-6 ayda bir polikliniğe kontrole gitme arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,001). Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği ile yaş, eğitim ve ekonomik düzey, diyabet süresi ve düzenli fiziksel aktivite alışkanlıkları arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla, p<0,001, p<0,001, p:0,03, p<0,001, p<0,001). Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği (EQ-5D) yaşam indeks puanı ile Sağlık hizmetlerini kullanma ve DSMQ ölçek puanları arasında negatif yönlü zayıf (sırasıyla; r=-0,247; r=-0,240); Fiziksel aktivite ve VAS (sırasıyla r=-0,305; r=-0,541) ölçek puanı ile ise negatif yönlü orta düzeyde anlamlı bir korelasyon olduğu tespit edildi (sırasıyla, p:0,001, p:0,001, p<0,001, p<0,001). Hastaların VAS ölçek puanı ile Diyet kontrolü, Sağlık hizmetlerini kullanma ve DSMQ ölçek puanları arasında pozitif yönlü zayıf (sırasıyla r=0,157; r=0,185; r=0,298); Fiziksel aktivite ölçek puanı ile ise pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı bir korelasyon olduğu saptandı (r=0,336). (sırasıyla, p:0,032, p:0,011, p<0,011, p<0,001). Sonuç: COVID-19 pandemisi sırasında, diyabetik hastaların rutin kontrol muayeneleri aksamış ve sürekli kullanılan raporlu ilaçların reçetesiz temin edilmesine imkân tanınması sonucunda poliklinik başvurusu zorunlu olmaktan çıkmıştır; hastalar gerek pandemi kısıtlamaları gerekse COVID'e yakalanma kaygısı ve korkusu ile takipsiz ve kontrolsüz kalmıştır. Pandemi kısıtlamaları; diyet alışkanlıklarını, fiziksel aktivite ve sağlık hizmeti kullanma davranışlarını değiştirmiş ve dolayısıyla diyabetik hastaların kendi kendilerine diyabet yönetimlerini de etkilemiştir. Diyabet bütüncül bakım gerektiren çok önemli bir hastalık olup hastanın aile hekimleri tarafından biyopsikososyal, kültürel ve varoluşsal ele alınmasını gerektirir. Bu yaklaşım, her hastada farklılık gösterir ve yeni planlamalarla dinamik bir süreç içinde hasta eğitimi, danışmanlık ve tıbbi tedavi ile birlikte hastanın özyönetim becerilerinin geliştirilmesini kapsar. Çalışmamızda saptamış olduğumuz özyönetim yetersizliği, gelişebilecek komplikasyonlar ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkili olabilir. Optimal kontrol edilemeyen diyabet hastalığı ise komplikasyonlara neden olarak ve hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyerek ilerleyen dönemlerde sağlık hizmeti sunum sistemlerinde yüksek maliyetlere neden olabilir. Aile Hekimliği uzmanları, sahip oldukları çekirdek yeterlilikleri kullanarak bu sorunun aşılmasına ciddi katkıda bulunabilirler.

AdanaAile hekimliğiCOVID 19+7
Mervenur Gül
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Tıp öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar konusundaki davranışsal danışmanlık gereksinimlerinin belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada tıp öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (CYBE) açısından davranışsal danışmanlık gereksinimlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2021-2022 öğretim yılında öğrenim gören tüm öğrenciler arasından çalışmaya katılmayı kabul edenlere literatür taranarak oluşturulan form ve E-Sağlık Okuryazarlık Ölçeği ile birlikte toplam 55 soruluk anket uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 21,9±2,7 yıl olan 410 katılımcının %55,9'u kadındı ve %33,6'sının partneri vardı. Öğrencilerin %32,9'unun (n=135) cinsel olarak aktif oldukları, artmış risk açısından değerlendirildiğinde ise son bir yıl içerisinde %4,6'sının kondom kullanmaksızın ilişkide bulunduğu, %10,5'inin kendisinin ya da partnerinin CYBE için test yaptırdığı, %2,9'unun kendisinin ya da partnerinin CYBE tanısı/tedavisi aldığı, %16,8'inin ise üç veya daha fazla partner ile ilişkide bulunduğu saptandı. Cinsel olarak aktif olan öğrencilerin %16,3'ü CYBE konusunda bilgi düzeylerini 'kötü', %45,2'ü 'orta', %38,5 ise 'yüksek' olarak tanımladı. Cinsel aktif olanların %4,5' u bu konuda eğitim almak istemediklerini, %34,1'i broşür, kitap vb., %29,6'sı internet, %45,9'u bireysel eğitim/danışmanlık, %54,1'i ise grup eğitimi/danışmanlık yoluyla eğitim almak istediklerini bildirdi. Katılımcıların %15,9'u bugüne kadar cinsel sağlıkları ile ilgili bir sorun yaşadıklarını bildirdi. E-sağlık okuryazarlık düzeyi 28,1±5,0 olarak hesaplanan katılımcıların %82,9'u internet üzerinden sağlık kaynaklarına erişmenin kendileri için önemli olduğunu, %67,4'ü interneti sağlıkları hakkında karar vermede yararlı bulduğunu, %53,2'si eğer cinsel sağlık sorunu yaşarsa internetten bilgi edinmeyi tercih edeceğini bildirdi. Sonuç: Her üç öğrenciden birinin cinsel aktif olduğu dolayısıyla davranışsal danışmanlık gereksinimi olduğu, tamamına yakınının ise cinsel eğitim/danışmanlık almak istediği bulguları bu konuda uygun girişimlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Planlanacak girişimlerde öğrencilerin sağlıkta internet kullanım oranlarının ve e-sağlık okuryazarlık düzeylerinin yüksek olması bulgularının göz önüne alınması önerilir. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, cinsel eğitim/danışmanlık, cinsel yolla bulaşan enfeksiyon, tıp öğrencisi

AdanaAile hekimliğiCinsel danışmanlık+4
Efe Karaali
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri hastalarının yakınlarında yaşam kalitesinin ve bakım yükünün değerlendirilmesi

Kanser, tüm dünyada ve ülkemizde en önemli sağlık sorunlarından biridir. Meme kanseri ise Türkiye'de ve dünyada kadınlarda en sık görülen kanser olması nedeniyle önemlidir. Literatürde meme kanserinin ailenin hastalığı olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Diğer kanser türlerinde olduğu gibi tanı ve tedavi aşaması göz önüne alındığında meme kanserli hasta ve ailesi için rol değişimleri ve aile dinamiğinde etkilenmeler olabilmektedir. Bu çalışmada, meme kanserli hasta yakınlarının sosyodemografik özellikleri ile bakım yükleri ve yaşam kaliteleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Kesitsel özellikteki çalışmamıza, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Radyasyon Onkolojisi polikliniklerine Kasım 2016-Mart 2017 tarihleri arasında başvuran 100 meme kanserli hastanın öncelikli yakını dahil edilmiştir. Etik kurul onayından sonraki 6 aylık dönemde bu polikliniklere başvuran meme kanserli hastaların bakım veren yakınları evrenimizi oluşturmaktadır. Örneklem hesabı yapılmamış olup belirlenen sürede belirtilen polikliniklere başvuran çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden tüm hastaların yakınlarına ulaşılması hedeflenmiştir. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik form, Zarit Bakıcı Yükü Ölçeği, WHOQOL BREF-TR (Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği – Türkçe Ulusal Kısa Sürümü) kullanılmıştır. Anketler yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Meme kanserli hasta yakınlarının %68 oranında erkek ve %54 oranında hastanın eşi olduğu, %56 oranında ilköğretim eğitim seviyesinde, %53 oranında gelir düzeylerinin orta düzeyde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yaşam kalitesi sosyal alan puanının erkek cinsiyette ve hastaya yakınlığa göre eşlerde daha düşük olduğu, bakım verenin yaş ortalaması arttıkça sosyal alanda yaşam kalitesinin azaldığı, gelir seviyesi arttıkça çevresel, ulusal çevresel ve sosyal alanda yaşam kalitesinin arttığı, eğitim seviyesi arttıkça çevresel ve ulusal çevresel alanda yaşam kalitesinin arttığı, bakım verme süresi açısından ilk 6 ay sosyal alan yaşam kalitesi puanlarının en yüksek düzeyde olduğu ve bakım yükü arttıkça çevresel, ulusal çevresel ve sosyal alanda yaşam kalitesinin azaldığı, bakım yükünün ise gelir seviyesi azaldıkça arttığı, cerrahi, kemoterapi, radyoterapi süreçlerini tamamladıktan sonraki süreçte daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda; meme kanserli hasta yakınlarının bakım yükleri ve yaşam kaliteleri periyodik aralıklarla değerlendirilmeli, meme kanserli hastalar kadar onlara bakım veren hasta yakınları; sosyoekonomik durumları göz önünde bulundurularak sosyal açıdan, özellikle hastanın eşi eğitim açısından desteklenmelidir. Bakım verenlerin eğitim alanında, sosyal ve ekonomik alanda gereksinimlerinin belirlenmesi ve karşılanması, sorunlarının göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Böylece bakım verenlerin bakım yüklerinin azaltılması ve yaşam kalitelerinin iyileşmesi, meme kanseri tedavisi alan hastaların tedavi süreçlerini ve hastalıkla başa çıkabilme çabalarını da olumlu etkileyecektir.

Bakım verenlerBakım verme yüküHasta bakımı+5
Hesna Gül Çeler
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Hafsa Sultan Hastanesi sağlık çalışanları ve idari personelinin neonatal tarama programları ile ilgili bilgi düzeylerinin araştırılması

Yenidoğan tarama testleri, bebeklerin tedavi edilebilir genetik, endokrinolojik, metabolik, ve hematolojik hastalıklar açısından test edilerek bu hastalıkların erken saptanmasını sağlayan önemli bir koruyucu halk sağlığı programıdır. Yenidoğanların tarama testlerinin doğru ve güvenilir şekilde gerçekleştirilmesinde sağlık profesyonellerinin olduğu kadar ebeveynlerin, birinci ve ikinci derece yakın akrabaların da sorumlulukları bulunmaktadır. Konjenital hastalıkların ve duyu kayıplarının ortaya çıkmasına neden olan risk faktörlerinin, belirtilerinin ve tedavi süreçlerinin bu kişilerce bilinmesi, erken tanının zamanında konulması ve tedavi sürecinin başlatılmasında son derece önem taşımaktadır. Bu çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Hafsa Sultan Hastanesi sağlık çalışanları ve İdari personelinin neonatal tarama programları ile ilgili bilgi düzeylerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Araştırmamız tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Örneklem seçilmemiş olup yaklaşık 2 aylık bir sürede 365 kişiye anket uygulaması yapılmıştır. Araştırmada kullanılan anket formu sosyodemografik bilgiler ve neonatal tarama programlarıyla ilgili bilgi düzeyini ölçmeye yönelik literatür taranarak oluşturulan 20 sorudan oluşmaktadır. Çalışmamıza katılan çalışanların; %89,04'ü sağlık personeli, %10,95'i idari personeldir. Araştırmamıza katılanların %69'u kadın, %31'i erkek idi. Çalışmamıza katılanların; %0,5'i ilköğretim mezunu, %7,7'si ortaöğretim mezunu, %7,7'si ön lisans mezunu ve % 84,2'si lisans ve liasansüstü eğitim düzeyinde idi. Yaş ortalaması 33,13±8,59 olarak saptandı. Çalışmaya katılanların %66'sı 10 yıl ve daha az hizmet yılına sahipken %44'ü 11 yıl ve daha uzun süre hizmet yılı çalışma süreleri vardı. Çalışmaya katılanların içinde en büyük grup araştırma görevlileri (%28,4) olup ikinci büyük grup da hemşirelerden (%22,1) oluşmaktadır. Genel İdari hizmetler, teknik hizmetler ve yardımcı hizmetler toplamı %10,94 oranındadır. Çalışmaya katılanların, %10,2'sinin daha önce birinci basamak sağlık kuruluşunda çalıştığı görülmektedir. Çalışmaya katılanların %98,4'ünün yenidoğan tarama testlerinden haberdar olduğu görülmüştür. Yenidoğan tarama testlerinden haberdar olmayan %1,6'lık dilimi oluşturan meslek grupları; diğer sağlık personeli, genel idari hizmetler ve yardımcı hizmetler grubundan oduğu görülmektedir. Yenidoğan tarama programındaki hastalıkların görülme sıklığını azaltmak için idari ve teknik personelin sadece %27,8'i sıkı kundak yapımının önlenmesinin gerekliliğini kabul etmiş, evlilik öncesi eğitimin gerekliliğini ise %52,8'i kabul etmiştir. Araştırmamız sonuçlarını değerlendirdiğimizde; yenidoğan tarama testleriyle ilgili konu ve uygulamalar hakkında gerek hekimlerin gerek yardımcı sağlık personelinin yüksek oranda bilgi sahibi olmaları sevindiricidir. Ancak çalışmamıza katılan sağlık personeli olmayan çalışanların bir kısmının, yenidoğan tarama testleriyle ilgili bazı uygulamalar hakkında yanlış bilgi ve düşüncelere sahip olması, bu konuda yapılması gereken yaygın eğitimin önemini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Neonatal tarama testleri, yenidoğan tarama testleri, sağlık çalışanları ve idari personelin sağlık hizmetlerine ilişkin bilgi düzeyi

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıNeonatal tarama+6
Fatma Ay
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı annelerin cinsel iletişim dillerinin ve danışmanlık gereksinimlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, 3-14 yaş arası çocuğu olan annelerin cinsel iletişim dillerinin ve danışmanlık gereksinimlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı 3-14 yaşlarında çocukları olan anneleri (n=370) temsil eden en az örneklem büyüklüğü (n=230) hedeflendi. Katılımcılara sosyodemografik bilgilerini, çocuklarda cinsel gelişim/eğitimle ilgili bilgi düzeylerini ve kaynaklarını, eğitim/danışmanlık gereksinimlerini, kendi cinsel deneyimlerini sorgulayan anket formu ile Ebeveynler İçin Cinsel İletişim Ölçeği ve Ebeveynler İçin Algılanan Cinsel İletişim Ölçeği uygulandı. Veri analizinde t-test, ANOVA ve Pearson korelasyon testleri kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 35,8±5,7 (23-50) yıl olan 235 katılımcının %46'sının çocuklarda cinsel gelişim ve eğitim konusundaki bilgi düzeyini iyi/çok iyi olarak değerlendirdiği, en fazla bildirilen bilgi kaynağının internet olduğu (%68,9) saptandı. Katılımcıların sadece %2,6'sı aile/çocuk hekiminin cinsel eğitim ile ilgili öneride bulunduğunu bildirdi. Katılımcıların %5,9'u bu konuda eğitim almak istemediğini bildirirken %57,9'u bireysel eğitim/danışmanlığı, %30,2'si grupla eğitim/danışmanlığı, %37,9'u broşür, kitap önerisini, %31,9'u internet önerisini tercih etti. Katılımcıların cinsel iletişim dili puanlarının kendi annelerinden algıladıklarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bilgi düzeylerini iyi/ çok iyi olarak tanımlayan katılımcıların cinsel iletişim dili puanları içerik, süreci yönetme ve toplamda yüksek bulundu (p<0,05). Kendi cinsel yaşamları konusunda gerginlik/endişe yaşayan katılımcıların cinsel iletişim puanları düşüktü(p<0,05). Sonuç: Her iki anneden birinin çocuklarda cinsel gelişim ve eğitim konusundaki bilgi düzeyini iyi/çok iyi olarak değerlendirmesine karşın, %94,1'inin eğitim/danışmanlık almak istemesi ancak çok az hekimin bu konuda öneride bulunması dikkat çekicidir. Aile ve çocuk hekimlerinin bu çalışmada saptanan bulguları göz önünde bulundurmaları uygun fırsatları değerlendirerek eğitim/danışmanlık hizmetleri vermeleri önerilir. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Anne-çocuk ilişkileri, Cinsel Eğitim, Cinsel Gelişim

AdanaAile hekimliğiAile içi ilişkiler+7
Merve Kırvar
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa'da kırsal kesimdeki bir aile sağlığı merkezine başvuran 25 yaş ve üzeri kişilerin fiziksel aktivite düzeyinin saptanması ve bunu etkileyen faktörlerin incelenmesi

Fiziksel aktivite yetersizliği günümüzde erişkin ve yaşlı popülasyonda yaygın olarak görülmektedir. Bireylerin düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı kazanması hareketsizlikle ilişkili hastalıkların önüne geçilmesi için oldukça önemlidir. Hızlı kentleşme, hava kirliliği, günlük hayatta artan teknoloji kullanımı, park, yürüyüş ve spor alanlarının yetersizliği gibi kent yaşamına özgü nedenlerden dolayı şehirlerde yaşayanlarda hareketsizlik ciddi boyutlara ulaşmıştır. Benzer durumun kırsal bölgede yaşayan bireylerde ne düzeyde olduğunu araştırmak önem taşımaktadır. Bu araştırma, Manisa'da kırsal kesimdeki bir Aile Sağlığı Merkezine başvuran 25 yaş ve üzeri kişilerin fiziksel aktivite düzeyinin saptanması ve bunu etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Çalışmamız, Ağustos 2017- Ocak 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olup Manisa ili Şehzadeler ilçesi Sancaklıbozköy Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 25 yaş ve üzeri 250 birey üzerinde yürütülmüştür. Araştırma grubunun fiziksel aktivite düzeyini saptamak için "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA) kısa formu" kullanılmıştır. Bireylerin sosyoekonomik durumları, günlük aktiviteleri ile fiziksel aktivite yapmama sebepleri literatürden derlenerek hazırlanan anket ile belirlenmiştir. Çalışmaya katılanların %54,1'i kadın %45,9'u erkek olup yaş ortalamaları 52,86±14,51 yıldır. Katılımcıların %47,2'sinin inaktif (hareketsiz), %36,4'ünün düşük düzeyde aktif, %16,4'ünün aktif oldukları saptanmıştır. Çalışmamızda obezite oranı kadınlarda %54,3, erkeklerde %30,9 toplamda %44 olarak bulunmuştur. Araştırmamızda erkekler kadınlardan, gençler yaşlılardan, kronik hastalığı olmayanlar olanlardan, sigara içenler içmeyenlerden anlamlı olarak daha aktif bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin eğitim düzeyi artıkça fiziksel aktivite düzeyinin anlamlı olarak arttığı görülmüştür (p<0,05). Medeni durum, gelir düzeyi, yaşam ortamı, vücut kitle indeksi, alkol kullanma, uyku süresi, tv izleme süresi, cep telefonu kullanma, internet ve sosyal medya kullanma ile fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Araştırmamızda kırsal kesimde yaşayan bireylerin fiziksel aktivite düzeyinin kentsel bölgelerde yaşayanlardan pek de farklı olmadığı, kentlerde yaşayan insanların çoğunda görülen hareket azlığının kırsal alanda da geçerli olduğu saptanmıştır. Bu bulgular, hareketsizlik ve obeziteyle mücadelenin hem kentleri hem köyleri kapsayacak şekilde ne denli geniş ve yaygın olması gerektiğini göstermektedir. Çalışmada kimi bireylerin yeterli zamanı olmayışı ve fiziksel aktivite koşullarının kısıtlı olması, kimi bireylerin de sağlık problemleri nedeniyle fiziksel aktiviteden uzak kaldıkları görülmüştür. Bu önemli sorunun çözümlenebilmesi için "kişiye özel fiziksel aktivite programı" oluşturulması ve bunun takip edilmesi gerekmektedir. Bunun yapılabilmesi için bu alanda yüksek öğrenim görmüş spor eğitmenlerinin sağlık hizmetlerinde istihdam edilmesi doğru bir adım olacaktır. Böylece, sadece aile hekimlerinin sevk ettiği bireylere "fiziksel aktivite danışmanlığı" yapacak ve gerektiğinde bu konudaki grup eğitimlerini yürütecek spor öğretmenlerinin toplum sağlığı merkezlerinde görevlendirilmesinin, bu sorunun ülke çapında çözümlenmesinde önemli katkısı olacağına inanmaktayız. Anahtar Kelimeler: Fiziksel aktivite düzeyi, kırsal, Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı kişiler.

Aile sağlığıFiziksel aktiviteKırsal bölge+2
Veli İşin
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne başvuran preeklampsi olgularında MPV ve trombosit düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda; gebelik döneminde rutin izlemlerin yapıldığı birinci basamakta, preeklampsinin bazı hematolojik parametreler üzerinden öngörülebilir bir durum olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: M.C.B.Ü. KHD Servisi'nde 01.01.2012 ile 01.10.2017 tarihleri arasında doğum yapan 56 preeklampsi tanılı gebe ve 116 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Preeklampsi grubundan tanı anına (ort. 30,78. gestasyonel hafta) ve tanıdan 2-6 hafta öncesine (ort. 34,42. gestasyonel hafta) ait olmak üzere 2 ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Kontrol grubunun ise doğum anına ( ort. 39,43. gestasyonel hafta) ve doğumdan 2-6 hafta öncesine ( ort. 35,46. gestasyonel hafta) ait iki ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Hemogram sonuçlarından gestasyonel haftası daha erken olan birinci hemogram, geç olan ise ikinci hemogram olarak adlandırıldı. Her hastanın hemoglobin, platelet sayısı, MPV, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, NLR ve PLR değerlerine ulaşıldı. Preeklampsi grubunun birinci ve ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırılması, preeklampsi ile kontrol grubunun birinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması ve preeklampsi ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması şeklinde 3 ayrı sonuç elde edildi. Bulgular: Preeklampsi grubunda ikinci hemogram sonuçlarında birinci hemogram sonuçlarına göre; MPV düzeyleri yüksek; platelet sayısı, NLR ve PLR düzeyi düşük saptandı. Birinci hemogram sonuçlarındaki hemoglobin düzeyi, preeklampsi grubunda sağlıklı gebe grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Preeklampsi grubu ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçları karşılaştırıldığında MPV düzeyi preeklampsi grubunda anlamlı ölçüde yüksek bulundu. ROC analizi sonucu, MPV'nin 8,95 (fL) kabul edildiği cut-off değerinde preeklampsiyi öngörmedeki duyarlılığı %75,9 ve özgüllüğü %33,3 olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarını literatürle karşılaştırdığımızda MPV, NLR ve PLR verilerinin PE tanılı hastaları öngörmede kullanılabilir olduğu değerlendirildi. MPV'de yükselme, NLR ve PLR'de düşme eğiliminin preeklampsiyi öngörmede kullanılabilmesi için daha fazla hasta sayılı ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

EklampsiGebelikKan trombositleri+3
Hilal İkbal Damar
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı merkezine başvuran yetişkin hastalarda akılcı ilaç kullanımı ve ilişkili faktörlerin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran yetişkin hastalarda akılcı ilaç kullanımı ve ilişkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini, Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı 051 ve 056 nolu birimlere başvuran 18 yaş ve üzeri bireyler oluşturmuştur. Kesitsel tipteki araştırmamızda 15 Aralık-15 Ocak tarihleri arasında yüz yüze görüşme tekniği ile katılımcılara sosyodemografik bilgi formu ile birlikte 'Akılcı İlaç Kullanım Ölçeği' ve 'Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği' uygulanmıştır.Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 361 bireyin yaş ortalamaları 33,6±11,6 yıl idi ve 230'u (%63,7) kadındı, katılımcıların 271'i (% 75,1) reçetesiz ilaç kullanmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %73,96'sının (n=267) akılcı ilaç kullanımı konusunda bilgi düzeylerinin yeterli olduğu, eğitim düzeyi arttıkça akılcı ilaç kullanımı bilgi düzeyinin arttığı görüldü (p<0,001), gelirleri giderlerinden fazla olan katılımcıların (p<0,05), ek hastalığı olanların (p<0,05) akılcı ilaç kullanım bilgi düzeyleri daha yüksekti (p<0,05). Şikâyeti oldukça sağlık kuruluşuna başvuranların, sigara kullananların (p<0,05), aileleri ile birlikte yaşayanların (p<0,05), reçetesiz ilaç kullananların (p=0,001) daha düşük akılcı ilaç kullanım bilgi düzeylerine sahip oldukları belirlendi (p=0,020). Katılımcıların akılcı ilaç kullanımı bilgi düzeyleri ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında pozitif yönlü orta düzey bir ilişki olduğu belirlendi (sırasıyla r=0,396; r=0,311). Katılımcıların anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında ise pozitif yönlü kuvvetli bir ilişki olduğu saptandı (r=0,788). Sonuç: Akılcı ilaç kullanımı konusunda düzenlenecek eğitimlerde sosyal medya kanallarının daha aktif kullanılması, reçetesiz ilaç kullanımlarının önüne geçilmesi, ilaç israfının önlenmesi gibi konularda olumlu stratejilerin geliştirilmesi, birinci basamak sağlık kuruluşundaki hekimlerin topluma ilaç kullanımı hakkında daha fazla eğitim ve danışmanlık hizmeti vermesi, akılcı ilaç kullanımı ilkeleri hakkında sağlık çalışanlarının eğitimi ve bu konuda yapılacak çalışmaların sürdürülmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, akılcı ilaç kullanımı, anksiyete, depresyon

Makbule Tanrıkulu Düşgün
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi gebe polikliniğine başvuran kadınlarda depresyon ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi: Tek merkezli kesitsel tanımlayıcı çalışma

Amaç: Depresyon genel popülasyonda olduğu gibi gebelerde de sık rastlanan bir psikiyatrik problemdir. Gebelik depresyonu hem annenin hem de bebeğin sağlığını olumsuz anlamda etkileyip, postpartum depresyona zemin hazırladığı için üzerinde önemle durulması ve erken tanı koyulup tedavi edilmesi gereken bir sorundur. Çalışmamızın amacı gebe polikliniğine başvuran kadınlarda depresyon görülme sıklığını ve bununla ilişkili olabilecek risk faktörlerini inceleyerek, gebelik depresyonu için riskli olabilecek grubu erken dönemde tanımak ve depresyonla ilgili önlem alınmasını sağlamak için sağlık çalışanları üzerinde farkındalık yaratmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tanımlayıcı bir çalışma olarak planlanmıştır ve Çukurova Üniversitesi gebe polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri, 14 hafta ve üzeri gebeliği olan, Türkçe konuşabilen, okuma yazma bilen, araştırmaya katılmayı kabul eden, ardışık 311 gebe ile çalışılmıştır. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik veri formu, gebelerin obstetrik muayene bulgularını içeren bilgi formu ve Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği (EPDS) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 20.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir ve istatistiksel önemlilik düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan gebelerin yaş ortalamalarının 28,9±5,9 yıl olduğu %97,7'sinin (n=304) evli olduğu, %42,1'inin (n=131) ilköğretim ve %29,9'unun (n=93) lise mezunu olduğu, %15,1'inin (n=47) çalıştığı, %20,6'sında (n=64) kronik hastalık olduğu, %35,0'inde (n=109) ise mevcut gebeliğinde riskli bir durum varlığı saptanmıştır. Gebelerin %33,76'sının EPDS puanları 13 ve üzeri olup depresyon riski bulunmuştur. Gebelerin yaş, medeni durum, düzenli egzersiz yapma, akraba evliliği yapma, eşten şiddet görme ve doğacak bebeğin bakımı konusunda yardım alma durumlarıyla depresyon riski açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Eğitim düzeyinin azalmasının (p=0,001), çalışmamanın (p=0,008), eşlerinin işsiz olmasının (p=0,034), yetersiz aylık gelirin (p<0,001), geniş ailede yaşamanın (p<0,001), kronik hastalık varlığının (p=0,028), sigara kullanımının (p<0,001), premenstrüel sendrom öyküsü olmasının (p=0,004), önceden depresyon tanısı olmasının (p<0,001) ve eşlerinden destek görmemenin (p<0,001) depresyon riskini arttırdığı bulunmuştur. Obstetrik özelliklerden gebelik sayısı, gebelik tipi, trimesteri ve mevcut gebeliğinde risk varlığı ile depresyon riski açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ancak önceki gebeliğinde riskli durum yaşayanların (p=0,038) ve gebeliği plansız olanların (p<0,001) daha yüksek depresyon riskine sahip olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamıza göre gebelerde depresyon riskini arttıran olası faktörler olarak düşük sosyoekonomik düzey, düşük eğitim düzeyi, geniş ailede yaşamak, sigara kullanımı, kronik hastalık öyküsü, premenstrüel sendrom öyküsü, önceden depresyon tanısı alma, plansız gebelik, önceki gebeliğinde riskli bir durum yaşama ve eşlerinden yeterince destek görememe olarak belirlenmiştir. Aile hekimlerinin antenatal bakım sürecinde gebelerin ruh sağlığını göz ardı etmemeleri, tarama testlerini bilmeleri ve riskli gebeleri tanımları önem arz etmektedir. Anahtar Sözcükler: Depresyon, gebelik, risk faktörleri

Esranur Akıllı Ödemiş
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi çarkıpare Eğitim Aile Sağlığı Merkezi 'nin(E-ASM) 2022 yılı başvurularının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Çarkıpare Eğitim Aile Sağlığı Merkezi (E-ASM) 2022 yılı çalışmalarının, E-ASM'ye başvuran bireylerin sosyodemografik özelliklerinin ve başvuru nedenlerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma, tıbbi kayıtlara dayalı retrospektif bir çalışmadır. Çalışmanın evrenini, Çukurova Üniversitesi Çarkıpare E-ASM'ye bağlı 056 no'lu birime 01 Ocak 2022 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan başvurular oluşturmuştur. Kayıtlarda sosyodemografik özelliklere ek olarak başvuru nedenleri, tanılar, sevk ve/veya konsültasyonlar, reçete edilen ilaçlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada toplam 4223 hastanın 11,318 başvurusu incelenmiştir. Kadın hastaların yaş ortalaması erkek hastalardan anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup 18-65 yaş aralığındaki hastalarda kadınların sayısı, erkeklerden anlamlı olarak daha fazladır (p<0,001). Başvuru nedenleri incelendiğinde laboratuvar testleri en sık başvuru nedeniyken kadın ve erkek hastalar arasında benzer dağılım gözlemlenmiştir. En sık konulan tanı üst solunum yolu enfeksiyonudur (% 26,1) ve cinsiyetler arası fark istatistiksel olarak anlamlıdır. E-ASM'ye yapılan başvuruların % 71,2'sinde reçete yazılmıştır, 65 yaş üzeri hastalara daha sık reçete yazıldığı belirlenmiştir. Yapılan sevkler incelendiğinde en fazla sevkin iç hastalıkları polikliniğine yapılmış olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kadın hastaların sayısı ve yaş ortalamaları erkeklerden daha yüksek bulunmuştur. En sık başvuru nedenleri laboratuvar testleri, üst solunum yolu enfeksiyonları ve genel muayenedir. Üst solunum yolu enfeksiyonu tanısı kadınlarda daha sık konmuştur. Başvuruların % 71,2'inde reçete yazılmış olup, en sık analjezik, antipiretik ve nazal dekonjestanlar reçete edilmiştir. Bulgularımız tipik bir kentsel aile sağlığı merkezi profili ile uyumludur. Çalışmamız, sağlık politikalarının ve kaynakların yönlendirilmesinde, sağlık hizmetlerinin planlanmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, aile sağlığı merkezi, kayıtlar, birinci basamak.

Elif Can Uysal
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eğitim aile sağlığı merkezine kayıtlı 1-3 yaş çocuğu olan kadınlarda postpartum kilo durumu ve ilişkili sosyokültürel özellikler

Amaç: Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde (EASM) kayıtlı kadınların postpartum kilo durumlarının ve postpartum kilo durumlarıyla ilgili sosyodemografik ve sosyokültürel etkilerin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın evrenini EASM'de üç birime kayıtlı 1-3 yaş çocuğu olan tüm kadınlar oluşturdu. Kriterlere uyan tüm kadınlar aranıp EASM ye davet edildi, gelemeyen tüm kadınlara online anket gönderildi. 1-3 yaş arası çocuğu olan kadınların tamamının hedeflendiği çalışma 142 kişi ile tamamlandı. Katılımcılara sosyodemografik anket formu, "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği" ve "Kiloya İlişkin Kendini Damgalama Ölçeği" uygulandı. Bulgular: Kadınların yaş ortalaması 32,4±4,9, postpartum kilo tutulumu ortalaması 4,72±6,83, gebelikte aldığı kilo ortalaması 13,57±5,79 bulundu. Gebelik öncesi obez VKİ oranı %9,20 iken, sonraki obez VKİ oranları %19, 7 dir. Vücut kitle indeksi kilolu ve obez olan kadınlarda postpartum kilo tutulumu daha yüksek saptandı (7,97±8,63, p<0,001). Çalışanlarda (2,8±4,5, p=0,005), çekirdek ailede yaşayanlarda (5,1±6,7, p=0,034) postpartum kilo tutulumu daha yüksek saptanırken, eğitim durumu lisans ve üzeri olanlarda (3,6±6,2, p=0,017) daha düşük saptandı. İki kişilik beslenme inancı olan kadınlarda daha yüksek postpartum kilo tutulumu sınırda anlamlı saptanırken (6,9±7,8, p=0,05), besin tüketme baskısı yaşayanlarda fark saptanmadı(p>0,05). Algılanan sosyal destek ölçeği aile, arkadaş, özel kişi ve toplam puanı ile anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05), kendini damgalama ölçeğinde kendini aşağı çekme, içselleştirilmiş korku ve toplam puanları arasında zayıf pozitif yönlü korelasyon saptandı (p<0,05, sırasıyla r: 0,226, r: 0,167 r: 0,230). Sonuç: Kadınların obezite oranı gebelik başlangıcına kıyasla iki katına çıkmıştır. Kadınların lisans ve üzeri eğitim almış olmalarının, çalışıyor olmalarının postpartum kilo üzerine olumlu etkisi varken, çekirdek ailede yaşıyor olmaları daha fazla postpartum kilo tutulumu ile ilişkili bulundu. İki kişilik beslenme inancı olan kadınlarda postpartum kilo tutulumu daha yüksekken, çevresinden besin tüketme baskısı gören kadınlarda bu etki görülmedi. Algılanan sosyal desteğin postpartum kilo tutulumu ile ilişkisi bulunmazken, damgalamanın postpartum kilo tutulumunu arttırdığı görüldü. Kendini damlagama kilo sorunlarından kurtulmanın önündeki önemli engellerden biridir. Aile hekimliğinde kadınlara gebelik öncesi, gebelik ve postpartum döneminde kilo yönetimi için beslenme ve fiziksel aktivite danışmanlığı verilmeli ve kadınların inanç, tutum ve psikososyal faktörlerine yönelik girişimlerde bulunulmalıdır. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, postpartum kilo tutulumu, algılanan sosyal destek, kiloya ilişkin kendini damgalama

Latife Özdemir Biçen
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı merkezine kayıtlı anne adaylarının gebelikle ilgili kaygı ve fetal sağlık denetim odağı durumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada birinci basamaktan hizmet alan anne adaylarının gebelikle ilgili kaygı ve fetal sağlık denetim odağı durumların değerlendirilmesi ve bu konuda danışmanlık alma gereksinimlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte planlanan çalışmanın evrenini Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezindeki dört birime kayıtlı gebeler oluşturdu (N=121). Çalışma 15.10.2023-15.12.2023 tarihleri arasında herhangi bir nedenle merkeze başvuran ve çalışmayı kabul eden 110 gebe ile yürütüldü. Verilerin toplanmasında sosyodemografik bilgiler, gebelik özellikleri ilgili soruları içeren anket formu, "Anne Karnındaki Bebek Sağlık Denetim Odağı Ölçeği" ve "Gebelik ile İlişkili Anksiyete Ölçeği" uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 28,9±4,6 (18-39) yıl olan katılımcıların Gebelik ile İlişkili Anksiyete Ölçeği toplam puan ortalaması 59,68±13,83 olarak bulundu. Test değeri alınabilecek puanın %50'si olarak kabul edildiğinde ölçek ortalama puanının daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). Katılımcıların %16,4'ü gebelikle ve/veya doğacak bebekleri ile ilişkili kaygıları için hiçbir yardım aramadığını belirtirken, "Aile hekiminizden bu konuda destek almak ister misiniz?" sorusuna katılımcıların %36,4'ü olumlu yanıt verdi. Gebelikle İlişkili Anksiyete Ölçeği toplam puanı ile sağlık denetim odağı alt boyut puanları arasında bir ilişki saptanmadı. Ancak alt boyutlarından "doğuma yönelik tutumlar" ile "güçlü diğerlerine bağlı sağlık denetim odağı" puanları arasında "tıbbi personele yönelik tutumlar" alt boyut puanı ile içsel, şansa bağlı ve güçlü diğerleri sağlık denetim odağı puanları arasında negatif yönde zayıf-orta derecede ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Merkezimize kayıtlı gebelerin çalışmanın yapıldığı dönemdeki gebelik ile ilişkili kaygı düzeyleri yüksek bulunmamakla birlikte her 10 gebeden yaklaşık 8'inin gebelikle ve/veya doğacak bebekleri ile ilişkili kaygıları için yardım arayışında olduğu saptanmıştır. Her üç gebeden birinin aile hekiminden bu konuda destek almak istediği bulgusu göz önüne alındığında gebe izlemlerinde anne adaylarının kaygılarını gidermeye yönelik girişimlerde bulunulması ve ileri araştırmalarda anne adaylarının aile hekimlerinden özellikle hangi konularda ve hangi yöntemlerle destek istediklerine yönelik araştırmalar yapılması önerilir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, gebelik, gebelikle ilişkili anksiyete, fetal sağlık denetim odağı

Rabia Nur Eryazar
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran erişkin bireylerin bulaşıcı hastalık algıları ile dijital sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Bulaşıcı hastalıkların kontrol altına alınmasında; bulaşın engellenmesi, aşılarla koruma, erken tanı ve uygun tedavi kadar bireylerin bulaşıcı hastalıklara karşı algısının da önemli olduğu bilinmektedir. Dijital sağlık okuryazarlığı (DSOY) gelişmiş olan kişiler, kendi sağlık problemlerini çözmek için dijital araçlardan bilgi alıp kullanabilmektedirler ve bu bilgiler ışığında kişisel sağlık problemlerini daha iyi yönetebilmektedirler. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi (EASM) kapsamındaki 4 Aile Hekimliği Birimine (AHB) başvuran erişkin bireylerin bulaşıcı hastalık algıları ile dijital sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın evrenini; 056 numaralı birime kayıtlı 2128, 051 numaralı birime kayıtlı 2272, 047 numaralı birime kayıtlı 2494, 062 numaralı birime kayıtlı 1627 erişkin bireyler oluşturdu. Çalışmanın örneklemini çalışmanın verilerinin toplanacağı 1 Mayıs- 1 Ağustos 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi EASM'ye herhangi bir nedenle başvuran erişkin bireyler oluşturdu. Katılmak istemediğini belirten 24, anketi yarım bırakan 15, zamanı olmadığını söyleyen 17 kişi dışındaki 324 kişiyle çalışma tamamlandı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, "Bulaşıcı Hastalıklara Yönelik Algı Ölçeği" ve "Dijital Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği" uygulandı. Bulgular: Bu çalışmada yer alan EASM'ye başvuran 324 hastanın, 192'si (%59,3) kadındı. Katılımcıların sağlıkla ilgili bilgiye ulaşım kaynaklarında ilk sırada sağlık çalışanı, daha sonra internet yer almaktaydı. İnternet kullanım oranında en yüksek olan günde 1-3 saat aralığındaydı (%49,1) fakat günde 4-10 saat kullanım oranı da yüksekti (%35,2). İnternet kullanım amaçlarına bakıldığında, sosyal medya kullanımı %73,5 ile en yüksek orana sahipti. Dijital sağlık okuryazarlığı ölçek (DSOÖ) puanına ait ortalama değer 51,9±8,5 olarak bulundu. Bulaşıcı hastalıklara yönelik algı ölçeği (BHYAÖ) ortalama skoru ise 154,3±17,3 olarak hesaplandı. Sağlıkla ilgili bilgiye internetten ulaştığını ifade edenlerde (p=0,009) DSOÖ skoru ve sağlıkla ilgili bilgiye kolaylıkla ulaştığını belirtenlerde (p=0,023) BHYAÖ skoru daha yüksek bulundu. DSOÖ ve BHYAÖ ölçekleri arasındaki ilişki incelendiğinde zayıf pozitif korelasyona (r=0,17; p=0,003) rastlandı. Sonuç: Dijital sağlık okuryazarlık seviyelerinin arttırılmasına yönelik girişimler bireylerin bulaşıcı hastalıklarda hastalığın doğasına, bulaşma yollarına, korunmaya yönelik algılarını olumlu yönde etkileyebilir. Aile hekimleri hasta eğitimleri ile dijital sağlık okuryazarlık seviyelerini arttırabilirler ve bulaşıcı hastalıklarla daha etkin mücadele edilmesini sağlayabilirler. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, dijital sağlık okuryazarlığı, bulaşıcı hastalıklar

Beray Köse Hayta
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında ilaç uyumunun yaşam kalitesine etkisi

Amaç: Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlığı yeni bakış açısıyla, sadece hastalığın ve sakatlığın olmaması değil, bedensel, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik halinin olması şeklinde tanımlamasının ardından yaşam kalitesi konusunun önemi artmıştır. Diyabetik hastalarda yaşam kalitesinin tedavi sonucunun göstergesi olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Tip 2 diabetes mellitusun tedavi kılavuzunda, birincil amacın yaşam kalitesinin iyileştirilmesi olduğu vurgulanmaktadır. Çalışmamızda birinci basamakta tip 2 diyabet hastalarının ilaç uyumunun yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir çalışma olup 1 Ocak 2024- 28 Şubat 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çarkıpare Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 18-65 yaş arası tip 2 diyabet hastaları (n=165) dahil edildi. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Toplama Anketi, Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği (DQOL) ve Modifiye Morisky Ölçeği (MMÖ) uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda en genç katılımcı 27, en yaşlı katılımcı 65 yaşında olup yaş ortalamaları 54,2±7,5 yıl idi. Katılımcıların 92'si (% 55,8) kadın, 73'ü (% 44,2) erkekti. Çalışmamızda normal kilolu katılımcıların, obez grupta yer alan katılımcılara göre DQOL ölçek puanlarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p=0,042). Çalışmamızda diyabete bağlı komplikasyon gelişen katılımcılarda DQOL ölçek puanlarının, diyabete bağlı komplikasyon gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlendi (p=0,002) Çalışmamızda, Diyabete Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği ortalama puanı 3.92±0,5 idi. Çalışmamızda MMTUÖ 'nde ilaç uyumu motivasyon düzeyi ortalama puanı 1,53±0,7 ve ilaç uyumu bilgi düzeyi 1,88±0,7 idi. MMTUÖ İlaç uyumu motivasyon düzeyi ölçek puanı ile DQOL diyabet hastalığı hakkında kaygı/endişe ölçek puanı arasında pozitif (doğrusal) yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi (r=0,168). (p=0,031) Sonuç: Katılımcıların ilaç uyumu motivasyon ve bilgi düzeyi yüksekti. Birinci basamakta kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerine önem verilmesi, diyabet yönelik yeterli eğitimin verilmesi, kaliteli sağlık hizmetlerin sunulması, hekimlerin her vizitte hastaların tedavi uyumlarını sorgulaması ve açıklayıcı olması ilaç uyumu ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu etki yaratacaktır. Anahtar Kelimeler: diabetes mellitus, yaşam kalitesi, ilaç uyumu, Diyabete Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği, Modifiye Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği, aile hekimliği

Ferdi Dayan
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerin doğum öncesi bakım memnuniyetlerinin ve çocukluk çağı aşıları hakkındaki tutumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Doğum öncesi bakım, gebelik sürecinin sağlıklı ilerlemesi için kritik bir öneme sahiptir ve bu hizmetlerden memnuniyet, gebelerin sağlık davranışlarını etkileyebilir. Aynı zamanda, annelerin çocukluk çağı aşılarına yönelik tutumları, bebeklerin aşılama oranlarını ve dolayısıyla toplum bağışıklığını belirleyen önemli faktörlerden biridir. Bu çalışma, gebelerin doğum öncesi bakım hizmetlerinden memnuniyet düzeylerini ve çocukluk çağı aşıları ile ilgili tutumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırmadır. Çukurova Üniversitesi Çarkıpare Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne 1 Mayıs 2024 ile 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında başvuran 146 okuryazar gebe çalışmamıza dahil edildi. Katılımcılara tarafımızca geliştirilen Sosyodemografik Veri Anketi ile Doğum Öncesi Bakım Memnuniyeti Ölçeği (DÖBMÖ) ve Aşı Tutumları Ölçeği (ATÖ) uygulandı. Bulgular: Çalışmamıza katılan 146 gebenin yaş ortalamaları 29,4±4,1 (medyan: 29) yıl idi. Katılımcıların % 98,6'sı evli, % 68,5'i üniversite mezunu, % 64,4'ünün eşi üniversite mezunu, % 45,2'si çalışmakta, % 97,3'ünün eşi çalışmakta, % 49,3'ünün ilk gebeliği, % 50,7'sinin birden fazla gebeliği olduğu belirlendi. Gebelerin DÖBMÖ puan ortalaması 82,9±15,4 olarak hesaplandı ve yaş, eğitim, eşlerin eğitim ve çalışma durumu ile aylık gelir düzeyinin doğum öncesi bakım memnuniyeti üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. İki ve daha fazla gebeliği olanların, DÖBMÖ toplam puanı, Bakım sanatı, Teknik kalite, Ulaşılabilirlik, Fiziksel çevre altölçek puan ortalamalarının ilk gebeliği olanlara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p=0,014; p=0,041; p=0,032; p=0,004; p=0,009). Eşleri lisans ve üstü eğitime sahip olanlarda, lise ve altı eğitime sahip olanlara göre ulaşılabilirlik altölçek puan ortalamaları daha yüksek bulundu (p=0,017). Çalışmamıza katılan gebelerin ATÖ puan ortalaması 17,4±3,8 olarak hesaplandı. Gebelerin yaşları ile Aşı Tutumu Ölçeği toplam puanı, Etkinlik ve güvenlik altölçek ve Güven altölçek puanları arasında negatif (ters) yönlü zayıf bir ilişki olduğu saptandı (sırasıyla r=-0,238; r=-0,252; r=-0,163). Gebelerin toplam gebelik sayısı ile Ulaşılabilirlik, Aşı tutumu toplam puanı, Aşının faydaları ve Güven ölçek puanları arasında negatif (ters) yönlü zayıf bir ilişki bulundu (sırasıyla r=-0,182; r=-0,194; r=- 0,227; r=-0,247). Gebelerden çalışanların ATÖ toplam puanı, etkinlik ve güvenlik altölçek puanı ve güven altölçek puanları, çalışmayanlara göre daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,035; p=0,044; p=0,048). Lise ve altı eğitim düzeyine sahip gebelerin Etkinlik ve Güvenlik altölçek puan ortalamasının, yüksek lisans ve üstü eğitim düzeyine sahip olanlara göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,004). Ayrıca, asgari ücret ve altı gelire sahip olan gebelerde, asgari ücret üstü gelire sahip olanlara kıyasla Etkinlik ve Güvenlik altölçek puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,003). Gebelikte çocukluk çağı aşılarıyla ilgili okuma/araştırma yapan gebelerin Aşı ile Önlenebilir Hastalık Bilinci altölçek puanlarının, okuma yapmayan gebelere göre anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,005). Çalışmamızda gebelerin doğum öncesi bakım memnuniyetleri ile aşı tutumları arasında doğrudan bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Gebelik aşılama kararını olumlu yönde geliştirmede önemli bir fırsattır. Anne ve bebek mortalite ve morbiditesini azaltmaya ve sağlığı güçlendirmeye yönelik çalışmaların yürütüldüğü doğum öncesi bakım hizmetleri kapsamında annelere doğacak çocuklarına yapılacak aşılarla ilgili sağlık profesyonelleri tarafından bizzat veya doğru bilgi kaynaklarına yönlendirmeyle bilgilendirme yapılması sağlanmalıdır.

Şeyma Akçalıoğlu Er
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği uzmanlık öğrencilerinin sağlık çalışanlarına yönelik şiddet algısının iletişim ve sosyal sorun çözme becerileri ile ilişkisi

Amaç: Hekimlerin şiddeti nasıl algıladıklarının anlaşılmasının ve değiştirilebilir risk faktörleri üzerinde çalışılmasının önemli olduğu noktasından yola çıkılarak yürütülen bu çalışmada aile hekimliğinde uzmanlık eğitimi alan araştırma görevlisi hekimlerde şiddet algısının değerlendirilmesi ve bunun iletişim ve sosyal sorun çözme becerileri ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, çalışmanın yapıldığı tarihte Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalında uzmanlık eğitimi alan araştırma görevlisi hekimler oluşturdu (N=73). Verilerin toplanmasında sosyodemografik anket formu, Sağlık Profesyonellerinin Şiddete Karşı Güvenlik ve Güven Ölçeği, İletişim Becerileri Ölçeği ve Sosyal Sorun Çözme Becerileri Ölçeği uygulandı. İstatistiksel analizlerde eşleştirilmiş t test, Pearson ve Spearman bağıntı katsayıları kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 32,3±6,6 (24-52) olan 73 katılımcının %63,0'ı kadın, %58,9'u evli, %63'ü tam zamanlı uzmanlık öğrencisiydi. Katılımcıların %94,5'inin temel iletişim ve hasta-hekim iletişim becerilerini iyi-çok iyi olarak değerlendirdiği, her beş katılımcıdan üçünün bu konuda eğitim aldığı, %83,6'sının eğitim almak istediği saptandı. Her üç katılımcıdan biri sosyal sorun çözme becerilerini iyi-çok iyi olarak değerlendirdi ve %87,7'si bu konuda eğitim almak istediğini bildirdi. Benzer şekilde her üç katılımcıdan biri sağlık profesyonellerine yönelik şiddetin yönetimi konusundaki becerilerini iyi olarak değerlendirdi ve %93,2'si bu konuda eğitim almak istediğini bildirdi. Katılımcıların Sağlık Profesyonellerinin Şiddete Karşı Güvenlik ve Güven Ölçeğinin "güven" ve "şiddet toplam" alt ölçek puanları ile "kendini ifade etme", "etkin dinleme, sözel olmayan iletişim", "iletişim toplam" puanları arasında pozitif yönde zayıf- orta; "güven", "güvenlik", "şiddet toplam" puanları ile "probleme olumlu yönelim" puanı arasında pozitif yönde ve "probleme olumsuz yönelim" puanı arasında negatif yönde zayıf-orta derecelerde ilişki saptandı. Katılımcıların uzmanlık eğitimine başlamadan önceki ve uzmanlık eğitimi sürecindeki, temel iletişim, hasta-hekim iletişimi, sosyal sorun çözme ve sağlık profesyonellerine yönelik şiddet yönetimi konusundaki beceri algıları karşılaştırıldığında tüm becerilerde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Sonuç: Sağlık profesyonellerine yönelik şiddet yönetiminde iletişim ve sosyal sorun çözme becerilerinin önemini ve bu konulardaki eğitim gereksinimini ortaya koyan bulgularımız müfredat güncellemeleri, eğitim planlamaları ve ileri araştırmalar açısından dayanak oluşturabilir. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, İletişim, Sorun Çözme, Şiddet, Tıpta Uzmanlık Eğitimi

Meltem Tulutaş
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrencilerinin cinsel mitleri ve cinsel bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Çukurova Üniversitesi Öğrencilerinin Cinsel Mitleri ve Cinsel Bilgi Düzeylerinin Değerlendirilmesi Amaç: Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşan bireyin iyilik halini önemli şekilde etkileyen bir bileşenidir. Özellikle cinsellik hakkında fikirlerin aktifleşmeye başladığı üniversite öğrencilerinin cinsellik konusundaki yanlış inanışları ilerdeki cinsel yaşamlarını dolayısıyla bütün yaşamlarını olumsuz etkileyecektir. Toplumdaki doğru ve güvenilir cinsel bilgiye erişmede aile hekimlerine büyük görevler düşmektedir. Çünkü Aile Hekimleri hastalarının ilk temas noktasıdır ve onlara hastalık ve sağlık sorunu ayırt etmeksizin yaklaşır. Bu tez çalışmasının amacı; Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde görülen cinsel mitleri ve cinsel bilgi düzeylerini araştırmak, bunları sosyodemografik özelliklerle ilişkilendirmek, nedenlerini incelemek, aile hekimleri olarak bizlerin bu konuda neler yapabileceğini tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 15 Şubat 2025 1 Nisan 2025 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerle yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi öğrencilerini Sağlık Bilimleri, Sosyal Bilimler ve Mühendislik Mimarlık bölümleri olarak gruplayıp tabakalı küme örnekleme yöntemiyle basit rastlantısal numaralandırarak Excel programından seçtiğimizde Sağlık Bilimleri; Tıp ve Eczacılık Fakülteleri, Sosyal Bilimler; İletişim ve Fen Edebiyat Fakülteleri, Mühendislik Mimarlık; Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri olarak belirlenmiştir. Çalışmamız 389 öğrenci ile gönüllülük esasına dayalı yüz yüze anket uygulanarak yapılmıştır. Araştırmacılar tarafından yapılandırılan sosyodemografik özellikler anketi, cinsel mitler ve cinsel bilgi düzeyini araştıran anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Eczacılık Fakültesi, İletişim Fakültesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Mühendislik Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi'nde okuyan öğrenciler dahil edildi. Yapılan incelemede çalışmaya katılan öğrencilerin 221 (%56,8)'inin kadın, 168 (%43,2)'inin erkek olduğu belirlendi. Öğrencilerin yaş ortalaması Ortalama± SS 21,49±2,90, medyan (min-max) 21,0 (17,044,0) olarak tespit edildi. Cinsel birleşmeyi ilk kez yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 18,22±2,28, medyan (min-max) 18,0 (12,033,0) olarak tespit edildi. Kadınların ilk cinsel birleşmeyi yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 19,0±3,05, medyan(min-max) 19,0 (14,0-33,0), erkeklerin ilk cinsel birleşmeyi yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 17,89±1,77, medyan (min-max) 18,0 (12,0-23,0) olarak tespit edildi. Çalışmamızda erkeklerin cinsel davranış konusunda kadınlara göre daha bilgili oldukları, kadınlarınsa cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarla ilgili daha bilgili oldukları, erkeklerin cinsel performans ve sonuç odaklı türetilen mitleri onaylama oranlarının kadınlara göre fazla olduğu, kadınlarınsa himen ile ilgili bazı mitleri onaylama oranları erkeklerden fazlaydı (p<0,05). Fakülteler arasında anlamlı şekilde fazla onaylanan mitler Mühendislik mimarlık Fakültelerine ait bulunmuş, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili bilgi düzeyi Sağlık Bilimleri (tıp ve Eczacılık Fakülteleri) öğrencilerinde anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda üniversite öğrencilerinin onayladıkları cinsel mitler bilgi ve tecrübe eksikliğinden kaynaklanmakta, ulaşılabilir cinsellikle ilgili merkezlerin olmaması ve bu konuları araştırabilecekleri doğru kaynağa erişememeleri de etken olmaktadır. Tıp Fakültesi ve Eczacılık Fakültesindeki öğrencilerin bilgi düzeyleri diğerlerine göre daha fazla olsa da öğrenciler arasında azımsanmayacak bir oran HPV hakkında ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların önlenmesi konusunda bilgi sahibi değildir. Biz aile hekimleri olarak gençlerin ulaşabileceği yerlerde olduğumuz, ilk temas noktası olduğumuz, sağlık sorunu ayırt etmediğimiz için ve hekim olmanın getirisi sebebiyle cinsellik konusunu onlarla daha sık konuşmalı, bu konuda donanım sahibi olmalı, toplumsal gerekli adımların atılması için öncü olmalıyız. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, Cinsellik, Cinsel mit, Üniversite gençliği, Cinsel bilgi, tutum ve davranış

Sena Özge Koç
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bypass cerrahisi olan yetişkin hastalarda cerrahi sonrası bakım ve taburculuk sonrası yaşam etkililik beklentileri

Amaç: Adana Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kalp Cerrahisi Polikliniğine koroner arter bypass greft (KABG) geçiren hastaların taburculuk sonrası öz etkililik düzeyleri ve kronik hastalıklarına dair aldıkları bakım hizmetlerine ilişkin algılarını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini polikliniğe başvuran 18 yaş ve üzeri by-pass cerrahisi geçiren bireylerden üç aylık süre içinde başvuranlar oluşturmuştur. Araştırma 155 katılımcı ile tamamlanmıştır. Çalışmada katılımcıların sosyodemografik bilgilerinin toplandığı bir form, Barnason Etkililik Beklenti Ölçeği: Kardiyak Cerrahi Versiyon ve Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veri analizinde Kolmogorov Smirnov testi, T testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Bonferroni testi, Games-Howell testi ve Spearman korelasyon testleri kullanıldı. İstatistiksel önem düzeyi p<0,05 olarak anıldı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 64,58±9,890 (min-maks: 40-94) yıl olan 155 katılımcıdan BEBÖ toplam ve KHBDÖ toplam puanları arasında pozitif yönde, orta düzey ve anlamlı istatistiksel fark görülmüştür (r=0,306, p<0,001). BEBÖ toplam puanı ile yaş arasında negatif yönlü, zayıf ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=-0,220, p=0,006). . Katılımcıların BEBÖ toplam puanı ile hastane yatış öyküsü, genel sağlık durumu yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark varken, kronik hastalığı ile ilgili son 6 ayda doktor başvuru durumuna göre fark bulunmamıştır. Katılımcıların KHBDÖ toplam puanı ile yaş, cinsiyet, medeni durumu, eğitim durumu, ekonomik durum ve meslek durumu yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, sosyal güvence yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Cerrahi sonrası dönemde bireylerin öz etkililik beklentilerinin yüksek olması, sağlık davranışlarını olumlu yönde etkileyen bir unsurdur. Birinci basamak kronik hastalık bakımı uygulamaları kapsamında hasta eğitimleri bireylerin Özyönetim becerilerini arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, kronik hastalık bakımı, öz etkililik

Özge Sarıgül
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ambivalan Yaş Ayrımcılığı (ageizm) Ölçeği'nin sağlık hizmetleri sektöründe kullanılabilmesi için Türkçe versiyonunun geçerlilik-güvenirlik çalışması

ÖZET Ambivalan Yaş Ayrımcılığı (Ageizm) Ölçeği'nin Sağlık Hizmetleri Sektöründe Kullanılabilmesi İçin Türkçe Versiyonunun Geçerlilik-Güvenirlik Çalışması Amaç: Nüfusun yaşlanması geri dönüşü olmayan küresel bir eğilimdir. Bununla birlikte, birçok toplumda yaşlı bireylere yönelik olumsuz tutumlar yaygındır. Yaş ayrımcılığı, ''ileri yaştaki bireylere yönelik ön yargıyı, tutum ve davranışlar aracılığıyla ifade etmek'' şeklinde tanımlanmıştır. Sağlık alanında yaşlılara karşı yaş ayrımcılığı tutumlarının karmaşık ve çok boyutlu doğası göz önüne alındığında bu tutumları değerlendirmeye yönelik daha sofistike araçlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Sağlık Hizmetleri Sektöründe Ambivalan Yaş Ayrımcılığı Ölçeği'nin (AAShc) Türkçe versiyonunu geliştirmek ve geçerlilik-güvenirliğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 2023-2024 akademik yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi birinci, üçüncü ve altıncı sınıf öğrencilerinde yürütülmüştür. Toplam öğrenci sayısı 1166, örneklem 571 ve yanıt oranı %48,97'dir. Sosyodemografik ve Yaşlılığa Dair Veri Toplama Anketi, AAShc ve Kogan'ın Yaşlılara Karşı Tutum Ölçeği (KOPS) öğrenciler tarafından doldurulmuştur. İki hafta sonra 212 öğrenciye AAShc tekrar uygulanmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması 21,7±3,1 yıl olan 571 katılımcının 241'i (%42,2) erkek, 324'ü (%56,7) kadındı. AAShc toplam puan ortalaması 59,2±11,4 ve KOPS toplam puan ortalaması 84,0±14,3'tü (puanlar arttıkça tutum daha olumsuz). AAShc'nin Cronbach alfa değeri 0,832 ve test-tekrar test korelasyon değeri 0,815'ti (p<0,001). AAShc ile KOPS arasındaki korelasyon değeri 0,362 bulundu (p<0,001). Öğrencilerin yaşları ile AAShc toplam puanları arasında anlamlı bir korelasyon vardı (p<0,001) (r=0,362). Öğrencilerin sınıflarına göre AAShc toplam puanlarında anlamlı bir farklılık vardı (p<0,001). Sonuç: AAShc Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Açıklayıcı faktör analizi dört alt boyut belirlemiştir (infantilizasyon, incinebilirlik, düşmanca yaş ayrımcılığı, istenmeyen yardım). Farklı popülasyonlarda daha fazla geçerlilik-güvenirlik çalışmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Yaş ayrımcılığı (ageizm), AAShc, geçerlilik-güvenirlik, KOPS, aile hekimliği

Muhammet Avcı
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pandemi sonrası ilaç rapor süresinin uzatılmasının Tip 2 Diyabet hastalarının bakım sürecine etkisi

Pandemi Sonrası İlaç Rapor Süresinin Uzatılmasının Tip 2 Diyabet Hastalarının Bakım Sürecine Etkisi Amaç: Bu çalışmada, Tip 2 DM hastalarının izlemlerinin yapılması, diyabet öz yönetim durumlarının ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi ve ilaç rapor süresinin uzatılmasının hastaların bakım süreçlerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini Adana Kozan ilçesi 3 Numaralı Aile Sağlığı Merkezi 017 Numaralı Aile Hekimliği birimine kayıtlı Tip 2 diyabet hastaları oluşturdu. Araştırmanın birinci aşaması kesitsel tipte, ikinci aşaması ise retrospektif veri toplanarak yürütüldü. Covid-19 nedeniyle kapanmanın olduğu ve ilaç rapor sürelerinin uzatıldığı tarihten bir yıl öncesinden başlayarak çalışmanın yapıldığı tarihe kadar olan dönem beş zaman dilimine bölünerek değerlendirildi. Veri toplama aracı olarak bir anket formu ve Tip 2 Diyabet Öz Yönetim Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 61,7±9,9 (34-86) yıl olan 222 katılımcının %64'ü kadındı. Katılımcıların %56,3'ünün HbA1c değeri 7'nin üzerindeydi. Kardiyovasküler açıdan %89,6'u çok yüksek riskli gruptaydı. Katılımcıların %94,6'sı pandemi ve sonrasında rapor sürelerinin uzatılması uygulamasından memnundu. Ölçek toplam puanı 61,5±10,6 (32-94), "Sağlıklı yaşam biçimi davranışları" alt ölçek puanı 40,9±6,8 (20-55), "Kan şekeri yönetimi" alt ölçek puanı 12,5±3,4 (4-20), "Sağlık hizmetleri kullanımı" alt ölçek puanı 8,0±3,6 (4-20) olarak hesaplandı. Okur yazar olmayanların, köyde yaşayanların, düşük gelirlilerin, yalnız yaşayanların, diyabet eğitimi almayanların, şeker ölçüm cihazı olmayanların öz yönetim puanları daha düşük bulundu (p<0,05). Pandemi öncesine göre HbA1c yaptırma oranlarının %70,7'den %56,3'e (p<0,001), hastane başvurusu oranlarının %88,7'den %80,6'ya (p>0,05) düştüğü, ancak aile hekimliği başvuru oranlarının pandemi dönemi dahil tüm dönemlerde %95' in üzerinde olduğu saptandı. Sonuç: Pandemi durumu ortadan kalkmasına rağmen sağlık hizmeti kullanım puanının düşük bulunması ilaç rapor süresinin uzatılması politikasının devam etmesi nedeniyle hastane ziyaretlerinin azalmasıyla ilişkili gibi görünmektedir. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, COVID-19, Diyabet, İlaç, İzlem, Öz Yönetim

İlker Selekoğlu
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri farkındalık eğitiminin kırsalda yaşayan kadınların taramaya yönelik inançlarına etkisi

ÖZET Meme Kanseri Farkındalık Eğitiminin Kırsalda Yaşayan Kadınların Taramaya Yönelik İnançlarına Etkisi Amaç: Bu çalışmanın amacı, kırsal kesimde yaşayan kadınlara uygulanan meme kanseri farkındalık eğitiminin, kadınların meme kanseri taramasına ilişkin inanç, tutum ve farkındalık düzeyleri üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu araştırma, girişimsel tipte, kendi kendine kontrollü yarı deneysel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmanın evrenini; Adana ili Feke ilçesinde yaşayan 40-69 yaş arası 481 kadın, örneklemini ise çalışmaya katılmayı kabul eden 286 kadın oluşturmuştur. Katılımcılara ön test olarak meme kanseri tarama inançları ölçeği ve sosyodemografik veri formu yüz yüze uygulanmış, ardından T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan dört kısa eğitim videosu izletilmiştir. Dört hafta sonra, eğitim müdahalesinin etkisini değerlendirmek için aynı ölçek tekrar uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 58,32±8,27 idi, %95,8'i evli, %92,3'ü ev hanımı ve %96,2'si lise eğitim seviyesinin altındaydı. Eğitimden sonra inanç puanlarında önemli bir artış gözlendi (52,60±13,61'den 59,79±16,29'a; p < 0,001). "Mamografi engelleri" alt boyutunda da belirgin bir iyileşme gözlemlendi (p < 0,001). En büyük artış 40-49 yaş grubunda, bekar bireylerde, düşük gelirli, düşük eğitimli ve ilaç kullanmayanlarda gözlendi. Sonuç: Meme kanseri farkındalık eğitimi, kırsal bölgelerde yaşayan kadınların meme kanseri taramasına ilişkin inançlarını olumlu yönde etkiledi. Eğitimin etkisi, özellikle eğitim düzeyi ve sosyoekonomik durumu düşük olan kişilerde belirgindi. Bu nedenle, tarama programlarının etkinliğini artırmak için, düşük okuryazarlık düzeylerine uyarlanmış, topluma dayalı ve kültürel açıdan uyarlanmış eğitim müdahaleleri yaygınlaştırılabilir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, farkındalık eğitimi, kırsal kesim kadınları, tarama davranışı

Gökhan İşci
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırsalda yaşayan tip 2 diyabetlilerin hastalığa ilişkin stigmaları ve ilişkili faktörleri: Kesitsel bir çalışma

Amaç: Son yıllarda diyabet stigma araştırmaları artmış; bu durumun öz bakım, psikososyal işlevsellik ve klinik sonuçlar üzerinde olumsuz etkiler yarattığı gösterilmiştir. Bu çalışma, kırsalda yaşayan tip 2 diyabetli bireylerde hastalığa ilişkin stigma düzeyini belirlemeyi; sosyodemografik, klinik özellikler ve aile işlevselliği ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini; Adana ili Karataş ilçesinde bulunan Karataş Merkez Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı, tip 2 diyabet tanısı konmuş 279 birey oluşturdu. Katılımcılar telefonla aranarak çalışmaya davet edildi ve gönüllü olan 201 birey ile 01 Mart–30 Mayıs 2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmeler gerçekleştirildi. Veri toplama sürecinde katılımcılara "Sosyodemografik Bilgi Formu", "Aile APGAR Ölçeği" ve "Diabetes Stigma Assessment Scale-2 (DSAS-2)" uygulanmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi, IBM SPSS Statistics 20.0 yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiş; analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların (n=201) 94'ü kadın (%46,8), 107'si (%53,2) erkekti ve yaş ortalamaları 62,2±10,7 (28-64) olarak bulundu. Gelir durumunun çok düşük 154 (%76,6) ve düşük olduğunu bildiren 22 (%10,9) kişiydi. Okuryazar olmayan 48 (%23,9), ilkokul mezunu 118 (%58,7) ve yüksek öğrenim görenler 10 (%5) kişiydi. Ortalama çocuk sayısı 4,1 idi. Tip 2 diyabet dışında kronik hastalık varlığı %68,2 oranındaydı. Katılımcıların DSAS-2 toplam puanı 39,4±9,2 olup, en yüksek varyasyon öz stigmada gözlendi. Gelir düzeyi düşük olanlarda (p=0,005), tip 2 diyabet dışında kronik hastalığı olup ilaç kullananlarda (p=0,008) toplam stigma puanı yüksek bulundu. Aile işlevselliği yüksek bulunmakla birlikte (%88,6 yüksek APGAR puanı), aile işlevselliği ile stigma arasında anlamlı ilişki (r=0,0244, p=0,738) gözlenmedi. Diyabet takip ve yönetiminde destek alanların oranı %58,2'ydi ve en yüksek oranla eşlerinin (%31,3) destek olduğu tespit edildi. Çocuk sayısı ile toplam stigma (p=0,035), stigma FD (Farklı Davranılması) (p=0,006) ve öz stigma (p=0.003) düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: Kırsalda yaşayan tip 2 diyabetlilerde hastalıklarına ilişkin stigma mevcuttur. Gelir düzeyi düşük olanlarda, diyabet dışında kronik hastalığı olup ilaç kullananlarda stigma puanının yüksek olması ve çocuk sayısı arttıkça stigma puanının da artması dikkat çekicidir. Bu bağlamda, birinci basamak sağlık hizmetlerinde stigma farkındalığı artırılmalı, hasta eğitimi ve sosyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabet, Stigma, Kırsal Alan, Aile İşlevselliği, Birinci Basamak

Murat Gezer
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Tıp fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma merkezi sigara bırakma polikliniği tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Tütün bağımlılığı ve sigara içiciliği dünya çapında önlenebilir ölümlerin önde gelen nedenidir; kendisine kolay ulaşılabilir olması ve yasal olması nedeniyle kullanımı toplum içinde çok yaygın olan ve tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Sigara ile mücadelede önemli bir yeri olan sigara bırakma polikliniklerinin tedavide başarı oranlarını ciddi şekilde arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sigarayı bırakmak için Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı bünyesindeki Sigara Bırakma Polikliniğine başvuran hastaların demografik ve sosyokültürel özelliklerini incelemek, sigara içme durumunu etkileyen faktörleri, uygulanan sigara bıraktırma tedavilerinin etkinliğini değerlendirmekti. Gereç-Yöntem: Çalışma Ocak 2018 - Aralık 2019 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim dalı Sigara Bırakma polikliniğinde gerçekleştirildi. Çalışma prospektif, tanımlayıcı ve kesitsel çalışma olarak planlandı. Çalışmaya sigara bırakma polikliniğine başvuran ve tedaviye başlanıp önerilen kontrollere devam eden hastalar dâhil edildi. Hastaların nikotin bağımlılık seviyesinin belirlenmesi amacıyla Fagerstrom nikotin bağımlılık testi uygulandı ve bireylerin demografik özellikleri, sigara içme alışkanlıkları ve uygulanan tedaviler kayıt edildi. Çalışmada 'tekrar başlasa bile en az ≥6ay bırakmayı başaran hastalar sigarayı bırakmış (başarılı)' olarak kabul edildi ve başarılı olanlar ve olmayanlar olarak ayrılan 2 grubun tüm özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 427 (başarılı 202, başarısız 225 kişi) hastanın yaş ortalaması sırasıyla başarılı grupta 43,78±12,77, başarısız grupta 41,67±12,91 idi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, medeni durumu, çocuk varlığı, alkol tüketimi ve sigaraya başlama yaşı bakımından farklılık yoktu. Çalışmada Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Testinin (FNBT) başarısız grupta anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (başarılı 5 (3), başarısız 6 (2), p<0,001). Hastaların tedavi oranları açısından başarılı grupta Vareniklin + Nikotin replasman tedavisi + Bilişsel davranışçı terapi alanların başarı oranı daha yüksekti (başarılı %5, başarısız 0,5, p=0,046). Ayrıca daha önce sigara bırakmayı denemenin varlığı başarılı grupta anlamlı olarak yüksekti (başarılı %90,6, başarısız %81,8, p=0,009). Sonuç: Çalışmada tedavinin başarıya ulaşmasında; FNBT skorunun, günlük tüketilen sigara adedinin, daha önce sigara bırakmayı denemiş olmanın, yan etki nedeniyle tedavinin yarıda bırakılmasının ve tedavi seçeneğinin etkili olduğu belirlendi. Sigara bırakma tedavisi sırasında hastanın; bağımlılık düzeyi, daha önceki sigara bırakma deneyimleri ve tedavi yan etkileri ile beraber değerlendirilerek desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Sigara bağımlılığı, önlenebilir olması nedeniyle sigara bırakma tedavisi sırasında her aşamada hastaya verilen destek toplum sağlığını da geliştirecektir. Anahtar Kelimeler: Tütün, Sigara bırakma polikliniği, Vareniklin, Nikotin replasman tedavisi, Bilişsel davranış terapisi

BağımlılıkBilişsel davranış terapileriDüzce+5
Doğukan Danışman
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı olanlarda kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyi ve sigara bırakma kararlılıklarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı, tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı bulunanlarda kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyini ve sigara bırakma kararlılığını değerlendirmek, bu değişkenlerle sosyodemografik ve klinik özellikler arasındaki ilişkileri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Adana Şehir Eğitim Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ile Kardiyoloji klinikleri ve Adana'daki Kurttepe, Güzelyalı 2, Narlıca 2, Reşatbey ve Levent Aile Sağlığı Merkezlerine üç aylık sürede başvuran tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı bulunan 380 birey oluşturmaktadır. Katılımcıların sosyodemografik bilgilerini sorgulayan anket formu, Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği ve Sigarayı Bırakma Kararlılığı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS paket programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: KARRİF-BD puan ortalaması cinsiyete göre incelendiğinde, kadın katılımcıların bilgi düzeyinin erkeklere göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Girişimsel işlem veya operasyon öyküsünün bilgi düzeyi üzerinde anlamlı etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Erkeklerin sigarayı bırakma kararlılığı kadınlara göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0,05). Yaş ile bilgi düzeyi arasında negatif yönde zayıf ancak anlamlı bir korelasyon gözlenmiştir (r=-0,141; p=0,006). Günlük tütün tüketimi ve kullanım süresi arttıkça bilgi düzeyi azalmıştır (p<0,05). Sigarayı bırakma kararlılığı ile bilgi düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamız, risk faktörleri bilgi düzeyinin cinsiyet, yaş ve tütün kullanım özelliklerine göre değiştiğini, girişimsel işlem veya operasyon öyküsünün ise bilgi düzeyini anlamlı düzeyde etkilemediğini göstermektedir. Katılımcıların sigarayı bırakma kararlılığı orta düzeyde olup bilgi düzeyinden bağımsızdır. Bulgular, sigara bırakma süreçlerinin aile hekimliği uygulamalarında davranışsal, motivasyonel ve bireye özgü müdahalelerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyi, Sigarayı bırakma, Tütün ürünü

Ayşenur Cesur
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine tetkik yaptırmak için başvuran hastaların değerlendirilmesi

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine Tetkik Yaptırmak İçin Başvuran Hastaların Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada birinci basamakta laboratuvar tetkiki istenen hastaların sosyodemografik ve sağlıkla ilişkili özellikleri ile tetkik sonuçlarının incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel tipteki çalışma 1-30 Nisan 2025 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde tetkik istenen hastalardan dahil etme kriterlerini karşılayan 280 katılımcı ile yürütüldü. Veriler sosyodemografik ve sağlıkla ilişkili özellikleri içeren bir form ile Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılarak yüz yüze toplandı. Tetkikler hekimin kullandığı veri tabanından elde edildi. Bulgular: Katılımcıların %64,3'ü aile hekimine başvurma nedeninin kan ve idrar tetkiki yaptırmak olduğunu, %55,4'ü kendi isteğiyle kontrol amaçlı tetkik yaptırdığını, %8,9'u şikayeti nedeniyle aile hekiminin istediğini, %8,5'i başka bir hekimin önerisiyle, %15'i gebe izlem, %7,5'i rapor düzenlenmesi, %0,7'si çocuk izlem, %4'ü var olan kronik hastalıklar/ilaçlar nedeniyle tetkik yaptırdığını bildirdi. Hasta talebiyle tetkik istenenler ile diğer nedenlerle tetkik istenenlerin yaş ortalamaları benzerdi (p=0,099). Her iki grupta en yüksek oran 19-30 yaş aralığındaydı. Hasta talebiyle tetkik istenenler ile diğer nedenlerle tetkik istenler arasında aile tipi, tetkik sıklığı, şikayet ve kaygı değişkenlerinde anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Katılımcıların %12,5'inin anksiyete, %25'inin depresyon açısından risk grubunda olduğu saptandı. Hasta talebiyle tetkik istenenlerin anksiyete ve depresyon puan ortalamaları diğer nedenlerle tetkik istenenlerle benzerdi (p<0,05). En çok istenen tetkik %91,7 oranında hemogramdı. Biyokimya tetkiklerinden en çok istenenler sırasıyla B12, ferritin, demir ve demir bağlama olarak bulundu. Tetkik sonuçlarının büyük çoğunluğu referans aralığındaydı. Sonuç: Tetkik istenen her iki katılımcıdan birinin hekime tetkik talebiyle başvurmuş olması ve sonuçların çoğunun referans aralığında olması akılcı laboratuvar kullanımındaki önemli sorunu ortaya koymaktadır. Tetkik talebiyle başvuranlarda hastanın kaygısının ve tetkik yaptırma alışkanlığının göz önünde bulundurulması ve bunlara yönelik girişimlerde bulunulması önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, akılcı laboratuvar kullanımı, hasta talebi

Nesrin Altıner
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eğitim aile sağlığı merkezine başvuran 3 ay - 6 yaş arası çocuğu olan ebeveynlerin ateş yönetimi ve ilişkili faktörler

Amaç: Eğitim Aile Sağlığı Merkezi' ne başvuran ebeveynlerin sosyodemografi, febril konvülisyon bilgisi ve siberkondri durumları değerlendirilerek, birinci basamak başvurularının önemli kısmını oluşturan ateş yönetimini etkileyen faktörler bu tezde açıklanmaya çalışıldı. Gereç ve Yöntem: Kesitsel, tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. OpenEpi aracı kullanılarak örneklem büyüklüğü, 247 olarak hesaplandı. Sosyodemografik anket, Ebeveyn Ateş Yönetimi Ölçeği, Ebeveynler/Bakım Vericiler için Febril Konvulsiyon Ölçeği ve Siberkondri şiddet ölçeğinin kısa formu kullanıldı. Analizler için SPSS 22.0 kullanıldı. P değeri 0,05' in altında anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 265 ebeveyndir. Katıımcıların %57,4' ü kadındı. Çocuğu ateşlendiğinde ASM'ye götürenlerde acile başvuru oranı daha düşüktü (p<0,001). ASM'ye götürmeyen ebeveynlerin %37,2'sinin çocuk doktoruna başvurduğu, ASM'ye götüren ebeveynlerde de yine %31,7 oranla çocuk doktoru seçeneğinin seçildiği gösterildi (p=0,401). Siberkondria Ciddiyet Ölçeği (SCÖ) Toplam Puan ortalaması 28,73; Febril Konvulsiyon Ölçeği ortalaması 24,4 ve Ebeveyn Ateş Yönetimi Ölçeği ortalaması 31,1' di. SCÖ ile EAYÖ puanları arasında pozitif yönde (r=0,148; p<0,05); SCÖ ile FKÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişki (r=-0,278; p<0,01) bulundu. EAYÖ ile FKÖ arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki (r=-0,264; p<0,01) saptandı. Lineer Regresyon Modeli, varyansın yaklaşık %10'unu açıkladı (p<0,001). FKÖ'de bir birim azalma EAYÖ' ni 0,229 birim ve gelir durumunun iyi olması, EAYÖ' yü 1,649 birim azalttı (( p< 0,001). Siberkondri düzeyi ateş yönetiminde etkili değildi (p>0,05) Sonuç: FK bilgisi ve gelir durumu iyi bir ebeveyn ateş yönetimi oluştururken; siberkondrinin herhangi bir etkisi saptanmamıştır.

Merve Çiçek Şahin
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde gebe polikliniğine başvuran gebelerde OGTT farkındalık düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Gestasyonel diyabet gebelikte sık karşılaşılan durum olup anne ve bebek için gebelik sürecinde, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Tanısı konulduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM'nin gebelikte OGTT ile taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızdaki amacımız Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi gebe polikliniğine başvuran gebelerin GDM hakkındaki bilgi düzeylerinin, bilgi edinme yollarının, OGTT yaptırmak istemeyen gebelerin oranının, yaptırmak istememe sebeplerinin, medyanın sağlık fikirleri üzerine olan etkilerinin tespit edilmesidir. Gereç-Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel özellikte olan araştırmamız Kasım 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde gebe polikliniğine başvuran gebelerle yürütülmüştür. Çalışmaya katılmak istememek, 18 yaş altında olmak, yabancı uyruklu olmak, diyabet tanılı olmak dışlama kriteri olarak belirlenmiştir. Gebelere içerisinde sosyodemografik bilgilerin, obstetrik özelliklerinin de olduğu OGTT ve GDM ile ilgili toplam 31 soru yöneltilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 28,77±5,6 olan 344 gebe çalışmaya dahil edildi. Gebelerin %64,8'inin OGTT'nin nasıl yapıldığını bildiği, % 50,9'unun OGTT yaptırmak istemediği ve %5,2'sinin bu konuda kararsız olduğu saptanmıştır. OGTT ile ilgili bilgiyi gebelerin %61,6'sı doktorundan edindiğini ifade etmiştir. Gebelerin %20,3'ü OGTT zararlıdır yanıtını vermiştir ve gebelerin %16,6'sı da zarar konusu hakkında kararsız olduğunu belirtmiştir. OGTT'nin zararlı olduğunu düşünenlerin %80'inin testi yaptırmadığı veya yaptırmayı düşünmediği belirlenmiştir. OGTT zararlıdır 10 diyenlerin daha yüksek oranda testi yaptırmak istemediği görülmüştür(p<0,001). OGTT'nin zararlı olduğunu düşünenlerin %57,1'i çevresinden, %5,7'si televizyon programlarından, %4,3'ü sağlık çalışanlarından OGTT zararlıdır fikrini edindiği tespit edilmiştir. Sonuç: Gebelerin doğruluğu kesin olmayan ve literatüre dayanmayan bilgilerden yola çıkarak kendilerine ve bebeklerine zarar vereceği endişesi nedeniyle OGTT yaptırmak istemedikleri ve bu durumun eğitim düzeyi ile diğer sosyodemografik faktörlerden etkilenmediği saptanmıştır. Gebelerde OGTT konusunda yeterli bilgi ve farkındalıklarının olmadığı ve sağlık personelinin gebeleri bu konuda yeterince bilgilendirmediği görülmektedir. Toplumdaki OGTT ve GDM hakkındaki bilgi eksikliğinin giderilmesinde sağlık çalışanlarına, sağlık yöneticilerine ve medyaya önemli görevler düşmektedir. Farkındalığın oluşması için prenatal dönemden başlayarak gebelik esnasında halkın yanlış bilgi edinmesinin önüne geçecek programlar ortaya koyulması ve bu konudaki bilgi kirliliğinin ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusDüzce+4
Emine Hızarcı Tavlı
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periyodik sağlık muayenesi için başvuran hastaların laboratuvar sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Aile hekimliği polikliniğine PSM (Periyodik Sağlık Muayenesi) amaçlı başvuran ve sağlıklı görünen hastalardan istenen rutin laboratuvar tetkiklerinin değerlendirilmesi ve bu sonuçlara dayanarak konulan tanıların saptanması, rutin periyodik sağlık muayene aralıkları dışında istenen tetkiklerin dördüncül koruma ve aşırı teşhis (over diagnosis) konseptinde incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel özellikte olan araştırmamız Ocak 2017-Aralık 2018 tarihleri arasında bir üniversite hastanesindeki aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük, asemptomatik, kronik hastalığı olmayan, gebe olmayan hastaların rutin laboratuvar tetkiklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi şeklinde yürütülmüştür. Bulgular: 1415 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastaların büyük bir çoğunluğu kadındı (%75,5). En sık saptanan laboratuvar anomalileri; 890 kişide 25-OH Vitamin D eksikliği (<20ng/mL), 876 kişide LDL yüksekliği (>100mg/dL), 847 kişide ferritin düşüklüğü (<30ng/ml), 524 kişide sınırda Vitamin B12 eksikliği (200-300pg/mL), 491 kişide Vitamin B12 eksikliği (<200pg/mL), 465 kişide total kolesterol yüksekliği (>200mg/dL), 361 kişide 25-OH Vitamin D yetersizliği (20-30ng/mL), 300 kişide trigliserid yüksekliği (>150mg/dL) ve 236 kişide Bozulmuş Açlık Glukozu olarak saptandı. Bir hasta hariç diğer tüm hastalarda en az 1 laboratuvar anomalisi saptandı. Sonuç: Kronik hastalığı ve şikayeti olmayan hastalarda rutin standart (şablon) laboratuvar tetkikleriyle sağlık muayenesi, etkili ve kanıta dayalı bir yöntem değildir. Bu yaklaşım, uygun olmayan tetkik istemleri ve girişimlere sebep olarak hem hastayı hem de sağlık sistemini olumsuz yönde etkiler. Hastalara, risk faktörleri ve sosyodemografik özelliklere göre kişiselleştirilmiş PSM uygulanmalıdır. Yapılandırılmış PSM ile bahsedilen zararların önüne geçebilmek, hastayı yakından tanıyan ve düzenli takip etme imkanına sahip aile hekimlerinin önemli bir görevidir. Ayrıca; sağlıklı görünen bireylerde demir eksikliği, Vitamin B12 eksikliği, 25-OH Vitamin D eksikliği, dislipidemi oranları oldukça yüksektir. Geniş kapsamlı prevalans çalışmalarına ihtiyaç mevcuttur. Bu eksikliklerin tanı ve tedavisinin mortalite ve morbiditeye katkısı olup olmadığını, aşırı teşhis(over diagnosis), etiketlenme(Labeling) ve hastalarda oluşturduğu anksiyete gibi olası zararlarını araştıracak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Dördüncül korumaFizik muayeneHasta başvurusu+5
Muhammet Reşat Nesim Noristani
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde polikliniğe başvuran 65 yaş üstü bireylerin erişkin aşılama konusunda tutum, bilgi, davranış ve farkındalıkları

Amaç: Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği ve Dahiliye Polikliniklerine başvuran 65 yaş üstü hastalarda gerçekleştirilen bu çalışmada hastaların; demografik-sosyokültürel özelliklerinin incelenmesi, erişkin dönem aşılanma oranlarının tespit edilmesi, aşı yaptırmama nedenlerinin saptanması ve bu konuda bilgilendirilmesi, COVİD-19 aşılanma oranlarının tespit edilmesi, erişkin aşılanmaya teşviğinin sağlanması ve farkındalığının artırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, Mart 2021 - Temmuz 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim dalı ve Dahiliye Anabilim dalı polikliniklerine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 65 yaş üstü bireylere yüz yüze anket uygulama tekniği kullanılarak prospektif olarak yürütülmüştür. Bulgular: 485 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastaların %51,1'i erkektir. Ortalama yaş 72,77 ± 6,74'dür. Kronik hastalık oranı %87,4 (n=424) olarak saptanmıştır. Aşı yaptırma oranları; erişkin aşılaması için %45,8 (n=204), grip aşısı için %30,7 (n=149), pnömokok aşısı için %23,7(n=115), hepatit B aşısı için %5,7(n=28), difteri-tetanoz aşısı için %11,5(n=56) olarak saptanmıştır. Yeni tip koronavirüs hastalığı 2019 (COVİD-19) aşısı yaptıran veya yaptırmayı düşünenlerin oranı %80,4 (n=390) olarak saptanmıştır. Erişkin aşılarının %68,78 oranında doktor önerisiyle yaptırıldığı ve tüm aşı çeşitlerinin çoğunlukla aile sağlığı merkezinde uygulandığı saptandı. Sonuç: Toplumda 65 yaş üstü bireylerin tamamına yakınının erişkin aşılarının yaptırılması hedeflenmektedir. 65 yaş üstü erişkin aşılanma oranları ve aşı farkındalıkları hedeflenen düzeyde değildir. Bu durum bulaşıcı hastalıkların mortalitesini ve komplikasyonlarına bağlı morbiditesini arttırmaktadır. Özellikle yaşlı ve kronik hastalığı olan bireylerde aşıyla engellenebilecek hastalıklara bağlı ciddi sorunlar oluşabilmektedir. Koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve aşılanma oranlarının artırılması, bulaşıcı hastalıklara karşı alınacak önlemlerde önemli bir role sahiptir. 65 yaş üstü bireylerde grip, pnömokok, hepatit B, difteri-tetanoz aşıları endike olmasına karşın aşı yaptırma oranları düşük bulunmuştur. Bu konuda geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Bağışıklama, Kronik Hastalık, 65 Yaş Üstü Hasta, Aşı Farkındalığı, COVİD-19, Koruyucu Sağlık Hizmetleri

AşılamaAşılarBilgi düzeyi+5
Ahmet Şener
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite polikliniğine başvuran hastaların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada obezite polikliniğe başvuran hastaların biyokimyasal özelliklerinin, eşlik eden hastalık ve kullandıkları ilaçların yaş, cinsiyet ve VKİ ile ilişkisini inceledik. Hastaların poliklinik takipleri süresince kilo değişim durumunu ve tedavi başarısını tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Obezite Polikliniği'ne Ocak 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, poliklinik başvuru sayıları ve laboratuvar sonuçları dosyalardan taranarak veriler elde edildi. Hastalar vücut kitle indeksi değerlerine göre 4 gruba ayrıldı. Hastaların ilk kontrol ve son kontrolleri arasındaki kilo değişim yüzdeleri hesaplandı ve %5 ve üzeri kilo kaybı olanlar başarılı kabul edildi. Hastaların kilo verme başarısı ve etkileyen faktörler incelendi. Bulgular: Çalışmaya %85,7 (n= 498) kadın, %14,3 (n=83) erkek olan ve çalışma kriterlerine uyan 581 hasta dahil edildi. Cinsiyet dışında yaş grupları, medeni durum, eğitim düzeyi, çocuk sayısı ve mesleklere göre VKİ grupları arasında anlamlı düzeyde fark vardı (her biri için p<0,001). 18-29 yaş grubunda preobez bireylerin oranı diğer gruplara göre anlamlı daha yüksekti. Evlilerde preobez bireylerin oranı diğer gruplara göre anlamlı daha düşükken bekarlarda anlamlı daha yüksekti. Eğitim düzeyine göre ilkokul mezunlarında morbid obez grup, üniversite mezunlarında ise preobez grup diğer gruplara göre anlamlı yüksekti. Preobez gruptaki bireylerin çocuk sayısı diğer VKİ grupları içinde en düşüktü (her biri p<0,05). Kadınlarda TSH ve HDL medyan değeri erkeklerden anlamlı daha yüksekti. Erkeklerde ise hemoglobin, demir, Ferritin, trigliserit medyan değeri kadınlardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (her biri p<0,05). Çalışmamızda obezite derecesinin artmasıyla olguların açlık plazma glukozu, insülin, insülin direnci, trigliserit düzeylerinde anlamlı artış olduğu görüldü (her biri için p<0,001). Çalışmamızda kilo verme yüzdesi ortalama %5,6, en düşük %-8,8 en yüksek %31,2 idi. Kilo kaybı %5 ve üzeri olan başarılı grup hasta oranı %50,6 iken erkeklerde kilo verme başarı oranı (%65,1), kadınlardakinden (%48,2) anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05) Cinsiyet dışında yaş grubu, meslek ve VKİ gruplarına göre kilo verme başarı durumu oranları arasında anlamlı düzeyde fark yoktu (her biri p>0,05). Poliklinik takip sayısı arttıkça kilo verme yüzdesi de artmaktaydı (p<0,001). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre Obezite Polikliniğimize başvuran hastaların %50,6'ı yaşam tarzı değişikliği, diyet ve egzersiz önerileri ile takipleri süresince en az %5 ve üzeri kilo vermiştir. Kilo verme oranı poliklinik takip sayısı arttıkça artmıştır. Obezitenin tedavisinin başarılı olmasında düzenli kontroller önemli bir etkendir. Birinci basamağın görevlerinden olan koruyucu hekimlik adına normal kilolu bireylere obezite ve sağlıklı yaşam ile ilgili danışmanlık hizmeti verilerek kilo almalarının önüne geçilmeli, preobez ve obez kişilerin takibinde ise danışmanlık hizmeti verilmeli, gerektiğinde medikal tedavi desteği verilerek kilonun azaltılması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: obezite, VKİ, kilo verme yüzdesi, takip

Hasta takibiKilo vermeObezite+1
Betül Türker
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine Başvuran annelerin siberkondri ve çocuklarının sağlığıyla ilişkili internet araştırması yapma düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada birinci basamağa başvuran annelerin siberkondri düzeylerinin, çocuklarının sağlığı konusunda internet araştırması yapma durumlarının ve bunların birbiriyle ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte yürütülen çalışmanın örneklemini Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine 01.08.2024 31.10.2024 tarihleri arasında herhangi bir nedenle başvuran anneler oluşturdu. Çalışmaya katılmayı kabul eden annelere anket formu, Siberkondri Ciddiyeti Ölçeği Kısa Formu-12 ve Çocuk Sağlığı İnternet Araştırması Ebeveyn Ölçeği uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 34,99±6,19 (22-55) yıl olan 350 annenin Siberkondri Ciddiyet Ölçeği Kısa Form-12 puan ortalaması 30,85±8,84; Çocuk Sağlığı İnternet Araştırması Ebeveyn Ölçeği puan ortalaması 52,57±17,13 olarak hesaplandı. Ölçeklerden alınabilecek puanın %50'si kesme değer olarak alındığında, annelerin siberkondri ve çocuklarının sağlığı konusunda internet araştırması yapma düzeylerinin ortanın altında olduğu saptandı. Aile hekiminin sağlıkla ilgili konularda güvenilir internet kaynakları önermesini isteyen, genellikle/her zaman internet araştırması yapan, internet ortamını güvenli bulan ve sağlık profesyonellerine başvurduktan sonra aynı konu ile ilgili internet araştırması yapanların ölçek puanları daha yüksek bulundu (p<0,05). Her iki ölçeğin birbirleriyle korelasyon analizlerinde tüm alt boyutlarda ve toplamda pozitif yönde zayıf, orta, iyi düzeyde ilişkiler saptandı (p<0,001). Annelerin %78,6'sı aile hekimlerinin güvenilir internet kaynakları önermesini istediğini bildirdi. Sonuç: Her beş anneden dördünün aile hekiminden güvenilir internet kaynak önerisi talep etmesi, bu yönde önemli bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Aile hekimlerinin, annelerin bu eğilimlerini dikkate alarak internette araştırma yapma konusunu açma ve tartışma konusunda daha proaktif, uygun sitelere erişimi sağlamada daha destekleyici ve yönlendirici olmaları önerilebilir. Annelerin siberkondri puanları ile çocuklarının sağlığı konusunda internet araştırması yapma puanları arasında pozitif yöndeki korelasyonlar dikkate alındığında annelerin dolayısıyla gelecekte çocuklarının siberkondri düzeylerinin sorun haline gelmemesi için önleyici girişimler planlanabilir.

Onat Hayta
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı gebelerin cinsel sağlık durumlarının ve danışmanlık gereksinimlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada birinci basamaktan hizmet alan gebelerin cinsel sağlık durumlarının ve cinsel danışmanlık alma gereksinimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte planlanan çalışmanın evrenini Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezindeki dört birime kayıtlı gebeler oluşturdu (N=183). Çalışma 01.09.2024-31.12.2024 tarihleri arasında herhangi bir nedenle merkeze başvuran ve çalışmayı kabul eden 130 gebe ile yürütüldü. Verilerin toplanmasında sosyodemografik bilgiler, gebelik özellikleri ilgili soruları içeren anket formu ve Gebelerde Cinselliğe Karşı Tutum Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 29,02±5,08 (19-51) yıl olan gebelerin %6,2'sinin gebe kalmadan önce, %15,4'ünün ise gebelik sürecinde cinsel sağlık sorunu yaşadığı; %39,2'sinin şimdiki gebeliklerinde aile hekimi veya kadın doğum hekimlerinin cinsel yaşamları hakkında soru sorduğu ve öneride bulunduğu; %17,5'inde riskli durum gerekçesiyle gebelikte cinsel birleşmenin yasaklandığı; %50,8'inin gebelerde cinsel yaşam konusunda orta düzeyde bilgi sahibi olduğu ve %32'sinin bu bilgilere kadın doğum hekimi aracılığıyla ulaştığı saptandı. Katılımcıların %75,4'ünün cinselliğe karşı tutumlarının olumlu olduğu, %46,2'sinin aile hekimi veya hemşiresinden gebelerde cinsel yaşam konusunda eğitim/danışmanlık almak istediği saptandı. Eğitim düzeyi lisans/yüksek lisans olan gebelerin toplam puanlarının ilkokul ve lise mezunu olanlara göre daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Evlilik yaşı ile toplam (r=0,182) ve onaylama (r=0,225); ilk gebelik yaşı ile onaylama (r=0,215) alt boyutu puanları arasında pozitif yönde zayıf ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: Aile hekimlerinin ve hemşirelerinin gebelik izlemleri yaparken bu çalışmada saptanan bulguları (eğitim düzeyi düşük, ilk gebelik yaşı ve evlilik yaşı küçük gebelerin gebelikte cinselliğe karşı daha olumsuz tutuma sahip olması) göz önünde bulundurmaları, disipline özgü ilkelerden yararlanarak fırsatları değerlendirmeleri ve uygun girişimlerde bulunmaları önerilebilir.

Gülhanım Toğrul Demirer
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Annelerin, anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2 yaş altı çocuğu olan annelerin anne sütü ve emzirme konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının araştırılması, anne sütüyle beslenme süresine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tipteki bu araştırma; 1 Şubat 2021 ile 31 Ağustos 2021 tarihleri arasında, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde Çocuk Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 2 yaş altı çocuğu olan annelere yüzyüze görüşme ile anket tekniği uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Anket formu annelerin sosyodemografik ve bebeğin beslenme durumu ile ilgili tamamlayıcı 25 sorudan oluşmuştur ve 17 maddeden oluşan Iowa Beslenme Tutum Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 0-2 yaş çocuğu olan 238 anne dahil edildi. Kişilerin büyük çoğunluğu evliydi (%98,3). Annelerin yaş ortalaması 29,2±5,6, IOWA ölçek puan ortalaması 62,2±7 olarak saptandı. Annelerin %77,3'ünün (n=184) emzirmeye devam etmekte olduğu, %37,8'inin (n=90) emzirme ve bebek eğitimi ile ilgili eğitim aldığı, %67,2'sinin (n=90) sezeryan ile doğum yaptığı, %71,4'ünün(n=90) gebeliğinin planlı olduğu, %20,6'sının (n=90) aktif olarak çalıştığı saptanmıştır. Emzirme ve bebek eğitiminin %75,6'sının (n=68) ebe-hemşireden alındığı ve 0-2 yaş grubu bebeklerin %38,2'sinin sadece anne sütü %20,2'sinin anne sütü ve mama ile beslendiği saptanmıştır. Çalışmamızda %38,7 (n=92) oranında anne sütünü artırmak için takviye edici gıda ya da ek yöntem kullanıldığı saptanmıştır. Sonuç: Sağlıklı bir toplum oluşmasının ilk şartı sağlıklı nesillerin yetişmesidir. Bunun mümkün olması için hayata anne sütü ile başlanmalıdır. Çalışmamızda sadece anne sütüyle beslenme oranı düşük saptanmıştır ve emzirme, bebek bakım eğitimi alma oranı ortalamanın çok altındadır. Örneklemimizin Bebek Beslenme Tutum Ölçek (IOWA) puan ortalamısı diğer çalışmalarla kıyaslandığında orta düzeydedir. Emzirme oranlarını artırmak, yanlış uygulamaların azalması için antenatal ve postnatal eğitimlere önem verilmeli, eğitimlerin içeriği annenin sorunlarına yönelik olmalı ve bir devlet politakası olarak emzirme desteklenmelidir.

Anne sütüAnnelerBebek beslenmesi+4
Derya Ezgi Şener
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite polikliniğine başvuran hastalarda hematolojik parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, obezite polikliniğine başvuran hastalarda; hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel olarak planlanan bu araştırmada, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinin Obezite Polikliniğine 2017-2018 yılları arasında başvuran hastaların, dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara kullanımları, DM tanılarının varlığı, BKİ değerleri kaydedildi; kardiyovasküler risk faktörleri Avrupa ve Türkiye Kardiyoloji Dernekleri risk skorlamasına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya %75,1'i kadın, %24,9'u erkek, 631 katılımcı dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 38,9±12,1 (min=21-maks=65) olarak bulunmuştur. Hastaların %19,2'sinin sigara kullandığı, %4,6'sında DM ve %36,9'unda insülin direnci olduğu görülmüştür. Katılımcıların %3,3'ü zayıf, %7,3'ü normal kilolu, %22,5'i fazla kilolu ve %66,9'u obezdir. Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre hastaların %51,4'i düşük , %20,5'i orta ve %28,1'i yüksek risklidir. Avrupa Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre ise hastaların %83,5'i düşük, %10,9'u orta ve %5,5'i yüksek risklidir. Her iki risk skorlamasına göre risk grupları arasında yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi ve DM varlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre; düşük risk grubunda olanların daha yüksek trombosit/lenfosit oranına ve daha düşük total kolesterol/HDL oranına sahip olduğu görüldü. Her iki skorda da kardiyovasküler risk ile RDW, MPV, lökosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı değerlerinde ilişki saptanmadı. Sonuç: Birinci basamak sağlık hizmetlerine obezite danışmanlığı için başvuran hastalara risk değerlendirmesi yapılması önemlidir. Yapılan kardiyovasküler risk değerlendirmesi ile bazı önlemlerin erkenden alınması sağlanabilir. Riskin erken saptanması amacıyla klinisyenlerin kolay ulaşabilecekleri parametreleri ortaya çıkaracak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Obezite, BKİ, trombosit/lenfosit oranı, kardiyovasküler risk skoru, hematolojik parametreler

Kan parametreleriKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+2
Nursel Kaya
Düzce University
2022
00