Dicle University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Dicle University

421

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta yerleşme anomalisi sonrası oluşan gebeliklerin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Plasenta yerleşme anomalisi nedeniyle sezaryen olan hastaların sonrasındaki gebeliklerinin sonuçlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde, Ocak 2010-Aralık 2015 tarihleri arasında sezaryen olan, transvajinal ultrasonografi ile plasenta previa tanısı konulan hastalar dahil edildi. Çalışma kapsamında 178 hastaya ulaşılıp hastaların plasenta previa sonrasında oluşan gebeliklerinin sonuçları değerlendirilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 22 (Statistical Package fort he Soical Sciences) paket programı kullanıldı. Bulgular: Kliniğimizdeki 6 yıllık dönemde toplamda 8427 doğumun olduğu, bu doğumların 1823' ünün (% 21.6) normal doğum, 6604' ünün (%78.4) ise sezaryen olduğu tespit edildi. Yapılan doğumların 420'sinin (% 5) plasenta previa nedeniyle olduğu tespit edildi. Hastaların yaş aralığı 18-50 olup yaş ortalaması 31.1±5.77 idi. 61 (%34.3) hastanın sezaryen sonrası tekrar gebe kaldığı tespit edildi. Grup 1'deki hastaların tekrar gebe kalma oranı %40.4 (n:40) iken Grup 2'de tekrar gebe kalma oranı %26.6 (n:21) idi. Grup 1 gebeliklerin 28'inin(%75.7) miad olarak sonlandığı, 9'unun(% 24.3) ise miad olmadan sonlandığı tespit edildi. Grup 2'deki gebeliklerin 15'inin (%88.2) miad olarak sonlandığı, 2'sinin (% 11.8) ise gebeliğinin miad olmadan sonlandığı tespit edildi. Adetlerinde değişim olduğunu söyleyen yalnızca 21 kadın (%11.79) tespit edildi. Bu kadınların 9'u (%42.85) Grup 1 iken 12'si (%57.14) Grup 2'den oluşmaktaydı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalarda sonrasında düşük tehlikesi yaşanması, sezaryen sırasında veya sonrasında kan takılma, doğum öncesi hastaneye yatış, sonraki gebeliğin sonlandırılma haftası açısından anlamlı fark bulunamamıştır. Bundan dolayı sezaryen sırasında uygulanan süturların uterus üzerinde zararlı etkilerinin bulunmadığı kanaati oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Plasenta previa, sezaryen, gebelik

GebelikGebelik komplikasyonlarıPlasenta+3
Evindar Elçi
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta profilleri (maternal near miss), prevalansı, tedavi yaklaşımı, sonuçları ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta profilleri, prevalansı, tedavi yaklaşımı, sonuçları ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde, Ocak 2013-Aralık 2017 tarihleri arasında doğum yapmış veya doğum yaptıktan sonra kliniğimize refere edilen Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerine göre neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta (NKH) profili tanı kriterlerine uyan hastalar ve maternal ölüm (MÖ) gerçekleşen hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında 217 Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta ve 19 maternal ölüm gerçekleşen hastanın bilgileri değerlendirildi. Hastalar Grup-1 (hipertansif gebelikler), Grup-2 (hemorajik hastalıklar), Grup-3 (dekolman plasenta ve Dissemine intravasküler koagülasyon) ve Grup-4 (diğer sistemik hastalıklar) olarak sınıflandırıldı. Hastalara ait demografik veriler (yaş, gravide, parite, abortus, yaşayan çocuk sayısı, gestasyonel haftaları, gebelik takiplerinin yapılıp yapılmadığı), fizik muayene bulguları, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, doğum şekilleri, laboratuar parametreleri (tam kan, biyokimya, koagulasyon parametreleri), yapılan transfüzyon tipi ve miktarları, hastalara hastanemizde ve/veya öncesinde yapılan cerrahi müdahaleler, hastaneye yatış sonrası gelişen komplikasyonlar, hastaların yoğun bakımda kalış süreleri, dış merkezden hastanemize olan uzaklığın tahmini saat olarak uzaklığı gibi bilgiler hastane arşiv dosyalarından ve elektronik arşiv veri tabanından temin edilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 22 (Statistical Package fort he Soical Sciences) paket programı kullanıldı. Bulgular: Kliniğimizdeki 5 yıllık dönemde toplamda 9386 doğum 9327 canlı doğum gerçekleşti. Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta insidansı 100 canlı doğumda 2,33 olarak değerlendirildi. Maternal ölüm insidansı ise 100.000 canlı doğumda 203 olarak bulundu. Neredeyse kaybedilecek obstetrik hastaların 35'i (%16,1) normal vajinal doğum, 181'i (%83,4) sezaryen ile doğumunu gerçekleştirirken 1 (%0,5) hastaya ise histerotomi yapıldığı görüldü. Grup 1 hastalar kendi içerisinde değerlendirildiğinde NKH grubu MÖ grubu ile kıyaslandığında AST, ALT, LDH, INR, PTZ ve D-dimer değerlerinin ölen hastalarda daha yüksek, fibrinojen değerinin ölen hastalarda daha düşük olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Grup 2'de NKH ve MÖ gerçekleşen hastalar karşılaştırıldığında ölen hastalarda Plt değerlerinin yaşayan hastalardan daha düşük, WBC, AST, ALT, LDH, üre, Cr, INR, PTZ, APTT ve D-dimer değerlerinin daha yüksek olduğu ve bu değerler arasında istatistiksel anlamlılık olduğu görüldü (p<0,05). Grup 3'te NKH ve MÖ gerçekleşen hastaların laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında ölen hastalarda AST, ALT, LDH değerlerinin yaşayan hastalardan yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Grup 4'te NKH ve MÖ gerçekleşen hastaların laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında AST, ALT, LDH, üre, Cr, INR, APTT, ve D-dimer değerlerinin ölen hastalarda daha yüksek olduğu görüldü ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Neredeyse kaybedilecek obstetrik hastalardan hemorajik hastalıklar ve dekolman ve dissemine intravasküler koagülasyon (DİK) grubu karşılaştırıldığında dekolman ve DİK grubuna yapılan eritrosit süspansiyonu (ERS), taze donmuş plazma (TDP), aferez trombosit, random trombosit, hemokompetan ve taze tam kan transfüzyon ortalaması daha fazla bulunmakla beraber yapılan TDP, random trombosit, hemokompetan ve taze tam kan ürünleri transfüzyonu ortalaması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların yoğun bakımda kalma süreleri değerlendirildiğinde NKH ortalamasının 3,14 gün, MÖ gerçekleşen hastaların 7,05 gün olduğu görülmekte ancak MÖ gerçekleşen hasta sayısının az olması sebebi ile istatistiksel bir değerlendirmeye gidilememektedir. Hastalara dış merkezde müdahale yapılıp yapılmadığı, kliniğimiz olan 3. Basamak sağlık kuruluşunda müdahalede bulunulup bulunulmadığı ve mortalite arasındaki ilişki değerlendirildiğinde dış merkezde müdahale edilen hastaların mortalite oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların yaşadıkları yerden hastanemize olan tahmini uzaklıkları değerlendirildiğinde NKH ortalama 2,43 saatte MÖ gerçekleşen hastalar ise ortalama 3,2 saatte hastanemize ulaşmaktadır. Maternal ölüm gerçekleşen hasta sayımız az olduğundan yine istatistiksel bir değerlendirmeye gidilememiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışmada NKH ve MÖ grupları karşılaştırıldığında laboratuar parametreleri bakımından anlamlı bulunan değerlerin prognoz üzerine olumsuz etkili olacağı ve mortaliteyi öngörmede hekime yol gösterici olacağını öngörmekteyiz. Dış merkezde uygun şartlarda müdahalede bulunulmayan hastaların mortalite oranlarının daha yüksek olduğu bu hastalara sağlanacak uygun merkezlerde yapılacak girişim ve tedaviler ile maternal mortalitenin azaltılabileceğini öngörmekteyiz. Hastaların transfer sürelerinin uzun olmasının da mortalite ve morbiditeye katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta, maternal morbidite, maternal mortalite

Gamze Akın Evsen
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta previa tanısı olan hastaların hematolojik parametrelerinin plasenta yapışma anomalisi ile ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı 2013-2017 yılları arasında hastanemize başvuran plasenta previa tanılı hastaların hematolojik parametrelerinin plasental yapışma anomalileri ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Materyal–Metot: Bu çalışmada Ocak 2013 –Aralık 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, plasenta previa tanısı konulup doğumu kliniğimizde gerçekleştirilen vakalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Geçirilmiş uterin cerrahisi olmayan plasenta previa tanılı 257 (%33) hasta grup 1'i; geçirilmiş uterin cerrahisi olan 396 (%51) hasta grup 2'yi; kliniğimize sancı veya su gidişi şikayetleri ile başvuran ek hastalığı olmayan 120 (%16) hasta grup 3'ü oluşturmaktadır. Hastalara ait demografik veriler, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, doğum anındaki gebelik haftaları, doğum şekli (sezaryen/vajinal doğum), vakanın alınma şekli (acil/elektif), intraoperatif veya postoperatif yapılan kan transfüzyon tipleri ve miktarları, anestezi şekli (genel/spinal), operasyon sırasında veya operasyon sonrası yapılan ek cerrahi işlemler, yenidoğan cinsiyet, ağırlık, 1. ve 5. dakika Apgar skorları, doğum yılı, doğum öncesi hemoglobin, hematokrit, trombosit, lökosit, mpv, nötrofil/lenfosit oranı, trombosit /lenfosit oranları değerlendirildi. Veriler hastanenin elektronik arşiv veri tabanından, hasta dosya bilgilerinden ve ameliyat notlarına ulaşılarak temin edildi. Bulgular: Çalışma hastalarının ortalama yaşları grup 1'de 30.96±6.25; grup 2'de 32.34±5 3; grup 3'de 28.58± 6.7 olarak bulundu. Kliniğimizde plasenta previa insidansının 2013-2017 yılları arasında arttığı tespit edildi. Çalışma gruplarının hemoglobin (HGB) düzeyi, hematokrit düzeyi (HCT), lenfosit sayısı (LYM), eritrosit dağılım genişliği (RDW), platelet dağılım genişliği (PDW) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Çalışma gruplarının platelet lenfosit oranı (PLR) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p< 0.05). Çalışma grupları ortalama platelet volümü (MPV) ve nötrofil lenfosit oranı (NLR) açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05 ). Çalışmadaki Grup 1 hastaların %74'ü (190 hasta) acil , %26'sı (67 hasta) elektif olarak operasyona alınmıştır. Grup 2 hastaların %74'ü (292 hasta) acil , %26'sı ise (104 hasta) elektif olarak operasyona alınmıştır. Grup 1 hastaların %32,7'sine genel anestezi; %67,3'ne de spinal anestezi uygulanırken; Grup 2 hastaların %39,9 oranında genel anestezi , %60,1'ine ise spinal anestezi uygulanmıştır. Çalışmamız oluşturan gebelerin doğurdukları bebeklerin doğum ağırlığı arasında her üç grupta anlamlı fark tespit edilmezken 1. ve 5. dakika apgar değerleri grup 1 ve grup 2'de anlamlı düşük tespit edildi(p<0.05). Grup 1'i oluşturan hastaların bebeklerinin %42' sinin kız cinsiyete, %58'sinin erkek cinsiyet olduğu, Grup 2'yi oluşturan hastaların bebeklerinin %49'nun kız cinsiyet, %51'nin erkek cinsiyet olduğu görülmüştür. Grup 3'ün bebeklerinin %45'i kız cinsiyete, %55'i ise erkek cinsiyet sahipti. Çalışma grupları arasında transfüzyon ihtiyacı açısından anlamlı fark olduğu tespit edilmiştir.Plasenta previa hastalarının %96,2'sinde komplikasyon izlenmezken %3,8'inde komplikasyon saptanmıştır. Komplikasyon gelişen hastalar grup 2 hastalar olup, bu hasta sayısı 25 idi. Bu 25 hastanın %88'inde (22 hasta) mesane hasarı, %8'inde (2 hasta) mesane+üreter yaralanması, %4'ünde (1 hasta) sol hipogastrik arter yaralanması olduğu görülmüştür. Kliniğimizdeki plasenta previalı hastaların % 95,1'inde (621 hasta) fertilite koruyucu cerrahi uygulanırken %4,9'na (32 hasta) histerektomi yapılmıştır. Histerektomi yapılan hastalarda sadece 1 tanesi grup 1 olup geriye kalan hastalar grup 2 hastaları idi. Plasenta previa hastalarından relaparotomi sadece grup 2'de % 1,26 (5 hasta) olarak bulundu. Sonuç: Morbidite ve mortalite açından önemli bir hastalık olan plasenta previa insidansının arttığı tespit edildi. Plasenta previanın ileri yaş, artmış doğum ve sezaryen sayısı ile ilşkili olduğu tespit edildi. Plasenta previa hastalarında ortalama doğum haftası 35,2± 2.7 olarak bulundu. Plasenta previa hastalarında erkek cinsiyet oranı daha fazla idi. Plasenta previa ile kan parametreleri ilişkisi incelendiğinde her üç grup arasında ortalama MPV düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Her üç grup karşılaştırıldığında PLR grup 2 hastalarında anlamlı farklı iken, NLR düzeyleri açısından gruplar arasında fark tespit edilmedi. Plasenta previa tanılı olguların acil sezeryan oranının elektif sezeryan oranından bariz yüksek olduğu ve plasenta previa hastalarına spinal anestezi oranının, genel anestezi oranından daha yüksek olduğu tespit edildi. Plasenta previa tanılı hastalarının %4,9'una histerektomi, %95'ine fertilite koruyucu cerrahi yapıldığı görüldü. Plesanta previa hastalarına yapılan operasyonlarda çok az komplikasyon geliştiği ve gelişen komplikasyonlar içinde mesane yaralanmasının en fazla orana sahip olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Plasenta previa, MPV, PRL, NRL

Kan trombositleriLenfositlerNötrofiller+3
Gülsüm Kaya
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversitemiz hastanesinde doğum yapan yüksek riskli yaş grubu (adölesan ve ileri yaş) gebeliklerinin maternal ve fetal sonuçlarının reprodüktif yaş grubu gebelikleri ile karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Bu araştırmanın amacı, anne ve fetüs için yüksek riskli kabul edilen 19 yaş altı gebelikleri ve 35 yaş üzeri gebelikleri analiz etmek, klinik özelliklerini aynı zaman dilimi içinde kontrol grubu olarak alınan 19-35 yaş gebelikler ile karşılaştırarak, riskli yaş grubu gebeliklerin maternal ve fetal olumsuz sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2017 tarihleri arasında başvuran ve doğumu gerçekleştiren 1164 gebe retrospektif olarak irdelendi. Hastalar adölesan, reprödüktif ve ileri yaş grubu olmak üzere üç gruba ayrılarak incelendi. Adölesan ve ileri yaş (yüksek risk) grubu gebelikler kontrol (normal kabul edilen reprodüktif yaş) grubu ile karşılaştırıldı. Çalışmamızın verileri; maternal yaş, gravida, parite, gebelik yaşı, doğum haftaları, sistemik hastalıkların öyküsü, konjenital anomali ve IUGR varlığı, amnıyotik sıvı miktarı, doğum şekilleri, sezaryen endikasyonları, ek cerrahi işlemler, yenidoğanın 1. ve 5. dakika APGAR skorları, doğum ağırlıkları, cinsiyetleri, mortalite ve morbidite verileri hastane kayıtlarından elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 15.0 for Windows (SPSS Inc. Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. İstatiksel analizlerde, kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare analizi kullanılmış olup, çoklu karşılaştırılmasında ANOVA, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin çoklu karşılaştırılmasında non parametrik yöntem olan Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 1164 gebe kadın; riskli yaş grubu (adölesan ve ileri yaş) 365 ve kontrol grubu 799 kadın olmak üzere gruplara ayrıldı. Riskli yaş grubu kadınların 29'u adölesan, 336'sı ise ileri yaş grubu gebeliklerden oluşmaktaydı. Çalışmaya alınan gebe kadınların ortalama yaşı 30.82±6.24 (14-49) olarak bulundu. Adölesan grubun yaş ortalaması 17.96±0.99 ve ileri yaş grubunun yaş ortalaması ise 39.17±2.92 olarak tespit edildi. Çalışmamızda, gravida ortalaması 4.10±2.47 (1-13), parite ortalaması 2.46±2.01 (0-10), gestasyonal yaşı <34 hafta gebelerin oran %28.60, 34-37 hafta %22.16, 37-39 hafta %34.79, 39-42 hafta %14.18, >42 hafta %0.26 olarak bulundu. Vaginal doğum oranı %19.16 (n: 223), sezaryen doğum oranı %80.84 (n: 941) bulundu. Genel anestezi oranı %11.94 (n: 139), spinal anestezi oranı %69.07 (n: 804) idi. Yenidoğan ağırlığı 3.33±1.05 kg, 1. dakika APGAR skoru ortalaması 5.14±1.98 ve 5. dakika APGAR skoru ortalaması 7.46±2.26 (0-10) ve olguların %9.11 IUGR tespit edildi. Amniyotik sıvı volümü: %77.84 (n:906) hastada normal, %8.42 (n: 98) hastada anhidroamniyos, %8.68 (n: 101) hastada oligohidroamniyos, %5.07 (n: 59) hastada polihidroamniyos tespit edildi. Çalışmamızda tüp ligasyonu oranı %21.31 (n: 248) diğer ek cerrahi girişimler oranı %17.18 (n: 200) olarak bulundu. Hastalar yaş gruplarına göre karşılaştırıldığında, gravida, parite, doğum şekli, anestezi şekli, prezentasyon, doğum ağırlığı, 5. dakika APGAR skoru, gestasyonel yaş, IUGR, amniyotik sıvı volümü, BTL, ek cerrahi işlemler ve komorbid hastalık gibi parametrelerde istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuç: Riskli yaş grubundaki adölesan gebelerde IUGR, preterm eylem, sezaryen oranları yüksek bulunurken, ileri yaş grubundaki gebelerde ise maternal mortalite oranı, gebeliğin hipertansif hastalıkları, gestasyonel diabetes mellitus (GDM), plasenta yerleşim ve invazyon anomali oranları yüksek bulundu. Dolayısıyla, adölesan ve ileri yaş gebeliklerin tespit edilmesi durumunda olası risklere karşı daha ciddi antenatal takiplernin yapılması ve gerekli tıbbi önlemlerin alınması konusunda tüm ilgili sağlık kuruluşlarının ve çalışanlarının ve çalışanlarının daha dikkatli davranması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Riskli yaş grubu gebelikleri (adölesan ve ileri yaş gebelikleri), maternal ve fetal sonuçlar

AnnelerDiyarbakırErgenler+4
Pelin Değirmenci
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromu olgularının erken saptanması, tedavi yaklaşımı, yönetimi ve sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Amacımız obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromunun (PRES) görüntüleme yöntemleri kullanılarak kranial değişikliklerin erken saptanması ve yönetimini ele almaktır. Materyal ve Metod: Çalışma kapsamında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde, Ocak 2010-Aralık 2017 tarihleri arasında 48 posterior reversible ensefalopati sendromu tanısı alan ve 37 normal kranial görüntüleme saptanan hastaların bilgileri değerlendirildi. Hastalar Grup-1 (Posterior reversible ensefalopati sendromu), Grup-2 (normal kranial görüntüleme) olarak sınıflandırıldı. Hastalara ait demografik veriler, fizik muayene bulguları, laboratuar parametreleri, hastalara hastanemizde ve/veya öncesinde yapılan cerrahi müdahaleler, hastaneye yatış süresi, hastaların yoğun bakımda kalış süreleri, hastaların başka kliniğe transferi sağlanıp sağlanmadığı gibi bilgiler hastane arşiv dosyalarından ve elektronik arşiv veri tabanından temin edildi. Bulgular: Kliniğimize 7 yıllık dönemde toplamda 274 şiddetli preeklampsi ve eklampsi tanısı alan gebe başvurmuştur. Bu hastalardan nörolojik semptom tarifleyen 94 hastaya ek görüntüleme yöntemleri istenmiştir. İntrakranial kanama+DIC olan 2 hastanın maternal ölümle sonuçlandığı görüldü. Bu çalışmaya ek görüntüleme yöntemlerine başvurulan hastalardan 48 (% 56,47) hasta grup 1 olarak, 37 (%43,53) hasta grup 2 olarak adlandırıldı. Toplamda 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup 1 hastalarda ALT, PT, INR değerinin Grup 2 hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). PLT ve albumin değerinin Grup 1 hastalarda anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p<0,05). Grup 1 hastaların hastanede kalma süreleri 8.44 gün, grup 2 hastaların 6.54 gün olduğu görülmektedir. Grup 1 hastalarda 32'sinin (%66,67) grup 2 hastalarda 20'sinin (%54,05) yoğun bakım ihtiyacı olduğu saptandı. Hastaların 56'sına (%65,88) kliniğimizde, 29'una (%34,22) dış merkezde ilk müdahalesinin yapıldığı tespit edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada Grup 1 ve Grup 2 hastaları karşılaştırıldığında laboratuar parametreleri bakımından anlamlı bulunan değerlerdeki değişikliklerin erken tespit edilip, erken müdahale edildiğinde prognoz üzerine olumlu etkili olacağı ve posterior reversible ensefalopati sendromunu öngörmede hekime yol gösterici olacağını öngörmekteyiz ve maternal morbidite ve mortalitenin azaltılabileceğine katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, preeklempsi, posterior reversible ensefalopati sendromu

Beyin ödemiEnsefalopatiErken teşhis+7
Nizamettin Bozbay
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum ağırlığı %90 persentilin üzerinde olan (LGA) bebeklerin beş yıllık retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı 2014-2018 yılları arasında kliniğimizde doğumu yaptırılan large for gestational age (LGA) bebeklerin ve annelerin doğum öncesi ve doğum sonrası parametrelerinin ve takip sırasında gelişen komplikasyonlarının değerlendirilmesidir. Materyal-Metot: Bu çalışmada Ocak 2014-Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Kliniği'nde doğumu yaptırılan LGA bebekler ve LGA bebek doğuran hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya 399 hasta dahil edildi. Hidrops fetalisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların demografik özellikleri, gebelik ve bebek verileri, doğum şekli (vaginal doğum/sezaryen doğum), sezaryen yapılan hastaların sezaryen endikasyonları değerlendirildi. Veriler hastanenin elektronik hasta bilgi arşiv veri tabanından, hasta dosyalarından ve ameliyat notlarından ulaşılarak temin edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 32,34±6,63, gravidaları 5,16±2,65 ve pariteleri 3,55±2,36 olarak tespit edildi. Hastaların gebelik haftaları 37,12±2,840 hafta, bebeklerin doğum ağırlığı 3922,46± 643,546 gr olarak tespit edildi. Bebeklerden erkek cinsiyet % 60,4 (241) , kız cinsiyet % 39,3 (158) tespit edildi. Hastaların % 28,5'inde diyabet, %11,3'ünde polihidroamniyozis, % 4'ünde plasental invazyon anomalisi, % 9'unda preeklampsi tespit edildi. Hastaların doğum şekli değerlendirildiğinde % 83,7 (334) hasta sezaryen yapıldığı ve en sık sezaryen endikasyonunun % 55,3 (184) ile geçirilmiş sezaryen olduğu tespit edildi. Komplikasyonlar değerlendirildiğinde; % 3,25 (13) hastada doğum sırasında komplikasyon gelişmiş olduğu tespit edildi. % 4,8 (19) hastanın bebeğinde fetal anomali tespit edilmiş olup en sık hidrosefali anomalisi görüldü. İnrauterin mort fetalis % 5,01 (20) hastada görüldü. LGA doğum oranına bakıldığında yıllara göre dağılımının benzer olduğu tespit edildi. % 52,6 (210) hastanın bebeğinin 4000 gr ve üstünde olduğu tespit edildi. Sonuç: LGA bebek insidansını en çok arttıran maternal sebeplerden biri olan diyabet oranı literatür ile uyumlu bulunmuştur. Maternal ve fetal morbidite ve mortalite açısından tüm gebeler tarama programlarına dahil edilerek diyabet taranmalı ve diyabet tanısı alan gebelere uygun tedavi verilerek sıkı kan şekeri takibi ile kontrol edilmelidir. LGA doğum oranının literatürde yapılan çalışmalarda yıllar geçtikçe artmış olmasına rağmen çalışmamızda benzer olarak tespit edildi. LGA bebeklerin büyük çoğunluğunu literatür ile uyumlu olarak makrozomik fetüsler oluşturmaktadır. Tüm tetkik ve tedavilere rağmen önlenemeyen LGA tespit edilen hastalarda uygun yaklaşım ile maternal ve fetal morbidite ve mortaliteyi azaltmak mümkün olabilir. Anahtar Kelimeler: Large for gestational age, Diyabet, Makrozomi

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDiabetes mellitus+5
Hüseyin Altaş
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran hastalarda aşırı aktif mesane prevalansı saptanması ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran hastalarda aşırı aktif mesane prevalansının saptanması ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metot Polikliniğimize 01.06.2018-31.11.2018 tarihlerinde başvuran 7072 hastadan gebeler, sistemik hastalığı veya ilaç kullanımı olanlar, aktif idrar yolu enfeksiyonu geçirenler, pelvik organ cerrahisi olanlar ve beden kitle indeksi > 40 olanlar çalışma dışı tutuldu. Geri kalan 999 hastaya OAB-V8 aşırı aktif mesane sorgulama uygulanarak 8 ve üzeri puan alanlara KİNG SAĞLIK ANKETİ uygulandı. Veriler, SPSS 17.0 paket programına göre değerlendirildi. Bulgular Katılımcı olan 999 hastanın 171 (%17,2)'inde aşırı aktif mesane saptandı. Hayat kalitesi en çok bozulanlar ilaç kullanımını bırakanlardı. Aşırı aktif mesanelilerde çocukluk çağı enürezis noktürna %29,24 ve sigara içiciliği %45,35'tir. Koit inkontinansının da aşırı aktif mesanelilerde yüksek olduğunu saptadık. Genel sağlık durumu, inkontinans etkisi, rol limitasyon, fizik limitasyon, sosyal limitasyon, kişisel ilişki, duygu durum, uyku enerji düzeyi semptom şiddetlerinin aralarındaki ilişkilerine bakıldığında bölümler arası pozitif ilişki olduğu görülmüştür. Sonuç Aşırı aktif mesane sendromunun doktora başvuru şikâyeti olarak görülmediği ve detaylı bir anamnez ve fiziki muayene ile saptanabileceği saptandı. Sigara içiciliği ve çocukluk çağı enürezis hikâyesinin de bağımsız risk faktörleri olabileceğini düşünüyoruz. Aşırı aktif mesanelilerde semptomlar şiddetlendikçe eşleriyle olan ilişkilerini ve kendi duygu durumlarını olumsuz etkilediğini gözlemledik. Farkındalığının arttırılmasının ve risk faktörlerinin azaltılmasının tanı kolaylaştırıp, hayat kalitesinin arttırılması sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler Aşırı aktif mesane, prevalans, king sağlık anketi, yaşam kalitesi, üriner inkontinans

AnketlerGenital hastalıklar-kadınKadınlar+5
Burcu Yücesoy Köse
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde cerrahi uygulanan myom olgularının preoperatif ve postoperatif değerlendirilmesi: 5 yıllık tersiyer merkez deneyimi

Amaç: Bu çalışmamızda, klinik olarak leiomyom tanısı konulmuş ve opere edilen olguların, operasyon şekillerini karşılaştırmak, ameliyatlar sırasında ve sonrasında yapılan kan transfüzyon durumlarını, post operatif yatış sürelerini, preoperatif ve postoperatif hemoglobin ve hematokrit değerlerini değerlendirmek, anestezi tiplerini karşılaştırmak, dren kullanımı ve komplikasyon gelişme durumlarını tespit etmek amacıyla 378 hasta retrospektif olarak incelendi. Materyal Metod: Çalışma kapsamında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum kliniğinde 1 Ocak 2014 ve 31 Aralık 2018 tarihleri arasında leiomyom tanısı alan ve ameliyat yapılmış 378 olgu retrospektif olarak ele alınmıştır. Olguların demografik (yaş, gravida, parite, hastanede yatış süresi, leiomyom sayısı, leiomyom büyüklüğü ve dren ) özellikleri, laboratuar (hemoglobin ve hematokrit düzeyleri) tetkikleri ve ameliyat bilgileri hastane arşiv dosyalarından ve arşiv veri tabanından temin edildi. Verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler, Ki Kare, Student t testleri kullanılmış ve p<0,05 çıkan değerler anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Olgularımızın 169 (%44,7)'una laparatomi ile myomektomi, 156 (%41,3)'sına total abdominal histerektomi, 15 (%4)'ine L/S(laparaskopi) ile myomektomi, 13 (%3,4 )'üne TLH(total laparaskopik histerektomi), 12 (%3,2)'sine sezaryen sırasında myomektomi, 9 (%2,4)'una operatif histeroskopi ile myomektomi, 4 (%1,1)'üne vajinal myomektomi yapıldığı saptandı. Yaş ortalaması total abdominal histerektomide 46,8,myomektomide 36,7 idi.Olguların başvuru şikayetleri değerlendirildiğinde; en sık kanama düzensizliği ile 164 (%43,5) hastanın, ikinci sıklıkta ise ağrı şikayeti ile 140 (%37) hastanın başvurdukları saptandı. Olguların postoperatif patoloji sonuçları incelendiğinde; leiomyom uteri (leiomyom,dejenere leiomyom,atipik leiomyom) tanısı alan 341 (%88,2) hasta, leiomyoma uteri + adenomyozis tanısı alan 32 (%8,4) hasta , 13 (%3,4) hastada da stump saptanmıştır. Postoperatif dönemde 1 hastamızda yara yeri enfeksiyonu gelişmiştir. Yapılan ameliyatlar sırasında 5 hastada bağırsak yaralanması ve 1 hastada da mesane yaralanması görülmüştür. Sonuç: Genç hastalarda daha çok uterus koruyucu cerrahinin tercih edildiği gözlenmiştir. Abdominal cerrahide komplikasyonlar daha fazla olabilmektedir. Laparaskopik ve robotik cerrahinin gelişmesi ile minimal invaziv cerrahinin önemi giderek artmaktadır. Bunu karşılaştırmak için ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Leiomyoma uteri, histerektomi, myomektomi, histeroskopi.

CerrahiHisterektomiLeiomyom+3
Hıdır Budak
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bevasizumab sıçan endometriyozis modelinde apoptozisi indükler

AMAÇ: Anjiyogenetik bir hastalık olan endometriyozisde endometriyal dokunun ektopik bölgelerde gelişmesi ve hayatta kalabilmesi için neovaskülerizasyona ihtiyaç duyulur. Bu nedenle anjiyogenez inhibitörleri bu hastalığın tedavisinde yeni bir umut olarak görülmektedir. Bevasizumab bazı insan tümörlerinde kullanılan, insan vasküler endotelyal büyüme faktörünü (VEGF) hedefleyen bir rekombine monoklonal antikordur. Bu çalışmanın amacı anti-VEGF antikoru olan Bevasizumabın sıçan endometriyozis modelinde endometriyal implantlarda apoptotik gen ekspresyonu üzerine etkisini araştırmaktır.YÖNTEM: Çalışmaya 8 hafta yaşında, gebe olmayan, Wistar albino suşu toplam 29 adet sıçan dahil edilmiştir. Her bir sıçanda cerrahi endometriyozis modeli oluşturulmuştur. İlk operasyondan 3 hafta sonra ikinci laparotomiler yapılıp, endometriyotik odak boyutları ölçülüp yüzey alanları hesaplanmıştır. Sıçanlar üç gruba ayrılmıştır: Grup I (kontrol grubu) intraperitoneal tek doz %0.09 NaCl solusyonu (0.25 cc; n=10); Grup II (çalışma grubu) intraperitoneal tek doz bevasizumab (2.5 mg/kg; n=10); Grup III (pozitif kontrol grubu) subkütan tek doz leuprolid asetat (1 mg/kg; n=9) verilmiştir. İkinci operasyondan 3 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilip endometriyotik odakların boyutları tekrar ölçülüp, adezyonların şiddeti, yaygınlığı incelenip total adezyon skoru hesaplanmıştır. Endometriyotik odaklar RNA ekstraksiyonu, histopatolojik inceleme ve immünohistokimyasal inceleme için çıkarılmıştır. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile Bax, Cyc-c, Bcl-2 ve Bcl-xl mRNA gen ekspresyonu seviyeleri belirlenmiştir. İmplantlarda epitelyal hücre varlığı CD10 immünohistokimyasal boyama ve semikantitatif inceleme ile değerlendirilmiştir.BULGULAR: Bevasizumab grubu (%58.8) kontrol grubu (%6.2) ile karşılaştırıldığında implant yüzey alanlarını anlamlı olarak küçültmüştür (P<0.001), ancak leuprolid asetat ile arasında fark yoktur (%61.9) (P=0.62). Total adezyon skoru bevasizumab grubunda (1.4±0.9) kontrol grubundan (2.9±0.9) anlamlı olarak az saptanmıştır (P=0.003), bevasizumab grubu ile leuprolid asetat grubu (2.2±1.3) arasında anlamlı bir fark yoktur (P=0.13). Semikantitatif incelemede implantlarda endometriyal epitel hücre varlığı değerlendirilmiş leuprolid asetat grubunda (0.56±1.0) kontrol grubundan (1.78±1.0) anlamlı derecede düşük skor saptanmıştır (P=0.009) ancak bevasizumab grubu (1.4±1.4) ile kontrol grubu arasında anlamlı fark yoktur (P=0.45). Semikantitatif analizde leuprolid asetat ve bevasizumab grupları arasında anlamlı fark yoktur (P=0.17). Endometriyotik odak PCR çalışmasında anti-apoptotik (Bcl-2, Bcl-xl) ve apoptotik (Bax, Cyc-c) gen ekspresyonları çalışılmıştır. Bevasizumab Bax gen ekspresyonunu kontrole göre 3.1 kat, Cyc-c ekspresyonunu kontrole göre 1.3 kat arttırırken, Bcl-2 ekspresyonunu kontrole göre 0.4 kat, Bcl-xl ekspresyonunu kontrole göre 0.8 kat azaltmıştır (P<0.001). Benzer bir şekilde leuprolid asetat da Bax gen ekspresyonunu kontrole göre 3.0 kat (P<0.001), Cyc-c ekspresyonunu kontrole 1.3 kat (P<0.001) arttırırken, Bcl-2 ekspresyonunu kontrole göre 0.4 kat (P<0.001), Bcl-xl ekspresyonunu kontrole göre 0.8 kat azaltmıştır (P=0.002). Ancak leuprolid asetat ve bevasizumab grupları arasında gen ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (P>0.05).SONUÇ: Bu bulgular ışığında yeni bir anjiyogenez inhibitörü olan bevasizumab endometriyotik odakları geriletmede leuprolid asetatla benzer etkinliğe sahiptir. Bu etkiyi açıklamada olası bir mekanizma apoptozis indüksiyonudur.

AnjiyogenezApoptozisBevacizumab+2
Didem Soysal
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerde proteinüri ile antenatal ve postnatal maternal uterin ve renal arter doppler parametrelerininkorelasyonu

Amaç: Preeklamptik gebelerde proteinüri miktarının annenin doğum öncesi ve doğum sonrası renal ve uterin arter doppler parametreleri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hastanemizde tanı alıp yönetimi yapılan 30 preeklamptik hasta ve gebelik haftası eşleştirilmiş 30 sağlıklı gebe değerlendirildi. Tüm olgularda idrarda protein miktarını ölçmek için 24 saatlik idrar toplandı. Antenatal maternal uterin arter ve renal arter dopler analizleri yapıldı. Doğum sonrası yedinci günde olgular kontrole çağrılarak uterin ve renal arter doplerleri tekrar çalışıldı. Maternal uterin ve renal arter PI,RI değerleri ile proteinüri ilişkisi sperman korelasyon analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Preeklampsi grubunda sağ uterin arter PI,RI değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Renal arter PI,RI değerleri her iki grupta benzer idi. Sağ uterin arter doppler parametreleri ile proteinüri miktarı arasında anlamlı korelasyon saptanırken, renal arter doppler parametreleri ile proteinüri miktarı arasında ilişki gösterilemedi. Sonuç: Maternal uterin arter dopler parametreleri ile proteinüri miktarı arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Renal arter dopler parametreleri ile proteinüri arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmada daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, Uterin Arter Doppler, Renal Arter Doppler, Proteinüri

GebelikProteinüriRenal arter+2
Merve Arslan
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18-24 hafta arası in-vitro fertilizasyon (IVF) gebeler ile aynı hafta spontan gebelerin fetal timus volümü açısından karşılaştırılması

Amaç: Yardımcı üreme teknikleri kullanılarak gebe kalan hastalarda preeklampsi, intrauterin büyüme kısıtlılığı, düşük doğum ağırlığı gibi bazı komplikasyonların riskinde artış olmaktadır. In vitro fertilizasyon (IVF) aşamalarında intrastoplazmik sperm enjeksiyonu sırasında sitoplazmik yapıların hasar görebileceği öngörülmektedir. Çalışmamızda ikinci trimester gebelerde fetal timus boyutunun spontan gebeler ile IVF gebelerdeki durumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Bu prospektif vaka-kontrol çalışmasında, yüksek riskli gebelik risk faktörü içermeyen 18-24. gebelik haftasında ikinci trimester anomali taraması kapsamında Temmuz 2019 - Temmuz 2020 arasında Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na normal gebelik takibi için başvuran IVF yöntemiyle veya spontan olarak gebe kalan 18-35 yaş aralığında toplam 135 gebe değerlendirildi. Tüm katılımcıların gravida, parite, vücut kitle indeksi, yaşı ve fetüsün ölçümleri kaydedildi. Aynı vizitte VOCAL programı ile ölçülen fetal timus volümleri ve gebelik haftası kaydedildi. Olgular gebelik sürecinde takip edildi ve doğumun olduğu gebelik haftası, doğum şekli, herhangi bir gebelik komplikasyonu olup olmadığı, yenidoğanın cinsiyeti, doğum kilosu, yoğun bakım ihtiyacı olup olmaması, kord kan gazı pH'ı, kord kan gazı baz açığı, doğum sonrası 1. ve 5. dakika APGAR skorları ayrı ayrı kaydedildi. Bulgular: Araştırmaya katılmaya gönüllü 135 gebeden dahil edilme kriterlerini sağlayan 74 gebe çalışmaya kabul edildi. IVF sonrası gebe kalan olgularda, spontan gebelik olgularına göre fetal timus boyutu istatistiksel anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.001). Spontan gebelik olgularına göre IVF ile gebelik elde edilen olgularda herhangi bir gebelik komplikasyonu görülme oranı istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,024). Sonuç: Bu çalışmamızın sonucunda IVF gebeliklerin anomali taramasına timus volümü ölçümü ekleyerek, IVF gebeliklerde gelişebilecek komplikasyonları daha erken öngörebilmemiz mümkün olacaktır. Böylece riskli hasta grubu saptanarak, bu gebelerin yakın takip altına alınması ve gelişebilecek fetal mortalite ve morbiditenin azaltılması sağlanmış olacaktır.

FertilizasyonFertilizasyon-in vitroFetüs+2
Nurgül Selin Kaya
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal iskemi modifiye albumin, non stres test, ve doppler ultrasonografinin perinatal asfiksiyi öngörmedeki yeri

MATERNAL İSKEMİ MODİFİYE ALBUMİN, NON STRES TEST, VE DOPPLER ULTRASONOGRAFİNİN PERİNATAL ASFİKSİYİ ÖNGÖRMEDEKİ YERİ AMAÇ: Çalışmanın amacı anne kanında çalışılan iskemi modifiye albuminin, doğum öncesi fetal Doppler ultrasonografinin ve non stress testin fetal asfiksiyi öngörmedeki yeri ile normal ve preeklampsili gebelerin karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmamız 9 Eylül Üniversitesi Etik Kurulu başkanlığından onay alındıktan sonra Mayıs 2011 ile Haziran 2013 tarihleri arasında prospektif vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Toplam 110 sağlıklı gebe 104 preeklampsi ile komplike olmuş gebelik çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 34-42 gestasyonel hafta, tekil, normal fetal anatomiye sahip gebelikler dahil edildi. 34-42 gestasyonel hafta arası normal vagınal doğum veya acil ve/veya planlı c/s için kliniğimize yönlendirilen tüm hastalara doğum öncesi Doppler usg ve fetal biyometrik ölçüm yapıldı. MCA PI de 2 SD< bir azalma, umblikal arterde S/D oranında 2 SD< bir artış anormal doppler bulgusu olarak kabul edildi. Ayrıca Umblikal arter PI/ MCA PI inin 1,08?in üzerinde olması beyin koruyucu etki olarak kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan doğum öncesi iskemi modifiye albümin ölçümü için yaklaşık 5 ml maternal venöz kan non-heparinize tüplere alınarak santrifüje edildi. Santrifüj sonrası örnekler ?80oC de saklandı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen sağlıklı gebeler ve preeklampsi tanısı almış olan gebelerde maternal kan iskemi modifiye albumin düzeyi ortalamalarına bakıldığında,preeklampsi grubunda IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. (p<0,0001)Umblikal arter doppler S/D oranı,beyin koruyucu etki varlığı, NST anormalliği ile IMA arasındaki ilişki incelendiğinde her iki grupta S/D oranı 2 standart sapmanın üzerinde olduğunda, beyin koruyucu etki başladığında ve anormal NST varlığında IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Fetal iyilik halinin değerlendirilmesi için APGAR skoru ve kord kan gazı incelendiğinde APGAR skoru 6 ve altında olduğunda ve pH<7,15 olduğunda IMA düzeyi istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Doğum şekli ile IMA arasında anlamlı farklılık saptanmadı.(p:0,080) SONUÇ: Maternal IMA preeklampsi hastalarında belirgin olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Yine anormal doppler bulguları ve anormal NST bulguları olan hastalarda IMA anlamlı yüksek saptanmıştır. Buna ek olarak fetal hipoksi bulguları gösteren bebeklerde maternal IMA düzeyi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak saptamış olduğumuz, IMA nın fetal iyilik halinin belirlenmesinde başarılı sonuçları daha geniş serili araştırmalara desteklenip, geleceğe ışık tutabilir. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, iskemi modifiye albumin, fetal hipoksi, NST, doppler ultrasonografi

AlbüminlerAsfiksiAsfiksi-neonatal+5
Ferruh Acet
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer müsinöz over kanserinde prognozuetkileyen faktörler

Amaç: Çalışmada primer müsinöz over kanserlerinde histolojik subtipler göz önüne alınarak toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalımı etkileyen faktörler ve perioperatif morbiditeler incelendi. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Departmanında, 2007-2023 yılları arasında primer müsinöz over karsinomu tanısı alan 61 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Jinekolojik patolojist tarafından tüm spesimenler yeniden gözden geçirilerek 2020 WHO klasifikasyonuna göre tanılar valide ve konfirme edilerek histolojik subtiplerine göre ayrıldı. Hastaların klinik ve patolojik özellikleri ile tümörün histopatolojik özellikleri incelendi. 5 yıllık hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalım ile bunlara etki eden prognostik faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç: Hastaların median tanı yaşı 45(13-84)'tir. Hastaların median toplam takip süresi 55(2- 190) aydır. Çalışmada tüm hastaların 5 yıllık toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalım sırasıyla %73 ve %70 olarak bulundu. Toplam sağkalımın multivaryant analizinde erken/ileri evrenin (HR, 3.925; 95% CI, [1.199-12.845]; p=0.024) ve histolojik subtipin (HR, 11.499; 95% CI, [2.367-55.851]; p=0.002) toplam sağkalıma etki ettiği görüldü. Hastalıksız sağkalımın multivaryant analizinde ise erken/ileri evrenin (HR, 6.467; 95% CI, [2.093- 19.982]; p=0.001) ve histolojik subtipin (HR, 8.260; 95% CI, [1.684-40.512]; p=0.009) hastalıksız sağkalımı olumsuz etkileyen değişkenler olduğu görüldü. Morbiditenin ve perioperatif komplikasyonun toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etki etmediği saptandı. Çıkarım: Primer müsinöz over kanserlerinde histolojik subtipin prognoza bağımsız olarak etki ettiği görülmüştür. Ekspansil grubun 5 yıllık OS ve PFS değerleri sırasıyla %94 ve %91'dir. İnfiltratif grubun 5 yıllık OS ve PFS değerleri %37 ve %38'dir(p:0.000). Anahtar kelimeler: Müsinöz over karsinomu, ekspansil, infiltratif, sağkalım

Mehmet Ali Abasıyanık
Baskent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abortus imminenslerde HCG , progesteron ve ADAM 12 nin abortusları öngörmedeki yeri ve kötü obstetrik sonuçlarla ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı abortus imminensli olgularda maternal serum β-hCG, progesteron ve A Disintegrin ve Metalloprotease 12 (ADAM 12) düzeylerini araştırmak, bu belirteçlerin abortus imminensli olgularda gerçekleşebilecek abortusları belirlemede kullanılabilirliğini incelemek ve terme ulaşan gebeliklerde kötü obstetrik sonuçlar açısından bu üç maternal serum belirtecini değerlendirmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Etik Kurul'undan onay alındıktan sonra Kasım 2012- Haziran 2013 tarihleri arasında prospektif olarak planlandı. 7.-14. haftalar arasında olan 100 abortus imminens ve 100 kontrol olmak üzere toplam 200 spontan tekil gebe çalışmamıza dahil edildi. Tüm gebelerden ilk başvuru esnasında serum β- hCG e progesteron düzeyleri gönderildi. Çalışmaya dahil edilen tüm gebelere 20. gebelik haftalarında telefon ile ulaşılarak gebelik devamı hakkında bilgi alındı. Daha sonra çalışmaya dahil edilen olgular terme kadar takip edildi. Preterm doğum (<37. hafta), erken membran rüptürü, small for gestational age (SGA), preeklampsi, gestasyonel diabetes mellitus, fetal ya da neonatal ölüm bilgileri telefon ile aranarak kaydedildi. Çalışma tamamlandığında kontrol grubunda bulunan olguların bir kısmı gebeliklerinin terme ulaşmaması nedeniyle kötü obstetrik sonuçlar açısından değerlendirme dışı bırakıldı. Bulgular: Abortus imminens grubunda 14 (%14), kontrol grubunda 4 (%4) gebede abortus oluştu (p>0,05). Abortus imminens grubunda maternal serum β-hCG ve progesteron düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla; p< 0.001 ve p=0.013). Yapılan ROC analizine göre, abortusları doğru olarak öngörebilmesinde β-hCG için eşik değerin ≤ 56.000 IU/L olması gerektiği, progesteron için ise eşik değerin ≤ 27.86 ng/ml olması gerektiği bulundu (sırasıyla p<0.001 ve p=0.002). Kontrol grubu ile abortus imminens grubu arasında ADAM 12 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.335). Tüm olgularda ve ayrıca sadece abortus imminens grubunda abortus yapanlarda ADAM 12 düzeyi abortus yapmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla; p=0.001 ve p=0.010). Tüm olgu grubu incelendiğinde preeklampsi ve SGA gelişenlerde ADAM 12 düzeyi preeklampsi ve SGA gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla; p<0.001 ve p= 0.041). Sonuç: Çalışmamız maternal serum β-hCG ve progesteron değerlerinin abortus imminens grubundan abortusları ayırt etmede kullanılabileceğini gösterdi (sırasıyla p<0.001 ve p=0.002). Maternal serum β-hCG'nin abortusları doğru olarak öngörmek için spesifisitenin %62, sensitivitesinin %60 olduğu, progesteron için ise spesifisitesinin %52, sensitivitesinin %65 olduğu belirlendi. Buna ek olarak vaginal kanaması olan 1. trimester gebelerde eğer ADAM 12 düzeyi düşükse spontan abortus riskinin arttığı ve gebeliğin devam etmesi durumunda da ADAM 12 düzeyi düşük olan olgularda preeklampsi ve SGA gelişme riskinin daha fazla olabileceği saptandı. Sonuç olarak bu hastaların yakın takip edilmesi obstetrik sonuçlar açısından önemli olabilir. Anahtar Sözcükler: Abortus İmminens, human koryonik gonadotropin, progesteron, A Disintegrin ve Metalloprotease 12

AbortusKoryonik gonadotropinlerMetalloproteinazlar+1
Mehtap Zeynep Kuşku
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntra uterin büyüme kısıtlamasında dna metiltransferaz (DNMT)-1 ve histon deasilaz (HDAC)-6 ekspresyonunun araştırılması

Amaç: İntra Uterin Büyüme Kısıtlamasında (IUGR) gebelerde DNMT1 ve HDAC6 ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi ve epigenetik mekanizmaların IUGR etiyopatogenezindeki rolüne ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: Toplam 89 gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Gebeler erken başlangıçlı IUGR (<32 hafta), (n=25), geç başlangıçlı IUGR (≥32 hafta), (n=25) tanısı alan ve kontrol grubu olarak da ek hastalığı olmayan sağlıklı gebeler (n=39) olacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. Plasental DNMT1 ve HDAC6 ekspresyonu immünohistokimyasal boyama tekniği ile incelendi. İstatistiksel analiz sonucunda p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş, gravida, parite, doğum haftaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir (p>0.05, p>0.05, p>0.05, p>0.05, sırasıyla) ancak erken başlangıçlı IUGR ve geç başlangıçlı IUGR ile erken başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında doğum haftası açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.01, p<0.01, sırasıyla). Geç başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında doğum haftası açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Sitoplazmik DNMT1 açısından, erken başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında (p<0.01), geç başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında (p<0.01) istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiştir. Erken ve geç başlangıçlı IUGR arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir (p>0.05). Nükleer DNMT1 açısından, erken başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında (p<0.01) ve geç başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında (p<0.01) belirgin olarak istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiştir. Sitoplazmik HDAC6 açısından erken başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiş olup (p<0.01), erken ve geç başlangıçlı IUGR arasında (p>0.05); geç başlangıçlı IUGR ve kontrol grubu arasında (p>0.05) istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir. Her üç grup arasında nükleer HDAC6 açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir (p>0.05, p>0.05, p>0.05, sırasıyla). Doğum haftası ile DNMT1 nükleer arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Sonuç: Plasenta materyalinde, HDAC6 seviyeleri ile IUGR arasında bir ilişki saptanmamış olmasına rağmen sitoplazmik ve özellikle nükleer DNMT1 seviyeleri IUGR'lı gebelerde artmış olarak izlenmiştir. DNMT1 seviyeleri ve doğum haftası arasında negatif korelasyon izlenmiştir. Bu nedenle DNMT'lerin artışının IUGR tanısında ve/veya prognozun iyileştirilmesi amacıyla kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: İntrauterin Gelişme Geriliği, DNA N-metiltransferaz (DNMT), Histon Deasetilaz (HDAC)

EpigenetikFetal gelişme geriliğiGen ifadesi+2
Meltem Turna
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Investigation of expression of small ubiquitin-like modifier (SUMO) 1 and DNA methyltransferase (DNMT) 2 in pregnant women with preeclampsia

Subject: The aim was to investigate the expression of DNA methyltransferase 2 (DNMT2) and Small Ubiquitin-Like Modifier 1 (SUMO1) expression levels in preeclamptic pregnant women and to shed light on the role of epigenetic mechanisms in the etiopathogenesis of preeclampsia. Material and Method: A total of 78 pregnants, including 16 early-onset preeclamptic (EOPE), 25 late-onset preeclamptic (LOPE) and 37 normotensive control pregnant women, have been evaluated. Expression of placental DNMT2 and SUMO1 have been examined by using immunohistochemical staining technique. Results: While nuclear and cytoplasmic SUMO1 levels and cytoplasmic DNMT2 levels were significantly higher in the preeclampsia group (p<0.05, p<0.05, p<0.05, respectively), no significant difference was observed between the groups in terms of nuclear DNMT2 levels (p>0.05). A significant difference was found between the EOPE group and the control group in terms of SUMO1 cytoplasmic, SUMO1 nuclear and DNMT2 cytoplasmic levels (p<0.05, p<0.05, p<0.05, respectively). While there was a significant positive correlation between nuclear and cytoplasmic SUMO1 levels and cytoplasmic DNMT2 level and the amount of proteinuria (p<0.05, p<0.05, p<0.05, respectively), a significantly negative correlation was found with the delivery time (p<0,001). Conclusion: We determined that nuclear and cytoplasmic SUMO1 levels and cytoplasmic DNMT2 levels were significantly higher in the preeclampsia group compared to the control group. The results underline the role of these epigenetic modifications in the pathogenesis of preeclampsia.

DNA methylationEpigenesis-geneticPregnancy+5
Sultan Ot
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Etinil östradiol (0.30 mg) ve drospirenon (3 mg) içeren oral kontraseptiflerin servikal mukus mukoprotein içeriği üzerine etkisi

Oral kontraseptifler (OK), %100'e yakın etkinlik, yüksek güvenlik sınırları ve sağlığa diğer önemli katkılarıyla, bugün en etkili geriye dönebilir doğum kontrol yöntemidirler. Çalışmalar, OK'lerin uzun süreli kullanımının (5 veya daha fazla yıl), Serviks kanseri ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. OK kullananlarda Serviks Kanseri'ndeki risk artışının mekanizması uzun süredir tartışmalı olup, henüz kesin bir mekanizmaya ulaşılamamıştır. Kombine oral kontraseptif kullanan kadınlarda servikal mukus yetersiz, kalın ve yüksek oranda viskoz olmaktadır. OK kullanıcılarındaki servikal kanser gelişiminin patofizyolojisinde servikal mukus değişikliklerinin rolü iyi açıklanmamıştır. Çalışmamda oral kontraseptif kullanımıyla servikal mukus mukoprotein içeriğinde meydana gelebilecek değişimin saptanması amaçlanmıştır. Ekim 2008 - Kasım 2009 tarihleri arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine kontrasepsiyon amacı ile başvurup, OK kullanımı için uygun ve istekli olan 20 üreme çağındaki kadın araştırma kapsamına alındı. Gönüllülerin ortalama yaşı 30.95 ± 4.43 idi. Gönüllülerden ilaç kullanımı öncesi folliküler fazda servikal mukus örneği alındı, 2 ay Etinil estradiol (0.30 mg) ve drospirenon (3 mg) kullanımını takiben yine siklusun aynı döneminde tekrar mukus örneği alındı. Servikal mukus örnekleri, örneklerin toplanması bittikten sonra spesifik antikorlar aracılığıyla ELİSA yöntemiyle MUC1, MUC2, MUC5AC ve MUC5B düzeyleri açısından değerlendirildi. Oral kontraseptif öncesinde alınan mukus örnekleri, oral kontraseptif sonrasında alınanlarla mukoprotein düzeyleri açısından karşılaştırıldı. Kontrasepsiyon amaçlı başvuran olgularda oral kontraseptif kullanımı açısından istekli olan olguların oranı %27.5 olarak bulundu. OK kullanımı öncesinde ve sonrasında kantitatif olarak en yüksek değer MUC 5AC mukoproteininde saptandı. Oral kontraseptif kullanımı sonrasında, çalışılan tüm mukoprotein düzeylerinde artış kaydedilmekle birlikte MUC 1 (+30.73 ± 24.44 ng/ml, p<0.001), MUC 2 (+54.36 ± 31.88 ng/ml, p<0.001) ve MUC5B (+53.01 ± 33.68 ng/ml, p<0.001) düzeylerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı idi. OK kullanımının sonrasında, öncesindeki değerine göre en fazla artış gösteren mukoprotein MUC 2 idi. OK kullanıcılarındaki servikal kanser gelişiminin patofizyolojisinde servikal mukus ve mukoprotein değişikliklerinin rolü daha geniş serili çalışmalarla aydınlatılmalıdır.

DrospirenonKontraseptifler-oralMukoproteinler+3
Murat Aksoy
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik ve eklamptik gebelerdeki kraniyal mr ve eeg bulgularının klinik karşılaştırılması

Preeklampsi gebeligin ikinci yansmda izlenen hipertansiyon, proteiniiri ve periferal odem ile karakterize bir klinik tablodur. Tabloya epilepsi eklenmesiyle eklampsi geli ir. Eklampsi gebelerin %0.1 den daha azmda goriilen biiyiik la.srrunda ciddi serebro vaskiiler komplikasyonlar gosteren gebeligin akut ve tehlikeli bir hastal1gichr. <;al1 manm amac1 preeklampsi ve el,

Gülseren Dinç
Karadeniz Technical University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hormon replasman terapisi menopozdaki kadinlarin serum lipid ve koagülasyon faktörleri, kemik yoğunluğuna etkisi ve body mass indeks ile ilişkisi

Kliniğimizde postmenapozal dönemde HRT alan 30 kadın ile HRT almayan 29 kadının açlık, insulin, glikoz lipid profili, hemostaz faktörleri ve BMD'si ölçüldü. HRT alan ve almayan postmenapozdaki kadınlardan elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırılarak, BMI ile ilişkileri arasında korelasyon yapıldı. HRT alan ve almayan postmenapozdaki kadınların serum kolestrol, trigliserit, LDL-Kolestrol ve AT-III düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. HRT alan menapozdaki kadınların açlık serum glikoz düzeyleri BMI ile ters orantılı olmasına rağmen, HRT almnayan postmenapozdaki kadınların serum insülin düzeyleri doğru orantılı olarak ilişkili bulundu. HRT alan kadınların serum protein S düzeyleri BMI ile doğru orantılı artarken HRT almayan kadınlarda ise ters orantılı ilişki bulundu. HRT almayan kadınlarda serum protein C düzeyi BMI ile ters orantılı bulundu. Kemik mineral yoğunluğunun HRT alan postmenapozdaki kadınlarda pozitif yönde koralasyonu olduğu belirlendi. HRT alan postmenapozdaki kadınlarda lipid profilinin, insülin, glikoz ve AT-III düzeylerinin aterosikleroz açısından olumlu yönde etkilediği bulundu. İlave olarak HRT alan postmenapozdaki kadınlarda BMI'nın BMD üzerine olumlu etkisini istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyonun bulunması ile gösterdik. Tüm bu nedenlerle menapozdaki kadınlara zaman kaybetmeden HRT başlanması gerektiği sonucuna ulaştık.

Şafak Özdemirci
Karadeniz Technical University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin metastazı bulunan jinekolojik orijinli malignitelerde prognostik faktörlerin araştırılması ve tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Beyin metastazı gelişimi; jinekolojik orijinli malignitelerde nadir görülen ancak hastalarda ciddi komplikasyona veya mortaliteye neden olabilen, oldukça önemli klinik süreçtir. Son yıllarda jinekolojik maligniteye bağlı sağkalım sürelerinin uzaması ve tanı yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte beyin metastazı sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, jinekolojik malignitelerden kaynaklanan beyin metastazlarının klinikopatolojik özelliklerinin ortaya koyulması ve bu özelliklerin prognoza olan etkisinin analiz edilmesi planlandı. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Departmanında, 2008-2021 yılları arasında jinekolojik kanser nedeniyle takip edilen ve beyin metastazı saptanmış 48 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Primer tanı anından itibaren hastaların demografik, klinik, patolojik özellikleri, aldıkları tedavilerin jinekolojik kanserlere göre dağılımı gösterildi. Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım süreleri istatistiksel olarak değerlendirildi. Beyin metastazı oluşum sürecine ve tanı sonrasında sağkalıma etki eden prognostik faktörler istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuçlar: Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım 8 ay olarak bulundu. Jinekolojik orijine göre over kanserinde 12 ay, endometrium kanserinde 4 ay, serviks kanserinde 8 ay, vulva kanserinde 3 ay ve uterin sarkomlarda 4 ay olduğu görüldü. Univaryant analizde lezyonun sayısının, lokalizasyonun, ekstrakraniyal metastaz durumunun ve uygulanan tedavi modalitesinin beyin metastazı sonrası sağkalımla ilişkili olduğu, multivaryant analizde ise lezyon lokalizasyonunun ve tedavi modalitesinin prognozu etkileyen bağımsız değişkenler olduğu görüldü. Over kanserli hastalarda ise lezyon sayısının prognoza olan etkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Platin sensitivitesi saptanmış olan over kanserli hastalarda beyin metastazı sonrası prognozun, dirençlilere göre daha iyi olduğu görüldü. Olguların erken teşhisi, prognostik faktörlerin doğru şekilde değerlendirilmesi ve hastaya uygun tedavi verilmesiyle sağkalım süresinin artacağı öngörülmektedir. Bu çalışmanın sonuçları ve literatür incelendiğinde daha fazla hasta içeren ve multisentirik çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Beyin metastazı, Jinekolojik kanser, Prognoz, Radyoterapi

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGenital hastalıklar-kadın+5
Tahir Eryılmaz
Baskent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal, hiperplazik ve malign endometrial dokularda glikodelin ekspresyonu

İnsan endometriumu, anatomik olarak gebeliğin tutunduğu ve muhafaza edildiği, yaşam boyunca histolojik ve yapısal değişikliklerin meydana geldiği bir dokudur (11). Endometrial hiperplaziler, progesteron etkisi altında olmayan hassas endometriumun devamlı östrojenik etki altında kalması sonucu ortaya çıkan ve endometrium karsinomuna ilerleme potansiyeli olan bir patolojidir (15,18-20). Endometrium kanseri, özellikle gelişmiş ülkelerde jinekolojik kanserler arasında en sık görülen kanser türüdür (26). Türkiye'de de, kadınlarda en sık rastlanan kanserlerden biridir(3). Yüksek insidansına karşılık kanserden ölümler arasında alt sıralarda yer almaktadır ve kanserden ölümlerin 7. en sık nedenidir (26,27). Genel olarak bakıldığında kadınların % 1-3'ünde yaşamları boyunca endometrium kanseri gelişecektir. Glikodelin, lipokalin grubundan, 28 kD molekül ağırlığında bir glikoproteindir, plasental protein 14 (PP14) olarak da bilinir (6). İmmünsüpresif ve kontraseptif özellikleri vardır. Müllerian orjinli normal dokuların yanı sıra, jinekolojik ve diğer organ tümörlerinden de salınır (6-9). Bu çalışmada, normal, hiperplazik ve malign endometrial dokularda glikodelin maddesinin salınımı ve bu maddenin endometrial neoplaziler ile ilişkisinin tespiti amaçlanmıştır. Glikodelin ile boyanma olup olmamasının, normal ve neoplazik endometrial dokuların ayrımı ve mevcut patolojinin derecesinin tespiti açısından katkı sağlayacağı ileri sürülmüştür. Endometrial hiperplaziler ve endometrial kanserlerin klinik ve patolojik özellikleriyle, glikodelin ekspresyonu arasındaki ilişkinin gösterilmesi ve böylelikle literatüre katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda, beklenildiği gibi, atrofik ve proliferatif endometrium dokusunda glikodelin ile boyanma olmadığı, sekretuar endometriumda ise şiddetli boyanma olduğu görülmüştür. Glikodelin ile boyanmanın, daha çok glandlarda olduğu görülmüştür.

Cem Yalçınkaya
Baskent University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preinvaziv servikal lezyonlar ve invaziv skuamoz hücreli kanserde p16ınk4a'nın ekspresyonu ve klinik önemi

Servikal kanser, tarama yöntemlerinin geliştirilip yaygınlaşmasına rağmen tüm dünyada hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir.Başta serviks kanseri olmak üzere çoğu malignitelerde olduğu erken tanının ve uygun tedavinin hayat kurtarıcı olduğu bir gerçektir.Nitekim,preinvaziv servikal lezyonların teşhisi ve uygun tedavisi ile servikal kanserlerden ölüm %70 azaltılmıştır. Her ne kadar sitolojik çalışma ile erken tanıya yönelik yaklaşımların özellikle doku bazında hangi lezyonun progrese olacağı net değildir. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir.Ancak sitolojik bazda olmak üzere uzun süreli takipte, p16INK4a'nın progresyon olup olmadığı ile ilgili çalışmalar mevcuttur. Ancak doku bazında bu konu ile ilgili doyurucu bilgi yoktur.Bu noktadan yola çıkarak,preinvaziv lezyonlar ve invaziv kanserlerde p16INK4a dağılımı ve klinik versiyonu ile ilgili çalışma planlanıp uygulandı. Çalışmamıza, 48 LSIL ve 46 HSIL tanısı almış toplam 94 olgu ile kontrol grubu olarak 30 invaziv skuamoz hücreli servikal hastası dahil edilmiştir.Histopatolojik materyallerde, p16 INK4a pozitifliğinin ekspresyonu, klinik önemi ve HPV DNA ile ilişkisi araştırılmış olup prekürsör servikal lezyonlardan invaziv servikal kansere dönüşme riski yüksek olanları belirlemede sensivite ve spesifiteyi artırarak p16INK4a takipte kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir.Sonuç olarak p16INK4a HSIL ve kanser hastalarında diffüz olarak boyanmıştır. LSIL ve HSIL tanılı olguların p16INK4a ile boyanma paternleri, farklılıklar göstermekle birlikte yüksek riskli HPV DNA ile enfekte olan LSIL hastalarında boyanma paterni yüksek grade lezyonlara benzemektedir.(p<0.001) Preinvaziv servikal lezyonlarında özellikle hem sitoloji hem de doku bazında gerçekten p16INK4a 'nın progresyon veya regresyonu göstermesi açısından kullanılması için daha fazla hasta sayısı ve uzun izlem süresine sahip prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Gonca Çoban
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adneksiyal kitlelerin malignite değerlendirmesinde Ca125, HE4, BCL2 ' nin yeri

Adneksial kitle klinik pratikte sık karşılaşılan bir problemdir. Preoperatif dönemde kitlelerde benign malign ayrımının yapılması tedavi yaklaşımı açısından çok önemlidir. Malign adneksial kitlelerinin büyük çoğunluğunu epitelyal over kanserleri oluşturur. Erken evrelerde cerrahi ile kür sağlanabilirken, ileri evrelerde hastaların sağ kalım oranları düşmektedir. Erken evrelerde asemptomatik olup, % 30' una tanı koyulabilmektedir. Günümüzde adneksial kitlelerin değerlendirilmesinde pelvik muayene, transvaginal ultrasonografi ve bir tümör belirteci Ca125'den yararlanılmaktadır. Ancak bu uygulamalar, erken tanıda ve benign adneksial kitleleri ayırt etmekte yetersiz kalmaktadır. Adneksial kitlelerin tanı ve değerlendirilmesinde en sık kullanılan tümör belirteci Ca-125'dir. İleri evre over kanserlerinin %80-90' ında ve erken evrelerinde %50' sinde yükselmektedir.Ca125 ayrıca benign jinekolojik ve bazı nonjinekolojik hastalıklarda da yükselebilmektedir. Bu nedenle Ca125 tek başına değerlendirmede yetersizdir. Duyarlılık ve seçicilikleri yüksek tümör belirteçlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktadan yola çıkılarak çalışmamızda adneksial kitlelerin malignite değerlendirmesinde Ca125,HE4,bcl 2 'nin yeri araştırıldı. Çalışmamız Başkent Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Ünitesi'nde Kasım 2010 ile Mart 2011 tarihlerinde prospektif olarak planlandı, 50 adneksial kitleli hasta ve 30 kişilik kontrol grubunda uygulandı. Preoperatif dönemde alınan numunelerden serumda Ca125,HE4, idrarda HE4,bcl2, tükrükte bcl2 bakıldı. Kan numuneleri antkübital venden alınıp, idrar numuneleri idrar sondasından alınıp, usulüne uygun santrifüj edilip, -80 derecede saklandı. Tükrük numuneleri ise heparinsiz biyokimya tüpü ve pipetler yardımıyla alındıktan sonra usulüne uygun santrifüj edilip -20 derecede donduruldu. Sonuç olarak serumda Ca125,HE4,idrarda HE4 malign hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu.(p<0,05). Ca125' in yükseldiği benign durumlarda HE4'ün yükselmediği görüldü.Ca125 ve HE4 kombine edilip ROMA(Risk of Ovarian Malignancy Algoritm) algoritması oluşturulduğunda postmenapozal malign hastalarda sensitivitesinin%91,7 olduğu görüldü. Tükrükte ve idrarda bcl2 için sonuçlar anlamsız bulundu.(p>0,05) Ancak daha anlamlı sonuçlar açısından daha fazla hastayla yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adneksial kitle, over kanseri, tümör belirteçleri,Ca125,HE4,Bcl2

Burcu Kısa Karakaya
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometriyal polip zemininde gelişen endometriyum kanserlerinde bcl-2, pten, p53 ve ki-67 ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Endometriyal polip zemininde gelişen endometriyum kanserleri ve benign endometriyal polipler arasında, proliferasyon belirteci olan Ki-67 ve antiapoptotik protein bcl-2 ile tümor supresor genler olan p53 ve PTEN ekspresyonlarının karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Çalışma Başkent Üniversitesi Hastanesinde 2006-2011 yılları arasında tedavi edilmiş 40 olguda retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya en az bir yıldır menopozda olan hastalar dahil edildi. Hormon replasman tedavisi alan, tamoksifen kullanan, meme kanseri öyküsü olan ve premenopozal hastalar ile yeterli doku bloğu bulunmayan ve evrelenmesi tam yapılmamış polip zemininde gelişmiş endometriyum kanseri olgular çalışma dışı bırakıldılar. Endometriyum kanseri olgularının %8'inde (26/323) endometriyal polipten köken alan kanser saptandı. Çalışma kriterlerini sağlayan endometriyal polip zemininde gelişmiş toplam 20 endometriyum kanseri olgusu ardışık olarak çalışmaya dahil edildi. Herbir kanser olgusu için histerektomi örneklerinde saptanmış bir benign polip olgusu rastgele çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Ki-67 ekspresyonu polip zemininde gelişen endometriyum kanseri grubunda benign endometriyal polip grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti ( p < 0,05). Fakat bcl-2 ekspresyonunun polip zemininde gelişen endometriyum kanserlerinde benign endometriyal poliplere göre anlamlı şekilde azaldığını tespit ettik (p< 0,05). PTEN kaybı ve p53 ekspresyonu ile iki grup arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi (p>0,05). Endometriyal polip zemininde gelişen endometriyum kanserlerinde Ki-67, bcl-2, PTEN ve p53 ekspresyonu ve histolojik tip, evre, grade, myometriyal invazyon, polip büyüklüğü ve lenfovasküler invazyon arasında bir istisna hariç alamlı bir ilişki izlenmedi. p53 ekspresyonu yüksek gradeli tümorlerde belirgin şekilde artmaktaydı (p< 0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları benign poliplerde apoptozis inhibe olurken proliferasyonun arttığını düşündürmektedir. Polip zeminde gelişen endometriyum kanserlerinde karsinogenez aşamasında benign poliplerdekinin tersine apoptozis inhibisyonunun engellenmesinden ve proliferasyonun artmasından ek mutasyonların sorumlu olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Endometriyum kanseri, polip, p53, bcl-2, Ki-67, PTEN

Latife Atasoy
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn-vitro fertilizasyon sikluslarında gözlenen tekrarlayan implantasyon başarısızlıklarında cd56 pozitif hücrelerin ve cd98 düzeyinin önemi

Giriş Yardımcı üreme tekniklerinde gözlenen büyük gelişmelerin aksine klinik gebelik elde etme oranları taze embriyo transferlerinde %31, oosit donasyonlarında ise %41 düzeylerinde kalmıştır. İmplantasyon penceresi denilen dönem ve implantasyonun kendisi in-vitro fertilizasyon uygulamasında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma ile tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan in-vitro fertilizasyon hastalarında CD56 ve CD98 in immunohistokimyasal olarak boyanmasındaki farklar incelenmek istenmiştir. Materyal ve Metod Bu çalışma 2004 ile 2010 yılları arasında in-vitro fertilizasyon yöntemi uygulanan 6260 hasta verisinin bulunduğu bir veribankasından tarama ile seçilen 36 hastanın örneklerinin değerlendirilmesi ile yapılmıştır. Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı en az 3 kez in-vitro fertilizasyon denemesi yapılması ve toplamda 8 embriyo verilmesini takiben b-HCG testinin pozitifleşmemesi olarak tanımlanmıştır. Diğer yanda kontrol grubunda ise ilk in-vitro fertilizasyon denemelerinde b-HCG testinin pozitifleştiği hasta grubu bulunmaktadır. Sonuçlar Yapılan karşılaştırmada CD 56 ve CD 98 boyanma yüzdeleri, boyanma gücü ve boyanma skoları arasında gruplar arasında anlamlı farklar saptanmıştır. (p<.001). Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan hastaların endometriyal örneklerinde CD 98 boyanması kontrol grubuna gore anlamlı olarak daha azdır. Tartışma CD 56 ve CD 98 in immunohistokimyasal olarak boyanmaları in-vitro fertilizasyon tedavisi uygulanacak olan hastalarda tanısal testlerin parçaları olabilirler. Bu markırların gebelik oluşumu ve gebelik sürecine olan genel etkilerinin araştırılması açısından daha ileri araştırmalara gerek duyulmaktadır.

Tevfik Berk Bildacı
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre endometrium kanzserinde superior mezenterik lenf nodu metastazinin değerlendirilmesi ve klinik önemi

Endometriyal kanser, kadın kanserleri arasında en sık görülen dördüncü kanser türüdür. İçinde Tahminler ışığında, yalnızca ABD'de yılda yaklaşık 11.000 ölüm meydana geliyor. Lenf nod metastazı endometrial kanserde en önemli prognostik faktördür. Amaç Bu çalışmanın amacı, lenf bezini etkileyen klinik ve histopatolojik risk faktörlerini araştırmaktır. düğüm katılımı. Çalışmaya dış merkezlerden rastgele seçilen 30 kadın dahil edildi. kliniğimize endometrial kanser ön tanısı ile konulmuş ve kliniğimizde endometriyal kanser. Çalışma grubu evre I (erken dönem) olarak iki gruba ayrıldı. aşama) ve aşamalara göre II. aşama ve üstü (ileri aşama). Toplam karın histerektomi (Tip II), bilateral salpingo-ooferektomi, paraaortik lenf nodu diseksiyonu pelvik ve IMA'dan sol renal ven seviyesine, omentektomiye ve peritoneal endometriyal kanser katılımcılarının her birinde sitoloji örneklemesi yapıldı. Çalışma grubundaki 30 hastada ortalama lenf nodu tutulum sayısı 45,9±15,1. Tutulan ortalama pelvik lenf nodu sayısı 32.1±10.1 iken, ortalama tutulan paraaortik lenf nodu sayısı 13,9±6,9 idi. Yapılan incelemeler sonucunda; en fazla Evre Ia sayısı bulundu. Endometriyal adenokarsinom sıklığı %80 idi ve 24 kişide görüldü. Ortalama tümör boyutu, miyometrial kalınlık ve hastaların invazyon derinliği sırasıyla 2,97(±1,6), 1,57(±0,6) ve 0,7(±0,6) idi. Pozitif sub-IMA lenf nodu tutulumu ile birlikte lenf nodu pozitifliği de saptandı. IMA'dan renal ven seviyesine kadar uzanan alanda. gösterildi ki Bu grupta tespit edilen non-endometroid tümör tipi, miyometrial invazyondan daha fazla %50'den fazla, grade 3 tümör ve lenfovasküler invazyon varlığı lenf nodunu etkiler IMA'nın üzerinde katılım.

Abdominal neoplazmlar
Esra Çabuk Cömert
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yardımcı üreme teknikleri kullanılarak eldeedilen tekil gebeliklerde infertilite nedeniile perinatal sonu ların karşılaştırılması

Bu alışmada, infertilite etyolojilerine g re gruplanmış in vitro fertilizasyon sonrası tekil gebelikler ile risk fakt rü taşımayan spontan tekil gebeliklerin perinatal sonu larının retrospektif olarak değerlendirilmesi ama landı. Adana ve Ankara Başkent niversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında 2003-2011 yılları arasında gebelikleri takip edilen 990 infertil hasta infertilite etyolojilerine g re; anovulasyon, k tü over rezervi, erkek fakt rü, a ıklanamayan infertilite, endometriozis, tubal fakt r olarak altı alt gruba ayrıldı. Bu alt gruplar anne yaşı, vücut kitle indeksi, doğumda gebelik yaşı, yenidoğan ağırlığı y nünden 1046 kişilik kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Gebelik komplikasyonları olarak kolestaz, intrauterin büyüme kısıtlılığı, preeklampsi, gestasyonel diyabet, preterm doğum varlığı y nünden değerlendirildi. Kontrol grubuna g re; A ıklanamayan infertilite ve k tü over rezervi grubunda yaş ortalaması anlamlı olarak yüksek bulundu. Anovulasyon grubunda vücut kitle indeksi anlamlı olarak yüksek bulundu. A ıklanamayan infertilite, k tü over rezervi, erkek fakt rü ve anovulasyon gruplarında doğumda gebelik yaşı anlamlı olarak düşük bulundu. A ıklanamayan infertilite, erkek fakt rü ve anovulasyon gruplarında yenidoğan ağırlığı anlamlı olarak düşük bulundu. Gebelik komplikasyonları y nünden infertilite hastaları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; gestasyonel diyabet, preeklampsi, intrauterin büyüme kısıtlılığı, kolestaz, 34 hafta altı preterm doğum, 34 ve 37 hafta arası preterm doğum ve 37 hafta altı toplam preterm doğum oranları arasında anlamlı istatiksel fark bulundu (p<0, 05). İntrauterin büyüme kısıtlılığı insidansı; a ıklanamayan infertilite, erkek fakt rü, tubal fakt r gruplarında kontrol grubundan anlamlı yüksek bulundu. iii Gestasyonel diyabet insidansı; a ıklanamayan infertilite, k tü over rezervi, erkek fakt rü, tubal fakt r ve anovulasyon gruplarında kontrol grubuna g re yüksek bulundu. Preeklampsi insidansı; a ıklanamayan infertilite, erkek fakt rü, tubal fakt r ve anovulasyon gruplarında kontrol grubuna g re yüksek bulundu. Kolestaz insidansı; a ıklanamayan infertilite, k tü over rezervi ve tubal fakt r gruplarında kontrol grubuna g re yüksek bulundu. 37 hafta toplam preterm doğum insidansı; k tü over rezervi, erkek fakt r, tubal fakt r ve anovulasyon gruplarında kontrol grubuna g re yüksek bulundu. Bu alışma sonucunda; infertilite etiyolojisinin perinatal sonu lar üzerinde değişen oranlarda etkisinin olduğu g rüldü. İnfertilite alt gruplarının farklı zelliklerinin değişik mekanizmalar ile perinatal sonu ları etkileyebileceği sonucuna varıldı.

Songül Alemdaroğlu
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren epitelyal over kanseri tedavisinde tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyonun sağkalıma etkisi ve morbiditesi

Amaç: Rekürren over kanseri hastalarında uygulanan tersiyer ve kuaterner sitoredüktif cerrahilerin sağ kalım ve morbidite sonuçlarının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hasta kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Sağ kalım oranlarının tespitinde Kaplan-Meier sağ kalım analizi ve karşılaştırmalar için log-rank testleri kullanılmıştır. Tüm analizlerde anlamlı istatistiki değer p:<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Şubat 2007-2012 tarihleri arasında rekürren over kanseri tanısı ile takip edilen 106 hasta dahil edildi. İkinci rekürrens nedeniyle 47 hastaya tersiyer, 3. rekürrens nedeniyle 12 hastaya kuaterner sitoredüksiyon uygulandı. Ortalama tanı yaşı 54,1±11,2; ortanca takip süresi 40 ay idi. Ortalama ve ortanca sağ kalım süreleri sırasıyla 66,5 ± 5,1 ve 56 ay idi. İkinci rekürrens sonrası tersiyer sitoredüksiyon yapılan hastaların sağ kalımı, yalnızca kemoterapi verilen hastalardan anlamlı olarak uzundu (73,8±7,3 vs 52,0±5,6 ay) (p:0,039). Tersiyer sitoredüksiyon hastalarında, platin duyarlı olanların sağ kalım süresi dirençli olanlardan daha uzun olarak tespit edildi (78,8±8,2 vs 44,4±6,4 ay) (p:0,121). Üçüncü rekürrens sonrası kuaterner sitoredüksiyon yapılan ve yapılmayan hastaların sağ kalım sürelerinin ise benzer olduğu görüldü (63,7±7,5; 62,7±8,3 ay) (p:0,616). Tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyonlarda intraoperatif komplikasyon oranı %15; postoperatif komplikasyon oranı ise %20-25 idi. Cerrahi sonrası yoğun bakım ihtiyacı; tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyonlar sonrası primer ve sekonder sitoredüksiyonlardan daha fazla idi (p:<0,0001). Sonuç: Rekürren over kanseri hastalarında, tersiyer sitoredüksiyonun sağ kalım üzerine olumlu etkisi olabilir. Tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyon cerrahileri sonrasında yoğun bakım ihtiyacının primer ve sekonder sitoredüktif cerrahilerden daha fazla olması; bu geniş cerrahilerin deneyimli merkezlerde gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır

Seda Yüksel Şimşek
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre 1a epitelyal over kanserlerinde p16 ve p53 ekspresyonlarının prognoza etkisi

Epitelyal over kanseri (EOK) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde halen jinekolojik kanserler içinde en öldürücü olandır. Ancak erken evrede prognoz daha iyi olup 5 yıllık sağ kalım %90'ın üzerindedir. Bilindiği gibi özellikle ileri evrelerde bazı proteinlerin (örn: p53, p16) prognostik olduğu gösterilmiştir. Bu bilgiler ışığında çalışmada evre 1a epitelyal over kanseri olan 29 olguda p16 ve p53 ekspresyonlarının prognostik öneminin konvansiyonel prognostik parametrelerle karşılaştırılması planlandı. Parafin bloklarda uygun örnekler alınarak p16 ve p53 immunhistokimya boyaması yapıldı. Konvansiyonel parametreler olarak yaş, grade ve histolojik tip ele alınarak p16 ve p53 sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Yapılan univaryan ve multivaryan analizler sonucunda p53 ve p16 ekspresyonunun grade ile birlikte arttığı gözlenmiş, ancak vaka sayısının limitli olması nedeniyle diğer konvansiyonel parametrelerle birlikte prognostik olduğu gösterilememiştir. Uniform gruplarda daha geniş vaka serileri literatüre katkıda bulunabilir.

Emre Günakan
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre 1a2-1b1 serviks kanserinde parametrial tutulumu etkileyen faktörler ve düşük riskli hasta grubunun seçilmesi

Amaç:Evre 1A2-1B1 serviks kanserli hastalarda parametriyal tutulumu etkileyen faktörlerin belirlenmesi vedüşük risk faktörlerine(tümör boyutu ≤2 cm ,DSİ≤ % 50,LVSİ negatif) sahip erken evre (1A2-1B1) serviks kanserli hastalarda parametriyal tutulumun ve konservatif cerrahinin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntemler:Araştırmada mayıs2007 ve haziran 2013 yılları arasında Başkent Üniverstesi Ankara Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Anabilim Dalında opere edilen 168 evre 1A2 ve 1B1 serviks kanserli hastalar değerlendirilmiştir.13 hasta (%7.7) evre 1A2 ve 155 hasta evre 1B1 (%92.3) idi.Hastaların ortalama yaşı 49.5(29-80). 132 hasta(% 78.6) skuamoz hücreli ,23 hasta (%13.7) adenokanser olup 13 hasta (% 7.7) adenoskuamoz hücreliydi.Ortalama takip süresi 31.5 ay (3-75 ay)'dır.Bu hastalara uygulanan cerrahiler ise ;139 hasta(% 82.7) Tip3+bso+BPPLND,14 hasta (%8.3 ) Tip 3+USO+BPPLND,2 hasta (%1.2) TAH+BSO+BPPLND,7 hasta(%4.2) Radikal trakelektomi+BPPLND,4 hasta (%2.4) Parametrektomi+1/3 Üst vajenektomi+BPPLND,ve 2 hastaya (%1.2) Geniş Konizasyon Konizasyon +BPPLND şeklindedir.İstatiksel analiz SPSS 17 paket programı kullanılarak yapılmış olup tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p< 0.05 olarak alınmıştır. Sonuç:Düşük risk faktörüne sahip(tümör boyutu ≤ 2 cm,DSİ≤ %50 LVSİ negatif) 26 hasta bulundu ve bu hastaların hiç birinde parametriyal tutulum ,lenf nodu metastazı,hastalığa bağlı ölüm ve rekürrens izlenmedi.Litaratürdeki çalışmalara paralel sonuçlar bulundu.Erken evre düşük risk faktörüne sahip hastalarda konzervatif cerrahi yaklaşım umut vericidir ve halen devam etmekte olan prospektif çalışmaların sonuçları bu yolda ışık tutacaktır.

Hüseyin Akıllı
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinde polip kökenli gelişimin prognostik önemi var mıdır

ÖZET Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Yaşam boyu endometrium kanserine yakalanma riski % 2,6'dır. Endometrium kanserinin ortalama görülme yaşı 62dir. Endometrium kanseri gelişimine sebep olan birçok risk faktörü bulunmaktadır, bu risk faktörlerinin büyük çoğunluğunu karşılanmamış östrojen varlığı ve karşılanmamış östrojenin artmasına sebep olan durumlar (Endometrial hiperplazi, polikistik over sendromu, obezite, nulliparite, infertilite, erken menarş-geç menapoz, menapozda östrojen tedavisinin progesteronsuz kullanımı ) oluşturur. Diyabet, hipertansiyon ve hipotroidi gibi medikal durumların da endometrium kanseri ile birlikteliği gösterilmiştir Endometrium kanseri cerrahi olarak evrelendirilmektedir. Endometrium kanseri tanısı alan hastaların %70-80 'i tanı esnasında evre 1 dir. Evre 3 ve evre 4 kanser, ileri evre endometrium kanseri olarak isimlendirilir. Evre 1 endometrium kanserinde 5 yıllık sağkalım %90ların üzerindedir. Endometrial polip premenepozal ve postmenopazal dönemde görülebilir. Endometrial poliplerin polipektomi yapılarak değerlendirildiği meta-analizde ,poliplerin %3,57 sinde malignite izlenmiştir Bu çalışmada 2007-2013 yılları arasında merkezimizde primer cerrahisi yapılan FIGO 2009 evreleme sistemine göre erken evre (evre Ia ve Ib) 318 endometrioid tip endometrium kanserli hasta değerlendirildi. Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinin polip içerisinde gelişmesinin prognostik önemi ve endometrium kanseri genel sağkalım - hastalıksız sağkalıma etkisi araştırıldı. Hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalıma yönelik yapılan analizler sonucunda endometrial polip içerisinde gelişen evre I endometrioid tip endometrium kanserli hastalar, endometrial yüzeyden gelişen kansere sahip hastalara göre daha az hastalıksız sağkalım ve genel sağkalıma sahip oldukları görüldü.

Endometrial neoplazmlarNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
İrem Alyazıcı
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Standart cerrahi uygulanan Tip II endometrium kanseri'nde adjuvan tedavi modalitelerinin genel sağkalım'a katkısı ve morbiditesi

Giriş: Endometrial Kanserler dünyada ve ülkemizde en sık görülen jinekolojik kanserlerdir. Tip II endometriyal kanserler endometriyal kanserlerin %20'sini ve mortalitenin %50'sini oluştururlar. Tip II endometriyal kanserler ileri yaşta, atrofik zeminde gelişirler, ileri evrede tanı alırlar ve agresif biyolojik davranışları vardır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Mayıs 2007 – Kasım 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bölümünde tedavi edilen 107 tip II endometriyal kanserli olgu araştırma kapsamına alındı. Çalışma kapsamına alınan hastaların tamamına evreleme (ileri evre hastalara debulking) yapıldı. Ortalama yaş 64,1'di. Olguların %93,5'i post menapozaldı, %75,7'sinde seröz histoloji bulundu. Olguların %60,7'si tanıda evre III ve IV'dü. Ameliyat sonrası olguların %93,5'ine ek tedavi verildi. Ortalama takip süresi 66,3 aydı. Çalışmada genel sağkalımın ve hastalıksız sağkalımın; yaş, evreler, sitoredüksiyon, adjuvan tedavilere göre farklılıkları değerlendirildi. Sonuç: Olguların sağkalım süresi 66,3ay, hastalıksız sağkalım süresi 55,1 aydı. GS %64,1, HS %51,5 bulundu. Takip süresinde 43 olguda rekürens gelişti. 28 olguda hastalığa bağlı exitus oldu.Sağkalım ve hastalıksız sağkalım sırasıyla Yaş≤60 olgularda 77,1 ay, 69,3 ay ; yaş>60 olgularda 59,2 ay, 46,4 aydı. Evrelere göre analiz edildiğinde yaş≤60 tüm evrelerde daha iyi prognoz izlendi. Evre IV olgularda maksimal ve optimal debulking karşılaştırıldığında sırasıyla GS %46,9, %26,7; HS %26, %12,8 bulundu. Evre III olgularda Kemoterapi ve kemoterapi&radyoterapi alan olgular karşılatırıldığında GS %59,9, %25; HS %44,4, %25 bulundu. Çalışmamızın sonuçlarına göre tip II endometriyal kanserli hastalarda birincil tedavi cerrahi olmalıdır.( ileri evrede maksimal debulking) adjuvan tedavide kemoterapi(platin bazlı) ilk seçenek olmalıdır. Adjuvan rayoterapinin sağkalım avantajı izlenememiştir.

CerrahiCerrahi-ürogenitalEndometrial neoplazmlar+5
Ehad Gökçe
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı hastalarının endometriumunda granulosit koloni stimülasyon faktör reseptörü ve serviko-vajinal lavajında granulosit koloni stimülasyon faktör düzeyinin prognostik önemi

İmplantasyon, endometrium ile embriyo arasında büyüme faktörleri, hormonlar, adezyon molekülleri, ekstraselüler matriks ve prostoglandinler ile oluşan karmaşık bir diyalog çerçevesinde; embriyonun desiduaya yapışması, bazal membrana doğru inmesi ve stromaya invaze olmasıdır. Günümüz Yardımlı Üreme Teknikleri (YÜT)'ndeki en yüz güldürücü araç olan İntrasitoplazmik sperm injeksiyonu (ICSI) uygulamalarında %80'lik fertilizasyon oranlarına ulaşılabilmesine rağmen, ortalama canlı doğum oranı %45'i geçememektedir. Bu noktada implantasyon başarısızlıkları ve endometrial reseptivite, YÜT'nin en önemli hız kısıtlayıcı basamaklarından birini oluşturmaktadır. Granulosit-Koloni Stimülan Faktör (G-CSF) implantasyon penceresine uygun dönemde fetomaternal alandan, plasentadan, desiduadan ve serviko-vajinal sıvılardan eksprese olmaktadır ve endometrial reseptiviteyi belirlemede önemli bir belirteçtir. Bizim bu çalışmadaki amacımız öncelikle Tekrarlayan İmplantasyon Başarısızlığı olan, ICSI planlanan hastaların embriyo transfer (ET) günü serviko-vajinal lavaj örneklerinden G-CSF düzeyleri ve bu hastaların endometrial biyopsi örneklerinden G-CSF reseptör bakılması ile elde edilecek gebelik oranları ilişkisinin gösterilmesidir. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Ankara Tüp Bebek Merkezlerimize başvuran, son 12 ay içinde ICSI yapılmasını planladığımız hastalarımızdan 19'u dahil edilmiş olup, 18-42 yaş aralığında, donma-çözme siklusu olan veya zorunlu tek embriyo transferi yapılan hastalar ise çalışmaya dahil edilmemiştir. Örnekler embriyo transfer gününde serviko-vajinal lavaj sıvılarından minimal invazif bir yaklaşımla alınmıştır. Serviko-vajinal lavaj örneklerinde Biyokimya laboratuvarımızda ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) yöntemi ile G-CSF düzeylerine bakılmıştır. Endometrium biyopsi örneklerinde G-CSF reseptörü incelenmiştir. G-CSF ve G-CSF reseptörü düzeyleri ile elde edilecek gebelik oranları ilişkisi istatistiksel olarak incelenerek klinik retrospektif bir araştırma yapılmıştır. Embriyo transfer günü serviko-vajinal lavajdan bakılan G-CSF düzeyleri, USG'de gestasyonel kese ve fetal kalp atımı olanlar ile olmayanlar arasında, p<0.05 anlamlılık düzeyinde istatistiksel bir fark çıkmamıştır. Endometrial örneklerdeki G-CSF reseptörünün boyamasında glandüler alanlarda tutulum olmadı. β-hCG pozitif olan 2 hastada, β-hCG negatif olan 1 hastada stromal alanlarda yaygınlığı az hücrede (%1) ve G-CSF reseptörünün boya yoğunluğu orta derecede saptandı. Serviko-vajinal lavajda saptanılan G-CSF miktarını, klinik gebelik oranı açısından değerlendirebilmek için daha fazla hasta incelenmelidir. G-CSF ile ilgili çalışmaların sayısı arttıkça, G-CSF'nin fertilizasyon ve implantasyondaki önemi daha iyi anlaşılacaktır. Böylelikle hem infertil çiftler için yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecek hem de fertil çiftler için yeni kontrasepsiyon teknikleri sağlanabilecektir.

EmbriyoEmbriyo nakliEndometriyum+4
Esra Ünal
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda over torsiyonu modelinde sildenafil kullanımının anti müllerian hormon seviyesi üzerine etkileri var mı?

Adneksiyal torsiyon ovaryan pedinkülün ekseni etrafında dönmesi sonucu oluşur. Jinekolojik aciller arasında beşinci sıradadır. Adneksiyal torsiyonun klinik özellikleri akut abdominal ağrı, muayene sırasında ele gelen adneksiyal kitle, bulantı, kusma, hafif lökositoz ve ateştir. Ayırıcı tanıda ektopik gebelik, over kist rüptürü, pelvik enfeksiyon, akut apandisit, nefrolitiyazis, miyom dejenerasyonu düşünülmelidir. Tanı koymak için anamnez, muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri gereklidir. Sıklıkla adneksiyal kitleler torsiyona neden olur. Tedavisinde altın standart laparoskopi ile detorsiyondur. Ancak detorsiyonun, overi iskemi reperfüzyon hasarından tamamen korumayacağı ve iskemi reperfüzyonun over rezervine zarar vereceği endişesi vardır. Bu görüşten yola çıkılarak torsiyon tedavisinde cerrahiye ek olarak antioksidan maddeler denenmiştir. Çalışmamızda torsiyon detorsiyon modeli oluşturulan ratlarda, antioksidan bir madde olan sildenafilin over rezervine etkisi araştırılmıştır. Overyan rezerv en iyi indikatörlerden biri olan anti müllerian hormon ile değerlendirilmiştir. Sildenafil uygulanan grupta anti müllerian hormon düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0.05). Bu durum detorsiyon sonrası over dokusunun iyileşmesi ile rezerv kaybının olmaması ya da torsiyonda over kanlanması azalsa da rezervin korunacağı ile açıklanabilir.

Adneks hastalıklarAntimüllerian hormonHormonlar+7
Didem Alkaş
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal kanserde prognozu etkileyen faktörler ve neoadjuvan tedavinin prognoza etkisi

Servikal kanser dünyada ve ülkemizde jinekolojik maligniteler içerisinde üçüncü sırada izlenmektedir. SEER 2005-2011 verilerine göre 5 yıllık sağkalım % 67.8 dir (1). Çalışmada Şubat 2007 – Ocak 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Bölümünde tedavi edilen 119 evre 1B2 servikal kanserli olgu araştırma kapsamına alındı. Çalışma kapsamına alınan hastaların tamamına Tip3 (Querleu-Marrow Tip C2) Histerektomi ve level 3 Lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Ortalama yaş 56 (32-85), ortalama takip süresi 35 (1-100) aydı. Çalışmada evre 1B2 olan olgularda genel ve hastalıksız sağkalımı etkileyen faktörler ve neoadjuvan kemoterapinin genel ve hastalıksız sağkalım'a olan etkisi araştırıldı. Olguların ortalama sağkalım süresi 74,6 ay, hastalıksız sağkalım süresi 63,8 aydı. 5 yıllık sağkalım (GS) ise %67,6 ; hastalıksız sağkalım (HS) ise %57,2 olarak bulundu. Takip süresinde 38 olguda rekürrens gelişti. 32 olguda ölüm gerçekleşti. 5 yıllık genel ve hastalıksız sağkalım neoadjuvan tedavi alan olgularda sırasıyla %51,7 (56,3 ay) ve %48,2 (49,2 ay) olarak bulundu. Neoadjuvan tedavi almayan olgular için 5 yıllık genel ve hastalıksız sağkalım ise sırasıyla %73,5 (79,2 ay) , %61,4(67,7 ay) olarak hesaplandı. Neoadjuvan tedavi alanlarla almayanların genel sağ kalım hızları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıyken (p=0,036), hastalıksız sağ kalım hızları benzerdi (p=0,170). Neoadjuvan tedavi almayanların genel sağ kalım hızı alanlardan anlamlı olarak yüksekti.

HisterektomiKemoterapi-adjüvantLenf nod eksizyonu+6
Tuğba Tekelioğlu
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren epitelyal over kanseri tedavisinde sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyonun sağkalıma etkisi ve morbiditesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı rekküren epitelyal over kanserlerinde sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahilerinin morbidite ve genel sağkalım üzerindeki etkisini incelemek. Materyal-Metod: Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp fakültesi Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 01/02/2007-01/05/2016 yılları arasında sekonder sitoredüksiyon uygulanan 349 hastanın dahil edildiği retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışma için gerekli etik kurul onayı alınan invazif epitelyal over kanserli olgular dahil edilmiştir. Hastaların sekonder sitoredüksiyon öncesi primer cerrahisi gerek merkezimizde veya başka merkezlerde suboptimal yapılan cerrahileri tamamlanmış, tamamına optimal sitoredüksiyon uygulanmıştır. Daha sonra bu hastaların 155'ine tersiyer, 55'ine kuarterner sitoredüksiyon cerrahisi uygulanmıştır. Optimal sitoredüksiyon, hastalıksız sağkalım, platin duyarlılığı, tutulumu yeri(izole,multipl,karsinomatöz), evre, grade, Ca-125 düzeyi, histolojik tip ve nüks tümör çapının prognostik önemi değerlendirilmiştir. Tüm hastaların bilgileri öncelikle hastane bilgi sistemi, hasta dosyaları ve telefonla doğrudan hastalara ulaşılarak elde edildi. Elde edilen istatistiksel veriler SPSS 22 sisteminden sağkalım süreleri Kapkan-Meier ve logistik regresyon analizleri kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular:Bu çalışmaya dahil edilen 349 olgunun ortalama yaşı 52±11,6 median takip süresi 111 ± 10,3 ay dır. Optimal sekonder sitoredüksiyon 342 hastaya yapılmış, 7 hastaya ise suboptimal (>1 cm rezidü tümör)sitoredüksiyon yapılmıştır. Sağkalım oranları 36,6/15,3 ay(P<0,001) olarak hesaplanmıştır. Hastalıksız sağkalım, platin duyarlıllığı, nüsk tümör çapı ve tutulum yeri anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiştir.Tersiyer sitoredüksiyon uygulanan 139 hastaya optimal, 16'na suboptimal (> 1 cm rezidü tümör) uygulanmış olup sağkalım süreleri sırası ile 22,2/6,4 ay olarak hesaplandı. Sekonder sitoredüksiyonda anlamlı bulunan prognostik kriterler burda da sağkalıma olumlu yansıdı. Ek olarak histolojik tip sekonder cerrahide prognostik önemi yokken tersiyer cerrahide anlamlılık göstermiştir. Kuarterner sitoredüksiyon uygulanan hastanın 45'ine komplet, 10 olguya ise suboptimal (> 1 cm rezidü tümör) cerrahi uygulandı. Sağkalım oranları sırası ile 29,1/10,5 ay olarak hesaplandı. Hastalıksız sağkalım, platin duyarlıllığı, tutulum yeri ve histolojik tip anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiştir. Diğer iki cerrahiden farklı olarak kuarterner sitoredüksiyonda nüks tümör çapı prognostik önemini kaybetmiştir. Yaş (>65,<65), evre, grade, Ca-125 düzeyi, uygulanan kemoterapi basamak sayısı sağkalım üzerinde tüm cerrahi aşamlarında prognostik faktör olarak anlamlı bulunmamışlardır. Morbidite açısından primer/skonder/tersiyer/kuarterner intraoperatif komplikasyon oranları sırayla 4,8/9,1/15,3/9 olarak bulunmuştur. Sonuç:Bizim çalışmamız sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahilerinin rezidü tümör dokusu bırakılmayacak şekilde etkin bir cerrahi yapilmasi durumunda belirgin sağkalım avantajı sağladığını ortaya koymuştur. Hastalıksız sağkalım, tümör yaygınlığı, platin duyarlılığı, histolojik tip sağkalımda anlamlı prognostik kriterler olup hasta seçiminde göz önünde bulundurulmalıdır. Morbidite oranları literatürle uyumlu olup kabul edilebilir düzeydedir. Uygun hastlarda bu cerrahiler önerilmelidir. Özellikle tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahisi ile ilgili iyi dizayn edilmiş prospektif ve retrospektif çalışma sayıları artırılmalıdır.

CerrahiCerrahi-kadın doğumMorbidite+4
Gunel Najafova
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leiomyosarkom rekürrenslerinde cerrahinin sağkalıma etkisi

Amaç: Leiomyosarkom (LMS), nadir görülen bir düz kas tümörüdür. Bu nedenle, literatürde LMS'la ilgili yayınlar sınırlıdır. Bu çalışma ile hastaların klinik özellikleri ve hastalık nüksü halinde sitoredüktif cerahinin sağkalıma etkisi incelenerek, literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde Şubat 2007 – Şubat 2016 tarihleri arasında cerrahi tedavi uygulanmış olan, 65 LMS tanısı almış hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik özellikleri SPSS 22.0 for Mac aracığılıyla bilgisayar ortamına aktarıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 50 idi. Tüm hastaların 5 yıllık OASı %33,5; DFSları %11,6 olarak hesaplandı. Nüks ortaya çıkan hastalarda sekonder sitoredüksiyon uygulananan ve uygulanmayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Tersiyer sitoredüksiyonda ise nüks süresi 6 aydan daha uzun olan hastalarda cerrahinin sağkalımı anlamlı olarak artırdığı görüldü (p:0.007). Sonuç: LMS genellikle agresif seyirli nadir bir malignitedir. Bu çalışmada literatürde daha önce incelenmediği görülen, tersiyer sitoredüksiyon – sağkalım ilişkisi incelenmiş ve hastalıksız sağkalım süresi 6 aydan uzun olan hastaların sitoredüktif cerrahiden fayda görebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Leiomyosarkom, sekonder sitoredüksiyon, tersiyer sitoredüksiyon, sarkom.

CerrahiLeiyomiyosarkomNeoplazmlar+4
Mehmet Tunç
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erkek infertilitesi nedeniyle yapılan intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu sikluslarında mikroakışkan çip ile seçilen spermlerin klinik sonuçlara etkisi var mı?

Erkek İnfertilitesi Nedeniyle yapılan İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu Sikluslarında Mikroakışkan Çip ile Seçilen Spermlerin Klinik Sonuçlara Etkisi Var mı? Günümüzde ileri düzey sperm seçme yöntemleri, yalnızca motilite ve morfolojisi iyi spermleri değil, aynı zamanda Deoksiribonükleik Asit (DNA) hasarı ve DNA fragmantasyon oranı daha düşük, DNA bütünlüğü daha yüksek spermleri seçmeye olanak tanımaktadır. İleri düzey sperm seçme yöntemlerinden MACS, IMSI ve çift kırılma tekniklerinde klinik çalışmalar yapılmış olup, mikro akışkan sıvı bazlı bir sperm seçme yöntemi olan Fertile Chip® ile yapılan klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle prospektif randomize planlanan çalışmamızda erkek infertilitesi nedeniyle tüp bebek tedavisi planlanan hastalarda fertile chip kullanılarak yapılan intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) sonrası fertilizasyon oranları, embriyo kalitesi ve gebelik oranlarını araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda power analiz sonucuna göre erkek infertilitesi nedeniyle ICSI tedavisi uygulanacak toplam 128 hasta randomize edilerek 64 hastanın sperm seçimleri konvansiyonel swim-up yöntemiyle, 64 hastanın sperm seçimi de fertile chip kullanılarak yapıldı. Siklusa başlanan tüm hastalara oosit toplama işlemi yapıldı. Çalışma sonucu yapılan analizlerde kontrol grubu ve çalışma grubunun demografik verileri, uygulanan tedavi protokolleri ve tedavi dozları arasında istatiksel fark saptanmadı. Primer sonuçlarımızdan biri olan fertilizasyon oranları arasında istatistiksel fark saptanmadı (p꞊0,41). Siklus başına/ oosit toplama işlemi başına implantasyon oranları fertile chip grubunda %53,17, kontrol grubunda %30,16 olarak bulundu, bu fark istatistiksel olarak fertile chip grubu lehine anlamlı saptandı (p꞊0,004). Embriyo transferi başına gebelik oranları incelendiğinde, fertile chip grubunda %66,7, kontrol grubunda %47,6 olarak bulundu (p=0,047). Embriyo transferi başına klinik gebelik oranlarına bakıldığında ise, fertile chip grubunda %57,1, kontrol grubunda %36,5 bulundu (p=0,032). Embriyo transferi başına gebelik ve klinik gebelik oranları, fertile chip grubunda, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Tüm hastalar incelendiğinde çalışmaya dahil edilen hasta başına klinik gebelik oranları fertile chip grubunda %56,3 kontrol grubunda %35,9 olarak saptandı. Bu fark istatistiksel olarak fertile chip grubu lehine anlamlı bulundu (p=0,033). Çalışmamız sonucunda, erkek infertilitesi nedeniyle ICSI tedavisi planlanan hastalarda, sperm seçim yöntemi olarak fertile chip kullanımının, konvansiyonel yöntemlere kıyasla, klinik gebelik başarısını arttırdığını saptadık. Ancak daha yüksek sayıda çalışma gruplarıyla yapılan analizlerle çalışmanın desteklenmesi gerekmektedir.

DNAEmbriyoGebelik+5
Şirin Aydın Deniz
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pendrin ekspresyonunun preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon olgularında immunohistokimyasal yöntem ile analizi

AMAÇ: Çalışmamızda hipertansiyon patogenezinde rolü kanıtlanan pendrin proteininin özellikle alt grupları belirlenmiş preeklamptik olgularda (erken başlangıçlı PE-geç başlangıçlı PE) ve gestasyonel hipertansiyon olgularında alınan plasental yatak biyopsilerinde ekspresyon yoğunluğunun immunohistokimyasal boyama yöntemleri ile analiz edilmesi ve bu farklı fenotiplerin oluşum mekanizmalarındaki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu prospektif çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayıyla gerçekleştirildi.Çalışmamızda Mart 2014 ile Şubat 2015 tarihleri arasında kliniğimize yatırılarak takibe alınan, preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon teşhisi kriterlere uygun olarak konulan ve doğumu yine kliniğimizde sezaryen ile gerçekleştirilen olgulardan alınan plasental yatak biyopsilerinde pendrin proteini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmalı immünohistokimyasal olarak analiz edildi. Grup 1: erken ve geç başlangıçlı PE olguları (n=28 ), Grup 2: gestasyonel HT olguları (n=7) ve Grup 3: sağlıklı kontrol olguları (n=30).Semikantitatif skorlama iki patolog tarafından bağımsız olarak 0=negatif, +1=hafif boyanma,+2=orta şiddette boyanma, +3=yoğun boyanma olarak mikroskopta değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda 78 tane plasenta yatak biyopsisi değerlendirildi ve uygun olan 65 olgu çalışmaya dahil edildi.Toplam 65 olgudan 40 olguda pendrin negatif boyandı. 25 olguda boyanma olup, sırasıyla hafif boyanma 21 olguda, orta şiddette boyanma 3 olguda ve yoğun boyanma 1 olguda gerçekleşti.Orta şiddette ve yoğun boyanma Grup 1'de, orta ve hafif şiddette boyanma Grup 2'de saptandı. Ancak gruplar arasında pendrin boyanma yoğunluğunda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0,05). SONUÇ: Preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon olgularında patogeneze yönelik plasental yatakta pendrin ekspresyon artışı izlenmiş olup gruplar arası anlamlı istatistiksel fark gözlenmemiştir. Anahtar kelimeler: : pendrin, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve plasental yatak biyopsisi

BiyopsiBöbrekEklampsi+6
Ali Taner Anuk
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrioid tip endometrium kanserinde paraaortik lenf nodu tutulumu için risk faktörleri

Bu çalışmanın amacı, tamamına komplet cerrahi evreleme uygulanmış endometrioid tip endometrium kanseri (EEK) hastalarında, paraaortik lenf nodu (LN) metastazı için risk faktörlerini belirlemekti. Bu çalışmada, 2007-2018 yılları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde endometrium kanseri nedeniyle opere edilen hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Pelvik ve paraaortik lenfadenektomiyi de içeren cerrahi uygulanmış olan olan 894 EEK hastası çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri paraaortik lenf nodu tutumu açısından değerlendirildi ve paraaortik lenf nodu metastazı (PALNM) için prediktif faktörleri saptamak amacıyla tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon modelleri kullanıldı. Hastaların 87 (%9,7)'sinde lenf nodu metastazı mevcuttu ve izole pelvik, izole paraaortik ve pelvik-paraaortik lenf nodu metastazı; sırasıyla, 48 (%5,4), 6 (%0,7) ve 33 (%3,7) hastada saptandı. Tek değişkenli analizde; derin myometrial invazyon, grade 3 tümör, primer tümör çapı (≥2 cm), servikal stromal invazyon, yükselmiş Ca-125 değeri, lenfovasküler alan invazyonu (LVSİ), serozal tutulum, adneksiyal tutulum, pelvik lenf nodu metastazı varlığı ve metastatik pelvik LN sayısının iki veya ikiden daha fazla olmasının, PALNM riskini istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırdığı saptanırken (p < 0,001); tanı yaşı (p=0,83) ve metastatik pelvik lenf nodu boyutu çapının (p=0,50) , bu açıdan istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi saptanmadı. Çok değişkenli analizde ise, EEK hastalarında, pelvik LN metastazı varlığı [odds oranı (OR), 13,1; %95 güven aralığı (GA), 3,27-52,9; p < 0,001] ve pozitif pelvik LN sayısının iki veya ikiden daha fazla olması [OR, 4,4; %95 GA, 1,25-15,8; p =0,021], PALNM için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. EEK'de pelvik lenf nodu tutulumunun yanı sıra metastatik pelvik lenf nodu sayısının iki veya ikiden daha fazla olması, PALNM için bağımsız risk faktörleri olarak görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Endometrium kanseri, Metastaz, Lenfadenektomi, Paraaortik lenf nodu, Risk faktörleri

Endometrial neoplazmlarEndometriyumLenf nod eksizyonu+5
Eda Kocaman
Baskent University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabet taramasında tek basamaklı 75 gr glukoz tolerans testi ile iki basamaklı 50 gr-100 gr glukoz tolerans testinin karşılaştırılması ve postpartum glukoz tolerans testi ile korelasyonlarının belirlenmesi

Bu çalışma, randomize prospektif olarak 2014 yılı Ocak - Aralık ayları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve GDM taraması yapılması planlanan 857 gebede yapıldı. Hasta sayımız, 24-28. gebelik haftalarında olan, 75 gr OGTT ile tanı alan grupta 50 hasta, 50 gr - 100 gr OGTT ile tanı alan grupta 50 hasta (11 kişi iki basamaklı test ile dış merkezde tanı alarak sonraki takibine kliniğimizde devam etmiştir) olmak üzere toplam 100 hastadan oluşmaktadır. Çalışmamızda, tek basamaklı 75 gr OGTT ve iki basamaklı 50 gr-100 gr OGTT ile GDM tanısı alan hastalara postpartum 6. haftada 75 gr OGTT yaparak olumsuz gebelik sonuçları ve postpartum anormal glukoz sonuçları açısından karşılaştırmayı amaçladık. Maternal özellikler açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında kilo, boy, BMI, yaş, gravida ve parite açısından fark görülmedi. Gruplar arasında fetal doğum ağırlıkları, doğum haftaları ve doğum şekilleri açısından da fark yoktu. GDM'nin olumsuz gebelik sonuçlarından olan makrozomi, preeklampsi ve preterm doğum açısından yapılan incelemede gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Hastalara tedavi yöntemi olarak sunulan yalnızca diyet ve insülin seçenekleri arasında da iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 75 gr OGTT ile tanı alan gruptaki HbA1c bakılma haftası ortalama 28,5 iken, 50 gr - 100 gr OGTT ile tanı alan grupta HbA1c bakılma haftası ortalama 30'dur. Mevcut farklılık iki basamaklı testte tarama yapıldıktan sonra eşik değeri geçen hastaların tanı testine tabi tutulmasından kaynaklandığı düşünülmüş olup, HbA1c bakılma haftaları açısından aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,0009). Gebelik sırasında bakılan HbA1c değerleri açısından iki grup arasında yapılan karşılaştırmada, 75 gr OGTT ile tanı alan grubun HbA1c ortalaması, 50gr-100gr OGTT ile tanı alan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Postpartum 75 gr OGTT ile WHO kriterleri kullanılarak belirlenen bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı ve diyabet tanısı konulan hasta sayıları açısından da iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, diyabet tanısı konulan hastalar postpartum anormal glukoz değeri olan hasta grubu adı altında toplandı. Tek basamaklı test ( 75 gr OGTT) sonrası postpartum değerlendirmede anormal glukoz değerine sahip hasta oranı %18 iken, iki basamaklı (50 gr - 100 gr OGTT) test sonrası bu oran %20 idi. Aralarında istatistiksel bir fark yoktu. Postpartum anormal glukozu olan grupta, gebelikte bakılan HbA1c değeri anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,0009). Her iki grupta kendi içinde WHO kriterlerine göre anormal postpartum glukoz değeri olan ve normal postpartum glukoz değeri olanlar olmak üzere hastalar ikiye ayrıldı. Hem 75 gr OGTT ile tanı alan grupta, hem de 50 gr-100 gr OGTT ile tanı alan grupta postpartum anormal glukoz değerleri olan hastalarda, gebelikte bakılan HbA1c değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Yüksek HbA1c değerleri ile anormal postpartum glukoz değerindeki arasındaki birliktelik genel toplamda da mevcuttu. Çalışmamızda her iki teste göre konulan GDM tanısı sonrası olumsuz gebelik sonuçları ve postpartum sonuçlar açısından anlamlı fark bulamadık. Dolayısıyla herhangi bir testin üstün olduğunu vurgulayamayız. Çalışmamızda postpartum anormal glukoz değerlerine sahip hastaların, gebelik sırasında da yüksek HbA1c değerlerine sahip olduğu gösterilmiştir. Sonuçta seçtiğimiz GDM tarama testi ile gestasyonel diyabet olarak değerlendirilen hastalarda gebelikte bakılacak HbA1c, hastanın postpartum anormal glukoz değerleri ile karşılaşılması açısından fikir verici olacaktır

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+5
Kutlay Aytaş Yazanel
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hafif ve şiddetli erkek infertilitesi ile açıklanamayan infertilitenin IVF sonuçları açısından değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda azospermi, kriptozoospermi, şiddetli oligoastenoteratozoospermi ile açıklanamayan infertilite nedeniyle IVF/ICSI yapılan hastalarda tedavi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Mart 2008 - Aralık 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran, çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan ve ICSI uygulanan 372 hasta alındı. Hastalar 4 gruba ayrılarak değerlendirildi. Grup 1 azospermi nedeniyle TESE spermi kullanılan 37 hasta, grup 2 azospermik olan ancak yıkama sonrası pelette 1-2 sperm izlenen 19 hasta, grup 3 total progresif sperm sayısı (TPSS) 5 milyon ve altında olan 112 hasta ve grup 4 ise açıklanamayan infertilite nedeniyle ICSI uygulanan 204 hasta tarafından oluşturuldu. Bulgular: Fertilizasyon oranları grup 1'de %60,3, grup 2'de %62,6, grup 3'de %66,3, grup 4'de %69,5 olarak saptandı. Klinik gebelik oranları sırası ile %21,6, %10,5, %23,2, %19,1 ve devam eden gebelik ve canlı doğum oranları ise yine sırasıyla %21,6, %10,5, %20,5, %15,2 olarak bulundu. Sonuçlar: Azospermi, kriptozoospermi, şiddetli oligoastenoteratozoospermi ile açıklanamayan infertilite nedeniyle ICSI uygulanan hastalarda fertilizasyon oranları, klinik gebelik oranları, devam eden gebelik ve canlı doğum oranları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Başarılı ICSI için esas kriter, mikro-enjeksiyon için kullanılan oosit başına en az bir canlı spermin olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır

FertilizasyonFertilizasyon-in vitroGebelik+3
Yaşar Behmen Ertekin
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte serum HE4 düzey değişikliklerinin belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada sağlıklı gebelerde her üç trimesterde serum HE4 düzeyleri ölçülerek gebelerde normal HE4 düzey aralığını tespit etmek ve HE4 düzeylerinin gebelikten etkilenip etkilenmediğini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca serum CA125 değerleri de tespit edilip sonuçlar karşılaştırılmıştır. Yöntem: Polikliniğimize başvuran ilk trimesterdeki sağlıklı gebeler (n=46) ve gebe olmayan (n=40) gönüllü 18-38 yaşındaki sağlıklı kadınlar çalışmaya dahil edildi. Gebelerde birinci, ikinci ve üçüncü trimesterde, kontrol grubunda ise başvuru anında serum örnekleri alınarak serum HE4 ve CA125 düzeylerine bakıldı. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama (mean), standart sapma (SD) ve medyan (ortanca), minimum (min), maksimum (max) değerleri ile sunulmuştur. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkilerin analizinde Fisher's Exact Test veya Pearson ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: HE4 düzeyleri kontrol grubuna göre bir ve ikinci trimesterde anlamlı düzeyde düşük, üçüncü trimester ise benzerdi. Serum CA125 düzeyleri birinci trimesterde kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı bir şekilde yüksek ikinci ve üçüncü trimesterde benzerdi. Sonuçlar: Sonuçlar serum HE4 düzeyi gebelikle artmayan bir tümör belirteci olup, gebelerde adneksiyel kitlelerin ayırıcı tanısında faydalı olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçların daha geniş ve kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

Adneks hastalıklarAntijenler-tümör assosiye karbonhidratBiyobelirteçler-tümör+2
Bilgi Uslu
Akdeniz University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertilite ve tedavisinin kadınların çalışma hayatına etkisi

Amaç: İnfertilite ve tedavisinin kadınların çalışma hayatına etkisini saptamaktır. Yöntem: Araştırmamız tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı tipte olup, İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi infertilite polikliniklerine gelen 200 kadınla yapılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Kadınların tanıtıcı, jinekolojik ve çalışma hayatlarına dair verileri alınmıştır. Veriler t testi, ki-kare testi ve tek yönlü varyans analiziyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Kadınların %50.0' ı son tedavide 2- 5 gün devamsızlık yapmış, % 53.0' ı izin almakta sorun yaşamıştır. Çoğu kadın (%76.5) düşüncelerinin işine engel olduğunu,% 52.0' ı odaklanma sorunu yaşadığını belirtmiştir. Kariyerinin etkilendiğini söyleyenlerin %91.7' i olumsuz etkilendiğini vurgulamıştır. Kadınların %32.5' i orta düzeyde genel iş stresi yaşadığını, tedaviye bağlı yaşanılan iş stresi puanının 4.16 ± 2.709 olduğunu belirtmiştir. Çalışmamızdaki kadınların %87.5' i sorunlarını iş arkadaşlarıyla % 67.0' ı yöneticisiyle paylaşmada sorun yaşamıştır. Tedavi için gerekli enjeksiyonu %88.5' i iş yerinde yaptıklarını söylemişlerdir. İnfertilite ve tedavi süreci nedeniyle % 44.3' ü verimsizlik, %83.5'i devamsızlık, %10.9' u iş doyumsuzluğu, %5.5' i çatışma, %29.9' u işten soğuma durumlarını yaşamıştır. İnfertilite yılının işini yapmasına engel olma durumunu etkilediği saptanmıştır (p= 0.021). Tedaviye her iki eşin isteğiyle başlama (p= 0.027) ve infertilite nedenini bilmenin (p=0.000) iş stresini azalttığı saptanmıştır. İşten soğuma durumu incelediğinde son yapılan tedavi şeklinin (p= 0.036), kadınların tedavi gördüğü siklüs sayısının (p= 0.026) ve infertilite nedenini öğrenme durumunun etkili olduğu belirlenmiştir (p= 0.046). Sonuç: İnfertil kadınların değerlendirilmesinde ve destekleyici yaklaşımların planlanmasında, çalışma hayatıyla ilgili olan özellikleri dikkate alınmalıdır. İşverenler infertilite ve tedavi süreci hakkında bilgilendirilmeli, çalışanlarına bu konuda daha empatik yaklaşmaları konusunda eğitim verilmelidir. Anahtar kelimeler: İnfertilite, çalışma hayatı, kadın, psikososyal sorunlar

Fertilizasyon-in vitroKadınlarKısırlık+5
Gamze Durmazoğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertil hastaların folikül sıvısında pestisit (organoklorin ve metabolitleri) araştırılması ve gebelik üzerine etkisi

Amaç: İnfertilite tedavisinde oosit toplama sonrası artık folikül sıvıda pestisit (orgonoklorin ve metabolitlerini) araştırmak, pestisit varlığının oosit gelişimi, embriyo kalitesi ve gebelik üzerine etkilerini değerlendirmek. Materyal Metod: Kasım 2014-Mayıs 2015 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran 98 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda klinik gebelik oranlarını etkileyen kadın yaşı, vücut kitle indeksi, infertilite tipi, infertilite süresi, ilk değerlendirmedeki bazal FSH, LH, E2, siklus boyunca maksimum E2 konsantrasyonları, tedavi tipleri, tedavide kullanılan ilaç dozları, oluşan ve transfer edilen embriyo sayıları, oosit kalitesi, embriyo kalitesi folikül sıvısında gaz kromatografi ve kütle spektrometresi yöntemi ile pestisit saptanmayan (pestisit negatif), folikül sıvısında pestisit saptanan (pestisit pozitif) gruplarda karşılaştırıldı. Klinik gebelik oranları ile pestisit maruziyetinin rolü araştırıldı. İstatistiksel değerlendirme için Mann Whitney U test ve Ki-Kare test kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiki olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 98 hastadan 6 hastada folikül sıvılarında pestisit saptanmıştır. Pestisit pozitif oranı %6,1 olarak bulunmuştur. Pestisit pozitif ve pestisit negatif hasta grupları demografik özellikler, IVF – ICSI parametreleri ve gebelik sonuçları açısından karşılaştırıldığında; pestisit pozitif grupta ortalama yaş daha yüksek, bazal E2 düzeyleri daha yüksek ve oosit kalitesinde azalma mevcuttu. Bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Karşılaştırılan diğer tüm parametreler için istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: IVF-ICSI sikluslarında folikül sıvısında pestisit varlığı kötü oosit kalitesi ile ilişkili olabilir. Böyle bir ilişkinin doğrulanması için daha fazla sayıda hastayı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Simay Atkaya
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farelerde lipopolisakkarit ile oluşturulmuş preterm doğum modelinde anti-makrofaj migrasyon inhibitör faktör antikorunun etkinliği

Amaç: Preterm doğum eyleminin başlamasında proinflamatuar sitokinlerin önemli olduğu düşünülmekte, maternal veya fetal inflamatuar yanıtın patogenezde rol oynadığı öne sürülmektedir. Makrofaj migrasyon inhibitör faktör (MIF) proinflamatuar mediyatörlerin sentezini arttırarak ve glukokortikoidlerin (GK) antiinflamatuar etkilerini inhibe ederek inflamatuar yanıtları düzenlemektedir. MIF'in özellikle intrauterin enfeksiyon varlığında preterm doğumun başlamasında rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, farelerde lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulmuş preterm doğum modeli üzerinde anti-MIF antikorunun tedavideki etkinliği araştırılmıştır.Yöntem: Balb/c cinsi gebe farelerde gebeliğin 17. gününde intraperitoneal (IP) olarak verilen LPS ile preterm doğum modeli oluşturuldu. Anti-MIF antikorunun gebelik süresi ve fetus ağırlıkları üzerine etkilerini değerlendirmek üzere birinci deney grubunda LPS ile eş zamanlı ve LPS'den 2 saat önce IP olarak anti-MIF antikoru verildi. Anti-MIF antikorunun gestasyonel dokularda tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-?) ve interlökin-6 (IL-6) düzeyleri üzerine etkisini değerlendirmek üzere ikinci deney grubunda LPS uygulamasından 8 saat sonra fareler sakrifiye edilerek gestasyonel doku örnekleri alındı.Bulgular: LPS den 2 saat önce anti-MIF verilen grupta doğuma kadar geçen süre yalnız LPS verilen gruba göre belirgin olarak daha uzun saptandı( P=.004). LPS ile eş zamanlı anti-MIF tedavisinin gebelik süresine etkisinin olmadığı izlendi. LPS ile eş zamanlı ( P= .01 ve .025) ve 2 saat önce ( P= .01 ve .006) anti-MIF verilen gruplarda gestasyonel dokularda TNF-? ve IL-6 düzeyleri belirgin olarak daha düşük bulundu.Sonuç: Anti-MIF tedavisinin preterm doğumu önlemedeki etkinliğinin ilk kez araştırıldığı bu çalışmada, MIF'in preterm doğum patogenezinde önemli olduğu ve anti-MIF antikorlarıyla nötralizasyonunun preterm doğumu geciktirebildiği gösterildi.

Doğum-prematürLipopolisakkaritlerMakrofaj migrasyon inhibisyon faktörleri
Nesin Akdemir
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ART sikluslarında polikistik over sendromu ve hepatosit büyüme faktörü düzeyleri

AMAÇ: Hepatosit büyüme faktörü (HGF) mitogenez, anjiyogenez ve follikülogenez gibi birçok fizyolojik olayı düzenlemektedir. Folliküler sıvıda HGF konsantrasyonunun oosit maturasyonu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Biz de bu çalışma ile kontrollü ovaryan hiperstimulasyon sikluslarında PCOS'lu hastalarla normal over yapısına sahip olan hastaların folliküler sıvı HGF düzeyleriyle oosit ve embriyo kalitelerini karşılaştırmayı amaçlamaktayız.YÖNTEM: Kontrollü over stimulasyonu uygulanan 21 tanesi PCOS ve 38 tanesi kontrol olmak üzere 59 hastadan toplam 168 follikül sıvısı ve oosit değerlendirildi. Ayrıca insan koryonik gonadotropin (hCG) uygulama ve oosit toplama (OPU) günü alınan serum örneklerinde HGF ve androjen düzeyleri ölçüldü. Follikül sıvıları HGF düzeyleri ELİSA'yla ve granüloza hücrelerinde HGF reseptörü (c-MET) mRNA ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı PCR ile tespit edildi.BULGULAR: Bazal serum androjen düzeyleri PCOS'da anlamlı yüksek bulundu. Serum HGF düzeylerinin PCOS grubunda OPU gününde hCG gününe göre ortalama 2.74 kat arttığı saptandı. Kontrol grubunda ise bu artış ortalama 2.18 kat bulundu. hCG ve OPU günü E2 ve androjen düzeyleri PCOS grubunda anlamlı yüksek bulundu. Folliküler sıvı ortalama HGF düzeyleri aynı gün alınan serum HGF düzeylerinden yaklaşık 86 kat fazla tesbit edildi. Fertilize olmuş oositlerin (2PN) folliküler sıvı ortalama c-MET ekspresyon düzeyleri fertilize olmayanlara göre belirgin yüksek saptandı (p:0.034). Kontrol grubunda follikül sıvısı ortalama HGF düzeyleri Grade 1 embriyo gelişen folliküllerde, Grade 2-4 embriyo gelişen folliküllerdeki düzeylerine göre anlamlı yüksek bulundu (p:0.03).SONUÇ: Serum HGF düzeylerinin OPU gününde hCG gününün iki katına çıkması, HGF sentezinin artışında LH'ın rolü olduğunu düşündürmektedir. Grade 1 embriyolarda daha yüksek bulunan follikül sıvısı HGF düzeyleri, HGF ile insan embriyo kalitesi arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Fertilize olan oositlerde c-MET mRNA ekspresyon düzeylerinin belirgin yüksek olması, HGF'nin diğer bilinen sitokin sistemleri ile birlikte fertilizasyon başarısında rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Büyüme maddeleriEmbriyo nakliHepatositler+7
Nur Şahin
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Foliküler sıvı GDF9 ve BMP15 düzeylerinin oosit ve embryo kalitesine etkisi

Metot: Kontrollü over stimulasyonu uygulanan 97 hastadan folikül sıvısı alındı. Foliküler sıvı GDF9 ve BMP15 proform ve matur düzeyleri western blot yöntemi ile ölçüldü. Foliküler sıvı FSH, östradiol ve progesteron düzeyleri otomatik kemiluminesent enzim immunoassay ile ölçüldü.Sonuçlar: Toplam 97 hastaya ait oosit ve folikül sıvısı çalışmaya dahil edildi. GDF9 ve BMP15 propeptit formu tüm örneklerde saptanırken , GDF9 matur formu 88(%90.7), BMP15 matur formu ise 58(%59.8) örnekte mevcuttu. GDF9 matur düzeyleri ile oositlein nükleer maturasyonu arasında istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı (p< 0.05). Yüsek kalitedeki embryolara ait folikül sıvılarında ortalama GDF9 matur seviyesi daha yüksek saptandı. Klinik gebeliği olan olgularda da GDF9 matur düzeyleri anlamlı yüsek saptandı. GDF9 ve BMP15 proform düzeyleri ve BMP15 matur düzeyleri ile nükleer maturasyon, fertilizasyon, embryo kalitesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Foliküler sıvı hormon düzeyleri ile GDF9 ve BMP15 arasında korelasyon saptanmadı.Yorum: Foliküler sıvı GDF9 matr düzeyi yüksek olan olgularda nükleer maturasyon, embryo kalitesi ve klinik gebelik oranları fazladır. Buna göre IVF kültür medyumlarına rekombinant GDF9 matur eklenmesiyle tedavi başarısının arttırılabileceği düşünülebilir.

EmbriyoFertilizasyon-in vitroFoliküler sıvı+3
Funda Göde
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte ortalama trombosit hacminin subklinik intraamniyotik enfeksiyon tanısında ve erken membran rüptürünün takibindeki yeri ve önemi

Amaç: Bu çalışma OTH'nin, preterm EMR'deki subklinik enfeksiyon tanısında ve takibindeki yeri ve öneminin araştırılması, aynı zamanda ProCT , CRP ve BK değerleri ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu araştırma, vaka-kontrol tipi bir çalışmadır. Vaka grubu 24-34. gebelik haftalarında preterm erken membran rüptürü tanısı alan 38 hastadan, kontrol grubu ise 24-34. gebelik haftalarında herhangi bir ek hastalığı olmayan 43 sağlıklı gebeden oluşmaktadır. Hastaların tanı anındaki ve doğum öncesindeki BK, ProCT, CRP ve OTH değerleri ile kontrol grubundaki hastaların herhangi bir zamanda alınmış olan BK, ProCT, CRP ve OTH değerleri kaydedilerek birbirleriyle karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Ayrıca vaka grubunun plasental patoloji raporları incelenmiş, koryoamniyoniti olan ve olmayan olguların BK, CRP, ProCT ve OTH değerleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Vaka grubunun doğum öncesi ölçülen BK (17,01 ± 4,82), CRP (1,15 ± 0,74), ProCT (0,08 ± 0,05) değerleri tanı anında ölçülen değerlere göre anlamlı olarak yüksekti. Vaka grubunda tanı anında ölçülen BK (11,97 ± 2,59) ve CRP (0,48 ± 0,29) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Hastaların doğum öncesi BK (17,01 ± 4,82), CRP (1,15 ± 0,74) ve ProCT (0,08 ± 0,05) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Ayrıca vaka grubunda koryoamniyoniti olanların CRP (1,73±0,67) değerleri olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. OTH değerleri vaka ve kontrol gruplarında karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç: EMR grubundaki hastaların doğum öncesi BK, CRP ve ProCT değerlerinin, ilk başvuru anında ve kontrol grubunun değerlerinden anlamlı bir şekilde yüksek bulunması, BK, CRP ve ProCT'nin intrauterin enfeksiyonu, tanısal olarak öngörebileceği yönünde değerlendirilebilir. EMR grubundaki hastaların doğum öncesi ölçülen CRP değerleri ile histopatolojik koryoamniyonit olanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu nedenle klinik izlemde BK ve ProCT'ye göre CRP daha faydalı olabilir. OTH ile preterm EMR'deki subklinik enfeksiyonun tanısı ve takibi arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: Erken membran rüptürü, ortalama trombosit hacmi, koryoamniyonit, subklinik intraamniyotik enfeksiyon

Mustafa Sağlam
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik endometrioma eksizyonu sonrası ovaryen rezerv belirteçlerindeki erken dönem değişimler

AMAÇ: İnaktif ve büyümekte olan folikül havuzunu işaret eden Antimüllerian hormonun (AMH), aynı zamanda menstrüel siklus boyunca serum konsantrasyonunun minimal değişimi nedeniyle günümüzde over rezerv belirteci olarak kullanımı yaygınlaşmaktadır. Biz de bu çalışma ile endometriyoma nedeniyle laparoskopik kistektomi yapılan hastalarda over rezervi belirteçlerini AMH'yı da kapsayacak şekilde kombine kullanarak rezervin nasıl değiştiğini tespit etmeyi amaçladık. Ayrıca laparoskopik kistektomi esnasında oluşan over dokusunun kaybını histopatolojik olarak inceleyerek over rezervindeki değişimi tespit etmeyi amaçladık.YÖNTEM: 18-45 yaş arası endometriyoma nedeniyle laparoskopik cerrahi geçiren 65 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif dönemde menstrüel siklusun 3. günü kanda folikül stimüle edici hormon (FSH), lüteinleyici hormon (LH), östradiol ve AMH ölçümü yapıldı ve FSH/LH oranı hesaplandı; transvajinal veya transabdominal ultrasonografi (USG) ile her iki overdeki toplam bazal antral folikül sayısı (BAF) ve endometriyomanın boyutları bakıldı. Laparoskopi ile endometriyoma eksizyonu uygulanan bu hastalarda operasyon esnasında endometriyoma boyutları tekrar değerlendirildi ve Amerikan Reprodüktif Tıp Cemiyeti sınıflaması (Revised American Society for Reproductive Medicine Classification of Endometriosis, rAFS) skorlaması yapıldı. Postoperatif 6. haftada kontrole çağrılan hastalarda menstrüel siklusun 3. günü FSH, LH, östradiol ve AMH tekrar kanda bakıldı ve FSH/LH oranı hesaplandı; transvajinal veya transabdominal USG ile de BAF tekrar değerlendirildi. Alınan her doku örneği histopatolojik olarak incelenmek üzere Patoloji Bölümü'ne gönderildi. Patolog kist duvarına yakın over dokusu olup olmadığını değerlendirdi ve semikantitatif bir skalayla bu dokuları 0'dan 4'e kadar derecelendirdi. (0= folikül yokluğu; 1= sadece primordial folikül; 2= primordial ve primer foliküller; 3= birkaç adet sekonder folikül; 4= normal over dokusundaki gibi primer ve sekonder foliküller). Ayrıca kesitte hesaplanan folikül sayısının FSH, FSH/LH ve AMH ile olan ilişkisi değerlendirildi.BULGULAR: Folikül stimüle edici hormonun ortalama postoperatif değeri preoperatif değerlere göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Antimüllerian hormonun ise ortalama postoperatif değeri preoperatif değerlere göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.028). Preoperatif ve postoperatif değerler göz önüne alınarak hormon paneli ve BAF'deki değişim hesaplandığında skor 4 kapsamında değerlendirilen grupta istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde FSH'da artma (p=0.012), FSH/LH'da artma (p=0.006) ve AMH'da azalma (p=0.017) tespit edildi.SONUÇ: Endometriyoma ile birlikte eksize edilen normal over dokusu ve bu dokunun içerdiği folikül sayısı arttıkça AMH'nın o derece düştüğü gösterilmiştir. Dolayısıyla endometriyomanın eksizyonu esnasında over dokusuna zarar verilmesi ve buna bağlı olarak over rezervinin düşmesi kaçınılmaz bir durumdur.

EndometriyozOver fonksiyon testleri
Hale Göksever Çelik
Dokuz Eylül University
2010
00