İstanbul University
Discipline

Farmakoloji Anabilim Dalı

İstanbul University

310

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Fruktozla indüklenen hipertansif sıçan modelinde nöroinflamasyon ve artmış kan basıncı üzerine mikroglial inhibisyonun etkisi

Hipertansiyonun sinirsel etiyolojisinde nöroenflamasyon ve artmış sempatik etkinlik ön plandadır. Beynin yapısal bağışıklık hücreleri olan mikrogliya enflamatuvar süreçte ve nöroenflamasyonda kritik rol oynar. Orta iletimli kalsiyumla aktive olan potasyum kanallarının (KCa3.1) açılması ile mikrogliyal reaktivitede artış olduğu bilinmektedir. Bu kanalların farmakolojik inhibisyonu mikrogliyal reaktiviteyi ve nöroenflamasyonu azaltarak sinir kökenli hipertansiyonu iyileştirebilir. Bu tez çalışmasında fruktozla uyarılan hipertansif sıçan modelinde seçici KCa3.1 blokörü TRAM-34 ile sistemik tedavinin kan basıncı (in vivo), damar reaktivitesi (ex vivo), mikrogliyal aktivite (in vitro), nöroenflamasyon (in vitro) ve sistemik enflamasyon (in vitro) üzerine etkileri incelendi. Bunun için sıçanlarda %10 fruktozlu su verilmesiyle hipertansiyon indüklendi. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanlarda iki farklı tedavi protokolü ile, TRAM-34 tedavisinin yüksek kan basıncını önleyici ve tedavi edici etkisi değerlendirildi. Önleyici tedavi protokolü sonunda damar reaktivite çalışmaları da yapıldı. Akut yüksek fruktoz uygulaması sıçanlarda hipertansiyonu tetikledi ve izole mezenter arter halkalarında endotel disfonksiyonu gelişti. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanların izole NTS örneklerinde mikrogliyal belirteçler Iba-1 ve CD86 ile IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerinin artışı bu modelde nöroenflamasyon geliştiğini gösterdi. Ayrıca plazmada enflamatuvar sitokinler ve insülin düzeyleri de arttı. TRAM-34 tedavisi yüksek kan basıncını hem önledi hem de tedavi etti. Fruktoz tüketimine bağlı hiperinsülineminin eşlik ettiği sistemik ve merkezi enflamasyon TRAM-34 tedavisiyle azaldı. Sonuç olarak bu çalışma ile KCa3.1 kanallarının farmakolojik olarak bloke edilmesinin, sinirsel kökenli hipertansiyonun tedavisinde potansiyel bir hedef olabileceğine dair güçlü deneysel kanıtlar elde edildi.

FruktozHipertansiyonNöroinflamatuar hastalıklar+1
Abdelrahman Hamad
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Endokannabinoid metabolizmasının inhibisyonunun alerjik solunum yolu inflamasyonunda yeni bir tedavi stratejisi olarak incelenmesi

Endokannabinoidler biyolojik olarak aktif kanabinoid yapısındaki endojen maddelerdir. Yıkımları esas olarak yağ asidi amid hidrolaz (FAAH) ve monoasilgliserol lipaz (MAGL) olmak üzere iki enzim tarafından gerçekleştirilir. Yapılan çalışmalar endokannabinoidlerinbronş hiperreaktivitesi ile ilişkili inflamatuar hava yolu hastalıkları için önemli bir hedef olabileceğini düşündürmektedir. Bu tez çalışmasında, kobaylarda deneysel alerjik hava yolu inflamasyonunda FAAH ve MAGL inhibitörü tedavilerinin etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla kobaylar ovalbumine duyarlı hale getirildikten sonra ovalbumin inhalasyonuna maruz bırakıldı. Bu kobaylarda FAAH inhibitörü URB597, MAGL inhibitörü JZL184 ve her iki enzimi de inhibe eden JZL195 tedavilerinin etkileri değerlendirildi. Ovalbumin uygulanması kobaylardan izole edilen trakea preparatlarında reaktivite artışı, bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısında IL-4, IL-13 ve eozinofil seviyelerinde artışı ve serumdaki IgE düzeylerinde artış ile karakterize eozinofilik pulmoner inflamasyon ve hava yollarında hiperreaktivite gelişmesine neden olmuştur. Bu protokol aynı zamanda akciğerlerde metabolomik profil üzerinde de değişikliklere neden olmuştur. URB597 tedavisi, sitokin üretimi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gibi inflamasyon belirteçlerini önlemiş, ancak hava yolu hiperreaktivitesini etkilemedi. JZL184 ve JZL195 tedavileri inflamasyon belirteçleri ile birlikte hiperreaktiviteyi de azaltabildi. Alerjen maruziyeti özellikle akciğerlerde glikolitik metabolizma ile ilişkilendirilen metabolitlerde bir artışa neden olmuştur. Bu artış, immün sistem hücrelerinin sayısının ve aktivasyonundaki artışa bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, FAAH ve MAGL inhibitörleri ile endokannabinoid metabolizmasının inhibisyonunun, alerjik inflamatuar hava yolu hastalıklarının tedavisi için değerlendirilebileceğini ve daha selektif etkiler için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini göstermektedir.

AlerjenlerAlerji ve immünolojiAstım+3
Reshed Abohalaka
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Overektomi uygulanan sıçanların detrusor düz kasında hücre içi kalsiyum hareketleri üzerinde hidrojen sülfürün etkisinin incelenmesi

Yaşlanmaya bağlı olarak östrojen seviyelerindeki azalma sonucunda kadınlarda menopoz döneminde inkontinans şikayeti ortaya çıkar. Hidrojen sülfür detrusor üzerinde gevşetici etkisi olan bir endojen gazotransmitterdir ve üretimindeki enzimlerin ekspresyonunda östrojenin de rolü vardır. Östrojen tedavisi postmenopozal şikayetlerin giderilmesi için uygulanabilmektedir. Bu tez çalışmasında, overektomi ile oluşturulan menopoz modelinde β-eskin ile permeabilize edilmiş sıçan mesane detrusor düz kasında karbakol ile indüklenen kasılma yanıtında hücre içi kalsiyum mekanizmaları ile bu mekanizmalarda hidrojen sülfürün etkisi ve 17-ß östradiol ile hormon replasman tedavisinin değişen hücre içi kalsiyum hareketleri üzerindeki olası etkileri incelenmiştir. Overektomize sıçanda permeabilize detrusor düz kasında karbakol ile elde edilen kasılma yanıtları artmakta ve östradiol tedavisi ile bu artış geri dönmektedir. Sarkoplazmik retikulum inozitol trifosfat reseptör blokörü heparin ve kalsiyum kanalı blokörü ryanodin, Rho kinaz inhibitörü Y-27632 ile protein kinaz C inhibitörü GF-109203X varlığında overektomize sıçan detrusorunda artmış karbakol kasılma yanıtları anlamlı olarak azalmaktadır. Buna ek olarak, overektomize sıçan detrusorunda karbakol ile elde edilen kasılmada hidrojen sülfür donörü NaHS ile inkübasyon sonrasında anlamlı bir azalma görülmesi menopozda karbakol yanıtındaki artışın hidrojen sülfür ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu tez çalışmasında elde edilen bulgular hem bu deney modelinin benzer çalışmalarda kullanılabilmesi açısından hem de inkontinans tedavisinde yeni ilaç moleküllerinin geliştirilebilmesi açısından önemlidir.

Işık Cenk
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan izole torasik aortunda perivasküler adipoz doku fonksiyonundaki yaşa bağlı değişimin In Vitro ve In vivo çalışmalarla değerlendirilmesi

Perivasküler adipoz doku (PVAD), kan damarlarının dışını çevreleyen yağ tabakası olup fizyolojik koşullarda salıverdiği gevşetici faktörler ile kasılma karşıtı etki göstererek damar tonusunun kontrolüne katkı sağlar. Bu tez çalışmasında, sıçan izole torasik aortasında PVAD'ın kasılma karşıtı etkisi fonksiyonel olarak karakterize edildi. 10-12 haftalık genç sıçanların izole torasik aortasında, noradrenalin (10-10 – 10 -4 M) ile elde edilen kasılmalar PVAD varlığında azaldı ve bu yanıt PVAD'ın kasılma karşıtı etkisini gösterdi. Bu yanıtların endoteli zedelenmiş halkalarda ve L-NAME (10-4 M) varlığında değişmemesi, PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının endotelden bağımsız olduğu ve nitrik oksit (NO) dışı bir gevşetici faktörün buna aracılık ettiği saptandı. 52 haftalık erişkin sıçanlarda PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının yaşa bağlı değişimi incelendiğinde, PVAD'sız dokularda erişkin sıçanlarda noradrenalin kasılma duyarlılığında hafif ancak anlamlı bir artış oldu. Bu artış PVAD varlığında genç sıçanlardaki gibi inhibe edildiğinden erişkin yaşta PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonunun devam ettiği ve vasküler kasılmayı tonik inhibitör etkisiyle sınırladığı tespit edildi. Ancak, endotele bağlı gevşemeler incelendiğinde erişkin sıçanlarda, genç gruptan farklı olarak, asetilkolin (10-9 – 10-5 M) ile elde edilen gevşemeler hem PVAD'lı hem de PVAD'sız dokularda azaldı. PVAD'ın vasküler reaktivite üzerindeki koruyucu rolü in vitro ve in vivo yüksek fruktoz varlığında da incelendi. Hem banyo ortamında 40 mM fruktoz ile 1 saat inkübe edilen arterlerde hem de 12 hafta boyunca %10 fruktozlu su verilerek hipertansiyon oluşturulan sıçanların izole arterlerinde PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonu devam etti. In vitro yüksek fruktoz ve mannitol gruplarında değişmeyen asetilkolin gevşemeleri, in vivo deneylere ait kontrol grubunda PVAD varlığında azalırken, hipertansif grubun PVAD'lı dokularında değişmediği saptandı. Bu bulgulara göre, PVAD'ın kasılmalar üzerindeki bu etkisi erişkin sıçanlarda veya fruktozla ilişkili metabolik ortamda devamlılığını korumaktadır. Bununla beraber, yaşa bağlı olarak PVAD'ın endotele bağlı gevşemeler üzerindeki düzenleyici etkisinin değişebileceği düşünülebilir. Ancak, fruktozla ilişkili metabolik bozulmaların erken döneminde muhtemelen değişen adiposit metabolizmasına bağlı olarak PVAD'ın potansiyalize olabileceği ve salıverilen farklı adiposit-kökenli gevşetici faktörlerin vasküler fonksiyonu kısmen koruyabileceğine işaret eder.

Adipoz dokuFruktozNitrik oksit+1
Gaye Öztürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Siklofosfamid ile indüklenmiş fare sistit modelinde agonist ile indüklenen kasılma yanıtlarındaki bozulmada hidrojen sülfür ile reaktif oksijen türevlerinin rolü ve etkileşimi

İnterstisyel sistit, alt üriner sistemin duyusal ve motor disfonksiyonu ile karakterize bir sendromdur. Hidrojen sülfür, endojen olarak üretilen bir gazotransmitter olup birçok fonksiyonun düzenlenmesinden sorumludur. Bu tez çalışmasında, farede intraperitoneal olarak uygulanan siklofosfamid ile oluşturulan akut sistit modelinde, mesane ürotelyum dokusunun agonist ile indüklenen kasılma yanıtları üzerine etkisinin yanı sıra hidrojen sülfür ile reaktif oksijen türevleri süpürücülerinin sistitteki rolü ve etkileşimi incelenmiştir. Sistit geliştirilen mesane preparatlarında karbakol ile indüklenen kasılma yanıtları artmakta ve ürotelyumun fonksiyonu hasarlanmaktadır. Bunun yanı sıra, sistit geliştirilen farelerde kümülatif karbakol ile elde edilen kasılma yanıtları, ürotelyumlu mesane detrusor düz kası şeritlerinde katalaz, süperoksit dismutaz ve N-asetil sistein ile değişmezken NaHS ile inhibe olmaktadır. Ayrıca, ürotelyumu çıkarılmış mesane detrusor şeritlerinde, katalaz ve NaHS'in birlikte uygulanması ile, maksimum karbakol ile elde edilen kasılma yanıtları azalmaktadır. Elde edilen sonuçlar, sistitin mesanedeki patofizyolojik etkilerini anlamak ve yeni tedavi hedefleri geliştirebilmek açısından önemlidir.

AgonistlerFarelerHidrojen sülfür+6
Ayberk Onur Yılmaz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel alerjik astım modelinde mitokondri hedefli hidrojen sülfür donörü AP39 tedavisinin etkisinin araştırılması

Bu tez çalışmasında farelerde ovalbumin (OVA) ile indüklenen alerjik astım modelinde mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür (H2S) salıveren donör AP39'un etkileri incelendi. Bu modelde fareler, intraperitoneal OVA uygulamasıyla duyarlı hale getirildikten sonra intranazal (i.n.) OVA uygulanması ile deneysel alerjik solunum yolu inflamasyonu oluşturuldu ve bu farelerde i.n. 250 ve 1000 nmol/kg dozlarında AP39 tedavisi uygulandı. AP39 tedavisi, farelerde OVA'nın neden olduğu bronşiyal hiperreaktiviteyi önemli ölçüde önledi. OVA uygulaması farelerin bronkoalveoler lavaj (BAL) sıvılarında lenfosit ve eozinofil sayısında da artışa neden oldu ve bu artışlar AP39 tedavisinin 1000 nmol/kg dozu ile engellendi. Yüksek doz AP39 (1000 nmol/kg) tedavisi, BAL'daki artmış olan IL-4, IL-5 ve IL-13 sitokin düzeylerini de baskılarken, düşük AP39 dozu (250 nmol/kg) bu sitokinlerin düzeylerini etkilemedi. OVA uygulamasına bağlı olarak akciğer dokusunda meydana gelen histopatolojik değişiklikler de yüksek doz AP39 tedavisi ile azaldı. Bu sonuçlara dayanarak AP39, alerjik astımın klinik bulguları olan bronşiyal hiperreaktive ve solunum yolu inflamasyonu oluşumunu azaltmıştır. Solunum yolu düz kas hücrelerinde hidrojen sülfürün mitokondriyal fonksiyonları koruması ile alerjik astım oluşumunun engellenmesi ilişkilendirilmiştir. AP39 uygulama dozu ve süresi dahil olmak üzere AP39 tedavi stratejisinin terapötik etkinliğini optimize etmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak AP39, bir hidrojen sülfür donörü olarak solunum yolu hastalıklarında umut verici bir terapötik potansiyel göstermektedir.

Alerji ve immünolojiAstımHidrojen sülfür+3
Bartu Altıparmak
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan nöroblastoma hücre kültüründe amiloid beta ile oluşturulan alzheimer hastalığı modelinde atorvastatinin sestrin-2, sirtuin-1, TPP1 ve LC3B ekspresyonuna etkisi.

Çelik, H. İnsan Nöroblastoma Hücre Kültüründe Amiloid Beta ile Oluşturulan Alzheimer Hastalığı Modelinde Atorvastatinin Sestrin-2, Sirtuin-1, TPP1 ve LC3B Ekspresyonuna Etkisi. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Farmakoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Alzheimer hastalığı (AH), beyinde amiloid-beta (Aβ) peptidlerin birikimi ve nörofibriler yumakların oluşumu ile karakterize, bilişsel fonksiyonların azaldığı ve demansın gözlendiği nörodejeneratif bir hastalıktır. Lipid metabolizmasındaki bozuklukların AH gelişimi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Kolesterolün amiloid prekürsör protein (APP)'den Aβ oluşumunu etkilediğinin gösterilmesi, AH patogenezinin Aβ-kolesterol yolakları açısından araştırılması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar AH patolojisi ile otofaji yolakları arasında da yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir. Otofaji, AH'nın patolojisini oluşturan Aβ gibi protein agregatlarının lizozomal yıkımla parçalanmasında ve hücreden uzaklaştırılmasında yaşamsal öneme sahiptir. Nörodejeneratif hasara ve Aβ toksisitesine karşı koruyucu olarak değiştikleri gösterilen, bu etkilerinde antioksidan ve otofajiyi indükleyici mekanizmaların sorumlu olduğu düşünülen sestrin-2 (SESN2) ve sirtuin-1 (SIRT1) ile lizozomal bir enzim olan tripeptidil peptidaz 1 (TPP1) ve otofaji belirteci mikrotübülle ilişkili protein hafif zinciri (LC3B) proteinlerinin etki mekanizmalarında kolesterol düşürücü atorvastatinin rolünün araştırılması amaçlanmıştır. İnsan nöroblastoma (SH-SY5Y) hücre hattına uygulanan Aβ (10 μM)'nın SESN2 ekspresyonunda artış, SIRT1 ekspresyonunda azalma yaptığı, eşzamanlı atorvastatin (1μM) tedavisinin bu proteinlerdeki değişiklikleri kontrol seviyelerine geri döndürdüğü ayrıca hücrelerde 3-hidroksi-3-metilglutaril koenzim A'yı (HMG-KoA) ve lipid peroksidasyonunun göstergesi malondialdehiti (MDA) inhibe ettiği gösterilmiştir. Otofaji belirteci LC3B, Aβ (10 μM) ile atorvastatinin (1μM) eşzamanlı uygulaması ile artmış, lizozomal bir enzim olan TPP1 seviyelerinde ise değişiklik olmamıştır. Bu tez çalışmasında, atorvastatinin Aβ hasarı sırasında farmakolojik etkisini, HMG-KoA redüktaz enzim inhibitörü ve antioksidan etkisinin yanı sıra, SESN2, SIRT1 ve LC3B proteinlerinin ekspresyonlarını değiştirerek gösterdiği sonucuna varabiliriz. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, atorvastatin, sestrin-2, sirtuin-1, otofaji Destekleyen Kuruluş: HÜBAB (Proje Numarası: THD-2017-13478)

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinAtorvastatin+6
Hande Çelik
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Çelik B. Kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerinin karşılaştırılması, Van YYÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Yükseklisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma, kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerini araştırmak için tasarlandı. Çalışmada 200 ± 20 g ağırlığında 72 adet erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar, her grupta 8 adet olacak şekilde 9 gruba ayrıldı. Grup 1: kontrol grubu, (strese maruz kalmadı) Grup 2: DMSO-çözücü grubu, strese maruz kalmadı. Grup 3: stres grubu, kronik immobilizasyon stresine maruz kaldı. Grup 4: Vortioksetin + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 10 mg / kg / gün dozunda vortioksetin verildi. Grup 5: Fluoksetin + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 10 mg / kg / gün dozunda fluoksetin verildi. Grup 6: Resveratrol + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 100 mg / kg / gün dozunda resveratrol verildi. Grup 7: Vortioksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce vortioksetin ve resveratrol verildi. Grup 8: Fluoksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce fluoksetin ve resveratrol verildi. Grup 9: Vortioksetin (10 mg / kg / gün) + Fluoksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol verildi. Kronik immobilizasyon stresi uygulaması için hayvanlar 30 gün boyunca günde 60 dakika sabitleyici kafese konuldu. Yükseltilmiş artı-labirent (EPM) testinde açık kollarda harcanan zaman ve açık kollardaki girişlerin sayısı, normal kontrol grubuna göre stres kontrol grubunda anlamlı derecede düşüktü. Bu değerler tedavi gruplarında arttı. Morris water maze testinde kronik immobilizasyon stresi, platformu bulmak için gecikmeyi önemli ölçüde azalttı. Bu değerler tedavi gruplarında arttı. Rota rod testi sonuçlarının gerek grup içi, gerek gruplararası karşılaştırmalarında fark bulunamadı. Bu çalışmanın sonuçları; vortioksetin + fluoksetin + resveratrol kombinasyonunun, bu ilaçların yalnız uygulanmalarına göre daha iyi anksiyolitik etkiler gösterebileceğini; vortioksetin veya fluoksetine bağlı gelişebilecek öğrenme - bellek kayıplarının tedavi protokolüne resveratrol ilavesi ile engellenebileceğini göstermektedir. Önümüzdeki çalışmalarda sonuçlarımızın moleküler temellerinin aydınlatılması hedeflenmektedir.

AnksiyeteFluoksetinHayvan deneyleri+7
Barış Çelik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakımda görülen enfeksiyonlar, antibiyotik kullanımı ve bu antibiyotiklere karşı gelişen bakteri direnci

Son yıllarda neonatolojideki gelişmeler sayesinde, düşük doğum ağırlıklı prematüre bebekler yaşamakta ve bu bebekler uzun süre yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde izlenmektedir. Ancak uzun süreli yatış çeşitli komplikasyonları da beraberinde getirmektedir. Bu komplikayonların en önemlisi hastane enfeksiyonlarıdır. Özellikle yoğun bakım ünitesinde yatan bebekler bu hastane enfeksiyonları için diğer bebeklere göre daha fazla risk faktörleri taşımaktadır. Bu risk faktörlerinin en önemlileri düşük doğum ağırlığı, prematüre doğum, mekanik ventilatör ve kateter uygulamalarıdır. Van ilinde bulunan Özel Lokman Hekim Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde 2015-2018 tariheleri arasında yatan hastalar hastanenin bilgi işlem veri tabanından retrospektif olarak tarandı ve toplam 310 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, kateter durumları, mekanik ventilasyon durum ve süreleri, enfeksiyon durumları, hastanedeki yatış süreleri cerrahi işlem görüp görmeme durumları, en sık üreyen mikroorganizmalar, hastaların antibiyogram sonuçları, yıllara göre bebeklerde kullanılan antibiyotikler ve kullanım sonrası görülen enfeksiyon tipleri ve antibiyotiklere gösterilen direnç oranlarına incelendi. Çalışmamızda kan kültüründe en fazla üreyen patojen, sepsise neden olan Gr + Staphylococcus epidermidis'di (%57). Onu, Gr - Escherichia coli (% 11) ve Klebsiella (% 10) takip etmekteydi. İdrar kültüründe ise sırasıyla en fazla üreyen patojen E.coli (% 58), Staphylococcus epidermidis (% 13) ve Enterobacter'di (% 13). Gram negatif bakterilerin Levofloksasin, Moksifloksasin, İmipenem ve Vankomisin antibiyotiklerine direnç geliştirmediği ve genel olarak gram pozitif bakterilerin, gram negatif bakterilere göre daha düşük direnç gösterdikleri görülmektedir. Çalışmamızın sonuçları, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan bebeklerin daha çok preterm-SGA'lı hastalardan oluştuğunu, hastaların yatış süresinin uzun olduğunu, kateter kullanımının ve enfeksiyon oranının oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Antibiyotik, direnç, enfeksiyon, prematür, yenidoğan

AntibiyotiklerBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+7
Seda Çartı Ökten
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bleomisin ile akciğer fibrozisi oluşturulan sıçanlarda Ferula pseudalliacea Rech. f. metanol ekstraktının sitoprotektif etkileri

Bu çalışmada; halk tıbbında kullanılan bitkilerden olan Ferula pseudalliacea Rech. f.'nin; mide ağrısı, histeri, bebek koliti, astım tedavisinde kullanıldığı; ayrıca antibakteriyel, anti-inflamatuar, anti-HIV, antiprotozoal özellikler gibi geniş yelpazede bildirilen etkinlikleri nedeniyle; F. pseudalliacea Rech. f. bitkisinin metanol ekstresinin içerik analizinin yapılması ve sıçanlarda bleomisin ile oluşturulacak deneysel fibrozis modelinde koruyucu aktivitesinin olup olmadığının bitki içeriğindeki biyoaktif moleküller üzerinden yorumlanması hedeflenerek, kanser kemoterapisinde kullanılan ancak akciğer fibrozisi gibi önemli yan etkileri nedeni ile kullanımı risk taşıyan ilaçların yan etkilerini önlemede; ayrıca tedavisi halen tam anlamı ile başarılı olmayan akciğer fibrozisinde koruyucu etkileri olup olmadığı incelendi. Yürütülen bu çalışmada 32 adet, 2-3 aylık, 190-220 gr ağırlığında, standart barınma koşulları altında tutulan Wistar albino erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edildi. Çalışma gruplarında sıçanlar 8'er adet olacak şekilde toplam 4 grup oluşturuldu. Gruplar; Grup-1: (n=8): Kontrol grubu olarak ayrıldı. Grup-2: (n=8) bleomisin 7,5 mg/kg canlı ağırlık oranında intratrakeal olarak tek doz uygulandı. Grup-3: (n=8): F. pseudalliacea Rech. f. bitkisinin metanol ekstresi 200 mg/kg oral olarak 30 gün uygulandı. Grup-4: (n=8) Tek doz 7,5 mg/kg bleomisine ilave olarak F. pseudalliacea Rech. f. bitkisinin metanol ekstresi 200 mg/kg oral olarak 30 gün uygulandı. 30. günün sonunda ratlara 10 mg/kg ksilazin ve 90 mg/kg i.p. ketamin anestezisi altında dekapitasyon işlemi yapılarak ve doku örnekleri alınarak gerekli histopatolojik ve biyokimyasal analizler yapıldı. Histopatolojik değerlendirmelerde, F. pseudalliacea Rech. f. metanol ekstraktı verilen grupta BLM ile indüklenen akciğer hasarının belirgin şekilde azaldığı gözlemlendi. Ekstraktın dokuda toksisite oluşturmaması önemli bir bulgu olarak değerlendirildi. Biyokimyasal analizlerde ise hidroksiprolin düzeylerinde anlamlı fark saptanmadı; ancak yalnızca ekstrakt verilen grupta total antioksidan seviye (TAS) artışı ve total oksidan seviye (TOS) ile oksidatif stres indeksi (OSİ) düzeylerinde anlamlı düşüşler elde edildi. Bu bulgular, ekstraktın antioksidan savunmayı destekleyici ve oksidatif stresi düzenleyici potansiyel taşıdığını gösterdi. Sonuç olarak, F. pseudalliacea Rech. f. ekstraktı, deneysel akciğer fibrozis modelinde histopatolojik düzelme sağladı ve biyokimyasal bazı parametrelerde ise olumlu etkiler gösterdi. Bu veriler, söz konusu bitki ekstraktının, antifibrotik etkisinin ileri deneysel çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ferula pseudalliacea Rech. f., Bleomisin, Akciğer Fibrozisİ, Akciğer, Sıçan,

Mustafa Kaplan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda hepatik hasar oluşturan izotretinoine karşı Pistacia terebinthus L. meyve ve sakızının koruyucu etkisi

Günümüzde güzellik arayışının artmasıyla birlikte, akne vulgaris tedavisinde yaygın kullanılan vitamin A türevi izotretinoin; terapötik etkilerinin yanı sıra, karaciğer hasarı, oksidatif stres ve diğer ciddi yan etkileri nedeniyle tartışmalı bir ilaç haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, izotretinoinin neden olduğu hepatotoksisiteye karşı, Türkiye'nin güney ve batı bölgelerinde yetişen ve halk arasında "menengiç" olarak adlandırılan Pistacia terebinthus'un meyve ve sakız ekstraktlarının koruyucu etkilerini deneysel bir modelde incelemektir. Bitki materyali, 2023 Eylül–Ekim döneminde toplanan meyve ve 2023 Kasım–Aralık döneminde toplanan sakız örneklerinden oluşmuş; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Biyoloji Bölümü Herbaryumuna numune olarak kayıt altına alınmıştır. Toplanan materyaller, gölgede kurutulup elektrikli değirmende öğütüldükten sonra, 70 % etanol/30 % su içeren hidrolojik çözücü içerisinde 48 saat boyunca manyetik karıştırıcı kullanılarak ekstrakte edilmiş, filtrasyon ve rotary evaporasyon işlemleri sonrasında -18 °C'de muhafaza edilmiştir. Deneysel çalışmada, 2–3 aylık, 190–220 gram ağırlığındaki 64 Wistar albino erkek sıçan, standart barınma koşullarında sekiz grup (her biri 8 adet) halinde değerlendirilmiştir. Gruplar; kontrol (0,9 % NaCl), izotretinoin (40 mg/kg/gün), silimarin (200 mg/kg/gün), P. terebinthus meyve ekstraktı (200 mg/kg/gün), P. terebinthus sakız ekstraktı (200 mg/kg/gün) ve izotretinoin ile kombine uygulamalardan oluşmaktadır. İzotretinoinin indüklediği karaciğer hasarını değerlendirmek amacıyla, sıçanlardan alınan kan ve doku örneklerinde ALT, AST, LDH, HDL, toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI) ve hidroksiprolin düzeyleri ölçülmüş; ayrıca dokuların histopatolojik ve immünohistokimyasal boyamaları gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 26 programı kullanılarak tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey'in çoklu karşılaştırma testleri ile analiz edilmiş, p < 0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Bu çalışma, Pistacia terebinthus meyve ve sakızının izotretinoin kaynaklı hepatotoksisiteye karşı koruyucu etkisini inceleyerek, silimarin ile karşılaştırmalı olarak yeni bitkisel tedavi stratejilerinin geliştirilmesine yönelik literatürdeki boşluğu doldurmayı hedeflemektedir. Bu çalışmada, izotretinoinin sıçan karaciğerinde oksidatif stres, inflamasyon ve hücresel hasara yol açtığı, bu etkinin histopatolojik incelemelerle belirginleştiği bulunmuştur. İzotretinoin uygulanan grupta karaciğer dokusunda inflamasyon, apoptoz ve hiperemi gözlenmiş, bu da ilacın karaciğer fonksiyonlarını olumsuz etkilediğini göstermektedir. Pistacia terebinthus L. meyve ve sakızı, tek başına veya izotretinoin ile birlikte uygulandığında, bu hasarı önemli ölçüde azaltmış, histolojik yapıyı korumuştur. Özellikle Pistacia terebinthus sakızının, karaciğer dokusundaki hasarı daha etkili bir şekilde azaltma potansiyeli göstermiştir. Biyokimyasal parametrelerde ise, izotretinoin uygulanan grupta hidroksiprolin, TOS ve OSI seviyelerinde anlamlı artışlar ve TAS seviyesinde düşüş gözlemlenmiştir. Pistacia terebinthus meyve ve sakızının bu parametreleri iyileştirdiği, oksidatif stresi ve hepatotoksisiteyi azaltarak karaciğer koruma sağladığı anlaşılmaktadır. Silimarin de benzer şekilde hepatoprotektif etki göstermiştir. Sonuç olarak, Pistacia terebinthus L. meyve ve sakızı, izotretinoinin yol açtığı hepatotoksisiteye karşı etkili bir koruyucu ajan olarak potansiyel taşımaktadır. Bu bulgular, bu bitkinin antioksidan ve hepatoprotektif özelliklerinin gelecekte farmakolojik tedavi stratejilerine dahil edilmesine olanak sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: İzotretinoin, Pistacia Terebinthus, Karaciğer, Menengiç Sakızı, Sıçan

Yusuf Sevinç
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde oluşturulan deneysel ağrı modelinde Ferula pseudalliacea Rech. F metanol ekstraktının analjezik aktivitesinin değerlendirilmesi

Bu çalıĢmada, Ferula pseudalliacea Rech. F. (FP) bitkisinin metanol ekstresinin farelerde analjezik aktivitesinin olup olmadığını değerlendirildi. Bu çalıĢmanın hayvan materyalini Ġki aylık 60 adet diĢi Swiss albino fareler (25-30 gram ağırlığında) oluĢturdu. Asetik asit ile indüklenen farelerde kıvranma testi (Writhing test) ile FP'nin periferal analjezik potansiyeli; hot plate testi ile de santral analjezik potansiyeli değerlendirildi. ÇalıĢmada Kıvranma testi için 5 grup (n=6) oluĢturuldu. Gruplar sırası ile; Kontrol Grubu: %2 Tween 80 (10mL/kg/oral) ve Asetik asit (%0.6, ip), Grup 1: Diklofenak sodyum (50 mg/kg, oral yol ile) + Asetik asit (%0.6, ip), Grup 2: FP (100 mg/kg, oral yol ile) + Asetik asit (%0.6, ip), Grup 3: FP (200 mg/kg, oral yol ile) + Asetik asit (%0.6, ip), Grup 4: FP (400 mg/kg, oral yol ile) + Asetik asit (%0.6, ip) Ģeklinde sıralandı. Hot plate testi için de her grupta 6 fare bulunan 5 grup oluĢturuldu. Gruplar sırası ile; Kontrol Grubu: %2 Tween 80 (10mL/kg) oral yol ile uygulandı, Grup 1: (n=6) Diklofenak sodyum (50 mg/kg, oral yol ile), Grup 2: (n=6) FP (100 mg/kg, oral yol ile), Grup 3: (n=6) FP (200 mg/kg, oral yol ile), Grup 4: (n=6) FP (400 mg/kg, oral) Ģeklinde sıralandı. Asetik asit ile oluĢturulan kıvranma testi sonuçları göstermektedir ki; kontrol grubuna göre diklofenak sodyum (p<0.001) ile Ferula pseudalliacea ekstraktlarının 100 mg/kg (p<0.01) 200 ve 400 mg/kg (p<0.001) düzeylerinde doza bağımlı terapötik anlamlılık göstermektedir. Diklofenak sodyuma göre ise FP'nin 100 mg/kg dozu kıvranma sayısı bakımından anlamlı artıĢ gösterirken (p<0.01); 200 mg/kg ve 400 mg/kg dozları anlamlı düzeyde (p<0.05) daha düĢük kıvranma sayısı oluĢturarak terapötik açıdan olumlu sonuçlar göstermektedir. Hot plate testi sonuçları değerlendirildiğinde ise, gruplararası karĢılaĢtırmalarda anlamlılık bulunamadı (p>0.05). Bu çalıĢmanın sonuçları; FP özellikle 200 ve 400 mg/kg dozlarında periferal ağrıyı hafifletirken; merkezi antinosiseptif aktivite açısından ise etkili olmadığını göstermektedir. Ferula pseudalliacea Rech. F.'nin periferal antinosiseptik etkinliğinin içeriğindeki biyoaktif moleküllerden hangisine bağlı olabileceği, ağrı kontrolünde alternatif bir ürün olup olamayacağına yönelik moleküler temellerinin açıklanmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Eda Deniz Yüksek
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The role and importance of dorsal and ventral hippocampal catecholaminergic innervations in social memory of rats

This study aims to investigate the role and importance of the catecholaminergic innervations in the dorsal (DH) and ventral hippocampus (VH) in social memory of rats. Female Wistar rats were injected bilaterally with 6-OHDA in either DH or VH. Then, following a 10-day recovery period, sets of behavioral tests were conducted to assess both motor and cognitive functions. In the open field locomotor activity test, the depletion of catecholamines in the VH increased the locomotor activity compared to naive, whereas in the DH it did not affect the locomotor activity. Regarding olfaction, there is no difference in the latency to find pellets between all groups in the buried food-seeking test. In addition, impairment in social memory has been observed as both the DH and VH groups were unable to recognize a familiar from a novel juvenile rat, while the VH group demonstrated a deficit in sociability in the 3-chamber social memory test. In the 2- trial direct interaction, the DH group failed to recognize a previously encountered juvenile rat confirming the previous test outcome. However, the VH group showed a reduction in time spent interacting with both familiar and novel juvenile rats, which indicates low sociability. Moreover, no difference was observed between the groups in the Y maze, novel object recognition, sucrose preference, or elevated plus maze tests. Using demonstrative immunofluorescence staining, a reduction of TH+ terminal has been observed in dorsal CA1, and ventral CA1 regions of the hippocampus in DH and VH groups respectively. This shows that, the catecholaminergic innervations in the CA1 region of the DH and VH are important in modulating rat social memory. Furthermore, the catecholaminergic innervation of the VH may be more significant than DH in controlling sociability and locomotor activity. Additionally, a minor role of this innervation in spatial, recognition, olfaction, and anxiety processing could be proposed, which cannot be demonstrated with such a mild lesion made in this study. These findings could highlight the importance of catecholaminergic innervations in the VH in the behavioral deficits associated with neurodevelopmental and neuropsychiatric disorders.

MemoryAnimal experimentationHydroxydopamines+3
Ahmed Algalı Sedahmed Musa
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yağ asidi amid hidrolaz (FAAH) ve monoaçil gliserol lipaz (MAGL) inhibitörlerinin farede deneysel solunum yolu inflamasyonu üzerindeki etkileri

Endokannabinoid sistem, solunum yollarını da içeren bir çok biyolojik sistemde fizyolojik fonksiyonların düzenlenmesinde önemli rol oynar. Bu çalışmada, endokannabinoid metabolizmasından sorumlu olan FAAH ve MAGL enzimlerinin inhibitörleri ile tedavinin farelerde deneysel solunum yolu inflamasyonu ve trakeal hiperreaktivite üzerine etkileri incelenmiştir. Solunum yolu inflamasyonu farelere intranazal (i.n.) lipopolisakkarit (LPS) (60 μl, 0.1 mg/ml) uygulanarak gerçekleştirilmiştir. FAAH inhibitörü URB597 [0.3 mg/kg (i.n./i.p.)] ve MAGL inhibitörü JZL184 [1 mg/kg (i.n.), 5 mg/kg (i.p.)] tedavileri alt gruplara LPS uygulamasından bir saat önce verilmiştir. LPS uygulamasından kırk sekiz saat sonra trakea ve akciğerler izole edilmiştir. LPS uygulaması izole trakea halka preparatlarında karbakol kasılmalarını değiştirmezken 5-hidroksitriptamin (5-HT) kasılmalarında artışa neden olmuştur. Hem URB597 hem de JZL184 tedavileri artmış olan 5-HT kasılmalarını önlemiştir. İ.p. URB597, i.p ve i.n. JZL184 tedavileri LPS gruplarında periferik ve parankimal inflamasyonu azaltırken, bu tedavilerden yalnızca i.p. URB597 uygulaması nötrofil artışını engelleyebilmiştir. Bu sonuçlar FAAH ve MAGL inhibisyonunun solunum yolu hiperreaktivitesinde koruyucu etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Ancak, bu inhibitörlerin inflamasyon üzerindeki değişken etkileri FAAH ve MAGL inhibitörleri ile tedavinin özellikle kronik inflamatuar solunum yolu hastalıklarında kullanılabilmesi ile ilgili olarak daha fazla çalışma yapılmasının gerekli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Yağ Asidi Amid Hidrolaz (FAAH), Monoaçilgliserol Lipaz (MAGL), Solunum yolu hiperreaktivitesi, solunum yolu inflamasyonu, kannabinoid

AmidlerHidrolazlarKanabinoidler+4
Reshed Abohalaka
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde lipopolisakkarit ile indüklenen solunum yolu inflamasyonunda mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür salıveren ap39'un ve nitrik oksit sentaz inhibitörü asimetrik dimetil arjinin (ADMA)'nın etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen solunum yolu inflamasyonunda mitokondriye hedeflendirilmiş hidrojen sülfür'ü yavaş salıveren donör AP39'un etkileri in vitro ve in vivo modeller ile incelendi. In vitro modelde farelerden izole edilen trakea halkaları ve akciğer dokuları doku kültüründe LPS ile dört gün boyunca inkübe edildi. LPS inkübasyonu trakea halkalarında 5-hidroksitriptamin ve bradikinin ile elde edilen kasılma yanıtlarında artışa ve akciğer dokularında interlökin (IL)-1β, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), IL-6 düzeylerinde artışa yol açtı. AP39 inkübasyonu 30 nM konsantrasyonda trakeal 5-HT hiperreaktivitesini ve 30 ve 300 nM konsantrasyonlarda TNF-α, IL-6 düzeylerindeki artışı önledi. In vivo modelde ise LPS ve AP39 farelere intranazal olarak uygulandı. AP39 (250, 500 ve 1000 nmol/kg) tedavisi LPS ile indüklenen bronşiyal hiperreaktiviteyi ve bronkoalveolar lavaj sıvısında IL-6 artışını bütün dozlarda, nötrofil sayısındaki artışı 1000 nmol/kg, TNF-α artışını 250 ve 500 nmol/kg dozlarda engelledi, akciğerde parankimal inflamasyonu ise etkilemedi. AP39 500 nmol/kg dozda, LPS ile indüklenen glukoz-6-fosfat ve süksinat birikimini önledi, 250 nmol/kg dozda ise sistein düzeyindeki azalmayı inhibe etti ve glutatyon ve taurin düzeylerini artırdı. Bu çalışmada ayrıca endojen bir nitrik oksit sentaz inhibitörü olan asimetrik dimetil arjinin (ADMA)'in LPS ile indüklenen solunum yolu inflamasyonundaki rolü araştırıldı. Doku kültüründe ADMA (3μM) inkübasyonu 5-hidroksitriptamin ve bradikinin ile indüklenen kasılmaları artırdı. Ancak, LPS varlığında ADMA (30 ve 100 μM) inkübasyonu 5-hidroksitriptamin hiperreaktivitesini önledi. LPS ile indüklenen in vivo solunum yolu inflamasyonunda ADMA (200 nmol/kg)'nın intratrakeal yoldan akut olarak veya intranazal (30 mg/kg) olarak uygulanması bronşiyal hiperreaktiviteyi inhibe etti ve intranazal uygulama bronkoalveolar lavaj sıvısındaki nötrofil sayısındaki artışı da önledi. Bulgularımıza göre AP39, solunum yolu inflamasyonunu azaltmakta ve bronşiyal hiperreaktiviteyi önlemektedir; ancak uygulanacağı doz kritik görünmektedir. ADMA nitrik oksit sentaz enziminin indüklenebilir ve yapısal alt tiplerini inhibe ederek solunum yolu fonksiyonlarının düzenlenmesine katılmaktadır ve solunum yolu inflamasyonunda terapötik potansiyeli olabileceği düşünülmektedir.

ADMABronşiyal hastalıklarBronşiyal hiperaktivite+5
Yasemin Karaman
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

CORM2 molekülünün penil dokuda vasküler tonus üzerine etkisi

Amaç: Erektik disfonksiyon temelinde endotel bozukluğun geliştirdiği çok boyutlu bir hastalık olmakla birlikte hipertansiyon, diyabet gibi kardiyvasküler hastalıkların erken belirtisi olarak düşünülmektedir. Son yıllarda kardiyovasküler hastalıklarda gazotransmitterlerin önemi giderek artmıştır. Gazotransmitter olarak bilinen NO, H2S ve CO arasındaki etkileşim birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu çalışmadaki amaç CO donörü olan CORM-2'nin corpus cavernosumda gevşeme yanıtları üzerine etkilerinin ve diğer gazotransmiterler olan NO ve H2S aracılı yanıtlarla ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: CO'nun H2S ve NO ile ilişkisinin araştırılması için fare korpus kavernosum dokularında NO inhibitörü olan L-NAME ve H2S inhibitörü olan AOAA varlığında kümülatif CORM-2 yanıtları alınmıştır. Endojen H2S' e CORM-2 etkisini değerlendirebilmek amacıyla CORM-2 inkübasyonu yapılmış dokularda kümülatif L-sistein yanıtları alınmıştır. Bir diğer deney setinde ise CORM-2'nin yukarıda bahsedilen inhibitörler varlığında H2S' e etkisinin değerlendirilmesi amacı ile metilen mavisi analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: H2S inhibitörü olan AOAA varlığında alınan CORM-2 yanıtları endotelli ve endotelsiz dokularda farklılık göstermektedir. L-NAME varlığında alınan CORM2 yanıtlarında kontrol grubuna kıyasla Emaks değerleri anlamlı olarak azalmaktadır. CORM-2 inkübasyonu varlığında L-sistein yanıtlarında ise Emaks'da anlamlılık bulunmamıştır. Metilen mavisi deneyinde elde edilen sonuçlara göre, L-sistein ile indüklenen CORM-2'nin H2S düzeylerini artırdığı bu artışın ise AOAA ile geri döndüğü gösterilmiştir. Sonuç: Bütün çalışmaların doğrultusunda CORM-2 yanıtlarının endotelli ve endotelsiz dokularda farklı olması CO'nun H2S ve NO ile etkileşimine ışık tutacak yeni bir bulgu içermektedir. Anahtar Kelimeler; CORM-2, Nitrik oksit, Hidrojen sülfür, Erektil disfonksiyon

Erektil disfonksiyonFarelerHayvan deneyleri+6
Sinem Yılmaz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Huh-7 hepatoselüler karsinoma hücrelerinde TRPC6 kanal aktivatörü hiperforinin SOCE ve proliferasyon üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızın amacı, Huh-7 insan hepatoselüler karsinoma hücre hattında geçici reseptör potansiyel 6 (transient receptor potential canonical 6, TRPC6) kanalının spesifik aktivatörü olan hiperforinin proliferasyon hızı, depo kontrollü kalsiyum girişi (SOCE) ve ilişkili proteinlerin (TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1) ekspresyonu üzerine olası etkilerini araştırmaktır. Metot: Bu çalışmada hiperforin inkübasyonunun (24 saat) TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1 mRNA ekspresyon düzeyleri üzerine olan etkilerini araştırmak amacıyla gerçek zamanlı kantitatif PCR (qRT-PCR, Light Cycler 480, Roche) analizi gerçekleştirildi. Hiperforinin SOCE üzerine etkilerini araştırmak amacıyla Fura-2 ile yüklenmiş Huh-7 hücrelerinde hücre içi kalsiyum konsantrasyonlarındaki değişim gerçek zamanlı olarak spektroflurometrede izlendi. Ayrıca hiperforinin Huh-7 hücrelerinin proliferasyonu üzerindeki etkileri gerçek zamanlı hücre analiz sistemi (xCELLigence) ile incelendi. Bulgular: qRT-PCR sonuçlarına göre, hiperforin TRPC1 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artışa neden olurken STIM1 ve Orai1 düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Diğer yandan, TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte belirgin bir artış meydana gelmiştir. Kontrol hücrelerine kıyasla hiperforin ile inkübe edilen (2 saat) Huh-7 hücrelerinde siklopiazonik asitin (CPA) neden olduğu SOCE istatistiksel olarak anlamlı ölçüde artmıştır. Aynı zamanda hiperforin tek başına ya da CPA-aracılı SOCE sonrası uygulandığında hücre içi kalsiyum düzeyinde belirgin bir artışa neden olmuştur. Hiperforinin neden olduğu kalsiyum konsantrasyon artışlarında protein kinaz C'nin rolünü araştırmak amacı ile uygulanan PKC inhibitörü şeliritrin varlığında hiperforinin neden olduğu [Ca+2]i artışının belirgin düzeyde azaldığı belirlenmiştir. Hiperforin konsantrasyona bağlı olarak Huh-7 hücrelerinin proliferasyon hızı üzerinde anlamlı bir azalmaya neden olmuştur. Sonuç: Hiperforinin neden olduğu SOCE artışı, TRPC1 ve TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerindeki artışın bir sonucu olabilir. Hiperforinin Huh-7 hücrelerinde konsantrasyona bağlı olarak proliferasyon hızında neden olduğu azalma hiperforinin kanser tedavisi için potansiyel bir ilaç olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, hiperforin hepatoselüler karsinoma hücrelerinde SOCE'nin aktivasyonu ve düzenlenmesinde önemli bir rol oynuyor olabilir. Anahtar Kelimeler; Hepatoselüler karsinoma; Huh-7; Kalsiyum; TRPC1; TRPC6

Gen ifadesiHiperforinKalsiyum+2
Damla Getboğa
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan safen veninde yüksek glikoz ve pioglitazonun vasküler yanıtlar üzerine etkileri

Amaç: Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisinde greftlerin uzun dönem açık kalma oranı restenoz gelişimi nedeniyle düşüktür. Diyabet oksidatif stres oluşumuna, matriks metalloproteinazların (MMP'ler) ekspresyon/aktivitesinin artmasına yol açarak restenozu ve vasküler disfonksiyonu tetikler. Çalışmamızda insan safen ven (İSV) segmentlerinde yüksek glikozun oksidatif stress, MMP-2, MMP-9, MMP-14, TIMP-2 ekspresyonları ve vasküler fonksiyonel yanıtlar, üzerine olan etkilerinin ve pioglitazonun oluşturduğu değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KABG operasyonuna alınan hastalardan sağlanan İSV segmentleri, endotelyum nazikçe uzaklaştırıldıktan sonra 5 halkaya ayrılmıştır. Halkalara 30mM glikoz ve/veya 10µM pioglitazon veya 0.1% DMSO eklenmiş DMEM/F12 ortamında 24 saat inkübasyon uygulanmıştır. İşlem görmemiş halkalar kontrol olarak adlandırılmıştır. Süperoksit anyon/ ROT düzeyleri lusigenin/luminol kemilüminesans yöntemi ile, MMP-2, MMP-9 ekspresyon/aktiviteleri jelatin zimografi ile, MMP-14 ve TIMP-2 ekspresyonları ise immünohistokimyasal olarak incelenmiştir.İSV halkalarında izole organ banyosu sistemi kullanılarakpotasyum klorür, noradrenalin, serotonin ve prostaglandin F2α'ya karşı kasılma ve diltiazem ile papaverine karşı gevşeme yanıtları alınmıştır. Bulgular: Yüksek glikoz süperoksit anyon ve ROT düzeylerini artırmış, ancak pioglitazon artan düzeyleri azaltmıştır. Glikoz MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını, MMP-2 aktivitesini artırmış, TIMP-2 ekspresyonunu ise azaltmıştır. Pioglitazon MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını ve MMP-2 aktivitesini inhibe etmiş, ancak TIMP-2'yi artırmıştır. Glikoz İSV segmentlerinde potasyum klorür, noradrenalin, serotonin, prostaglandin F2α'ya karşı kontraktil yanıtları anlamlı şekilde azaltmıştır. Pioglitazon tüm ajanlara karşı kontraktil yanıtları artırmıştır. Glikoz diltiazeme karşı gevşeme yanıtlarını azaltmış, ancak pioglitazon etkilememiştir. Papaverin yanıtları glikoz veya pioglitazondan etkilenmemiştir. Glikoz kontraktil ajanlara karşı duyarlılığı azaltmış, pioglitazon serotonin ve prostaglandinF2α'ya karşı duyarlılığı artırmış, noradrenaline karşı duyarlılığı etkilememiştir. Sonuç: Pioglitazon tedavisi İSV grefti uygulanan diyabet hastalarında restenoza bağlı erken greft yetmezliğinin önlenmesi ve greftin fonksiyonel performansının uzun süre korunması için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: pioglitazon, yüksek glikoz, matriks metalloproteinazlar, oksidatif stres, koroner arter bypass grefti

AntioksidanlarGlükozHipoglisemik ajanlar+7
Ceylan Onursal
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrol'ün korpus kavernozumdaki etkilerinde ısı şoku proteini 90'ın (HSP90) rolü

Erektil disfonksiyon (ED) kardiyovasküler hastalıklar için bir markır olarak kabul edilmektedir. Fransızların yağlı besinlerce zengin diyetle beslenmelerine karşın kardiyovasküler hastalıkların görülme sıklığının az olmasının nedeni Fransızların diyetinde sıklıkla kullanılan kırmızı şarabın içinde bulunan resveratrole bağlanmıştır. Resveratrol ile H2S'in gevşemeye neden olma mekanizmaları şaşırtıcı düzeyde benzerlik göstermektedir. Hem H2S'in hem de resveratrolün erektil fonksiyona katkısı ve ED'de yararlı olabileceği çok yakın bir zamanda gösterilmiştir. Daha önceki çalışmalarımız ısı şoku proteini Hsp90'nın penil dokuda NO aracılı gevşeme yanıtlarına katkı verdiğini göstermiştir. H2S'i üreten enzimlerden CSE'nin de Hsp90 ile etkileşim içinde olduğu aortada gösterilmiştir. Ancak Hsp90'ın H2S'in penil dokudaki gevşetici etkilerinde aracılık edip etmediği henüz araştırılmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda hem H2S'in hem de resveratrolün H2S aracılı gevşetici etkisinde Hsp90'nın katkısını araştırmayı planladık. Çalışmamız hem endojen hem de egzojen H2S-gevşeme yanıtlarının Hsp90 bağımlı olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda ayrıca penil dokuda resveratrolün neden olduğu etkilere Hsp90'ın aracılık ettiğini bulduk. Resveratrol'ün Hsp90 aracılı etkileri; 1- H2S oluşumunun artması, 2-ROS oluşumunun azalması, 3-direkt gevşetici etki ve 4-endojen H2S-bağımlı gevşeme yanıtlarında yaptığı artıştır. Bu sonuçlar resveratrolün erektil disfonksiyon tedavisindeki olası yararlı etkilerinin Hsp90 üzerinden H2S oluşumunun artmasına bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma Hsp90'ın erektil disfonksiyonda hem NO hem de H2S üzerinden koruyucu etkisini koyma potansiyeli nedeniyle önem taşımaktadır.

Mehmet Vehbi Dereli
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan safen veninde hidrojen peroksit ile oluşturulan oksidatif stres ve doksisiklinin vasküler yanıtlar üzerine etkileri

Amaç: Reaktif oksijen türlerinin (ROT) artan düzeyleri kardiyovasküler cerrahide önemli bir klinik problemdir. ROT'nin üretimi ve proinflamatuvar enzimler olan matriks metalloproteinazların (MMP'ler) aktivasyonu pekçok kardiyovasküler hastalık ile ilişkilidir. Doksisiklin subantimikrobiyal dozda etkin bir MMP inhibitörü ve aynı zamanda ROT tutucu olarak davranır. Bu çalışmada insan safen ven (İSV) segmentlerinde hidrojen peroksit ile stimüle edilen in vitro oksidatif strese bağlı zayıflamış vasküler reaktivitenin doksisiklin ile normalize edilebileceği hipotezini araştırmayı amaçladık. Metodlar: İSV segmentleri koroner arter bypass graft operasyonuna alınan hastalardan toplanmıştır. Segmentlerin endotel tabakası dikkatlice kazınarak uzaklaştırılmıştır. Daha sonra, segmentler 4 gruba ayrılmış ve 10 µM hidrojen peroksit ve/veya 10 µM doksisiklin ile16 saat süre ile inkübe edilmiştir. İşlem görmemiş İSV segmentleri kontrol olarak işlem görmüştür. Vasküler reaktivitedeki değişiklikleri değerlendirmek için fonksiyonel endotelyuma sahip olmadığı doğrulanan ven halkalarında noradrenalin, potasyum klorür, serotonin ve papaverin için konsantrasyon-yanıt eğrileri gerçekleştirilmiştir. Paralel deneylerde ven halkalarındaki ROT düzeyleri lusigenin ve luminol ile amplifiye edilmiş kemilüminesans yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Başka bir deney setinde, paralel İSV halkalarında MMP-9 ve MMP-13 ekspresyonları immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. Sonuçlar: İSV'nin hidrojen peroksit ile inkübasyonu ROT ve süperoksit anyon düzeylerinde sırasıyla 5 ve 4 katlık artışlara sebep olmuştur. Doksisiklin artan ROT ve süperoksit anyon düzeylerini anlamlı şekilde azaltmıştır. Hidrojen peroksit grubundan İSV segmentlerinde noradrenalin, potasyum klorür ve serotonine karşı kontraktil yanıtlar anlamlı şekilde azalmıştır. Doksisiklin ile tedavi serotonine karşı değil ancak noradrenalin ve potasyum klorüre karşı azalmış kontraktil yanıtları artırmıştır. Bu kontraktil ajanlara karşı duyarlık (pD2) değişmemiştir. Papaverine karşı gevşeme yanıtları ve pD2 değerleri hidrojen pereoksit ya da doksisiklin tedavisinden etkilenmemiştir. MMP-9 ve MMP-13 ekspresyonları İSV segmentlerinin sırasıyla adventisya ve medya tabakasında artmıştır. Doksisiklin her iki MMP'nin ekspresyonlarını etkilememiştir. Varılan Sonuçlar: Çalışmamızda doksisiklin İSV halkalarında hidrojen peroksitle stimüle edilen oksidatif stresin neden olduğu bozulmuş vasküler reaktiviteyi düzeltmiştir. Bu sonuçlar doksisiklinin koroner arter bypass graft operasyonu sırasındaki iskeminin sebep olduğu oksidatif stresin önlenmesinde bir antioksidan olarak yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Doksisiklin, Matriks metalloproteinazlar, Oksidatif stress, Reaktif oksijen türleri, Koroner arter bypass graftı, Hidrojen peroksit

DoksisiklinHidrojen peroksitKoroner arter bypass+6
Mazen Saeed Abdulazız Saeed
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Lipopolisakkartit ile farelerde oluşturulan enflamatuvar hiperaljezinin RİPK1/RİPK3/MLKL nekrozomunun katkısının araştırılması

Bu tezde, lipopolisakkarit (LPS) ile farelerde oluşturulan enflamatuvar hiperaljeziye reseptör ile etkileşen serin/treonin protein kinaz (receptor-interacting serine/threonine-protein kinase; RIPK) 1/RIPK3/karışık kökenli kinaz benzeri psöodokinaz (mixed lineage kinase domain like pseudokinase; MLKL) nekrozomunun katkısı seçici RIPK1 inhibitörü nekrostatin (necrostatin; Nec)-1s kullanılarak araştırılmıştır. Deneyler 8 gruba ayrılan fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir: (1) Serum fizyolojik (SF), (2) LPS, (3) SF ve dimetil sülfoksit, (4) SF ve Nec- 1s (0.01 mg/kg), (5) LPS ve Nec-1s (0.001 mg/kg), (6) LPS ve Nec-1s (0.01 mg/kg), (7) LPS ve Nec-1s (0.1 mg/kg) ile (8) LPS ve Nec-1s (1 mg/kg). Nec-1s (10 ml/kg) SF (10 ml/kg) veya LPS (10 mg/kg; 10 ml/kg) ile aynı anda intraperitoneal yoldan uygulanmıştır. Farelerin 60 saniye içinde termal uyarıya tepki verme süreleri SF veya LPS enjeksiyonundan 6 saat sonra değerlendirilmiştir. Deneyler sonunda öldürülen farelerin beyinleri ve omurilikleri alınmıştır. Beyinler ve omuriliklerden hazırlanan doku homojenatı süpernatantlarında β-tübülin, toll benzeri reseptör (toll-like receptor; TLR) 4, RIPK1, fosforile RIPK1, RIPK3, fosforile RIPK3, MLKL, fosforile MLKL, high-mobility-group-box (HMGB) 1, kaspaz-11 p20, p30-gasdermin D (GSDMD), interlökin (interleukin; IL)-1β, semaforin (SEMA) 3A ve miyelin proteolipit protein (PLP) ekspresyonu immunoblotting yöntemiyle ölçülmüştür. Farelerin termal uyarıya yanıt verme sürelerinde LPS'nin neden olduğu azalma yalnızca 0.01 mg/kg dozda Nec-1s ile önlenmiştir. Nec-1s etkili olan en düşük dozunda (0.01 mg/kg) uygulandığında, LPS'nin neden olduğu TLR4, fosforile RIPK1, fosforile RIPK3, fosforile MLKL, HMGB1, kaspaz-11 p20, p30- GSDMD, IL-1β ve SEMA3A ekspresyonundaki artmanın yanı sıra, miyelin PLP ekspresyonundaki azalma önlenmiştir. Bu bulgular, Nec-1s'nin LPS/TLR4 yolu aracılığıyla gelişen enflamatuvar hiperaljeziyi önleyici etkisine santral sinir sisteminde RIPK1/RIPK3/MLKL nekrozomu aracılıklı nekropitoz ve kaspaz-11/GSDMD aracılıklı piropitoz ile SEMA3A ekspresyonundaki azalmanın yanı sıra, miyelin PLP ekspresyonundaki artmanın katkıda bulunabileceğini düşündürmüştür.

FarelerHayvan deneyleriHiperestezi+6
Seda Kurt
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Antibiyotikler ile ratlarda oluşturulan mikrobiyota hasarına bağlı kan glukoz düzeylerindeki değişimin ve probiyotiklerin bu değişimi önleme potansiyelinin incelenmesi

Konağın fizyolojisi ve bazı hastalıkların patofizyolojisinde büyük rol oynayan bağırsak mikrobiyotası son yıllarda gittikçe önem kazanan bir çalışma alanıdır. Son yıllarda keşfedilen önemli bir ilişki de bağırsak mikrobiyotası ve konağın glukoz metabolizması arasındadır. Bakterisiz farelerde yapılan çalışmalar bu farelerde normal farelere göre kan glukoz seviyelerinin daha düşük seyrettiğini göstermektedir. Ayrıca mikrobiyotasına kombine antibiyotikler ile zarar verilmiş farelerde de benzer sonuçlar görülmektedir. Bağırsak bakterilerinin rekolonizasyonu ile kan glukoz seviyelerindeki bu düşüş geri döndürülebilmektedir. Bu tez çalışmasında neomisin, metronidazol ve levofloksasin antibiyotiklerinin ratlarda içme suyu aracılığıyla verilmesi sonucu kan glukoz seviyeleri, vücut ağırlıkları ve bağırsak mikrobiyotasındaki değişimler incelenmiştir. Bununla birlikte bazı gruplara Lactobacillus plantarum türü probiyotik günlük olarak oral gavaj ile verilerek antibiyotiklere bağlı değişimleri önleme potansiyelinin incelenmesi amaçlanmıştır. Wistar albino türü ratlara 10 gün boyunca antibiyotik ve probiyotik verdiğimiz çalışmada toplam 4 kere açlık kan glukoz seviyeleri (1. 4. 7. ve 11. günler), deney başı ve sonunda vücut ağırlıkları ve deney sonunda alınan gaita örneklerinden 16s rRNA sekanslaması ile mikrobiyota kompozisyonları ölçülmüştür. Çalışma sonunda neomisinin kan glukoz seviyeleri üzerinde bir etkisine rastlanmazken, metronidazol ve levofloksasine bağlı kan glukoz seviyelerinde anlamlı düşüşler görülmüştür. Vücut ağırlıklarında metronidazol ve neomisinde istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere, antibiyotik verilen grupların hepsinde azalma gözlenmiştir. Mikrobiyota verileri incelendiğinde antibiyotik verilen bütün gruplarda tür çeşitliliğinde azalma görülürken, en az değişim neomisin grubunda en fazla değişim ise levofloksasin grubunda görülmüştür. Kan glukoz seviyelerindeki en belirgin düşüşlerin görüldüğü metronidazol probiyotik, levofloksasin ve levofloksasin probiyotik gruplarında, alfa çeşitlilik analizine göre de tür çeşitliliklerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı saptanmıştır. Çalışmamızda neomisinin bağırsak mikrobiyotasındaki Bacteroidota ve Cyanobacteria türlerinin oranını artırırken, Firmicutes ve Proteobacteria türlerini azalttığı; metronidazolün Bacteroidota ve Proteobacteria türü bakterilerin oranını artırırken, Firmicutes türü bakterilerin oranını azalttığı; levofloksasinin Bacteroidota türü bakterilerin oranını artırırken, Firmicutes türü bakterilerin oranını azalttığı, Proteobacteria, Verrucomicrobiota, Cyanobacteria ve Patescibacteria türü bakterileri ise tamamen öldürdüğü saptanmıştır. Lactobacillus plantarum türü probiyotiğin, antibiyotiklere bağlı mikrobiyota değişimlerine etki etmesine rağmen, kan glukoz seviyelerindeki düşüşü yeterince önleyemediği gösterilmiştir. Ayrıca, kontrol grubuna göre sadece probiyotik verilen grupta vücut ağırlıklarının azaldığı, bu etkinin metronidazol ve levofloksasin ile birlikte probiyotik verilen gruplarda da öne çıktığı gözlenmiştir. Çalışmamız üç antibiyotik için de tekli kullanımda kan glukoz seviyeleri ve mikrobiyota üzerindeki etkilerinin birlikte incelendiği ilk çalışmadır. Daha önceki çalışmalarda levofloksasine bağlı görülen hipogliseminin mekanizması için pankreasta potasyum kanalları üzerinde durulmuştur. Bizim bulduğumuz sonuçlar metronidazol ve levofloksasin için kan glukoz seviyelerindeki düşüşün mikrobiyota üzerindeki etkilerle de ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu ilişkinin daha detaylı incelenmesi için, ayrıntılı parametrelerle ve antibiyotik uygulanması sonrası daha uzun bir periyotta verilerin değerlendirildiği yeni çalışmalar literatüre katkıda bulunacaktır.

AntibiyotiklerHayvan deneyleriHipoglisemi+5
Ozan Şen
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Linagliptin ve empagliflozin tedavilerinin STZ-diabetik sıçan kalbinde olası etkilerinin miRNA'lar üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

DPP-4 ve SGLT2 inhibitörleri tip 2 diabet tedavisinde son yıllarda sıkça kullanılan ilaç gruplarındandır. Bugüne kadar yapılan preklinik ve klinik çalışmalar her iki grubun da kardiyovasküler yararına dikkat çekmektedir. Kodlama yapmayan küçük RNA'lardan miRNA'lar hedef mRNA'ları üzerinden birçok vücut fonksiyonunu düzenlemektedir. Yakın zamanlı birçok çalışmada, bazı ilaçların olumlu etkilerini belirli miRNA'ları modüle ederek ortaya koyduğu öne sürülmektedir. Bu bilgilerden yola çıkarak, çalışmamızda STZ diabetik sıçan modeli kullanılarak bir DPP-4 inhibitörü olan linagliptin ile bir SGLT2 inhibitörü olan empagliflozinin kardiyak etkilerinin miRNA'lar üzerinden incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, sıçanlar randomizasyonla kontrol, diabetik, linagliptin tedavili kontrol, linagliptin tedavili diabetik, empagliflozin tedavili kontrol, empagliflozin tedavili diabetik olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. STZ injeksiyonu (50 mg/kg) ile diabet oluşturulmuş, 12-15 haftanın ardından tedavi alacak gruplara 8-10 hafta süreyle linagliptin (4mg/kg/gün) veya empagliflozin (30mg/kg/gün) uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavinin 8. haftasında ekokardiyografi ile in vivo kalp fonksiyonu değerlendirilmiştir. Sonrasında in vitro olarak papiller kasta β-adrenerjik yanıtverirlik değerlendirilmiş ve kardiyomiyositlerde Ca+2 ölçümü/görüntülemesi yapılmıştır. Dondurulan sol ventrikül dokularında ise miRNA'ların (miR-221, miR-212, miR-29b, miR-29a, miR-199a, miR-30a, miR-1, miR-133a, miR-125b, miR-21, miR-373) ifadeleri incelenmiştir. Değişimi anlamlı bulunan miRNA'ların fonksiyonel olarak çalışılan yolaklarla ilişkili olan hedef genleri veri tabanları yardımıyla belirlenmiş ve bu genlerin mRNA ve protein ifadeleri ölçülmüştür. Veriler ortalama ± standart sapma şeklinde ifade edilmiştir. İkili karşılaştırmalar için t test, çoklu karşılaştırmalarda ise tek-yönlü ANOVA ve Tukey post-hoc testi kullanılmış ve p<0,05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edilmiştir. Sonuç olarak, STZ ile indüklenen diabete bağlı hipertrofi kalp ağırlığı/beden ağırlığı oranındaki artış ve bazı ekokardiyografi parametreleri ile doğrulanmıştır. İzoprenalin ile uyarılan β-AR aracılı kasılma yanıtı ile β1- ve β2-AR mRNA ifadeleri gruplar arasında benzerdir. miR-1 ve miR-133a ifadeleri kontrole oranla tüm gruplarda azalmıştır. Bu miRNA'ların hedeflerinden PLN, NCX ve PRKACB mRNA ve protein ifadeleri gruplar arasında farklılık göstermemiştir. SERCA2a protein ifadesi ise diabetik ve tedavili diabetiklerde kontrole kıyasla azalmıştır. Tüm bu bulgular ışığında, linagliptin ya da empagliflozin tedavilerinin STZ diabetik sıçan kalbinde gözlenen fonksiyonel ve moleküler değişimlere herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı görülmektedir. Her iki ilacın da diabetik kalpte olası olumlu etkilerini test etmek adına, farklı diabetik modellerin ya da "tedavi edici" yerine "önleyici" yaklaşımın tercih edildiği yeni çalışmaların planlanması yarar sağlayacaktır.

Diabetes mellitusEmpagliflozinHayvan deneyleri+6
Zeynep Elif Yeşilyurt
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan hastalara verilen protein desteğinin hastaların mekanik ventilatörden ayrılma süresi ve sağkalımına etkisinin incelenmesi

YBÜ'de izlenen MV uygulanan hastalarda artan katabolik süreçlerden dolayı protein yıkımı artmıştır. Yapılan çalışmalar bu durumun kötü prognozu işaret ettiğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı YBÜ'de MV uygulanan ve enteral beslenen hastalara verilen protein desteğinin, mekanik ventilatörden ayrılma süresine etkisini ve 28 günlük mortaliteye etkisini incelemektir. Hastaların; yaş (yıl), cinsiyet, kilo (kg), boy (cm), vücut kitle indeksi (VKİ) (kg/m2), mekanik ventilatöre bağlı kaldıkları süre (gün), APACHE II, SOFA, mNUTRIC skorları ile yedi gün süreyle kilogram vücut ağırlığı başına gram protein ve enerji değerleri, laboratuvar sonuçları, YBÜ ve hastanede yatış süreleri ve sonlanım durumları (yaşayan/ölen) ortak bir veri tabanında toplanmıştır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada veriler hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından elde edilmiştir Demografik veriler, APACHE II, SOFA ve mNUTRIC skorları için iki grupta benzer sonuçlar bulunmuştur. MV'ye bağlı gün süresi açısından 1,2 g/kg/gün ve üzeri protein alan grupta daha uzun MV gün sayısı tespit edilmişitir (p=0,001). YBÜ'de yatış süresi açısından 1,2 g/kg/gün ve üzeri protein alan grubun daha uzun yatış gün sayısı tespit edilmiştir (p:0,037). İki grup arasında 28 günlük mortalite açısından anlamlı fark bulunmamıştır. YBÜ'de yüksek protein desteği alan hastaların daha uzun MV gün sayısı tespit edilmiştir. Yirmisekiz günlük mortalite açısında iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır.

Besin destekleriProteinlerSağkalım+6
Hatice Rahvan
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan miyokardit modelinde insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1)'in kardiyoprotektif etkileri

Doksorubisin (Dox) oksidatif hasara bağlı kardiyotoksisik etkisi nedeniyle miyokardite neden olmaktadır. İnsülin benzeri büyüme faktör (IGF)-1 antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antioksidan özelliğe sahip kardiyovasküler sistem üzerinde etkili farmakolojik bir ajandır. Yapılan çalışmada Dox ile indüklenen miyokardit modelinde IGF-1'in moleküler mekanizmalarının aydınlatılması ve kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması amaçlandı. Wistar albino erkek sıçanlar Kontrol, Dox (4mg/kg/hafta), IGF-1 (1 µg /kg iki gün arayla) ve Dox + IGF-1 (4mg/kg/hafta Dox ve 1 µg /kg iki gün arayla IGF-1) olarak 4 gruba ayrıldı ve tüm uygulamalar intraperitoneal olarak yapıldı. 4 haftalık deney protokolünün sonunda Ketamin ve Ksilazin anestezisi altında sakrifikasyon yapıldı. Kan serumundan CK-MB ve Troponin-I seviyeleri biyokimyasal analizlerle ölçüldü. Kalp dokusundan histopatolojik ve immünohistokimyasal (Kaspaz-3 ve ICAM-1) değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca kalp dokusundan ELISA yöntemiyle TNF-α, IL-6, TAS ve TOS seviyeleri ile RTPCR yöntemiyle Beclin-1, SQSTM1, LC3, HIF-1α, iNOS, SERCA2a ve MasR gen ekspresyonları analiz edildi. Dox uygulaması histopatolojik ve immünokimyasal skorları, CK-MB, Troponin-I, TNF-α, IL-6 seviyelerini ve TOS/TAS oranını arttırdı. Moleküler analizler sonucunda Beclin-1, SQSTM1, LC3, SERCA2a, MasR ve HIF-1α ekspresyonlarını indükleyerek kardiyak hasara neden oldu. IGF-1 tedavisi sonrasında hasar parametrelerinde anlamlı seviyede iyileşme görüldü. Dox ile indüklenen miyokardit modelinde IGF-1'in SERCA2a/ MasR sinyal yolağı aracılı otofajiyi inhibe ederek kardiyoprotektif etki sağladığı bulundu. IGF-1'in Dox ile indüklenen miyokardit modelinde inflamatuvar süreçlerin düzenlenme, oksidatif hasarı azaltma, apoptotik hücre ölümü ve otofajiyi inhibe etme mekanizmalarıyla terapötik etki sağladığı bulundu.

DoksorubisinHayvan deneyleriKriyoprotektif ajanlar+6
Erinç Yücel
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Nerium oleanderin bazı suda çözünen bileşiklerinin in vitro biyolojik etkileri

IV ÖZET Bu çalışmada, dünyanın değişik bölgelerinde halk arasında bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan Nerium oleander bitkisinin kanser hastalığı üzerindeki terapötik etkisi incelenmiştir. Bu amaçla, Muğla yöresinden toplanan bitkinin taze yapraklan su ile kaynatılarak elde edilen sulu ekstre diyalize tabi tutulmuştur. Diyalizat liyofîlize edildikten sonra metanol ile muamele edilip metanole geçenler ayrılmıştır. Metanol fazı kolon kromatografisi yöntemiyle fraksiyonlara ayrılmış ve ince tabaka kromatografisi ile fraksiyonların içerdiği maddeler incelenerek steroid, flavonoid ve terpenoid yapıda oldukları saptanmıştır. Bu maddelerin laboratuvar koşullarında, in vitro ortamda tümör nekroz faktörü (TNF) testi ile, tümör hücrelerine karşı sitotoksisite için makrofajlan aktive edici etkileri araştırılmıştır. TNF testinin mikroskobik ve spektrofotometrik verilerine dayanılarak; flavonoid yapıdaki maddelerin tümör hücreleri üzerinde anlamlı bir sitotoksisitenin oluşmasında etkili olmadıkları, steroid ve terpenoid yapıdaki maddelerin test koşullarında uygulanan bazı konsantrasyonlarda, makrofajlan TNF salınımı için indükleyerek tümör hücreleri üzerinde zayıf bir sitotoksik etki oluşmasına neden olduklan sonucuna vanlmıştır. Anahtar Kelimeler: Apocynaceae, Nerium oleander, Kolon kromatografisi, Tümör nekroz faktörü, Antikarsinojenik aktivite.

NeoplazmlarTümör nekroz faktörleriZakkum
Bülent Ergun
Anadolu University · Institute of Health Sciences
1992
00
Master'sOpen AccessTR

Dictamnus Albus'un dermatit yapıcı etkilerinin deney hayvanları üzerinde incelenmesi

ÖZET Fitofotodermatiteyolaçtığı bildirilen Dictamnus albus'un bazı etkileri çeşitli deneysel modeller kullanılarak bu çalışmada araştırılmıştır. Kobaylarda deri üzerine uygulanan sulu ve alkollü maserelerin dermatit yapıcı etkisi farkedilmiştir. Formalin ile oluşturulan sıçan pençe ödeminin sulu masereler tarafından arttırıldığı ve sulu maserelerin ödem oluşturucu etkinliğinin olduğu gözlenmiştir. Histolojik çalışmalar deri içine uygulanan maserelerin önemli ölçüde mast hücresi aktivasyonuna neden olmadığını ve daha çok lökosit infîltrasyonuna yol açtığını göstermektedir. Kobay ileumunda sulu maserelerin kastırıcı etkisi gözlenmiş ve bu etki histamin ile karşılaştırmak olarak incelenmiştir. Ayrıca histamin antagonist ve liberatörleri ile yapılan deneylerde bu kastıncı etkinin oluşmasmda endojen histaminin önemli bir rolünün olmadığı anlaşılmaktadır. Bunu yanısıra, "Tail-flick" testi kullanılarak maserelerin aljezik ya da analjezik bir etkisinin olmadığı ve fare yüzme testi kullanılarak sedatif etkilerinin olduğu kanıtlanmıştır. Akut letal toksisite testlerinde ise D.albus'tan hazırlanan maserelerin toksisitesinin çok düşük olduğu gösterilmiştir. Yine bu testlerde sedatif etkinin varlığı doğrulanmıştır. Tüm bu bulgular değerlendirildiğinde bu bitkinin fotodermatit yapıcı etkisinde histaminin önemli bir rolünün olmadığı sonucuna varılmıştır.

DermatitDictamnus albusKobaylar+1
Rana Beis
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Tastromin'in farmakolojik etkileri

ÖZET Doktora Tezi TASTROMIN'IN FARMAKOLOJİK ETKİLERİ RANA BEİS Anadolu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Danışman: Prof. Dr. Yusuf OZTÜRK 2000 Geçmişte tastrominin, sempatik (adrenerjik) sistem üzerine etkileri nedeniyle incelendiği bilinmektedir. Ancak adrenerjik sistemdeki spesifitesi belirli değildir. Son yıllarda değişen adrenerjik reseptör bilgileri ışığında tastrominin farmakolojik etkilerinin araştırılması bu tez kapsamında amaçlanmıştır. Bu tez kapsamında tastrominin çeşitli izole organlardaki etkileri ile bazı in vivo deney sistemlerindeki aktiviteleri ele alınmıştır. Bu çalışmada kullanılan izole organlar aı-adrenerjik reseptör baskınlığına göre aiA-adrenerjik reseptör için sıçan vas deferens, ociB-alttipi için sıçan dalak ve aıo-adrenerjik reseptör alttipi için ise sıçan aortası olarak seçildi. Bu organların dışında ileumla da çalışıldı. Tastromin'in adrenerjik reseptörler üzerindeki spesifitesini belirlemek için; KCl'de tıpkı NA gibi bu dokularda agonist olarak kullanıldı. Bulgularımıza göre; tastromin spesifik bir adrenerjik reseptör blokeri gibi gözükmemektedir. Çünkü yukarıda belirtilen izole organların hiç birinde NA ile kompetitif bir etkileşim göstermemiştir. Tastromin'in NA cevaplarını olduğu gibi tüm çalışılan dokularda KC1 ve ileumda Ach yanıtlarını da düşürmesi etkisinin non-spesifik olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca tastromin'in sıçan dalağında kontraktil yanıtlara neden olduğu görülmektedir. Yapılan analjezi deneylerinde tastrominin ağrı ve analjezi mekanizmalarından daha farklı noktalan etkilediği görüldü. Akut toksisitesi ise nispeten yüksek bulundu. Sonuç olarak, tastrominin deneysel farmakoloji açısından ilginç etkilerinin bulunmasına karşın, akut letal toksisitesinin de düşük olmaması nedeniyle terapötik açıdan yeni bir indikasyon alanının olamıyacağı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Tastromin, otı-adrenoseptör, aorta, vas deferens, dalak

AortDalakReseptörler-adrenerjik+2
Rana Beis
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2000
00
Master'sOpen AccessTR

1,8-sineol ve 1,4-sineol'un izole sıçan fundus ileum ve vas deferens üzerindeki etkisi

Oksijenli monoterpenlerden olan 1,8-sineol ve 1,4-sineol doğada bulunan kimyasal maddelerdir. 1,8-sineol çeşitli farmasötik ve kozmetik preparatlarda bulunan ve antibakteryel, antifungal, antimutajenik, koleretik, mast hücre degranüle edici, enflamatuvar ve antienflamatuvar gibi çeşitli etkileri bildirilen bir maddedir. 1,4-sineol hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada 1,8- sineol ve 1,4-sineol'un üç farklı dozda (10'6, 10"5 ve 10"4 M) izole sıçan fundus ve ileum üzerinde, sadece bir tek dozunun (10"4 M) ise izole sıçan vas deferens düz kasları üzerindeki etkisi çalışılmıştır. Her iki test maddesinin fundus ve ileum üzerinde etki olmadığı bulunmuştur. Test maddelerinin fenilefrin ile oluşturulan vas deferens kasılmaları üzerinde etkisiz olduğu, fakat KC1 ile oluşturulan kasılmaları inhibe ettikleri görülmüştür. Her iki test maddesinin kolinerjik muskarinik ve adrenerjik reseptörler üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı anlaşılmıştır. 1,8- ve 1,4-Sineol'un gastrointestinal düz kaslar üzerinde etkisiz olduğu, vas deferense spesifik etkili inhibisyon yaptığı ilk kez bu çalışmamızda gösterilmiştir. Vas deferens üzerinde L-NoARG, imidazol ve metilen mavisi varlığında inhibitor etkinin daha fazla artması nedeniyle de, 1,8- ve 1,4-sineol'un iyon kanalları ve intraselüler kalsiyum iyon dengesini etkileyerek gevşetici etkiye yol açtığı sonucuna varılmıştır.

İsmail Bilal İsmail Tütüncü
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2003
00
DoctorateOpen AccessTR

Lycium barbarum L. ve L. ruthenicum murray meyvaları üzerinde kimyasal araştırmalar ve biyoaktivite çalışmaları

Başta Çin olmak üzere birçok Asya ülkesinde halk arasında yaygın olarak kullanılan Lycium türleri ile ülkemizde ilk kez kimyasal araştırma ve biyoaktivite çalışması gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de doğadan toplanmış L. barbarum ve L. ruthenicum meyvaları üzerinde öncelikle genel kimyasal deneyler yapılmış ve bu deneylerin sonuçlarına göre, indirgen bileşikler, fenolik maddeler ve antosiyaninlerin UV spektrometresi ve Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografısi (YBSK) ile miktar tayinleri gerçekleştirilmiştir. Ayrıca uçucu bileşiklerin analizi Gaz Kromatografîsi/Kütle Spektrometrisi (GC/MS) yöntemi ile yapılmıştır. MTT-Akut Toksisite ve DPPH* serbest radikali ile radikal süpürücü etki çalışmaları ile biyoaktiviteleri konusunda çalışmalar da başlatılmıştır. Anahtar Kelimeler : Lycium barbarum, Lycium ruthenicum, Solanaceae, Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografısi, Serbest Radikal Süpürücü Etki

Ayhan Altıntaş
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2003
00
Master'sOpen AccessTR

Timol, karvakrol, orto- ve meta-krezol'ün izole sıçan aorta, ileum ve mide fundus üzerine etkileri

ÖZETYüksek Lisans TeziTİMOL, KARVAKROL, ORTO- ve META-KREZOL'ÜN İZOLE SIÇANAORTA, İLEUM VE MİDE FUNDUS ÜZERİNE ETKİLERİBio. Seval DumanAnadolu ÜniversitesiSaðlık Bilimleri EnstitüsüFarmakoloji Anabilim DalıDanıºman: Prof. Dr. Süleyman Aydın2005Bu çalıºmada karvakrol, timol, orto-krezol ve meta-krezol'un izole sıçan mide fundus,ileum ve aortasında asetilkolin (ACh) ve potasyum klorür (KCl) ile oluºturulan kasılmalarüzerindeki farmakolojik etkileri araºtırılmıºtır. Test maddelerinden karvakrol ve timol'un üç farklıdozu (10-6, 10-5, 10-4 M) orto krezol ve meta krezol'ün ise tek dozu (10-4 M) test edilmiºtir.Timol ve karvakrol'un sadece 10-4 M dozunda inhibitör etkili olduðu bulunmuºtur.Timol, mide fundus'da ACh ile oluºturulan kasılmalarını inhibe etmiº, ileum'da ise KCl ileoluºturulan kasılmaları inhibe etmiºtir. Karvakrol'un ise mide fundusda sadece KCl kasılmalarıüzerinde etkili olduðu, ileum'da ise hem ACh hem KCl kasılmaları üzerinde inhibitör etkili olduðubulunmuºtur. Orto- ve meta-krezol moleküllerinin aorta, fundus ve ileum üzerinde etkili olduklarıMeta krezol'ün aorta üzerindeki etkisinde, orto-krezolden farklı olarak, KClgörülmüºtür.kasılmaları üzerine etkili olmadıðı gözlenmiºtir.Deneysel veriler ile timol, karvakrol, orto-krezol ve meta-krezol moleküllerinin yapılarıbirlikte deðerlendirildiðinde, izopropil grubunu varlıðı ile mide fundus ve aorta üzerindekifarmakolojik etkilerin ters orantılı olduðu, fakat ileum üzerindeki farmakolojik etkilerin hidroksilgrubunun orto konumda olması ile doðru orantılı olduðu sonucuna varılmıºtır. Test edilenantagonistlerden Nitro-L-Arjinin (NoARG), metilen mavisi ve labetalol ile test maddelerininetkileºtiði bulunmuºtur. KCl kasılmalarına ek olarak, metilen mavisi, labetalol ve NoARG ileetkileºme nedeniyle test maddelerinin birden fazla etki yöresiyle etkileºerek farmakolojikyanıtların oluºmasına neden olduðu sonucuna varılmıºtır.Anahtar kelimeler : Düz kas, monoterpen, karvakrol, timol, krezol, farmakoloji etki

Seval Duman
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Karvakrol, timol, orto- ve meta-krezol'ün izole sıçan mide-fundus, ileum ve aorta üzerinde CaCl2 kasılmalarına etkisi

ÖZETYüksek Lisans TeziKARVAKROL, TiMOL, ORTO- ve META-KREZOL'ÜN İZOLE SIÇANMİDE-FUNDUS, İLEUM VE AORTA ÜZERİNDE CaCl2 KASILMALARINAETKİSİSenem ARIAnadolu ÜniversitesiSaðlık Bilimleri EnstitüsüFarmakoloji Anabilim DalıDanışman: Prof. Dr. Süleyman Aydın2005Bu çalışmada, karvakrol, timol, o-krezol ve m-krezol'ün K+ depolarize izole sıçan düzkaslarında CaCl2 ile oluşturulan kasılmalar üzerindeki farmakolojik etkileri araştırılmıştır. İzoleorganlar arasında, mide fundus, ileum ve aorta bulunmaktadır. Karvakrol ve timol'ün üç farklıdozu (10-6, 10-5 ve 10-4M), orto-, meta-krezol'ün ise sadece 10-4M dozu teste tabi tutulmuştur.Yapılan çalışmalar sonucunda karvakrol ve timol'ün mide fundus ve ileum üzerindeCaCl2 kasılmalarını inhibe ettiði görülmüştür. Karvakrol'ün aorta üzerinde etkisiz, ileum üzerindeetkili fundus üzerinde ise en kuvvetli etkiye sahip olduðu bulunmuştur. Timolun en düşüketkinliði fundus üzerinde aorta ve ileumda ise birbirine yakın güçtedir. o-Krezol ve m-krezol aortaüzerinde birbirlerine benzer şekilde inhibisyon yaptıðı bulunmuş, ileum üzerinde o-krezol etkiliolurken m-krezolun herhangi bir etkisinin olmadıðı gözlenmiştir. Orto- ve meta-krezollerinaortada kalsiyum yanıtları üzerinde etkili oldukları, karvakrolun ise aortada herhangi bir etkisiningözlenmemesi nedeniyle L tip kalsiyum kanalları üzerinde karvakrolun herhangi bir etkisininbulunmadıðı anlaşılmıştır. Karvakrol etkisine en fazla duyarlı organın fundus olduðu ve izopropilgrubunun moleküldeki varlıðı ile etkinin paralellik gösterdiði bulunmuştur. Farmakolojik etkilerüzerinde molekül yapısındaki OH grubunun orto konumda olmasının önemli rolü bulunduðu vebirden fazla etki yöresiyle etkileşmenin sözkonusu olduðu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler : Düz kas, kalsiyum, karvakrol, timol, krezol, izopropil, hidroksil.

Senem Arı
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı fenolik asitler ve kombinasyonlarının antioksidan aktivitelerinin değerlendirilmesi

Serbest radikaller eşleşmemiş elektron taşıyan kararsız iyon veya moleküllerdir. Antioksidanlar ise serbest radikallerin olumsuz etkilerini önleyen veya ortadan kaldıran maddelerdir. Bitkilerin rengi, kokusu ve tadından sorumlu fenolik asitler ise önemli antioksidan kaynaklarıdır. Tez kapsamında, bazı hidroksibenzoik asit (gallik, protokateşik, vanilik, p-hidroksibenzoik ve salisilik asitler) ile hidroksisinnamik asitlerin (ferulik, ?r-sinnamik, kafeik, p-kumarik, o-kumarik asitler) ve bunların kombinasyonlarının antioksidatif (Ransimat ve (3-karoten-linoleik asit sistemi ile) ve antiradikal aktiviteleri (DPPH üzerinden serbest radikal süpürücü etki tayini) sentetik antioksidanlar BHT ve BHA' nınkiler ile karşılaştırılmıştır. Ransimat yönteminde zeytin yağına ilave edilen fenolik asitlerden GA, KAA, proKA ve FA' in lipid oksidasyonunun indüklenme zamanını oldukça arttırdıkları görülmüştür. DPPH üzerinden serbest radikal süpürücü etkileri, test edilen fenolik asitlerin GA = proKA > KAA, kombinasyonlarının ise GA+proKA > GA+VA > GA+pOHBA > GA+SAA > FA+KAA > pKUA+KAA şeklinde tesbit edilmiştir. P- karoten-linoleik asit sistemi ile antioksidan aktivite tayininde ise test edilen hiçbir fenolik asit veya kombinasyonunun P-karoten oksidasyonunu BHT veya BHA kadar inhibe edemediği, ancak çok düşük aktivite gösterdikleri tesbit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Serbest radikaller, antioksidanlar, fenolik asitler, DPPH (2,2-difenil-l-pikrilhidrazil), serbest radikal süpürücü etki, Ransimat yöntemi, p-karoten linoleik asit sistemi

Nurcan Bektaş
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Asetaminofen verilerek oluşturulan deneysel hepatotoksisitede rapamisinin hepatoprotektif etkisinin araştirilmasi

Amaç: Tezin ana hedefi, sıçanlarda yüksek dozda asetaminofen ile oluşturulan hepatotoksisite modelinde rapamisin uygulamasının barsak florası ve hepatotoksisitedeki potansiyel etkilerinin detaylı bir biçimde araştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada; ortalama canlı ağırlıkları 200-260 g olan 30 adet Sprague Dawley türü sıçan kullanıldı. Oral yolla 835mg/kg tek doz asetaminofen verilerek deneysel hepatotoksisite modeli oluşturuldu, müteakiben 3 gün süreyle (1., 3. ve 5. günlerde) 1,5 mg/kg/gün dozunda rapamisin verilerek kan, ince bağırsak ve karaciğer doku örnekleri alındı. Kandan elde edilen serumlardan alkalin fosfataz, alanin transaminaz, aspartat aminotransferaz düzeyleri ölçüldü. Karaciğer ve ince bağırsak doku örneklerinin bir kısmı histolojik değerlendirmeler için kullanılırken diğer kısmıyla doku antioksidanları ve mTOR düzeyleri belirlendi. Ayrıca 16S rRNA temelli metagenomik analizler yapıldı. Bulgular: Asetaminofen uygulanan sıçanlarda karaciğer enzimlerinde yükselme, oksidatif stres belirteçlerinde bozulma ve belirgin histopatolojik hasar gözlenirken, asetaminofenle indüklenmiş hepatotoksisitede rapamisin uygulanması sonucu bu etkiler hafifledi. Biyokimyasal parametrelerde iyileşmeler görüldü. Histopatolojik değerlendirmelerde rapamisinin kısmen koruyucu etkiler gösterdiği saptandı. Mikrobiyota analizinde, asetaminofen uygulamasının bakteriyel çeşitlilik üzerinde olumsuz etkileri olduğu, rapamisinin ise bazı türlerde dengeleyici etkiler sağladığı belirlendi ancak tamamen iyileştirici olmadığı görüldü. Sonuç: Rapamisinin, deneysel hepatotoksisite modelinde karaciğer dokusunda hasarı azaltıcı ve bağırsak florasını koruyucu etkiler gösterdiği gözlemlendi. Bu bulgular, rapamisinin hepatoprotektif potansiyeliyle birlikte bağırsak-karaciğer ekseni üzerinden de etkili olabileceğini ortaya koymaktadır. Ancak bağırsak mikrobiyotasına yönelik etkiler sınırlı düzeyde kaldığı tespit edildi. Bu nedenle, rapamisinin hepatotoksisite ve bakteriyel translokasyon üzerindeki etkileri umut verici olmakla birlikte, bu etkinin sınırlı, doza ve/veya süreye ya da uygulama protokolüne bağlı olarak değişebileceği değerlendirildi. Konunun daha kapsamlı ve uzun süreli çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

Nisanur Talu Çakılcıoğlu
İnönü University · Institute of Health Sciences
2025
30
Master'sOpen AccessTR

Plantago lanceolata bitkisinin yara iyileştirici özelliklerinin araştırılması

ÖZETBu çalışmanın amacı, sıçan sırtında oluşturulan doğrusal kesi yarası üzerinde P.lanceolata bitkisinin sulu ve metanollü özütlerinin etkisini değerlendirmektir. Bu amaçla, yara dokusunda TBARs, GSH, T-SH ve HP ile serum ve doku iz element (Zn+2 ve Cu+2) düzeyleri incelenmiştir. P.lanceolata bitkisinin yara dokusunda oksidatif stresin göstergelerinden olan TBARs düzeylerini anlamlı düzeyde azalttığı, antioksidan moleküllerden GSH ve T-SH düzeylerinde artışa neden olduğu, bağ doku bileşeni olan kollajen sentezini ise yara dokusunda anlamlı düzeyde artırdığı bulunmuştur. Ayrıca, kollajen sentezinde ve yara iyileşme sürecinde önemli göstergeler olan doku Zn+2 ve Cu+2 düzeylerini de hiçbir tedavi uygulanmayan kontrol grubuna göre anlamlı derecede artırmıştır.Çalışmamızın sonuçlarına göre; Halk tababetinde birçok hastalığın yanısıra yaraların tedavisinde kullanılan flavanoidler açısından zengin olan P.lanceolata bitkisinin güçlü bir antioksidan etkiye sahip olduğu ve bu şekilde iyileşme sürecine olumlu bir katkıda bulunduğu söylenebilir. Ancak, mekanizmayı tam olarak aydınlatabilmek için daha ileri çalışmalara gereksinim vardır.P.lanceolata bitkisinin yara iyileştirici özelliğinin yanısıra kozmetikte de kullanılabileceği ve yeni ilaç geliştirme çalışmaları için gelecek vaat ettiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yara iyileşmesi, Plantago lanceolata, Glutatyon (GSH), Tiyobarbitürik asit reaktifleri (TBARs), Total tiyol grupları (T-SH), İz elementler (Zn+2, Cu+2), Hidroksiprolin.

Eser elementlerFarmakognoziGlütatyon+6
Esin Kuranel
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı hypericum türlerinin fenolik bileşimi ile antioksidan ve serbest radikal süpürücü etkileri

ÖZETYüksek Lisans TeziBAZI HYPERICUM7h5/(5ø1ø1)(12/ø.%ø/(ùø0øø/($17ø2.6ø'$19(6(5%(675$'ø.$/6h3h5h&h(7.ø/(5ø6(9'$ø%$'29$Anadolu Üniversitesi6D÷OÕN%LOLPOHUL(QVWLWV)DUPDNRORML$QDELOLP'DOÕ'DQÕúPDQ3URI'U

Sevda İbadova
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş sıçanların dolaşımlarındaki kolin durumu

Bu calismada, 1, 2 ve 4 haftalık streptozotosin diyabetik sicanlarm dolajimmdaki kolin durumuparametre olarak serumda serbest kolin, fosfolipidlere bağlı kolin, fosfokolin, gliserofosfokolin, betain vehomosistein dtlzeyleri 6l9tllerek arajtirilmijtir. Bu amacla, 7 haftalikdisi Wistar sicanlann kuyruk venlerinden 60 mg/kg streptozotosin zerk edilmis ve hayvanlarm kan glukozdilzeyleri olculmustiir.Bulgulanmrz deneysel diyabet olujturulmuj sicanlann dolajimmdaki serbest kolin ve kolin icerenbilesiklerin dilzeylerinin degijtigini gostermektedir. Serumdaki serbest kolin dtlzeyi diyabette ytlkselirken,fosfokolin ve gliserofosfokolin dtlzeylerinde dtljme gozlenmijtir. Kolinin oksidasyonu ile olusan betainindüzeyleri ise diyabetik sıçanlarda yükselmektedir. Streptozotosin diyabetik siganlann serum homosisteindtlzeylerinde anlamlı bir azalma oldugu bulunmujtur. Ancak, serum fosfolipidlerine bağlı kolin düzeylerindeistatistiksel olarak anlamlı bir düzey degisimi saptanmamistir.Diyabetik siganlarda dolajimdaki kolin durumundaki degisimlerin kolin ile baglantili temelfonksiyonlara yansıyıp yansımadığı ve diyabetik komplikasyonlardaki olası rolleri sonrakicalismalarm konusudur.Anahtar kelimeler: Kolin durumu, serbest kolin, fosfokolin, gliserofosfokolin, betain, homosistein,diyabet, streptozotosin, sıçan

Eser İnce
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Kersetin ve epigallokateşin gallatın C6 glioblastoma multiforme kanser hücreleri üzerine toksik etkilerinin ve bu etkilerde kalsiyumun rolünün araştırılması

KERSET N VE EP GALLOKATEŞ N GALLAT'IN C6GL OBLASTOMA MULT FORME KANSER HÜCRELER ÜZER NETOKS K ETK LER N N VE BU ETK LERDE KALS YUMUNROLÜNÜN ARAŞTIRILMASIÖZETBu çalışmada, kersetin ve epigallokateşin gallatın, C6 gliomalar üzerine etkimekanizmaları ve bu mekanizmalarda kalsiyumun rolü araştırılmıştır.Yöntem olarak MTT, nötral kırmızısı ölçümü, sülforodamin ölçümü ileakridin oranj yöntemleri kullanılmıştır. Kersetin ve epigallokateşin gallatınsitotoksik etkilerinde kalsiyumun rolünü anlamak için kalsiyum fosfat(homeopatik tarzda) ve tapsigargin kullanılmıştır. Hem tek başına uygulanankersetin hem de epigallokateşin gallat, C6 hücreleri üzerine doz ve zamanabağımlı sitotoksik ve apoptotik etkiler göstermiştir. Kersetinin kalsiyum fosfatile kombinasyonu mitotik hücre ölümüne sebep olurken, tapsigargin ilekombinasyonu kaspazlara bağlı olmayan hücre ölümüne sebep olmuştur.Epigallokateşin gallatın kalsiyum fosfat ile kombinasyonu, epigallokateşingallatın apoptotik etki mekanizmasını değiştirmemiştir. Ancak epigallokateşingallatın tapsigargin ile kombinasyonları kersetine benzer şekilde kaspazlarabağımlı olmayan hücre ölümüne sebep olmuştur.Sonuç olarak, bu çalışmada hücre içi kalsiyum dengesini değiştirerek hücreleriapoptozdan farklı hücre ölümlerine de sevkedilebileceği gösterilmiştir.Anahtar Kelimeler: kersetin, epigallokateşin gallat, tapsigargin, kalsiyumfosfat, glioma, hücre ölümü

Cavid Memmedov
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Milnasipranın antinosiseptif aktivitesi

Ağrı, hastaların tıbbi yardım aramasına neden olan baslıca yakınmalardan biridir. Ağrılı hastalarda depresif semptomlara ve depresyonlu hastalarda da ağrıya çok sık rastlandığı epidemiyolojik çalısmalarla gösterilmistir. Ayrıca kronik ağrılı durumlarda çesitli antidepresan ilaçlar narkotik analjezik ilaçların alternatifi olarak kullanılmaktadır. Bu klinik gözlemler depresyon ile ağrı algısı arasında bir bağlantı olduğunu düsündürmektedir. Depresyon ve ağrı, ortak nörokimyasal mekanizmalar nedeniyle iliskilendirilmektedir, çünkü her ikisinin de patojenezinde serotonerjik ve noradrenerjik nörotransmisyon bozukluğunun önemli rolü olduğu düsünülmektedir. Antidepresanların ağrılı durumlardaki etkinliği kanıtlanmıstır. Bu yüzden klinikte antidepresanlar ağrının kontrolünde opiyatlar ve diğer analjezikler kadar yaygın bir sekilde kullanılmaktadır. Bu tez kapsamında Ixel® ismiyle bilinen ve major depresyon tedavisinde kullanılan milnasipranın antinosiseptif etkinliğinin olup olmadığı çesitli deneysel çalısmalarla arastırılmıstır. ?ntraperitoneal (i.p.) olarak uygulanan 10, 25, 50, 75 mg/kg dozlarındaki milnasipranın santral analjezik aktivitesini değerlendirmek amacıyla tail-clip, tailimmersion ve hot-plate testleri, periferal analjezik aktivitesini değerlendirmek amacıyla ise kıvranma testi uygulanmıstır. Farelerde yapılan bu deneylerin sonuçları antinosiseptif özelliği bilinen dipiron (100 mg/kg) ve morfin (5 mg/kg) ile karsılastırılmıstır. Bulgularımıza göre milnasipranın kontrol grubuyla karsılastırıldığında doza bağımlı antinosiseptif aktivitesi görülmüstür. Anahtar Kelimeler: ağrı, antidepresan, milnasipran, depresyon

AğrıDepresyon
Gözde Özman
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

A549, HeLa ve NIH3T3 hücre kültürlerinde hypericum perforatum, hypericum montbrettii ve hypericum origanifolium türlerinin sitotoksik ve antiproliferatif etkileri

Ofisinal tür olan Hypericum perforatum'un çok sayıda çalısmada antikanser, apoptotik, antimetastatik, antianjiyojenik ve sitotoksik etkileri bildirilmis olmasına karsın, diger türlerden Hypericum montbrettii ve Hypericum origanifolium'un kanser ile iliskili farmakolojik aktiviteleri üzerinde bugüne kadar bir arastırma yapılmamıstır. Bu tez çalısmasında, Hypericum perforatum, Hypericum montbrettii ve Hypericum origanifolium ekstrelerinin A549 küçük hücreli olmayan akciger kanseri, HeLa serviks adenokarsinomu ve normal hücrelere örnek olarak NIH3T3 fibroblast hücrelerinde test edilmistir. Yöntem olarak MTT ölçümü, nötral kırmızısı ölçümü, yumusak agar koloni formasyonu ve akridin turuncusu boyama testleri uygulanmıstır. Uygulanan tüm bitki ekstrelerinin incelenen bütün hücrelerde sitotoksik ve antiproliferatif etkisi gözlenmistir. Hypericum montbrettii ve Hypericum origanifolium'un bu etkileri ilk kez bu çalısma ile ortaya çıkarılmıstır. Bitki ekstrelerinde bazı apoptotik özellikler oldugu bulunmasına ragmen, gözlenen antiproliferatif etkilerin pek fazla apoptotik etkinlige bagımlı olmadıgı saptanmıstır. Tez deneylerinde gözlenen etkilerden sorumlu tüm mekanizmalar literatür bilgileri ısıgında tartısılmıstır. Anahtar Kelimeler: Hypericum perforatum, Hypericum montbrettii, Hypericum origanifolium, kanser, proliferasyon, apoptoz

ApoptozisNeoplazmlar
Gökçen Güzey
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Androctonus crassicauda ve mesobuthus gibbosus türü akrep venomlarının izole sıçan vas deferens üzerindeki etkileri

Androctonus crassicauda ve Mesobuthus gibbosus Türkiye'de yasayan ve medikal önemi olan iki farklı türdür. Bu çalısmada bu akrep venomlarının izole sıçan vas deferens üzerindeki etkilerinin arastırılması amaçlanmıstır. Her iki venomun hem biyokimyasal olarak hem de vas deferens üzerinde farmakolojik olarak farklı oldugu görülmüstür. Venom çalısmalarında vas deferens epididimal kısmında çalısılmasının daha iyi sonuçlar verdigi bulunmustur. Vas deferens üzerinde liyofilize A. crassicauda ham venomu, KCl ile antagonize olan sürekli kasılmaya neden olmus ve Phe kasılmalarını inhibe etmistir. M. gibbosus KCl kasılmalarını artırmıstır. Her iki venomun adrenerjik reseptörler ile birbirinden farklı sekillerde etkilestigi bulunmustur. Sadece A. crassicauda TEA ile etkilesme gösterirken her iki venom kalsiyum cevapları üzerinde herhangi bir etki göstermemislerdir. TEA ile etkilesmesi ve KCl ile kasılmaların inhibe olması ile A. crassicauda venomunun K+ kanalları ile etkilestigi anlasılmıstır. Androctonus crassicauda fraksiyonu ve Mesobuthus gibbosus kaynaklı fraksiyonlar ile ham venomlara benzer olmayan sonuçlar elde edilmistir. Origanum onites ile A. crassicauda venomu arasında inhibitör nitelikte bir etkilesmenin varlıgı gözlenmistir. Bu çalısmada A. crassicauda ve M. gibbosus venomlarının adrenerjik reseptörler ve K+ kanalları ile etkilestikleri ve vas deferens'in özellikle epididimal parçasının akrep venomu için bir bioassay organı olarak kullanılabilecegi çalısmamızda gösterilmis bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: akrep, venom, Androctonus crassicauda, Mesobuthus gibbosus, Origanum onites, vas deferens

Akrepler
Ayça Çakmak
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

A549, NIH3T3, RATEC ve C6 hücre kültürlerinde kaptopril ve losartanın antiproliferatif ve sitotoksik etkileri

Kaptopril ve losartan gibi renin-anjiyotensin sistemine müdahele eden ilaçların keşfi, hipertansiyon ve diğer yaşamı tehdit eden kardiyovasküler hastalıkların klinik tedavisi için gerçekten önemli bir gelişme olmuştur. Son yıllarda klinik kullanımları sırasında kaptopril ve losartan'ın çeşitli kanser tipleri üzerinde yararlı etkileri dikkat çekmiştir. Bu bağlamda çeşitli kanser hastalarında antiproliferative ve sitotoksik etkilerinin olduğu rapor edilmiştir. Ancak, kaptopril ve losratan'ın bu antiproliferatif ve sitotoksik etkileri sadece klinik çalışmalarda değil, aynı zamanda hücre kültürü çalışmalarında ve tümör taşıyan hayvanlarla yapılan in vivo araştırmalarda da rapor edilmiştir. Bu nedenle tez çalışması, kaptopril ve losartan'ın A549 küçük hücreli olmayan akciğer adenokarsinomu hücreleri, C6 glioma hücreleri, NIH3T3 fibroblastları ve RATEC endotel hücreleri gibi çeşitli kötücül ve kötücül olmayan kültür hücreleri üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkilerini araştırmak üzere tasarlanmıştır. Çalışmanın kapsamı içinde kaptopril ve losartan'ın A549 hücreleri, C6 glioma hücreleri, NIH3T3 hücreleri ve RATEC hücreleri üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin, immün savunma, anjiyojenez ve kötücül hücrelere karşı sitotoksisitesinde önemli bir endojen faktör olduğu bildirilmiş olan nitrik oksit üretimi ile ilişkili olarak araştırılması amaçlanmıştır. Kullanılan kültür hücreleri arasından, C6 glioma hücreleri ve RATEC hücreleri kaptopril ve losartan'ın antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin araştırılmasında daha önce hiç kullanılmamıştır. Ayrıca, C6 glioma ve RATEC hücrelerinin proliferasyon yetenekleri ve nitrik oksit üretimi üzerideki etkileri daha önce kaptopril ve losartan ile hiç araştırılmamıştır. Kaptopril ve losartan'ın A549 üzerine etkileri ile ilgili olarak da sınırlı sayıda araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, kaptopril ve losartan'ın şiddetleri hücre tipinden tipine değişkenlik gösteren bir biçimde antiproliferatif ve sitotoksik etkileri olduğunu göstermektedir. Benzer durum kültür hücrelerinin nitrik oksit üretme yeteneklerinde de gözlenmiştir. Test edilen kültür hücrelerinde renin-anjiyotensin sistemi komponentlerinin değişken ekspresyonu, bu değişkenlik gösteren etki şiddeti için en olası neden olarak gözükmektedir. Bu çalışmada elde edilen bulgular literatur verileri temel alınarak tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: kaptopril, losartan, antiproliferatif etki, sitotoksisite, nitrik oksit

Antihipertansif ajanlarLosartanNeoplazm hücreleri+2
Nusretullah Reşidi
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabetin neden olduğu metabolik ve davranışsal değişimler üzerine insülinin ve Hypericum perforatum L. ekstresinin etkileri

Bu tez çalışmasında, streptozotosin (STZ) ile diyabet yapılmış sıçanların spontan lokomotor aktivitelerinde, anksiyete ve depresyon düzeylerinde, öğrenme davranışlarında ve ağrı duyularında oluşan değişiklikler incelenmiş, bu hayvanlarda Diabetes mellitus'un neden olduğu davranışsal değişiklikler insülin ve Hypericum perforatum (Hypericacea)'dan hazırlanmış olan ekstre ile tedavi edilmeye çalışılmıştır. STZ-diyabetik sıçanlarda hiperglisemi, hiperfaji, polidipsi ve zayıflama görülmüştür. Diyabetik hayvanların depresyon ve anksiyete düzeylerinin yükseldiği, spontan lokomotor aktivitelerinin ve öğrenme düzeylerinin azaldığı görülmüştür. Diyabetik sıçanlarda mekanik hiperaljezi görülürken, termal ağrı algılarının izlenen altı hafta süresince hiperaljeziden hipoaljeziye doğru değiştiği belirlenmiştir. İnsülin tedavisinin diyabetik hiperfajiyi ve polidipsiyi azalttığı, vücut ağırlıklarında artışa neden olduğu belirlenmiştir. İnsülin enjeksiyonunun, diyabetik hayvanların değişmiş depresyon, öğrenme ve ağrı düzeyleri üzerine tedavi edici etkisine karşılık spontan lokomotor aktivite ve anksiyete düzeyleri üzerine etkili olmadığı görülmüştür. Hypericum perforatum ekstresinin sağlıklı sıçanlarda doza bağlı hipofajik, antidipsojenik ve antidiüretik, antidepresan, analjezik ve sedatif etkiler gösterdiği ve öğrenme düzeylerini artırdığı görülmüştür. Diyabetik sıçanlara uygulanan ekstrenin, hiperglisemiyi düşürdüğü, hiperfajiyi ve polidipsiyi azalttığı ve vücut ağırlıklarındaki azalmayı önlediği ortaya konulmuştur. Ekstre tedavisinin diyabetik sıçanlarda yükselmiş olan depresyon ve anksiyete düzeylerini azalttığı, azalmış spontan lokomotor aktiviteyi ve öğrenme düzeylerini artırdığı, ayrıca analjezik etki gösterdiği belirlenmiştir. Bu araştırma ile Diabetes mellitus'un merkezi sinir sistemi komplikasyonlarının progresif özellik gösterdiği, kronik insülin tedavisinin bu komplikasyonları önlemekte tek başına yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hypericum perforatum bitkisinden hazırlanmış olan ekstrenin gerek antidiyabetik gerekse merkezi sinir sistemi üzerine doğrudan etkileri nedeniyle bu komplikasyonları tedavi edici etki gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, insülin, Hypericum perforatum, davranış, öğrenme

Öğrenmeİnsülin
Özgür Devrim Can
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı benzotiyazol türevi bileşiklerin streptozotosin ile deneysel alzheimer modeli oluşturulmuş sıçanlara ait öğrenme ve bellek parametreleri üzerine etkileri

Bu tez çalışmasında, yeni sentezlenmiş beş adet benzotiyazol türevinin, intraserebroventriküler streptozotosin (STZ) enjeksiyonu ile deneysel Alzheimer modeli (DAM) oluşturulmuş olan sıçanların öğrenme ve bellek parametreleri üzerine etkileri araştırılmıştır.Etkileri test edilecek olan bileşikler, Alzheimer hastalığı'nı (AH) tedavi edici etkileri kanıtlanmış olan donepezil, FK960 ve sabeluzol adlı bileşiklerin fonksiyonel gruplarından hareketle sentezlenmiştir.1 mg,kg-1, 5 mg,kg-1 ve 10 mg,kg-1 dozlarında test edilen bileşiklerin, DAM oluşturulmuş sıçanların öğrenme ve bellek parametreleri üzerine etkilerini araştırmak üzere, yükseltilmiş artı labirent, Morris su tankı ve aktif öğrenme testleri uygulanmıştır. Bileşiklerin sıçanların spontan lokomotor aktiviteleri ve anksiyete düzeyleri üzerine etki gösterip göstermediklerini araştırmak üzere ise aktivite kafesi deneyleri yapılmıştır.Bu araştırmanın sonucunda, farmakolojik aktiviteleri incelenen beş benzotiyazol türevi bileşiğin dördünün, DAM oluşumuna bağlı olarak sıçanlarda ortaya çıkan öğrenme ve bellek bozukluklarına ilişkin parametreleri düzelttiği, serideki etkin bileşiklerin referans ilaç olarak kullanılan donepezile yakın düzeyde etki gösterdiği ortaya konulmuştur.Bileşiklerin yapı-etki ilişkileri incelendiğinde, kimyasal yapılarında fenil yerine, benzil grubu içeren bileşiklerin daha aktif oldukları saptanmıştır. Diğer yandan, bileşiklerin lipofiliteleri yükseldikçe, öğrenme ve bellek parametreleri üzerine gösterdikleri aktivitelerin de arttığı belirlenmiştir. Bu sonuç, lipofilitesi yüksek olan bileşiklerin santral sinir sisitemine girişlerinin daha fazla olması ile ilişkilendirilmiştir.Bu araştırmada elde edilen bulguların, AH'na bağlı öğrenme ve bellek bozukluklarını düzeltme potansiyeline sahip kimyasalların sentezine yeni bir ışık tutacağına ve henüz radikal bir tedavisi olmayan AH'nı tedavisi etmek üzere hızla devam eden ilaç geliştirme çalışmalarına katkıda bulunacağına inanılmaktadır.

Aktif öğrenmeAlzheimer hastalığıBenzotiyazoller+6
Ümide Demir Özkay
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı doğal fenolik bileşiklerin deneysel diyabet ve diyabetik düz kas komplikasyonları üzerine etkileri

Tez kapsamında streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş 6 haftalık sıçanlardan izole edilen aorta, Vas deferens, mide fundusu ve ileumlarında gelişen diyabetik komplikasyonlar ve bu komplikasyonların gelişimi üzerine 3 hafta süresince antioksidan aktiviteye sahip olan ve etki gücü hidroksil sayısına göre artan sırasıyla, p-OH benzoik asit, protokateşik asit ve gallik asit uygulanmasının etkileri izole organ deneyleri ile incelenmiştir. 6 haftalık STZ-diyabetik sıçanlarda hiperglisemi gelişmiş, tüketilen su ve idrar atılım hacimleri, tüketilen yem ve dışkı atılım miktarları artmış, vücut ağırlıkları azalmıştır. Protokateşik asit tüketilen yem ve dışkı atılımındaki diabete bağlı artışı anlamlı olarak önlemiştir. İzole aortanın fenilefrine karşı, Vas deferensin fenilefrin ve asetilkoline karşı, ileumun asetilkoline karşı alınan kasılma cevaplarında artış, fundusun serotonine karşı verdiği cevaplarda ise düşüş gözlenmiştir. İn vivo p-OH benzoik asit, protokateşik asit ve gallik asit uygulanmasının düz kaslarda oluşan bu değişiklikleri önlediği, değiştirmediği veya ilerlettiği, kimi zaman ise diyabet ile bozulmayan düz kas aktivitesinde sağlıklı hayvanlara göre değişikliklere neden oldukları belirlenmiştir. Bu veriler doğrultusunda p-OH benzoik asit, protokateşik asit ve gallik asitin göstermiş oldukları olumlu veya olumsuz etkileri antioksidan güçlerinden ve diyabetik komplikasyonlardan bağımsız bir şekilde gösterdikleri, oluşturulan deney koşullarında prooksidan aktivite göstermiş olabileceği düşünülmüştür.

Benzoik asitDiabetes mellitusFenoller+6
Nurcan Bektaş
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Agomelatin'in antinosiseptif etkinliğinin deneysel akut ağrı modelleri ile araştırılması

Agomelatin, melatoninin MT1 ve MT2 reseptörlerine agonist ve serotoninin 5-HT2C reseptörlerine antagonist etki gösteren, kendine has etki mekanizmasına sahip yeni bir antidepresan ilaçtır. Bu tez çalışmasında agomelatin'in mekanik, termal ve kimyasal nosiseptif uyaran uygulamasına karşı antinosiseptif etkinliğinin taranması ve bu etkiye aracılık eden opioid reseptör alt-tiplerinin belirlenmesi planlanmıştır. Bu amaçla, sıcak plaka, kuyruk sıkıştırma ve asetik asid ile indüklenen kıvranma testleri yapılmıştır Agomelatin'in (40 mg.kg-1 ve 60 mg.kg-1), sıcak plaka ve kuyruk sıkıştırma testlerinde farelerin reaksiyon sürelerini anlamlı ölçüde artırmış olması, antinosiseptif aktivitenin supraspinal ve spinal mekanizmalar ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu ilacın asetik asit kaynaklı kıvranma davranışlarının sayısını da anlamlı ölçüde azaltmış olması, antinosiseptif etkiye santral mekanizmaların yanı sıra periferik mekanizmaların da katıldığına işaret etmiştir. Farelerin Rota-rod testlerinde değerlendirilen motor koordinasyon değerlerinin değişmemiş olması, agomelatinin bu çalışmada ortaya konulan antinosiseptif etkisinin spesifik olduğuna işaret etmiştir. Nonselektif opioid reseptör antagonisti nalokson (5.48 mg.kg-1, i.p)'un agomelatin ile indüklenen antinosiseptif etkiyi ortadan kaldırmış olması, söz konusu etkiye opioid mekanizmaların katıldığına işaret etmiştir. Antinosiseptif etkiye µ, δ ve ҡ reseptörlerinin olası katılımı sırasıyla naloksonazin (7 mg.kg-1, s.c), naltrindol (0.99 mg.kg-1, i.p) ve nor-binaltorfimin (1.03 mg.kg-1, i.p) kullanılarak değerlendirilmiştir. Naloksonazin, naltrindol ve nor-binaltorfimin ön-uygulamaları, agomelatinin her üç nosiseptif testte de görülen antinosiseptif etkisini ortadan kaldırmıştır. Bu bulgular, antinosiseptif etkiye µ, δ ve ҡ reseptörlerinin her üçünün de katkıda bulunduğunu göstermiştir. Bu tez çalışması, agomelatinin µ, δ ve ҡ opioid reseptör aracılıklı akut antinosiseptif etkinliğinin gösterildiği ilk araştırma olma özelliğini taşımaktadır.

AgomelatinAğrıOpioidler+1
Merve Kasap
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

DNA metiltransferaz inhibitörü RG108 ve histon deasetilaz inhibitörü trikostatin a'nın nörit gelişiminde epigenetik etkilerinin karşılaştırılması

Nörodejeneratif hastalıkların nöropatolojisi genel olarak, beynin spesifik bölgelerindeki spesifik nöronların kaybı veya atrofisi ile ilişkilendirilir. Rejenerasyonun olmayışı; hasarlı nöronların ölümü, rejenerasyon kapasitesindeki düşüş, büyümeyi destekleyen nörotrofik faktörlerin eksikliği, rejenerasyon ve büyümeyi engelleyici santral sinir sistemi ortamı gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Nörojenezin başlıca morfolojik karakteristiği, akson uzaması ve dendrit dallanmasının takip ettiği nörit gelişimidir. Nöritojenik maddeler, nöronal hücrelerdeki nörit gelişimini stimüle edebilme yetenekleri nedeniyle nöronal hasarların tedavisinde umut vadetmektedir. Susturulmuş genlerin aktivasyonu, kromatinin yeniden düzenlenmesi ve transkripsiyon gibi hücresel mekanizmalar üzerine etkili ve küçük moleküllü epigenetik ilaçların, nörotrofik faktörler ile kombinasyonu, nöronal hasarlarda alternatif bir yaklaşımdır. Bu çalışmada, iki yeni epigenetik ilaç olan, bir histon deasetilaz inhibitörü Trikostatin A ve bir DNA metiltransferaz inhibitörü RG108'in PC-12 Adh hücre hattı üzerindeki nöronal farklılaşma ve nörit gelişimi üzerine etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. İki ilacın sitotoksisitesi MTT yöntemiyle belirlenmiştir. Hücre farklılaşması, migrasyon ve invazyon analizleri için Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi (RTCA DP) kullanılmıştır. Hücre migrasyonu verileri morfolojik olarak da test edilmiştir. Nörit gelişimi sonrasında hücrelerdeki Matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2) miktarı, ELIZA tekniğiyle ölçülmüştür. Son olarak, nörit gelişimi immünofloresan boyalar yardımıyla fotoğraflanmış ve PC-12 Adh hücre hattı nörit analizi yapılmıştır. Deney sonuçlarına göre, hem Trikostatin A hem de RG108'in, sinir büyüme faktörü ile kombine halde, PC-12 Adh hücre hattında nöronal farklılaşma ve nörit gelişimini indükleyici etkileri bulunmuştur. Hücre farklılaşması, migrasyon, invazyon ve nörit gelişimi üzerine Trikostatin A, RG108'den daha etkili bulunmuştur.

Antifungal ajanlarDNAEnzime bağlı immünosorbent testi+7
Elif Kaya
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Valnoktamid; Nöropatik ağrının hafifletilmesi üzerine etkinliği ve olası mekanizmaları

Antidepresanlar ve antikonvülzanlar, nöropatik ağrının tedavisinde ilk sırada yer almaktadır. Valproik asidin amid türevi olan valnoktamid, ağrı tedavisinde kullanılma potansiyeli olduğu öngörülen antikonvülzanlardan biridir. Yapılan çalışmalarla anti-allodinik etkinliği kanıtlanan bu ilacın olası antihiperaljezik etkinliği ve etki mekanizmaları henüz aydınlatılmamıştır. Planlanan bu tez çalışmasında; 40, 70 ve 100 mg/kg (i.p.) valnoktamidin sıçanlarda kronik konstriksiyon sinir hasarı ile indüklenen nöropatik ağrı modelinde, dinamik plantar test ve plantar test (Hargreaves metodu) yöntemleri kullanılarak olası anti-allodinik ve antihiperaljezik etkinliğin değerlendirilmesi ve bu etkinliklere sırasıyla serotonerjik, noradrenerjik, opioiderjik ve GABAerjik sistemlerin olası katkılarının 1 mg/kg (i.p.) ketanserin, yohimbin, nalokson ve 0.5 mg/kg (i.p.) bikukulin kullanılarak aydınlatılması amaçlanmıştır. 70 ve 100 mg/kg valnoktamid, nöropati ile birlikte düşen mekanik ve termal eşikleri anlamlı şekilde (P<0.01, P<0.001) yükselterek sırasıyla anti-allodinik ve anti-hiperaljezik etkinlik göstermiştir. Anti-allodinik etkinliğe serotonerjik, noradrenerjik ve opioiderjik sistemin katkısının sınırlı, GABAerjik sisteminkinin ise anlamlı (P<0.001) olduğu görülürken anti-hiperaljezik etkinliğe opioiderjik ve GABAerjik sistemin kısmen, serotonerjik ve noradrenerjik sistemin ise anlamlı (P<0.01, P<0.05) bir katkı sağladığı belirlenmiştir. Bu sonuçlara dayanarak ve VCD'nin yan etki profilinin de düşük olduğu göz önünde bulundurularak VCD'nin nöropatik ağrının hafifletilmesinde tek başına veya diğer etkili tedavilerle kombine olarak kullanılabilecek potansiyel bir ajan olduğunu söylenebilir.

AntikonvülsanlarAğrıNöropatiler+4
Dilara Nemutlu
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Agomelatinin antihiperaljezik ve antiallodinik etkilerinin deneysel diyabetik nöropati modeli ile araştırılması

Bu tez çalışmasında, agomelatin'in streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda gelişen hiperaljezi ve allodini üzerine terapötik etkinliği çeşitli deneysel ağrı metotları ile araştırılmıştır. Agomelatin'in akut ve subakut antinosiseptif etkinliği kuyruk sıkıştırma ve sıcak plaka testleri ile değerlendirilmiştir. Bu ilacın nöropatik ağrı üzerine olan etkisi ise mekanik ve termal uyaranların uygulandığı farklı deneysel modellerde incelenmiştir. Bu kapsamda, mekanik allodini ölçümleri için dinamik plantar aesthesiometer testi; mekanik hiperaljezi ölçümleri için Randal-Sellito testi; termal allodini ölçümleri için ılık plaka (38oC) testi ve termal hiperaljezi ölçümleri için de Hargreave's ve soğuk plaka (4oC) testleri uygulanmıştır. Elde edilen veriler agomelatin'in 40 ve 80 mg.kg-1 dozlarda akut uygulamasının, normoglisemik sıçanlarda opioid mekanizmaların aracılık ettiği güçlü bir antinosiseptif etkiye neden olduğunu göstermiştir. Diyabetik hayvanlar ile yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular da agomelatin'in 40 ve 80 mg.kg-1 dozlarda subakut (7 ve 14 gün) uygulamalarının nöropatiye bağlı olarak gelişen hiperaljezi ve allodini yanıtlarını anlamlı biçimde düzelttiğini ortaya koymuştur. Agomelatin tedavisi, hiperaljezi ve allodini yanıtlarını normoglisemik kontrol hayvanlarının seviyesine geri dönecek ölçüde düzeltmiştir. Antihiperaljezik ve antiallodinik etki açısından agomelatin referans ilaç pregabalin (10 mg.kg-1) kadar etkili bulunmuştur. Agomelatin'in antihiperaljezik ve antiallodinik etkileri de, akut antinosiseptif etkisine benzer biçimde, nalokson uygulaması ile ortadan kalkmıştır. Bu bulgu, bu ilacın tekrarlı uygulamalarının nöropatik ağrı üzerindeki terapötik etkinliğine de opioid mekanizmaların katıldığına işaret etmiştir. Bu tez çalışması ile yeni bir antidepresan olan agomelatin'in hem akut ağrı ve hem de diyabetik nöropatik ağrı üzerine opioid mekanizmaların aracılık ettiği güçlü terapötik etkinlik gösterdiği ilk kez ortaya konulmuştur. Agomelatin'in antidepresan, anksiyolitik ve antinosiseptif etkileri aynı anda taşıdığı göz önünde bulundurulduğunda, bu ilacın diyabetik nöropatik ağrının yanı sıra, diyabetik hastalarda insidansı oldukça yüksek olan depresyon ve anksiyete gibi duygu-durum bozukluklarını da aynı anda tedavi etmek gibi bir avantaja sahip olabileceği ortadadır. Bu durum klinisyenlere polifarmasiden kaçınma olanağı sağlaması açısından önemlidir.

AgomelatinAğrıDiabetes mellitus+3
Taliha Harika Aydın
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Organofosfatlı bileşiklerle akut zehirlenme tedavisinde resveratrolün koruyucu etkisi

Bu tez çalışmasında, sıçanlarda fenthion ile oluşturulan akut toksisite sonrasında farklı dozlarda resveratrol (RES) ve pralidoksimin (PAM) tek başına veya birlikte kulanımının fenthionun sebep olduğu oksidatif hasarlara karşı antioksidan ve koruyucu etkileri biyokimyasal, immünohistokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırılmıştır. Akut fenthion toksisitesi sonrasında sıçan kan örneklerinde malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), askorbik asit, retinol, β-karoten düzeyleri, eritrositlerde süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ve karaciğer, kalp, böbrek, beyin, akciğer dokularında MDA ve GSH düzeyleri biyokimyasal yöntemlerle incelenmiştir. Bununla birlikte karaciğer dokusunda immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır. Tüm toksikasyon gruplarında LPO belirteci MDA'nın arttığı görülmüştür. Tüm tedavi gruplarında RES ve PAM MDA düzeyini düşürerek lipit peroksidasyonunu (LPO) azaltmıştır. RES ve PAM fenthionun sebep olduğu retinol ve β-karoten kaybını önlemiştir. Fenthion SOD, GSH-Px ve KAT aktivitesini arttırmıştır. Ancak tedavi gruplarında kontrole göre anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Fenthionun karaciğer, beyin, böbrek ve kalp dokularında LPO'nu arttırdığı, RES'un karaciğer, beyin ve kalpte oluşan LPO'nu anlamlı şekilde azalttığı görülmüştür. Karaciğerin histopatolojik incelemesinde tedavi gruplarında, toksikasyon grubunda meydana gelen lezyonların azaldığı tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal incelemede zehirlenme tüm gruplarda apoptozise kadar varan seviyeye ulaşmasa da fenthionun yol açtığı apoptozisi RES artan dozlarda durdurmuştur. PAM da RES kadar başarılı olmuştur. Sonuç olarak, RES, fenthionun sebep olduğu LPO'nu ve oksidatif hasarı önlemiş, karaciğerde oluşan doku hasarını azaltarak OF zehirlenmesinin zararlarına karşı koruyucu etki göstermiştir.

FenthionLipid peroksidasyonuOksidatif stres+5
Nisa Hocaoğlu
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00