Kırşehir Ahi Evran University
Discipline

Internal Medicine

Kırşehir Ahi Evran University

2,233

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmun troiditlerde Sirtuin, Sestrin2 düzeyi ve KEAP1/NRF2 sinyal yolağının değerlendirilmesi

ŞAHBUDAK BN. OTOİMMUN TROİDİTLERDE SİRTUİN,SESTRİN2 DÜZEYİ VE KEAP1/NRF2 SİNYAL YOLAĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ. GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI, TIPTA UZMANLIK TEZİ, GAZİANTEP, 2025. Amaç: Bu çalışmada, otoimmün tiroid hastalıkları olan bireylerde (Hashiomoto tiroiditi ve Graves hastalığı) Sirtuin1, Sestrin2 düzeyleri ile Keap1/Nrf2 sinyal yolağının bileşenleri değerlendirilerek, oksidatif stres ve inflamasyon parametreleriyle olan ilişkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arasında 94 hasta (Hashiomoto ve Graves hastalığı tanılı) ve 52 sağlıklı kontrol birey dahil edildi. Vücut kitle indeksi >30 olanlar, sistemik hastalığı (DM, HT, malignite vb.) bulunanlar ve gebeler dışlandı. Tüm katılımcılardan rutin biyokimya, hemogram,Hba1c,otoımmün markerlar ( antı tpo , trab ) inflamasyon belirteçleri (CRP, sedimantasyon), Sirtuin1, Sestrin2, Keap1 ve Nrf2 düzeyleri elde edildi. Ayrıca hastaların karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ultrasonografik olarak değerlendirildi, kan basıncı ölçünleri yapıldı. Bulgular: Kontrol grubunda karotis intima-media kalınlığı, graves grubuna göre anlamlı şekilde artmıştı.Hem Hashiomoto hem Graves gruplarında NLR (nötrofil/lenfosit oranı) sağlıklı kontrole göre yüksekti.Hashiomoto grubunda Sestrin2 ve Keap1 düzeylerinde anlamlı farklılıklar izlendi.Graves grubunda ise Sirtuin1 düzeyleri düşüktü; bu durum aktive NF-κB yolu ile ilişkili bulunmuş olabilir.CRP, sedimantasyon, trigliserid ve beyaz küre düzeyleri ile biyobelirteçler arasında çeşitli korelasyonlar saptandı.Oksidatif stres belirteçleri ile CIMT, TRAb ve anti-TPO antikorları arasında klinik olarak anlamlı ilişkiler bulundu. Sonuç: Otoimmün tiroid hastalıklarında, özellikle Hashiomoto tiroiditinde Keap1/Nrf2 yolu, Sirtuin1 ve Sestrin2 gibi oksidatif stres ve inflamasyon belirteçleri anlamlı şekilde değişmektedir. Bu parametrelerin, erken vasküler hasarı (CIMT) ve inflamatuvar süreci yansıttığı; ayrıca tedavi planlaması ve prognoz açısından potansiyel biyobelirteçler olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hashiomoto, Graves, Keap1/Nrf2, Sirtuin1, Sestrin2,

Betül Nur Şahbudak
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik kan parametreleri ile metastatik meme kanserinde siklin bağımlı kinaz 4/6 ( CDK 4/6) inhibitörlerine tedavi yanıtı arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç:Bu çalışma, metastatik meme kanseri hastalarında CDK4/6 inhibitör tedavisi öncesi ve sonrası periferik kan parametrelerini değerlendirerek, bu parametrelerin tedavi yanıtıyla ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignite olup, metastatik evrede sağkalım belirgin şekilde düşmektedir. CDK4/6 inhibitörleri (palbosiklib, ribosiklib, abemasiklib) hücre döngüsünü durdurarak etkili bir tedavi seçeneği sunmakta, ancak yanıt bireyler arasında farklılık göstermektedir. Ayrıca, klasik tümör belirteçlerine ek olarak beslenme ve bağışıklık durumunu yansıtan Prognostik Beslenme İndeksi (PNİ) gibi yeni biyobelirteçlerin tedavi yanıtını öngörmede yararlı olabileceği düşünülmektedir. Gereç ve Yöntem:Bu retrospektif kohort çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde metastatik meme kanseri tanısı alan CDK4/6 inhibitör tedavisi öncesi ve sonrası periferik kan parametrelerini 186 hastada değerlendirildi. Rutin bakılan demografik, biyokimyasal ve histolojik parametreler:yaş,cinsiyet, hastalık yaşı, lökosit (wbc), nötrofil (neu), lenfosit (leu), nötrofil/lenfosit oranı (leu/neu), platelet (plt), platelet/lenfosit oranı (plt/leu), monosit (mono), lenfosit/monosit oranı (leu/mono), hemoglobin (hgb), Crp, Albumin, CEA, CEA 15-3,Kalsiyum, LDH, PNI (Prognostik Nütrisyon İndeksi incelenmiştir. Bulgular:Bu çalışmada, 186 katılımcıya ait veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılım durumuna göre uygun parametrik (Bağımlı/Bağımsız Örneklem T Testi, Tek Yönlü ANOVA, Pearson Korelasyon) veya parametrik olmayan (Wilcoxon, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis) testler uygulanmıştır. Kategorik değişkenler için Ki-Kare Testi, sağkalım analizleri için ROC analizi, anlamlı bulunan değişkenler için ise tekli ve çoklu lojistik regresyon analizleri yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sonuç:Bu çalışma, metastatik meme kanserinde CDK4/6 inhibitörlerine (palbosiklib, ribosiklib) verilen yanıtın periferik kan parametreleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle WBC, NEU, NEU/LEU oranı, kalsiyum, CEA, CA15-3, PNI ve albümin değerleri tedavi yanıtıyla bağlantılı bulunmuştur. Bulgular, inflamasyon ve immün-nütrisyon göstergelerinin olası prognostik ve prediktif biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler:CDK4/6 inhibitör, Hematolojil Parametreler, Meme kanseri

Mert Munis
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik prostat kanseri hastalarında enzalutamid veya abirateron asetat tedavisi sırasında eş zamanlı antihipertansif, PPI, statin ve opioid kullanımının klinik sonuçlara etkisi

Amaç: Bu çalışmada metastatik prostat kanseri tanılı hastalarda enzalutamid veya abirateron asetat tedavisi süresince kullanılan antihipertansifler, statinler, PPI'lar ve opioidlerin klinik sonuçlar üzerindeki etkisini değerlendirmek ve olası ilaç-ilaç etkileşimin sağkalıma etkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi Tıbbı Onkoloji bölümünde Metastatik Prostat Kanseri tanılı Enzalutamid veya Abirateron asetat tedavisi alan hastalar dahil edildi. Arşiv taraması yapılarak hastaların yaşı, aile öyküsü, eşlik eden hastalıklar, tanı tarihi, tanı anında evreleme, tanı anında PSA, GLEASON skoru, metastaz tarihi, metastaz bölgesi, metastaz anında PSA ve total testosteron seviyesi, ECOG performans skoru, progresyon tarihi, progresyon bölgesi, progresyon anında PSA ve total testosteron seviyesi, tedavi yöntemi (Kemoterapi, Radyoterapi, Cerrahi), tedavi verilme tarihi, tedavi sonrası ilk PSA, eşlik eden genetik mutasyonlar (Breast cancer geni (BRCA),Mikrosatelit instabilitesi (MSI) vb.), Antihipertansif, Proton Pompa İnhibitörleri (PPIs), Statin ve Opioid kullanım öyküsü veri olarak kaydedildi. Elde edilen verilerin istatiksel analizi için SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. P değerinin 0,05 den küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya metastatik prostat kanseri tanısı almış toplam 184 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 105'i enzalutamid, 79'u ise abirateron asetat tedavisi almaktaydı. Ortalama medyan tanı yaşı 68 yıl saptanmıştır. Tüm kohortta ortalama progresyonsuz sağkalım (PFS) süresi 16,4 ± 14,9 ay, genel sağkalım (OS) süresi ise 21,3 ± 16,7 ay saptanmıştır. Eş zamanlı ilaç kullanımları değerlendirildiğinde; antihipertansif, proton pompa inhibitörü (PPI) ve statin kullanan hastalarda, bu ilaçları kullanmayanlara kıyasla PFS ve OS açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Buna karşılık, opioid kullanan hastalarda her iki tedavi grubunda da sağkalım sürelerinin anlamlı düzeyde daha kısa olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Metastatik prostat kanseri tedavisinde enzalutamid ve abirateron asetat ile eş zamanlı opioid kullanımının hem progresyonsuz hem de genel sağkalımı anlamlı şekilde kısalttığını, antihipertansif, statin ve PPI kullanımı sağkalım sonuçları üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Enzalutamid, Abirateron asetat, İlaç etkileşimi

Merve Altunyıldız
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemik iliği nakli yapılan hastalarda sitomegalovirus (CMV) enfeksiyonu, reaktivasyonu ve tedavi protokolleri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası CMV enfeksiyonunun kilinik özelliklerini, HKHN üzerine olan etkilerini ve tedavi protokollerinin etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kemik İliği Nakli Merkezinde 2009-2016 yılları arasında HKHN uygulanan 447 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 166' sı allogeneik HKHN, 281' i otolog HKHN hastasıydı. CMV viremisi polimeraz-zincir-reaksiyonu (PCR) yöntemiyle, ilk 24 ay rutin olarak haftada iki gün ve klinik şüphe halinde bakıldı. Bulgular: CMV PCR 90 allogeneik HKHN (%54) ve 41 otolog HKHN (%14) hastasında pozitifti. CMV PCR değeri 150-1000 kopya/ml olan non-myeloablatif (NMA) HKHN uygulanan hasta grubunda myeloablatif (MA) HKHN uygulanan hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yükseklik saptandı (p=0.002). Allogeneik HKHN hastalarının 30' unda Graft-versus-host hastalığı izlendi. 30 GVHH hastasının 29' unda CMV viremisi saptanırken 1 hastada viremi saptanmadı. GVHH ile CMV viremisi arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki vardı (p=0.001). Allogeneik HKHN hastalarında nakil sonrası ilk 100 ve 365 günlük mortalite oranları CMV viremisi olmayan grupta daha yüksekti (p= 0.022 and p = 0.024). 5 yıllık toplam sağkalım oranları, viremi olan grupta %61 viremi olmayan grupta %62 oranında saptandı ve iki grup arasında sağ kalım oranları arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). Valgansiklovir tedavisi alan hastalarda CMV enfeksiyonu gelişmedi ve ilacı kesmeyi gerektirecek sitopeni gibi yan etkiler gözlenmedi. Sonuç: GVHH ile CMV viremisi arasında ilişki saptandı. CMV viremisi olan ve olmayan HKHN hastalarında 5 yıllık toplam sağ kalım süreleri benzerdi. CMV viremisinin valgansiklovir ile pre emptif tedavisi güvenli ve etkindir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik Kök Hücre Nakli, CMV, GVHH, valgansiklovir

Kemik iliğiKemik iliği nakliSitomegalovirüs+2
Elif Melis Baloğlu Akyol
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit C hastalarında paritaprevir/ ritonavir/ ombitasvir +dasabuvir ve ledipasvir/ sofosbuvir tedavilerinin etkinliği, güvenliği ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kronik hepatit C (KHC) enfeksiyonunun tedavisinde pegile interferon (Peg-IFN) ve ribavirin uzun yıllar kullanılmıştır. Son zamanlarda hepatit C virüsü (HCV) hakkındaki bilgilerin artması, yeni direkt etkili antiviral ajanların (DAA) geliştirilmesine ve % 95'i aşan kalıcı virolojik yanıt oranlarına (KVY) ulaşılmasını sağlamıştır. Çalışmamızın amacı, DAA ajanlardan oluşan paritaprevir/ritonavir/ombitasvir+dasabuvir (PrOD) ve ledipasvir/sofosbuvir (Led+Sof) içeren tedavilerin etkinliğini ve güvenirliğini araştırmaktır. Materyal ve Metod:Çalışmaya retrospektif olarak Haziran 2016 - Şubat 2017 tarihleri arasında Gastroenteroloji, Hepatoloji veya Enfeksiyon polikliniğine başvuran KHC'li PrOD, PrO, Led+Sof veya Sof tedavisi alan 203 hasta çalışmaya alındı. KHC tanısı serolojik ve moleküler incelemeler ile kondu. Hastalara 12 veya 24 hafta mevcut tedavi rejimlerinden biri verildi. Bulgular:Çalışmaya 203 hasta alındı.Hastaların 20'si (%9.9) genotip 1a, 181'i (%89.2) genotip 1b, 1'i (%0.5) genotip 2a ve 1'i (%0.5) genotip 4a olarak saptandı. Led+Sof 12 hafta alan 10 (%4.9), Led+Sof 24 hafta alan 57 (%28.1), Led+Sof+R 12 hafta alan 26 (%12.8), Sof 12 hafta alan 1 (%0.5), PrOD 12 hafta alan 101 (%49.8), PrOD+R 12 hafta alan 7 (%3.4) ve PrO+R 12 hafta alan 1 (%0.5) hasta vardı.Led+Sof±R alan hastalarda KVY oranı %97.9 saptanırken, PrOD±R alan hastalarda %100 saptandı. Siroz KVY'yi etkileyen tek faktör olarak saptandı. KVY' ye ulaşamayan 2 hastada da siroz mevcuttu. Hastaların 73'ünde (%37.4) en az 1 yan etki görüldü. Tedaviyi bıraktıracak yan etki 2 (%1) hastada görüldü. 2 hasta da PrOD±R alan gruptaydı. Sonuç:KHC hastalarında, paritaprevir/ritonavir/ombitasvir+dasabuvir ve ledipasvir/sofosbuvir tedavileri,günümüzde etkin ve güvenilir tedaviler olup, büyük umutlar vadetmektedir. Anahtar kelimeler:Kronik hepatit C enfeksiyonu,paritaprevir/ritonavir/ombitasvir+dasabuvir, ledipasvir/sofosbuvir, kalıcı virolojik yanıt.

Antiviral ajanlarHepatitHepatit C+5
Mustafa Seyyar
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proteinürisi olan renal transplant hastalarında 24 saatlik idrar sodyum düzeyi ile idrar anjiotensinojen düzeyi arasındaki ilişki

Giriş ve amaç: Böbrekteki lokal renin anjiotensin sistemi (RAS) aktivasyonu, primer hipertansiyon, proteinüri ve kronik böbrek hastalığının gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Renal transplant hastalarında görülen hipertansiyon; proteinüri ve greft yetersizliğinin gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. İdrar anjiotensinojen (AGT) düzeyinin hipertansiyon, proteinüri ve böbrek hastalığı olan hastalarda böbrekteki lokal RAS durumunu yansıttığı ortaya konulmuştur. Lokal RAS aktivasyonu ile idrar sodyum atılımı arasındaki ilişki deneysel ve hayvan çalışmalarında daha önce gösterildi. Ancak bu konuda yeterli klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; renal transplant hastalarında idrar AGT düzeyi ile; idrar sodyum atılımı ve proteinüri arasındaki ilişkiyi böylece lokal RAS ile hipertansiyon ve proteinüri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Stabil greft fonksiyonuna sahip (nakilden sonra en az 6 ay geçmiş, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan) 80 böbrek nakilli hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Demografik özellikleri yanında vücut kitle indeksleri ve ortalama kan basıncı sonuçları hastalarda ve sağlıklı gönüllülerde kaydedildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. 24 saatlik idrar örneklerinden sodyum, kreatinin, protein ve albumin düzeyleri ölçüldü. Hastalar proteinüri düzeyi düşük (<300 mg/g)(Grup 1) renal transplant alıcıları ile proteinüri düzeyi yüksek (>300 mg/g)(Grup 2) renal transplant alıcıları olarak iki gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların idrar örnekleri -80 °C de AGT ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıklar 2-sample t test ve Mann-Whitney testleriyle analiz edildi. İdrar AGT düzeyleriyle diğer çalışma parametreleri arasındaki korelasyonun araştırılması için Spearman korelasyon analizi yapıldı. İstatiksel önem p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Grup 1 renal transplant alıcıları ile Grup 2 renal transplant alıcılarının demografik özellikleri arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanım oranı, orjinal böbrek hastalığı, transplantasyondan önceki renal replasman tipi, donör kaynağı, transplantasyon süresi, kullanılan immünsüpresif ilaçların tipleri ve dozları ile kullanılan antihipertansif ilaçların tipleri ve dozları açısından herhangi bir fark saptanmadı(p>0.05). İdrar albumin/kreatinin oranları ile idrar anjiotensinojen/kreatinin oranları Grup 2'de Grup 1'e göre belirgin olarak daha yüksek iken (p<0.001); serum 25-(OH) vitamin D3 ve idrar sodyum atılım düzeyi Grup 2'de Grup 1'e göre daha düşük olarak saptandı(p<0.01). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamıza göre henüz klinik olarak aşikâr düzeyde kronik allogreft nefropatisi(KAN) olmayan böbrek nakilli hastalarda, idrar AGT düzeyleri proteinüri ile pozitif korelasyon gösterirken, idrar sodyum atılımı ile negatif korelasyon göstermektedir. Bu çalışmanın ışığı altında, kronik allogreft nefropatinin erken tanısı ve prognozunun tahmininde, diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle birlikte idrar AGT ve sodyum düzeylerinin rolünün araştırılacağı ileri izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renal transplant hastaları, hipertansiyon, proteinüri, renin anjiotensin sistem

AnjiyotensinojenBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+7
Orhan Özdemir
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minimal hepatik ensefalopati tedavisinde laktuloz ve lactobacillus rhamnosus GG 'nin etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Minimal hepatik ensefalopati (MHE); mental ve nörolojik muayenenin normal olduğu, farklı testlerle tanı konulan, aşikar hepatik ensefalopatinin (HE) hemen öncesindeki evredir. MHE; hastaların yaşam kalitesini, araç sürüş performansını olumsuz etkilerken HE'ye de progresyon gösterebilir. Çalışmamızın amacı; kritik titreşim frekansı (CFF) testi ile MHE prevalansını saptamak, MHE risk faktörlerini saptayabilmek, laktuloz ve lactobacillus rhamnosus GG (LbGG)'nin MHE tedavisinde etkinliklerini karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Haziran 2017 - Aralık 2017 tarihleri arasında Gastroenteroloji polikliniğine başvuran klinik, laboratuvar, görüntüleme yöntemleri ve/veya karaciğer biyopsisi ile tanı konmuş aşikar HE olmayan 154 sirotik hasta çalışmaya dahil edildi. Uygulanan CFF test <39 Hz saptanan hastalara MHE tanısı konularak çalışma populasyonu laktuloz, LbGG alan ve hiç tedavi almayan diye 3 grup altında toplandı. Hastalara tedavilerinin 1. ayında kontrol CFF testi yapıldı. Bulgular: Yüzellidört hastanın 70'inde (%45,5) MHE saptanmadı. 84'ünde (%54,5) MHE saptandı. MHE olan hastaların 31 (%36,9)'i laktuloz, 31 (%36,9)'i LbGG aldı, 22 (%26,2)'si tedavi almadı. Tedaviden 1 ay sonraki CFF testinde laktuloz kullanan grupta 8 (%25,8), LbGG kullanan grupta 10 (%32,3), ilaç kullanmayan grupta 5 (%22,7) hastada MHE'nin düzeldiği saptandı. Tedavi sonrası CFF düzeylerinin ise ilaç kullanan gruplarda ilaç kullanmayan gruba kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükseldiği tespit edildi (sırasıyla p=0,011, p=0,007 ve p=0,804). MHE ile asit varlığı, INR yüksekliği, albumin ve sodyum düşüklüğü, Child-pugh evresi ve MELD skorlaması arasında korelasyon saptandı. Tedavilerin birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Sonuç: MHE tanısında CFF testi önemli bir yer almaktadır. Karaciğer hepatosellüler sentez bozukluğu, Na düşüklüğü ve Child-Pugh evresi ile MELD yüksekliği gibi kronik karaciğer hastalığının progresyonunu gösteren parametreler MHE gelişimi için risk faktörü olabilir. MHE saptanan hastaların laktuloz veya LbGG ile tedavi edilmeleri faydalı olabileceği gibi aşikar HE gelişimini de yavaşlatabilir. Anahtar Kelimeler: Minimal hepatik ensefalopati, kritik titreşim frekansı, laktuloz, LbGG.

EnsefalopatiHepatik ensefalopatiLactobacillus rhamnosus+2
Zerin Günel
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin geriatrik hastaya yaklaşımı

Giriş ve Amaç: Geriatrik hasta tıbbi, sosyal, psikolojik ve etik öğeleri içeren tamamlayıcı bir yaklaşımı gerektirir. Ayrıca koruyucu hekim uygulamasının da büyük önemi vardır. Teknolojinin de gelişmesi ile birlikte, 'kaliteli yaşlanma' gündeme gelmektedir. 65 yaş üzeri hastaların tanısı, tedavisi, kişilerin sağlığının korunması, toplumdan soyutlanmadan yaşamlarını sürdürmeleri, koruyucu hekimlik uygulamalarının ve çok yönlü değerlendirmenin multidisipliner bir şekilde gerçekleşebilmesi için birinci basamak sağlık hizmetlerinde görev yapan hekimlerimizin eğitimi çok önemlidir. Çalışmamızda birinci basamak sağlık hizmetinde görevli hekimlerin geriatrik hasta değerlendirilmesinin önemini vurgulamak istemekteyiz. Gereç ve Yöntem: Bu tez projesi öncelikle Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından Mart 2017'de bilimsel ve etik açıdan uygun görülüp kabul edilmiş, daha sonra Gaziantep İl Halk Sağlığı Müdürlüğü'nden çalışmanın yürütülebilmesi için gereken izinler alınmış ve sonrasında araştırma başlatılmıştır. Çalışmaya Mayıs 2017 ile Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep İl merkezinde çalışan, gönüllü 214 Aile Hekimi katılmıştır. Katılımcılardan kendi demografik durumları ve geriatrik hastalara yaklaşımları ile ilgili bir anket formu doldurmaları istenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 22.0 istatiksel veri programı ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılan 214 kişi, 24-65 yaş (medyan yaş 41) arasında olup, kişiler 50 yaş altı ve üzeri olarak 2 gruba ayrılmıştır. 50 yaş ve üzeri hekimlerin oranı %52.3'tür. Katılan hekimlerin %69'u erkektir. Demografik özelliklerinde göre; 165'i evli, 42'si bekar, 7'si de duldur. %70,5'inin çocuğu vardır. Beraberinde 65 yaş ve üstü birey ile birlikte yaşayan kişi sayısı ise 33 olup bu kişilerin %57,6'sı Geriatri bölümünün olduğu bir merkeze hasta yönlendirmektedir. Geriatri eğitimi alanların oranı %31 iken 50 yaş altı hekimlerde bu oran %62,6'ya çıkmaktadır. Geriatri eğitimi almış olmanın, polifarmasinin sorgulanması ve özellikle ilaç azaltmada ve geriatri bölümünün olduğu bir merkeze hasta yönlendirmede daha etkili olduğu görülmüştür. Evli ve çocuğu olan hekimlerin, yaşlı bireylerin aşılamasında daha duyarlı olduğu görülmüştür (sırası ile %78,2, %79,5). Sonuç: Çalışmamıza göre; 50 yaş üzeri ve kadın hekimler koruyucu hekimlik uygulamalarının birçoğunda daha duyarlı ve istekli bulunmuştur. Yaşlı sağlığına birinci basamak uygulamalar ile gereken önemin verilmesi, koruyucu hekimlik uygulamalarının başarıyla yürütülmesi, geriatrik yaş grubunun hastalıklara bağlı morbiditesinin azalmasına, böylece hospitalizasyon ihtiyacı azalacak ayrıca sağlık giderlerinin de azalmasını sağlayacaktır. Bu konuda birinci basamakta görev yapan hekimlerin almış oldukları geriatri eğitiminin önemi büyüktür. Anahtar Kelimeler: Geriatri Eğitimi, Aile Hekimliği, Birinci Basamak Koruyucu Hekimleri

Aile hekimliğiDoktor-hasta etkileşimiDoktor-hasta ilişkileri+6
Esra Saydam Karabıyık
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimoto tiroiditli hastalarda serum fetuin-a ve osteoprotegerin düzeyi ile ateroskleroz arasındaki ilişki

Hashimoto tiroiditi otoimmün tiroid hastalığıdır. Ateroskleroz, dünyada en sık görülen ölüm nedenidir ve ciddi morbiditeye neden olur. Aterosklerozda arterlerin subintima tabakasında lipidler, karbonhidratlar, fibröz doku, kalsiyum gibi maddelerin lokal birikimlerinin oluşturduğu patolojik bir durum söz konusudur. Hipotiroidi hastalarında LDL kolesterol absorbsiyonun artması, endotel disfonksiyonu, hiperkoagulabilite, diastolik hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin ateroskleroz riskini arttırabileceği üzerinde durulmasına rağmen artmış riskin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar için yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır. Bunlar; fetüin-A, osteoprotegerin (OPG), vasküler endotelial growht faktör (VEGF), fibroblast growht faktör-23 (FGF-23) ve interlökin-6 (IL-6) dır. Biz bu çalışmamızda hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda serum fetüin-A, OPG, VEGF, FGF-23, İL-6 düzey tesbiti ile KİMK, brakial arter dilatasyon ölçümü yaparak sağlıklı populasyona göre ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Kontrol grubunun medyan yaşı 30.42+9,6 hasta grubunun medyan yaşı ise 31.85+7.13 saptandı. Her iki grupta da 10 erkek 30 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında FMD-sonra ölçümleri FMD-önce ölçümlerine göre anlamlı derecede yüksek olup bu fark kontrol grubunda daha belirgindi (p=0,001,p=0,001). KİMK, hashimoto hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,033). Fetüin-A (p=0,37), OPG (p=0,33), FGF-23 (p=0,35), IL-6 (p=0,69) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. VEGF istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Hashimoto hastalarında; fetuin-A, osteoprotegerin, FGF-23 ve interlökin-6 düzeylerini sağlıklı populasyona göre farklı bulamadık Dolayısıyla ölçümü yapılmış olan bu parametreleri ateroskleroz ile ilişkilendirmek mümkün olsa da elimizdeki veriler halen yeterli değildir ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır

AterosklerozFetuin AHashimoto hastalığı+4
Hakan Yücel
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığında (NAYKH) oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), alkol almayan kişilerde görülen alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının histolojik özellikleri gösteren bir karaciğer hastalığıdır. NAYKH'nın patogenezi halen tam bilinmemektedir. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere NAYKH sıklığı tüm dünyada giderek artmaktadır. Oksidatif stres, NAYKH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. NAYKH' da oksidatif stres rolünün öneminin artmasına yönelik yayınlanan çalışmaların sayısı artmaktadır. Bu çalışmada Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığında oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle NAYKH olan hastaların oksidan ve antioksidan durumları ve NAYKH evreleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki gösterilebilecektir. MATERYAL-METOD: Çalışmaya USG ile karaciğerde steatozis saptanan 60 hasta ile 20 sağlıklı dahil edildi. Hepatosteatoz saptanan hastalar USG de ekojenite artışına göre grade1, grade2, grade3 olarak 3 gruba ayrıldı. NAYKH olanlar ve kontrol grubunda rutin biyokimyasal ölçümler ve Total Oksidan Status (TOS), Total Antioksidan Status (TAS), Süperoksid Dismutaz (SOD) ve Lipid Hidroperoksit(LPO) düzeyleri çalışıldı ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanarak SPSS 18 programı kullanılarak veriler karşılaştırıldı. Yapılan test sonucunda bulunan p değeri anlamlı bulunduğunda, farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığını bulmak için çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Yapılan istatistik verilerine göre karaciğer yağlanması olan grupta kontrol grubuna göre BMI, bel çevresi, kilo, sistolik ve diyastolik tansiyon değerleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0.05). Total Oksidan Status (TOS) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). Total Antioksidan Kapasite (TAS) (p=0.91) ve Süperoksid Dismutaz (SOD) (p=0,49) düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olmasına rağmen istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Lipid hidroperoksid düzeyi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,33). Oksidatif Stres İndeksi (OSI) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Karaciğer yağlanmasının şiddeti arttıkça TOS ve LPO düzeylerini artmış olarak, TAS ve SOD düzeylerini azalmış olarak bulduk ancak istatistiksel olarak fark bulunmadı. Steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre TOS (p= 0,793) ve LPO (p= 0,644) değerleri daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark saptanmadı. OSI steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark bulunmadı (p= 0,872). SONUÇLAR: Oksidatif stres yoluyla protein oksidasyonunun önlenmesi NAYKH patogenezinin oluşturulması için güçlü bir araç olarak kullanılabilir. Bu nedenle, protein oksidasyonunu inhibe etmek için etkili antioksidan tedavinin ve artmış oksidatif stres altında olan NAYKH'lı hastalarda TAS düzeylerinin yükseltilmesi terapötik bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

AntioksidanlarKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+2
Ahmet Aktaş
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus'ta diyabetik nöropati ile osteoporoz ilişkisi

GİRİŞ: DM Sekonder osteoporoz nedenleri arasında olduğu bilinmektedir. Diyabetik polinöropati (DPN) diyabetin en sık rastlanan mikrovasküler önemli bir komplikasyonudur. Diabetes mellitusta kemik beslenmesinin bozulması ve nöropati sonucu duysal uyaranların azalmasının osteoporoz gelişimine zemin hazırladığı düşünülmektedir Bu calışmada amacımız polikliniğimize başvuran diyabetik nöropatisi olan hastaların yaş, cinsiyet, glisemik kontrol oranlarını ve tedavi modalitelerini, KMY değerlerini belirlemek; bunların nöropati ile ilşkisini saptayabilmek, osteoporoz gelişiminde DM ve diyabetik polinöropatinin (DPN) rolünün araştırılması, diyabetik nöropatinin seyri sırasında osteoporoz varlığını araştırıp yöremize ait demografik bilgileri oluşturmak ve bu verileri kullanarak hastaların eğitim, takip ve tedavi önceliklerini belirlemek ve düzenlemekti. MATERYAL-METOD: Çalışma tek merkezli kesitsel bir çalışma olarak tasarlandı. 1 Mart 2017 ile 30 Haziran 2017 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran tip 2 diyabet tanısıyla takipli veya yeni tanı almış hastalarda DN4 (Douleur Neuropathique 4 questions) Nöropatik ağrı sorgulama kriterleri ile nöropati tanısı alan hastalardan osteoporoz durumunu saptamak amacıyla daha once DEXA ölçümleri yapılmış 145 hasta çalışmaya dahil edildi. KMY nu etkileyebilecek ek hastalığı veya ilaç kullanımı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların sosyodemografik verileri kaydedildi. Alınan kan örneklerinden diyabet ile ilişkili laboratuar verileri saptandı. Yapılmış DEXA ölçümlerinde KMY değerleri saptandı. Yapılan istatistik analiz ile diyabet, nöropati ve osteoporoz arasındaki ilişki irdelendi. BULGULAR: Yapılan istatistik verilerine göre; nöropati tayini için kullanılan DN4 (Douleur Neuropathique 4 questions) anket yöntemine göre çalışmaya alınan hastaların ortama DN4 skoru 5,71 saptandı. Kadın hastalarda erkeklere göre nöropati DN4 skorunun daha yüksek olduğu görüldü (p:0,032). Nöropati şiddeti ile yaş, vücüt kitle endeksi ve diyabet süresi arasında herhangi bir ilişki saptanamadı (sırayla p:0,77; 0,83; 0,18). Hastaların HbA1c düzeyleri ile DN4 skoru arasında pozitif korelasyon olduğu (p:0,034), güneş ışığı maruziyeti yetersiz bayanların DN4 skorunun daha yüksek olduğu (p <0,001). menapozda kalma süresi arttıkça DN4 skorunun arttığı (p:0,01), sigara içenlerde DN4 skorunun daha yüksek olduğu (p <0,001) görüldü. Serum D vitamini düzeyi azaldıkça diyabetik nöropatinin şiddetinin arttığı saptandı (p <0,001). Çalışmaya alınan KMY DEXA yöntemi ile tespit edilmiş olan diyabetik nöropatili hastaların ortalama lomber bölge T skoru -2,40 femur total T skoru -1,35 34 femur KMY 0,98 (gr/cm2) olarak saptandı. 72 hastada osteoporoz, 62 hastada osteopeni saptanırken 11 hastanın KMY u normal saptandı. Diyabetik nöropatinin şiddeti ile kemik mineral yoğunluğundaki kaybın derecesi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Nöropatinin şiddeti arttıkça hem lomber bölge hem femur bölgesi için kemik mineral yoğunluğunun giderek azaldığı tespit edildi. Menapozda kalma süresi uzadıkça hem femur hem lomber bölgede kemik mineral yoğunluğunda azalma olduğu tespit edildi. SONUÇLAR: Çalışmamızın sonucunda; diyabetik polinöropatinin lomber ve femur bölgesinde osteoporozu hızlandırdığı, güneş ışığı maruziyeti yetersiz bireylerde nöropati şiddetinin ve kemik mineral yoğunluğu kaybının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Nöropatinin kemik dolaşımını ve egzersizi de kısıtlaması ile diyabet regülasyonunu bozduğu ve osteoporozu hızlandırdığı görüşündeyiz. Diyabetik hastaların takibinde nöropati ve osteoporozu önemli bir sağlık sorunu olarak görüp gerekli koruyucu önlemleri almak ve osteoporozun da diyabetin bir komplikasyonu olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

DemografiDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+5
Adem Kara
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hodgkin lenfoma ve diffüz büyük b hücreli lenfoma tanılı hastalarda, tanı anındaki nötrofil/lenfosit oranının klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: : Lenfomalar, bağışıklık sistemi hücrelerinden; lenfositler veya NK (doğal öldürücü) hücrelerinden köken alan klonal tümörlerdir. Lenfomalar; hodgkin lenfomalar (HL) ve non-hodgkin lenfomalar (NHL) olmak üzere iki ana başlıkta tanımlanmıştır. HL tüm kanser türlerinin %1' ini, lenfomaların ise yaklaşık %25-40' ını oluşturmaktadır. NHL' ların en sık rastlanan alt tipi olan diffüz büyük b hücreli lenfomalar (DBBHL) yetişkinlerde görülen en sık lenfoid malignite iken yeni tanı lenfoid malignitelerin de yaklaşık %20' sini oluşturmaktadır. DBBHL tanılı hastalarda, prognoz durumunu belirlemede en sık International Prognostic Indeks (IPI) kullanılır iken, HL' lı hastalarda International Prognostic Score (IPS-7) kullanılmaktadır. Bu parametreler prognozu belirlemede bazen yetersiz kalabilmektedir, çünkü günlük pratikte kullanılması zordur. Bu nedenle basit, ucuz ve kolaylıkla ulaşılabilir prognostik biomarkerların tanımlanma çalışmaları devam etmektedir. Çoğu araştırmacı, mutlak lenfosit sayısını, tümör tarafından infiltre edilmiş ve konağın immün yanıtında rol oynayan lenfositlerin önemli bir belirteci olarak kabul ederken, mutlak monosit sayısını tümör mikroçevresindeki, tümör ile ilişkili makrofajların belirteci olarak ve mutlak nötrofil sayısını ise malignensi ve sistemik inflamatuar yanıtın göstergesi olarak kabul etmektedir. Mutlak monosit ve lenfosit sayıları, HL' da önemli bir prognostik faktör olarak kullanılabileceği önerilmektedir. Mutlak lenfosit sayısı ve nötrofil lenfosit oranı (NLO), solid tümörlerde yaşam ve sağ kalım açısından önemli bir prognostik belirteç olarak kullanılmakta olup, son yıllarda DBBHL' lı hastalarda da önemli bir prognostik belirteç olabileceğini gösteren yayınlar mevcuttur. Ayrıca, DBBHL tanılı hastalar üzerindeki bir çalışmada, tanı anındaki NLO' nın 3,5 altında olmasının progesyonsuz sağ kalım (PS) ve toplam sağ kalım (OS) üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda HL ve DBBHL tanılı hastalarda NLO' nın; klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla olası ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2006-Haziran 2018 yılları arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji Kliniğinde HL ve DBBHL tanısı ile takip edilen 16 yaş üstü hastalar alınmıştır. HL tanılı 146 ve DBBHL tanılı 146 hastanın verilerine erişilmiş olup toplam 292 hasta çalışmaya alınmıştır. Veriler retrospektif olarak sunulmuştur. Hastaların patalojik tanısı, tanı anındaki yaşı ve Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performans durumu, yaşam durumu, cinsiyeti, takip süresi, evresi, birinci basamak tedavi ile remisyona ulaşılabilmesi, OS ve PS süreleri, hastalığın progresyon durumu, HL tanılı hastalar için Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Kurumu (EORTC) ve IPS-7 skorlaması, DBBHL tanılı hastalar için IPI skorlaması gibi klinik verilere ulaşılmıştır. Laboratuvar parametreleri olarak ise hemoglobin (Hb), lökosit sayısı (WBC), mutlak nötrofil sayısı, mutlak lenfosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), albümin, C- Reaktif Protein (CRP), laktat dehidrogenaz (LDH) ve beta-2 mikroglobulin seviyeleri değerlendirilmiştir. Bulgular: DBBHL tanılı hastalarda, ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun, OS (p<0,001 ve p=0,002) ve PS (p=0,002 ve p=0,002)' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu, ayrıca yüksek NLO' nın; OS ve PS üzerinde etkisi olmadığı saptandı (p=0,139 ve p=0,333). HL tanılı hastalarda; ileri yaş ve yüksek NLO; OS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu (p=0,004 ve p=0,014), ileri yaş, yüksek NLO ve 2. basamak tedavi gereksiniminin ise PS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu saptandı (p=0,003, p=0,011 ve p=0,011). Sonuç: NLO' nın özellikle HL tanılı hastalarda OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörü olduğu, DBBHL tanılı hastalarda ise ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. Özellikle HL' da prognostik değeri gösterilen NLO' nın; EORTC ve IPS-7 gibi risk skorlama sistemlerine eklenebileceği, non-invaziv ve basit bir belirteç olarak, klinik gidiş ve agresif tedavi kararında rol alabileceği, klinisyeni yönlendirebileceği sonucuna varılmıştır.

Hodgkin hastalığıLenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+5
Osman Kopan
Gaziantep University
2018
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak yarası nedeniyle izlenen hastalarda klinik bulgular ile tedavi maliyeti arasındaki ilişki

Giriş ve amaç: Diyabetik ayak, diyabetin kronik komplikasyonları arasında, hastanede en sık yatış gerektiren ve en uzun süre hastanede yatışa neden olan komplikasyonudur. Diyabetik ayak, hastanın yaşam kalitesini belirgin şekilde azaltmaktadır. Diyabetik ayakta maliyet, mortalite ve morbiditenin yüksek olmasından dolayı günümüzün en önemli halk sağlığı sorunlarından birisi haline gelmiştir. Multidisipliner bir yaklaşımla diyabetik ayak tedavisinin başarıyla yapılabilmesi ve tedavi maliyetlerinin düşürülmesi mümkündür. Çalışmamızın amacı, diyabetik ayak yarası nedeniyle izlenen hastalarda klinik bulgular ile tedavi maliyeti arasındaki ilişkiyi inceleyerek; her bir faktörün toplam maliyete etkisini saptamaktır. Gereç ve yöntem: Ocak 2012 – Mayıs 2018 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma servisinde diyabetik ayak yarası nedeniyle yatışı olan 18 yaş üzeri, Tip 2 diabetes mellitus tanılı kadın ve erkek toplam 300 olgu dahil edildi. Yaş, cinsiyet, hemoglobin A1c, Wagner evresi, hastanede yatış süresi, vakumla yara tedavisinin maliyeti, tanısal görüntüleme tetkiklerinin maliyeti, günlük pansuman ve yara bakımının maliyeti, antibiyotik tedavisinin maliyeti, insulin tedavisinin maliyeti, amputasyon tedavisinin maliyeti, hastanede yatış maliyeti ve toplam maliyet retrospektif olarak incelendi. Her bir faktörün toplam maliyete etkisi belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 300 hasta alındı. Erkek/kadın oranı 1.94 olarak saptandı. Olguların yaş ortalaması 62.6±11 yıl olarak saptandı. Hemoglobin A1c ortalaması %9.5± 2.4 olarak belirlendi. Hastaneye yatış süresi ortalaması 17.8±12.9 gün olarak saptandı; 37 hastada evre 1 ( % 12.33), 61 hastada evre 2 ( % 20.33), 110 hastada evre 3 ( %36.67), 52 hastada evre 4 (% 17.33 ) ve 40 hastada ise evre 5 (% 13.33 ) diyabetik ayak yarası mevcuttu. Diyabetik ayak yarası olan hastaların ortalama tedavi maliyeti, diyabetik ayak komplikasyonu olmayan diyabetli hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Diyabetik ayak tedavisinde yer alan unsurların toplam maliyete katkıları oran olarak incelendiğinde antibiyotik tedavisi %30.8'luk pay ile en fazla katkıyı oluşturuyordu. Diyabetik ayak ülserlerinin maliyet analizi yapıldığında; evre 1 ve evre 2 olgularda antibiyotik tedavisinin daha az kullanılmasına veya hiç kullanılmamasına bağlı olarak antibiyotik tedavisinin toplam maliyet üzerindeki etkisi daha az bulundu. Her hastadan yatış maliyeti hesaplandığı için ve hastaların yatış süresi uzun olduğundan maliyet analizi sonuçlarına göre toplam maliyeti en fazla etkileyen faktör yatış maliyeti idi (r=3.24). Toplam maliyeti yatış maliyetinden sonra en fazla etkileyenler sırasıyla tanısal görüntüleme tetkikleri (r=2.52) ve amputasyon tedavisi (r=2.14) idi. Sonuç: Diyabetik ayak oluşumunun önlenmesi hem toplumsal hem de ekonomik açıdan önemlidir. Multidisipliner bir yaklaşımla diyabetik ayak yaralarının tedavisinin başarıyla yapılması ve tedavi maliyetlerinin düşürülmesi mümkündür. Diyabetik ayak ülserlerinde erken evre lezyonları fark edip; tedavi ederek hastaneye yatışları ve yatış süresini azaltmak hastalığın tedavi maliyetini düşürmede etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, diyabetik ayak, tedavi maliyeti, multidisipliner yaklaşım.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik ayak+3
İbrahim Halil Açar
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple myelom hastalarında nötrofil ve trombosit değerlerinin lenfosit değeriyle oranlanmasının prognostik önemi

Giriş ve amaç: Multipl myelom (MM), non hodgkin lenfoma grubundan sonra görülen ikinci en sık hematolojik malignitedir. Tüm hematolojik malignitelerin %10-15'ini oluşturmasıyla öne çıkar. MM'li hastalarda tanı anındaki nötrofil ile lenfosit sayısının; trombosit ile lenfosit sayılarının oranlanması sonucu elde edilecek kesim noktalarının bir belirteç olarak tanımlanması halinde sağ kalıma yönelik öngürü yönünden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde International Myeloma Working Grup (IMWG) kriterlerine göre Multiple Myelom tanısı konulmuş, tedavisi ve takibi bu merkezde yapılmış, dahil edilme kriterlerini taşıyan 327 hasta retrospektif değerlendirme ile alınmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkilerin test edilmesinde Spearman rank korelasyon analizi ve kesim noktası belirlenmesi için ROC analizi uygulanılmıştır. Bulgular: Nötrofil / Lenfosit oranı, kreatinin değeriyle (p: 0,010), tanı yaşıyla (p:0.011), ECOG 2-4 grubunda olmakla (p:0,044), kadın cinsiyetinde (p:0,002), ISS evre 2 grubunda olmakla (p:0,002), immünmodülatuar ve proteozom inhibitörü alan hastalarda sağ kalımla ilişkili (p:0,040) korelasyon göstermektedir. Nötrofil / Lenfosit oranındaki her bir birimlik artış ölüm riskini 1,093 kat arttırmaktadır (HR:1,093 %95 GA:1,018-1,173, P:0,015). Nötrofil / Lenfosit oranında prognoz belirlenmesi için kesim değeri olarak bizim çalışmamızda 1,7 değeri öngörüldü fakat bu değerin klinik olarak zayıf bir önemi olduğunu, Trombosit / Lenfosit oranının ise prognoz açısından önemli olmadığını saptadık. Sonuç: Multiple Myelom'da prognozu değerlendirmek için ISS ve R-ISS gibi sistemlere ek olarak Nötrofil / Lenfosit oranının bir öngörü sağlamadığını tespit ettik. MM'de risk faktörleri içerisinde yer alan biyokimyasal ve hematolojik laboratuar değerlerinin oranlanmasıyla elde edilecek yeni kesim noktalarının prognoz açısından önemi olup olmadığının başka çalışmalarla ele alınmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myelom, Nötrofil Lenfosit Oranı, Trombosit Lenfosit Oranı, Prognoz

Kan trombositleriLenfositlerMultipl miyelom+2
Alperen Kızıklı
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastanesi olarak diyabetik hasta populasyonunda glisemik kontrol ve kronik komplikasyon sıklığının araştırılması

Giriş ve amaç: Bu çalışmada 3. basamak olarak hastanemize başvuran tip 2 diyabetik hastaların glisemik kontrol durumunu görmek ve kronik komplikasyon sıklığını araştırmak amaçlanmıştır. Bu şekilde tedavi etkinliğini değerlendirmek ve metabolik kontrol hedeflerine ulaşmak için uygulamalarımızı güncellemeyi hedefledik. Bu durumun hastaların yaşam kalitesini ve süresini arttırmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 01/06/2018 ve 01/08/2018 tarihleri arasındaki dönemde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğine başvuran daha önceden takipli toplam 351 diyabetik hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastaların yaş, cinsiyet ve bilinen ek hastalıkları sorgulandı; diyabet tipi ve almakta olduğu tedavi kaydedildi. Diyabetik hastalardan rutin olarak istenen tetkiklerden cbc, üre, kreatinin, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, hemoglobin A1c (HbA1C), total-, LDL-, HDL kolesterol ve trigliserid değerleri, tam idrar tahlili, spot idrarda kreatinin,mikroalbumin ve mikrototalprotein düzeyleri retrospektif olarak incelenmiş ve kaydedilmiştir. Hastaların eşlik eden hastalıkları (hipertansiyon, hiperlipidemi, kalp hastalığı, inme) sorgulandı ve tedavisi kaydedildi. Mikrovasküler komplikasyonlar (retinopati, nefropati, myopati) ve makrovasküler komplikasyonlar (aterosklerotik kalp hastalığı, periferik arter hastalığı,svo varlığı) açısından hasta sogulandı ve kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hasta sayısı toplam 351 kişiydi.Hastaların %59,0'ınınkadın, %41,0'ının erkek cinsiyette olduğu saptandı.%7,1'i tip 1 diyabetli, %92,9'u tip 2 diyabetli hastalardan oluşmaktaydı.HbA1c değerleri ve AKŞ değerlendirildiğinde ortalama HbA1c değeri %8,2 olarak saptandı. Hedef HbA1c değerine ulaşan hasta oranı %35,3'di. Hastaların hedef açlık kan şekerine ulaşma oranı %26,8 olarak tespit edildi. Hastanın hipertansiyon tanısı, süresi ve tedavisi kaydedildi. Toplam hipertansif hasta oranı %35,9 olarak saptandı. Hipertansif hastaların %92,9'ü tedavi almakta olup %7,1'i tedavi almamaktaydı. Kadın hastalarda hipertansiyon varlığı erkek hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi(p=0,001).Kadınların %43,0'ında hipertansiyon varlığı bulunurken erkeklerin %25,7'sinde hipertansiyon saptandı. Hastaların hiperlipidemi tanısı ve almakta olduğu tedavisi sorgulandı.HDL Kolesterol düşüklüğü %51,6;LDL Kolesterol yüksekliği %89,5 ve TG yüksekliği %66,1 oranında saptandı. Retinopati varlığı hastanın yakın zamandaki muayenesinden ve hastanemizdeki uzman göz doktoru tarafından muayene sonucu oluşturulmuş ve kaydedilmiştir. Hastaların %28,2'sinde retinopati varken, %71,8'inde yoktu. Retinopatisi bulunanların %92,9'unda nonproliferatif retinopati bulunmaktayken, %7,1'inde proliferatif retinopati bulunmaktaydı. Diyabetik nefropati oranı için spot idrarda albümin/kreatinin oranına bakıldı ve hastaların %28,8'inde albüminüri saptanırken, %71,2'sinde albüminüri görülmemiştir. Albüminürisi bulunan hastaların %79,2'sinde mikroalbüminürisi bulunurken, %20,8'inde makroalbüminüri bulunmaktaydı. Mikrovasküler komplikasyonlar ve makrovasküler komplikasyonlar kaydedildi ve oranına bakıldı.Hastaların %20,2'sinde koroner arter hastalığı saptanmışken, %79,8'inde koroner arter hastalığı bulunmamaktaydı. Araştırmaya dahil edilen diyabetli hastaların %51,6'sında polinöropati bulunurken %48,4'ünde bulunmamaktaydı. Hastaların %26,8'i sigara kullanmaktayken,%73,2'si sigara kullanmamaktaydı. Erkek hastalarda sigara Hastaların %49,8'i oral antidiyabetik kullanırken,%49,3'ü insülin kullanmaktaydı. Tip 1 diyabetli hastaların tamamı(%100) insülin kullanırken, tip 2 diyabetli hastaların %53,7'si oral antidiyabetik, %45,4'ü insülin kullanmakta olup %0,9'u ilaç kullanmamaktaydı.İnsülin kullanan hastaların %52,6'sı bazal bolus insülin, %27,7'si karışım insülin, %19,7'si de bazal insülin kullanmaktaydı. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmamızda da görüldüğü gibi diyabetik hastalarda metabolik kontrol hedeflerine ulaşamayan hasta oranı hala yüksektir. Önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet ve komplikasyonlarının önlenmesi ve azaltılması için ulusal ve yerel karar vericiler düzeyinde istek ve kararlılık sağlanmalı; diyabetik hasta eğitimi ve düzenli takibi aksatılmadan yapılmalıdır

Diabetes mellitus-tip 2Diabetik nefropatilerDiabetik retinopati+7
İlker Ahmet Katırcı
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik miyeloid lösemilerde killer cell immunoglobulin-like reseptör genotip analizi

ÖZET Akut ve Kronik Miyeloid Lösemilerde Killer Cell Immunoglobulin-like Reseptör Genotip Analizi Amaç: Doğal öldürücü (NK, natural killer) hücreler antitümör aktiviteleri olduğu bilinmektedir. NK hücrelerinin bu aktivitesi KIR (killer cell immunoglobulin-like receptor) adı verilen aktive ve inhibe edici özellikleri olan reseptörler tarafından düzenlenmektedir. Aktive edici ve inhibe edici reseptörler arasındaki oran, reseptörlerin ilgili ligandlarla bağlanma kuvveti ve oluşturulan sinyaller arasındaki denge NK hücrelerinin fonksiyonlarını düzenler. KIR genleri popülasyonlar, bireyler, hastalıklar arasında çeşitlilik gösterir. Yapılan çalışmalar bu farklılıkların tedavi yanıtını etkilediğini göstermiştir. Bu çalışmada akut ve kronik miyeloid lösemi hastalarında KIR genotip frekanslarını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubumuza Mayıs 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında kliniklerimizde takip edilen 34 akut miyeloid lösemi (AML), 46 kronik miyeloid lösemi (KML) tanılı hasta dahil edildi. Ayrıca 100 yaş ve cinsiyet uygun sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcıların bilgilendirilmiş onayı ile çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Değerlendirme Kurulu tarafından izin verilmiştir. Tüm hastalardan EDTA'lı venöz kan örneklerinden DNA çıkarıldı. KIR genlerinin genotipik analizi multipleks KIR SSO kiti ile yapıldı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve SSO yöntemiyle periferik kan örneklerinden KIR genleri tanımlandı. Grup A haplotipine karakteristik gen (KIR2DL1, 2DL3, 2DL4, 2DP1, 3DP1, 3DL1, 3DL2, 3DL3 and 2DS4) içeriğine sahip kişiler AA genotipi kabul edildi. KIR2DL2, 2DL5, 2DS1, 2DS2, 2DS3, 2DS5 ve 3DS1 arasında herhangi bir gen mevcutsa, birey B haplotipi olarak kabul edildi (genotip Bx). Bulgular: Çalışmamızda AML, KML ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 52±2.8, 56.5±2,2 ve 53±1,2 yıl idi (P>0.05). KML hastalarında AA genotipi % 34,8, AML ve kontrol grubu için % 38,2 ve % 30 bulundu. Bx genotipi KML, AML ve kontrollerde sırasıyla; % 65,2, % 61,8 ve % 70 olarak saptandı. Tüm lösemili (AML+KML) hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında KIR2DL3 anlamlı bulundu (P<0.05). KML hastaları için KIR2DL3 yüksek frekanslarda anlamlı iken KIR2DS2 ve KIR2DL2 düşük frekanslarda anlamlı bulundu (P ≤0.05). Sonuç: Lösemilerde özellikle KML grubu hastalarda NK hücre fonksiyonlarının düzenleyicisi olarak kabul edilen spesifik KIR genotiplerinin bulunduğuna dair güçlü veriler bulunmaktadır. Çalışmamıza ait bulgular NK hücreleri üzerindeki KIR ekspresyonundaki değişikliklerin akut ve kronik miyeloid lösemi gelişimiyle ilişkili olabileceğini desteklemektedir. Bu konuda daha geniş sayıda hastalarla yapılan çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Lösemi, KIR, Miyeloid

GenotipKatil hücreler-doğalLösemi+5
Merve Erkoç
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal replasman tedavisi alan hastalarda SCUBE1 düzeyi ile elektrokardiyografi, ekokardiyografi bulguları, epikardiyal yağ dokusu ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Amaç: Kronik böbrek hastalığında (KBH) morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. İleri evre böbrek yetersizliği olan hastalarda arteriyel sertlik ve vasküler kalsifikasyon kardiyovasküler riskin güçlü belirleyicileridir. Renal replasman tedavisi alan hastalar trombotik olaylara da eğilimlidir. SCUBE1 trombosit alfa granüllerinde bulunur ve trombosit aktivasyonu ile hücre yüzeyine sunulur. SCUBE1 düzeyinin platelet aktivasyonu ve akut iskemik olaylarda arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, renal replasman tedavisi alan hastalarda SCUBE1 düzeyi ile elektrokardiyografi ve ekokardiyografi bulguları, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplant alıcısı 21 hasta, periton diyalizi uygulayan 20 hasta, hemodiyaliz ile takip edilen 20 hasta, GFR <30 ml/dk'un altında olan 20 prediyaliz hastası ve kontrol grubu için 16 sağlıklı gönüllü olmak üzere 97 kişi alınmıştır. Akut infeksiyon, kardiyovasküler olay, malign hastalık, kontrolsüz hipertansiyon ve diyabeti olanlar dışlandı. Rutin biyokimyasal parametreleri, SCUBE1 düzeyi ölçüldü. Elektrokardiyografik ve ekokardiyografik inceleme yapıldı. Doppler USG ile karotis intima media kalınlığı ölçüldü. İstatistiksel değerlendirmeler için SPSS 20 for Windows paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun 49'u erkek, 32'si kadındı. Kontrol grubunun ise 9'u erkek, 7'si kadındı. Yaş ortalaması hasta grubunun 47.90, kontrol grubunun 44.87 idi. Hasta grupları ve kontrol grubunun SCUBE1 düzeyleri arasında bir fark saptanmadı. SCUBE1 ile renal transplant grubunda CRP, periton diyalizinde magnezyum, prediyalizde ESH, PTH, PLT, CaXP, hemodiyaliz grubunda ise kalsiyum arasında korelasyon saptandı. SCUBE1 düzeyleri EKG veya EKO patolojilerine eşlik etmiyordu. Prediyaliz hastalarında CRP yüksekliği kapak patolojisi ile birliktelik gösterdi. Hemodiyaliz hasta grubunda diyaliz sonrası SCUBE1 düzeyi diyaliz öncesi düzeye göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.007). Hasta grupları ve kontrol grubunun epikardiyal yağ doku kalınlığı, elektrokardiyografi, ekokardiyografi bulguları ile SCUBE1 düzeyi arasında istatiksel olarak bir fark saptanmadı. Periton diyalizi ve hemodiyaliz grubunda karotis intima media kalınlığı ile SCUBE1 düzeyi arasında pozitif bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: SCUBE1 ile inflamasyon belirteçleri; renal tranplant hastalarında CRP ve periton diyaliz hastalarında eritrosit sedimantasyon hızı ve trombosit sayısı ile korele idi. SCUBE1 düzeyinin hemodiyaliz sonrası artması nedeni ile hemodiyalizin trombositleri aktive etmesi ve kardiyovasküler olaylara katkısı olabileceğini düşündürebilir. İlginç olarak prediyaliz hastalarında CRP yüksekliği kapak patolojisi ile birliktelik gösterdi. Kardiyovasküler hastalıklarda önemli bir bulgu olan epikardiyal yağ dokusu ile SCUBE1 düzeyleri arasında bir korelasyon olmaması ve sağlıklılarda ekokardiyografide patoloji olmayan ve prediyaliz hastalarında SVDD olmayanlarda SCUBE1 önemli oranda daha yüksek olması, tek bir SCUBE1 ölçümü ile kardiyovasküler olaylar konusunda yorum yapmanın doğru olmayacağını düşündürebilir. Hemodiyaliz hastaları hariç KBH olan kadın hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da SCUBE1 değerlerinin daha yüksek olması önemli olabilir. Sekonder hiperparatiroidi belirteçlerinin ve karotis intima media kalınlığının SCUBE1 artışı ile korelasyon göstermesi nedeni ile SCUBE1 düzeyleri, diyaliz hastalarında ateroskleroz ve kemik mineral hastalığı ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, SCUBE1

Hatice Ayan
Çukurova University
2017
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kök hücre transplantasyonu yapılan multipl miyelom hastalarında microRNA varyantlarının prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Multipl miyelom (MM) bir malign plazma hücre neoplazisidir. MicroRNA (miRNA, miR-, mi-)'lar yaklaşık 21-23 nükleotid uzunluğunda, kısa, tek zincirli, protein kodlamayan RNA molekülleridir. Temel fonksiyonları, translasyon aşamasında gen ekspresyonunu düzenlemektir. Regülasyonu bozulmuş miRNA ekspresyonunun ve miRNA ilişkili polimorfizmlerin, MM patogenezine ve prognozuna olan etkilerine dair çalışmalar literatürde yer almaktadır. MiRNA196a2, geni kromozom 12q13.13 üzerinde lokalize olan ve son dönemde malignite ile ilişkisi çok sayıda çalışmaya konu olmuş bir miRNA'dır. Bu çalışmada amaç; miRNA196a2 polimorfizmlerinin, otolog kök hematopoetik kök hücre nakli yapılan MM hastalarında prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 200 MM tanılı hasta ve 200 sağlıklı gönüllü dahil edildi. MM tanılı hastalar, 15.06.18-15.10.2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde MM tanısı ile takip edilmekte olan hastalardan oluşmaktaydı. Hastalara ait klinik veriler geriye dönük dosya taraması ile değerlendirildi. Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu (OHKHT) yapılmış/yapılmamış MM tanılı hastalardan ve sağlıklı kontrollerden venöz kan örneğinden DNA izolasyonu yapıldı. DNA örnekleri -20 0C'de bankalandı. Mi196a2 T/C genotiplendirme polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) - sınırlayıcı enzim parça uzunluk çeşitliliği (restriction fragment length polymorphism, RFLP) tekniği ile yapıldı. Takipte, tedavide çalışmaya alınan hastalara herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Progresyona kadar olan ve uzun dönem sağkalımları takip edildi. Hastalarda ve sağlıklı kontrollerde miRNA196a2 allel / genotiplerinin dağılımı karşılaştırıldı. Prognostik faktörlerin ve mi196a2 genotip dağılımlarının, MM'da genel sağkalım, progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi değerlendirilmeye çalışıldı. Bulgular: Hastalar ile kontrol grubu arasında genotip dağılımları arasında anlamlı fark izlenmedi. MiRNA196a2 genotipi dağılımı ile klinik parametreler (yaş, cinsiyet, Ig subgrupları, ISS evresi) arasında ilişki saptanmadı. Univaryant analizde, PFS (progresyonsuz sağkalım) üzerine anlamlı etkisi saptanan faktörler; cinsiyet, ECOG performans skoru, OHKHT yapılmasıdır. OS üzerine anlamlı etisi saptanan faktörler ise; cinsiyet, yaş, ISS evresi, hafif zincir türü, ECOG performans durumu, OHKHT yapılması, miRNA196a2 genotipidir. Multivaryant analize ise, PFS üzerine OHKHT yapılmasının olumlu etkisi izlenirken (p=0.001); OS üzerine, ECOG performans skoru (p=0.016), miRNA196a2 genotipi (p=0.041), ISS evresi (p=0.045) etkenlerinin anlamlı etkisi mevcuttu. Sonuç: MM'da, mi196a2 polimorfizmlerinin OS üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. CC genotip daha kötü prognostik bulgu olarak saptanmıştır. CC genotipe sahip hastaların, erken dönemde daha agresif tedavi seçenekleri açısından değerlendirilebileceği sonucuna varılmştır. . Anahtar Kelimeler: Multipl miyelom, Otolog kök hücre transplantasyonu, miRSNPs, microRNA, miR196a2 polimorfizm

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuKök hücre taransplantasyonuMikro RNA+5
Melya Pelin Kırık
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer sirozunda etiyoloji ve hastalık evresi ile diyastolik disfonksiyon ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Siroz hastalarında, kardiyomiyopatinin 3 kriteri arasında sol ventrikül diyastolik disfonksiyon (LVDD), kardiyak disfonksiyonun erken bir göstergesidir. LVDD değerlendirmesinde en değerli yöntem doku doppler ekokardiyografi görüntülemesidir (TDI). Bu çalışmada sirozun etiyoloji ve evresini oluşturan parametrelerle TDI bulguları ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 100 karaciğer sirozlu hasta ve 65 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Child-Pugh ve MELD-Na (Model for end-stage liver disease) skorları hesaplandı. TDI bulguları ve BNP ile hastalığın etiyolojisi ve evresi arasındaki ilişkiler incelendi. Bulgular: Hastaların 76'sında (%76) BNP düzeyi normal, 24'ünde (%24) ise yüksekti. Hastaların 65'inde (%65) LVDD saptanmazken, 35 (%35) hastada LVDD mevcuttu. Etiyoloji ile BNP düzeyi ve LVDD arasında ilişki yoktu. Child A'lılarda BNP 59.9 ± 75.6, Child B'lilerde BNP 84.0 ± 62.4, Child C'lilerde BNP 103.5 ± 57.1 saptandı (p=0.001). Child A'lıların %14' ünde, Child B'lilerin %29.6' sında, Child C'lilerin %50'sinde BNP normalden yüksekti (p=0.009). BNP düzeyi normal aralıkta (0-100 ng/L) olanlarda Child skoru 6.5 ± 2, normalden yüksek olanlarda (> 100 ng/L) Child skoru 8.4 ± 2.7 saptandı (p=0.000). MELD skoru ≤ 9 olanlarda é septal (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı septal ölçümü) 7.67 ± 1.71 cm/s, 10-19 arası olanlarda 8.42 ± 1.79, 20-29 arası olanlarda 5.00 ± 2.45 saptanırken (p=0.002); é lateral (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı lateral ölçüm) sırasıyla 11.3 ± 3.18 cm/s, 12.62 ± 2.89, 10.00 ± 3.06 saptandı (p=0.01). MELD skoru ≤ 9 olanların %37.2'sinde, 10-19 arası olanların %26'sında, 20-29 arası olanların %85.7'sinde LVDD saptandı (p=0.007). LVDD olmayan hastalarda MELD skoru 10.6 ± 3.2, LVDD olan hastalarda MELD skoru 12.5 ± 5.8 olarak saptandı (p=0.048). Kreatinin düzeyi LVDD olan hastalarda (0.9 ± 0.5 mg/dl) LVDD olmayan hastalara (0.8 ± 0.3 mg/dl) göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.042). Sonuç: MELD skoru ≥ 20 olan sirozlu hastalarda LVDD yüksek oranda görülmektedir. BNP düzeyi sirozlu hastalarda sağlıklı kontrollerden daha yüksek olup asitli siroz hastalarında ve Child-Pugh skoru yüksek olan hastalarda daha da artmaktadır. İleri evre siroz hastalarında TDI bulguları ve BNP düzeyleri kardiyak komplikasyonların erken tanı ve tedavisi için önemli olabilir. Anahtar sözcükler: Siroz, Child, MELD, Diyastolik disfonksiyon, Doku doppler ekokardiyografi, BNP

DiastolEtyolojiHastalık şiddeti indeksi+4
Melih Bani
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple myeloma tanısı alan hastalarda UCP-2 ve NR3C1 genlerinin tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Multiple myeloma (MM), monoklonal hafif ve ağır zincir aşırı üretimine yol açan malign bir plazma hücre diskrazisidir. UCP -2'nin (uncoupling protein-2) malignitelerdeki ekspresyonu; NR3C1'in (neuron-specific glucocorticoid receptor) steroid direnci arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UCP-2 ve NR3C1 genine ait fonksiyonel gen varyantlarının MM hastalarında tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde MM tanısı alan 200 hasta ve 200 kontrol grubu alınmıştır. Hastaların % 77,5'ine otolog kemik iliği nakli (OKHN) yapılmıştır. Kişilerin periferik kanlarından elde edilen DNA'lardan UCP-2 ve NR3C1 genlerine ait rs41423247 ve rs659366 varyantları PCR-RFLP yöntemi kullanılarak çalışıldı. Bulgular: Hastaların 5 yıllık total sağ kalımı(OS) % 71, progresyonsuz sağ kalımı(PFS) medyan 43.8 ay olarak tespit edildi. NR3C1 geninin genotip ve allel dağılımının sağlıklı kontrol grup ile MM tanılı grupta benzer olduğu, OS ve PFS üzerine istatiksel olarak etkili olmadığı görüldü. UCP-2'nin AA genotip ve A allel frekansının anlamlı olarak MM arttığı ve MM' ya yatkınlıkta önemli rol oynadığı (5.6 kat risk artışı) ortaya konulmuştur (p:0.001), GG genotipinin sağlıklı grupta daha fazla görüldüğü ve hastalıktan koruyucu bir faktör olduğu istatiksel olarak anlamlı bulunarak saptandı (p:0.013). Sonuç: MM tanılı hastaların OS ve PFS'lerini belirlemek çalışmalar sürmektedir.NR3C1 MM tanısı alanlar ve sağlıklı kontrol grubunda olanlar arasında farklılık göstermemektedir. Bu nedenler MM hastalığındaki steroid direncinin başka bir yol ile oluştuğu düşünülmektedir. UCP-2'nin AA genotipinin hastalığa yatkınlık sağladığı, GG genotipinin hastalıktan koruyucu olduğu saptandı.Gelecekte UCP-2 gen varyantlarının MM prognozunda daha çok yer bulacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myeloma, UCP-2, NR3C1

Genetik varyasyonGenlerMultipl miyelom+2
İlknur Demir
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid hastalıklarında IgG4 düzeyi

Giriş ve Amaç: IgG4, B lenfositlerin antijenlerle uyarılması sonucunda sentezlenen ve vücuttaki organların pek çoğunda inflamasyon ve bunun sonucunda fonksiyon bozukluğu yaratan bir oto antikor olup IgG4 ilişkili hastalıkların temelini oluşturmaktadır. IgG4 ilişkili hastalıkların görüldüğü bir organ da tiroid bezidir. Tiroid bezinin hastalıklarının IgG4 seviyesini ölçmek, klinik etkilerini gözlemlemek ve ülkemizdeki sıklığını öğrenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 22/04/2021 ile 18/11/2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların demografik, öz geçmiş, soy geçmiş ve ilaç kullanım öyküsü bilgileri not edildi. IgG4 ve diğer laboratuvar parametrelerine bakıldı. Sistemde yer alan ultrasonografi sonuçları not edildi. Bulgular: Çalışmamıza 143 kadın (%72), 56 erkek (%28) toplam 199 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı median 44,48 ± 15,02 yıl, tanı süresi median 4 (3.5-5.5) yıldı. IgG4 ≥ 135 mg/dl olan hasta sayısı 35 (%17.6), IgG4 / IgG ≥ %8 olan hasta sayısı ise 56 (%28.1) idi. Graves hastalığı, Hashimoto tiroiditi, tiroid nodülü ve kontrol grubunun IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Graves hastalarında IgG4 ≥ 135 mg/dl ve IgG4 / IgG ≥ %8 olan gruplarda sT3, sT4 ve Hertel skoru istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hashimoto tiroidi grubunda istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda ise IgG4 seviyesi literatürdeki oranların çok üzerinde bulundu. Sonuç: Çalışmamızda IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri açısından 4 grup birbiri ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. IgG4'ün Graves hastalığında tiroid hormon yüksekliği ve oftalmopati şiddetine etkisi olabileceği düşünülmüştür. Kontrol grubunda literatüre göre oldukça yüksek oranda saptanan IgG4 pozitifliği açısından Türkiye popülasyonunda ileri araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IgG4, IgG4/IgG, Graves, Oftalmopati, Türkiye

Graves hastalığıOftalmopatiTiroid bezi+2
Kutay Kırdök
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri hastalarında vücut kas oranının ve ekstremite kas kuvvetlerinin sağlıkla ilişkili yaşam kalitesine etkisi

Amaç: Meme kanseri hastalarında vücut kas oranı ve ekstremite kas kuvvetlerinin sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi üzerine olan ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mart 2023 ile Nisan 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında takipli meme kanseri tanısı almış 62 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Üst ekstremite kas gücü değerlendirmesi hidrolik el dinamometresi ile, alt ekstremite kas gücü değerlendirmesi sandalyeden kalkma testi ile, vücut kas oranı ölçümü biyoelektrik empedans analizi ölçüm cihazı ile, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi sorgulaması EORTC-QLQ-C30 ölçeği ile yapılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 53,19 (±10,43), Vücut Kitle İndeksi (BMI) ortalaması 28,78 kg/m² (±4,85), kas kütlesi ortalaması 44,41 kg (±6,64), kas yüzdesi ortalaması %61,07 (±6,23) olarak saptanmıştır. Hastaların sandalyeden kalkma testini tamamlama süresi ortalama 12,40 saniye (±3,45), el dinamometresi sıkma kuvveti ortalama değeri 50,7118 pound (± 12,95779) olarak ölçülmüştür. Sandalyeden kalkma testini normal-hızlı sürede tamamlayan hastaların sosyal fonksiyon puanının diğer hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Yorgunluk ve ağrı puanlarının testi normalden yavaş sürede tamamlayan hastalarda diğer hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Hidrolik el dinamometresi el sıkma kuvveti normal-yüksek olan hastaların uğraş fonksiyonu ve kavrama fonksiyonu puanlarının diğer hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). El sıkma kuvveti düşük olan hastaların iştah kaybı puanının diğer hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). BMI ve Yağsız Kütle İndeksi (FFMI) arasında pozitif yönde yüksek düzeyde korelasyon (p<0,001), FFMI ve İskelet Kası Kütle İndeksi (SMMI) arasında tam korelasyon (p<0,001) saptanmıştır. FFMI ve sandalyeden kalkma testi arasında pozitif yönde orta düzeyde korelasyon (p<0.05), sandalyeden kalkma testi ile el dinamometresi sıkma kuvveti arasında ters yönde orta düzeyde korelasyon (p<0,001) saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ekstremite kas kuvvetleri iyi durumda olan meme kanseri hastalarının daha az semptom yaşadığı ve daha iyi bir yaşam kalitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, yaşam kalitesi, kas gücü

Kas kuvvetiKas-iskelet sistemiMeme hastalıkları+3
Sucan Demir
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antropometrik indekslerin prediyabet ve diyabet ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda, prediyabet ve yeni tanı tip 2 DM tanısı alan hastalarda antropometrik indekslerin ve metabolik parametrelerin değerlendirilmesi, antropometrik indekslerin ve metabolik parametrelerin karbonhidrat metabolizma bozukluğu derecesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi, antropometrik indekslerin karbonhidrat metabolizma bozukluğu derecesini ayırt etme yönünden birbirleriyle karşılaştırılması ve bu ayrımdaki sınır değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01.01.2021 ve 04.01.2023 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniklerine başvuran 87 izole BAG, 232 izole HbA1c yüksekliği, 31 izole BGT ve BAG+BGT, 188 BAG+HbA1c yüksekliği, 38 BGT+HbA1c yüksekliği, 81 BAG+BGT+HbA1c yüksekliği, 198 yeni tanı tip 2 diyabet olmak üzere toplam 855 hasta ve 100 normoglisemik sağlıklı kişi dahil edilmiştir. Sağlıklı kontrol grubu herhangi bir nedenle başvuran olgular arasından AKŞ, HbA1c ve 75 g OGTT sonucu normal değerler arasında olan olgulardan oluşturulmuştur. Hastaların demografik, özgeçmiş ve soygeçmiş öykü bilgileri not edildi. Poliklinikte antromopetrik ölçümleri yapıldı ve not edildi. İstatistiksel değerlendirmeler Mann Whitney U testi, Ki-kare testi ve Kruskal Wallis testi ile yapılmıştır. Gruplar arasında ayırım yapacak sınır değerler ROC analizi ile araştırılmıştır. Bulgular: Kan şekeri yüksekliği olduğunu bilerek polikliniğimize başvuran hasta sayımız tüm olgularımızın beşte birini oluşturmuştur. Sağlıklı kontrol grubu, prediyabet alt grupları ve aşikar diyabet grupları arasında antropometrik indeksler açısından istatistiksel olarak anlamlı birçok farklılık gözlenmiştir. Prediyabet ve T2DM ayırmada en değerli antropometrik indeksler LAP ve BKO olarak bulunmuştur. Çoğu antropometrik indekste İzole BAG ve izole HbA1c, prediyabetin diğer alt gruplarından iyi yönde ayrılmıştır ve BAG+BGT+HbA1c grubu, T2DM grubuyla beraber hareket etmiştir. İzole BAG ve izole HbA1c grupları ile diğer prediyabet hastaları arasında BSI dışındaki diğer antropometrik indeks ve AST, ALT, GGT, CRP, LDL-K, HDL-K, trigliserid, hemoglobin, ürik asit ve HOMA-IR skoru bakımından farklılık bulunmuştur. Bu ayırımın gerçekçi bir ayırım olacağı kanaatine varılmıştır. Antropometrik indeksler ve HOMA-IR diyabet tanısı koymada güvenilir bulunmamıştır. Tüm antropometrik indeksler, HOMA-IR ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde korelasyon göstermişlerdir. En anlamlı korelasyonu gösteren indeks LAP olmuştur. Sonuç: Çalışmamızda prediyabetin çok heterojen bir grup olduğu anlaşılmıştır. Antropometrik indeksler ve metabolik parametreler aracılığıyla izole BAG ve izole HbA1c gruplarının prediyabetin metabolik durumu daha iyi özellikte olanlarını oluşturduğu gösterilmiştir. BAG+BGT+HbA1c hastalarının T2DM hastaları kadar metabolik yönden risk altında oldukları gösterilmiştir. Antropometrik indekslerin T2DM tanısı koymak için geçerli parametreler olmadıkları anlaşılmıştır. Ancak çalışmamızda yer almayan birçok antropometrik indeks bulunmaktadır ve bu antropometrik indekslerin de dahil edildiği daha kapsamlı geniş katılımlı prospektif izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Prediyabet, BAG, BGT, Antropometrik ölçümler.

AntropometriAntropometrik parametrelerDiabetes mellitus+3
Mehmet Sinan Akarca
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B tedavisinde kullanılan tenofovir disoproksil fumarat, tenofovir alafenamid ve entekavirin renal fonksiyonlar üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Kronik Hepatit B dünyada 250 milyondan fazla insanı enfekte etmiş ve halen hepatosellüler karsinomun etiyolojisi arasında en yaygın nedenlerden biridir. Günümüzde tedavide, tenofovir disoproksil fumarat, tenofovir alafenamid ve entekavir kullanılsa da bu ilaçların renal toksisiteleri açısından net bir görüş bildirilmemektedir. Çalışmamızda bu ajanların renal toksisite durumları araştırıldı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği Polikliniği'ne 01.01.2017-31.12.2022 tarihleri arasında başvuran kronik hepatit B'li hastalar ile retrospektif ve tek merkezli olarak yapıldı. Olguların demografik ve laboratuvar verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 189 hastanın %58,7'si erkek, %41,3'ü kadın ve yaş ortalaması 55,06±12,61 yıldı. Üre düzeylerinin tedavi öncesi dönem ile karşılaştırıldığında tedavinin 2. yılında ETV ve TDF tedavisi alan olgularda anlamlı olarak arttığı; TAF tedavisi alan olgularda ise anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Olguların kreatinin ve GFR düzeylerinin hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisi alan olgularda tedavi öncesi dönemle karşılaştırıldığında tedavinin 2. Yılında da anlamlı farklılık göstermediği tespit edildi. Çalışmamız hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisinin 1. ayında HBVDNA'da anlamlı bir düşüşün olduğu görülürken; tedavinin 2. yılında bakılan viral yanıt düzeyleri incelendiğinde ise hem ETV hem TAF hem de TDF olgularında iyi bir düzeyde olmadığı (HBVDNA >120 kopya/mL) görüldü. Sonuçlarımızda, fosfat, INR ve total bilirubin düzeyi açısından hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisi alan hastalarda anlamlı fark tespit edilmedi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda olguların üre düzeylerinin tedavinin 2. yılında ETV ve TDF tedavisi alan olgularda arttığı; TAF tedavisinde ise değişkenlik göstermediği görüldü. Diğer böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri tedaviye göre değişmedi. Alınan tedavilerin viral yanıtı açısıdan tedavi öncesine göre azaldığı gösterse de tedavinin 2. yılındaki HBVDNA kopya sayısı iyi düzeyde değildi. Sonuçlarımızın genellenebilmesi için daha fazla hasta sayısına ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Böbrek fonksiyon testleriEntekavirHepatit+6
Elif Miran
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyaliz kronik böbrek hastalarında sarkopeni sıklığı ve ilişkili faktörler

Giriş ve Amaç: Sarkopeni yaşlanma ile ortaya çıkan istenmeyen kas kitlesi kaybı olarak tanımlanmaktadır. Böbrek yetmezliği gibi akut ve kronik hastalık durumlarında da ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda prediyaliz kronik böbrek hastalarında herhangi bir nedenle çekilmiş abdomen tomografi tetkikleri retrospektif olarak incelenerek psoas kası ölçümüyle sarkopeni saptanması hedeflenmiştir. Sarkopenik hastaların klinik ve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda 01.01.2010 ile 31.12.2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Nefroloji Kliniğince takipli KBH hastalarının verileri retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastaların demografik özellikleri, komorbit hastalıkları, takipleri sırasında bakılan kan tetkiki geriye yönelik taranarak kaydedilmiştir. Hastaların Abdomen BT kesitlerinde Lomber 4 düzeyindeki psoas kasının Hounsfield Unit hesaplaması yapılarak ortalama (HUAC) hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 36'sı kadın (%49.3) ve 37'si erkek (%50.7) toplamda 73 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 24 ve 64 arasında olup ortalaması 49.6±10,58 idi. HUAC değerlerinin kadın ve erkek olarak ayrı ayrı çeyreklik dilimlere ayrılarak ilk çeyrek ortalaması (%25 persentil) hesaplanarak sarkopeni sınırı olarak belirlendi. Bu değer kadınlarda değeri 12.12, erkeklerde ise 13.51 olarak hesaplandı. Sarkopenik hastaların yaş ortalaması, üre, kreatinin, glukoz, parathormon, ferritin değerleri ve kronik böbrek hastalıklı süresi sarkopenik olmayanlara göre daha yüksek bulundu. Diyabetik ve KAH'lı hastalarda sarkopeni varlığı arasında istatistiksel olarak ilişki saptandı. Hipertansif ve glomerulonefritli hastalarda ise sarkopeni varlığı istatistiksel olarak ilişki saptanmadı. Glomerüler filtrasyon hızı çoğunlukla 60 ml/dk altında olan hastalarda sarkopeni daha yüksek saptandı. Sarkopenik hastaların olmayanlara göre kronik böbrek hastalığının sürecinde daha yüksek oranda diyalize girdiği saptandı. Sarkopenik olan hastalarda sağkalım süresi olmayanlara göre 24 ay daha kısa olup mortalite daha yüksek saptandı. Sonuç: Sarkopeni saptanan hastalarda mortalitenin daha yüksek oluşu, diyalize gidişin sarkopenik olmayanlara göre daha fazla olması nedeniyle sarkopeni teşhisi ve tedavisi önemlidir. GFH 60 ml/dk altında olan ileri yaştaki hastalar sarkopeni açısından tetkik edilmelidir. Bu hastalarda metabolik asidozun engellenmesi, eşlik eden komorbiditelerin kontrol altında tutulması ayrıca sarkopeninin tedavisi için beslenmeye dikkat edilmesi ve fiziksel egzersizlerinin arttırılması önemlidir. HUAC yöntemi ile sarkopeni teşhisi, tanıda kullanılan diğer araçlar gibi sarkopeniyi tahmin etmede olumlu sonuçlar vermiştir. Hasta popülasyonunun artmasının, cinsiyete ve hastalığa özgü standart HUAC alt kesim değerinin belirlenmesi açısından faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sarkopeni, Kronik Böbrek Hastalığı, HUAC, Bilgisayarlı Tomografi

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
Mustafa Şahin
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Graves hastalığında başlangıç ve tedavinin 6. ayında hemogramdaki inflamatuar parametreler ile tiroid stimülan immünglobulin (TSI) düzeyi arasındaki ilişki

Amaç: Graves hastalığı (GH), diffüz guatr ve hipertiroidizm ile karakterize otoimmün tiroid hastalığıdır. Tirotoksikozun ayırıcı tanısında, hastalık nüksü ve aktivitesini göstermede TSI kullanılmaktadır. Ancak ulaşılabilirlik ve maliyet TSI kullanımını sınırlandırmaktadır. Çalışmamızda GH tanı ve takibinde TSI yerine kullanılabilecek ve kolay ulaşılabilen belirteç varlığı araştırılmıştır. Hastaların başlangıç ve antitiroidal tedavi sonrası 6. aydaki tam kan sayımından elde edilen NLO, MLO, TLO, SII indeks, PIV gibi inflamatuar belirteçler ile TSI düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2018 ve Haziran 2023 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğinde takipli 162 GH tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. Akut veya kronik enfeksiyonu olanlar, hematolojik ve romatolojik hastalığı, malignite öyküsü olanlar, gebeler, takibe gelmeyen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Serbest T4 düzeyine göre hastalar, hafif, orta, ağır şiddetli hastalık olarak 3'e ayrıldı. Hastaların tanı anındaki ve 6 ay antitiroid tedavi sonrasındaki tiroid fonksiyon testleri, hemogram parametreleri ve TSI değerleri karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak anlamlı bulunan parametrelerin TSI ile korelasyonu her grup için ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğimizde 2018-2023 yılları arasında takip edilen GH tanılı 108 kadın (%66.7), 54 erkek (%33.3) toplam 162 hasta dahil edildi. Bu hastaların yaşı 18 ile 83 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 42.68 ± 15.33 saptanmıştır. Tedavi sonrası başlangıca göre hemoglobin (p=0.009), lökosit (p=0.001), nötrofil (p=0.002), lenfosit (p=0.002), eozinofil (p=0.033), bazofil (p=0.001) ve TSH (p=0.001) anlamlı artış varken; monosit (p=0.003), trombosit (p=0.010), TLO (p=0.001), MLO (p=0.001), sT3 (p=0.001), sT4 (p=0.001) anlamlı azalma izlendi. İstatistiksel olarak anlamlı bulunan bu parametrelerin TSI ile korelasyonu incelendi. Tüm hastalarda başlangıç ve tedavi sonrası 6. ay değerleri incelendiğinde; TSI ile monosit ve MLO arasında pozitif yönde çok zayıf korelasyon ve sT3 ile pozitif yönde zayıf korelasyon tespit edildi. Ağır şiddetli hastalık grubunda TSI ile RDW ve sT3 arasında pozitif yönde zayıf korelasyon saptandı. Sonuç: Graves hastalığı takibinde TSI'ya alternatif olarak kullanılabilecek güvenilir bir belirteç saptanmamış olsa da monosit, MLO ve ağır şiddetli hastalarda RDW'nin hastalık takibinde aktivasyonu göstermede fikir verebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Graves hastalığı, İnflamatuar parametreler, Tiroid Stimülan İmmünglobulin

Graves hastalığıHipertiroidizmTiroid hastalıkları+3
Sümeyye Gökduman
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Safra kesesi operasyonu geçirmiş insanlarda mide mukozasındaki mikroRNA (miRNA) seviye değişimi

Giriş ve Amaç: Mide kanseri gelişiminde miRNA' ları içeren yolakları ve safra asitleriyle bağlantısını anlamak mide kanseri patogenezine dair daha fazla bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır. Bu ve benzeri çalışmalarla mide kanseri gelişim riski yüksek bir hastayı tanımlamak için yeni bir marker keşfedilebilir. Bu sebeple projemizde kolesistektomili hastalarda ve mide kanser olgularında miRNA ekspresyon değişimlerinin mide kanseri patogenezindeki ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.20 Mide kanseri hastası, 22 kolesistektomili hasta ve 20 kontrol hastası olmak üzere toplamda 62 kişi çalışmaya dâhil edildi. Olguların periferik kan örnekleri EDTA' lı tüpe alındı. Bulgular ve sonuç: Mide kanseri olgularında miR155-5p' nin (p=0,006119) kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde down regüle olduğu izlendi. MiR-92a-1-5p, miR- 221 ve miR- 222' de ise kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p≥0,05). Kolesistektomi olgularında miR-155-5p (p=0,000008) ve miR-92a-1-5p'nin (p=0,000217 ) kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde down regüle olduğu izlendi. MiR-221, miR- 222' de ise kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p≥0,05). MiR-155-5p' nin hem mide kanseri hem kolesistektomi olgularında kontrol grubuna göre anlamlı şekilde down regüle olması kolesistektominin mide kanserine zemin hazırlıyor olabileceğini düşünüdürmektedir. 62 hasta ile yapılan bu çalışma, bu noktada yeterli olmayıp altta yatan mekanizmaların anlaşılması, tanı ve tedavide ilerleme sağlanması için daha fazla hasta ile yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.

CerrahiGastrik mukozaKolesistektomi+3
Ayşenur Döndüren
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İmmun kontrol noktası inhibitörlerinin immun ilişkili yan etki sonuçları

Kanser immün sistemi ilişkisinin daha iyi anlaşılması sonrası immunoterapiler, ana olarak immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde henüz geri ödemesi olmayan immunoterapilere erken erişim ve klinik çalışma kapsamında ulaşılabilmekte buna karşılık batı ülkelerinde birçok kanser türünde rutin kullanıma girmiş durumdadır. İmmünoterapi ilaçları sitotoksik kemoterapiler ile karşılaştırıldığında daha düşük profilli bir yan etki profiline sahip olsa da yan etkilerin çıkış zamanı daha belirsiz, tanınması yüksek klinik şüphe ve detaylı bir ayrıcı tanı değerlendirmesi gerektirmektedir. Birçok organı etkileyebilse de özellikle cilt, hepatobiliyer, gastrointestinal, akciğer ve endokrin sistemleri etkilemektedir11,12. Yan etkilerin birçoğu immün sistemin gereksiz aktivasyonu sonrası ortaya çıkıp 'immune related adverse events' irAE olarak adlandırılır6. Bu farklı yan etki profili bu ilaçları klinik pratikte kullanan onkoloji uzmanları için zorlayıcı olabilmektedir8,13. Bu çalışmada çoğunluğu klinik çalışma ve erken erişim ile kullanılan ipilimumab, nivolumab ve pembrolizumab ile tedavi gören kanser hastalarında görülen metabolik yan etkilerin saptanması ve bu yan etkilerin görülme sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri hastane arşivindeki elektronik veya kağıt bazlı hasta dosyalarından arşiv taraması yapılarak oluşturulmuştur. Çalışma dizayn olarak retrospektif vaka kontrol çalışmasıdır. Klinik pratikte ve Faz çalışmalarında İpilimumab, Nivolumab ve Pembrolizumab tedavisi protokolleri uygulanmış Renal Hücreli karsinoma, Malign Melanom,ileri evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinoma tanıları bulunan 34 hastanın arşiv hastane dosyalarından laboratuvar parametreleri olası toksisite yönünden incelenmiştir. Çalışmaya İpilimumab kullanan 12, Nivolumab kullanan 16 ve Pembrolizumab kullanan 6 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada en sık görülen yan etkiler karaciğer (% 11) ve tiroid (% 17,6) fonksiyonları ile ilişkili olarak saptanmış ve ayrıca metabolik (% 6) ve elektrolit (% 14,7) değişiklikler gözlenmiştir. İpilimumab verilen hastalarda en sık görülen yan etkiler karaciğer toksisitesi (% 25) ve elektrolit disfonksiyonları (% 25); Pembrolizumab uygulanan hastalarda tiroid disfonksiyonu (% 33); nivolumab verilen hastalarda diyabet (% 13) olmuştur.Çalışma sonucunda ilaç kesimine yol açabilecek yan etki gözlenmemiştir.İmmun kontrol noktası inhibitörü ilaçları ile tedaviler sırasında karaciğer ve tiroid fonksiyon bozuklukları yanı sıra metabolik ve elektrolit değişiklikleri gözlenmektedir. Bunların çoğu hafif düzeydedir ancak gerçek yaşam verilerinin sunulduğu büyük çalışmaların verileri yayınlanıncaya kadar az sayıdaki klinik çalışma hastalarına ait bu verilerin dikkate alınması önemli olacaktır.

Antineoplastik ajanlarNivolumabPembrolizumab+7
Eda Gedikoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Membranöz glomerulonefrit ve fokal segmental glomerulosklerozda soluable ürokinaz-tip plazminojen reseptör ve fosfolipaz a2 reseptör antikorlarının glomerül hasarı ve klinik bulgular ile olan ilişkisi

ÖZET Membranöz Glomerulonefrit ve Fokal Segmental Glomerulosklerozda Soluble Ürokinaz-tip Pazminojen Reseptör ve Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorlarının Glomerül Hasarı ve Klinik Bulgular İle Olan İlişkisi Amaç: Membranöz glomerülonefrit (GN) ve fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) glomerulonefritlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Glomerüler podositlerde eksprese edilen Fosfolipaz A2 reseptör antikorları (Anti-PLA2R) primer membranöz glomerulonefrit patogenezinde önemlidir. Podositler de dahil olmak üzere birçok hücrede bulunan soluable-ürokinaz tip plazminojen reseptör (suPAR) düzeyinin yüksek bulunması FSGS'de glomerül hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız; Anti-PLA2R ve suPAR düzeylerinin membranöz GN ve FSGS patogenezindeki yerini saptamayı ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile tanısı konulmuş 20 membranöz GN ve 20 FSGS tanılı erişkin hasta aydınlatılmış onam formu ve etik kurul onayı alınarak çalışmamıza dahil edildi. Tedavi başlanmadan hastalardan alınan kan ve idrar örneklerinde Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri çalışıldı; hastaların eş zamanlı yaş, cinsiyet, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), kreatinin, 24 saatlik idrarda proteinüri, trombosit, lökosit, albümin ve C-reaktif protein (CRP) değerleri ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %52,5'u kadın, %47,5'u erkekti. Çalışmaya katılan kişilerin yaş ortalaması 42±16,0 yıldı. Membranöz GN grubunda ortalama albumin değeri FSGS grubuna göre düşük saptandı. Membranöz GN grubunda % 90, FSGS grubunda % 55 oranında hastada proteinüri nefrotik düzeydeydi. Gruplar arasında plazma ve idrar Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak Anti-PLA2R ve suPAR ile CRP, kreatinin, yaş, GFR arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, Anti-PLA2R ve suPAR ile klinik ve laboratuvar bulguları arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak membranöz GN ve FSGS'de, Anti-PLA2R ve suPAR'ın önemini aydınlatmak için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Membranöz glomerulonefrit, Fokal segmental glomeruloskleroz, Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorları, Soluble Ürokinaz-tip Plazminojen Reseptör

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+5
Yasemin Aydınalp Camadan
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombotik trombositopenik purpurada terapötik plazmaferez uygulamasının değerlendirilmesi

Amaç: Trombotik trombositopenik purpura (TTP) mikroanjiopatik hemolitik anemi, trombositopeni, ateş, nörolojik bulgular ve böbrek yetmezliğinin eşlik ettiği nadir ve fatal seyreden bir hastalıktır. TTP tedavisinde Terapötik plazma değişimi (plazmaferez) standart bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada plazmaferezin klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi ve sonuçları değerlendirildi. Yöntem ve gereçler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları hematoloji bölümü, dahiliye yoğun bakım ünitesi ve diğer servis ve yoğun bakım ünitelerinde, 2009– 2017 yılları arasında TTP tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalardan her plazmaferez işleminden önce ve sonra; periferik yayma, tam kan sayımı, BUN, kreatinin, LDH, AST, ALT düzeyleri bakıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı ve işlem tarihleri, aferez uygulama sıklığı ve sayısı, tedavi yanıtları, işlem esnasında gelişen komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya toplam 47 hasta alındı. Hastaların E/K oranı 23/24 (% 48,9/51,1) ve yaş ortalaması 39±14,5 bulundu. Yanıt durumu 14 hastada (%29,8) refrakter, iki hastada relaps (%4,3), 12 hastada alevlenme (%25,5), 19 hastada (%40,4) remisyon olarak belirlendi. 14 hastanın eksitus olduğu gözlendi ve mortalite oranı literatüre göre daha yüksek bulundu (%10). Hastaların %4,3' relaps idi ve literatüre göre daha düşük bulundu. Hastaların remisyon oranı (%40,4) ülkemizde yapılmış çalışmalarla benzer literatüre göre daha düşük bulundu(%80). Steroid tedavisinin yanıt durumunda olumlu sonuçlar verdiği gözlenirken immünsüpresif tedavinin de relaps yanıtlarını azalttığı gözlendi ve bu sonuçlar literatürle benzer bulundu. Sonuç: Terapötik aferez, TTP hastalığında standart tedavidir. Terapötik plazmaferez tedavisi ile TTP hastalarında mortalite oranı azalmıştır. Terapötik plazmaferez tedavisine dirençli vakalarda steroid tedavisi ve immünsüpresif tedavi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bu çalışmada terapötik plazmaferez, steroid ve immünsüpresif tedavi kombinasyonu ile elde edilen olumlu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değere sahiptir. Anahtar kelimeler: Trombotik Trombositopenik Purpura, Terapötik Plazma Değişimi, steroid, immünsüpresif tedavi, rituksimab

PlazmaferezPurpuraPurpura-trombositopenik+5
Koray Gül
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hodgkin lenfoma'da mikroçevre profilinin değerlendirilmesi

Amaç:Hodgkin lenfoma, tam kür sağlanabilen, malign bir hastalıktır. Ancak, hastaların %15-20 kadarında relaps veya nüks görülür. Klasik Hodgkin Lenfoma'da Reed-Stenberg hücreleri tümörü başlatır ve seyrek bulunur. Etrafında yoğun mikroçevre alanı bulunur. Mikroçevreyi oluşturan T ve B lenfositlerin rolü tam olarak patogenezde tanımlanamamıştır.T lenfosit fonksiyonlarını düzenleyen Programmed Death-1 (PD-1), Programmed Death Ligand-1 (PDL-1), Forkhead Box-3 (FOXP-3) ile B lenfosit fonksiyonunu gösteren granzim B'nin Hodgkin Lenfoma mikroçevresi ve prognozu ile ilişkili olduğuna dair önemli ipuçları saptanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmada ÇÜTF Onkoloji Bilim Dalında Hodgkin Lenfoma tanısı alan ve tedavi edilen hastalardan 62'si çalışma grubunu oluşturdu. Hastaların klinik ve demografik özellikleri ile klinik, demografik ve laboratuvar verileri gözden geçirildi. Mikroçevre biyolojisine yönelik PD-1, PDL-1, FOXP-3 ve Granzim B uygun antikorlarla immunhistokimyasal olarak çalışıldı; ekspresyon tümör hücresi ve mikroçevrede ayrı ayrı değerlendirilerek bilinen prognostik parametrelerle kıyaslandı. İstatistiksel analizler, SPSS 22.0 paket programları ile yapıldı. p değerinin <0.05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular ve sonuç: Yaş (p=0,05), evre 4 hastalık (p=0,01), ilk tedavi yanıtı (p=0,03), hipoalbuminemi (p=0,01), lenfosit sayısının <1000/mm³ olması (p<0,001), nötrofil/lenfosit oranı (p=0,009), lökosit/lenfosit oranı (p=0,01), B semptomu (p=0,002) ve IPS-3,4 ve 7 skorları (p=0,03) sağ kalımla ilişkili bulundu. PD-1, RS hücre boyanmasında sadece bir hastada pozitifti. PD-1'in mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3). PD-L1'in RS hücre boyanması ve mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3 ve p=0,07). FOXP3 boyamasında non-spesifik boyanan vaka sayısı 36 idi, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Granzim B'nin RS hücrelerinde pozitif olması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,1). Granzim B'nin mikroçevrede boyanması, sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,9 ). PD-L1'in hem RS hücrelerinde hem de mikroçevrede pozitif boyanmasıyla sağ kalım arasında ilişki bulunmadı (p=0,06). HL'da bilinen prognostik parametreler ve skorların yanısıra LLO ve IPS-4 de yararlı bulunmuştur. Çalışılan biyobelirteçlerden hiçbiri tek başına doğrudan sağ kalım üzerine etkili bulunmamıştır. Ancak daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaları güçlendirmek gelecek tedavi yaklaşımlarına yol gösterecektir. Anahtar Sözcükler: Hodgkin lenfoma, mikroçevre, PD-1, PDL-1, FOXP-3, Granzim B

ApoptozisB lenfositleriGranzim B+6
Merve Kakcı
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında erken psöriatik artrittarama anketinin türkçe validasyonu

Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriyazisli hastalarda görülen spondiloartropatiler grubu içerisinde yer alan inflamatuar, sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada daha önce Tinazzi ve ark. tarafından psöriazis hastalarında hızlı, basit ve güvenilir bir şekilde psöriatik artrit (PsA) taraması yapma amacıyla geliştirilen ̋ Erken Psöriatik Artrit Tarama Anketi (EARP) ̏ isimli anketin Türkçe validasyonu ve güvenilirlik çalışmasını yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2023- Kasım 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran çalışma kriterlerini karşılayan Psöriazis tanısı almış gönüllüler dahil edildi. Psöriazis tanısına sahip hastalar, PsA tanısı doğrulanmadan önce kendi kendilerine uygulanan Dr. Tinazzi'den izin alarak çevirisi yapılan EARP anketinin Türkçe çevirisini doldurmuşlardır. Sonrasında dermatoloji hekimi tarafından dermatolojik muayeneleri yapıldı. Daha sonra hastalar Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniğine yönlendirildi. Hastalarda ön değerlendirme sonrası çalışmaya dahil olan tüm hastaların demografik verileri, inflamatuar bel ağrısı, kalça ağrısı, periferik artrit, entezit, daktilit bulgularının olup olmaması, aile öyküleri, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri kayıt altına alındı. Hastalar bir romatoloji uzmanı tarafından psöriatik artrit tanı kriterleri (CASPAR) kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programı ile analiz edilmesi planlanmıştır. Bulgular: PsA tanı yaşı 4.dekat olarak saptandı. Çalışma sonucunda kadın hastalarda PsA varlığı daha yüksek bulundu. VKİ yüksek olan hastalarda PsA gelişme riski anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Psöriazis süresi daha uzun olan hastalarda PsA daha sık geliştiği saptandı. İnflamatuvar bel ağrısı ve/veya kalça ağrısı olan hastalarda PsA görülme oranı daha yüksek bulundu. Çalışmamızda kesme değeri ≥3,5 olarak alındığında, duyarlılık %89, özgüllük %89 saptanmıştır. Tüm soruların Cronbach's Alpha değeri ile hesaplandığında 0.760 olarak bulunmuştur. EARP anketinin PsA'nın erken tanısını koymada yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermiş olup Türk toplumu için uygulanabilir ve güvenilir kabul edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız Türk toplumunda geçerlilik sağlamış olup çok merkezli çalışmaların yapılmasını önermekteyiz. Sonuçlarının başarılı olması ve literatürün de desteklediği gibi erken PsA tanısını koymada başka bir anket olmaması sebebiyle, EARP anketini psöriazis düşünülen hastalar için özellikle dermatoloji kliniği başta olmak üzere birçok hekim tarafından kullanılmasını önermekteyiz. Bu validasyon çalışması ile EARP anketinin daha yaygın kullanılması ve PsA hastalarının erken tanı alması sağlanacaktır.

Fikret Yaman
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Immunglobulin a nefropatili hastalarda tanı anındaki gama glutamil transferaz düzeylerinin renal prognoz ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Immunglobulin A Nefropati (IgAN), tüm dünyada böbrek yetmezliğine ilerleyebilen yaygın görülen bir primer glomerülonefrittir. IgAN tamamen iyi huylu bir durumdan hızla ilerleyen böbrek yetmezliğine kadar değişen çok değişken bir seyir gösterebilir. IgAN patogenezinde inflamatuar süreçlerin bu patofizyolojik duruma katkıda bulunan temel mekanizmalar olduğu varsayılmaktadır. Gama Glutamil Transferaz (GGT) oksidatif stres, inflamasyon, hücresel antioksidan eksikliği ve çeşitli hastalık durumları için öngörücü bir belirteç olduğu bilinmektedir. Artmış oksidatif stres ve inflamasyon proteinüri ve kronik böbrek hastalığına ilerlemeye neden olmaktadır. IgAN tanılı hastalarda tanı anındaki serum GGT düzeylerinin klinik, laboratuvar ve patolojik verilerle ilişkisinin incelenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda 01.01.2013 ile 01.01.2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Nefroloji Kliniğinde takipli IgAN tanılı hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, laboratuvar paramatreleri ve patolojik verileri kaydedilmiştir. Hastalar tanı anındaki serum GGT düzeylerine göre 3 gruba ayrılmış olup verilerin karşılaştırılması planlanmıştır. Bulgular: IgAN tanısı bulunan toplam 50 hasta değerlendirildi. Değerlendirmeye alınan hastaların %54'ünü erkek cinsiyet oluşturmaktaydı. Hastaların ortalama tanı yaşı 36,54 ± 12,88 yıl olarak hesaplandı. Hastalar tanı anındaki serum GGT düzeylerine göre 3 gruba ayrıldı ve verileri karşılaştırıldı. GGT düzeylerinin düşük seyrettiği grupta kadın cinsiyet çoğunluktaydı. GGT düzeyleri yüksek olan grupta proteinürinin artmış olduğu görüldü. GGT düzeyleri yüksek olan grupta böbrek yetmezliği ve kronik hemodiyaliz durumunun daha fazla olduğu saptandı. GGT düzeyleri yükseldikçe inflamatuar parametrelerde artış olduğu tespit edildi. Patolojik olarak tübüler atrofi/interstisyel fibrozis sıklığının tanı anındaki serum GGT düzeylerinin yüksek seyrettiği grupta daha fazla olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda IgAN tanısı bulunan hastalarda tanı anındaki serum GGT düzeylerinin renal prognozu öngörmede önemli bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: immunglobulin A nefropati, gama glutamil transferaz, renal prognoz

Caner Suna
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolit tanılı hastalarda malnutrisyon ve risk faktörlerinin incelenmesi

Amaç: Ülseratif kolit, tüm dünyada yaygın olarak görülen, kolonun iltihabi hastalığıdır. Ülseratif kolitli hastalarda çeşitli sebeplerle malnutrisyon gelişmektedir. Bunun nedenleri; yetersiz gıda alımı, artmış kayıp, azalmış anabolizma ve protein sentezi, artmış kalori ihtiyacı ve tedavide kullanılan ilaçlar olarak sıralanabilmektedir. Malnutrisyon görülen hastalarda hastalık daha ağır geçmekte, bu hastalar tedaviye daha dirençli olmaktadır. Çalışmamızda ülseratif kolitli hastalarda malnutrisyon durumunu değerlendirip, bunun hastalık ile bağlantısını ortaya koymayı hedeflemekteyiz. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2017-2023 yılları arası Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran Ülseratif Kolit tanılı, 500 hasta dahil edilmiş olup dışlama kriterlerimize uymayan, antromopetrik ölçüme gelmeyen, ve çağrılıp gelmeyen hastalar çalışma dışı bırakıldığında 140 hasta net olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız kesitsel ve retrospektif bir çalışmadır. Hastalara tarafımızca hazırlanan 16 sorudan oluşan anket yapılmıştır. Malnutrisyon taramasında ESPEN onaylı MUST ölçeği kullanılmıştır. Antropomopetrik ölçümler olarak vücut kitle endeksi hesaplanmış, Skinfold Caliper ile Triceps deri kıvrım kalınlığı ölçülüp not edilmiştir. Ülseratif Kolit şiddeti Mayo skoru ile hesaplanmıştır. Labaratuar değerlerinden hemoglobin düzeyi, nötrofil/lenfosit oranı, albumin, total protein, CRP, sedimantasyon, ferritin, düzeltilmiş kalsiyum, potasyum, magnezyum düzeyleri dosyalarından bakılıp not edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 140 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalamasının 44,35±12,95 (yıl) olduğu tespit edilmiş ve 38 kişinin (%27,2) <35yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Hastaların 73'ü (%52,1) erkek, 67'si (47,9) kadındır. MUST ölçeğine ilişkin sonuç değerlendirmesi incelendiğinde; 101 kişinin (%72,1) düşük, 27 kişinin (%19,3) orta ve 12 kişinin (%8,6) yüksek risk grubunda olduğu belirlenmiştir. MUST kategorileri ile MAYO kategorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=16,940; p<0,001). MUST düşük gruptaki 39 kişinin (%38,6) MAYO hafif şiddetli grupta olduğu, MUST orta/yüksek risk grubunda olan 30 kişinin (%76,9) MAYO orta/ağır şiddetli risk grubunda olduğu belirlenmiştir. Orta/yüksek risk MUST sınıfında olanların çok yüksek oranlarda MAYO orta/ağır şiddetli olduğu belirlenmiştir. Bu da malnutrisyon şiddeti ile hastalık şiddetinin birbiri ile orantılı olduğunu göstermektedir. Sonuçlar: Ülseratif kolit hastalarında birçok faktör malnutrisyon gelişimde etki etmektedir. Malnutrisyon ile ülserratif kolit hastalık şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre hastalardaki malnutrisyon durumunun ortadan kaldırılmasının ve buna yönelik tedavinin hastalık prognozuna katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, malnutrisyon, MUST

Burak Yenikaya
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak ülseri olan hastalarda osteoprotegerin düzeyleri, vasküler kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine etkisi

Amaç: Diyabetik ayak ülseri, hastanede kalış süresi uzunluğu, maliyeti, mortalite ve morbiditenin yüksekliği gibi nedenlerden dolayı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Kemik başta olmak üzere endotel ve düz kas hücereleri de dahil birçok dokudan salgılanan Osteoprotegerin (OPG), tümör nekroz faktörü reseptör süper ailesine ait bir glikoproteindir. Bu çalışma, diyabetik ayak yarası olanlarda OPG'nin arteriel kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine olan etkisini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Hastanemiz Endokrin kliniğine başvuran 30 diyabetik ayak yarası olan, 27 diyabeti olup ayak yarası olmayan ve 28 kontrol grubu erişkin hasta dahil edilmiştir. Hastalardan alınan serum OPG düzeyi ELİSA kitleri ile çalışılmış ve hastalardan eşzamanlı olarak HbA1c, lipid paneli, CRP, hemogram, BUN, kreatinin, ALT, 25-OH-VİTD3, ca, inorganik fosfor ve idrar örneklerinden spot idrardan protein/kreatin bakılmıştır. Bunların yanında, hastaların Anamnezle demografik bilgileri, kilo, ek hastalık varlığı, DM tipi ve süresi, kullandığı ilaçlar, sigara/alkol kullanım durumu, mikrovasküler/makrovasküler komplikasyon varlığı bilgileri kayıt altına alınmıştır. Arteriel kalsifikasyonunu değerlendirmek amacıyla, ayak/ayakbileği çok kesitli BT ile Ca skorları da hesaplanmıştır. Bulgular: Diyabetik ayak yarası olanlarda mikrovasküler/makrovasküler komplikasyonlar daha yüksek saptanmıştır. Diyabetik ayak yarası olanlarda koroner arter hastalığının (KAH) varlığı, ilaç kullanımı ve CRP ile OPG arasında anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Diyabetik ayak yarası olanlarda OPG ve alt ekstremite Ca skoru ayak yarası olmayanlardan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ancak hastalığın şiddetini değerlendirmede kullandığımız Wagner klasifikasyonu ile OPG düzeyi ve Ca skoru arasında istatistiksel bir ilişki bunulamamıştır. Anahtar sözcükler: Diyabetik ayak, Osteoprotegerin, Vasküler kalsifikasyon

Diabetes mellitusDiabetik ayakHastalık şiddeti indeksi+3
İrfan Alişan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritte D vitamininin negatif akut faz reaktanı olarak değerlendirilmesi

Amaç: RA, simetrik poliartrit ile izlenen, birçok doku ve organ tutulumunun olduğu kronik seyirli, inflamatuar, otoimmun bir hastalıktır. D vitamininin kemik remodelasyonu sağlamanın yanısıra, immun regulatuar birçok özelliği bulunmaktadır. Vitamin D'nin akut inflamatuar durumlarda düzeylerinin düştüğünü gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda 25(OH)D'nin negatif akut faz reaktanı olarak değerlendirilebileceğini, inflamasyon varlığında düzeyinin azalabileceğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014- Aralık 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 90 romatoid artrit tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. <18 yaş olanlar, CRP ve ESH yüksekliğine neden olabilecek ek hastalığı olanlar, gebe olanlar, son 3 ayda D vitamini replasmanı başlanmış olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Aktif hastalık dönemi başvurusundaki ve yeni tedavi/tedavi değişikliği ile 3-6 ay sonrasındaki 25(OH)D, CRP, ESH, DAS-28, hemogram parametreleri, kreatinin, albumin, AST ve ALT değerleri karışılaştırıldı. Ayrıca 25(OH)D değişimi ile diğer tüm parametlerin değişimi arasındaki korelasyon incelendi. Bulgular: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2014- Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran RA tanılı 79 kadın (%87.8), 11 erkek (%12.2) toplam 90 hasta dahil edildi. Bu hastaların yaşı 38 ile 71 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 55.24 ± 10.15 olarak görüldü. İlk başvurudan, 3-6 ay sonrası ikinci kontrole kadar, DAS-28 (p=0.001), ESH (p=0.001), CRP (p=0.001), lökosit (p=0.002), nötrofil (p=0.001) ve trombosit (p=0.002) değerlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma, 25(OH)D (p=0.001) ve albumin (p=0.005) değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı. 25(OH)D vitamini değişimi ile diğer parametrelerin değişimi arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Plazma 25(OH)D konsantrasyonları, inflamatuar bir hasardan sonra azalabilir. Bu nedenle, akut inflamatuar durumlarda vitamin D düzeylerinin güvenilir bir ölçüsü olmayabilir. İnflamasyon varlığında, otoimmun romatizmal hastalıklarda vitamin D takviyesinin uygun şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Vitamin D, İnflamatuar parametreler

Pınar Özufacık
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit tanılı hastalarda sarkopeni ve ilişkili olan durumların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, tedavi almakta olan hastalarda, sarkopeni görülme sıklığı ve ilişkili olabilecek faktörler araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu onayı (07.06.2023/20.478.486/1884) alındıktan sonra başlanmıştır. Prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: Çalışmaya toplamda 59 olgu (Erkek=11, Kadın =48) dahil edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 56,6412,78 yıl, hastalık başlama yaşı 45,4114,12 yıl, hastalık süresi 11,1910,24 yıl olarak saptanmıştır. Çalışma metodolojik olarak üç gruba ayrılmıştır, grupların %40,7'sinde sarkopeni yok, %37,3'ünde sarkopeni olası ve %22'sinde sarkopeni durumu saptanmıştır. Sarkopeni durumuna göre sosyodemografik özellikler, seroloji parametreleri, uygulanan tedaviler, ESH, CRP ve vitamin D düzeyi, SF-36 sağlıklı yaşam anketi değerlendirmesi yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Gruplar arasında sabah tutukluğu (p=0,032), yaş (p=0,026), hastalık başlama yaşı (p=0,015), DAS28 (p=0,006), HGST (p=0,001), kas kütlesi (p=0,001), FFMI (p=0,001) yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda, RA hastalarında sarkopeni ile ilişkili klinik parametreler incelenmiştir. DAS28, HGST, kas kütlesi, BMI, FFMI ve HAQ skorlarının sarkopeni durumuna göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Literatürdeki diğer çalışmalar da bu bulgularla uyumludur, bu da çalışmamızın sonuçlarının genel olarak tutarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, Sarkopeni, Romatoloji

Ezgi Altuner
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyoempedans analizi kullanılarak diyabetik ile diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında sarkopeni sıklığı ve normal popülasyon ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Sarkopeni son yıllarda gerek dünyada gerekse de Türkiye'de önemi giderek artan bir hastalık alanıdır. Diyabetik ve diyabetik olmayan KBH ile normal popülasyonu biyoempedans analizi (BIA) yöntemi ile karşılaştıran çok fazla çalışma bulunmaması nedeni ile bu konuda literatüre katkıda bulunmak ve elde edilecek sonuçlarla sarkopeni farkındalığının arttırılması ve hastaların takibinde fayda sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Nefroloji ve Endokrinoloji Polikliniğine başvuran 40 yaş üstü, 60 diyabetik KBH, 60 diyabetik olmayan KBH ve 60 kronik hastalığı olmayan kontrol hastaları alındı. Her grupta 30 kadın, 30 erkek katılımcı mevcuttu. Hastaların laboratuvar parametrelerinin kaydedilmesi yanı sıra antropometrik ölçümler, dinamometre ile el sıkma gücü testi, SARC-F anketi, BIA ölçümü ve TUG testi yapıldı. Bulgular: Hastaların 22 (%12,2)'sinde sarkopeni saptandı. Hasta gruplarında diyabetik KBH'da 14 (%23,3), diyabetik olmayan KBH'da 7 (%11,7) ve kontrol grubunda 1 (%1,7) hastada sarkopeni saptandı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Gruplar arasında kas gücü ve kalitesini değerlendirmede kullanılan; el sıkma gücü (ESG) ve iskelet kası kalitesi (ESG/İKK) değerleri diyabetik KBH grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük saptanırken, SARC-F skoru ve TUG testi diyabetik KBH grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Subgrup analizlerde bu anlamlılık kadınlarda devam ederken, erkeklerde TUG testi hariç istatistiksel anlamlılığını kaybettiği görüldü. Korelasyon analizlerinde iskelet kası kalitesi ile spot idrar protein/kreatinin oranının ters orantılı olduğu görüldü. TUG testi ile GFH'nın ters orantılı olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız diyabetik KBH hastalarında, diyabeti olmayan KBH hastaları ve kronik hastalığı olmayan kontrol grubuna göre kas gücü, kas kütlesi, kas fonksiyonu ve kas kalitesinin daha düşük olduğunu göstermiştir. GFH'nın azalması ve proteinürinin artması ile kas fonksiyonu ve kas kalitesinde azalma olduğu saptanmıştır. Diyabetik hastalarda ise açlık kan şekeri ve HbA1c arttıkça kas fonksiyonu ve kas kalitesinde azalma olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Kronik Böbrek Hastalığı, Sarkopeni, İskelet Kası

Burak Kartal
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağrılı periferik nöropatisi olan diyabetik hastalarda ayak bakım bilgi ve uygulamalarının değerlendirilmesi

Diyabetik ayak ülserleri önlem alınmadığı takdirde uzuv kaybına ve enfeksiyonun progresyonuna bağlı sepsis gibi mortal durumlara sebep olabilmektedir, bu nedenle diyabetik bireylerde ayak bakımı çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı ağrılı periferik nöropati varlığının diyabetik hastalarda ayak bakım bilgi ve uygulamaları üzerine etkisini değerlendirmek ve nöropatik ağrının şiddeti ile mevcut ayak bakım bilgi ve uygulamaları arasında bir korelasyon olup olmadığını saptayabilmektir. Çalışmamıza 08/01/2024- 08/07/2024 tarihleri arasında İç Hastalıkları Polikliniği'ne Tip 2 DM tanısıyla rutin kontrol ve takip için başvuran; çalışmaya katılmayı kabul eden 140 hasta dâhil edildi. Tüm hastalardan rutin tıbbi öykü alındı, sistem- şikâyet sorgulaması ve fizik muayenenin ardından rutin kontrollerde istenen laboratuvar tetkikleri istendi. Tüm hastalar ağrılı nöropati açısından anamnez, fizik muayene ile birlikte DN4 anketi kullanılarak tarandı. Her iki hasta grubuna ayak bakım bilgi ve uygulamalarını ölçen NAFF ve DAÖD ölçeği anketleri uygulandı. Çalışma verileri SPSS 25.0 programı ile analiz edildi. Ağrılı nöropatisi olan ve olmayan her iki grubun NAFF ve DAÖD ölçek puanları, sosyodemografik ve laboratuar verileri tanımlayıcı istatistiksel analiz yöntemleri ile karşılaştırıldı. NAFF ve DÖAD ölçek puanları ile değişkenler arasındaki ilişki korelasyon analizi ile iki grup içinde ayrı ayrı incelendi. Tek değişkenli testler ve korelasyon analizinde önemli olan bağımsız değişkenler doğrusal ve binary lojistik regresyon (BLR) analizine alındı. NAFF ölçeğinden 26x2 puan =52 ve üzerinde puan alanlar ayak bakımı yeterli olarak kabul edildi. Analiz sonucunda önemli değişkenler tablolarda gösterildi. Analizlerde p<0,05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya alınan ağrılı nöropatisi olan ve olmayanlarda cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, çalışma durumu, medeni durum, diyabet süresi, haftalık egzersiz süresi, aldığı tedavi türü, bilinen nöropati ve nefropati varlığına açısından gruplar benzerdi (p>0,05). Ağrılı nöropatisi olanlarda olmayanlara göre tanı konmuş diyabetik retinopati ve koroner arter hastalık varlığı daha fazlaydı (p<0,05). Ağrılı nöropatisi olan grubun NAFF ölçek puanı 45,2±8,2 DAÖD ölçek puanı 22,2±9,3; ağrılı nöropatisi olmayan grubun NAFF puanı 47,9±8,9 DAÖD ölçek puanı 23,2±8,6 idi. Ağrılı nöropatisi olmayan grupta NAFF ölçeği ile saptanan ayak bakım bilgi düzeyi daha yüksek saptanmakla birlikte gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,06). Araştırma grubunda NAFF ölçeğinden yeterli düzeyde puan alanların oranı %33,6'dır. NAFF'a göre ayak bakım bilgisi yeterli olma olasılığı ağrılı nöropatisi olmayanlarda olanlara göre 2 kat daha yüksek olup eğitim düzeyinin yükselmesi de önemli bulunmuştur (p<0,05). Ağrılı nöropatisi olan grupta ağrılı yakınmaların şiddetini belirten DN4 puanı ile ayak bakım bilgi düzeylerini gösteren NAFF ve DAÖD ölçek puanları arasında bir korelasyon saptanmamıştır (r=0,05 ve r=0,11). Ağrılı nöropatisi olmayan grupta NAFF ölçeğine göre ayak bakım bilgi düzeyi daha yüksek saptanmakla birlikte; ağrılı periferik nöropatisi olan ve olmayan her iki grup arasında DAÖD ve NAFF ortalama puanları açısından istatistiksel fark yoktu. Nöropatik ağrının şiddeti ile bilgi düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptamadık. Sonuçlarımız nöropatik ağrının şiddeti ile ayak öz bakım puanları arasında bir korelasyon ortaya koymadı ancak ağrılı nöropatisi olmayan grubun 2 kat daha yeterli ayak bakım bilgi düzeylerine sahip olduğu görüldü bu eğitim düzeyindeki artış ile korele idi. Diyabetik ayak oluşma riskini azaltabilmek için hastalar bu anlamda takip edilmeli, değerlendirilmeli ve eğitilmelidir.

Nur Başak Esmer
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik sklerozda cilt tutulumunun yaşam kalitesiüzerine etkileri ve ilişkili faktörlerin araştırılması

Giriş: Sistemik skleroz (SSc) vaskülopati, fibrozis ve immün disregülasyonla karakterize nadir görülen bir romatolojik hastalıktır. Deri SSc'de en sık tutulan organdır. Cilt tutulumunu değerlendirmek için genellikle modifiye Rodnan cilt skorlaması (mRSS) kullanılır. Çalışmamızda cilt tutulumunu etkileyen faktörleri ve hastaların deri durumu algısını detaylıca incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi İç Hastalıkları Romatoloji Polikliniğine başvuran 66 SSc hastası üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların cilt tutulum düzeyi mRSS ile değerlendirildi. Cilt tutulumunun hayat kalitesine olan etkileri Scleroderma Skin Patient-Reported Outcome (SSPRO) Türkçe anketi ile değerlendirildi. Genel yaşam kalitesindeki değişim Health Assessment Questionnaire Türkçe anketi ile değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri, antikor profilleri ve organ tutulumları kaydedildi. Bulgular: Hastaların 62'si (%93,9) kadın, 4'ü (%6,1) erkekti ve yaş ortalamaları 54,9±10,3 hastalık süresi ortalaması 9,3±6,21 yıldı. Hastaların büyük çoğunluğu lcSSc (%62,1) alt tipine sahipti. Ortalama MRSS dcSSc'de anlamlı olarak daha yüksekti (27,7 vs. 15,6; p<0.001). SSPRO ve HAQ skorları dcSSc hastalarında lcSSc'ye kıyasla daha yüksek bulundu (SSPRO: 63,08 vs. 44,9, p=0.001; HAQ: 1,09 vs. 0,61, p=0.001). MRSS ile SSPRO ve HAQ arasında orta düzeyde pozitif korelasyonlar gözlendi (sırasıyla R=0.538 ve R=0.506, p<0.001). Anti-Scl70 pozitifliği, daha yüksek MRSS, SSPRO ve HAQ skorları ile ilişkili bulunurken, AntiSm/RNP pozitifliği daha düşük skorlarla ilişkilendirildi. Klinik bulgular arasında telanjiektazi ve PAH, yaşam kalitesi skorlarını önemli ölçüde etkiledi. Sonuç: Cilt tutulumu yaşam kalitesini önemli derecede etkilemektedir. Bunun değerlendirilmesinde mRSS klinisyen bağımlı olması ve kişilerin hastalığı üzerindeki algısı ve yükünü yansıtmada yetersiz kalmaktadır. Cilt tutulumun yaşam kalitesini yansıtması adına geliştirilmiş SSPRO gibi anketler bize hastalık yükünü belirlememizde yardımcı olarak günlük pratikte daha sık kullanılabilir.

Batuhan Tunalı
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmün hematolojik hastalıklarda eşlik eden diabetes mellitus veya steroide bağlı diabetes mellitus bulunmasının, bazı inflamatuar belirteçler ve prognoz üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: İmmün trombositopenik purpura (İTP), immün trombotik trombositopenik purpura (iTTP) ve otoimmün hemolitik anemi (OİHA) gibi hayatı tehdit eden immünolojik hematolojik hastalıkların tedavisinde ilk sırada steroidler kullanılır. Steroidler güçlü anti-inflamatuar ve immünsupresif ilaçlar olduğundan birçok hastalığın tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Terapötik etkinliklerine rağmen, steroidlerin birçok yan etkisi vardır ve en bilinenlerinden biri hiperglisemi ve buna bağlı diyabet gelişimidir. Steroid kaynaklı diyabet, hastaneye yatışlara ve hastanede kalış süresinin uzamasına neden olabilen ve sık karşılaşılan bir tıbbi sorundur. Bu çalışmada immün hematolojik hastalıklarda diabetes mellitus (DM), steroide bağlı diabetes mellitus (Sb-DM) ve glukoz metabolizma bozukluğunun, inflamatuar parametreler ve prognoz üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 ile Ocak 2024 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji servisi ve polikliniğinde İTP, iTTP ve OİHA tanısıyla değerlendirilen hastalar retrospektif olarak incelendi; bu hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, kilo, boy, VKİ), öykü, laboratuvar, görüntüleme sonuçlarına ait bilgiler (abdomen ultrasonografisi), tanı öncesi ve tanı anındaki komorbiditeleri, kullandığı ilaçlar, aldığı tedaviler ve genel sağ kalım geriye dönük olarak hastane bilgi yönetim sisteminden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 66 (%58,9) İTP, 18 (%16,0) iTTP, 28 (%25,1) OİHA tanılı olmak üzere 112 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastaların 22'sinde (19,6) prediyabet, 20'sinde (%17,9) önceden DM (öDM) ve 58'sinde (%63,0) steroide bağlı DM (Sb-DM) saptandı. Toplam 66 İTP hastasının 11'i (%16,7) öDM ve 35'i (%53,0) Sb-DM tanılı olduğu saptandı. iTTP tanılıların 1'i (%5,6) öDM ve 10'u (%55,5) Sb-DM tanılıydı. OİHA tanılı hastaların ise 8'i (%28,5) öDM ve 13'ü (%46,4) Sb-DM tanılı bulundu ve hastalık tanı grupları ile öDM veya Sb-DM olması arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,088). Hastaların yaşı, VKİ değeri ve kilosu ile öDM veya Sb-DM olup olmaması arasında anlamlı ilişki bulundu. Önceden DM tanılı hastaların laboratuvar değerlerinden üre (p=0,009), glukoz (p<0,001), trigliserid (p=0,048) ve HbA1C (p=0,002) değerindeki yükseklik ve GFR'deki (p=0,002) düşüklük istatistiksel olarak anlamlı saptandı. İnflamatuar parametrelerden NLO, Sb-DM tanılı hastalarda; PLO, MLO, MPV, RDW ve PNİ DM olmayan hastalarda daha yüksek olmakla birlikte aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İTP'li hastalarda iTTP ye göre MPV anlamlı daha yüksek ve PLO değeri daha düşük saptandı. NLO seviyeleri ise iTTP ve OİHA hastalarında İTP hastalarına göre daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak tanılar ile NLO ve PLO arasında anlamlı fark saptanmadı. Tanı gruplarına göre en yüksek PNİ, medyan 52,8 (32,3-81) ile İTP hastalarında ve en düşük PNİ, medyan 47,15 (25-65,7) ile OİHA tanılılarda bulundu ve istatistiksel olarak PNİ ile hastalık tanıları arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,004). DM olmayan (50,58±8,12) hastalarda PNİ en yüksek, önceden DM olanlarda (47,73±6,01) en düşük bulunmakla birlikte istatistiksel olarak PNİ ile DM durumu arasında anlam saptanmadı (p=0,485). Hastaların tedavi için servise yatışın olup olmaması açısından incelendiğinde; hastaların %74,1'inde yatış yapıldığı görüldü. Çalışmadaki 18 iTTP hastasının ilk tedavileri yatış yapılmasını gerektirdiğinden bütün hastalarda yatış yapıldığı saptandı. İTP tanılıların %74,2'si ve OİHA tanılıların %57,1'inde yatış yapıldığı görüldü. Hastalık tanı grupları ile hastane yatışı arasında anlamlı ilişki bulundu. Yatışı olan hastalarda en fazla DM tanılı (%80) hastaların yatışı yapıldığı görüldü. İstatistiksel olarak öDM veya Sb-DM olması ile hastane yatışı arasında anlamlılık saptanmadı. DM tanılı ve steroide bağlı DM tanılı hastaların yatış sayıları daha fazla saptandı. İstatistiksel olarak ise yatış sayıları ile tanılar arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,005). Önceden DM veya Sb-DM olmasına göre ise anlamlılık saptanmadı (p=0,467). Ortalama yatış sürelerine bakıldığında 14,97±12,32 gün ile en uzun steroide bağlı DM tanılılarda yatış yapıldığı saptandı. Hastalık tanı gruplarına göre ise en uzun yatış İTP hastalarında saptandı. İstatistiksel olarak yatış süresi ve hastalık tanı grupları arasında anlamlı ilişki saptandı; ancak öDM veya Sb-DM olması ile anlamlılık saptanmadı. İzlem sürelerine göre en uzun izlem öDM tanılılarda, en kısa izlem ise DM olmayanlarda saptandı. Hastalık tanı gruplarına göre en uzun izlem İTP tanılılarda, en kısa izlem ise iTTP tanılılarda bulundu. İstatistiksel olarak izlem süresiyle hastalık tanı grupları arasında anlamlı fark saptandı, öDM veya Sb-DM olmasına göre ise anlamlı farklılık bulunmadı. İTP, iTTP ve OİHA tanılı hastalarda tedavi yanıtı ile öDM veya Sb-DM olup olmama arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kalım oranları incelendiğinde DM tanılılarda ölüm oranı daha yüksek bulunmakla birlikte istatistiksel olarak öDM veya Sb-DM olmasıyla sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tanılarına göre bakıldığında ise en düşük ölüm oranı İTP hastalarında, en yüksek ölüm oranı ise OİHA hastalarında bulundu ve sağ kalım ile hastalık tanı grupları arasında istatistiksel anlam saptandı. Sonuç: İmmün hematolojik hastalığı olan hastalarda DM ve prediyabet sıklığının toplumdan daha fazla olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalardaki diğer hastalıklara göre Sb-DM sıklığı da immün hematolojik hastalıklarda oldukça yüksektir. Bu durum hastalarda önemli ölçüde tedavi değişikliği ve hastane yatışı gerektirmektedir. Steroide bağlı DM çıkma ihtimali olan hastaların önceden tespit edilerek gerek diyet gerek diğer tedavi düzenlemelerinin yapılarak hastaların yakından takip edilmesi ve hastanın Sb-DM konusunda bilgilendirilmesi önem arz etmektedir. Daha çok hastanın, daha uzun süre izlendiği araştırmalarla diyabet varlığı ve prognostik belirteçlerin immün hematolojik hastalıkların prognozu üzerine etkisinin araştırılması daha iyi sonuçlar verecektir. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, immün trombositopenik purpura, immün trombotik trombositopenik purpura, otoimmün hemolitik anemi, prognostik nutrisyonel indeks, steroide bağlı diyabet, inflamatuar belirteçler

Irmak Kırçiçeği Önal
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımıyla kan basıncı ilişkisinin yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p:0,03). Diyalize giren hastalarda SF-36 sosyal fonksiyon puanı anlamlı derecede (p:0,032) düşük saptanmıştır. Aynı şekilde SF-36 rol güçlüğü fiziksel puanı (p:0,002) ve SF-36 rol güçlüğü emosyonel puanı (p:0,012) da istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sonuç: KBH'ın gerek nedeni gerekse sonucu olan hipertansiyonun tedavisindeki en önemli adım tuzun kısıtlanmasıdır. Kan basıncı kontrol altında olan hastalarda yaşam kalitesi puanları daha yüksek olmasına karşın, aynı durum anksiyete ve depresyon için geçerli değildir. Literatür taramamızda KBH ve hipertansiyon tanılı hastalarda tuz alım miktarıyla eş zamanlı olarak kan basıncının hangi yönde ve nasıl etkileneceği ve bu etkilenmenin yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu gösteren benzer bir çalışma olmaması itibariyle bu alanda ilk çalışma özelliği gösterildiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Hipertansiyon, Tuz, Anksiyete, Depresyon, Yaşam Kalitesi, HAD, SF-36

İlker Işıklıgil
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyeloid lösemili hastalarda pd1/pdl1 ifadesi ve klinik önemi

Giriş ve Amaç: AML; kemik iliğindeki miyeloid öncü hücrelerin proliferasyonu ve birikimi ile karakterize klonal bir hastalıktır. Akut myeloid lösemili hastalarda PD1/PDL1'in yüksek oranda ifadesinin kötü prognostik olduğu bazı çalışmalarda bildirilmiştir. PD1/PDL1 mekanizmasının blokajı, inhibe edilmiş T hücrelerini yeniden aktive ederek antitümör immün yanıtını arttırmaktadır. Bu çalışmada AML tanılı hastaların kemik iliği örneklerinde PD1 ve PDL1 ifadesini belirleyerek bu verilerin prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda PD1/PDL1 ifadesinin klinik ve laboratuar parametreleri ile ilişkisi analiz edildi. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Mart 2009-Eylül 2018 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalına başvuran 99 AML hastası dahil edildi. Hastaların rutin tetkiklerinin yanı sıra akım sitometri ve genetik testleri kaydedildi. İmmünohistokimyasal boyama için polilisinli lamlara alınan kemik iliği biyopsi örneklerine PD1 ve PD L1 uygulandı. Bu uygulamada Ventana marka BenchMark XT model otomatik immünohistokimya boyama cihazı kullanıldı. Bulgular: Hastalarımızın 89'unda de-novo AML, % 11'inde ise sekonder AML saptanmıştır. Hastaların 49'u kadın 50'si erkektir. Hastalarının yaş ortalaması 51±1,67'dir. İndüksiyon tedavisi ile remisyona girmeyen hastalar remisyonda olan hastalara göre ileri yaştaydı (p<0,05) . Hastaların 9'unda PDL1, 4 hastada ise PD1 boyanması görüldü. PD1 pozitifliği olan hastalarda CD117 ve CD34 antijen düzeyi yüksek bulunmuştur (p<0,05). PD1/PDL1 düzeyi ile sağkalım süresi arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İstatiksel olarak anlamlı sayıda olmamakla beraber PD1/PDL1 boyanması görülmüştür. AML hastalarında kontrol noktası inhibitörleri için prospektif akım sitometrisi ve immunohistokimya ile yapılan daha fazla sayıda hastayı içeren ileri çalışmalar gerekmektedir. Anahtar kelimeler; AML, PD1, PDL1, prognoz

Gizem Varkal Erol
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavi sonrası tiroid volüm ve fonksiyonlarında değişim

Amaç: Bozulmuş glukoz metabolizması olanlarda tiroid volümünde artış ve daha yüksek nodül prevalansı olduğu gösterilmiştir. Diyabetes Mellitus tedavisi sonrası serum TSH düzeyinde, tiroid bez volümünde, nodül çapı ve nodül varlığında azalma olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, yeni tanı alan ve tedavi başlanan tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavinin tiroid fonksiyonlarına, tiroid volümü ve nodül varlığına etkisini göstermektir. Çalışmamıza daha homojen bir grup elde etmek amacıyla tedavi olarak metformin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Dahiliye polikliniklerinde tedavi başlanan ötiroid ve subklinik hipotiroidili yeni tanı Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında yaş, cinsiyet, açlık plazma glukozu, HbA1c, vücut kitle indeksi, ek hastalıklar, kullandığı ilaçlar, tam kan sayımı, kreatinin, AST, ALT, başlanan metformin dozu kaydedilmesi, başlangıç ve 6 ay sonraki serum TSH, sT4, sT3, Anti-TPO, Anti-Tg bakılması planlandı. Başlangıç ve 6 ay sonraki tiroid volumu, nodul varlığı, maksimum nodul çapı, tiroidde multinodülerite varlığı tiroid ultrasonografi ile incelendi. Çalışmadan dışlama kriterleri olarak serum TSH'ı etkileyecek oral kontraseptif gibi ilaç kullanımı, kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, sepsis, gebelik, Tip 1 diyabetes mellitus belirlendi. Bulgular: Çalışmaya ötiroid ya da subklinik hipotiroidili yeni tanı 101 Tip 2 diyabetes mellitus hastası alındı (37 erkek, 64 kadın). Hastaların yaş ortalaması: 53,02±11,9 yıl idi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi: 29,60 ±3,9 kg/m2 bulundu ve 52 (%52) hasta obez olarak sınıflandırıldı. Başlangıç ve 6. ay değerlendirmesinde hastaların vücut ağırlıkları, vücut kitle indeksleri, serum TSH, ALT ve Anti-TPO düzeyi ve tiroid volümü istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,000; p=0,000; p=0,011; p=0,022; p=0,000 ). Anti-Tg, sT4, sT3, tiroid nodül sayısı ise anlamlı değişiklik göstermedi (sırasıyla p değerleri; p=0,086; p=0,593; p=0,380). Takip sırasında hastaların nodül sayıları ve multinodülerite varlığı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde değişmemiştir. Obezitesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldığında 6 ay sonunda Anti-TPO düzeyi her iki grupta anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,003; p=0,009). Serum TSH düzeyi yalnızca obez olmayanlarda (p=0,004) ve tiroid volümü ise yalnızca obezitesi olanlarda (p=0,000) istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Sonuç: Sonuçlar, metformin tedavisinin yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, tiroid volümü ve serum TSH, ALT, Anti-TPO düzeyini anlamlı olarak azalttığını göstermektedir. Ayrıca serum TSH düzeyi obez olmayanlarda, tiroid volümü ise obez olanlarda anlamlı azalma göstermiştir. Anahtar sözcükler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, TSH, tiroid volümü, tiroid nodülü

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetes mellitus-tip 2+7
Gizem Pire
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana il merkezinde yaşayan bir grup sağlıklı kadında modifiye ferriman gallwey skorlaması (mFG)

Amaç: Hirsutizm androjen bağımlı bölgelerde pigmente olmayan ince kılların kalın pigmente terminal kıllara dönüşmesidir. Hirsutizm değerlendirmesinde ilk basamak klinik olarak skorlamayı doğru şekilde belirlemektir. Bu amaçla mFG skorlama sistemi kullanılmaktadır. Ancak kıl büyümesinde ırksal ve etnik farklılılar büyük önem arz etmektedir. Irk ve etnisite farkı gözetilerek yapılan değerlendirmelerde gerçekten hirsut olmayan kadınlar için yapılan gereksiz tetkiklerden, uygulanan tedavilerin yan etkilerinden ve masraflarından uzaklaşılır. Biz de çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan, sağlıklı kadınların mFG skorunu belirlemeyi ve Türk toplumunda kullanılmak üzere bir cut-off değeri saptamayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Yaşları 18 ve 50 arasında değişen 363 kadın ile görüşüldü. Çalışmaya dahil edilen kadınlarda hirsutizme neden olabilecek hastalık ve ilaç kullanımı olanlar çalışma dışında bırakıldı. Tüm kadınların anamnezleri ayrıntılı şekilde alındı ve fizik muayenede antropometrik ölçümleri (boy, kilo, bel/kalça oranı) alınarak, mFG skorlama sistemine göre skorları tek gözlemci tarafından belirlendi. mFG skoru ≥ 8 olan kadınlarda etyoloji belirlemek için ileri incelemeler (hormon profili, pelvik usg, Synacten testi, hipofiz MR) yapıldı. mFG skoru ≥ 8 olan ve hirsutizm sebebi tespit edilebilen 59 kişi "A Grubu" olarak sınıflandırıldı. mFG skoru ≥8 olan, hirsutizm sebebine yönelik herhangi bir anormallik bulunamayan 42 kişi "B Grubu" olarak sınıflandırıldı. Geriye kalan skoru <8 olan 259 kadın ise "C Grubu" olarak sınıflandırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya alınan 363 kadının 104 tanesinin mFG skoru ≥ 8 bulunurken, 259 kadının mFG skoru <8 olarak tespit edildi. A grubundaki, 46 kişide Polikistik Over Sendromu (PKOS) (%44.2), 8 kişide idiopatik hiperandrojenizm (%7.7), 1 kişide (%1) prolaktinoma tespit edildi. A grubunun ortalama mFG skoru 12.78±4.4 (min-max: 8 ila 27 arası) iken, B+ C grubunun ortalama mFG skoru 5.53±3.4 (min-max: 0 ila 33 arası) olarak tespit edildi. A grubunda menstruasyon düzensizliği, B+C grubuna göre anlamlı derecede fazla saptandı. (p=<0,001) Erkek tipi saç dökülmesi,akne varlığı ve kendini diğer kadınlara göre tüylü bulma düşüncesi A grubunda, B+C grubuna göre anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur. Çukurova bölgesinde yaşayan sağlıklı kadınlarımızı temsil eden B+C grubunda hirsutizm mFG skoru için cut-off değeri 95 percentile göre 11 olarak bulundu. Sonuç: Benzer çalışmalarla desteklendiği gibi bizim çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan sağlıklı kadınlarımızın mFG skoru 5.53±3.4 (min-max: 0 ila 33 arası) olarak bulunmuştur. Bu nedenle bu bölgede hirsutizm değerlendirilmesi için mFG skorunun cut-off değerinin 11 alınmasının gereksiz tanı ve tedavi masraflarının önüne geçilebileceği düşüncesindeyiz. Menstruel düzensizlik, akne, erkek tipi saç dökülmesi varlığı gerçek hirsut kadınlarda (altta etyoloji tespit edilebilen) daha fazla görülmektedir. Anahtar kelimeler: hirsutizm; akne; ferriman gallwey; polikistik over

AdanaAkne vulgarisHiperandrojenizm+6
Gürgün Tuğçe Vural Solak
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik romatolojik inflamatuar hastalıklarda beden komposizyonu ve fibromiyalji arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, kronik inflamatuar romatizmal hastalıklarda beden kompozisyonu ile fibromiyalji arasındaki ilişkinin detaylı bir şekilde incelenmesi amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu'ndan 13/03/2024 tarihinde 20.478.486/2301 karar/numaralı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: Çalışmaya 200 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 79'u (%39) erkek, 121'ise (%61) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 48,81 ± 12,27 yıl olarak saptanmıştır. Tanı dağılımında, hastaların %31,5'inde ankilozan spondilit (AS), %42'sinde romatoid artrit (RA), %26,5'inde psoriatik artrit (PSA) olduğu görülmektedir. Hastaların %49'unda fibromiyalji olduğu saptanmıştır. Fibromyalji olan ve olmayan hastalar arasında yaş (p=0,001), hastalık başlangıç yaşı (p=0,001), ESH (p=0,001), FİQ (p=0,001), boy (p=0,001), BMI (p=0,004), kas kütlesi (p=0,003), kas yüzdesi (p=0,001), total vücut sıvısı (p=0,006), total vücut sıvısı yüzdesi (p=0,001), yağ kütlesi (p=0,001), yağ yüzdesi (p=0,001), yağsız kütle (p=0,004), mineral düzeyi (p=0,001), viseral yağ oranı (p=0,003), metabolik yaş (p=0,001), SLZ kullanımı (p=0,032), LEF kullanımı (p=0,013), cinsiyet (p=0,001) değişkenleri yönünden anlamlı farklar saptanmıştır. BASDAİ ile FIQ arasında düşük düzeyde pozitif bir korelasyon (r = 0,266, p = 0,035) saptanmıştır. DAS28 skoru ile, ESH (r = 0,352, p = 0,001), CRP (r = 0,215, p = 0,049) ve yağ yüzdesi ile pozitif korelasyon (r = 0,240, p = 0,028) saptanmıştır. PASİ skoru ile ilgili analizlerde, çeşitli parametrelerle anlamlı ilişkiler saptanmıştır. PASİ ile ESH (r = 0,278, p = 0,044), boy (r = -0,392, p = 0,004) yağsız kütle (r = -0,397, p = 0,003), mineral düzeyi (r = -0,320, p = 0,020), kas kütlesi (r = -0,396, p = 0,003) ve total vücut sıvısı (r = -0,366, p = 0,007) arasında anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmamız, fibromiyalji hastalarının vücut kompozisyonu, inflamasyon göstergeleri, cinsiyet dağılımı ve hastalık aktivite skorları açısından anlamlı farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar hastalıklar, Fibromiyalji, Vücut kompozisyonu, Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Psöriatik Artrit

Ece Narlı Kangal
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit C genotiplerinden baskın genotipin yıllar içindeki oransal değişimi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada 2013-2023 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Dahiliye kliniklerine başvuru yapan hastalardan HCV ile enfekte olan ve genotipi belirlenen 115'i erkek, 124'ü kadın toplam 239 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda hastaların 10 yıllık verileri beşer yıllık iki dönem şeklinde değerlendirilerek, Manisa'daki baskın genotip ve diğer genotiplerin görülme sıklığındaki değişim araştırılmıştır. Bulgular: 198 hastada (%82) genotip 1b, 24 hastada (%10) genotip 1a, 10 hastada (%4) genotip 2, 6 hastada (%2) genotip 3, 1 hastada (%0.4) genotip 4 saptanmıştır. Çalışma grubundaki 11 yabancı uyruklu hastanın 7'sinin (%64) genotip 1b olduğu tespit edilmiştir. On yıllık veriler ilk ve son beş yıl şeklinde ayrıldığında en sık görülen genotip 1b'de son beş yılda ilk beş yıla göre oransal olarak gerileme, genotip 1a ve genotip 3 için verilerde oransal olarak anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0.005). 53 hastada (%22.1) KKH gelişmiş, 8 hasta (%3.3) ise HSK tanısı almıştır. Sonuç: Bu çalışmada Manisa ilinde baskın genotipin beşer yıllık iki dönemde oransal olarak değişime uğradığı belirlenmiştir. Bu periyotlarda genotip 1b %89.9 dan %73.3' e gerilemiş ve genotip 3 ile genotip 1'de sayısal olarak anlamlı artış gözlenmiştir. Bununla birlikte yabancı uyruklu hastalarla Türk vatandaşlarının verilerinin benzer olduğu ve göçün ildeki HCV genotip dağılımını etkilemediği görülmüştür. Anahtar kelimerler: Hepatit C virüsü, kronik hepatit C, Hepatit C virüsü genotipleri, genotip, Manisa

Hayrullah Emir Bektaş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda non-albüminürik diyabetik böbrek hastalığı sıklığı ve özellikleri

Giriş ve Amaç: Diyabetik böbrek hastalığı albüminürik ve non-albüminürik olabilir. NADBH, DM'li hastalarda kronik böbrek hastalığının diğer nedenleri ekarte edildikten sonra, eGFR < 60 ml/dk/1.73 m2 ve albümin atılımının < 30 mg/gün olmasıdır. Çalışmamızda diyabetli hastalarda non-albüminürik diyabetik böbrek hastalığının sıklığının ve özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 2023-2024 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi İç Hastalıkları ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniklerine peşpeşe başvuran diyabetli hastalar dahil edildi. Dışlama kriterlerine göre eleme yapıldıktan sonra tip 1 ve tip 2 DM'li toplam 1021 hastanın verileri poliklinik ve servis dosyalarından kaydedildi. Tip 1 DM'li hastalar az sayıda olduğundan yalnızca genel istatistiklere dahil edildi. Tip 2 DM'li hastalar önce eGFR ve albüminüriye göre 4 gruba ayrılıp analiz edildi. GFR'si < 60 ml/dk/1.73 m2 olan 177 hasta kendi içerisinde albüminürik ve non-albüminürik olarak iki gruba ayrıldı ve bu grupların istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda 1021 hastanın 177'sinin (%17.3) diyabetik böbrek hastalığı olduğu saptandı. Bu hastaların 82'si (%46.3) non-albüminürik, 95'i (%53.7) albüminürikti. NADBH grubunun yaş ortalaması daha yüksek bulundu. NADBH grubu en sık insülin dışı anti-hiperglisemik ilaç tedavisi alırken ABDH grubu en sık İDT ve insülin kombinasyon tedavisi alıyordu. Metformin, ARB, diüretik ve anti-agregan tedavi NADBH grubunda yüksek saptanırken ACE inhibitörü ve Ca kanal blokörü tedavisi ADBH grubunda yüksek saptandı. NADBH grubunun metabolik profili daha iyiydi. VKİ, sistolik kan basıncı, bel çevresi ortalaması daha düşük saptandı ancak iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. NADBH grubunda böbrek fonksiyon testlerinin daha iyi olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda literatüre benzer olarak diyabetik böbrek hastalığı olan hastaların yaklaşık yarısı non-albüminürik saptandı. Bu nedenle diyabetik nefropati taramasında albüminüri ile birlikte mutlaka eGFR'ye yer verilmelidir. Yaş, tedavi çeşidi, komorbiditeler, komplikasyonlar, laboratuvar analizleri olarak albüminürik hastalardan farklı özelliklere sahip olduğu bilinen NADBH için daha kapsamlı geniş katılımlı prospektif izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Diyabetik Böbrek Hastalığı, Non-albüminürik Diyabetik Böbrek Hastalığı

Seren Karakaya
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu hastalarda vücut kompozisyonunun klinik, hormonal ve metabolik bozukluklar ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, obezite ve metabolik bozukluklarla ilişkilendirilen kompleks bir endokrinopatidir. PKOS'lu hastalarda vücut kompozisyonu ile metabolik ve hormonal parametreler arasındaki ilişki henüz aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, obez ve non-obez PKOS tanılı hastalar ile yaş ve beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiş sağlıklı kontrollerde, vücut kompozisyonunun klinik, metabolik ve hormonal parametrelerle ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Mayıs 2023 tarihinden itibaren Manisa Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran, 18 yaşından büyük, 32 obez ve 32 non-obez PKOS tanılı hasta dahil edilmiştir. Obezite sınıflaması için BKİ değerleri kullanılmış; BKİ ≥ 30 kg/m² obez, BKİ ≤ 29.9 kg/m² non-obez olarak kabul edilmiştir. PKOS tanısı, Rotterdam 2003 kriterlerine göre konulmuştur. Hasta grubu ile yaş ve BKİ eşleştirilmiş sağlıklı 32 obez ve 32 non-obez kadın kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların antropometrik ölçümleri alınmış, vücut kompozisyonları TANİTA RD-545 model biyoelektrik impedans analizi cihazı ile değerlendirilmiştir. Kan tetkikleri poliklinik kayıtlarından elde edilmiş ve kontrol grubunun hormon analizleri Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) kapsamında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında yağ kütlesi, vücut yağ oranı, F/L oranı ve diğer vücut kompozisyonu parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. Obez PKOS grubu ile obez kontrol grubu ve non-obez PKOS grubu ile non-obez kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında da vücut kompozisyonu parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. Ancak santral obezitenin (WHR>0.80) PKOS grubunda anlamlı şekilde daha sık olduğu saptandı. PKOS ve kontrol grubu karşılaştırıldığında glukoz, trigliserit düzeyleri anlamlı yüksekti. Obez hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında glukoz, HbA1c, trigliserit düzeyleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksekti. Ayrıca, olgular HOMA-IR ≥2.5 kesme değerine göre insülin direnci varlığı açısından kategorize edildiğinde, insülin direnci varlığı PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Ayrıca PKOS grubunda BKİ, bel çevresi, WHR, F/L oranı, yağ oranı, LAP ve SHBG düzeyi arasında negatif korelasyon saptanırken FAİ ile pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: PKOS hastaları ve kontroller arasında vücut kompozisyonu özelliklerinde anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen, santral obezitenin PKOS grubunda daha yaygın olduğu tespit edildi. Vücut kompozisyonunun metabolik bozukluklarla ilişkisini daha kapsamlı değerlendirmek için vücut kompozisyonuna ek olarak yağ dağılımını tespit eden yöntemlerle daha geniş hasta popülasyonları, çok merkezli çalışmalar ile daha net sonuçlara ulaşılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Polikistik Over Sendromu, Vücut Kompozisyonu, Biyoimpedans Analizi, Yağ Oranı

Melisa Şen
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer immün yetmezlik hastalarında sarkopeni parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Primer İmmün Yetmezlikler (PİY); bağışıklık sisteminin gelişimini ve fonksiyonunu etkileyerek enfeksiyonların görülme sıklığında ve şiddetinde artışa yol açan ve ek olarak otoimmün, otoinflamatuar durumlar ve malignitelerin eşlik ettiği multisistemik hastalıklardır. Sarkopeni, genellikle geriatrik yaş grubunun hastalığı olarak görülse de birçok kronik hastalıkta görülme sıklığının arttığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir ve patogeneze yönelik çeşitli mekanizmalar ortaya koyulmuştur. Bu çalışmada PİY hastalarında sarkopeni parametrelerini değerlendirmek ve sarkopeni görülme sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya PİY tanısıyla takipli 19 hasta ve 38 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Antropometrik ölçümleri, dinamometre ile el sıkma gücü ölçümü, (SARC-F) anketi, Biyoelektrik İmpedans Analizi (BIA) ölçümü ve Timed-Up and Go test (TUG) testi yapıldı. Bulgular: PİY grubunun yaş ortalaması 45,74 ± 13,87, kontrol grubunun 45,34 ± 13,15'ti. SARC-F skoruyla PIY grubunda sarkopeni olasılığının kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,001). PİY grubunda 2 (%10,53), kontrol grubunda 1 (%2,63)) vakada sarkopeni saptandı. İskelet kası kütlesi, el sıkma gücü, yağsız kas kütlesi değerlerinin PİY grubunda kontrol grubuna göre daha düşük TUG testinin PİY grubunda daha yüksek ölçüldü ancak istatiksel olarak iki grup arasında fark saptanmadı. Korelasyon analizinde iskelet kası kalitesinin albümin ve kreatinin ile pozitif, sedimentasyon ve TUG testi ile negatif korelasyon gösterdiği görüldü. Sonuç: Elde edilen verilerle, PİY hastalarında sarkopeni tablosunun beklenenden daha erken yaşlarda ortaya çıkabileceğini saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Primer İmmün Yetmezlik, Sarkopeni, İnflamasyon

Elif Tünk
Manisa Celal Bayar University
2025
00