524
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
ST elevasyonlu akut miyokart infarktüslü hastalarda serum HSP 70 düzeylerinin tanıdaki yeri
ÖZETElektrokardiografide ST elevasyonlu akut miyokart infarktüsü (STEMI) tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en başta gelen nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıp tüm korunma çabalarına rağmen sıklığında artış olan ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Bu nedenle STEMI'da erken tanı ve risk değerlendirilmesi konuları büyük önem taşımaktadır.Bizde çalışmamızda STEMI ile acil servisimize başvuran hastalarda HSP70 düzeyi ile kardiyak markırlar arasındaki ilişkiyi ve hastalık sürecinde HSP70 düzeyindeki değişiklikleri saptamayı amaçladık.Yaptığımız prospektif çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran EKG' sinde enaz ardışık 2 derivasyonda 0.1mV ST segment yükselmesi olan 40 yaş üstü 50 hasta dahil edildi ve altta yatan komorbit hastalığı olmayan 50 kişiden kontrol grubu oluşturuldu. Hastaların başvuru anındaki HSP70 düzeyleri ve kardiyak markır düzey ölçümleri için kan örnekleri alındı ve 3 gün sonrada hastalardan kontrol serum HSP70 düzeyleri için kan örnekleri alınarak elde edilen bulguların istatistiksel analizi yapıldı.Çalışmamızda hastaların 3. gün HSP70 düzeylerinin geliş düzeyine göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla 761.433-575.905pg/ml) (p<0.05). Hastaların başvuru anındaki HSP70 düzeyleri de kontrol grubuna göre yüksekti (sırasıyla 575.905-381.544) fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p>0.05).Yaptığımız çalışmayı destekleyen daha öncede AKS HSP70 ilişkisini gösteren çalışmalar yapılmış olup benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanmaktayız.Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, STEMI, HSP70.
Acil servise başvuran altmış beş yaş üzeri hastaların demografik özellikleri
ÖZETÜlkemizde yaşlı nüfusun hızla artmasına paralel olarak, acil servisin yaşlı nüfus tarafından kullanımı da artmaktadır. Yaşlı hastalarda eşlik eden birçok hastalığın var olması nedeniyle komplike bir klinik oluşur. Yaşlı hastaların acil servis ortamında değerlendirilmeleri zor olabilir. Yaşlı nüfusun acil problemleri için özel eğitimli personellerin varlığı, daha hızlı ve kaliteli bir sağlık hizmetine sebep olacaktır. Bu nedenlerden dolayı acil servisine başvuran yaşlı hasta profilini çıkarmak önem kazanmıştır. Çalışmamızda acil servise başvuran hasta grubunun demografik özellikleri ve yaşlı hasta profilinin araştırılması planlanmıştır.Haziran 2011 - Kasım 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servis'ine başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların şikâyetleri, tanıları, altta yatan hastalıkları, kullanmakta oldukları ilaçlar, hastanede geçirdikleri süre, yatış yapılan servisler ve ölüm oranları prospektif olarak kaydedildi.Acil servis başvurularının ortalama %13.8'ini 65 yaş ve üzeri yaşlı populasyon oluşturuyordu. Yaş ortalaması 74.8±7.2 olarak bulundu. Hastalarımızın %49.2'si kadın, %50.8'i erkekti. En sık eşlik eden komorbid hastalıklar hipertansiyon (%37.2), koroner arter hastalığı (%21.9) ve diabetes mellitus (%18) olarak saptandı. En sık tanı konulan üç hastalık sırasıyla serebrovaskuler hastalık (%5.3), konjestif kalp yetersizliği (%4.8) ve periferik vertigo (%4.2) olarak tespit edildi. Hastaların %38.3'ü yatırıldı. En sık yatış yapılan bölüm kardiyoloji olarak belirlendi.Acil servislere başvuran geriatrik hasta sayısının fazla olması, acil servis ekibinin geriatri konusunda bilgi sahibi olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini düşünülmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Yaşlı hasta, acil servis, komorbide, polifarmasi.
Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran adli olguların incelenmesi
ÖZETHarici etkenler sonucu oluşan ve kişilerin beden ve ruh sağlığının bozulmasına ya da ölüme sebebiyet veren olay adli olgu olarak değerlendirilir. Acil servislerde görev yapan hekimlerin acil olguların tedavisinin yapılmasının yanı sıra bu adli olgu niteliğindeki olguların muayenesi, travmatik lezyonların tanımlanması ve adli rapor düzenlenmesi gibi önemli görevleri de bulunmaktadır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne 1 Ocak 2010?31 Aralık 2011 yılları arasındaki 2 yılda başvuran 5586 adli olgu dosyalarının geriye dönük olarak incelenmesiyle yapıldı. Çalışmada elde edilecek veriler için bir form hazırlandı. Hazırlanan forma hastaların protokol numarası, geliş tarihleri, yaş, cinsiyet, adli olgu türü, başvuru süreleri, hasta travma ise yaralanan vücut bölgesi, zehirlenme ise aldığı madde ve alım yolu, intihar ise metodu, acil serviste kalış süreleri, istenen konsültasyonlar, yattığı klinikler kaydedildi.Adli olgular, tüm başvuruların %5.5'ini oluşmaktaydı. Hastaların %70.4'ünü erkek, %29.6'sını kadınlar oluşturmaktaydı. En fazla adli olgunun %24.7 (n=1181) ile 21-30 yaş grubunda yer aldığı saptanmıştır. En fazla adli olgunun %33.6 oranı ile Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında müracaat ettiği tespit edilmiştir. Olay türleri içinde %30 oran ile trafik kazası sonucu müracaatların ilk sırada yer aldığı belirlenmiştir.Sonuç olarak adli olgularda kayıtların eksiksiz ve düzenli olması, sonrasında oluşabilecek hukuksal süreçte hekim güvenliği ve hasta mağduriyetinin önlenmesi açısından önemlidir. Türkiye'de acil tıp hizmeti veren kurumların hizmet kalitesi bakımından hangi düzeyde olduklarının anlaşılmaları, verdikleri hizmetin ölçülebilir ve yorumlanabilir hale getirilmesi ile mümkündürAnahtar Kelimeler: Adli olgu, acil servis, demografi
Acil servisten istenen akciğer grafi ve toraks tomografi bulgularının geriye dönük karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma ile acil serviste hem akciğer direkt grafisi (ADG) hem de toraks bilgisayarlı tomografi (BT) çekimi yaptığımız hastaların görüntüleme sonuçlarını karşılaştırarak akciğer direkt grafisinin, ilerleyen teknoloji karşısında acil tanıdaki etkinliğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 01.09.2014-28.02.2015 tarihleri arasındaki altı aylık dönemde başvuran hasta kayıtlarının geriye dönük incelenmesiyle yapılmıştır. Hem akciğer direktgrafisi hem de toraksbilgisayarlı tomografi görüntülemesinin yapıldığı 18 yaş ve üzeri 199 hasta çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 19.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışma grubuna alınan 199 hastada en sık konulan tanı %38.2 (76) ile pnömoni olmuştur. Akciğer direkt grafisi çekim tekniği tam uygun olan hasta oranının %31 (62) olduğu görülmüştür. Tüm hastalar değerlendirilğinde her iki çekim tekniği arasında trakeada yer değiştirme, pnömotoraks, parankimde konsolidasyon, KTO'da artma, aortikopulmoner LAP, diyafram hernisi, abdomende serbest hava (görüntüye dahil kesitlerde), plevral kalınlaşma, parankimde kist, parankimde kitle, parankimdekavite, parankimde atelektazi ve kemik fraktürlerini belirleme oranları açısından belirgin istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: Hızlı tanı konulması gereken durumları gösteren görüntüleme bulguları incelendiğinde, uygun teknik ile görüntüleme yapılmış hastalarda ADGve toraks BTbulguları yüksek oranda uyuşmaktadır. Ancak acil servis ortamında değerlendirilen ADG'ler sık olarak uygunsuz teknikle çekilmektedir.
Acil servise başvuran onkolojik hastaların klinik ve demografik özelikleri
Koca Ş, Acil Servise Başvuran Onkolojik Hastaların Klinik ve Demografik Özelikleri, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Tıp Uzmanlık Tezi. Zonguldak, 2014. Amaç: Kansere bağlı ölümler kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. Yaşlı nüfusun artışı ile birlikte kanser vaka sayısının ve yeni bilgilerin ışığında erken tanı olanaklarının artması, tedavi yaklaşımlarının değişmesi ile birlikte takip süreleri uzamıştır. Ayrıca hastaların malignite hakkında bilgilerinin artması da gerek hastalığa gerekse tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeni ile Acil Servise başvuru sıklığı artmaktadır. Çalışmamızda acil servis başvurularının önemli bir bölümünü oluşturan onkolojik hastalarının klinik ve demografik özelliklerini tanımlayarak acil servislerde bu hasta grubuna yönelik bakım kalitesini artırmayı amaçladık. Hastalar ve Yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine 01.10.2012-01.10.2013 tarihleri arasında başvuran tanı almış ya da yeni tanı alan, 16 yaş üstü, travma dışı kanser hastaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların klinik ve demografik özellikleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, başvuru sıklığı, başvuru zamanları, kanser tanıları, metastazları, komorbid hastalıkları, yapılan tetkik ve görüntülemeler, yapılan girişim ve tedaviler, sonlanım durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 593 hastadan 351'i (%59,2) erkek, 242'si (%40,8) kadındı. Yaş ortalaması 62,07±.14,007 olarak tespit edildi. Çalışma grubundaki hastaların toplamda 1472 hastane başvurusu olduğu ve bunlar içerisinde 262 hasta bir kez, geriye kalan 371 hastanın ise tekrarlayan başvurularının olduğu tespit edildi. En sık başvuru şikayeti nefes darlığı olup 210 (%14,26), başvuruda mevcuttu. Acil Serviste en sık görülen kanser 117 (%19,7) hasta ile akciğer kanseri iken kanserlerin en sık görüldüğü sistem 186 (%31,3) hasta ile gastrointestinal sistem idi. Hastaların 133 (%22,4)'ünde metastaz mevcuttu. Çalışmamızda 45 (%24,2) hasta ile en sık metastaz görülen yer akciğerdi. En sık görülen komorbid hastalık ise %28,8 hastada bulunan Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığıydı. Hastaların %33,8 hastaneye yatmıştı. En sık görülen yatış tanısı genel durum bozukluğu (% 27,7) olarak tespit edildi. Sonuç: Onkolojik hastalar acil servise başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Acil serviste çalışan hekimlerin hayatı tehdit eden acil durumların içerisinde onkolojik aciller konusunda da yeterli bilgi, deneyim ve tecrübelerinin olması, bu hastalarda mortalite ve morbidite açısından olumlu katkılar sağlayacaktır. Böylelikle kanser hastalarının acil servislerden daha fazla yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Kanser, Demografik özellik, Acil servis
Hemorajik inmede serum HSP 70, S100B ve nöron spesifik enolaz düzeylerinin araştırılması
Vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulguların hızla yerleşmesi ile karakterize klinik bir sendrom olan inme, dünyada üçüncü ölüm sebebidir ve sakatlığa yol açan hastalıklar arasında ise birinci sırada yer alır. Çalışmamızda acil servise hemorajik inme ile gelen ve intrakraniyal kanaması olan hastalarda; serum NSE, S100B, HSP 70 düzeylerinin artış gösterip göstermediği, artış gösteriyorsa bu artışın intrakraniyal kanama volümleri ile uyumlu olup olmadığı, GKS ve NIH İnme Ölçeği ile ilişkisi ve serum NSE, S100B, HSP 70 düzeylerinin hastaların prognozunu göstermedeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamıza, Mayıs 2011-Haziran 2012 tarihleri arasında acil servise başvuran ve DSÖ kriterlerine göre nontravmatik serebrovasküler hastalık tanısı alan 18 yaş üstü tüm hastalar dahil edildi. Çalışmaya toplam 35 hasta, 32 sağlıklı kontrol grubu hastası dahil edildi. Hastalardan acil serviste başvuru anında ve yatışından 5 gün sonra kontrol kanı olmak üzereserum S100B, HSP70 ve NSE düzeyi ölçümleri için, kan örneği alındı. Hastaların GKS ve NIH İnme Ölçeği hesaplandı.Hemorajik SVH tanısı alan hastalardan 0.gün ve 5.gün alınan kanlarda yapılan NSE düzeyleri sırasıyla 31,66±13,43 ve 26,56±12,77 (p<0,01, p>0,05) olarak, S100B düzeyleri sırasıyla 0,13±0,03 ve 0,13±0,04 (p<0,001, p<0,001) olarak, HSP 70 düzeyleri sırasıyla 0,96±0,72 ve 0,8±0,54 olarak (p<0,01, p<0,05) bulundu.Hemorajik SVH'lı hastalarda NSE, S100B, HSP 70 değerleri GKS ve NIH İnme Ölçeği gibi basit fakat sübjektif travma skorlama sistemlerine alternatif, kolay, ucuz ve objektif bir ölçüt olarak kullanılabilir. Hastalık prognozunun saptanmasında, hasar büyüklüğünün tahmininde değerli bilgiler verir.Anahtar kelimeler; Hemorajik inme, NSE, S100B, HSP 70
Serebrovasküler hastalıklarda sGFAP ve galectin-3 düzeylerinin tanı ve prognozla ilişkisi
Serebrovasküler hastalık, dünyada ve ülkemizde ilk sıralarda yer alan ölüm nedenlerindendir. Serebrovasküler hastalık, tanısı alan hastalarda erken dönemde görülen komplikasyonların belirlenmesi ve tedavisi önem taşımaktadır. Glial Fibriller Asidik Protein (GFAP), astrositlerden eksprese edilen, selektif bir markerdır. Merkezi Sinir Sisteminin hasarında glial hücreler, hücresel cevabı başlatırlar. Galectin-3?ün fizyolojik ve patolojik olaylardan etkilendiği ve enflamatuvar cevaplarda rol aldığı tespit edilmiştir. Biz bu çalışmada serebrovasküler hastalık, nedeniyle acil servisimize başvuran hastalarda GFAP ve galectin-3 düzeylerinin tanı ve prognoz üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçlandı. Çalışmaya serebrovasküler hastalık, tanısı almış 27 erkek, 31 kadın olmak üzere toplam 58 hasta ve 29 erkek, 21 kadın olmak üzere 50 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubundan hastaneye başvuru anında ve 3.günde; sağlıklı kontrol gruptaki kişilerdende başvuru anında kan örneği alındı. Hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında GFAP ve galectin-3 düzeyi karşılaştırıldı. Hasta grubunda GFAP (37.93±11.52) ve galectin-3 (1.47±1,30 ) düzeyleri sağlıklı kontrol grubunda ölçülen GFAP (24,90±13,90) ve galectin-3 (0,84±0,5) düzeylerine göre yüksek bulundu (p<0,05). Hasta grubunda başvuru anında ölçülen GFAP (37.93±11.52) ve galectin-3 (1.47±1,30) düzeyleri 3.gün alınan GFAP (30.58±14.18) ve galectin-3 (1,09±0,35) düzeylerine göre yüksek bulundu (p<0,05). Glial Fibriller Asidik Protein ve galektin-3 düzeylerinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde yükselmesi her iki maddenin tanıda marker olarak kullanılabileceğine işaret ederken, tedavi sonrası dönemde serum düzeylerinin azalması prognoz takibindede kullanılabileceğini göstermektedir. GFAP ve galectin-3`ün serebrovasküler hastalıkdaki etkilerini göstermek için daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Serebrovasküler hastalık, GFAP, Galectin-3
Akut miyokard infarktüslü hastalarda endotelin 1 ve addusin gen polimorfizminin araştırılması
Koroner kalp hastalığı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de gerek mortalite, gerekse morbidite nedeni olarak ilk sırada yer almaktadır. Endotelin 1, damar düz kaslarındaki endotelde yapılan parakrin ve otokrin etki gösteren, 21 aminoasitli polipeptiddir. Addusin her yerde bulunan bir hücre iskelet proteinidir ve iyon transportu gibi çeşitli diğer hücre fonksiyonlarını aktin ile spektrinin bağlanmasını teşvik ederek modüle edebilir. Bu çalışmada; Acil Servisimizde akut miyokard enfarktüsü tanısı konan hastalarda, akut miyokard enfarktüsü tanısı ile endotelin 1 ve addusin gen polimorfizmi arasında ilişki olup olmadığını araştırıldı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvuran, acil serviste akut miyokard enfarktüsü tanısı konulan 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışma grubu bireylerinden EDTA?lı tüplere 2-3 cc kan alınıp, Tıbbi Genetik Laboratuvarında DNA izolasyonu yapıldı. Multibl PCR yöntemi ile ilgili gen bölge mutasyonları çalışıldı. Hasta grubunun yaş ortalaması 60,46?13,81, kontrol grubunun ise 59,30?12,43 yıldı (p>0,05). AMI tanısı alan hastaların 41?i erkek (%82), 9?u kadın (%18), kontrol grubunun 34?ü erkek (%68), 16? sı kadın (%32) idi. Çalışmamızda hasta grubunda endotelin 1 Lys198Asn, endotelin 1 rs10478694 ve addusin Gly460Trp için mutant fenotip sıklığı sırasıyla; %18, %12, %0 bulunmuştur. Kontrol grubunda ise sırasıyla ;%10, %8, %6 bulunmuştur. Endotelin 1 ve addusin genlerinin her üç genotipte de görülme sıklığı hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç olarak bilinen risk faktörlerinin AMI etyopatogenezinde endotelin 1 ve addusin gen polimorfizminden bağımsız rol oynadığı. Endotelin 1 ve addusin polimorfizmlerinin KAH için risk oluşturmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, endotelin 1, addusin.
Elazığ'da intihar girişimi nedeniyle acil servise başvuran hastaların incelenmesi
Çalışmamızda acil servise intihar girişimi ile başvuran hastaların demografik, klinik özelliklerinin ve risk faktörlerinin belirlenmesi ve bu konularda koruyucu ve önleyici yaklaşımlar geliştirmek amaçlanmıştır. Şubat 2012 - Kasım 2012 tarihleri arasında Elazığ Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil servisine intihar girişimi sonrasında başvuran 144 hasta çalışmaya dâhil edildi. Araştırma grubunun verilerine prospektif olarak ve önceden hazırlanan anket formu hasta ve hasta yakınları ile birebir görüşülüp kayıt altına alınarak ulaşıldı. Hastaların %67,4?ü kadın, %32,6?sı erkek, yaş ortalaması 28,26±9,4?dü. Hastaların %56,3?ü bekâr, %36,1?i evliydi. İntihar şekline göre yaş gruplarının dağılımı incelendiğinde ilaç alımı ve kesici delici alet en sık 15-24 yaş grubunda, inhalasyon en sık 35-44 yaş grubunda ve tarım ilacı 35-44 ve >65 yaş grubunda toplam iki vakada görülmüş ve 65 yaş üstünde tek hasta olması ve tarım ilacı olması dikkat çekiciydi. İntihar şekline göre yaş gruplarına bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. (p<0,05) Hastaların %23,6?sının daha önce intihar öyküsü olmakla beraber intihar şekli olarak en sık ilaç alımı (%86,8) sonrasında acil servise başvurmuşlardır. İntihar amaçlı %20,9 ile en sık antidepresan grubu ilaç tercih edilmiştir. Hastaların %36,7?si şifa ile taburcu, %43,1?i yatış yapıldığı, %9,7?si tedaviyi red ettiği, %4,9?unun acili izinsiz terk ettiği, %4,9?unun başka bir merkeze sevk edildiği, %0,7?sinin öldüğü tespit edildi. Sonuç olarak bizim bölgemizde genç yaş, bayanlar ve ilaç alımı ile intihar girişimi daha sıktı. Fakat ölümle sonuçlanan intihar girişimi oranının düşük olması bölgemizin sosyokültürel durumu ve inançlara olan bağlılığından kaynaklandığı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İntihar, acil servis.
Acil servise başvuran malignite hastalarında perikardiyal efüzyon sıklığının ultrasonografi ile araştırılması
Amaç: Kanser; yaşam kalitesini ve yaşam beklentisini büyük ölçüde azaltan, kalp hastalıklarından sonra en sık ölüme neden olan yaygın hastalıklardan biridir. Perikardiyal efüzyon başlıca akciğer ve meme kanserleri olmak üzere birçok malignite türünde görülen ve hayatı tehdit edebilen malgnite komplikasyonudur. Bu çalışma ile malignite hastalarında kardiyak tamponada ilerleyerek hayatı tehdit eden ve sık olduğu düşünülen ancak rakamsal olarak verilerin net olmadığı perikardiyal efüzyon sıklığını araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine 20 Mart- 20 Eylül 2016 tarihleri arasında başvuran tanı almış ya da yeni tanı alan, 18 yaş üstü, travma dışı kanser hastaları prospektif olarak incelenmiştir. Hastaların klinik ve demografik özellikleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, başvuru şikâyetleri, komorbid hastalıkları, vital bulguları, Acil Serviste değerlendirildikten sonra aldıkları tanıları, kanser tanıları, kaç aydır malignite hastası oldukları, varsa metastazları ve tutulum yerleri, aldıkları kanser ile ilgili tedavileri açısından değerlendirilip çalışma formuna eklendiler. Hastalarda perikardiyal efüzyonu değerlendirmek için Acil Serviste çalışan, ultrasonografi eğitimi almış olan uzman veya kıdemli asistan tarafından yatakbaşı kardiyak ultrasonografi yapıldı. Perikardiyal efüzyon tespit edilenlerde; ölçülen miktara göre 5-10 mm hafif, 11-20 mm orta, 20 mm üzeri geniş olmak üzere sınıflandırıldı. Veriler SPSS 17.0 for Windows paket programına kaydedilerek istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 227 hasta dahil edildi. Hastaların %69.2' si (n=157) erkekti. Erkeklerin yaş ortalaması 66.9±10.2, kadınların yaş ortalaması 62±13 idi. Acil Servise başvuru şikayetleri değerlendirildiğinde, gastointestinal sistemle ilgili şikayetler (%25,1) ve solunumsal şikayetler (%22,9) ön plandaydı. Hastaların % 69.6'sında (n=158) komorbid hastalık tespit edildi. Hipertansiyon (HT), diyabetes mellitus (DM), kronik obstriktif akciğer hastalığı (KOAH), koroner arter hastalığı (KAH) en sık görülen komorbit hastalıklardı. Malignitelerden en sık akciğer kanseri (%28,2), kolon kanseri (%14,1) ve meme kanseri (%7,9) saptandı. Hastaların %55.5'inde (n=126) metastaz tespit edildi. Kemik metastazı (%30,4), karaciğer metastazı (%17,2) ve akciğer metastazı (%10,6) daha fazla idi. Hafif efüzyon hastaların %33,5 (n=76)'inde, orta efüzyon %11,5 (n=26)'inde tespit edildi. Hafif efüzyonu olan 76 hastanın 18'inde akciğer kanseri, 9'unda meme kanseri, 8'inde kolon kanseri mevcuttu. Orta efüzyonu olan 26 (%11,5) hastanın 9'unda akciğer kanseri, 5'inde kolon kanseri, 4'ünde mesane-böbrek kanseri mevcuttu. Geniş efüzyonu olan 3 (%1,3) hastadan 2'sinde akciğer kanseri, birinde de mesane kanseri mevcuttu. Metastaz varlığı ile efüzyon varlığı arasında ilişki yoktu (p=0.541). Kemoterapi ve radyoterapi tedavisi alımı ile efüzyon varlığı arasında ilişki yoktu. Hastalarda komorbid hastalık varlığında efüzyon daha sık görülmekteydi (p=0.022); ayrıca koroner arter hastalığı (KAH) olanlarda efüzyon miktarı sıklığı daha fazla tespit edildi (0.007). Sistolik kan basıncı (SKB) ile efüzyon miktarı arasında negatif yönde zayıf korelasyon vardı (p=0.037, r=-0.138). Geniş efüzyon görülen üç hastada tespit edilen elektrokardiyografi (EKG) bulguları atrial fibrilasyon ve normal elektrokardiyografi idi. Diğer efüzyonu olan tüm hastalarda en sık görülen patolojik elektrokardiyografi bulgusu atrial fibrilasyon olarak tespit edildi. Plevral efüzyon olan hastalarda kardiyak efüzyon %64.1 oranında görülürken plevral efüzyon olmayanlarda bu oran %42.6 idi (p=0.014). Kardiyotorasik oran artışı olan hastalarda kardiyak efüzyon %68.6 oranında görülürken kardiyotorasik oran artışı olmayanlarda bu oran %42.2 idi. Sonuç: Malign perikard efüzyonunun en yaygın nedeni akciğer kanseridir. Beklenildiği gibi, bizim çalışmamızda da perikardiyal efüzyondan sorumlu en yaygın malignite akciğer kanseriydi (% 28,2). En yaygın elektrokardiyografi (EKG) bulguları, perikardiyal efüzyonlu hastalarda sinüs taşikardisi, düşük QRS gerilimi ve elektrik alternanslarıdır. Elektriksel alternans oldukça spesifik bulgu olmakla beraber sensitif değildir. Çalışmamızda büyük efüzyonlu hastalarda atriyal fibrilasyon ve normal EKG bulguları mevcuttu. Yine de, beklenmedik bir şekilde, en yaygın EKG bulgusu, hafif ve orta derecede efüzyonlu hastalarda atriyal fibrilasyondu. Pek çok çalışmada, kemoradyoterapi ile indüklenen perikardiyal efüzyon bildirilmekle beraber bizim çalışmamızda kemoterapi ve radyoterapi ile indüklenen perikardiyal efüzyon mevcut değildi. Bu çalışma, hayatı tehdit edici bir hastalık olabilecek olan malign perikardiyal efüzyonda erişilebilir, hızlı ve zaman kazandıran bir yöntem olarak yatakbaşı ultrasonografinin kullanılmasının önemini göstermektedir. Acil servislerde yatakbaşı kardiyak ultrasonografinin yaygın olarak kullanılması desteklenmeli ve bir stetoskop kadar yaygınlaşması sağlanmalıdır.
Serebrovasküler hastalıklarda endotelin-1 gen polimorfizminin etkisi
Çalışmanın amacı Acil Serviste serebrovasküler hastalık tanısı konulan hastalarda güçlü bir vazokonstriktör olan Endotelin-1 geninin Lys198Asn ve rs10478694 polimorfizmlerinin serebrovasküler hastalıklar ile ilişkisini araştırmaktı. Çalışmaya iskemik serebrovasküler hastalık tanısı konan 100 olgu ve sağlıklı 100 kontrol kontrol grubu alındı. Tüm olgulardan Acil Servis başvurusu sonrasındaki 1 saat içinde kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri izole edilerek elde edilen DNA?larda PCR yöntemiyle Endotelin 1 geninin Lys198Asn ve rs10478694 polimorfizmleri araştırıldı. Yaş ortalaması 71,73±10,61 (aralık; 49-93 yaş) olan hasta grubundaki 100 olgunun 54?ü erkek (%54), 46?sı (%46) kadındı. Yaş ortalaması 65,77±7,34 (aralık; 47-85 yaş) olan kontrol grubundaki 100 olgunun ise 67?si erkek (%67), 33?ü (%33) kadındı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık yoktu. Hasta ve kontrol gruplarında alkol ve sigara kullanımı oranı benzerdi. Hasta grubunda en yaygın olarak gözlenen komorbiditeler hipertansiyon (%70), koroner arter hastalığı (%34) ve diabetes mellitus (%28) idi. Hastaların en sık başvuru şikayetleri kol ve bacakta güç kaybı ve konuşma bozukluğuydu. Ortalama Glasgow Koma Skalası skoru 13,82±1,87 idi. 78 hastada hemiparezi, 52 hastada disfazi, 25 hastada afazi ve 17 hastada fasiyal paralizi saptandı. Lys198Asn için hasta grubundan 41 olgunun, kontrol grubundan 38 olgunun taşıyıcı olduğu, rs10478694 için hasta grubundan 39 olgunun, kontrol grubundan 39 olgunun taşıyıcı olduğu bulundu. Hasta grubundan 8, kontrol grubundan 9 olguda Lys198Asn polimorfizmi, hasta grubundan 9, kontrol grubundan 7 olguda rs10478694 polimorfizmi saptandı. Polimorfizm saptanan ve saptanmayan olgular arasında anlamlı yaş ve cinsiyet farklılığı yoktu. Ayrıca sigara ve alkol kullanımı ve özgeçmişinde hipertansiyon, diabetes mellitus, koroner arter hastalığı ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı varlığı gen polimorfizminin pozitifliği ile ilişkili bulunmadı. Sonuç olarak serebrovasküler hastalık ile Endotelin 1 geninin Lys198Asn ve rs10478694 polimorfizmleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Anahtar kelimeler: Serebrovasküler hastalık, Endotelin 1, Gen polimorfizmi.
İskemik ve hemorajik serebrovasküler hastalıklarda copeptin düzeylerinin tanı ve prognozla ilişkisi
Serebrovasküler hastalık (SVH), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Hastalarda SVH tanısının konulması, erken dönemde gelişebilecek komplikasyonların belirlenmesi ve tedavinin başlanması önemlidir. Copeptin, pre-pro-vasopressinin bir parçasıdır, vasopressinle eşit molar miktarda sentezlenir. Kortizole oranla endojen stres seviyesini daha iyi yansıttığı gösterilmiştir. Kardiyovasküler hastalıklar, sepsis, şok, stroke, travma, kanser gibi durumlarda plazmada copeptin hızlı bir şekilde yükselir. Bu hızlı yükseliş çalışmanın tanı ve prognoz belirlenmesinde değerlidir. Çalışmamızda acil servise SVH ile başvuran hastalarda copeptin düzeylerinin tanı ve prognozla ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya, Ekim 2012-Eylül 2013 tarihleri arasında acil servise başvuran iskemik ve hemorajik serebrovasküler hastalık tanısı alan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Çalışmaya serebrovasküler hastalık tanısı almış 50 iskemik, 50 hemorajik, 50 travmatik hemorajik olmak üzere 150 hasta ve 50 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubundan hastaneye başvuru anında; sağlıklı kontrol gruptaki kişilerden de başvuru anında kan örneği alındı. Copeptin düzeyi iskemik SVH'da 7,56,3 ng\dl (p<0,05), hemorajik SVH'da 6,85,3 ng\dl (p<0,05) , travmatik SVH'da 7,24,7 ng\dl (p<0,05), kontrol grubunda 2,11,0 ng\dl idi. Serum copeptin düzeyi SVH gruplarının her birinin kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmasında anlamlı farklılık tesbit edildi (p<0,01). Serum copeptin düzeyi ile hastaların hastane içi prognozu ve mortalitesi arasında ki ilişkiye baktığımızda copeptin düzeyi ile kötü prognoz ve mortalite artışı arasında doğru orantı tesbit edildi. Sonuç olarak SVH'lı gruplarda artmış copeptin düzeyi, kötü prognoz ve mortalite artışı ile ilişkili bulunmuştur. Bu da bize copeptinin, prognoz göstergesi ve mortalite hesaplanmasında belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Serebrovasküler hastalık, Copeptin
Akut iskemik inme ve geçici iskemik atağın tanısında ortalama trombosit hacminin ölçümü
Platelet aktivasyonunun bir göstergesi olan ortalama trombosit hacminin (MPV) aterotrombotik hastalıklarda ve iskemik inmenin erken tromboembolik fazında yükseldiği gösterilmiştir. Fakat geçici iskemik atak ile ortalama trombosit hacmi arasındaki ilişki henüz yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışma iskemik inme ve geçici iskemik atak hastalarında MPV düzeylerinin tanısal değerinin araştırılması amacıyla tasarlanmıştır.182 hasta prospektif olarak değerlendirilerek 3 gruba ayrılmıştır: 88 kortikal infarkt hastası, 55 laküner infarkt hastası ve 39 geçici iskemik ataklı hasta. Çalışma populasyonu aynı zamanda 60 kişilik kontrol grubunu da içermektedir. İstatistiksel önemlilik için t-testi, tek yönlü ANOVA analizi ve korelasyon analizi uygulanmıştır ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmiştir.Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, kortikal infarkt hastaları ve geçici iskemik atak hastalarının MPV sonuçları daha yüksek olarak bulunmuştur (p<0.001 ve p=0.002, ANOVA). Aynı zamanda hastaneye yatan hastalarda, acilden taburcu olan hastalara göre MPV düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksektir (p=0.036, ANOVA). Hastaların NIHSS skorları ile MPV düzeyleri arasında zayıf pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.207, p=0.001). MPV düzeyleriyle geçirilmiş inme öyküsü arasında da ilişki tespit edilmiştir (p=0.005, t-testi).MPV düzeylerinin ölçümü, geçici iskemik atak ve iskemik inme hastalarıyla ilgilenen acil hekimleri için tanısal ve prognostik bilgi verebilir. Şüpheli nörolojik iskemik semptomları olan hastalarda tanıda MPV düzeyleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Karbonmonoksit intoksikasyonunda kan karbonmonoksit düzeyi ile kardiyak markerlar ve QT dispersiyonu arasındaki ilişki
Karbon monoksit zehirlenmesi, önemli sağlık problemi olup, etkisini kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltarak gösterir. Çalışmadaki amacımız; CO zehirlenmesi olan hastalarda EKG'deki QT dispersiyonu ve kardiyak belirteçler ile karboksihemoglobin arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Acil servise CO zehirlenmesi ile başvuran ve dâhil edilme kriterlerine uyan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri, kardiyak marker sonuçları hazırlanan forma kaydedildi. 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi. Hastalar bir hafta sonra kontrole çağrılarak arteryel kan gazı alınıp EKG'leri çekildi.Çalışma prospektif olarak, % 68.4'ü kadın olan toplam 79 hasta ile yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 37,84±16,70/yıldı. Karboksihemoglobin düzeyleri ortalama 21,28±9,309 olarak bulundu. Hastaların maksimum ve minimum QT aralığı, QT dispersiyonu ve düzeltilmiş QT dispersiyonu kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Karboksihemoglobin seviyesi ile maksimum QT aralığı, QT dispersiyonu ve düzeltilmiş QT dispersiyonu arasında pozitif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Karboksihemoglobin ile myoglobin, brain natriüretik peptid ve kreatinin kinaz arasında pozitif korelasyon görüldü (p<0.01).Ventrikül repolarizasyon anormalliğini gösteren QT dispersiyonun CO zehirlenmeli hastalarda arttığı görüldü. QT dispersiyonun, ventriküler aritmi riskini belirlemede kullanılabilecek basit ve noninvaziv bir yöntemdir. Bu konuda daha geniş hasta gruplarında kontrollü araştırmaların yararlı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Karbon monoksit zehirlenmesi, QT dispersiyonu, kardiyak marker, acil servis
Acil servise başvuran pulmoner tromboemboli şüpheli olgularda kan D-dimer, kardiak troponin, brain natriüretik peptit ve adiponektin düzeylerinin tanıdaki yeri
Pulmoner tromboemboli (PTE), pıhtının sistemik derin venlerden pulmoner vasküler yatağa göçünü ifade eden, sık görülen, teşhisi zor ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Hastaların 2/3'üne doğru tanı konulamamakta ve mortalite %30'lara ulaşmaktadır. Tanı ve tedaviyle mortalite %3'e düşebilmektedir.Çalışmamızın amacı acil serviste kullanılan markerlarla, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin PTE tanı ve prognozundaki yerini araştırmaktır.Çalışmaya PTE şüphesi olan 58'i kadın 95 hasta alındı. Hastaların D-Dimer, troponin I (cTnI), brain natriüretik peptit (BNP), adiponektin kan düzeyleri ölçüldü, akciğer grafisi ve çok detektörlü bilgisayarlı tomografi çekimi yapıldı. Tanı, tomografide vasküler dolum defektinin olmasıyla konuldu. Kontrol grubu, PTE şüpheli ancak Toraks tomografisinde özellik göstermeyen hastalardan oluşturuldu.Ortalama D-Dimer düzeyi hasta grubunda 4241,66±1082,98 ng/ml, kontrol grubunda 2211,21±1765,53 ng/ml olarak bulundu (p<0.05) ve tanıda negatif prediktif değeri %100 olarak belirlendi. BNP (+) olanlarda hastanede kalış süresi 14.16± 9.07, (-) olanlarda ise 13.26±6.31/gündü. Erken dönemde mortalite görülen 3 hastadan 2'sinin cTnI düzeyleri yüksek, 3'ünün de BNP değerleri (+) saptanmıştır. Hasta grubunda Adiponektin düzeyi 5.46±4.39µg/ml, kontrol grubunda 7.68±4.67µg/ml olarak bulundu (p<0.05). Tanıda kullanılan Wells ve Genova skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.005). Hasta grubunda en sık saptanan risk faktörü immobilizasyondu (%50). Emboli tanısı alan hastaların 4'ü (%4,2'si) eksitus oldu.Sonuç olarak; cTnI ve BNP (+)'liğinin akut PTE'de kötü prognoz ile ilişkili olduğu, D-Dimer testinin PTE tanısını dışlamakta yardımcı noninvaziv bir yöntem olduğu ve özellikle de acil şartlarda kullanılması gerektiği, PTE olan hastalarda adiponektin düzeyinin düşük bulunmasının tanıda önemli bir rol oynayacağı kanaatine vardık. Bu konuda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar kelimeler: Pulmoner tromboemboli, tanı, acil servis, Adiponektin
Akut inme tanısı alan hastalarda tedavi öncesi ghrelin ve obestatin düzeyleri
İnme, kalp hastalıkları ve kanserden sonra ölümün üçüncü nedeni olup sekel bırakıcı bir hastalıktır. Acil servise inmeyle gelen hastaların erken teşhis ve tedavisi ile bu hastalığın mortalite ve morbidite üzerine etkileri azalmaktadır. Obestatin ile ghrelin peptid hormonlar olup, besin ve enerji kullanımı ile iştahı düzenlemektedirler.Bu çalışmadaki amacımız yeni tanı almış stroklu hastalarında; tedavi öncesi serum ve idrar ghrelin ile obestatin seviyelerini belirlemek; parametreler arasındaki olası ilişkiyi saptamaktır.Bu çalışma acil servisimize akut inme nedeniyle başvuran 30 hasta ve 30 sağlıklı kontrol grubu ile ileriye yönelik olarak yapıldı. Hasta grubu; acil serviste anamnez, fizik muayene, BBT, Karotis doppler, MR, difüzyon MR ile tanı konulan hastalardan oluşturuldu. Hastalardan ve kontrol grubundan, ghrelin ve obestatin analizi için 1 ml serum ve 2 ml idrar örnekleri alındı. Alınan örnekler -80°C'de saklandı. Bu örneklerden açil ghrelin, deaçil ghrelin ve obestatin düzeyleri çalışıldı.Serum açil ve deaçil ghrelin düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p ? 0.05). İdrar açil ghrelin düzeyleri açısından hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.01). Serum obestatin düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlenmiştir (p=0.001).Bizim çalışmamız bu konudaki ilk çalışma olması nedeniyle önemlidir. Ancak idrar ve kan ghrelin ve obestatin düzeylerinin acil servislerde inmenin tanı markerı olarak kullanılıp kullanılamaması konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Strok, ghrelin, obestatin, acil servis
Effects of Tacrolımus on Endothelın?1, Melatonın and Heat shock proteın?70 levels ın experımental braın ıschemıa
İnme endüstrileşmiş ülkelerde kanser ve kardiyovasküler hastalıklardan sonraki üçüncü önemli ölüm nedenidir. Nöroproteksiyon iskemik inmenin tedavisi için bir alternatif strateji olabilir ve enfarktın etrafındaki nöronal hücrelerde oluşan geri dönüşümsüz hasarı sınırlayabilir. İmmünsupresan olan Tacrolimus serebral iskemi modellerinde nöroprotektiftir, ancak nöroproteksiyonun altında yatan moleküler mekanizmalar bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı deneysel iskemik inmede Tacrolimus' un plazma endotelin-1, melatonin ve beyin Hsp-70 seviyelerine etkilerini araştırmaktır.Herbiri yedi Wistar albino rat içeren 3 grup oluşturuldu. Anesteziyi takiben Grup 2 (sham) ve Grup 3' (çalışma) deki hayvanların her iki common carotid arterleri 10 dakika süresince anevrizma klipsleri ile klemplendi. Grup 1 (kontrol)' deki hayvanlara klemp uygulanmadı ve herhangi bir tedavi verilmedi. Grup 2' deki ratlara 1 ml salin ve grup 3' dekilere 1 mg/kg Tacrolimus intraperitoneal olarak verildi. Enjeksiyonlar iskemiden 1 saat önce ve iskemi sonrası 6, 24, 48 ve 72. saatlerde uygulandı. Tüm hayvanlar dördüncü günde dekapite edildi, plazmaları alındı ve beyin dokuları çıkarıldı. Plazma endotelin-1 ve melatonin seviyeleri ölçüldü. Beyin Hsp-70 immünboyanması ve nöron ölümü semikantitatif olarak skorlandı.Plazma endotelin-1 seviyeleri grup 3' de grup 2 ve grup 1' den daha yüksekti, ancak grup 1 ve grup 2' de benzerdi. Grup 1' deki plazma melatonin seviyeleri grup 2 ve grup 3' den daha düşüktü. Grup 2' deki plazma melatonin seviyeleri grup 3' den daha yüksekti. Ortalama nöron ölümü grup 3' de grup 2' den daha düşüktü. Ortalama Hsp-70 immünboyanma yoğunluğu grup 2' de, grup 3 ve grup 1' den daha fazla idi. Grup 1' de ortalama Hsp-70 immünboyanma yoğunluğu grup 3'den daha düşüktü.İskemik inmede Tacrolimus kullanılması plazma melatonin ve beyin Hsp-70 miktarını azaltır, plazma endotelin-1 miktarını arttırır ve nöroprotektif etkilidir.Anahtar Kelimeler: Endotelin?1, Heat Shock Proteini-70, melatonin, iskemik inme
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalarda paraoksonaz?1 geni Q192R ve L55M polimorfizmlerinin araştırılması
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) gelişiminde artmış oksidatif stresin etkisi olduğu bilinmektedir. İnsan vücudunda oksidatif strese karşı etki gösteren antioksidan sistemlerden biri düşük dansiteli lipoproteinleri (LDL) oksidasyona karşı koruyan paraoksonaz (PON) enzimidir. Bu çalışma ile KOAH'lı hastalarda PON1 Q192R ve L55M gen polimorfizmlerini araştırması amaçlanmıştır.Acil servise başvuran KOAH tanısı almış 50 hastanın ve 50 adet kontrol grubu hastasının periferik kanları alınıp DNA'ları elde edildi. Genotipler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile belirlendi ve Q192R polimorfizmi için Alw I ve L55M polimorfizmi için Hsp92II restriksiyon enzimleri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesi Ki-kare ve Fisher's Exact Testi ile yapıldı.Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olanlar ve kontrol grubunda arasında Q192R polimorfizmi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P=0.05). L55M polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel fark bulunmadı (P>0.05). PON1 geni Q192R polimorfizmi ile sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki bulundu. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının diğer risk faktörleri ile bu polimorfizm arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Bununla birlikte L55M polimorfizmiyle aile öyküsü ve Tbc arasında anlamlı ilişki bulunmuşken diğer risk faktörleri için anlamlı ilişki bulunmadı.Yaptığımız çalışma KOAH hastalarında PON1 geni Q192R ve L55M polimorfizmlerini inceleyen literatürdeki ilk çalışma olması açısından önemlidir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanmaktayız.Anahtar Kelimeler: KOAH, paraoksonaz, polimorfizm, akut atak
Travmatik el ve yüz laserasyonlarının sütürasyonunda lokal infiltrasyon anestezisi ile rejyonal sinir bloğunun hasta memnuniyeti açısından karşılaştırılması
Acil servislerde travmatik laserasyonların tamirinde genellikle lokal infiltrasyon anestezisi kullanılmaktadır. Periferik sinir bloğu tekniği de daha az sıklıkla bu amaçla kullanılmaktadır. Periferik sinir bloğu tekniğinin lokal infiltrasyona göre avantajlı yönleri vardır. Bu çalışmada travmatik el ve yüz kesilerinin tamirinde kullanılan lokal infiltrasyon anestezisi ve sinir bloğu tekniklerinin, anestezi enjeksiyonu ve sütür ağrısı, hasta memnuniyeti ve anestezi etkinliği açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.Araştırma, prospektif, açık, randomize olarak planlandı. Araştırmaya alınmama kriterleri değerlendirilerek, elde (radial, ulnar, median veya dijital sinir dermatomu) veya yüzde (supraorbital, infraorbital veya mental sinir dermatomu) tek sinir dermatomunda laserasyonları olan 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. Standart yara bakım yöntemleri kullanıldı. Lokal infiltrasyon ve sinir bloğu yapılacak hastalar randomize seçildi. Lidokain'in %2'lik çözeltisi ve 27gauge kalınlıkta 4cm uzunlukta iğne kullanıldı.Anestezi enjeksiyonu ve sütür ağrısı ölçümü için 100mm görsel analog skala kullanıldı. Memnuniyet için 5 kademeli bir skala kullanıldı. Pin-prick testinde duyarlılığın kaybolduğu süre, tam anestezi başlangıç süresi olarak kabul edildi. İlave anestezi ihtiyacı not edildi.Kriterlere uyan 72 hasta çalışmaya alındı ve 36 hastaya lokal infiltrasyon, 36 hastaya sinir bloğu uygulandı. Ortalama yaş 34,4 bulundu. Hastaların %73,6'sı erkekti. Grupların demografik özellikleri ve vital bulguları homojendi. Ağrı skorları açısından ana veya subgrupların hiçbirinde istatistiksel anlamlı fark elde edilmedi. Aynı şekilde memnuniyet dereceleri açısından da gruplar farklılık göstermedi. Lokal infiltrasyon grubunda 1 hastada, sinir bloğu grubunda 3 hastada ilave anestezi ihtiyacı oldu. Pin-prick duyarlılığının kaybolduğu süre ortalaması lokal infiltrasyon grubunda 1,2 dakika, sinir bloğu grubunda 2,2 dakika bulundu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,001).Periferik sinir bloğu, çoğu zaman tek enjeksiyon gerektirmesi, az miktar anestezik madde gerektirmesi (özellikle büyük boylu kesilerde), yara dudaklarını deforme etmemesi yönleri ile lokal infiltrasyon anestezisine göre avantajlıdır. Tecrübe gerektirmesi de dezavantajıdır. Bu bilgiler ışığında periferik sinir bloğunun en az lokal infiltrasyon kadar kullanışlı, ucuz, kolay ve acil servislere uygun bir teknik olduğu düşünülmektedir.
Akut iskemik inme ve geçici iskemik atak (GİA) tanısında iskemi-modifiye albumin düzeylerinin değeri
İskemi-modifiye albumin (İMA) düzeyinin akut koroner sendrom, akut mezenter iskemisi, pulmoner tromboemboli, akut serebrovasküler olay gibi iskemik durumlarda yükseldiği gösterilmiştir. Çalışmamızda serebrovasküler hastalık grubunda olan akut iskemik inme ve geçici iskemik atak (GİA) ile acil servise başvuran hastaların İMA seviyelerinin ölçülerek erken dönemde tanısal bir parametre olarak kullanılması amaçlanmıştır.Bu araştırma kontrol grubu içeren prospektif izlem çalışmasıdır. Bu çalışmaya acil servise nörolojik defisit öyküsü veya bulgusuyla başvuran hastalardan GİA veya iskemik inme son tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. Şikayetinin ilk 6 saatinde acil servise başvuran, dışlama kriterlerine uygun olan 90 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü çalışmaya alınmıştır. Hastaların 29'u GİA ve 61'i iskemik inme hastası olarak tanı almıştır. GİA ve iskemik inme için AHA/ASA 2009 kılavuzundaki tanımlar esas alınmıştır. Hastaların klinik derecelendirilmesinde NIHSS ve glasgow koma skalası (GKS) kullanılmıştır. Hastalardan geliş, 3., 6., 12. ve 24. saatlerde serum örnekleri alınarak -20 0 C altında saklanmıştır. Hasta ve kontrol grubuna ait serum örneklerinde IMA düzeylerine bakılmış ve veriler SPSS 13.0 kullanılarak analiz edilmiştir. Pearson ? 2 testi, Mann-Whitney U testi, Friedman testleri kullanılmıştır. p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir.Yaş ortalaması ± standart sapması(SD) GİA grubunda 60.24 ± 14.56, İskemik inme grubunda 69.69 ± 13.18 olarak bulundu. TİA ve İskemik inme gruplarının yaşları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p= 0.004). Cinsiyet bakımından son tanılarına göre anlamlı fark saptanmadı.İskemik inme ve GİA hastalarında İMA seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0.001). İskemik inme ve GİA hastaları arasında İMA seviyeleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Hasta gruplarında geliş, 3., 6., 12., ve 24'üncü saatlerdeki İMA seviyeleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. NIHS ve GCS arasında çok güçlü negatif korelasyon saptanmıştır. NIHSS ile 6.saat IMA düzeyleri arasında orta derece pozitif korelasyon saptanmıştır Hastaların beyin BBT'sinde ve MRG'inde akut patoloji olup olmamasına bakıldığında son tanı olarak GİA ve iskemik inme tanısı alanlar arasında anlamlı fark saptanmıştır(p<0.001). GİA tanısı alan hastalarda akut patoloji izlenmemiştir.İMA düzeyleri iskemik inme ve GİA hastalarında sağlıklı bireylerden daha yüksek saptanmıştır. Acil servise nörolojik defisit veya bilinç değişikliği ile başvuran hastalarda serebral iskemiyi erken tanımada kullanılabilir.
Minör kafa travmalı hastalarda kafa içi yaralanmayı göstermede tau proteininin yeri
1 1.ÖZET Kafa travmaları acil hekimlerin sık karşılaştıkları olgulardır. Kafa travması insidansı %1-2, mortalitesi %17-30'dur. Minör kafa travması tüm kafa travmalarının %70-80'idir. Genç erişkinlerde trafik kazaları, yaşlılarda ve çocuklarda düşmeler en sık nedenlerdir. Tau proteini nöronların aksonlarında lokalizedir ve mikrotubül yapısında yer alır. Hipoksi veya travmaya sekonder olarak Santral Sinir Sistemi nöronlarından salındığı gösterilmiştir. Bu çalışmada minör kafa travmalı hastalarda serum tau protein seviyelerinin intrakraniyal patolojilerin tanısındaki yerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisinde prospektif olarak yapılmıştır. Endikasyonu olan hastalara BBT çekilmiş ve serum Tau protein seviyesi belirlenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS 11.0 programı ile Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Regresyon ve ROC kullanılarak yapılmıştır. p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. BBT'sinde intrakraniyal lezyon olmayan toplam 55 hastanın ortalama serum tau protein düzeyi 31.186±46.9 pg/ml idi. BBT'sinde intrakraniyal lezyon olan 33 hastanın ortalama serum tau protein düzeyi 54.873±127.6 pg/ml idi. Yapılan istatistiksel analiz sonucu bu iki grup arasında serum tau protein düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Oluşturulan regresyon modelinde Tau protein düzeyi üzerine etkili faktörün Glasgow Koma Skalası olduğu tespit edildi. Minör kafa travmalı hastalarda serum Tau protein seviyelerinin BBT ile saptanan intrakraniyal patolojileri belirlemede etkili olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Kafa travması, BBT, Tau protein, Acil Servis
Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda lipid profili
1. ÖZETGöğüs ağrısı, en sık acil servis başvuru nedenlerindendir. Acil serviste göğüsağrılarının ayırıcı tanısını yapmak amacı ile birçok yöntem kullanılmaktadır.Bu çalışmanın amacı kardiyak kaynaklı göğüs ağrısının tanısında kullanılanEKG takibi, CK, CK-MB, Troponin-T, Troponin-I düzeyleri bakılması gibi yöntemlereek olarak hastaların lipid profilinin belirlenmesinin tanıya gitmekteki faydalarınıaraştırmaktır.Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi (FÜTF) Acil Servisinde (AS) prospektifolarak yapıldı. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan göğüs ağrılı hastalardan en az12 saatlik açlık süresini takiben lipid profili için kan alındı.Bu çalışmaya Fırat Üniversitesi Acil Servisi'ne Mayıs 2004-Ekim 2004 tarihleriarasında başvuran 201 göğüs ağrılı hasta alındı. Hastaların 78'i kadın, 123'ü erkekti.Hastaların lipid düzeyleri NCEP ATP-III kararları ile karşılaştırıldı. LDL kolesterol için160 mg/dL, total kolesterol için 240 mg/dL, HDL için 40 mg/dL düzeyleri sınır olarakkabul edildi.Göğüs ağrısı tipik olan hastaların sırasıyla ortalama total kolesterol düzeyi210,83±55,0 mg/dL, ortalama LDL düzeyi 174,83±90,3 mg/dL, ortalama HDL düzeyiise 38,00±10,7 mg/dL olarak bulundu. Göğüs ağrısı atipik olanların ise total kolesteroldüzeyi 200,29±58,8 mg/dL, ortalama LDL düzeyi 153,79±74,4 mg/dL, ortalama HDLdüzeyi ise 41,60±11,1 mg/dL olarak bulundu.Yapılan istatistiksel analiz sonucu göğüs ağrısı tipik olan hastaların totalkolesterol düzeylerinin atipik ağrısı olanlara göre anlamlı derecede yüksek, HDLdüzeyinin ise düşük olduğunu saptandı (p<0,05). LDL düzeyi açısından göğüs ağrısıtipik olanlar ile atipik olanlar arasında fark bulunmadı (p>0,05). 46 yaş üzeri ve altıgrup arasında LDL açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05).Sonuç olarak acil serviste göğüs ağrısının değerlendirilmesinde halenkullanılmakta olan yardımcı tanı yöntemlerine ek olarak lipid profili bakılmasınınyararlı olacağı kanısındayız.Anahtar kelimeler: göğüs ağrısı, lipid profili, acil servis
Acil servis kalabalığının bilimsel yöntemler ile ölçümü
Acil servis kalabalığı, acil serviste mevcut hastaların ihtiyaçları ve bekleme salonundaki hastaların acil servis kapasitesini aşması sonucu ortaya çıkan durumu tanımlamaktadır. Hastaneler, kendi kurumlarının hasta akımındaki problemleri sistematik olarak tanımlamak üzere input ? throughput - output modelinden yararlanarak, iş akışında en büyük etkiye sahip sorunları tespit ve kontrol edebilirler. Öte yandan gerçek zamanlı acil servis kalabalık ölçümlerinin kullanılması, acil servis bilgisinin sürekli gözlemlenmesi ve değerlendirilmesine imkân tanıyarak gelişmelerin anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu ölçümlerin sonuçları kısa ve uzun vadeli stratejiler geliştirmek ve uygulamak için kullanılabilir. Acil servis kalabalığına neden olan bir çok faktör içinde literatürde en çok atıf alan sebep acil servislerin yatış kararı verilen hastaları hastanenin diğer yataklarına transfer edememesidir.Tez çalışmasında acil servis kalabalığının tanımı, nedenleri, sonuçları ve çözüm önerileri incelenerek, kalabalık ölçümlerinin yararlarının ortaya konması ve mevcut ölçüm metotlarından ulusal acil servis kalabalık çalışması skalasının (NEDOCS) ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin Acil Servisinde uygulanması amaçlandı.31.03.2008 ve 07.04.2008 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Hastanesi Erişkin Acil Servisinde NEDOCS metodu ile yaptığımız ölçümlerin sonuçları skalanın tehlikeli şekilde kalabalık bölgesinde yer aldı. Bu sonuca acil servis sedyelerinin doluluk oranının ve hastane yatağı açılmasının bekleyen hasta sayısının yüksekliği, mekanik ventilatör kullanan hastaların varlığı ve 238 saat gibi uzun yatış zamanlarının yol açtığını tespit ettik. Literatürde istenmeyen sonuçlarla ilişkilendirilen ve etkin olmayan AS bakımının göstergeleri olarak belirtilen, değerlendirilmeden acil servisten ayrılan hastalar ve ambulans retleri ile acil servisimizde de karşılaştık.Acil servis kalabalığının önlenmesine yönelik strateji ve planlar bölgeye ve hastaneye göre değişmekle birlikte, tüm uygulamaların kesişişinde yer alan iki nokta öne çıkmaktadır. Öncelikle hastaneler acil servis kalabalığını sadece acil servisin değil, tüm hastaneye ait bir sorun olarak kabul etmelidir. Bu krizi bir acil servis problemi olarak gören hastaneler sorunun doğasını anlamayacak ve girişimleri başarısız veya kısmen başarılı olacaktır. Diğer nokta ise hastane yönetiminin, hasta akımının iyileştirilmesinin öncelikli olduğuna dair kesin ve net mesajlar vermesi gerektiğidir. Aksi takdirde başarı şansı dramatik olarak düşecektir.Yakın gelecekte gerekli düzenlemeler ve iyileştirmeler yapılmadıkça, toplumun acil servislerde kaliteli ve zamanında acil bakım hizmetine güvenmeleri mümkün olamayacak ve bu durum bu ülkedeki tüm insanların sağlık güvenliğini riske edecektir.
Erişkinlerde intramuskuler yolla tetanos aşısı enjeksiyonu öncesinde buz uygulamasının enjeksiyonun sebep olduğu ağrıya etkisi
Tetanos aşısı, acil serviste i.m. yolla uygulanan bir aşıdır ve en sık görülen yan etkisi yapıldığı yerde oluşturduğu ağrıdır. İntramusküler enjeksiyonların ağrısız yapılabilmesi için pek çok yöntem denenmiş ve bir kısmı başarılı olmuştur, fakat çeşitli dezavantajları nedeniyle özellikle acil serviste yaygın kullanımı olan bir yöntem henüz yokturÇalışmamızda; acil serviste erişkin hastalara deltoid bölgeye intramusküler yolla tetanos aşısı yapılırken oluşan ağrıyı azaltmak amacıyla işlem öncesinde, enjeksiyon bölgesine buz uygulamasının etkisi araştırılmıştır. 100 deney, 100 kontrol grubu hastası çalışmaya alınmıştır. Deney grubundaki hastaların enjeksiyon bölgesine, enjeksiyon öncesi 2 dakika süre buz uygulanmış; kontrol grubundakilere standart yöntemle aşı yapılmıştır. Deney grubundaki hastaların enjeksiyon sırasında hissettikleri ağrının vizüel analog skala skoru ortalaması 6,99±8,31 iken, kontrol grubunda ortalama 21,61±19,33 olarak bulunmuştur. Deney grubunun vizüel analog skala skoru ortalaması kontrol grubuna göre hem istatistiksel hem de klinik olarak anlamlı derecede daha düşük saptanmıştır (p<0.001). Buz uygulama hastalar tarafından iyi tolere edilmiştir, sistemik veya ciddi lokal yan etkiler görülmemiştir. Bu yöntem erişkinlerde tetanos aşısı enjeksiyonu ağrısını azaltmada etkilidir, ucuzdur, hızlı ve kolay uygulanabilir; pratiktir ve acil servisin telaşlı ortamına uygundurÇalışmamızda bazı alt grupların aşıya bağlı ağrı VAS skorları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Bu gruplar; kadınlar, daha önceki enjeksiyonları ağrılı olanlar ve enjeksiyondan korktuğunu belirtenlerdir. Bu nedenle, eğer yöntem tüm hastalar için uygulanamıyorsa bile; enjeksiyondan korktuğunu belirten, önceki enjeksiyon tecrübeleri ağrılı olan veya ağrısız bir yöntemle aşı olmayı talep eden bazı alt gruplara uygulanması uygun olur.Anahtar kelimeler: buz, ağrısız enjeksiyon, intramusküler tetanos
Künt karın travması oluşturulan sıçanlarda görülen mikroskopik hematürinin karın içi organ yaralanma şiddeti ile ilişkisi
Travmatik yaralanmaların büyük bir çoğunluğu künt travma şeklindedir ve bunlarda en sık yaralanma mekanizması motorlu araç kazaları ve düşmelerdir. Künt travmalar sonucunda baş ve ekstremite yaralanmaları daha sık görülmesine rağmen karın travmaları potansiyel olarak daha ölümcül olabilmektedir. Yanlış veya gecikmiş tanı karın yaralanmalarında en ciddi mortalite ve morbidite sebebi olarak güncelliğini korumaktadır. Bu nedenle KKT olan hastalara organize, bilinçli ve belli algoritmalar çerçevesinde yaklaşım şarttır. Anahtar klinik belirtilerin saptanması ve uygun tanısal testlerin geç kalınmadan yapılması; mortalite ve morbiditeyi belirgin bir şekilde etkilemektedir.KKT olan hastalarda mikroskopik hematüri önemli bir bulgudur. Ancak literatürde mikroskopik hematürinin karın içi ekstrarenal organ yaralanması için bir belirteç olup olmadığı ve KKT'de karın görüntüleme algoritmaları içindeki yeri konusunda çelişkili bilgiler mevcuttur.Çalışmamızda daha önce tanımlanmamış bir KKT sıçan modeli oluşturularak, subletal dozlardaki KKT sonucunda ekstrarenal karın içi organ yaralanması ile hematüri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Yapılan deneyler sonucunda öncelikle letal ve subletal maksimal karın travma şiddetleri belirlenmiştir. Buna göre sıçanlar gruplara ayrılarak subletal çarpma şiddetlerinde KKT oluşturulmuştur. Sıçanlarda farklı travma şiddetlerindeki, makroskopik laparotomi bulguları, histopatolojik karaciğer, dalak ve böbrek yaralanmaları ve mikroskopik hematüri miktarları belirlenmiştir.Artan travma şiddetleri ile karaciğer, dalak ve böbrekteki yaralanma düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu bulunmuştur. Bu sonuca göre geliştirdiğimiz bu model KKT'de genel organ yaralanmaları ile ilgili yapılacak çalışmalar ve bizim çalışmamız için uygun olduğu sonucuna varılmıştır.Travma şiddeti ve makroskopik laparotomi bulgularıyla mikroskopik hematüri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmasına karşın, histopatolojik olarak karaciğer, dalak ve böbrek yaralanmalarıyla mikroskopik hematüri arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuçta mikroskopik hematüri yüksek travma şiddetinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir ve makroskopik intraabdominal organ yaralanma şiddetiyle ilişkilidir. Bu bulgular literatür ile uyumludur.Mikroskopik hematüri saptanan KKT'li hastalarda; hasta stabil ise ileri abdominal görüntüleme metodları (öncelikle karın BT) ile tetkik edilmeli ve karın içi organ yaralanması yönünden hasta dikkatlice değerlendirilmelidir. Hasta stabil değilse laparotomi eşiği düşük tutulmalıdır. Bu sayede KKT'ye bağlı mortalite ve morbidite oranları azaltılabilir.Anahtar Kelimeler: Künt karın travması, mikroskopik hematüri, sıçan modeli
Acil serviste akut iskemik stroklu hastaların tanısında kreatin kinaz, kreatin kinaz-mb, troponin ı, d-dimer değerlerinin kullanılması
nme, kalp hastalıkları ve kanserden sonra ölümün üçüncü nedeni olup sekel bırakıcı bir hastalıktır. Acil servise inmeyle gelen hastaların erken teshis ve tedavisi ile bu hastalıgın mortalite ve morbidite üzerine etkileri azalmaktadır. skemik inmelerde D-Dimer ve kardiyak markırlarda artıs gözlenebilir ve bu artıs kötü prognozla iliskili bulunmustur. Ekim 2006-Mart 2007 tarihleri arasında acil servisde iskemik inme tanısı konulan hastalar çalısmaya alındı. Bu hastalarda ilk müracaatında ve 3. gün kanda D-Dimer, kreatin kinaz-myokardial band, Troponin-I, myoglobin çalısılarak, Glasgow Koma Skoru ve mortalite ile iliskisi incelendi. Çalısmaya 53'ü erkek, 47'si kadın 100 hasta alındı. Hastaların %59'unda hipertansiyon, % 42'sinde atroskleroz, %33'ünde iskemik kalp hastalıgı, %21'inde diabet, %20'sinde atrial fibrilasyon, %6'sında geçirilmis serebrovasküler hastalık, %4'ünde geçici iskemik atak hikayesi mevcuttu. 34 hasta öldü. Taburcu olanlarla ölen hastaların bulunan DDimer, kreatin kinaz-myokardial band, troponin-I, myoglobin, Glasgow Koma Skoru degerleri karsılastırıldı. D-Dimer ölen grupta 2510.21±327.16 ng/ml, taburcu grupta 1283.85±174.23 ng/ml olup, karsılastırıldıgında istatiksel anlamlılık mevcuttu (p<0.05). Troponin-I karsılastırıldıgında mortalite açısından istatiksel farklılık yoktu (p>0.05). Glasgow Koma Skoru ölen grupta 10.64±3.61, taburcu grupta 13.80±1.91 olup, aralarında istatiksel anlamlılık mevcuttu (p<0.05). Ölen grupla taburcu grup karsılastırıldıgında, myoglobin degerleri, kretin kinaz-myokardial band ve D-dimer yüksekligi ile düsük Glasgow Koma Skorunun mortaliteyi arttırdıgını belirledik. Bu sonuçlar önceki çalısmalarla beraber düsünüldügünde, D-Dimer, kretin kinaz-myokardial band, myoglobin ve düsük Glasgow Koma Skoru seviyelerinin mortalite ve kötü prognozun bir göstegesi olarak degerlendirilebilecegi ileri sürülebilir. Ancak bu konuda daha fazla çalısmaya ihtiyaç oldugunu düsünmekteyiz.
Dicle Üniversitesi Hastaneleri hastane afet planı ve acil yönetimi
Afetlerde yönetim; afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılması amacıyla yapılması gereken tüm çalışmaların esaslarının ortaya konması, yönlendirilmesi, koordine edilmesi ve etkili bir biçimde uygulanabilmesi için toplumun tüm kurum ve kuruluşlarıyla, kaynaklarının yönetilmesini ve yönlendirilmesini gerektiren bir süreçtir. Afetlerde özellikle sağlık hizmetlerinin yönetimi öncelikli konu olmakta ve bu konuda önceden eğitim almış personelin görev yapması hizmetlerin etkililiğini artırmaktadır. Çalışmamız hastane afet yönetimini gözden geçirerek daha önce meydana gelen 3 olgunun afet yönetimini geriye dönük tartışarak gözden geçiren gözlemsel çalışmadır. Birinci olgu, 2014 yılında Diyarbakır-Lice karayolunda meydana gelen LPG-araç patlaması olayıdır. İkinci olgu, 2015 yılında Diyarbakır'da miting sırasında meydana gelen patlama olayıdır. Üçüncü olgu ise, 2017 yılında hastanemiz (Dicle Üniversitesi hastanesi) radyoloji bölümünde meydana gelen yangın olayıdır. Birinci olayda 69 ikinci olayda ise 102 hasta etkilenmiştir. Üçüncü olayda 2 ameliyathane personeli etkilenmiş olup yoğun bakımlar boşaltılmış ve devam eden ameliyatlara son verilmiştir. Sonuç olarak, Doğal afetler konusunda ülke çapında gerekli bilgilendirmeler ve düzenlemeler yapılmalı, gerekli eğitimler verilmelidir. Herhangi bir anda meydana gelen doğal afeti yönetebilecek kadar yeterli sağlık kuruluşu, sağlık çalışanı ve gerekli tıbbi ekipman ve malzeme hazır bulunmalıdır. Her ülke başına gelecek doğal afeti yönetebilecek kapasitede olmalıdır. Anahtar kelimeler: Hastane afet planı, doğal afetler, patlama, yangın, yanıklar.
Acil servise başvuran febril nötropenili hastalarda erken uyarı skorlarının prognoz üzerine olan etkinliklerinin karşılaştırılması
Nötropenik ateş daha çok kemoterapi alan kanser hastalarında ortaya çıkar. Ciddi enfeksiyonlarla sonuçlanabilen, uzun süreli tedavi gerekebilen ve mortalitesi yüksek klinik bir durumdur. Nötropenik ateşli hastanın ilk başvuru yeri acil servislerdir. Bu nedenle acil servislerde erken tanı koyulması ve hızlı tedavi edilmesi gereken riskli hastalar tespit edilmelidir. Bu amaçla çeşitli skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bunlar febril nötropeniye özgü MASCC ve CISNE skorlarıdır. Bu çalışmamızdaki amaç febril nötropeni ile acil servise başvuran hastalarda erken uyarı skorlamalarının mortalite öngörmedeki etkinliklerini kıyaslamaktı. Bu amaçla çalışmamızda MASCC, CISNE ve sepsis için kullanılan NEWS, MEWS ve qSOFA erken uyarı skorlarını karşılaştırdık. Çalışmaya alınan hastaları; Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Yetişkin Acil Servisine 01.01.2018-31.12.2021 tarihleri arasında başvuran hastalar oluşturdu. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Çalışmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 21.paket programı kullanılarak değerlendirildi ve p< 0,05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. . Univarite istatiksel analizler kategorik değişkenler için Man Witney U Testi kullanılarak yapıldı. P< 0,05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. MASCC, CISNE, NEWS, MEWS ve qSOFA kestirim noktaları ile duyarlılık ve özgüllükleri ROC eğrisi analiziyle hesaplanmıştır. Çalışmamızda erken uyarı skorlamalarına mortalite açısından baktığımızda MASCC, CISNE, MEWS, NEWS ve QSOFA mortaliteyi belirlemede anlamlı bulunmuşlardır. ROC eğrisi analizi yaptığımızda NPA hastaları içinde AUC değeri en yüksek olarak NEWS görüldü. Daha sonra AUC değeri MEWS, qSOFA, MASCC ve CISNE şekinde sıralandı. Ayrıca çalışmamızda incelediğimiz PCT ve Laktat gibi biyobelirteçlerin de mortalite öngörmede başarılı olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamız amacına uygun sonuçlanmıştır. Febril nötropeni, hem mortalite hem de ekonomik yük oluşturan ciddi klinik bir durum olduğu için çalışmamız başka çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Acil servis, Nötropenik ateş, Erken uyarı skorları, Mortalite
Acil servise başvuran lineer fraktür saptanan pediatrik kafa travmalı hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri
Çocukluk çağı kafa travmaları, çocukluk çağı mortalite ve morbidite nedenleri arasında 3. sırada yer bulmaktadır. Mortalite oranı lösemiden 5 kat, beyin tümörlerinden 18 kat daha fazladır. Erkek çocuklarda 2 kat fazla sıklıkla görülmektedir. En sık travma sebepleri düşme ve motorlu araç kazalarıdır . Yeni doğanda, doğum travması, hipoksi, germinal matriks kanaması ön planda iken, 3- 6 aylık süt çocuğunda düşme (%75), araba kazası (%11), çocuk ihmal ve istismarları, 10 yıldan sonra ise araba ve bisiklet kazaları ilk sıradadır . Özellikle çocukluk çağında meydana gelen kafa travmalarında bazı faktörler sebebiyle gelişen faktörler yetişkenlerden farklılık göstermektedir. Bu faktörler arasında beyin ve koruyucu sistem matürasyonu, nöral gelişim evresi, yaş grubuu, gri cevher, beyaz cevher ve kalvaryum yapısı yer almaktadırr . Nöronal hücre sayısı, doğumda erişkin ile benzer sayılarda olsa da, dendritik genişleme ve astrosit ağı ikinci yılda maturasyonunu tamamlanmaktadır. Gri cevherde ilk iki yılda hızla gelişim gösterirken, beyaz cevher nispeten yavaş gelişir. Beyin yapısında yer alan hücreler ilk 2 yılda hızla su kaybederken, myelinizasyon ilk bir yılda hızla oluşur. Yenidoğan bebeklerin kalvaryum yapısı, tek tabaka şeklindedir. Sutürler doğumu takiben hızla kapanmaya başlayarak 4. yıl sonunda kafatasını rijid ve kapalı hale getirir. Bunun sonucu olarak, myelinsiz nöron komprese olabilmekte veya yumuşak kalvaryum travmatik etkiyi dağıtabilmektedir. Yani kitle lezyonu oluşumu azalacak, fakat beyaz cevherde yırtılma ve beyin ödemi daha sıklıkla karşımıza çıkacaktır. Sütürlerin açık, kalvaryumun yumuşak ve beyin dokusunun daha küçük olması, subaraknoid mesafenin geniş ve çocuk erişkinden daha fazla ekstradural sıvı kolleksiyonunu tolere etmesini sağlamaktadır . Kafatası fraktürleri oluş şekli ve yerlerine göre: Lineer fraktür , Çökme fraktürü , Kompleks ezilme fraktürleri. Bileşik-şiddetli fraktürler, Frontal sinüs fraktürleri, Kafa kaidesi fraktürleri olarak sınıflandırılır. Biz bu fraktürlerden lineer fraktürü anlatacağız. Lineer Fraktürler: En sık görülen fraktür tipi olup, olguların üçte biri bu şekildedir. Genel olarak parietal bölgede olup, olguların çoğuna sefal hematom veya subgaleal eşlik eder. Kanama miktarına bağlı oluşan gerginlik ağrıya yol açabilir. Nadiren (yeni doğan, süt çocuğu ve koagulopatisi olan çocuklarda) şiddetli kanama, kan transfüzyonu gerektirecek seviyede olabilir. Travmatik beyin travmasına yol açmayan olguların cerrahi endikasyonu olmayıp; spesifik tedavi gerektirmeyen çabuk, komplikasyonsuz ve tam iyileşme göstermektedir.
Acil serviste pnömotoraks tanısı alan hastaların demografik özellikleri, pnömotoraks yönetimi ve mortaliteye etki eden faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Pnömotoraks (PNX) akciğerin pariyetal ve visseraral yaprakları arasındaki boşlukta serbest hava artışı olması ve buna bağlı akciğer kollapsı olarak tanımlanır. Plevral boşluktaki havanın çokça sebebi olabilmesine karşın en sık sebep visseral plevranın yırtılmasıyla, akciğer parankiminden plevral boşluğa hava kaçağıdır. Spontan ve travmatik pnömotorakslar sık görülmesine rağmen, diyagnostik girişimsel yötemlerin daha rutin kullanılması ve yoğun bakım servislerinde tedavi edilen hasta sayısının artması sebebiyle iyatrojenik pnömotoraksların görülme sıklığı da artmıştır. Acil servise dispne, göğüs ağrısı ve benzeri yakınmalarla başvuran hastalarda ayrıcı tanıda önemli bir yere sahip olan pnömotoraks, zamanında tanı konmayıp müdahale edilmediği takdirde hayatı tehdit edebilecek sonuçlara neden olabilir. Bu çalışmamızda acil servise başvuran pnömotoraks tanısı alan olguların retrospeksif olarak ayrıntılı bir analizi yapılarak, pnömotoraksda mortaliteye etki eden faktörler incelenmiş olup; acil servis şartlarında hekime tanı, tedavi, takip ve prognoz tahmininde yardımcı olabilmek amaçlanmıştır. Pnömotoraks ile ilgili çokça çalışma mevcuttur; fakat bütün pnömotorakslar üzerinde mortaliteyi inceleyen çalışma pek fazla bulunmamaktadır. MATERYAL VE METOT: Çalışmanın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yetişkin Acil Servisi'ne 01.01.2021-31.12.2022 tarihleri arasında başvuran ve pnömotoraks tanısı alan bütün hastalar oluşturmuştur. Retrospektif tanımlayıcı olan bu çalışmada yaklaşık 550 hastanın dosyası taranmış olup yetersiz dosya verisi, tedavi red ve hastaneyi izinsiz terk edenler çalışmadan çıkarılmış olup, çalışmaya 515 hasta dahil edilmiştir. 515 hastanın demografik ve diğer özellikleri analiz için detaylandırılarak not edilmiş olup, her birinin ayrı ayrı mortaliteye etkisi incelenerek analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda hastaların 427'si erkek( %82,9 ), 88'i kadındı( %17,1 ). Katılan hastaların en küçüğü 10 aylık, en büyüğü 89 yaşındaydı. Bütün hastaların yaş ortalaması 31,58±19,39'du. Sağ kalan hastaların yaş ortalaması 30,77±18,55 iken, ölen hastaların yaş ortalaması 42,60±26,42'ydi. 515 vakamızın 177'si spontan pnömotoraks(%34,36) iken, 338'i travmatik ( %65,64) pnömotoraksdır. Toplam 128 primer spontan pnömotoraks (PSP) (%24,85), 49 sekonder spontan pnömotoraks(SSP) (%9,51), 24 ateşli silah yaralanması(ASY) ( %4,66), 82 kesici delici alet yaralanması(KDAY) (%15,92), 105 araç içi ve araç dışı trafik kazası(%20,38), 80 yüksekten düşme(%15,53), 11 basit düşme(%2,13), 13 darb(%2,52), 20 iyatrojenik(%3,88) pnömotoraks vakası saptanmıştır. Hastalarımızın komorbid hastalıkları; diyabetes mellitus(DM), hipertansiyon(HT), kronik akciğer hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, koroner hastalık, kronik böbrek yetmezliği(KBY), serebrovasküler olay(SVO), malignite ve diğer hastalıklar şeklinde kategorize edilmiştir. Toplam 25 hastada DM, 46 hastada HT, 46 hastada kronik akciğer hastalığı, 2 hastada kronik karaciğer hastalığı, 28 hastada koroner hastalık, 15 hastada KBY, 6 hastada SVO, 21 hastada malignite, 24 hastada nadir olan diğer hastalıklar saptanmıştır. Toplam 338 hastamızda travmatik pnömotoraks saptanmış olup 60 hastada kranial travma (%17,75), 134 hastada ortopedik travma(%39,64), 55 hastada abdominal travma(%16,27), 6 hastada diyafragma hasarı(%1,77), 117 hastada kot fraktürü(%34,61), 157 hastada hemotoraks(%46,44), 17 hastada pnömomediastinium(%5,02), 11 hastada vasküler yaralanma(%3,25) saptanmıştır EKG ritmine göre 515 hastamızın 345'inde normal sinüs ritmi(NSR)(%70), 136 sında sinüs taşikardisi(ST)(%26,40), 21'inde atrial fibrilasyon(AF)(%4,07), 13'ünde (%2,52) de diğer ritimler( bradikardi, pace ritmi, sol dal bloğu(LBBB)) saptanmıştır. Hastaların 264'ünde (%51,26) sadece sağ tarafta, 199'unda (%38,64) sadece sol tarafta, 50'sinde (%9,70) hem sağ hem sol tarafta pnömtoraks saptanmıştır. 281'inde(%54,56) grafide pnömotoraks hattı saptanırken(p=1,000), 233'ünde (%45,44) pnömotoraks hattı saptanmamıştır. Tüm hastalarda akciğerdeki ortalama pnömotoraks oranı %30,24±26,75 iken, yaşayan hastalarda akciğerdeki pnömotoraks oranı %29,91±26,36, ex olanlarda ise % 34,69±31,79'dur Yapılan tedavi türüne göre 204 hastaya oksijen(O2) ile basit gözlem uygulanmış (%39,61) 243 hastaya tüp torakostomi yapılmış(%47,18) 68 hastaya ise cerrahi tedavi uygulanmıştır(%13,20) Hastaneye başvuru semptomlarına göre, hastaların 281'inde dispne, 301 inde göğüs ağrısı 67'sinde bilinç değişikliği ve 170'inde diğer semptomlar (entübe hasta, öksürük, omuz ağrısı ve travma bölgesine göre ağrı) saptanmıştır. Hastanede yatış süresi minimum(min) 0, maksimum(max) 180 gün olup, ortalama hastanede yatış süresi 8,16±13,62 gündür. Yaşayan hastaların yatış süresi ortalaması 7,96±12,79 gün iken, eksitus(ex) olanların yatış süresi ortalaması 10,86±22,24 gündür. SONUÇ: Sonuç olarak pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği, acil hekimlerinin gözden kaçırmaması gereken ve acil müdahale gerektiren bir patolojidir. Pnömotorakslarda tedaviye etyoloji, pnömotoraks derecesi ve kliniğe göre karar verilmelidir. Pnömotoraks tedavisinde oksijen ile gözlem, iğne aspirasyonu, perkütan aspirasyon kateteri, tüp torakostomi, video yardımlı torakoskopik cerrahi(VATS) ve torakotomi ve benzeri tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Tedavide hedeflenen akciğerin tam reekspansiyonunun sağlanması, şikayetlerin ortadan kaldırılması, komplikasyonların önlenmesi ve nüksleri önlemektir. Nüksleri önlemek için plevral abrazyon ve plörödezis yapılabilir. Acil operasyon gerektiren pnömotorakslar genellikle komplike pnömotorakslardır. Cerahideki amaç nüks pnömotoraksları önlemek ve hastalığın kesin tedavisini sağlamaktır. Anahtar kelimeler: pnömotoraks, spontan, travma, EKG, komorbid hastalıklar, tedavi.
Acil yoğun bakım ünitesine yatırılan pnömoni tanılı hastalarda mortaliteyi ön görmede cap pıro(toplum kökenli pnömoni) ve vap pıro(ventilatör ilişkili pnömoni) skorlarının karşılaştırılması
Pnömoni tanım olarak mikroorganizmaların akciğerlere ulaşması ve çoğalması sonucu akciğer dokusunun inflamasyon ve infeksiyonu ile oluşan yangısal süreçtir. Yoğun bakımda takip ettiğimiz hastalarda sıklıkla karşılaştığımız bir hastalık olarak öne çıkmaktadır. Pnömoni nedeniyle yoğun bakımda takip edilen hastalarda mortalite yüksek olabilmektedir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Yetişkin Acil Servis Yoğun Bakımına 01.01.2020-31.06.2022 tarihleri arasında başvuran hastaların hastane kayıtları incelendi. Çalışmaya en az 1 gün takibi yapılmış ve yoğun bakıma yatan 1-111 yaş arası hastalar dahil edildi. Yoğun bakım ünitemizde yatan toplum kökenli ve ventilatör ilişkili pnömoni tanısı alan 120 hasta geriye dönük olarak incelendi. Pnömoni tanısı alan hastaların komorbid hastalıkları, organ yetmezliği durumları, mekanik ventilasyon desteği alıyor olması, bakteriyemi durumu, hipoksemi mevcudiyeti, şok tablosu, KOAH veya immün yetmezlik durumu, multilober infiltrasyon varlığı, bakteriyemi, septik şok, sistolik kan basıncı, sepsis durumu ve bunların mortalite üzerine etkisi incelendi. Hastaların komorbid durumları incelendiğinde 43'ünde KOAH (%35), 55'inde(%45) Kalp yetmezliği, 11'inde (%9) siroz, 28'inda (%23) kronik böbrek yetmezliği, 17'sinde(%14) immünsüpresyon saptandı. Hastaların yaş ortalaması 70±17 idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 63'ü (%52) erkek, 57'si (%48) kadındı. Anahtar kelimeler: Pnömoni, mortalite, yoğun bakım, morbidite
Kahramanmaraş pazarcık depremi nedeniyle acil servisimize başvuran olguların analizi
Depremler, en yıkıcı doğal afet türlerinden olup ülkemiz ve birçok ülkeyi can ve mal kaybı açısından önemli düzeyde etkilemektedir. Özellikle Türkiye'de en son meydana gelen 6 Şubat Pazarcık merkezli deprem dünya üzerinde en çok can kaybına sebep olan depremler arasına girmiştir. Biz de çalışmamızda 6 Şubat depremi nedeni ile acil servisimize başvuran olguları inceledik. Çalışmamıza deprem nedeni ile başvuran travma hastalarını aldık ve mortalite üzerine etki eden çeşitli parametreleri inceledik. Bu parametreler arasında yaş, cinsiyet, yaralanma türü, travma oluş biçimi, laboratuvar bulguları ve travma skorlamaları bulunmaktadır. Çalışmamızda mortalite üzerinde etkili olan faktörlerin yaralanma türü, çeşitli laboratuvar parametreleri ve travmaya sekonder gelişen komplikasyonlar olduğu saptandı. Yaş, cinsiyet gibi parametrelerin ise mortalite üzerine etkisi anlamlı bulunmadı. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Afet, deprem, travma, mortalite, crush sendromu
Acil servise başvuran 18-65 yaş arası adli göz travması olan hastaların retrospektif demografik analizi
Amaç: Göz, görmemizi sağlayan, yüz bölgesinde bazı doku ve yapılarla koruma altına alınmış olan ve özellikle yüz bölgesine gelen darbe, yabancı cisim, kimyasal madde veya yüze alınmış travmalarda yaralanabilen önemli bir organımızdır. İş kazaları, adli yaralanmalarda da göz yaralanmaları sık görülmektedir. Araştırmamızdaki amacımız 18-65 yaş arası adli göz travmalarının retrospektif demografik özelliklerini incelemektir. Yöntem: Hastanemiz acil servisine 01.01.2023-31.12.2023 tarihleri arasında başvuran adli göz vakalarının sistem üzerinden elde edilen demografik özellikleri incelendi. Travma mekanizması, travma oluş zamanı, cinsiyet ve yaş gruplarının değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza ortalama 34,06 ± 11,64 yaşında 282 hasta dahil edildi. Hastaların %82.6'sı erkek cinsiyetteydi. Travmaların %20.6'sı iş kazası olarak tarafımıza başvurdu. En sık travma türü künt yaralanma oldu (%58.5). En sık il merkezinden tarafımıza başvuru yapıldı (%50.7). En çok yaralanma ilkbaharda görüldü (%29.8). Travmaya bağlı en sık gördüğümüz patoloji konjonktival hiperemi oldu (%46.8). Hastaların %48.9'u ayaktan taburcu edildi. Cerrahi tedaviye ihtiyaç duyma oranı %19.5 olarak saptandı. Özellikle erkek hastalarda iş kazası görülmesinin kadınlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunduğu görüldü (p=0,018). Sonuç: Özellikle erkek hastaların, iş yerlerinde başlarına gelebilecek yaralanmalar için gerekli koruyucu ekipmanların kullanılması, kurallara uyulması, başta göz yaralanmaları olmak üzere yaşanabilecek tüm olumsuz sonuçları azaltacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Göz yaralanması, Travma, Adli vaka, İş kazası
Diyarbakır ilinde acil serviste çalışan uzman hekim, asistan hekim ve pratisyen hekimlerin kuduz riskli teması olan hastalara yaklaşımı hakkında bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kuduz virüsü, çoğunlukla enfekte bir memelinin ısırığı yoluyla insanlara bulaşmaktadır. Morfolojik olarak kuduz virüsü, Rhabdoviridae ailesindeki virüslerin tipik özelliği olan mermi şeklindeki görünümüyle karakterize edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), kuduzun yılda yaklaşık 59.000 insanın ölümüne neden olduğunu belirtmektedir. Genel olarak, insanlarda kuduz için kuluçka süresi 20 ila 90 gün arasında değişmektedir. Bu çalışmadaki amacımız; Diyarbakır ilinde acil serviste çalışan hekimlerin kuduz riskli teması olan hastalara karşı bilgi düzeyleri ve koruma-tedavi yaklaşımlarını değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamız prospektif bir anket çalışması olup Diyarbakır ilinde acil serviste çalışan 147 hekime detaylı bir anket uygulanmış ve bilgi, beceri ve uygulama düzeyleri not edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan gönüllü 147 hekimin %60,5'i erkektir. %73,5'i 24-29 yaş aralığındadır. %74,1 pratisyen hekimdir. %68,0'ı 2. basamak acil servislerde çalışmaktadır. %86,4'ü kuduz riskli temasa yaklaşım eğitimi almıştır. %54,4'ü rehberi okumuştur. Kadın hekimler kuduz aşısının uygulanabileceği bölgeleri daha iyi bilirken, kadın hekimler immünoglobulin dozunu daha doğru yanıtlamıştır. Yaş, mesleki tecrübe ve görev yapılan kurumlar, sorulara doğru cevap verme oranını belirgin şekilde etkilemiştir. Özellikle eğitim ve tecrübe arttıkça bilgi düzeyi yükselmiştir. Bu sonuçlar, kuduzla ilgili farkındalık ve eğitimin tüm hekim gruplarında güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Sonuç: Çalışmanın genel sonuçlarında doktorların bilgi, beceri ve uygulamalarının literatür ile uyumlu şekilde yeterli seviyede olmadığı saptanmıştır. Hekimlerin kuduzla ilgili bilgi ve becerilerini artırmak için kapsamlı eğitimler, rehber farkındalığı, pratik uygulamalar ve kurumlar arası iş birliği teşvik edilmelidir. Eğitim sonrası değerlendirmelerle eksikler belirlenip sürekli mesleki gelişim desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Kuduz, Korunma, Doktor, Bilgi düzeyi.
Hasta yakınlarının acil serviste yapılan girişimsel uygulamalar sırasında hastalarının yanında bulunabilme isteği ile ilgili görüşlerinin değerlendirilmesi
Acil serviste hastaya uygulanan girisim ya da yeniden canlandırma islemi sırasında hasta ile hasta yakınının aynı ortamda bulunmasına izin vermek son zamanlarda sıkça uygulanan bir yaklasım olmustur. Bu çalısmada G.Ü.T.F Eriskin Acil Servisine hasta yakını olarak gelen kisilerin; yakınlarına uygulanan müdahaleler sırasında hastaların yanında bulunması konusundaki tutumlarının belirlenmesini amaçladık. Çalısmamızda yüz yüze görüsme tekniği kullanılarak 454 hasta yakınına anket uygulanmıstır. Çalısmamıza katılan hasta yakınlarının çoğu islem sırasında orada bulunmalarının hastaya, kendilerine aynı zamanda aileye de yararı olduğunu düsünmektedir. Hasta yakınları islem sırasında tanıklık etmelerinin hastanın hakkı olduğunu düsündüğü gibi, kendilerinin de hakkı olduğunu yüksek oranda düsünmektedir. Çalısmamızda en çok hastalarının yanında olmayı eğitim düzeyi en düsük ve en yüksek grup istemistir. Eğitim düzeyi yüksek olan grup ayrıca uygulamanın yapılan isin basarısına etkisi olmayacağını düsündüğünü belirtmis, ve eğitim düzeyinin yükselmesiyle bir problem olması halinde sorumlu hekime bir üst düzeye iletme oranı da çalısmamızda yüksek bulunmustur. Genç kesim ise yanlıs olduğunu düsündüğü bir müdahale de yazılı sikayette bulunabileceğini daha yüksek oranda belirtmistir. Çalısmamızda kadınlar kendilerine islem yapılması durumunda daha çok yakınlarını yanında istemis, yine kadınlar bu uygulamanın kendi ve hastanın hakkı olduğunu daha yüksek oranda düsünmüstür. Katılımcılara neden doktorlar sizi islem sırasında içeri almak istemez diye sorulduğunda ise en çok nedenin rahat çalısamamak olduğunu düsündüklerini belirtmistir. Yapılan çalısmaların sayısı arttıkça ve farklı grupların konu hakkındaki düsünceleri öğrenildikçe ülkemiz için de belki uygulama rutinde kullanılmaya baslanacaktır
Gazi üniversitesi tıp fakültesi hastanesi erişkin acil servisinde triajda acil tıp doktoru bulunmasının hastaların triajda beklediği ve acil serviste geçirdiği toplam süre üzerindeki etkisinin belirlenmesi
Her geçen gün artan acil servis kalabalığının neden olduğu uzamıs bekleme ve islem sürelerini azaltmak amacıyla gelistirilen, literatürde yeni yer almaya baslayan ve birçok merkezde halen deneme asamasında olan `gör ve tedavi et' metodunu hastanemiz acil servisinde kullanarak, islevselliğini test etmeyi amaçladık. 22.06.2007 ? 28.06.2007 tarihlerinde bir hafta süreyle mevcut sistemde değisiklik yapmadan 24 saat boyunca kontrol grubu verileri toplandı. Literatür bilgisine ve kontrol grubu verilerine dayanılarak, yoğunluğun en çok arttığı ve bekleme sürelerinin uzadığı saatlerin 12:00 ? 23:59 saatleri olduğunu belirlendi ve çalısmamız 12.07.2007 ? 18.07.2002 tarihleri arasında bu saat diliminde yapıldı. Çalısma grubunda triaj ekibine; yoğunluk nedeniyle hastaların hemen muayeneye alınamadığı durumlarda, uygun olan hastaların ilk değerlendirmesini triaj esnasında yapabilecek, bekleme süresi içinde özellikle hafif hastalardan bazı tetkikleri isteyip gerekli müdahaleyi yapabilecek, reçetelerini düzenleyerek ve de uygun sekilde yönlendirerek acil servisteki islemlerini sonlandırabilecek ve muayene alınması gereken bazı hastaların tetkiklerini triaj esnasında isteyebilecek bir acil tıp kıdemli asistanı dahil edildi. Her iki grupta da hastaların basvuru saatleri muayeneye alınıs saatleri ve acil servisten ayrılıs süreleri kaydedilerek, bekleme süreleri ve islem süreleri hesaplandı. Elde olunan verilerde bağımsız oranların karsılastırılmasında Pearson ki-kare testi, bağımlı verilerin analizinde ise student t-testi kullanıldı. Çalısmamız sonucunda kullanılan yöntemin hedef hasta grubu, triaj skoru 4 ve 5 olan hastalarda, bekleme süresi çalısma grubunda daha uzun bulunurken, islem süresi çalısma grubunda daha kısa bulunmustur. Çalısma grubunda bekleme süresinin uzun olması, bu hastaların bekleme süresi içinde tetkik ve tedavi gibi tüm islemlerinin yapılmasına bağlanmıs, bu da aynı hasta grubunun islem sürelerinin kısalmasıyla desteklenmistir.
Acil servise başvuran akciğer kanseri tanılı hastalarda hemoglobin albumin, lenfosit, trombosit (HALP) skoru ve prognostik nütrisyon indeksinin (PNI) hastane içi mortaliteyi öngörmede prognostik değerleri
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, acil servise başvuran akciğer kanseri tanılı hastalarda hemoglobin, albümin, lenfosit ve trombosit değerlerinden türetilen HALP skoru ile Prognostik Nütrisyon İndeksi (PNI) skorunun hastane içi mortaliteyi öngörmedeki prognostik değerleri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntemler: 01.01.2018 - 31.12.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yetişkin Acil Servisine başvuran 630 hasta taranmış, dâhil edilme ve dışlanma kriterlerine göre 465 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, laboratuvar sonuçları ve hastane içi mortalite durumları kaydedilerek HALP ve PNI skorları hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Kolmogorov-Smirnov testi, Mann-Whitney U testi Ki-kare testi, ROC eğrisi analizi ve çok değişkenli lojistik regresyon yöntemleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 465 hastanın %82,6'sı erkek, %17,4'ü kadındır. Hayatta olan hastalarda hemoglobin, albümin ve lenfosit düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). ROC analizine göre PNI skorunun mortaliteyi öngörmedeki AUC değeri 0,244, HALP skorunun AUC değeri 0,422 olarak bulunmuştur. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde PNI skorunun hastane içi mortaliteyi bağımsız olarak öngörmede anlamlı olduğu (p<0,001), HALP skorunun ise anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p=0,947). Sonuç: Acil servise başvuran akciğer kanseri tanılı hastalarda PNI skorunun hastane içi mortaliteyi öngörmede bağımsız bir prognostik faktör olduğu, HALP skorunun ise bağımsız bir prediktör olmadığı saptanmıştır. PNI gibi kolay hesaplanabilir, düşük maliyetli skorların acil servis pratiğinde erken risk sınıflamasında yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Acil servis, HALP skoru, PNI, Mortalite
Üçüncü basamak acil servise başvuran geriatrik hastalardaki HALP değerinin mortalite ve morbiditeyi öngörmedeki yeri
Amaç: Bu çalışmada, acil servise başvuran geriatrik hastalarda HALP (hemoglobin, albümin, lenfosit, trombosit) skorunun kısa dönem mortalite ve morbiditeyi öngörmedeki gücü araştırılmıştır. Yöntem: Ekim 2024 ile Aralık 2024 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Hastanesinin Acil Servisine başvuran 65 yaş ve üzeri hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. HALP skorları, rutin laboratuvar verileri ile hesaplanmış ve hastaların hastane içi mortalite ve komplikasyon gelişimi ile olan ilişkisi analiz edilmiştir. Bulgular: HALP skoru düşük olan hastalarda mortalite ve morbidite oranlarının anlamlı derecede yüksek olduğu gözlenmiştir. ROC analizinde HALP skorunun mortaliteyi öngörmede yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip olduğu bulunmuştur. Sonuç: HALP skoru, acil servise başvuran geriatrik hastalarda kısa dönem klinik sonlanımları öngörmede değerli bir biyobelirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: HALP skoru, geriatrik hasta, mortalite, morbidite, acil servis.
Acil yoğun bakım ünitesinde takip edilen travma hastalarında mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörlerin retrospektif araştırması
Amaç: Travma, acil yoğun bakım gerektiren ciddi yaralanmalarla seyreden, mortalite ve morbiditeyi etkileyen çok sayıda faktör içeren kompleks bir klinik tablodur. Bu çalışmada, acil yoğun bakım ünitesinde takip edilen travma hastalarının demografik ve biyokimyasal özellikleri ile travma skorlama sistemlerinin mortalite ve prognoz üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal metod: Retrospektif tanımlayıcı bu çalışmamız Dicle Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 296 dosya numarası ile 16.04.2025 tarihinde etik kurul onayı alındıktan sonra yapılmıştır. Çalışmaya 2021–2025 yılları arasında Dicle Üniversitesi Acil Yoğun Bakım Ünitesinde travma nedeniyle izlenen 18 yaş üstü 256 hasta, hasta gizliliği esas alınarak dahil edilmiştir. Demografik veriler, biyokimyasal ve hematolojik parametreler ile GKS, ISS, NISS, RTS, TRISS gibi travma skorları analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %58,2'si eksitus olmuştur. Eksitus grubunda glukoz, kreatinin, CRP, Na, K, WBC, nötrofil düzeyleri anlamlı yüksek; kalsiyum, hemoglobin ve trombosit düzeyleri ise anlamlı düşük saptanmıştır (tüm p < 0,05). GKS, RTS ve TRISS skorları sağ kalanlarda anlamlı derecede daha yüksekti (p < 0,001; p = 0,008; p = 0,001). Ayrıca bazı biyokimyasal parametrelerle GKS, NISS, TRISS gibi skorlar arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar tespit edilmiştir. AIS skorları da mortalite ile anlamlı ilişki göstermiştir (p = 0,015). Travma mekanizmasına ve yaralanma bölgelerine göre skorlarda sınırlı farklılıklar gözlenmiştir. Sonuç: Travma hastalarında mortaliteyi öngörmede biyokimyasal belirteçlerle birlikte kullanılan skorlama sistemlerinin prognostik değeri yüksektir. Bu sistemlerin klinik uygulamalara entegrasyonu, hasta yönetiminde önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar kelimeler: travma, yoğun bakım, mortalite, travma skorlama sistemleri, biyokimyasal belirteçler, prognostik faktörler.
Üst GİS kanamasıyla acil servise başvuran hastalarda MPV, PDW, RDW, PCT ve N1R değerlerinin mortalite ve prognozu öngörmedeki yeri
Akut üst GİS kanamaları; özefagus üst kısmından, duodenumda treitz ligamentinin sınırını belirlediği kısma kadarki gastrointestinal kanamaları içerir. Üst GİS kanamasının kliniği asemptomatik gaitada gizli kan tablosundan; melena, hematemez ve eşlik eden hipovolemik şok tablosuna kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içerir Üst GİS kanamalı hastalar; halsizlik, baş dönmesi, solukluk, gibi şikayetler ile acil servise gelebilirler. Hastaların vitalleri ve laboratuar değerleri incelendiğinde ise taşikardi, hipotansiyon ve normokrom normositer anemi tespit edilebilir. Kanamaların çoğu tedaviye gerek olmadan durmaktadır. Endoskopi hem tanı ve tedavide kullanılmaktadır Endoskopik tedavi yöntemlerinin son yıllarda gelişmesi ile cerrahi tedavi seçeneği çok azalmıştır. Çalışmamız 1 Ocak 2016-1 Ocak 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servisine başvuran üst GİS kanamalı hastaların dosyaları hastane sisteminden geriye dönük incelenecektir. Olguların başvuru şikayetleri, klinik özellikleri, yapılan tetkikleri (laboratuvar, görüntüleme), konsültasyonları ve sonuçları, yatış ve mortaliteleri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 36 aylık dönemde toplam 375 hasta alınmıştır. Endoskopi yapılamayan hastalar, 18 yaşından küçük olanlar, travma öyküsü olanlar, hastane veri sisteminde sonuç ve bilgilerine ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kriterleri sağlamayan hastalar dışlanınca 316 hasta ile çalışma tamamlandı. Anahtar kelimeler: GİS kanama, NLR, MPV, PDW, RDW
İnme merkezine başvuran hastaların demografik analizi ve fast-ed (Field assessment stroke triage for emergency destination) skorunun etkinliğinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: İnme, morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerindendir. İnme olgularının ilk başvuru yeri acil servislerdir. Hızlı tanı ve doğru yerde verilecek uygun tedaviyle döndürülebilecek iskemik beyin hasarının önüne geçilebilir. Bu çalışmanın amacı; inmeyi sahada tanıyacak sağlık personeli ve hekimlerinin trombolitik ve trombektomi gibi nöron kurtarıcı yeni tedavi yöntemlerinin uygulanması için zamanla yarıştıklarını bilerek; hastayı tanıyıp doğru tedavi için hızlıca yönlendirmeleri amacıyla kullanılan skorlama sistemleri ve sınıflamaların etkinliğini incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Dicle üniversitesi acil servisine 20.08.2018 ile 31.08.2019 tarihleri arasında başvurup inme tanısı ile yatırılan 327 hastayı özellikle sahadaki ambulans ekibindeki acil tıp teknisyenlerinin de pratik şekilde kullanabileceği karmaşık olmayan ve büyük damar tıkanıklığını öngören bir skala olan FAST-ED(Field Assessment Stroke Triage For Emergency Destination) skoruna göre düşük risk(0-1), orta risk(2-3), yüksek risk(≥4) olarak 3 gruba ayırarak kıyasladık. Bunları hastaneye geliş şekli, geliş süresi, mortalite oranları, trombolitik tedavi alma ve laboratuvar parametrelerine göre inceledik. Sonuçlar mean±SD olarak verildi. Univarite istatistiksel analizler kategorik değişkenler için ki-kare testi ve sürekli değişkenler için student-t testi kullanılarak yapıldı. Grup içi karşılaştırmalarda gruplar normal dağılım göstermediği ve gruplarda ki denek sayısı eşit olmadığından dolayı Kruskal Wallis tek yönlü varyans analizi ve çoklu karşılaştırma yöntemi olarak MannWhitney U testi kullanıldı. Grupların kendi aralarındaki karşılaştırmalarda p<0,01; diğer karşılaştırmalarda ise p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çeşitli nedenlerle çalışma dışı bırakılan hastalar çıktıkten sonra 163 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 64.78±14.57, 91'i erkek 72'i kadındı. Hastalar mevsimsel dağılımda en sık kış mevsiminde (%38.6) gün içi incelendiğinde en sık sabah saatlerinde(%33.7) başvurmuştu. Hastalarda en sık komorbid hastalıklar sırasıyla hipertansiyon(%53.3), koroner arter hastalığı(%30.6) ve diyabetus mellitus(%26.3) olarak tespit edildi. Başvuru şikayetilerinden taraf bulgusu(%51.5), konuşma bozukluğu (%46.6) ve bilinç ve farkındalık değişikliğinin(%22.6) ilk 3 sıradaki başvuru nedeni olduğunu tespit ettik. Laboratuvarda FAST-ED skorlarına göre NLR değerleri; FAST-ED 1 (2.74±1.11), FAST-ED 2 (5.12±3.47), FAST-ED 3 (6.21±3.53) olarak; geliş sürelerini FAST-ED 1 (8.36±6,72), FAST-ED 2 (6,52±4,91), FAST-ED 3 (4,93±4,25) saat olarak tespit ettik. FAST-ED 2-3 teki iii hastaların(orta-yüksek risk) %31.2 sinin; FAST-ED 1 (düşük risk) deki hastaların %52.2 sinin ayaktan başvurduğu görüldü. Tüm hastaların %15.6 sına trombolitik yapılmıştı. FAST-ED 2- 3 teki hastaların %26 sına trombolitik yapılmışken FAST-ED 1 hastalarının sadece %1.49 ine yapıldığı görüldü. SONUÇ: FAST-ED 1(düşük risk) grubunda; başvuru süresi daha uzun, daha fazla ayaktan başvuru, daha az trombolitik verilmiş, büyük damar tutulumu(LVOS) ve geniş iskemiler daha az, daha düşük mortalite ve laboratuvar değerlerinden NLR daha düşük bulundu. Hastanın FAST-ED skoru arttıkça hastanın tutulan beyin bölgesinin büyüklüğü, trombolitik -ileri merkeze sevk ihtiyacı ve mortalitesi artmaktadır.
Acil servise başvuran toraks travmalı hastalarda sternum ve kot fraktürlerinin mortalite ve prognoz üzerindeki etkisi
Acil servise başvuran hayatını kaybeden travma hastalarının büyük çoğunluğunu toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalarının, travmalar arasındaki oranı %10-15 civarında olup, travmaya bağlı ölüm oranı ise %25 civarındadır. Sternum fraktürlerinde mortalite oranı %0,7'nin üzerinde olmakla birlikte, özellikle fraktürler, dislokasyonlarla birlikte ve mediastinal hemoraji, miyokardiyal kontüzyon ve vasküler lezyonlar da eşlik ediyor ise mortalite oranı %25-40'lara kadar yükseltiği bilinir. Çalışmamız 07.09.2009 ile 01.09.2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil ve Travmatoloji Hastanesi Acil Servisine göğüs travması nedeniyle başvuran hastalardan çekilen bilgisayarlı tomografisinde sternum kırığı saptanan 152 hasta retrospektif olarak yaş, cinsiyet, travma etiyolojisi, ek sistem yaralanması, ek toraks yaralanmaları, sternum kırık lokalizasyonu ve tipi, uygulanan tanı yöntemleri, NISS ve ISS skoru kardiyak yaralanmanın olması üzerine mortalite açısından inceleme yapıldı. Hastaların 124'ü (%82)erkek,28'i (%13) kadındı. Hastaların 95'i (%62) AİTK, 20'si (13) ADTK, 7'si (%5) ASY, 16'sı (%11) yüksekten düşme,10'u (%7) motosiklet kazası, 4'ü (%3) darp idi. Hastaların 85'inde (%55.9) kardiyak yaralanma, 101'inde (%66) kot fraktürü, 73'ünde (%48) pnömotoraks, 77'sinde (%51) hemotoraks, 15'inde (%10) Pnömomediastinum, 80'nında (%53) akciğer kontüzyonu, 23'ünde (%15) akciğer laserasyonu, 27'sinde (%18) inrakranial kanama, 17'sinde (%11) yüz yaralanmaları, 37'sinde (%24) ekstremite ve pelviks yaralanmaları, 15'inde (%10) abdominal organ yaralanmaları, 24'ünde (%16) skapula fraktürü, 13'ünden (%9) klavikula fraktürü, 45'inden (%30) Torakalvertebrafraktürü görüldü. Hastaların sternum fraktür lokalizasyonu ve tipine göre 94'nün (%62) manubrium kırığı, 54'ünün (%36)korpus kırığı, 4'nün (%3) manubrium+korpus, 84'nün (%55) deplase kırık, 68'nin (%45) non deplase kırık, 33'nün (%22) deplase parçalı kırık mevcut idi. Hastaların 44'ü (%30) troponin pozitif, 27'sinin (%18) EKO da kardiyak yaralanma görüldü. Hastaların NISS skoru kardiyak yaralanması olanlarda 42.31+13.12, ISS skoru kardiyak yaralanması olanlarda 34.92+11.78 görüldü. 152 sternum fraktürü olan hastalarımızın 12 tanesi exitus olup, mortalite oranı %7.8 idi. Sonuç olarak sternum fraktürlerinin erken tanı konulması gerekir, çünkü mortalitesi yüksek olduğu ve ek patolojilerle birlikte mortalitesi daha da yükseldiği kanaatine vardık. Anahtar kelimeler: sternum, kırık, kalp yaralanması, mortalite
Acil servise başvuran göz travmalı hastaların epidemiyolojik ve klinik özellikleri
Bu çalışmamızda acil servise başvuran oküler travmalı hastaların ilk klinik bulgularının neler olabileceği ve takiplerinde gelişebilecek komplikasyonları incelemeyi amaçladık. Hastanemizin acil servisine göz yaralanması yakınması ile başvuran 802 hasta değerlendirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, travma nedeni, travmanın tipi, ilk klinik bulguları, gelişen komplikasyonlar, multitravma olup olmadığı, ilk ve son görme keskinlikleri, ilk ve son göz basınçları ve tedavi şekli açısından incelendi. İstatistiksel değerlendirmeler ki-kare testi ile yapıldı. Olgularımızın 522 (%65,1)' i erkek, 280 (%34,9)'i kadındı (p<0.05). Olguların 543'ü (%67,7) 18 yaş ve altında yer aldı. Altmış beş yaşın üstünde ise sadece 14 (%1.75) olgu vardı. Cinsiyetin yaş grupları arasındaki dağılımı istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. Travmadan en fazla etkilenenler 3-6 yaş ve 19-45 yaş erkeklerdi. Travma nedenleri değerlendirildiğinde ilk sırayı 443 olguyla (%55,2) diğer nedenler aldı ve bunu 177 olgu (%22,1) ile oyun ve 60(%7,5) olguyla iş kazaları takip etti. Tanılar arasında birinci sırayı subkonjonktival hemoraji/hiperemi 341(%42,5) olguyla aldı ve bunu 273(%34) olgu ile korneal laserasyon/epitel erozyonları izledi. Perforan yaralanmaları olan olgu sayısı da 137(%17,1) idi. En sık görülen travma şekli 547(%68.2)olguyla künt yaralanmalardı. Bölgemizde, göz travmalarının erkeklerde kadınlara göre ve çocuklarda yetişkinlere göre daha sık görüldüğünü saptadık. Ayrıca çocukluk çağı 3-6 yaşlarında ve 19-45 yaşlarında göz travmaları açısından fazla risk taşıdığı sonucuna vardık. Gerekli tedbirlerin alınmasıyla ve toplumda ebeveynlere ve işçilere verilecek eğitimlerle oluşabilecek sakatlıklar, sağlık maliyetleri ve iş gücü kaybı azaltılabilir.
Ratlarda oluşturulan deneysel loperamidle uyarılmış kardiyak hasarda amlodipinin etkisinin araştırılması
Amaç: Ratlarda; deneysel olarak loperamidle oluşturulan kardiyak toksisitede, amlodipinin koruyucu ve tedavi edici etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Toplam 43 adet Wistar Albino rat 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol)'e 10 gün boyunca 0,3mL serum fizyolojik orogastrik gavaj ile verildi. Kontrol grubu dışındakilere kardiyotoksisite oluşturmak için 6mg/kg/gün dozunda loperamid, 7 gün boyunca orogastrik gavaj ile verildi. Koruyucu olarak Grup 3 ve Grup 5'e loperamidle beraber amlodipin; 5mg/kg/gün dozunda ilk 7 gün boyunca verildi. Tedavi edici olarak Grup 4 ve Grup 5'e toksisite sonrası 3 gün aynı dozdan sadece amlodipin verildi. Çalışma sonunda serumda kardiyak troponin I (cTnI), süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA) ve katalaz (CAT) değerleri Elisa kitlerinde çalışıldı. Kalp dokusunun histolojik değerlendirmesi yapıldı. İki bağımsız grup Bağımsız Örneklem T Testi, ikiden fazla grup tek yönlü varyans analizi (Post Hoc: LSD, Bonferroni), normal dağılım göstermeyen gruplar Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 2'nin cTnI düzeyi kontrol grubundan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). Grup 2 'nin MDA düzeyi diğer gruplara göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). Grup 2'nin SOD ve CAT düzeyi diğer gruplara kıyasla anlamlı düşük saptandı (p<0,001). Loperamid alan grupların histopatolojik parametrelerdeki düzeyi kontrol grubuna göre artış gösterdi (p<0,05). Grup 2'nin nekrozis düzeyi Grup 3 ve 5'e göre anlamlı yüksekti (p<0,01). Grup 4'ün histopatolojik bazı özelliklerdeki düzeyi Grup 3 ve 5'e göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Loperamidin tetiklediği kardiyotoksisitede, tüm bulgular ışığında sonuçlarımız; amlodipinin koruyucu ve tedavi edici bir ajan olabileceğini ortaya koymaktadır.
Acil serviste üst gastrointestinal sistem kanamalarında MAP(ASH) ve diğer risk skorlamalarının karşılaştırılması
daha sonra doldurulacaktır
Kardiyopulmoner resüsitasyonda kurtarıcının vücut kitle indeksinin kompresyonda uyguladığı kuvvet, derinlik ve hız üzerine etkisi ve bunun otomatik KPR cihazı ile karşılaştırılması
KPR esnasında kurtarıcının uyguladığı basının derinliği ve hızı yeterli ve ritmik olmalıdır. Kurtarıcılar tarafından elle yapılan KPR yorgunluğa sebep olduğu gibi zaman geçtikçe uygulayıcının performansı düşmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle daha pratik olan Otomatik KPR cihazı ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı, Deneysel Manken yardımıyla elle yapılan KPR ile Otomatik KPR cihazı arasında kalite yönünden fark olup olmadığını araştırmaktır. Bu amaçla, ATT-Paramedik grubundan 70 Sağlık personeli, Otuz Sekizi Kadın (54,3%), Otuz İkisi Erkek (45,7% ) olmak üzere 2 dk boyunca elle KPR uyguladılar. Bu uygulama esnasında KPR parametreleri CPRmeter 2 cihazıyla kayıt altına alındı. Aynı zamanda Deneysel Manken üzerinde CPRmeter 2 cihazıyla 9 kez LUCAS 2 cihazının KPR parametreleri de kayıt altına alındı. LUCAS 2 cihazı birbirine çok yakın sonuçlar verdiğinden 9 ölçüm istatistiksel açıdan yeterli bulundu.Çalışmamızda LUCAS 2 cihazının Kompresyon sayısı, Kuvvet ortalaması, Hız ortalaması ile ATT sağlık personelleri arasında anlamlı fark saptandı. (p<0,001) Ancak, LUCAS 2 cihazının ile ATT personellerinin Derinlik ortalaması ve Akım Fraksiyonu ortalaması bakımından anlamlı fark saptanmadı. (p>0,05) Çalışmamızda LUCAS 2 cihazının Kompresyon sayısı, Kuvvet ortalaması, Hız ortalaması, Akım Fraksiyonuyla Paramedik sağlık personellerinin arasında anlamlı fark saptandı. (p<0,001)-(p<0,05) Ancak, LUCAS 2 cihazının ile Paramedik Sağlık personellerinin Derinlik ortalaması bakımından anlamlı fark saptanmadı. (p>0,05) Elle yapılan KPR ile Otomatik KPR arasında anlamlı sonuç farklılıkları bulundu. Çalışmamızda her iki yöntemin verilerinin birbirine yakın olduğu ancak bazı parametreler yönünden Otomatik KPR cihazının daha anlamlı sonuçlar verdiğini gözlemledik.
Acil tıp kliniğine 2010 – 2020 yılları arasında başvuran 50 yaşın üstündeki hastaların intihar girişimlerinin araştırılması
Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine intihar girişiminde kimyasal madde kullanarak başvuran hastaların; zehirlenme şekillerinin, mortaliteyi etkileyen faktörlerinin ve cinsiyetler arasındaki farklarının araştırılması amaçlandı. Çalışmamız etik kurul onayı alındıktan sonra, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp kliniğine 1 Ocak 2010 ve 31 Eylül 2020 tarihleri arasında intihar girişimi sonrası başvuran 50 yaşın üstündeki 72 hasta ile yapılmıştır. Hastalar retrospektif şekilde taranarak demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, mevsim) , vital bulguları (tansiyon, ortalama arter basıncı, nabız, saturasyon), elektrokardiyografik özellikleri, kronik hastalıkları, travma skoru (Glasgow koma skalası: GKS) , kullanılan ilaç grubu, kan gazı değerleri (pH, laktat ve HCO3) , hemogram değerleri (hemoglobin, lökosit, platelet düzeyleri), koagulasyon değerleri (APTT, PT, INR düzeyleri), Aktif kömür ve lavaj uygulamaları, tedavi yöntemleri, mekanik ventilatör ihtiyaçları, takip durumları ve sonlanımları incelendi. Değişkenlere Kolmogorov-Smirnov testi kullanılarak normallik testi yapıldı. Normal olan veriler ortalama değer±standart sapma şeklinde, normal olmayan kategorik veriler n (%) olarak ifade edildi. Sürekli olan değişkenleri analiz etmek için Student-t testi kullanıldı. Kategorik değişkenler Ki-kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Bütün parametrelerde anlamlı değer olarak p<0,05 değeri belirlenmiştir. Hastaların 35 (% 48,6 ) 'i Kadın, 37 (%51,4 ) 'si Erkekti. Erkek Kadın oranının 1,05/1 olduğu belirlendi. Hastaların yaş ortalaması 63.0 ± 9,84 yıl idi. Erkekler ile kadınlar arasında yaş ortalamalarında fark izlenmedi(p>0,05). Yaş ve Cinsiyet açısından ölenler ve sağ kalanlar arasında fark bulunmadı (p>0,05). En çok hasta 50 - 59 yaş aralığındaki grupta, en az hasta ise 80 yaş üstü olan grupta bulundu. En çok başvurunun ilkbahar mevsiminde saptandı. Cinsiyetler arasında mevsimlere göre fark bulunmadığı görüldü. Mevsimlerin mortalite üzerindeki etkisinde anlamlı fark bulunmadı (p> 0,05). Cinsiyetler arasında ek hastalık varlığına (komorbidite) göre fark bulunmadı (p>0,05). Kardiyovasküler problemleri ve Psikiyatrik problemleri olan hastaların sayısının daha fazla olduğu izlendi. Geliş kan basıncı ile mortalite arasında ilişki saptanmadı (p>0,05). Cinsiyetler arasında ilaç seçimlerine göre fark bulunmadı (p>0,05). En çok tarım-böcek ilaçlarının kullanıldığı saptandı. Erkeklerin daha çok yoğun bakımda takip edildiği izlendi. Erkekler ve kadınlar arasında Mortalite açısından fark bulunmadığı saptandı(p>0,05). OAB 'nın, Bradikardi-Taşikardi-Normal ritmin ve de Oksijen Saturasyonun mortaliteyi etkilmediği izlendi. pH, Laktat, HCO3, WBC ve INR değerlerine göre ölenler ve sağ kalanlar arasında fark olduğu saptandı (p<0,05). GKS puanının 15'in altında olması mortaliteyi etkilediği görüldü. Geliş kan basıncı ile mortalite arasında fark olmadığı saptandı(p>0,05) pH'nın 7,35 değerinin altında olması mortaliteyi etkilediği izlendi(p<0,05). Laktat değerinin 2 mmol/l'nin altında olması sağkalımı, 4 mmol/l'nin üstünde olması mortaliteyi etkilediği saptandı (p<0,05).HCO3 değerinin 22 mmol/l'nin altında olmasının mortaliteyi etkilediği tespit edildi (p<0,05). Lökositoz varlığının mortaliteyi etkilediği görüldü (p<0,05). INR değerinin 1,2'nin üzerinde olmasının mortaliteyi artırdığı saptandı(p<0,05). Mekanik ventilatör kullanımı ile ölenler ve sağ kalanlar arasında mortalite açısından fark bulunmadı(p>0,05). Yoğun bakım takibi ile ölenler ve sağ kalanlar arasında sonlanım açısından fark olmadığı tespit edilmiştir(p>0,05). Sonuç olarak acil servislere intihar girişimi sonucu başvuran ileri erişkin ve geriatrik hastaların olgu sayılarını ve mortalitelerini azaltmak amacıyla uygun tedavinin sağlanması, mortaliteyi artırdığını tespit ettiğimiz durumlara yönelik olarak olguyu yöneten ekibin acil tıp uzmanı gibi deneyimli kişiler tarafından organize edilmesi ile psikoterapi ve sosyal desteğinin sağlanması gerektiği düşüncesindeyiz.
Acil servise yanık şikayeti ile başvuran hastaların NLR, PLR, RDW, MPV ve PLT parametrelerinin mortalite ve prognoz üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ YanIkta; ısı, elektrik, kimyasal maddeler ve radyasyon gibi etkenler neticesinde ortaya çıkan, dokuların tolere edemeyeceği düzeyde enerjinin yol açtığı, koagülasyon nekrozu gelişir. Yanık hasarının şiddeti maruz kalınan ısının derecesine, temas süresine ve maruz kalan derinin kalınlığına bağlıdır. Sınırlı yüzey yanıklarında organizma lokal cevap ile sorunu çözerken, geniş ve derin yanıklar sistemik hasarla, hatta ölümle sonuçlanabilir. Bu çalışmada mortaliteye etki eden faktörlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. MATERYAL-METOD Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik kurulu onayı alınarak; 1 Ocak 2019 ile 1 Ocak 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Acil Tıp kliniğine yanık şikayeti ile başvuran 1684 hastanın dosyaları hastane sisteminden geriye dönük incelendi. PLT, MPV, PLR, NLR, RDW parametrelerinin mortalite ve prognoz üzerine etkileri araştırıldı. İstatistiksel analizler, katagorik değişiklikler için ki kare testi, sürekli değişkenler için student's t testi kullanılarak yapıldı. P<0.05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR Çalışmaya alınan 560 hastanın 339'u erkek 221'i kadın olup ortalama yaş 11,71 ±17,63 yıl olup sağ kalanların 331' ü erkek 216' ı kadın ve ortalama yaşı 11,61±17,54 yıl idi. Ölenlerin 8 i erkek, 5 ü kadın olup yaş ortalaması 15,77±21,37 idi. Yoğun bakım yatışı olanların 167 i erkek, 118 ü kadın olup yaş ortalamaları sırasıyla 11,91±18,39, 11,50±16,83 olarak tespit edildi. TARTIŞMA VE SONUÇ Çalışmamızda yanık yüzdesi, 3.derece yanık varlığı, WBC, NEU, MPV değerlerinin yüksekliği, ek travma varlığı, Glukoz, Üre ve Potasyum değerlerinin yüksekliğinin mortaliteyi arttıran faktörler olduğunu tespit ettik. Bunun yanında yaş, cinsiyet birçok tam kan parametresi ve biyokimya parametresinin, cerrahi operasyon geçirmiş olmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını tespit ettik.
Hastane öncesi acil sağlık hizmetlerinde görevli sağlık çalışanlarının taktik tıp uygulamalarına yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Hastane öncesi Acil Sağlık Hizmetlerinde görevli sağlık çalışanlarının taktik tıp uygulamalarına yaklaşımlarının değerlendirilmesiyle; konvansiyonel tıptan farklı yaklaşımlar içeren ve yeni gelişmekte olan taktik tıp uygulamalarının gerekliliklerinin ve bu alanda çalışan personellerin farkındalık düzeylerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmamız gönüllü katılımcılar ile prospektif çevrimiçi anket çalışması olarak planlandı. Ankette 5 adet demografik soru ile 10 adet özgün olarak 3'lü Likert Ölçeği'ne hazırlanmış sorular kullanıldı. Elde edilen anket verileri karşılaştırmalı olarak analiz edildi. Katılımcıların %38,4'ünün daha önce taktik tıp kavramını duyduğu ve %40,4'ünün operasyon görev aldığı saptandı. Geleneksel ve saha uygulamalarındaki yaklaşım üzerine cinsiyet, çalışılan bölge, taktik tıp kavramı duyma ve operasyona katılmanın düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Kanama kontrolünün önceliği üzerine cinsiyet, taktik tıp kavramı duyma ve operasyona katılma durumunun düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Ekstremite kanamasında turnike uygulaması için çalışma süresi ve çalışılan bölgenin etkileri saptandı (p<0,05). Turnikelerin çift kemikli bölgeye uygulanması üzerine unvan, çalışma süresi, taktik tıp kavramı duyma ve operasyonlarda görev almanın düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Havayolu yönetiminde nazofaringeal airway uygulanması üzerine unvan, çalışılan bölge, taktik tıp kavramını duyma ve operasyona katılma durumunun düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Pnömotoraks şüphesinde iğne dekompresyonu gerekliliği üzerine çalışma süresi, çalışılan bölge ve taktik tıp kavramını duymanın düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Hemorojik şoktaki sıvı tercihinde unvan, çalışılan bölge ve taktik tıp kavramını duymanın düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Hipotermiye yaklaşımda unvan ve çalışılan bölgenin düşünceyi etkilediği saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; hastane öncesi Acil Sağlık Hizmetlerinde görevli sağlık çalışanlarının travma hastalarında, eğitim aldıkları İleri Travma Yaşam Desteği kılavuzuna bağlı kaldıkları, taktik tıp uygulamalarına hâkim olmadıkları anlaşılmaktadır.
Trombolitik tedavi alan akut iskemik inme hastalarında direkt acil servise başvuran, telestroke aracılığıyla trombolitik tedavi sonrası başvuran ve telestroke aracılığıyla trombolitik tedavi için sevkedilen hastaların karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut iskemik inmeli hastaların erken ve etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada akut iskemik inme ön tanısı ile merkez acil servise direk başvuranlar, 112 ekiplerince dış merkezden iv t-PA tedavisi almak için inme merkezine getirilenler ve inme merkezine sevk edilmeden önce telestroke konsultasyon destekli iv t-PA tedavisi alıp yönlendirilen hastaların üç aylık mortalitelerine bakarak farklı iletim protokolleri arasında iv t-PA tedavisi alan hastaların tedaviye kadar geçen sürelerini ve klinik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne 01/01/2017-31/12/2020 tarihleri arasında başvuran iskemik inme tanılı 198 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan en genç hasta 20 en ileri yaştaki hasta 93 yaşındayken ortalama yaş 70,1±13,3 olup bu hastaların %56,6'sı kadındı. En sık risk faktörleri hipertansiyon, ateroskleroz, diyabetes mellitus ve hiperlipidemiydi. Hastalar arasında %26,3 oranlarında geniş arter aterosklerozu nedenli ve küçük damar oklüzyonu nedenli inme görülürken %17,2 kardiyoembolik inme görüldü. Hastaların NIHSS skorları incelendiğinde, mRS skoru yüksek olanların NIHSS skorlarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi. En sık orta serebral arter enfarktları, arkasından karotis ve baziller arter enfarktı izlendi. Karşılaştırılan hasta gruplarında geliş mRS skoruna göre 3. ay mRS skorlarında anlamlı bir düşüş izlendi. Rekanalizasyon süreleri 3. ay mRS skorlarına göre incelendiğinde, gruplar arasında anlamlı farkın olmadığı görüldü. Trombektomi işlemi yapılan ve yapılmayan hastalar arasında tedavi öncesi ve 3. Ay mRS skorları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Akut iskemik inme hastalarında damlat ve gönder yöntemiyle inme merkezine endovasküler tedavi için kısa sürede ulaşım inmenin klinik sonuçlarının iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: akut iskemik inme, damlat ve gönder, intravenöz trombolitik tedavi, endovasküler trombektomi, fonksiyonel sonuç