Kırşehir Ahi Evran University
Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Kırşehir Ahi Evran University

2.937

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Wilson hastalarında serum değişken ve göreceli değişken bakır düzeylerinin klinik parametreler ve multiparametrik karaciğer MRI bulgularıyla karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada Wilson Hastalarının izleminde serum değişken bakır (EC) ve göreceli değişken bakır (REC) düzeylerinin; 24 saatlik idrarda bakır düzeyi ile korelasyonunun incelenmesi ve karaciğerdeki fibroz ve steatozun derecesini gösteren güncel teknoloji olan Multiparametrik Karaciğer MRI ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gastroenteroloji ve Nöroloji polikliniğine başvuran ve Wilson Hastalığı tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu, Gastroenteroloji polikliniğinde dispepsi tanısı ile izlenen hastalardan oluşturulmuştur. Tüm katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek karaciğer hastalığının, ek hastalıklarının ve ilaç kullanım öyküsü öğrenildi. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Tüm katılımcılardan EC ve serum total bakır düzeyi için tek seferlik 10 cc kan örneği alındı. Wilson hastalarına rutinde istenen multiparametrik karaciğer MR görüntülemesi yapıldı ve hastalardan 24 saatlik idrarda bakır atılımının tespiti için idrar toplandı. Hastaların daha önce karaciğer biyopsisi mevcutsa biyopsileri yeniden incelendi. EC ve serum total bakır düzeyi indüktif olarak eşleştirilmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) yöntemi, 24 saatlik idrar bakır düzeyi ise atomik absorpsiyon spektrometri yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 43 kontrol ve 38 Wilson hastası dahil edildi. Wilson hastalarının %97'sinde hepatik tutulum mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen 35 Wilson hastasına karaciğer multiparametrik MRI uygulanmıştır. Hastaların ortanca karaciğer parankim sertliği 2,45 (1,71-6,2) kPa olup normal sınırlardaydı. MR-PDFF tekniğine göre hastaların %62'sinin karaciğerde yağlanma yoktu. Karaciğer parankim sertliği; yaş (r=0,514; p=0,002), AST (r=0,445; p=0,007), GGT (r=0,549; p=0,001), ALP (r=0,365; p=0,031), INR (r=0,404; p=0,016), kreatinin (r=0,344; p=0,043), FIB-4 skoru (r=0,694; p<0,0001) ile pozitif korelasyon gösterirken; beyaz küre sayısı (r=-0,49; p=0,003), trombosit sayısı (r=-0,607; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. MR-PDFF yağ oranı ile serum trigliserid düzeyi arasında pozitif korelasyon mevcuttu (r=0,532; p=0,013). Serum bakır testleri ile 24 saatlik idrarda bakır atılımı arasında korelasyon bulunamamıştır. EC ile seruloplazmin (p=0,348; r=0,032) dışındaki hiçbir klinik veya laboratuvar parametre arasında korelasyon saptanmadı. REC ise ALP (r=0,338; p=0,003) ve GGT (r=0,36; p=0,001) ile pozitif korelasyon, trombosit sayısı (r=-0,507; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. Serum EC düzeyi MR-PDFF yağ oranı (r=0,534; p=0,005) ve T1 süresi (r=0,371; p=0,028) ile pozitif korelasyon göstermiştir. REC oranı ile T2* değeri arasında negatif korelasyon mevcuttu (r=-0,422; ve p=0,012). Sonuç: Wilson hastalığının rutin klinik izleminde halen kullanılmakta olan ve vücut bakır dengesinin en önemli göstergesi olduğu kabul edilen 24 saatlik idrar bakır atılımı ile yerine kullanılma potansiyeli olan EC ve REC ölçümleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır. Karaciğerdeki fibrozis, yağ ve demir birikimini gösterebilen mulitparametrik MR sonuçlarıyla korelasyon gösteren klinik parametreler, EC ve REC'in Wilson hastalığının izlemlerindeki yeri gelecekte yapılacak çalışmalarda araştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Wilson hastalığı, Serum değişken bakır, Serum göreceli değişken bakır, Multiparametrik karaciğer MRI.

BakırHepatolentiküler dejenerasyonKaraciğer+4
Bekir Mert Durukan
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnvaziv duktal meme kanseri hastalarında eşlik eden in situ duktal karsinomun prognoza ve sağkalıma etkisi

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olmakla birlikte kanser ilişkili ölümlerin en sık 2. sebebidir. Meme kanserlerinin en sık görülen histopatolojik tipi invaziv duktal karsinoma (IDC)'dır. Duktal karsinoma in situ (DCIS) ise invaziv meme kanseri öncülüdür. Bazı çalışmalar, salt IDC ve IDC+DCIS tümörler arasında biyolojik farklılıklar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmada IDC'ye eşlik eden DCIS komponentinin tümör mikroçevresine, tümörün klinik ve patolojik özelliklerine, prognoza ve sağkalıma etkisine bakıldı. Araştırmaya 165 IDC, 404 IDC+DCIS hastası olmak üzere 569 hasta dahil edildi. Ayrıca aynı dekatta, AJCC 8. versiyon TNM evrelemesine göre aynı evrede, invaziv komponenti aynı grade ve hormon reseptör ve Her2 durumu aynı olan 164 salt IDC hastası 1:1 oranında 164 IDC+DCIS hastası ile eşleştirilerek ayrı bir kohort daha oluşturuldu. Tüm kohortta salt IDC ve IDC+DCIS hastalarının klinik ve patolojik özellikleri karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubundaki hastalarda daha çok ER ve PR pozitifliği (her biri için p< 0,001) ve bu hastaların daha çok hormonoterapi tedavi aldığı saptandı (p< 0,001). Tüm kohortta 2 grup arasında ki-67 yüzdesi karşılaştırıldığında salt IDC grubunda, ki-67 yüzdesinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p< 0,001). Tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta iki grubun genel sağkalım süresi karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubunun genel sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p= 0,001 ve p= 0,01). Aynı şekilde tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta sağkalım süresi karşılaştırıldığında ise yine IDC+DCIS grubunun hastalıksız sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p< 0,001 ve p= 0,04). Ayrıca çalışmamızda tüm kohortta salt IDC grubunda IDC+DCIS grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak ölüm riskinin 2,14 kat, hastalık (lokal nüks veya uzak metastaz veya ölüm) riskini ise 2,44 kat arttığı tespit edildi. Eşleştirilmiş kohortta ise stromal tümörü infilte eden lenfositlerin (TILs) yüzdesindeki her %1'lik artışın ölüm riskini 0,87 kat, hastalık riskini ise 0,89 kat azalttığı saptandı. Son olarak tüm kohort ve eşleştirilmiş kohorttaki hastalar salt IDC ve IDC+DCIS hastaları olarak gruplandırılıp ayrı ayrı sağkalıma etki eden stromal TILs yüzdesi kesme değeri belirlendi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC hastalarının genel sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri %7,5 (AUC sırasıyla: 0,832 ve 0,834; her iki kohort için de sensitivite %95, spesifite %67) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC'li hastalar için hastalıksız sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri ise %12,5 (her iki kohort için de AUC: 0,806; sensitivite %97, spesifite %58) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta IDC+DCIS hastalarının genel ve hastalıksız sağkalımı için yapılan ROC analizlerinde AUC her bir durum için 0,5 civarında tespit edilmiş olup ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri tespit edilemedi. Bu veriler stromal TILs yüzdesinin salt IDC grubunda sağkalımı tahmin etmekte kullanılabilecek bir parametre olduğuna işaret etmektedir, ancak aynı durum IDC+DCIS grubu için geçerli değildir. Yapılan son çalışmalarda biyolojik açıdan farklı davrandığı gösterilen bu iki grup antitümöral immün yanıt açısından da birbirinden farklı davranıyor olabilir. Bu açıdan bu hasta grubunda daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.

KarsinomaLenfositlerLenfositler-tümör enfiltre edici+5
Neslihan Koray Fedai
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastalık veya risk gruplarına göre sınıflandırılmış akut myeloid lösemi hastalarında tedavideki başarısızlık sebeplerinin değerlendirilmesi

Akut miyeloid lösemi (AML), primitif multipotent hematopoietik kök hücrede meydana gelen birtakım somatik mutasyonlar sonucu myeloid hücre serisinde ortaya çıkan ve hayatı tehdit edici bir hematolojik malignitedir. Morfolojik ve sitogenetik olarak sınıflanabilir. Prognoz genellikle hastanın klinik özellikleri ve hastalığın sitogenetik özellikleri ile ilişkilidir. AML son derece heterojen bir hastalıktır ve bu heterojen hastalıkta, en iyi prognozlu alt gruplarda bile mortalite sık izlenmektedir. Bu hastalıkta başarısızlık nedenlerinin ne olduğunu bilmek ve alt gruplara göre spesifik olarak değerlendirmek hasta izlemi ve yönetimi açısından önem arz etmektedir. Bu çalışma, Ocak 1999 ile Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından AML tanısı ile izlenen ve ilk indüksiyon tedavileri merkezimizde başlanılmış olan erişkin hastaların klinik ve demografik bulgular, tedavi, sitogenetik ve moleküler sonuçlar ve ilk tedavi başarısızlığı tipleri açısından değerlendirildiği tek merkezli gözlemsel retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacı hastalığın belirli alt gruplara ayrılarak, her alt gruptaki ilk başarısızlık tipi ile değerlendirmeler yapmak ve elde edilen sonuçlar doğrultusunda hekimin hasta izleminde karşılaşabileceği durumlara yönelik farkındalık oluşturmak ve bu alanda eksiklik olduğu gözlenen literatüre katkı sunmaktır. Çalışma kriterlerine uyan 485 hasta ile yapılan araştırma için hastaların elektronik kayıtları kullanılarak retrospektif gözlemsel bir kohort modeli oluşturuldu. Hastaların %66,2'sinde izlemde başarısızlık yaşandığı görüldü. İntensif tedavi alan hastalar için total sağkalım ortanca değeri 29,3 (16,1-46,4 güven aralığı) ay olarak hesaplandı. 36 ay sağkalım oranı %48,1 idi. Hastalar akut promiyelositik lösemi (APL), t(8;21) AML, inv(16) AML, orta risk de novo, kötü risk de novo, diğer de novo, tedavi ilişkili AML, sekonder AML olarak gruplara ayrıldı. İntensif tedavi almış olanlar değerlendirildiğinde alt gruplara göre görülen ilk başarısızlık tipleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,008). Bu farklılığın gruplardaki indüksiyon mortalitesi, refrakterlik ve relaps dağılımından kaynaklandığı görüldü. Grup içi ilk başarısızlık sebebi değerlendirmeleri yapıldığında, bunun APL (71,4%) için indüksiyon mortalitesi, inv(16) AML (58,3%) ve orta risk de novo AML (47,2%) için relaps olduğu, kötü risk de novo AML (54,5%), tedavi ilişkili AML (75,0%) ve sekonder AML (43,9%) grupları için ise refrakterlik olduğu bulundu. t(8,21) AML için dağılımlar değerlendirildiğinde spesifik bir başarısızlık tipinin daha ön planda olmadığı görüldü. Gruplandırma ilkeleri gereğince daha heterojen olmak durumunda kalan diğer de novo grubu için ilk görülen başarısızlık tipine bakıldığında indüksiyon mortalitesi %33,6, relaps %32,8 olarak görüldü. Sonuç olarak, AML alt tiplerindeki ilk tedavi başarısızlığı dağılımlarında anlamlı farklılık mevcuttur. Daha başarılı hastalık yönetimi için hangi alt tipte hangi ilk başarısızlık tipinin beklenmesi gerektiğini bilmek önemlidir. Bu konuda daha geniş çaplı çalışmalar faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Akut miyeloid lösemi, tedavi başarısızlığı, indüksiyon mortalitesi, relaps, indüksiyon refrakterliği, sağkalım

LösemiLösemi-miyeloid-akutMortalite+3
Görkem Çelebi
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitusta mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Renal Transplant Alıcılarında Gelişen Post-Transplant Diabetes Mellitusta Mikrovasküler Komplikasyonların Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tez, Ankara, 2022 Transplantasyon sayıları artması, değişen tedavi modaliteleri sayesinde transplant hastalarında artan yaşam süresi, ile primer transplantasyon kaynaklı mortalite önemli olmaktan çıkmaya başlayıp, artan sağ kalım ile metabolik komplikasyonların artışı dikkat çekmeye başlamıştır. PTDM de bunlardan biridir. Bu çalışmada renal transplantasyon alıcılarında transplantasyon sonrası gelişen Diabetes Mellitusun mikrovasküler komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1985-2017 arasında renal transplant olan 771 böbrek alıcısından oluşan bir kohorttan beş yıldan uzun süredir diyabeti olan 44 hasta PTDM grubu olarak kabul edildi. PTDM tanısı olmayan 50 renal transplant hastası kontrol grubu olarak kabul edildi. Diyabetik retinopati, fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OCT) ile değerlendirildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler ve vibrasyon CASE-IV cihazı ile uygulandı. Diyabetik nöropatinin erken tanısında kullanılan korneal konfokal mikroskopi uygulandı. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı 24 saatlik kayıt ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Fundus fotoğrafı ve OCT le değerlendirmede %20,5 hastada diyabetik retinopati izlendi. OCT de PTDM ve NPTDM (PTDM tanısı olmayan renal transplant alıcıları) grupta retinal liflerde benzer şekilde incelme izlendi. GFR ve spot idrar albümin/kreatinin ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu. MNSI klinik muayene bulgularında hastaların %20,5'inde diyabetik periferik nöropati mevcuttu. Korneal konfokal mikroskopik (CCM) değerlendirmede korneal sinir lif dansitesi (CNFD) PTDM grupta ve diyabetik nöropatisi olan grupta anlamlı düşüktü. Kardiyak otonom nöropati PTDM grubun yarısından fazlasını, NPTDM grubun yaklaşık beşte birini etkilemişti. PTDM seyrinde gelişen mikrovasküler komplikasyonlar Tip 1 ve Tip 2 diyabet seyrine uymayan benzersiz şekilde seyredebilmektedir. Ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyonlar renal transplant hastalarında morbidite ve mortaliteye sebep olabilir. Bunun önlenmesi için PTDM seyrinde görülen mikrovasküler komplikasyonların tarama modaliteleri oluşturulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Posttransplant Diabetes Mellitus (PTDM), NODAT (New Onset Diabetes After Transplantation), diyabetik retinopati, diyabetik nefropati, diyabetik periferik nöropati, korneal konfokal mikroskopi, kardiyak otonom nöropati

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Başak Çelik Kavaklılar
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Ünıversitesi Erişkin Hastanesi Romatoloji Polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan psöriatik artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı biyolojik tedavi (bDMARD) alan Psöriatik Artrit (PsA) hastalarında komorbidite sayısı ve sıklığının belirlenmesi, bDMARD tedavisi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi, kormobidite sayısının ve tipinin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalında 2005-2021 yılları arasında takip edilmiş, en az bir bDMARD tedavisi almış 520 PsA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk biyolojik tedavi tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelenerek analiz edildi. Buna göre hastaların 159'u (%30,6) erkekti. Ortalama yaş 45,5 (12,5) olarak hesaplandı. 305/310 hasta CASPAR kriterlerini karşılamaktaydı. Ortalama takip süresi 44,8 (40,6) aydı. Charlson komorbidite indeksi 486 hastada hesaplandı, ortalama 1,17 (1,18) ortanca 1(1-7) bulundu. 196/486 (%40,3) hastada en az 1 komorbidite bulunmaktaydı. Hastaların bDMARD başlangıcında hastaların %40,8'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29,6 karşı 28,3 p:0,021). Son vizitte de VKİ bilinen 367 hastanın %41,7sinin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %9,7'sinde Diyabet tanısı vardı. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği gözlemlendi ve Diyabet insidansı 100 hasta yılında 1,33 (%95 GA: 0,75-1,91) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %21,9'unun hipertansiyonu vardı. Lipid değerleri bilinen hastaların %49,1'inde LDL-K, %28,3'ünde TG, %19,9'unda total kolesterol yüksek bulundu. 17 (%6,6) hastada koroner arter hastalığı (KAH) vardı bunlardan 6'sının prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 15 hastada KAH gelişmişti. KAH insidansı 100 hasta yılında 0,93 (%95 GA 0,45-1,41) hesaplanırken Prematür KAH insidanası 100 hasta yılında 0,68 (%95 GA 0,21-0,95)hesaplandı. BDMARD başlanmadan önceki dönemde DAS-28 skoru yüksek olanların çoğunlukla kadın olduğu; daha ileri yaşta oldukları, komorbidite sayılarının daha fazla ve VKİ daha yüksek olduğu görüldü. HAQ-DI skoru yüksek olanlar da benzer özellikteydiler. Yapılan çok değişkenli analizde bDMARD başlangıcında obezitenin ve Diyabet varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (sırasıyla OR 1,06 (%95 GA1,02-1,11), OR 3,08 (%95 GA 1,14-8,30)) Sonuç olarak Hastaların klinik tedavi yanıtları açısından komorbiditeler hakkında bilgi sahibi olmanın ve komorbiditleri kontrol altına almanın önemli olduğu görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Psoriatik artrit, hastalık modifiye edici aniromatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, multimorbidite,

Antiromatizmal ajanlarArtrit-psoriatikBiyolojik tedavi+4
Nilüfer Ecem Gezerer
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prolaktinoma ve akromegali hastalarının takibinde nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı, sarkopeni ve serum angiopoietin-like protein-8 düzeyinin değerlendirilmesi

Akromegali ve prolaktinoma hastalıkları kas-iskelet sistemi ve metabolizma üzerine de etkileri olan endokrinolojik hastalıklardır. Metabolik sendromun hepatik komponenti olarak kabul edilen nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) etiyolojisinde birçok endokrinolojik hastalık yer almaktadır. NAFLD hastalarında serum angiopoietin-like protein-8 (ANGPTL-8) düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu çalışmada akromegali ve prolaktinoma hastalarında NAFLD, osteosarkopeni ve ANGPTL-8 düzeyinin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 32 akromegalik hasta (15 aktif akromegali, 17 kontrollü akromegali), 12 aktif prolaktinomalı hasta ve 18 NAFLD tanılı hasta alınmıştır. Ayrıca, akromegali grubu için 19, prolaktinoma grubu için 12 ve NAFLD grubu için sekiz sağlıklı kontrol birey çalışmaya dahil edilmiştir. NAFLD tanılı hastalar ve sağlıklı kontrol gruplarındaki bireylerle "referans grubu (n:57)" adı verilen yeni bir grup oluşturulmuştur. Prolaktinoma ve akromegali hastaları hem kendi kontrol gruplarıyla hem de referans grubu ile karşılaştırılmıştır. Tüm katılımcılar antropometrik, biyokimyasal ve hormonal ölçümler, abdomen manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve tüm vücut dual enerji X-ray absorbsiyometri (DXA) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca tüm katılımcıların serum ANGPTL-8 düzeyi ve kas gücü ölçümleri yapılmıştır. Akromegali grubunda HbA1c, spot idrar albümin/kreatinin oranı ve trigliserid düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek (sırasıyla p=0.001, p=0.041 ve p=0.017) ve HOMA-IR değeri daha yüksek olma eğiliminde bulunurken (p<0.1), karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı gruplar arasında benzer bulunmuştur. Alt grup analizinde aktif akromegali hastalarında karaciğer yağ oranının ve NAFLD prevalansının kontrollü akromegali grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük (sırasıyla p<0.026 ve p<0.001), kontrol grubuna göre ise daha düşük olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Prolaktinoma hastaları ve kontrol grubu arasında karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı benzer bulunmuştur. Akromegali, prolaktinoma ve referans grubunun her üçünde de NAFLD tanısı alan bireylerde büyüme hormonu düzeyleri, NAFLD tanısı almayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.025, p=0.047 ve p=0.015). Prolaktinoma ve referans grubunda NAFLD tanısı alan ve almayan bireylerin serum ANGPTL-8 düzeyleri arasında fark gözlenmemiştir. Akromegali grubunda NAFLD tanısı alan hastalarda serum ANGPTL-8 düzeyi, NAFLD tanısı almayan bireylere göre daha düşük bulunmuştur (p=0.036). Akromegali grubunda vertebral yağ oranı referans ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0.001 ve p=0.09). Alt grup analizinde vertebral yağ oranının kontrollü akromegali hastalarında, aktif akromegali hastalarına ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0.04 ve p=0.001). Prolaktinoma grubunda vertebral yağ oranının kontrol grubuna göre daha yüksek olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Akromegali ve prolaktinoma hastaları kendi kontrol gruplarıyla karşılaştırıldıklarında el kavrama gücü ile DXA ve MRG ile ölçülen kas kütleleri birbirine benzer bulunmuştur. Kas kalitesinin bir ölçütü olarak kullanılan el kavrama gücü/apendiküler iskelet kası (EKK/ASM) oranı akromegali grubunda kontrol grubuna göre daha düşükken (p=0.017), EKK/ASM oranına göre kas kalitesi düşük/zayıf birey sayısının daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.006). Prolaktinoma hastalarında EKK/ASM oranı kontrol gruba göre daha yüksek olma eğiliminde bulunmuştur (p<0.1). Bu çalışmada yüksek büyüme hormonu düzeylerinin aktif akromegali hastalarında NAFLD riskine karşı koruyucu olabileceği ve yağlı karaciğeri olan akromegali hastalarında ANGPTL-8 düzeyinin daha düşük olduğu görülmüştür. Akromegali hastalarında kas kalitesinde azalma olurken, prolaktinoma hastalarında ise kas kalitesinde artış eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

ANGPTL 8AkromegaliAnjiopoietinler+3
İmdat Eroğlu
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal AA amiloidoz hastalığının karşılaştırmalı idrar proteomik ve metabolomik analizi ve klinopatolojik özellikler ile korelasyonu

Proteomik ve metabolomik analizlerin biyoinformatik çözümlemesi tanısal ve prognostik açıdan kritik olup literatürde renal AA amiloidoz hastalarında yapılmış bir üriner omiks analizi bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı renal AA Amiloidoz hastalarında karşılaştırmalı idrar proteomik ve metabolomik analizi yapmaktır. Yeni tanı almış 8 AA Amiloidoz (AA), 8 Membranöz Nefropati (MN), 8 IgA Nefropati (IgAN), 7 Fokal Segmental Glomerüloskleroz (FSGS) ve 6 kişilik kontrol grubunun idrar örnekleri alındı. nLC-MS/MS-QTOF ile AA, MN ve kontrol grubunda proteomik ve tüm hastalarda GC/MS aracılığıyla metabolomik analizler yapıldı. Patolojik preparatlar tübüler atrofi (TA) ve interstisyel fibrozis (IF) derecelerine göre skorlandı. Proteomik analizler sonucunda AA grubunda kontrol grubuna göre düzeyi anlamlı olarak daha düşük olan 51 proteinin arasında epitelyal büyüme faktörü, megalin, kübülin ve kaderinler izlendi. Üromodulin AA grubunda MN grubuna göre daha düşükken; ribonükleaz 1 ve α-1-mikroglobulin AA grubunda daha yüksek düzeyde izlendi. Gen Ontolojisi (GO) analizinde fold enrichment değeri en yüksek biyolojik süreç sindirim ve homofilik hücre adezyonu olarak görüldü. Metabolomik analizler sonucunda myo-inositol ve ürat AA grubunda MN grubuna göre yüksek olarak saptanırken D-mannitol ve N-asetilglutamat AA grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak saptandı. IF ve TA skorları AA grubunda diğer gruplardan daha yüksek saptandı (medyan 2, [3-0]). Çalışmamızda karşılaştırmalı idrar omiks analizi sonucunda AA amiloidoz grubunu diğer gruplardan ayıran başlıca moleküller yüksek tübülointerstisyel hasar ile ilişkilendirildi. Ayrıca network ve GO analizlerinin tübül hücreleri arasındaki adezyonu proteinlerine işaret etmesi olası bir artmış üriner kayma gerilmesi kuvvetini düşündürdü. Anahtar Kelimeler: AA Amiloidoz, Proteomiks, Metabolomiks, Üromodulin, α-1-mikroglobulin Destekleyen Kuruluşlar: Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği

Alfa makroglobülinlerAmiloidozMakroglobülinler+3
Deniz Aral Özbek
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanser hastalarında immünoterapi etkinliğinin sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçler ile olan ilişkisinin incelenmesi

İmmünoterapi yanıtını tahmin etmek için yapılan çalışmalar devam etmektedir. Son dönemde immünoterapi yanıtını tahmin etmek için yeni belirteçler bulunmuş olsa bile bu alandaki ihtiyaç hala devam etmektedir. Çalışmamızın amacı sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçlerin immünoterapi yanıtı üzerine olan etkisini göstermektir. Çalışmaya 2015-2021 yılları arasında immünoterapi tedavisi alan ve tedavi öncesi abdomen BT'si olan 100 hasta dahil edildi. Sarkopeni tanısı için daha önceki çalışmalarda belirtilen cinsiyete özgü eşik değerler kullanıldı. Sistemik inflamasyonu gösteren belirteçler olarak C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon, Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), Platelet Lenfosit Oranı (PLO), albümin ve Laktat dehidrogenaz (LDH) kullanıldı. Bu belirteçler tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizinde sağkalımı öngörme açısından değerlendirildi. Sarkopeni progresyonsuz sağkalımı (PFS) öngörmede bağımsız ve anlamlı faktör olarak saptandı. Sarkopenik hastalar sarkopenik olmayan hastalara göre daha kötü genel sağkalıma (OS) sahip olmasına rağmen (6,3-12,1 ay) çok değişkenli analizde bağımsız anlamlı faktör olarak saptanmadı (HR 1,24; 95% CI, 0,71-2,16; p=0,432). NLO ve PLO anlamlı değişken olarak saptanmadı. Hipoalbüminemi genel sağkalımı öngörmede bağımsız ve anlamlı faktör olarak saptandı (HR, 2,10; 95% CI, 1,21-3,66; p=0,008). ECOG PS ve sarkopeniyi içeren birleşik modelde ECOG PS'nin artması ve sarkopeninin eşlik etmesi daha kötü progresyonsuz sağkalım ile ilişkili olarak saptandı (HR, 7,8; 95% (CI), 4,12-14,84; p<0,001). Bu çalışma sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçleri birlikte içeren literatürdeki en kapsamlı çalışmalardan birisidir. Sarkopeninin yakın takip edilmesi ve önlenmesi sağkalım sonuçlarının iyileştirmeye yardımcı olabilir. Oluşturduğumuz model ise onkologlara immünoterapi yanıtını tahmin etmede yardımcı olabilir.

AlbüminlerKanser hastalarıKas distrofileri+3
Enes Üçgül
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spondiloartrit tanılı hastalarda kostovertebral, kostotransvers, sternoklavikular ve manibriosternal eklem tutulumunun incelenmesi

Bu çalışmanın amacı spondiloartrit (SpA) tanılı hastalarda gözden kaçan eklem bölgeleri olan kostovertebral (KV) ve kostotransvers (KT), sternoklavikular (SK) ve manibriosternal (MS) eklem tutulumlarının klinik, radyolojik ve laboratuvar bulgularıyla ilişkisini incelemektir. Çalışmaya 1 Ocak 2010- 31 Aralık 2020 yılları arasında kliniğimize başvuran ve herhangi bir sebeple Toraks bilgisayarlı tomografi (BT) çekilmiş, 18 yaş üstü SpA tanısı olan ve eşlik eden romatolojik başka bir tanısı olmayan 281 hasta, Toraks BT'si olan 30 romatoid artrit hastası ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 341 kişi dahil edilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirilmiştir. SpA hastalarının, 206 (%73,3)'sı AS, 63 (%22,4)'ü psöriatik artrit (PsA), 12 (%4,3)'si non-radyografik aksiyel SpA (nr-AksSpA) tanılıydı. PsA hastalarının 34 (%54)'ü aksiyel PsA'ydı. KV eklem toplam skorları hastalıklar arasında farklılık göstermekteydi (AS 35, PsA 16, aksiyel PsA 16, periferik PsA 20, nr-AksSpA 6,5, RA 15,5, sağlıklı kontrol 13v (p<0.001)). Benzer şekilde, KT eklem toplam skorları da hastalıklar arasında farklıydı (AS 16, PsA 13, aksiyel PsA 12, periferik PsA 14, nr-AksSpA 14, RA 6,5, sağlıklı kontrol 4 (p<0.001)). SpA hastalarında sindesmofiti olan grupta tüm eklem skorları belirgin olarak daha yüksekti (KV için 66,5 ve 14,5, KT için 29,5 ve 10, SK için 4 ve 1,5, MS için 3 ve 2 (her bir eklem için p<0,001)). Sigara içen grupta KV ve KT eklem tutulumu daha fazlaydı (KV için 21 ve 33 p=0,013, KT için 12 ve 16 p=0,008). AS hastalarında göğüs ekspansiyonu ile KV (r=-0,709, p<0,001) ve KT (r=-0,689, p<0,001) eklem tutulumu arasında negatif yönde güçlü düzey ilişki bulundu. Bu sonuçlar ışığında, klinik olarak gözden kaçma potansiyeli olan bu bölgelerin daha dikkatli değerlendirilmesi, KT ve KV eklem tutulumu olan hastaların erken dönemde egzersiz programlarına alınması faydalı olabilir.

Eklem hastalıklarıEklemlerKlavikula+2
Emine Büşra Ata
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik metastazı olan metastatik meme kanseri hastalarında intravenöz zolendronik asit kullanımının meme dokusunda mikrokalsifikasyon oluşumu üzerine etkisi

Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık tanı konulan kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerde ikinci sıradadır. Hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastaz saptanmakta ve uzak metastatik hastaların yaklaşık %80'inde kemik metastazı tespit edilmektedir. Kemik metastatik hastalıkta bifosfonat kullanımının hastalıksız sağ kalıma olumlu etkilerinin gösterildiği çalışmalar sonrasında bu hastalarda bifosfonat kullanımı yaygınlaşmıştır. Fakat uzun süreli bisfosfonat kullanımının vücutta kalsiyum metabolizmasına olan etkileri ve patolojik kalsiyum depozitlerine neden olabildiği gösterilmiştir. Literatürde uzun süreli bifosfonat kullanımından kaynaklandığı düşünülen distrofik kalsifikasyon vakaları mevcuttur. Ayrıca yapılan çalışmalarda meme dokusunda mikrokalsifikasyonların varlığının artmış meme kanseri riski ile ilişkili olduğunu bildirilmiştir. Biz de bu çalışmamızda bifosfonatların dokuda kalsiyum birikimi üzerine etkileri ve mikrokalsifikasyonların artmış malignite ile ilişkisinden yola çıkarak kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit kullanımının meme dokusundaki kalsifikasyonlar üzerine etkisini inceledik. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi Medikal Onkoloji bölümünde 2016-2021 yılları arasında meme kanseri tanısı ile başvurmuş, kemik metastazı olan ve zolendronik asit tedavisi almış 568 hasta incelenmiş, düzenli takiplerine ulaşılabilen 219 hastanın zolendronik asit tedavisi öncesi ve sonrasındaki mamografi görüntüleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada değerlendirilen hastaların aralıklı olarak ortalama 3.6 yıl, 22.8 doz zolendronat aldığı saptanmıştır. Toplamda 72 hastada takipleri süresince kalsifikasyon izlenmiş, bunların 55'inin zolendronik asit tedavisi öncesinde de var olduğu, 17'sinde ise kalsifikasyonların zolendronik asit tedavisi başlandıktan sonra oluştuğu tespit edilmiştir. Zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişen 17 hastanın hiç birisinde malignite ile uyumlu olabilecek şüpheli morfolojide kalsifikasyon görülmemiştir. Bu hastalarda zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişene kadar ortalama 2,7 yıl geçtiği, hastaların kalsifikasyon gelişene kadar aralıklarla ortalama 19,9 doz zolendronat aldıkları saptanmıştır. Zolendronat tedavisi başlandıktan üç yıl sonra hastaların dörtte üçünde kalsifikasyon geliştiği görülmüştür. Elde edilen bulgularla meme dokusunda malign kalsifikasyon oluşumunun zolendronik asit kullanımı ile direk etkisi gösterilememiştir. Kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit tedavisinin yoğun uygulandığı ilk yıllarda meme dokusunda kalsifikasyon gelişiminin daha hızlı olabileceği düşünülmüştür. Fakat kalsifikasyon sürecine etki edebilecek başka etkenlerin de olduğu göz önüne alındığında zolendronat kullanımı ile kalsifikasyon oluşumu arasında kesin ilişki kurulamamıştır.

BifosfonatlarKalsifikasyonMeme hastalıkları+4
Zeynep Berire Kurtuluş
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli hastalarında tüberküloz, sitomegalovirus ve pnömosistis jirovecii profilaksi etkinliğinin değerlendirilmesi

Böbrek nakli hastalarında enfeksiyonlar önemli morbidite nedenleri olup enfeksiyonlarla savaşma stratejisinde profilaktik tedaviler ve aşılamalar önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada 01.10.2001- 01.02.2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan ve Erişkin Nefroloji Bölümünce takip edilen 630 hasta, aldıkları tüberküloz (TB), sitomegalovirus (CMV) ve Pneumocystis Jirovecii pnömonisi (PJP) profilaksileri açısından değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı CMV ve PJP profilaksilerinin etkinliğini araştırmak ve literatürde önerilmesine karşın yan etki profili, direnç riski nedeniyle TB profilaksisi uygulanmayan hastanemizde hastaların TB enfeksiyonu sıklığını, morbidite ve mortalitesini araştırmaktır. Rutin TB profilaksisi kullanılmamasına rağmen 630 hastanın sadece 2'si TB enfeksiyonu geçirmiş olup bu iki hasta takiplerinde başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir ve graft kaybı veya mortalite olmamıştır. 3 hasta profilaktik izoniazid (INH) tedavisi almışken bu hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinde ılımlı bir bozulma olmuş, ciddi komplikasyon olmamıştır. Hastların %59.1'i CMV profilaksisi almış, bu gruptan %80.1'i profilaktik tedaviyi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta sitopeni ve kreatinin artışı nedeniyle valgansiklovir profilaksisi kesilmiştir. Profilaksi alan hasta grubunda almayana göre CMV viremisi (p=0.003), rejeksiyon (p=0.07) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. CMV profilaksisinin 3 aya tamamlanmasının ise mortaliteye bir etkisi yokken, viremi riskini azalttığı görülmüştür. (p=0.030). Hastaların %54,1'1 PJP için profilaktik trimetoprim-sulfametaksazol (TMP-SMX) profilaksisi almış, bunların %66'sı profilaksi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta kreatinin artışı ve sitopeni nedeniyle TMP-SMX profilaksisi kesilmiştir. PJP profilaksisi alan hasta grubunda almayana göre PJP enfeksiyonu (p=0.008), rejeksiyon (p= 0.025) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. 3 ay ve 6 ay profilaksi alan hastalar arasında mortalite açısından anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.328). Hastalarda CMV ve PJP profilaksisi birlikteliği anlamlı derecede yüksek görülmüştür (p<0.001). Sonuç olarak CMV profilaksisi ve PJP profilaksisinin morbidite, mortaliteye etkisi çalışmamızca desteklenmiştir. PJP profilaksisi 3 ve 6 ay uygulanmış hastalarda mortalite ve rejeksiyon açısından fark görülmemiştir. Kliniğimizde TB profilaksisi uygulanmamasına rağmen sadece 2 hastanın TB bulguları göstermesi TB profilaksisinin sorgulanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+7
Gülsüm Umay Topçu Karadenizli
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi iç hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda oksijen uygulama durumunun incelenmesi

Amaç: Oksijen, hipoksinin önlenmesi ve tedavisi amacıyla sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmada birincil amaç İç Hastalıkları servisleri ve Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalarda oksijen kullanım sıklığının belirlenmesidir. İkincil amaçlar ise oksijen destek yöntemlerinin belirlenmesi, oksijenin uygunsuz kullanımının araştırılması, hastaların SpO2 değerleri <%94, %94-%98, >%98 olarak gruplanması ve SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 korelasyonunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma prospektif, gözlemsel bir çalışmadır. 1-31 Mart 2022 arasında yatan ve oksijen kullanan 143 hasta dahil edildi. Yatış verileri, modifiye erken uyarı skoru (MEUS) kaydedildi. Oksijen desteği ile ilgili, hastaların çalışmaya dahil edildiği ilk 24 saatteki veriler toplandı ve 6 saatlik dilimler halinde kayıt alındı. Her çeyrekte oksijen destek yöntemi not alınarak oksijenasyon parametrelerinin ortalaması kaydedildi. Oksijenasyon parametrelerinin 24 saatlik ortalaması hesaplandı. Nazal oksijende 6 L/dk'dan yüksek ve basit yüz maskesinde 5-10 L/dk'dan farklı akım hızları ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) alevlenmede basit yüz maskesi kullanımı uygunsuz kullanım olarak kaydedildi. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 ilişkisi incelendi. Bulgular: Servislerde yatan 397 hastanın %20'si ve YBÜ'de yatan 124 hastanın %50'si oksijen almıştır (ortalama yaş 65; %55'i erkek). Oksijen ihtiyacının nedeni 98 (%69) hastada solunum yetmezliği, 22'sinde (%15) hipervolemi, 18'inde (%13) sepsis/septik şoktur. Oksijen desteği %51 nazal, %21 basit yüz maskesi, %4 yüksek akımlı nazal oksijen (HFNO) ile verilmiştir; hastaların %18'ine invaziv mekanik ventilasyon (İMV) ve %6'sına non-invaziv mekanik ventilasyon (NİMV) ile solunum desteği uygulanmıştır. Nazal oksijen, 6 L/dk'dan yüksek akım hızında uygulanmamıştı. Basit yüz maskesi uygulamalarının %46'sı <5 L/dk ve %5'i >10 L/dk akım hızındaydı. KOAH alevlenme hastalarında basit yüz maskesi kullanım sıklığı %15'tir. SpO2 değeri, hastaların %46'sında %94'ün altında, %49'unda %94-%98 aralığında ve %5'inde %98 üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının %62'sinde SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2 <%94 olan grupta MEUS skoru yüksekti. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 arasında kuvvetli ilişki (r=0,87 p<0,001) bulundu. Sonuç: İç Hastalıkları servislerinde oksijen kullanım sıklığı %20, yoğun bakım ünitelerinde %50'dir. Basit yüz maskesi uygulamalarının yarısından fazlası uygunsuz kullanımdır. SpO2 değeri, oksijen kullanan hastaların yarısından fazlasında %94'ün üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının yarısından fazlasında SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 oranları arasındaki güçlü korelasyon, SpO2/FiO2 oranının PaO2/FiO2 oranı yerine kullanılabilecek non-invaziv bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: oksijen saturasyonu, oksijen tedavisi, oksijen uygulaması & dozajı

DozOksijen satürasyonlarıOksijen solutma tedavisi+2
Saliha Bozkurt Esengül
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımda yatan hastalarda malnütrisyon taraması için kullanılan NRS-2002, M-NUTRIC skorları ve GLIM kriterleri ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi

Yoğun bakım hastalarında halen ideal bir malnütrisyon risk tarama aracı bulunmamaktadır. Bu çalışmada kritik hastalarda NRS-2002, m-NUTRİC skorları ve GLİM kriterleri ile malnütrisyonun taranması ve yüksek riskli hastalarda malnütrisyon ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 15.05.2022-31.08.2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi, İç Hastalıkları YBÜ'ye yatan 106 hasta dahil edilmiştir. Çalışma popülasyonunun %59,4'ü erkek olup ve medyan yaşı 64 idi. NRS-2002 skoruna göre 71 (%67), m-NUTRIC skoruna göre 54 (%50,9) hasta malnütrisyon açısından yüksek riskli bulunmuştur. GLIM kriterlerine göre ise 72 (%67,9) hastada malnütrisyon saptanmıştır. Üç tarama skoruna göre malnütre olan ve olmayan hastalarda yoğun bakım mortalitesi, hastane mortalitesi, 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite değerlendirilmiştir. Kaplan-Meier sağkalım analizlerinde her üç tarama skoruna göre malnütre olan hastalarda 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite anlamlı bulunmuştur. Yoğun bakım mortalitesini öngörmek için yapılan ROC analizlerinde NRS-2002 ve m-NUTRIC anlamlı saptanmıştır (p=0,002 ve <0,001). Hastane mortalitesini, 28 günlük mortaliteyi ve 90 günlük mortaliteyi tahmin etmek için ROC eğrisinde ise her üç skor anlamlı bulunmuştur. m-NUTRIC skorunun bizim popülasyonumuzda <5 puan kesme değerinde en iyi sensitivite ve spesifite ile yoğun bakım, hastane, 28 günlük ve 90 günlük mortaliteyi ön gördüğü belirlenmiştir. Aynı zamanda her üç skora göre malnütre olan hastalarda hedef kaloriye ulaşma ile birlikte 28 günlük mortalite riskinin azaldığı gösterilmiştir. Kritik hastalarda malnütrisyon taraması için NRS-2002 ve m-NUTRİC skorlarının kullanımı uygundur. Bizim çalışmamızda GLIM kriterleri de mortaliteni öngörmek için anlamlı bulunmakla birlikte kullanımını önerebilmek için yoğun bakım hastalarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıKritik hastalık+4
Muzhgan Gulıyeva
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematosus tanısı ile takipli hastalarda otoimmünitenin araştırılması

Çalışmamızda Hacettepe Hastanesi Romatoloji bölümünde takipli SLE tanılı hastaların poliotoimmünite sıklığının, bu hastalarda klinik bulguları ve komorbiditelerinin, laboratuvar değerlerinin ve otoantikor profilinin, poliotoimmünitenin prognoza olan etkisinin, risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aralık 2021 – Ağustos 2022 arasında polikliniğimize başvuran 310 (%88,1 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 152'de (%49,0) poliotoimmünite mecvuttu. Hastaların ortalama yaşları 42,98 (14,3) yıldı. Ortalama SLE tanı yaşları 31,08 (14,0), ortalama hastalık süresi 148,4 (97,3) aydı. Poliotoimmünitesi olan hastalar olmayan kontrol grup hastalara göre daha ileri yaşta olduğu (45,21)±14,21) ve 40,84 (±14,26), p=0,007) ve daha ileri yaşta SLE tanısını aldığı (33,26 (±13,89) ve 28,98 (13,92), p=0,007) görüldü. En sık saptanan otoimmün hastalıklar ise sırasıyla AFAS 55 (%17,7), OİTH 36 (%17,7), SS 36 (%11,6) ve RA 15 (%4,8) idi. Kırk iki (%13,5) hastada 2 ve daha fazla ek otoimmün hastalık vardı. Overlap sendromu ise 56 (%18,1) hastada saptandı. Poliotoimmünite grubunda kontrol grubuna göre apL antikorlarının (71 (%46,7) ve 36 (%22,8), p=0,000), anti-Ro/SsA (50 (%33,1) ve 28 (%17,7), p=0,001), anti-La/SsB (16 (%10,5) ve 9 (%5,7), p=0,042) daha fazla, Anti-RNP antikorları (15 (%9,9) ve 27 (%17,1), p=0,011) ve kompleman düşüklüğü (95 (%62,5) ve 124 (%78,5), p=0,001) ise daha az görülmekteydi. Poliotoimmün grup hastalarda SLEDAİ-2K hastalık aktivitesi daha yüksek saptanmıştır. Çoklu değişkenli analize göre aile öyküsü olması poliotoimmünite riskini 2.5 kat arttırmaktadır (OR: 2.5 CI: 1,4-4,5, p=0,002). apL pozitifliği (OR: 3,8 CI: 2,0- 7,3, p=0,000) ve HT (OR: 2,0, CI: 1,0-3,9, p=0,049) da önemli risk faktörü olduğu görüldü. Hipokomplementemi olan hastalarda ise poliotoimmünitenin %50 daha az olduğu, renal tutulumu olan hastalarda poliotoimmünitenin %30 daha az olduğu görülmüştür.

Hasta takibiLupus eritematozus-sistemikOtoimmün hastalıklar+2
Arzu Taghıyeva
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İleri evre pankreas adenokanserli hastalarda tubulin beta III ve HENT1 ekspresyonunun prognostik ve prediktif rolünün araştırılması

Bu çalışmanın amacı ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda sınıf III β-tubulin (TUBB3) ve human equilibrative nucleoside transporter 1 (hENT1) ekspresyonunun prognostik ve prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtları üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya, Ocak 2013 ile Mart 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü'ne başvuran, histolojik olarak ileri evre pankreas kanseri tanısı mevcut, patoloji preparatları Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji arşivinde olup yeterli tümör dokusu bulunan 106 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, hastaların birinci ve ikinci basamakta aldıkları kemoterapi rejimleri, tedavi yanıtları, progresyon tarihleri ve sağkalım süreleri değerlendirildi. Tümör dokularında TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu H-skoru ortanca değerine göre düşük veya yüksek olarak ikiye ayrıldı. TUBB3 ve hENT1 beraber kullanılarak oluşturan kombine biyomarker skoruna göre TUBB3düşük ve hENT1yüksek olan grup "yüksek", TUBB3düşük ve hENT1düşük veya TUBB3yüksek ve hENT1yüksek olan grup "orta" ve TUBB3yüksek ve hENT1düşük olan grup "düşük" skor olarak tanımlandı. Birinci basamak tedavi rejimi olarak FOLFİRİNOX alan hastalarda ve tüm hasta grubunda TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS) ve hastalık kontrol oranı (DCR) ile ilişkili bulunmadı. Birinci basamak tedavi olarak gemsitabin/nab-paklitaksel alan hastalarda düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonu ile PFS ve OFS arasında ilişki olduğu yönünde bir eğilim olsa da bu ilişki istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Ancak düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonunun anlamlı derecede yüksek hastalık kontrol oranı ile ilişkili olduğu görüldü. Herhangi bir basamakta gemsitabin/nab-paklitaksel rejimi alan hastalarda kombine biyomarker skorunun yüksek olması daha uzun PFS ve daha yüksek DCR ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde; "yüksek" kombine biyomarker skoru daha uzun PFS (HR:0,33, %95 CI 0,18-0,60, p<0,001) ve daha uzun OS süresi (HR:0,46 %95CI 0,24-0,88, p=0,020) ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak, TUBB3 ve hENT1 ekspresyonunun birlikte değerlendirilmesi, ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir ve birinci basamak kemoterapi rejiminin seçimine ve kişiselleştirilmiş kemoterapi tedavisine katkıda bulunabilir.

AdenokarsinomGen ifadesiNeoplazm evreleri+5
Taha Koray Şahin
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri iç hastalıkları servislerinde yatan hastaların başvuru sonrasında uzamış COVİD sendromu belirtileri açısından anket yöntemi ile araştırılması

İlk olarak 2019 yılında tanımlanan, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV-2) isimli virüsün yol açtığı yeni koronavirus hastalığı (COVID-19) pandemisi, insan topluluklarını ve ülkeleri pek çok olumsuz yönde etkilemiştir ve hala devam etmektedir. SARS-CoV-2 ile enfekte olmuş hastalarda aktif hastalık iyileştikten sonra bazı belirti ve bulguların devam ettiği izlenmiştir ve bu tablo 'uzamış COVID' olarak tanımlanmıştır. Uzamış COVID tablosu hastalarda kardiyovasküler, pulmoner, nörobilişsel, psikiyatrik ve başka gruplarda 200'den fazla semptomla ortaya çıkabilen, her hastada farklı fenotip ile seyredebilen bir semptom kümesi olmuştur. Tedavi bulma amacı ile yapılan patogenez araştırmalarında, birbirinden farklı patogenetik yolakların etkili olduğu gösterilmiştir. Tanısı da diğer hastalıklarla sık karışabildiğinden dışlamaya dayalı olmaktadır. Çalışmamızın amacı, COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak izlenen hastalarda uzamış COVID semptomları açısından risk faktörlerini incelemek ve tanı anında uzamış COVID açısından yüksek riskli olan hasta grubunu öngörmeye yardımcı olabilecek bir yöntem tanımlamaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı servislerinde COVID-19 tanısı ile yatan, taburculuk sonrasında Genel Dahiliye Bilim Dalı COVID-19 izlem polikliniğine başvuran ve prospektif bir çalışma dahilinde bilgileri toplanmış olan hastalar ile telefonda görüşülerek tanımlayıcı bir anket çalışması ile hastaların uzamış COVID semptomları değerlendirildi. Çalışmaya toplam 479 hasta dahil edildi. Kohortun COVID-19'a karşı aşılanma oranı %91.9 olarak izlendi. Hastane yatışından itibaren ortanca izlem süresi 21.7 ay idi. Hastaların %48.8'inde (n=234) en az bir tane uzamış COVID semptomu saptandı. Sıklık sırası ile halsizlik (%28.8), öksürük (%12.7), nefes darlığı (%11.7), efor dispnesi (%11.3), sersemlik/beyin sisi (%11.1) semptomları izlendi. COVID-19 ile yatış sonrasında hastaların %9.6'sına diyabet, %9.4'sına hipertansiyon, %5.4'sına kronik böbrek hastalığı, %4.6'sına koroner arter hastalığı, %3.3'üne ise kalp yetmezliği tanısı konulduğu öğrenildi. Uzamış COVID sendromu olan hastaların yaş ortalaması, olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0.001), ayrıca bu hastalarda ilk başvuruda nefes darlığı şikayetinin daha sık olduğu görüldü (p=0.01). Yaş, başlangıç semptom sayısı, yatış esnasındaki serum C-reaktif protein (CRP) seviyesi ve hastane yatışında çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'sinde lober konsolidasyon olma durumu uzamış COVID risk faktörleri olarak izlenirken; ileri yaş, kadın cinsiyet, serum CRP seviyesi, yatış süresi, yatışında çekilen toraks BT'de lober konsolidasyon izlenmesi ve toraks BT'de COVID-19 için atipik ya da tipik bulgular saptanması, şiddetli uzamış COVID sendromu için risk faktörleri olarak izlendi. Sonuç olarak belirlenmiş bazı risk faktörlerine sahip COVID-19 hastalarında, uzamış COVID olasılığı belirli bir oranda öngörülebilir ve kişiselleştirilmiş bir yaklaşım ile hastaların erken dönemde tedavi, terapi ve rehabilitasyon ihtiyacı karşılanabilir.

AnketlerBelirti ve semptomlarCOVID 19+6
Berkay Yeşilyurt
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hospitalize hastaların disfaji, malnütrisyon & sarkopeni tarama testleri ile değerlendirilmesi

Disfaji, sarkopeni, malnütrisyon ve kırılganlık yaşlılık döneminin önde gelen sorunlarından olmakla birlikte hastaneye yatan hastalarda sık görülmekte ve sonlanım üzerine olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Hastaların büyük kısmının öncelikli belirttiği şikayeti bulunmadıkça bu tablolar ikinci plana bırakılmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastaneye yatan hastaların belirtilen sendromlara yönelik prevalanslarını ortaya koymak ve ilişkili faktörleri tanımlamaktır. Çalışmaya HÜTF Hastaneleri İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı (ABD) ve Genel Cerrahi ABD yataklarına kabul edilmiş olan 414 hasta dahil edildi. Hastalar başlangıçta belirtilmiş sendromlar açısından Türkçe validasyonları yapılmış tarama testleri ile değerlendirildi. Test sonuçlarına göre ve kabul edildikleri servislere göre kategorize edilen hastalar ilişkilendirilerek prevalans ve lojistik regresyon analizleri yapıldı. Değerlendirilen 414 hastada ortalama ±SD yaşının 55.14 (±17,07) olduğu ve disfaji prevalansının %43,5, malnütrisyon riskinin %54,8, olası sarkopeni prevalansının %69,5 ve kırılganlık prevalansının %38,4 olduğu görüldü. Regresyon analizinde disfaji riskinin erkek cinsiyet, kırılganlık ve malnütrisyon riski ile ilişkili olduğu görüldü. Malnütrisyon riski için geriatrik yaş, multimorbidite varlığı, disfaji varlığı, olası sarkopeni ve kırılganlık durumlarının bağımsız ilişkili faktörler olduğu gösterilen çalışmada olası sarkopeni için cerrahi dışı servis yatışı, erkek cinsiyet, nütrisyonel risk varlığı ve kırılganlık durumları bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Kırılganlık için ise geriatrik yaş, cerrahi dışı servis yatışı, hipertansiyon, malignite varlığı, disfaji, nütrisyonel risk varlığı ve olası sarkopeni bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Yüksek prevalans ile görülen bu sendromların hastaneye yatan her hastanın yatışında değerlendirilmesi ve riskli görülen hastalara erken nütrisyonel ve fiziksel desteğin sağlanmasının olası komplikasyonları önleyebileceği düşünüldü. Olası sarkopeni prevalansının literatür verilerinin üstünde olması nedeniyle ileri çalışmalarla desteklenmesinin uygun olacağı düşünüldü.

Hastaneye yatırmaKas distrofileriKırılganlık+3
Engin Çeşmeci
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 salgını sırasında yaşlılarda sosyal destek ve sosyal kırılganlığın ruh sağlığı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Sosyal kırılganlık; sosyal ağlara yetersiz katılım, destek eksikliği algısı veya sosyal ihtiyaçların karşılanması için önemli olan kaynakları kaybetme veya kaybetme riski altında olmak olarak tanımlanır. Sosyal kırılganlık hastayı destekleyen sistemin bozulabileceği yeni bir tanı veya akut hastane yatışları gibi klinik stresörlerle kendini gösterir. Özellikle, COVID-19 pandemisi sırasında sosyal izolasyonun da etkisiyle, yaşlı erişkinlerde sosyal kırılganlık prevalansı artabilir. Pandemilerin bireyler üzerinde olumsuz psikolojik etkileri vardır. Çalışmamızın amacı COVID-19 pandemisi nedeniyle özellikle sosyal açıdan daha kırılgan hale geldiğini düşündüğümüz, izolasyon nedeniyle sosyal desteği sınırlanan geriatrik popülasyonda anksiyete, depresyon, yalnızlık, ölüm kaygısı ve yaşam kalitesini değerlendirmek ve bunların sosyal kırılganlık ve sosyal destek ile olan ilişkisini araştırmaktır. Araştırmaya Aralık 2020 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Geriatri Bilim Dalına başvurmuş 65 yaş üstü toplam 136 hasta dahil edildi. Hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirme testleri, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS), Yaşlıda Toplu Hastalık Yükü Derecelendirme Ölçeği (CIRS-G), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (T-DAS), Yaşlılar İçin Yalnızlık Ölçeği (LSE), Yaşlılarda Yaşam Kalitesi Ölçeği (CASP-19), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 Testi (GAD-7) uygulanmıştır. Hastaların kırılganlık değerlendirilmesi Tilburg Kırılganlık Ölçeği (TFI), FRAIL Ölçeği ve Klinik Kırılganlık Skalası (CFS) ile yapılmıştır. Sosyal kırılganlık hakkında veri toplamak için TFI kullanıldı. Sosyal kırılganlık prevalansı %28,6 bulundu. Sosyal kırılganlıkla yaşayan grupta anlamlı olarak daha yüksek depresyon, yalnızlık, anksiyete, ölüm kaygısı ve kronik hastalık yükü saptanmıştır. Yaşam kalitesi ve algılanan sosyal destek düzeyi sosyal kırılganlıkla yaşayan grupta anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Öte yandan algılanan sosyal destek düzeyi arttıkça yalnızlık, anksiyete, depresyon, kırılganlık ve kronik hastalık yükü azalmıştır. Algılanan sosyal destek ile yaşam kalitesi arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sosyal Kırılganlık, sosyal destek, yaşam kalitesi, COVID-19

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+7
Ezgi Odacı Cömertoğlu
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medüller tiroid karsinomonun doku invazyonu ve tümör anjiojenezinde PEDF, VEGF, NF-KB'nın rolü

Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin MTK doku progresyonunda rolü ve tümör anjiojenezi ile olan ilişkisi incelenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Patoloji anabilim dalı'nda 01.01.2000 tarihi ile 31.12.2015 tarihleri arasında arşivlenmiş, hastalardan total veya subtotal tiroidektomi sonrası patolojiye gönderilen/çıkarılan 37 doku örneğini retrospektif olarak inceledik. Hastaların klinikopatolojik özellikleriyle ilgili bilgiler hastanenin otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri olarak sporadik veya kalıtsal, TNM evrelendirme, tek veya multifokal odak, rekürens veya bölgesel veya uzak metastaz, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) ile ilgili verileri değerlendirildi ve uygun patoloji doku örneklerinin Pigment epithelium-derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 boyamaları sonucu elde edilen ekspresyon seviyeleriyle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda VEGF ekspresyon seviyeleri ile PFS arasında istatiksel açıdan negatif yönde orta düzeyde bir ilişki bulundu (rho = - 0,407, p = 0,019) ve Ki 67 proliferasyon indeksi ekspresyon seviyeleri ile tek veya multifokal odak özellikleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,070). Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin tümör anjiojeneziyle olan ilişkisini, bu bağlamda Microvessel density (MVD) arasında olan korelasyonunu değerlendirmek için hastaların uygun patoloji doku örneklerinin PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 boyamaları sonucunda elde edilen ekspresyon seviyeleri ile uygun patoloji doku örneklerinin CD 31 ile boyamasından elde edilen sonuçlarıyla karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda ise istatiksel açıdan herhangi bir anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç olarak MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleri ile tümör anjiojenezi ve doku progresyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Çalışmamız PEDF'ün MTK doku progresyonundaki rolünün ve tümör anjiojeneziyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi üzere literatürde ilk kez yapılan bir araştırmadır ve iii MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleriyle tümör doku progresyonu ve tümör anjiojenezi arasındaki korelasyonun daha iyi anlaşılabilmesi için daha ileri araştırmaların yapılmasına gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Medüller tiroid karsinom (MTK), Pigment epithelium derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 proliferation index, MVD (Microvessel density), anjiogenezis, invazyon

AnjiyogenezKi-67Neoplazmlar+5
Gulnar Kazımzade
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Paterji pozitif ve negatif saptanan Behçet hastalarında cilt florasının incelenmesi

Amaç: Behçet Sendromu (BS) etyopatogenezinde virüslerin ve bakterilerin rolü üzerine araştırmalar uzun süredir mevcuttur. Oral mikrobiyomda ve bağırsak mikrobiyomunda azalmış bakteriyel çeşitlilik daha önce BS'da, inflamatuar bağırsak hastalığında gösterilmiştir. BS hastalarında cilt florasını inceleyen bir çalışma daha önce bulunmamaktaydı. Bu çalışma ile paterji pozitif ve negatif saptanan hastalarda cilt florasının incelenmesi amaçlanmıştır. Metod: İ.Ü.C- CTF Romatoloji poliklinikte takipli İSG kriterlerini dolduran 30 paterji pozitif, 30 paterji negatif hastanın cilt floraları bakteriyel ve fungal analiz yöntemleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Alfa çeşitlilik analizleri sonucunda paterji pozitif ve negatif grubun bakteriyel çeşitlilikleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,739). Her iki grupta da çeşitlilik fazlaydı. Beta çeşitlilik analizleriyle her iki grubun bakterilerinin cins ve tür olarak birbirinden farklı olduğu saptandı (p = 0,02). Paterji negatif grup Betaproteobacteria, Burkholderiales, Ralstonia picketti açısından zengin saptanırken, paterji pozitif grupta Nevskia soli, Staphylococcus haemolyticus, Sphingomonas sanxanigenens'in zenginleştiği gösterildi. Mantar çeşitliliğini değerlendirmek için yapılan alfa çeşitlilik analizleri sonucunda paterji pozitif grupta mantar tür çeşitliliğinin daha fazla olduğu saptandı (p=0,035). Beta çeşitlilik analizleri ile her iki grubun mantarlarının benzer olduğu görüldü (p=0,34). Paterji pozitif grupta Pseudopezicula tracheiphila, Aspergillus heterocaryoticus daha zengin saptanırken, paterji negatif grupta Aspergillus subversicolor daha fazla olarak saptandı. Sonuç: Paterji pozitif ve negatif BS hastalarında cilt mikrobiyotasının farklı olduğu saptandı. Her iki grupta bakteriyel çeşitlilik fazla ve bakteriler birbirinden farklıydı. Mantar çeşitliliği ise paterji pozitif grupta daha fazla saptandı ve her iki grupta cins olarak benzer mantarlar bulunmaktaydı.

Betül Saraç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaygın evre küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde birinci basamak karboplatin ve etoposit ile atezolizumab kombinasyonu verilen hastaların retrospektif analizi

Giriş ve Amaç: Yaygın evre küçük hücreli akciğer kanserinde (KHAK) sağkalım ve prognozu iyileştirmek için son yıllarda kemoterapiyle beraber immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanıldığı önemli klinik çalışmalar yapılmıştır. Yapılan randomize kontrollü klinik çalışmalarda atezolizumabın sistemik kemoterapiye eklenmesinin sağkalım üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Gerçek yaşamda hasta gruplarının heterojenitesi nedeni ile yeni tedavi yaklaşımlarının etkinlik ve güvenilirliklerinin klinik kontrollü çalışmalardan farklı olduğu gözlemlenmektedir. Çalışmamızda bu yeni tedavi yaklaşımının etkinlik ve toksisite profilinin kendi toplumumuzdaki yaygın evre KHAK tanılı hastaların demografik ve klinik özellikleri ile birlikte incelenmesi hedeflenerek birinci basamak tedavide atezolizumab ile karboplatin etoposit kemoterapisinin etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çok merkezli ve retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Mart 2019 Haziran 2023 tarihleri arasında yaygın evre küçük hücreli akciğer kanseri tanısı alıp birinci basamakta karboplatin, etoposit ve atezolizumab ile tedavi edilen toplamda 46 hasta dahil edilmiştir. Toplanan verilerinin sağkalım ile ilişkilerini incelemek amacıyla analizlerde Cox regresyon ve Kaplan Meier kullanılmıştır. Bulgular: Tüm hasta grubunda sağkalım sonuçlarına bakıldığında medyan PFS 7.6 ay (%95 GA 5.8-9.4) ve medyan OS 12.8 ay (%95 GA 8.0-17.7) olarak saptanmıştır. Konsolidatif toraks radyoterapinin (cTRT) progresyonsuz sağkalım üzerine, kadın cinsiyet ve düşük LDH düzeyinin ise genel sağkalım üzerine olumlu etkisinin olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız yaygın evre KHAK'nin birinci basamak tedavisinde karboplatin ve etoposit ile atezolizumab kombinasyonunun etkinliğini ve güvenilir yan etki profilini göstermektedir. KHAK'de immünoterapi yanıtını öngörebilecek belirteçlerin tespit edilmesi ve kemoimmünoterapinin uzun süreli sağkalıma etkilerinin gösterilmesi için daha uzun takip süresine sahip kapsamlı ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Atezolizumab, Konsolidatif toraks radyoterapi, Küçük hücreli akciğer kanseri, Sağkalım

Tevfik Özince
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzole lökopeni nedeni ile başvuran hastalarda etiyolojinin saptanması

Bu çalışmadaki amacımız izole, spesifik olmayan (özellikle nötropeniye bağlanamayan) lökopeninin klinik ile ilişkisini değerlendirmek ve hasta yönetiminde faydalı olacak bir algoritma oluşturabilmektir. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 201419 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Polikliniğine lökopeni nedeniyle başvuran hastalar değerlendirildi. Eşlik eden (demir eksikliği dışı) anemi veya trombositopenisi olanlar dışlandı. Bu şekilde belirlenen vakalarda ve özellikle tanısal zorluk doğuran nötropenik olmayan vakalarda yapılan klinik ve laboratuar değerlendirme sonuçları ve varsa ulaşılan nihai tanılar gözden geçirildi. Sonuç olarak çalışmaya dağılımda belirgin kadın hakimiyeti olacak şekilde 169 hasta dahil edildi (144 kadın, 25 erkek, ortanca yaş 49 [17-82]). Bunların 110 (%65,1) kadarında (95 kadın, 15 erkek) nötrofil sayısı 1500/µl veya üstündeydi. Bu şekilde nötropenik olmayan hastalarda lökopeni gelişmesinde katkısı olduğu düşünülen faktörler şu şekildeydi: 24 hastada (%21,8) demir eksikliği anemisi, 19 hastada (%17,3) otoimmün/otoinflamatuvar (tiroid dışı) hastalık, 24 hastada (%21,8) otoimmün tiroid hastalığı, 3 hastada (%2,7) otoimmün laboratuar bozukluğu, 14 hastada (%12,7) ilaçlar, 6 hastada (%5,5) enfeksiyon, 3 hastada (%2,7) hematopoietik bozukluk, 3 hastada (%2,7) hipersplenizm, 2 hastada (%1,8) radyoterapi sekeli, 2 hastada (%1,8) B12 eksikliği. 44 (%40) hastada neden belirlenemedi. Öte yandan <1500/µl nötrofil sayısı olan hastalardaki (49 kadın, 10 erkek) etiyolojik dağılım şu şekildeydi: 6 hastada (%10,2) demir eksikliği anemisi, 10 hastada (%17) otoimmün/otoinflamatuar (tiroid dışı) hastalık, 3 hastada (%5,1) otoimmün tiroid hastalığı,5 hastada (%8,5) otoimmün laboratuar bozukluğu, 5 hastada (%8,5) ilaçlar, 4 hastada (%6,8) enfeksiyon, 7 hastada (%11,9) hematopoietik bozukluk, 1 hastada (%1,7) hipersplenizm, 1 hastada (%1,7) radyoterapi sekeli, 1 hastada (%1,7) B12 eksikliği. 28 hastada (%47,5) neden belirlenemedi. Nötropenisi olan hastalarda klinisyenin kemik iliği incelemesi kararını daha kolay aldığı tespit edildi. İzole anti-nükleer antikor (ANA) pozitifliği de (29 hasta) otoimmünite lehinde değerlendirilmek suretiyle 169 hastadan 91'inde (%53,8) otoimmünite tanısı veya laboratuar bulgusu vardı. Bu lökopenik hasta kohortumuzdaki kadınlarda otoimmünite sıklığı erkeklerden belirgin olarak daha yüksekti. Dolayısıyla otoimmün problemlerle ilişkili lökopeninin kadınlarda belirgin olarak daha sık olduğu ve bu sık etiyolojik faktörden dolayı izole lökopeninin kadınlarda daha yüksek oranda gelişebildiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Lökopeni, nötropeni, otoimmünite

EtyolojiHasta başvurusuLökopeni+2
Gülay Mart
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Polisitemia vera ve esansiyel trombositemi hastalarında tromboembolik komplikasyonlar, akut lösemi ve myelofibrozise dönüşümün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Polisitemia vera (PV) ve Esansiyel trombositemi (ET), tromboz, kanama, lösemi/myelofibrozis transformasyonu gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilen myeloproliferatif neoplazilerdendir. Çalışmamızda PV ve ET hasta grubunda morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerini oluşturan bu komplikasyonların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2000-2020 tarihleri arasında takip edilen 61 hasta PV grubu, 35 hasta ise ET grubu olarak dahil edilmiştir. PV grubunda ortalama yaş 63,84 (± 15,22) olup %48,4'ü erkek; ET grubunda 63,84 (± 15,22) olup %40'ı erkektir. Tüm hasta grubunda tanı anında 2 hastada ( %2,1) ve izlemde 9 hastada (%9,4) olmak üzere toplam 11 hastada (%11,5) kanama epizodu görüldü. Tanı anında 21 hastada (%21,9) ve izlemde 6 hastada (%6,3) olmak üzere toplam 27 hastada (%28,1) tromboz gelişimi saptandı. Toplam 2 hastada (%2,08) sekonder MDS/ akut lösemiye dönüşüm ve 12 hastada (%12,5) sekonder myelofibrozise dönüşüm saptandı. Tüm hasta grubunda mortalite oranı %11,5 olarak görüldü. Ortalama takip süresi 98,43 (61,24- 144,87) ay idi. 1 yıllık ortalama sağkalım %98,9 ve 5yıllık ortalama sağkalım %95,8 olarak saptandı. İki grup karşılaştırıldığında kanama ve tromboz , lösemi ve myelofibrozise transformasyon, mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PV hastalarında kadın cinsiyet ile tromboz arasında ilişki saptandı ( p:0,045). ET hastalarında ise Hb düzeyi ile tromboz arasında anlamlıya yakın ilişki saptandı (p: 0,052). Tüm hasta grubunda çok değişkenli analizde sekonder myelofibrozis ile ilişkili faktör gösterilemedi. Tüm hasta grubunda sekonder MDS/ lösemi gelişimi (p:0,029) ve dalak boyutu (p:0,025) mortalite ile ilişkili saptandı.

Birincil miyelofibrozEmboli ve trombozHemorajiler+5
Rahime Duran
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bevacizumab veya setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında primer veya metastatik dokuda tümöral PD-L1 ve peritümöral cd8+ til düzeylerinin kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada Bevacizumab ve Setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında, primer veya metastatik dokularda PD-L1 ekspresyonu ve tümör infiltre eden lenfosit (TIL) düzeyleri immunhistokimyasal olarak değerlendirilerek kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisi araştırılacaktır. Çalışmaya 18 yaş ile 80 yaşları arasında, metastatik kolorektal kanser tanısı olan ve ilk basamak tedavide kemoterapiye ek olarak Bevacizumab veya Setuksimab tedavisi verilen hastalar dahil edildi. Hastalara ait patoloji örnekleri immunhistokimya metodu ile Patoloji Anabilim Dalı'nda boyandı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar kemoterapi + Bevacizumab ve kemoterapi + Setuksimab tedavisi alan grup olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya katılan birinci grup (kemoterapi + Bevacizumab) hastaların ortalama yaşı 60,42±11,97, ikinci grup (kemoterapi + Setuksimab) hastaların ortalama yaşı 58,30±10,49 yıl idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım süresi her iki grupta 15 ay saptandı. Kemoterapiye yanıt oranları her iki grupta benzer olup, birinci grupta 1 hastada (%2,8) tam yanıt, 27 hastada (%75,0) parsiyel yanıt ve 8 hastada (%22,2) progresyon görülmüştür. İkinci grupta 5 hastada (%15,2) tam yanıt, 22 hastada (%66,7) parsiyel yanıt ve 6 hastada (%18,2) progresyon görülmüştür. Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 9 hastada (%25,0) düşük düzeyde, 27 hastada ise (%75,0) yüksek düzeyde CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 11 hastada (%33,3) düşük düzeyde, 22 hastada ise (%66,7) yüksek düzeyde peritümöral CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. Her iki grupta yüksek ve düşük peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı (birinci grupta p=0,918, ikinci grupta p=0,184). Aynı zamanda her iki grupta peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile kemoterapiye yanıt arasında ilişki olmadığı gösterildi (birinci grupta p=0,546, ikinci grupta p=0,990). Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 28 hastada (%77,8) PD-L1 ekspresyon görülmezken, 6 hastada ( %16,7 ) düşük- orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu ve 2 hastada (%5,6) yüksek düzeyde PD-L1 v ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 30 hastada (%90,0) PD-L1 ekspresyonu görülmezken, 3 hastada (%9,1) düşük-orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu görüldü ve hiçbir hastada yüksek düzeyde PD-L1 ekspresyon görülmedi. Birinci grupta (kemoterapi + Bevacizumab) tümöral PD-L1 ekspresyonu ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmazken ( p=0.436 ), ikinci grupta ise (kemoterapi + Setuksimab ) PD-L1 ekspresyon varlığının daha kısa PFS ile ilişkili olduğu görüldü (16 ay ve 6 ay, p<0,001). Birinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamadı (p=0,149), ancak ikinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel açıdan sınırda anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,070). Sonuç olarak, evre IV kolorektal kanser hastalarında PD-L1 ekpresyon varlığında kemoterapiye eş zamanlı setuksimab kullanımın daha kısa PFS ve kemoterapiye daha kötü yanıt ile ilişkili olabileceğini gösterdik. Geniş ölçekli prospektif çalışmalarla desteklenmesi halinde bu grup hastalarda kemoterapiye eşzamanlı Bevacizumab tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz.

BevacizumabKolorektal neoplazmlarNeoplazm metastazları+5
Elvın Chalabıyev
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

IGM paraproteinemisi yapan hastalıkların spektrumu

IgM monoklonal proteinleri, tüm monoklonal gammopatilerin yaklaşık %15'ini oluşturur. IgM monoklonal gammopatisi ile ilişkili hastalıklar sessiz laboratuar bozukluklarından agresif ve ölümcül olabilen hastalıklara kadar geniş ölçüde değişir ve bu nadir durum nadirlik ve heterojenlik nedeniyle sıklıkla yanlış teşhis edilir. Bu çalışmadaki amacımız IgM paraproteinemisi belirlenen hastalarda altta yatan hastalık spektrumunun, prezentasyon ve prognozlarının tanımlanmasıdır. Çalışmamıza Klinik Biyokimya Laboratuvar veritabanından taranmak suretiyle 26.07.07 ile 09.08.19 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinde serum immunofiksasyon yöntemleri ile belirlenmiş IgM tipi monoklonal gammopati varlığı saptanan ve/veyaHematoloji Bilim Dalı veritabanından tarandığı kadarıyla 2003 ile 2019 yılları arasında izlenen hastalardan IgM paraproteinemisi belirlenen toplam 48 hasta dahil edildi. Hastaların 17'si kadın (%35,42) , 31'i erkek (%65,58) idi ve ortanca yaş 73 yıldı (yaş aralığı: 40-92 yıl). Nihai tanılara bakıldığında 23 hastada (% 47,9) Waldenström makroglobulinemisi (WM), 12 hastada ( %25) belirsiz Non-Hodgkin lenfoma (NHL) , 8 hastada (%16,67) önemi bilinmeyen monoklonal gammopati ("monoclonal gammopathy of unknown significance", MGUS), 2 hastada ( %4,2) kronik lenfositik lösemi (KLL), 1 hastada (%2,1) primer amiloidoz, 1 hastada (%2,1) kriyoglobulinemi tanısı vardı. Ortanca izlem süresi 57,1 aydı. İzlem süresi boyunca hastaların %33,33'ü (16 hasta) öldü. En sık tanı olan Waldenström makroglobulinemisi tanılı hastaların %78,3 ü yaşıyordu. Kronik lenfositik lösemi ve lenfoma tanılı hastalarda ölüm oranı %50 idi. WM tanılı hastalarda 10 yıllık takip sonucunda % 60 sağkalım izlendi. Sonuç olarak, monoklonal proteinler dekatlat ve hatta asırlardır tanınmaktadır. Monoklonal gammopatiler tartışıldığında, çoğu hekim önce multipl miyelom'u düşünür, ancak MGUS ve WM bu bozuklukların diğer yaygın olan nedenleridir. Bilinenin aksine IgM paraproteinemisi iyi huylu MGUS'den daha çok malign karakterli hastalıklar olan WM, lenfoma gibi hastalıklara bağlıdır. Ve bu hastalar MGUS tanılı hastalar da dahil olak üzere süresiz olarak gözetim altında tutulmalıdır.

Lenfoma-non HodgkinMonoklonal gamopatiler-selimParaproteinemiler+2
Aygun Jafarova
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Myelodisplastik sendrom hastalarında kemik iliği aspirasyon ve biyopsi korelasyonu

Giriş ve Amaç: Myelodisplastik sendrom (MDS), kök hücrelerin displastik ve inefektif üretimi ile karakterize hematopoetik klonal kazanılmış heterojen klinik seyri olan malign bir hastalıktır. Kemik iliği normoselüler veya hiperselüler olabilmekle beraber, eritroid, myeloid ve/veya megakaryositer seride displazi izlenmektedir. Yüksek oranda akut myeloid lösemiye dönüşüm riski bulunmaktadır. Hastalığın tanısı kemik iliği aspirasyonunun morfolojik değerlendirmesine dayanmaktadır. Kemik iliğinde izlenen serilerde >%10 üzerinde displazi izlenmesi ve displaziyi açıklayacak farklı bir neden bulunamaması tanıyı desteklemektedir. Yine kemik iliği aspirasyonunda blast izlenmesi hastalığın risk değerlendirmesi ve tedavi planlanmasında önemlidir. Kliniğimizde hastalara MDS tanısı ile yapılan kemik iliği aspirasyonu poliklinik şartlarında hematoloji uzmanları tarafından değerlendirilerek ön tanı verilmekte ve patolojik değerlendirme sonrası tedavi planlanmaktadır (ön değerlendirmede yüksek blast sayısı acil müdahile gerektirmezse). Ancak hastalığın kesin tanısı patolojik değerlendirmelerin sonuçlarına dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı MDS hastalarında kemik iliği aspirasyon değerlendirmesi ile elde edilen ön tanının, patoloji bölümü tarafından değerlendirilen biyopsi sonuçları ile korele olup olmadığını araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Hasta verileri Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim dalında hasta dosya ve elektronik kayıtları taranarak kaydedildi. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda MDS tanısı alan ve 18 yaşından büyük hastalar alındı. MDS tanı kodu ile sisteme girilen ancak kemik iliği patoloji sonuçları MDS tanısını desteklemeyen, klinik verileri analiz için yetersiz olan hastalar çalışmadan dışlandı. Çalışmada cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, kemik iliği transplantasyonu , tanı tarihi ve son vizit zamanı, son durumu, tanı anında hemoglobin, lökosit, nötrofil, trombosit, sitogenetik ve aspirasyon ve patolojide displazi, blast, ring sideroblast verilerinin toplama formu kullanılarak toplandı. Bu çalışma 01.01.2001 ile 01.01.2020 arasındaki dönemi kapsayan geriye dönük gözlemsel çalışma olup hastane nukleus sisteminde D46 tanısıyla girilen MDS hastalarının bilgileri etik kurul onayı alındıktan sonra toplandı. Çalışmaya özel herhangi bir istem olmaksızın hasta dosya ve elektronik kayıtlarından yararlanıldı. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri SPSS 25.0 kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayrı hesaplandı. Oranların karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanıldı ve odds oranları ve %95 güven aralıkları hesaplandı. Sonuçlar: Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda 2001-2020 tarihleri arasında tanı konulan 18 yaş üstü 130 hasta değerlendirildi. Çalışmada tahmini olarak bir hastanın 57. ay ve 106. ay aralığında exitus olması beklenmektedir, ayrıca hastalarda en sık komorbid durumlardan ilk sırada HT, ikinci sırada DM'e rastlanmaktadır. Hematologların eritroid displazi ve selülerite değerlendirmede patologlara benzer yüzde vermekte olup diğer displazi serilerini tanımakta güçlük çekmekte olduğu anlaşılmaktadır. Tartışma: Hematologlar eritroid displazi, selülerite değerlendirmede patologlarla benzer sonuç raporlamıştır, fakat myeloid, megakaryositik displazi tanımada patologlar referans alındığında bu serileri hematologlar yeterince tanıyamamıştır. Blast değerlendirmesinde patologlar ve hematologlar arasında istatistiksel anlamlı fark olduğu izlenmiştir.

AspirasyonBiyopsiKemik iliği+1
Fatıma Bayramova
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yatan hastalarda düşme riski değerlendirme ölçeklerinin etkinliğinin karşılaştırılması – bir kalite iyileştirme çalışması

Düşme, fonksiyon kaybı, morbidite ve hatta mortaliteye yol açabilen, önlenebilir mortalite sebepleri arasında sayılan ve yaygın görülen, kompleks bir geriatrik sendromdur. Hastanede yatan özellikle yaşlı hastalar olmak üzere tüm hastalarda düşme olayları ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu konuda risk belirleme ölçekleri, beklenen düşmelerin öngörülmesi ve önlenmesi için sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji hastanelerinde yatan 18 yaş ve üzeri hastalarda düşme açısından risk faktörlerinin belirlenmesi ve hastalara risk değerlendirme ölçekleri uygulanarak testlerin sensitivite ve spesifitelerinin, pozitif ve negatif prediktif değerlerinin belirlenmesi; Johns Hopkins Düşme Riski Değerlendirme Aracı ve STRATIFY Risk Belirleme Aracı'nın Türkçe güvenirlik ve geçerlik çalışmalarının yapılmasıdır. Çalışmaya 391 hasta dahil edildi, her hastaya düşme risk değerlendirme formu, Hendrich II, Johns Hopkins ve STRATIFY ölçekleri uygulandı, uygun hastalara Zamanlı Kalk ve Yürü Testi yapıldı. Analiz sonuçlarına göre 16 (%4) hastada düşme meydana geldi, tek değişkenli analizlerde acil yatış varlığı, Charlson komorbidite indeks skoru, dahili servislerde yatış varlığı, ilaç sayısı, yatış gün sayısı, Clinical Frailty Scale ve FRAİL ölçeği skorları, diyabet ve lösemi varlığı, son 1 ay içerisinde düşme öyküsü, nörolojik hastalık, delirium/ajitasyon, görme bozukluğu, yardımcı cihaz, düşme korkusu ve bakıcı düşme grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. JHFRAT ve STRATIFY ölçeklerinin Türkçe versiyonlarının yüksek test-tekrar uyumu ve orta derecede bağımsız gözlemciler arası uyum gösterdiği saptandı. Her iki ölçeğin de geçerliği kanıtlandı, güvenirliği ise orta derecede ama istatistiksel olarak anlamlı uyum tespit edilerek onaylandı. Lojistik regresyon analizinde STRATIFY (OR=8,63, %95 CI: 2,75-27,1) ve JHFRAT (OR=10,08, %95 CI: 1,18-86,15) ölçeklerinin diğer faktörlerden bağımsız olarak düşmeyi öngördüğü gösterildi. ROC analizinde JHFRAT ölçeğinin en yüksek prediktif değere sahip olduğu görüldü, ölçek yatan hastalarda risk değerlendirme ölçeği olarak kullanılabilir.

Düşme kazalarıKaliteRisk değerlendirmesi+2
Orhun Efe
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Canlı donörden karaciğer transplantasyonu yapılan hastaların safra yolu mikroorganizma profili ve antibiyotik duyarlılıkları

Yıldırım A, Canlı Donörden Karaciğer Transplantasyonu Yapılan Hastaların Safra Yolu Mikroorganizma Profili ve Antibiyotik Duyarlılıkları, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara 2020 Canlı vericili karaciğer nakilli (CVKN) hastalar hem hiler darlıklı hem de kullandıkları ilaçlarla immünsüprese oldukları için özel bir hasta grubunu oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı CVKN hasta grubunda endoskopik veya perkütan girişim sonrası gelişen bakteriyemi ve kolanjit durumunda safra ve kan kültürlerinden elde edilecek mikroorganizma profilini ve mikroorganizmaların direnç profili belirlemektir. Çalışmaya 01 Ocak 2017 ile 31 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Hastanesi'nde Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi (ERKP) ve/veya Perkütan Transhepatik Biliyer Drenaj (PTBD) yapılan CVKN hastalar taranarak, bu hastalar arasından kolanjit tablosu veya bakteriyemisi olan toplam 24 hasta [9 (%37,5) kadın, ortanca yaş 56 (32-69)] alınmıştır. Kontrol grubu olarak da ERKP ve/veya PTBD yapılan hastalar taranarak kolanjit tablosu veya bakteriyemisi olan toplam 70 hasta [36 (%51,4) kadın, ortanca yaş 63 (22-95)] alınmıştır. CVKN hastalarında safra kültüründe polimikrobiyal üreme (%65,2), kontrol grubuna (%38,2) oranla daha yüksek saptandı. Kontrol grubunda monomikrobiyal üremenin daha fazla olduğu görüldü (Kan kültüründe %33,3 x %61,8 ve safra kültüründe %17,4 x %44,1). Her iki grupta da üremelerde gram negatif mikroorganizma hakimiyeti saptandı. Safra kültürlerinde Pseudomonas aeruginosa üremesi sıklığı [%45,5 x %23,5 ve p=0,086)] CVKN'li hastalarda, herhangi bir kültürde Escherichia coli üreme sıklığı kontrol grubunda [%68 x %30,4 ve p=0,003)] daha yüksek saptandı. Herhangi bir kültürde üreyen gram pozitif mikroorganizmalara bakıldığında Enteroccocus faecium'un CVKN hastalarda daha sık üreme eğilimi görüldü (%47,8 x %26,5 ve p=0,097). CVKN'li hastalarda gram pozitif mikroorganizmalarda antibiyotik direncinin daha fazla olduğu görüldü. Çoklu ilaç direnci (ÇİD) [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %75 x %22,2 ve %53,3 x %21,4] ve ekstrem ilaç direnci (EİD) [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %75 x %11,1 ve %53,3 x %7,1] saptandı. ÇİD gram pozitif mikroorganizmalar incelendiğinde en sık üreyenin E.faecium olduğu görüldü. CVKN grubunda %39,1 (9/23) ve kontrol grubunda %6,3 (2/32) ÇİD E.faecium üremesi saptandı. Gram negatif mikroorganizmalar açısından değerlendirildiğinde ÇİD ve EİD her iki grupta da yüksek oranda görüldü. CVKN ve kontrol gruplarında ÇİD [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %100 x %86 ve %77,3 x %79,4] ve EİD [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %100 x %69,8 ve %77,3 x %70,6] saptandı. ÇİD gram negatif mikroorganizmalar incelendiğinde E.Coli'nin kontrol grubunda daha sık olduğu gözlendi. CVKN grubunda %30,4 (7/23) ve kontrol grubunda %57,8 (26/45) ÇİD E.Coli üremesi saptandı. Antibiyotik duyarlılıkları incelendiğinde CVKN grubunda safra kültüründe üreyen E.faecium'un ampisilin duyarlılığı %11,1 (1/9) olarak görüldü. CVKN grubunda glikopeptid direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmalar açısından değerlendirildiğinde CVKN hastalarında safra kültüründe üreyen P.aeruginosa'nın sırasıyla karbapenem ve amikasin duyarlılığı %28,6 (2/7) ve %85,7 (6/7) olarak görüldü. CVKN hastalarında gelişen kolanjitin ampirik tedavisinde merkezlerin epidemiyolojik verileri göz önüne alınarak glikopeptid grubu antibiyotik tedavisi içeren rejimlerin başlanması uygun görülmektedir.

AntibiyotiklerBakteriyemiCanlı donörler+7
Abdullah Yıldırım
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aı̇lesel akdenı̇z ateşı̇ hastalarında hı̇pertansı̇yon prevalansı ve amı̇loı̇dozun kan basıncı ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇

Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tekrarlayan ateş ve serozal inflamasyonla karakterize kalıtsal, otoinflamatuvar bir hastalıktır. AAA inflamatuvar ataklar ve ataklar arasında subklinik inflamasyonla seyreder. Kronik inflamasyon sonucu gelişen sekonder amiloidoz en önemli uzun dönem komplikasyonu ve mortalite nedenidir. İnflamasyonun kardiyovasküler, renal, nöral, endokrin ve doku düzeyinde kan basıncı kontrol sistemlerine etkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının belirlenmesi ve amiloidozun kan basıncı ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 2000-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Polikliniği'ne Ailesel Akdeniz Ateşi tanısı ile başvuran 603 hasta değerlendirildi. 603 AAA hastasının 102'sinde hipertansiyon izlendi. AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının %16,9 olduğu görüldü. Hipertansiyon sıklığında kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir fark bulunmadı. AAA hastaları ve 1329 bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırıldığında hipertansiyon sıklığı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p= 0,028, p<0,001, p=0,012). Hipertansiyon tanısı olmayan AAA hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sistolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Homozigot ve heterozigot M694V mutasyonu ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Amiloidozu olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında amiloidozu olan hastaların kan basınçlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) azalmanın kan basıncı üzerine olan etkisini ortadan kaldırmak için GFH<60 ml/min/1.73m2 olan hastalar ayrıldı. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan ve olmayan hastaların hipertansiyon tanıları ve kan basınçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı izlendi. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise sistolik kan basıncının amiloidozu olan grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p=0,002). AAA hastalarında normal popülasyona göre hipertansiyon sıklığının düşük olması ve kan basıncı değerlerindeki düşüklüğün kolşisinin anti-inflamatuvar ve kardiyoprotektif etkisi ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Amiloidozun glomerüler filtrasyon hızında azalmaya neden olmadıkça kan basıncında yükselmeye sebep olmadığı aksine kardiyovasküler, otonom sinir sistemi ve adrenal bez tutulumu ile sistolik kan basıncında düşmeye neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ailesel Akdeniz Ateşi, Hipertansiyon, Amiloidoz, Kronik inflamasyon, Kan Basıncı

Ailevi akdeniz ateşiAmiloidozHipertansiyon+3
Gözde Kavgacı
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre kolon kanseri olgularında sistemik ve tümör-içi inflamasyon belirteçlerinin prognostik ve prediktif değeri

Bu çalışmanın amacı erken evre kolon kanseri olan hastalarda sistemik ve lokal inflamasyon belirteçlerinin prognostik, prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtlarına etkisini değerlendirmektir. Bu araştırmaya küratif rezeksiyonu yapıldıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Medikal Onkoloji bölümüne başvuran, Ocak 2008- Ocak 2016 tarihleri arasında tanı alan, evre 2-3 olan, tanı anında 18 yaş ve üzerinde olan 304 hasta dahil edildi. Sistemik inflamasyon belirteçleri olarak cerrahi öncesi nötrofil lenfosit oranı (NLR), albumin-NLR skoru, sistemik immun inflamasyon indeksi (SII) ve panimmun inflamasyon değeri (PIV) değerlendirildi. Hastaların tümör dokularında tümör periferi ve merkezinde CD8 lenfosit yoğunluğu 75.persantiline göre düşük veya yüksek yoğunluk olarak ikiye ayrıldı. Kombine inflamasyon skoru (KİS); PIV değeri yüksek ve CD8 yoğunluğu düşük olan hastalarda KİS yüksek riskli, diğer hastalarda KİS düşük riskli olarak sınıflandırıldı. Yüksek albümin-NLR skoru ve yüksek PIV daha kısa DFS ve OS ile ilişkili bulundu. Ortalama CD8 yoğunluğunun düşük olması kısa DFS ile ilişkili bulundu. Kombine inflamasyon skorunun yüksek olması hem daha kısa OS hem de daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Evre 2 hastalarda KİS yüksek olan olgularda adjuvan kemoterapinin DFS'yi anlamlı olarak artırdığı görüldü. KİS düşük olan hastalarda ise adjuvan kemoterapinin DFS katkısı yoktu. Hastalıksız sağkalım için çok değişkenli analizde; ≥ 65 yaş (HR:3,12 %95 CI 1,78-5,48, p<0,001), evre 3 hastalık (HR:1,82 %95 CI 1,06-3,12, p=0,029), kombine inflamasyon skorunun yüksek olması (HR:3,82 %95 CI 2,21-6,61, p<0,001) daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Bu çalışmada tanımladığımız kombine inflamasyon skorunun yaş ve evreden bağımsız olarak kötü prognozla ilişkili ve evre 2 hastalarda kemoterapinin katkısı için prediktif değeri olabileceği görülmüştür. Kombine inflamasyon skoru erken evre kolon kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir.

CerrahiKolon hastalıklarıKolon neoplazmları+4
Safa Can Efil
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Covid-19 tanısı ile başvuran hastalarda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: 2019 Aralık ayı sonunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi tarafından Vuhan şehrinde nedeni bilinmeyen pnömoni vakalarının olduğu rapor edilmiştir. Ocak 2020 tarihinde bu pnömoni vakalarının etkeni yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak isimlendirilmiştir. 2019- nCoV'un neden olduğu hastalık COVID-19 olarak tanımlanmıştır. Bu yeni virüs ile SARS CoV arasında yakın benzerlik olduğu bulunmuş ve bu benzerlikden dolayı 2019- nCoV ismi değiştirilerek SARS-CoV-2 ismi verilmiştir. COVID-19'un sistemik etkilerine dair farklı görüşler vardır; bazı raporlarda COVID-19'lu hastaların yarısından fazlasında, değişen seviyelerde karaciğer hastalığı bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda anormal karaciğer test sonuçlarına sahip hastalarda şiddetli hastalığa progresyon riskinin yüksek olduğu öne sürülmüştür. Ancak altta yatan karaciğer hastalığı varlığı ile hastaların gelişindeki prezentasyonları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Toplumda sık görülen Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) bu hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerini ne oranda değiştirdiği konusunda belirli bir bilgi olmadığını gördük. Muhtemelen COVİD 19 ile yatırılan hastaların bir kısmında NAYKH da bulunmakta, belki de hastalığın prezentasyonu ve seyrini etkilemektedir. Biz çalışmamızda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların geliş anındaki karaciğer testlerine etkisini araştırdık. Hastalar ve Yöntem: Bu çalışma 11 Mart 2020- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi pandemi kliniklerinde yatan ve ya COVİD-19 polkliniğinde takip edilen hastalarda retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Başvuru sırasında karaciğer testi veya torakal tomografisi olmayanlar, hepatit B ve alkolik siroz tanısı olan hastalar dışlandı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan RT-PCR sonucu ve ya ELISA ya da hızlı antikor testleri gibi serolojik testlerinin sonucu pozitif olanlar, RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 için tipik ve ya COVİD-19 ekarte edilemez şeklinde raporlananlara COVİD-19 tanısı kondu. RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 ile uyumsuz ve ya pnömoni bulgusu yok şeklinde raporlanan hastalarda COVİD-19 tanısı dışlandı ve kontrol grupuna dahil edildi. Hastaların toraks tomografisindeki en alt segmentlerde karaciğer ve dalak dokusu karaciğer yağlanması açısından değerlendirildi. COVİD-19 tanılı hastaların BT sonuçlarına göre karaciğer yağlanması olan ve olmayan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testleri karşılaştırıldı. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testlerinin COVİD-19' dan bağımsız olarak yüksek olacağı varsayıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 23 programı kullanıldı. Sonuçlar: Çalışmada toplam 517 hastanın verisi değerlendirildi. Başvuru sırasında karaciğer testi ve ya torakal tomografisi olmaması nedeniyle 84 hasta, hepatit B tanılı 8 hasta ve alkolik sirozlu 1 hastanın dışlanması ile COVID-19 tanısı şüphesi ile polklinik başvurusu olan ve servis ve ya yoğun bakıma interne edilen toplam 424 hasta dahil edilmiştir. Araştırmada yer alan hastaların %53,1'i erkek, %46,9'u kadındı. Ayrıca hastaların yaş ortalaması 45,61±16,82 (Min.: 18 – max.: 96)dir. Hastaların 196'sının takipte kronik hastalığı vardı. Bu hastaların 70 hastanın (35.71 % ) HT, 53 hastanın(%27.04) tip2 DM ve 14 hastanın (%7.14) Hiperlipidemi tanısı vardı . 176 hasta başvuru sırasında kronik hastalıkları için düzenli ilaç kullanmaktaydı. USG ve BT ile daha önceden karaciğer yağlanması tanısı alan 16 hasta vardı. Hastaların 321'ine (% 75.7 ) COVİD-19 tanısı kondu. 400 hastanın VKİ verisi mevcutdu. Hastaların %51.1'i fazla kilolu (%34.8) ve obezdi (%16.3). Hastaların % 27.1'ne BT görüntülemesine dayanarak karaciğer yağlanması tanısı kondu. K/D oranı 0.8 altında olan hastalar ağır steatoz olarak kabul edildi ve ağır steatoz hastaların %10.6'sında mevcutdu. Çalışmaya dahil edilen hastaların karaciğer test değerlerinin ortancası : ALT 19.0, AST 24.0 , ALP 75.0, GGT 24.0, bilirubin total 0.51, indirekt bilirubin 0.40, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olmayan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası: ALT 18.0 , AST 23.0, ALP 73.0, GGT 19.0, total bilirubin 0.48, indirekt bilirubin 0.37, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası : ALT 29.0 ,AST 29.0 ,ALP 78.0,GGT 38.0 ,total bilirubin 0.60, indirekt bilirubin 0.45 ,direkt bilirubin 0.13. COVİD-19 tanılı ve steatozu olan hastalarda ALT, AST, GGT, total bilirubin, direkt bilirubin değerlerini istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulduk (P<0.05). Biz hipotezimizi doğruladık. COVİD-19 tanılı hastalarda NAYKH'nın başvuru sırasındaki karaciğer testlerini etkilediğini gösterdik. Şu ana kadar NCov-19' un karaciğeri yoğun bir şekilde etkilediği gösterilememiştir. Hastaların gelişinde COVİD-19 şiddeti karaciğer prezentasyonunu etkilemekte ve seyir sırasında ise verilen antivirallere bağlı olarak değerler bozulmaktaydı. Toplumda sık görülen NAYKH üzerine etkisi tam olarak bilinememkteydi. Literatüre benzer şekilde karaciğer yağlanması olan hastalarda geliş sırasında karaciğer testlerinin yüksek çıktığını gösterdik. Belki de bu çalışmanın önemli yönlerinden birisi ise BT segmentlerinin değerlendirilerek yağlanmanın objektif olarak değerlendirildiği ilk çalışma olmasıdır. Ayrıca hastane yatışı sırasında yapılan detaylı değerlendirme sayesinde Türk toplumunda kilo dağılımı hakkında içimizi birazda olsa rahatlatan bilgilere sahip olduk. Bu seçilmemiş COVİD -19 hasta grubunun ülkemizdeki Karaciğer yağlanması prevalansını tam olarak yansıttığını düşünüyoruz. Farklı merkezlerle verilerin birleştirilmesi NAYKH konusunda daha daha değerli bilgiler verecektir.

COVID 19Karaciğer fonksiyon testleriKaraciğer hastalıkları+2
Gunduz Abıshov
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hospitalize yaşlı hastalarda hastane içi morbidite ve mortaliteyi öngörmede kapsamlı geriatrik değerlendirmenin rolü

Kapsamlı geriatrik değerlendirme geriatrik hasta değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaların morbidite ve mortalitesini öngörmede rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Hastanesi Erişkin Hastanesi dahiliye servislerinde yatan 65 yaş ve üzeri hastaların morbidite ve mortalite üzerinde rol oynayan faktörleri değerlendirmektir. Çalışmada hastaların enfeksiyon durumları, yatış sürecindeki düşme, gelişen bası yarası, deliryum gelişimi, yoğun bakım ünitesine devredilmesi ve yatış süreleri değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, alışkanlıkları, mevcut hastalıkları, kullandıkları ilaçları kaydedildi ve hastalar geriatrik sendromlar açısından değerlendirildi. Çalışmaya 113 hasta dahil edilmiştir. Hastalar mini nutrisyonel değerlendirme testi, günlük yaşam aktiviteleri ve entrumental günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri, geriatrik depresyon ölçeği, klinik kırılganlık ölçeği ve mini mental durum değerlendirme testi ile nutrisyonel, fonksiyonel ve bilişsel açıdan değerlendirildi. Çalışmaya katılan 113 hastanın 58'i (%48,7) kadın, kalan 55'i (%51,3) erkekti. Hastaların yaşları 65 ile 94 arasında değişmekteydi ve ortalamaları 74,0±7,1'di. Hastalar acil servisten tedavilerinin devamı için veya poliklinikten elektif yatış nedeniyle dahiliye servislerine yatırılan hastalardı. Hastalar yatışlarının ilk üç günlerinde değerlendirildi. Hastaların mini nutrisyonel değerlendirme testinden aldıkları puandaki artış ile (p=0,043; r=0,191) ve; vücut kitle indeksi değeri (p=0,063; r=0,176) kol (p=0,026; r=0,209) ve baldır çevresi (p=0,016; r=0,226) ölçümlerindeki artış ile yatış süresinin kısaldığı gözlemlendi. Son bir yılda olan kilo kaybının yatış süresini uzattığı saptandı (p=0,009; r=0,248). İnfluenza aşısı olunmasının yatış süresini azalttığı gösterildi (p=0,041). Fonksiyonel ve bilişsel kapasite ile ve hastaların mevcut komorbiditeleri, sigara ve alkol kullanımı, laboratuvar değerleri ile yatış süresi arasında ilişki gösterilemedi. Hastaların yatış sebeplerinden ve mevcut komorbiditelerinden bağımsız olarak malnutrisyonun ve polifarmasinin yatış süresinde etkili olduğu saptandı. Sonuçlara göre beş ve üzeri ilaç kullanmak, on günden uzun süreli yatma ihtimalini yaklaşık 3 kat azaltmaktadır (%95GA=0,132-0,823). Hastada malnutrisyon olmaması, hastanın malnutrisyon açısından riskli olması ve/veya malnutrisyonunun olmasıyla kıyaslandığında hastanın on günden uzun süre yatma ihtimali 2,9 (%95 GA:1,296-6,869) kat daha yüksek olmaktadır. Hasta sayısının az olması nedeniyle mortalite, düşme, bası yarası, deliryum ve yoğun bakım ünitesine devir üzerine değerlendirme yapılamadı. Bu çalışmada polifarmasi yatış süresi üzerinde iyi prognostik bir etkiye sahip olsa da, bu konuyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yatan her geriatrik hastada nutrisyon durumunu ve ilaç sayısını değerlendirmek çok önemlidir ve prognozla ilişkilidir.

GeriatriHastanelerMalnütrisyon+4
Cansu Ayhan Şeker
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli vericilerinde uzun süreli takip sonucunda kronik böbrek hastalığı gelişme riski ve etkili faktörler

Günümüzde yapılan böbrek nakillerinin önemli bir kısmı canlı vericilerden gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada böbrek vericilerinin uzun dönem takibinde kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişme riski ve etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 338 canlı böbrek vericisi dahil edildi. Vericilerin %64,2'si kadındı ve ortanca yaş 47 (39-54) yıl olarak bulundu. Ortanca 71 aylık takip süresince 64 (%18.9) vericide KBH geliştiği görüldü. 14 vericide evre 1-2, 50 vericide evre 3 KBH gelişti. Evre 4 ve 5 KBH gelişen hasta olmadı. Nakil zamanında yaşın ileri olması ve nakil öncesi glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın düşük olması evre 3 KBH gelişimi üzerine etkili faktörler olarak saptandı (p<0.001, p<0.001). Yapılan receiver operating characteristic (ROC) analizi sonucu evre 3 KBH gelişiminde kestirim yaş değeri 50.5 yıl olarak saptandı. Donör nefrektomi sonrasında vericilerin hem albüminüri, hem de proteinüri değerlerinde artış görüldü (p=0.040, p=0.020). Albüminürinin, takip süresi 71 aydan uzun olan vericilerde daha fazla olduğu görüldü (p=0.012). Nakil öncesi ve son kontrol değerleri karşılaştırıldığında LDL-kolesterol, trigliserid, glikolize hemoglobin, açlık plazma glukozu değerlerinde artış görüldü (p=0.011, p<0.001, p<0.001, p=0.001). Nakil sonrasında 57 hastada (%16.8) yeni gelişen hipertansiyon saptandı. Glomerüler filtrasyon hızı, 60 ml/dk/1.73m2'nin altında olanlarda hipertansiyon %42 oranında görülürken, GFH>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta %19.4 oranında görüldü (p<0.001). Vericilerin 15 yıllık son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) riski, literatürde tanımlanan formüle göre hesaplandı. 15 yıllık SDBY riskinin her iki cinsiyette 60 yaşına kadar arttığı sonrasında azaldığı görüldü. Erkeklerin SDBY riski kadınlardan yüksek bulundu. Çalışmada ortanca 6 yıllık takipte 9 vericinin öldüğü görüldü. Hesaplanan kaba mortalite hızı binde 4.4 olarak bulundu. Bu sonuçlar, canlı böbrek vericisi olmanın metabolik göstergelerde bozulma, hipertansiyon ve KBH gelişimi ile ilişkili olduğunu; KBH gelişiminde nakil zamanındaki yaş ve GFH değerlerinin belirleyici olduğunu göstermektedir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+3
Güldehan Haberal
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Ünıversitesı Hastanesinde son yirmi yılda takip edilen multipl miyelom hastalarında sağkalımdaki değişimin değerlendirilmesi

Multipl miyelom (MM) tedavisinde son yirmi yılda pek çok gelişme yaşanmıştır. Bu çalışmada yirmi yıldır merkezimizde takip edilen hastalarda sağkalımı etkileyen parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Yirmi yıldır merkezimizde takip edilen 309 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda ortanca tanı yaşı 62 yıl, ortanca total sağkalım süresi 64,07 ay bulundu. Tüm kohortta yıllar içerisinde bir prognoz düzelmesi izlenmedi; ancak ISS evre 3 hastalıkta 2007 sonrasında daha iyi prognoz belirlendi. Tanı anında Uluslar arası evreleme sistemi (ISS) evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi ve ek hastalık varlığının prognoz ile ilişkisi değerlendirildi. Tedavi yöntemlerinin sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla, otolog kök hücre naklinin (OKHN) etkisi ve yeni nesil ajanların miyelom tedavisinde geri ödeme kapsamına alındığı dönemlerin etkileri incelendi. Tüm hastalarda tek değişkenli analizlerde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, tanı yaşı ve OKHN prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizlerde ISS evrelemesi ve tanı yaşı prognoz ile ilişkili olarak belirlendi. Yaş prognozu direkt olarak etkilediği gibi uygulanacak tedaviyi de belirleyebilmektedir. Kök hücre nakli MM tedavisinin temel taşını oluşturmaktadır ve nispeten genç yaş grubunda daha sıklıkla yapılmaktadır. Bu nedenle hastalar 65 yaş sınır alınarak genç ve yaşlı hasta grupları olarak alt gruplara ayrılarak prognoz üzerinde etkili parametreler tekrar değerlendirildi. Yaşlı hasta grubunda yapılan kohort analizinde tüm hasta grubundan farklı olarak tanı alınan dönemde yeni ilaçların kullanımda olup olmaması sağkalımı etkiliyordu. Bu yaş grubunda yapılan tek değişkenli analizde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, OKHN ve ilaç dönemi prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizde anlamlı sonuca ulaşılamadı. Genç yaş grubunda yapılan kohort analizinde ise tek değişkenli analizde ISS evrelemesi ve OKHN prognoz üzerinde etkiliyken, çok değişkenli analizde ISS evrelemesi anlamlı olarak belirlendi. Yeni nesil tedavilerin kullanıma girmesi öncesi dönemde indüksiyon tedavisi olarak vinkristin, adriamisin, deksametazon (VAD) protokolü kullanılmaktaydı. Son dönemde ise bortezomib bazlı tedaviler indüksiyonda ön planda tercih edilmektedir. OKHN yapılan hastalarda VAD protokolü ve bortezomib bazlı tedavilerinin, indüksiyon tedavisinde tercih edilmesinin total sağkalım üzerinde etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. İndüksiyon tedavisi olarak VAD veya bortezomib tercih edilen hastalar total sağkalım açısından kıyaslandığında, VAD ile tedaviye başlanan hastaların total sağkalım süreleri anlamlı olarak daha uzun bulundu. Bu umulmadık bulgu başka çalışmalarla teyit edilmelidir.

Multipl miyelomRetrospektif çalışmalarSağkalım+1
Sema Nur Özsan
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli hastalarda sarkopeni ile antrasiklin kullanımına bağlı gelişen kardiyotoksisite ilişkisi

Sarkopeni varlığının, kanserli hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu ve tedaviye ikincil gelişen toksisiteleri arttırdığı birçok çalışmada gösterilmiştir fakat kemoterapiye (KT) ikincil gelişen kardiyotoksisite ile sarkopeni arasındaki ilişkiyi gösteren veri miktarı sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı antrasiklin kullanımına bağlı gelişen kardiyotoksisite ile sarkopeni arasındaki ilişkiyi göstermektir. Çalışmaya 2014-2018 yılları arasında antrasiklin tedavisi alan, tedavi öncesi L3-L4 düzeyinde uygun kesitli abdomen bilgisayarlı tomografisi (BT) olan, tedavi öncesi ve sonrasında izlemde ekokardiyografisi (EKO) olan hastalar dâhil edildi. Kardiyotoksisite tanısı için Avrupa Kardiyoloji Cemiyeti'nin (ESC) ejeksiyon fraksiyonu (EF) kriterleri ve Amerikan Ekokardiyografi Cemiyeti'nin (ASE) diyastolik disfonksiyon kriterleri; sarkopeni tanısı için ise daha önce literatürde belirlenmiş cinsiyete özgü eşik değerler kullanıldı. Sarkopenik olan ve olmayan hastalarda kardiyotoksisite riski değerlendirildi ve çok değişkenli analiz ile kardiyotoksisiteyi ön görmede sarkopeninin olası bağımsız prediktif değeri belirlendi. Çalışmaya 166 hasta dâhil edildi: Meme kanserli 50 (% 30,1) hasta, lenfomalı 82 (%49,4) hasta ve diğer kanser tanıları olan 34 (% 20,5) hasta. Ortanca yaş 48,5 ve ortanca toplam doksorubisin dozu 238,3 mg/m2 bulundu. L3-iskelet kası indeksi (SMI) kriterine göre 33 (% 19,9) hastada, L4-SMI kriterine göre 17 (%10,2) hastada ve psoas kası indeksi (PMI) kriterine göre 45 (%27,1) hastada sarkopeni saptandı. Antrasiklin tedavisi sonrası 27 hastada kardiyotoksisite geliştiği görüldü: 18 (%10,8) hastada sistolik disfonksiyon, 9 (%5,4) hastada diyastolik disfonksiyon. Çok değişkenli analizde yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), kardiyovasküler hastalık ve antrasiklin dozu değerlerine göre düzeltme uygulandığında; BT ile ölçüm yapılan üç farklı seviyeden herhangi birinde sarkopeni olmasının kardiyotoksisite riskini bağımsız ve anlamlı olarak arttırdığı bulundu (L3-SMI Hazard oranı [HR]= 4,14, %95 güven aralığı [CI] 1,67-10,31, p=0,002; L4-SMI HR=3,65, %95 CI 1,21-11,0, p=0,022; PMI HR=4,39, %95 CI 1,81-10,65, p=0,001). Bu çalışma BT ile tanı konulan sarkopeni ile antrasiklin kullanıma bağlı gelişen kardiyotoksisite arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır. Kanser evrelemesi amacıyla çekilen rutin BT ile sarkopeninin değerlendirilmesi, kardiyotoksisite açısından yakın takip edilmesi veya ek önlemler alınması gereken yüksek riskli hastaları belirlemek açısından yararlı olabilir.

AntrasiklinKanser hastalarıKas distrofileri+3
Onur Baş
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sirotik hastalarda varis gelişimini ve varis kanamasını öngörmede klinik değerlendirme ve fibrozis belirteçlerinin etkinliği

Siroz hastalarında portal hipertansiyon ilişkili varis gelişimi ve buna bağlı gelişen varis kanama sık görülen ve en ölümcül komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada; sirotik hastaların laboratuvar, görüntüleme, non-invaziv fibrozis belirteçleri ve mortalite ilişkili çeşitli skorlarla varis, yüksek risk varisleri ve varis kanamasını öngörmedeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 139 sirotik hastanın 108'inde (%77.6) varis ve 49'unda (%35.2) yüksek risk varis; varisi olanların 33'ünde (%30.5) varis kanama geçirdiği ve 12'sinin (%11.1) 1 yıllık izlemde varis kanaması geçirdiği gözlendi. Çalışmamızda elde edilen skorlamaların, [(elde edilen parametreler), eşik değer, AUC, sensitivite, spesifite, p değeri] değerlerine göre; varis skoru [(charlson komorbidite indeksi, hepatik ensefalopati varlığı, PC/SD), 10.6127, AUC 0.776 (0.678-0.874), %75.9, %71.0, p<0.001]; varis kanama skoru [(assit varlığı, yaş, dalak boyutu (mm), yüksek risk varis varlığı), -9.85, AUC 0.832 (0.750-0.919), %81.8, %69.3, p<0.001]; yüksek risk varis skoru [(assit varlığı, PC/SD), -7.9491, AUC 0.727 (0.642-0.812), %75.5, %64.4, p<0.001] olarak saptandı. Varis varlığını öngörmede MELD (AUC 0.677), child-pugh (AUC 0.662), charlson komorbidite indeksleriyle (AUC 0.662); varis ve varis kanamasını öngörmede Lok indeks (AUC 0.656; 0.633) ve Fibro-Q (AUC 0.655; 0.622) skorlarıyla anlamlı sonuçlar gözlendi. Çalışmamızda serum LOXL-2 ve ELF skoruyla varis, varis kanama açısından anlamlı ilişki saptanmadı. Serum LOXL-2 düzeyiyle total bilirubin (r - .181, p=0.033), İNR (r -.247, p=0.003), MELD-Na (r -.270, p=0.001), child-pugh (r -.275, p=0.001) negatif; albuminle (r .333, p <0.001) pozitif korelasyon saptandı. ELF skoruyla AST (r .429, p <0.001), ALT (r .207, p=0.015), GGT (r .200, p=0.018), total bilirubin (r .313, p <0.001), İNR (r .350, p <0.001), MELD-Na (r .382, p <0.001), child-pugh (r .417, p <0.001) pozitif; albumin (r -.487, p <0.001), trombosit (r -.179, p=0.035) negatif yönde korelasyon gösterdi. Bu çalışmada; klinik pratikte kullanılabilecek skorlamalar elde edilmiş, serum LOXL-2 ve ELF skorunun sirotik hastalarda prognostik serum belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

FibrozHemorajilerHipertansiyon-portal+4
Hakan Oral
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplantasyon öncesinde bakılan anti-HLA antikor düzeylerinin greft sağkalımına etkisi

Anti-HLA antikorların renal transplantasyondaki önemi her geçen gün artmaktadır. Antikor saptama yöntemlerinde zaman içerisinde yaşanan gelişmeler, transplantasyon başarısızlığına neden olan bu problemin tanınmasına yol açmıştır. Tek antijen boncuk yönteminin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte tespit edilen antikorların çeşitleri artmış ve daha düşük düzeyde antikorların saptanması mümkün hale gelmiştir. Yapılan çalışmalar anti-HLA antikor MFI düzeyi yüksek olan hastalarda rejeksiyon riskinin arttığını göstermiştir. Fakat MFI düzeyi düşük olan antikorların klinik önemi hala aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda renal transplantasyon yapılan hastaların, renal transplantasyon öncesinde tek antijen boncuk yöntemiyle saptanan düşük düzeyli antikorları dahil bütün anti-HLA antikorlarının türünün ve düzeyinin renal greft sağkalımına etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 2016-2020 yılları arasında renal transplantasyon yapılan toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda pretransplant dönemde bakılan DSA sayısı, sınıf II DSA MFI düzeylerinin toplamı ve tüm antikorlar içinde en yüksek MFI değerinde artış ile toplam rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bununla birlikte DSA sayısı, en yüksek DSA MFI değeri ve DSA MFI değerlerinin toplamındaki artışın hücresel rejeksiyon gelişmesi açısından anlamlı olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bizim çalışmamızda DSA ve non-DSA sayıları ve antikor MFI toplamları ile humoral rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pretransplant dönemde bakılan DSA sayısının fazla olması ve ayrıca sınıf II DSA MFI toplamının yüksek olması rejeksiyon gelişimi için risk faktörü olabilir. Ayrıca DSA sayıları, non DSA ve class II DSA MFI toplamları hücresel rejeksiyonu öngörmek açısından yol gösterici olabilir.

AntikorlarBöbrekBöbrek hastalıkları+3
Feride Özkara
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Foliküler lenfoma tanılı hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

GİRİŞ: Foliküler lenfoma yavaş seyirli, genellikle ileri evrelerde tanı konulan ve bu aşamada saptandığında küratif tedavi seçeneği bulunmayan hematolojik bir malignitedir. Diffüz büyük B hücreli lenfomadan sonra en sık görülen non-Hodgkin lenfoma alt tipidir. Anti CD-20 monoklonal antikoru olan rituksimab tedavisinin idame tedavide kullanımı ile hastalığın prognozunun daha iyi seyrettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Merkezimizde takipli hastaların demografik verileri, laboratuvar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri kullanılarak rituksimab tedavisi ile birlikte ek faktörlerin tedavi yanıtı ve sağ kalım üzerine etkilerini inceledik. AMAÇ-YÖNTEM: Foliküler lenfoma hastalığında idame rituksimab tedavisinin etkinliğini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya merkezimizde takipli 91 foliküler lenfoma tanılı hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı yaşı, hastalık derecesi, hastalık evresi, B semptomları, biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Foliküler lenfoma histolojik grade 1 hastaların %88,9'u, grade 2 hastaların %93'ü, grade 3A hastaların %63,2'si, grade 3B hastaların %40'ında BCL-2 protein ekspresyonu saptanmış. Derece arttıkça BCL-2 ekspresyonunda belirgin kayıp görüldü. İstatiksel olarak anlamlı saptandı.(p<0,001) BCL-6 ekspresyonu grade 1, 2 ve 3A'da benzer oranlarda (sırasıyla %87,5, %87,8, %89,5) görülse de grade 3B hastaların tamamında görüldüğü dikkat çekicidir. İdame rituksimab tedavisi verilen hastaların tedavi başarısı %89,5 iken, idame rituksimab tedavisi verilmeyen hastalarda tedavi başarısı % 55,6 saptandı. İdame rituksimab tedavisinin tedavi yanıtı üzerine olumlu etkisi istatistiksel olarak da anlamlı bulundu.(p:0,008) SONUÇ: BCL-2 protein ekpresyonu ile lenfoma derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ters ilişki mevcuttur. Mevcut 1. basamak tedavi rejimleri arasında tedavi yanıtı üzerine istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır. Seçilmiş hastalara 2 yıl süreli idame rituksimab tedavisi verilmesi hastaların tedavi yanıtını olumlu etkilemektedir. Anahtar kelimeler: Rituksimab; foliküler lenfoma; idame tedavi

Hasan Çağrı Yıldırım
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler

Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Elastografi+4
Tuğba Çelebi
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otolog kök hücre nakli sonrası nötropenik enterokolit sıklığı, kliniği ve sağkalımının rektospektif belirlenmesi

AMAÇ: Nötropenik enterokolit (NE) hematolojik maligniteler nedeniyle kemoterapi uygulanan ve kök hücre nakli ile tedavi edilen hastalarda ateş ve karın ağrısı ile karakterize bir klinik sendromdur. Bu çalışmanın amacı, otolog kök hücre nakli sonrası NE'in insidansını, risk faktörlerini ve sonuçlarını belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ve Aralık 2017 yılları arasında merkezimizde otolog kök hücre nakli uygulanan non-Hodgkin Lenfoma (NHL), Hodgkin lenfoma (HL) ve multipl miyelomalı (MM) 290 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hazırlama rejimi olarak lenfomalı hastalarda karmustin, etoposid, sitarabin, melfalan (BEAM) veya tiyotepa, etoposid, sitarabin, siklofosfamid, melfalan (TECAM) , multipl miyelomalı hastalarda melfalan kullanıldı. Nötropenik enterekolit tanısı nötropenik ateş, karın ağrısı ve abdominal ultrasonografi ve BT de > 4 mm kalınlıkta barsak duvarı kalınlaşması olarak belirlendi. BULGULAR: Febril nötropeni, 258 hastada (% 88,96) görüldü. NE, tüm nötropenik hastaların 27 sinde (% 9.31) görüldü. Otolog kök hücre naklinden sonra NE için medyan zaman 7 gün (Aralık: 2-10 gün) idi. Medyan nötrofil engraftman zamanı 12 gün (Aralık: 9-18 gün) idi. Yirmi beş hastada (% 92,5) diyare vardı. İleus saptanan beş (% 17,2) hasta mevcuttu, 2 hastada (% 7,4) septik şok gelişti. 27 hastanın altısında (% 22.2) kan kültürlerinde üreme oldu. Tanı abdominal ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile median 7 günde (Aralık: 2-9) konuldu. Yirmi beş (% 92) hasta iyi bir destek tedavi ve uygun antibiyoterapi ile iyileşti. İki (% 7,4) hasta septik şok nedeniyle kaybedildi. SONUÇ: NE, otolog kök hücre nakli hazırlığında yüksek doz kemoterapi uygulanan hastalarda nadir görülen ancak ciddi bir komplikasyondur. En önemli etken gram negatif patojenlerdir. Bilgisayarlı Tomografi tanıda, takipte ve prognoz belirlemede gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Anahtar kelimeler: Nötropenik enterokolit, Otolog kök hücre nakli

EnterokolitKök hücre taransplantasyonuNötropeni+2
Esra Özsoy Kayaokay
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemofagositoz seyrinde gelişen akut korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında prognoz belirteçleri

GİRİŞ: Hemofagositik sendrom, şiddetli sistemik inflamasyonun prototipi olan klinik bir durumdur. Klinik prezantasyonu özgül ve özgün olmayan bulgular içerdiği için hastalar, çoğunlukla geç tanı ve tedaviye bağlı kaybedilir. Bu sendromun çoklu sistem bulguları içinde korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gelişimi, aşırı inflamatuar sitokin salınımına sekonder miyokard depresyonu, akut dönemde hasta mortalite ve morbiditesini doğrudan etkilemektedir. AMAÇ-YÖNTEM: Bu iki ölümcül komponentin (HS-HFpEF) birlikte seyrettiği yoğun bakım hastalarında, hastane içi mortalite belirteçlerini ve rutin izlemde kullandığımız ucuz, kolay elde edilebilir ve güvenli laboratuvar verilerinin hasta sonlanımına etkisini, geriye dönük incelemeyi amaçladık. Ocak 2013- Eylül 2018 arasında Ege Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan 3090 hastanın geriye dönük dosya taramasından hemofagositik sendrom tanısı alan 63 hastanın değerlendirilmeler sonucunda 39 ' unda eşlik eden HFpEF saptanmıştır. 39 hasta üzerinden analizler yapılmıştır. BULGULAR: 39 hastanın %36'sı (14 hasta) erkek, %64'ü (25 hasta) kadın olarak saptandı. HS etyolojisi 10 hastada enfeksiyon, 20 hastada romatolojik hastalıklar, 3 hastada malignite olarak tesbit edildi. 6 hastada ise sebep bulunamadı. Hastaların % 25,6'sı (10 hasta) izlemde kaybedilmiştir. Yapılan tek değişkenli analizde; KTO, NT-proBNP, ferritin, CRP, albumin seviyelerindeki zamanla değişim mortalite belirleyicileri olarak tespit edildi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p= <0.001, 0.007, 0.020, 0.001 ve 0.026). Ayrıca NLO ve MPV değerlerindeki değişikler de istatiksel anlamlı olarak gözlendi. SONUÇ: Bu çalışma, HFpEF ile sistemik ağır hiperinflamasyon arasındaki etkileşimi ve hastaların seyrini öngören yeni risk faktörlerini içeren ilk çalışmadır. Mortalite ve morbiditesi yüksek olan HS seyrinde gelişen akut HFpEF hastalarında, alışılagelmişin dışındaki takip parametrelerinin kullanılması bu hastaların takip ve tedavi sürecini yönetmek açısından çok kıymetlidir. Kolayca elde edilebilecek, ucuz ve hasta başında basitçe izlenebilecek bu parametrelerin rutin hasta takibi sırasında hekimlere erken bir uyarı olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Hemofagositik sendrom, Kalp yetmezliği, HFpEF, mortalite

FagositozKalpKalp hastalıkları+3
Osman Bütün
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezite ve intestinal alkalen fosfataz ilişkisi

Amaç: İntestinal mikrobitanın lipid emilimi, immun sistem defansı ve enerji metabolizmasında büyük önemi olduğu bilinmektedir. Kesin metabolizması bilinmemekle birlikte , intestinal mikrobiatanın obezite gelişiminde rolü olduğu , modifikasyonunun enerji üretimini artırabildiği , düşük dereceli inflamasyonu tetiklediği , insülin direncini arttırdığı ve yağ asidi doku kompozisyonunu etkilediği gösterilmiştir.İntestinal mikrobiatadaki değişimin intestinal kaynaklı inflamasyona neden olarak obeziteye yol açtığı düşünülmektedir.İntestinal alkalen fosfatın , intestinal mikrobiatanın düzenlenmesinde rolü olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Çalışmamızda intestinal mikrobiatanın önemli düzenleyici faktörlerinden olan intestinal alkalen fosfataz ile obezite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2017 Aralık -2018 Mayıs tarihlerinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'ne refere edilmiş , BKİ < 25 kg/m2 olan 18 hasta , BKİ 26 ve 30 kg/m2 arası olan 18 hasta ve BKİ > 30 kg/m2 olan 18 hasta çalışmaya dahil edildi. NCEP ATP III kriterlerinden en az 3 tanesini karşılayanlar Metabolik Sendrom tanısı aldı ve hastalar Metabolik Sendroma göre de gruplandırıldı. Hastalardan alınan serum ve doku örneklerinde intestinal alkalen fosfataz enzimi ELİSA ile çalışıldı. Ayrıca enzimin dokudaki varlığını sübjektif değerlendirmek için Western Blot testi çalışıldı ve BKİ'ye göre ayrılmış 3 grup arasında doku ve serum intestinal alkalen fosfataz seviyeleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların % 65.4'ü kadın , % 34.6'sı erkekti. Yaş ortalaması 52,94 ± 14.93 'idi. BKİ ortalaması 29.36 ± 6.7 kg/m2 ve bel çevresi ortalaması ise 101 ± 16,55 cm olarak saptandı. Sigara kullanım oranı %25 olarak görüldü. Alkol kullanım oranı ise %11.5'ti . Hastalar MeS tanısına göre gruplandırıldığında %34.6 hasta MeS tanısı alırken %65.4 hasta MeS tanısı almadı. Hastaların sİALP ortalaması ise 187.414 ± 76.532 ng/ml ve dİALP ortalaması ise 207,77 ± 122,68 ng/ml olarak saptandı. Kadınlarda sİALP düzey ortalaması 190,68 ± 82.30 ng/ml görülürken , erkeklerde sİALP ortalaması 66.041 ng/ml olarak bulundu. Cinsiyet ve ortalama sİALP arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi. Obez , fazla kilolu ve normal kilolu grup ile sİALP düzeyleri karşılaştırıldığında en yüksek ortalamanın (x=247.910 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu , bunu fazla kilolu grubun (x=208.622 ng/ml) ve obez grubun (x=112.433 ng/ml) izlediği görüldü. Gruplar ile dİALP düzeyleri karşılaştırıldığında da yine en yüksek ortalamanın (x=306,638 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu bunu fazla kilolu grubun (x=232.236 ng/ml) ve obez grubun (x=95.445 ng/ml) izlediği görülmüştür. sİALP ve dİALP BKİ grupları ile değişiminin istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(sİALP için p=0.00 ,dİALP için p=0.00) dİALP düzeyleri ile MeS tanıları karşılaştırıldığında ise MeS tanısı alan grupta dİALP düzeyi 161.076 ± 106.532 ng/ml bulunurken , MeS tanısı olmayan grupta dİALP düzeyi 232.503 ± 124.87 ng/ml olarak saptandı.İki grup arasında ortalama dİALP açısndan karşılaştırıldığında MeS tanısı grupta ortalama dİALP düzeyi istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu(p=0.045) Sonuç: İALP'nin dokudaki ve serumdaki komponentlerinin obez hastalarda fazla kilolu ve normal kilolu gruba göre daha düşük düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İALP doku komponentinin , MeS olan olgularda anlamlı düşük olduğu saptanmıştır.

Alper Uysal
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Palbosiklib ve Ribosiklib'in hormon reseptörü pozitif meme kanseri hücre hatlarında moleküler etkinlik ve hücre içi yolaklar açısından karşılaştırılması

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kadın kanserleri içinde mortalite ile sonuçlanan ikinci sıklıktaki kanserdir. Meme kanserinde mevcut kemoterapi, hormonoterapi, radyoterapi, monoklonal antikorlarla tedavilerin yanında yeni yolaklara yönelik etkin tedavi yöntemleri de geliştirilmektedir. Mevcut kemoteropatik ajanların en önemli etki mekanizması apoptozis olmasına rağmen yeni geliştirilen ilaçlarda bu etki mekanizmaları yönünden farklılık göstermektedir. Palbosiklib ve ribosiklib hücre döngüsünde önemli bir yeri olan siklin bağımlı kinaz 4/6 (CDK 4/6) inhibitörleri olarak meme kanserinde güncel kullanıma girmiş yeni ajanlardır. Bu iki ilaç aynı yolak üzerinden etki ediyor olsalarda moleküler etkinlik ve hücre ölüm mekanizmaları açısından farklılık göstermektedirler. Bu çalışmada, iki farklı CDK4/6 inhibitörünün, meme kanserinin en sık görülen iki moleküler alt tipleri olan luminal-A ve luminal-B özellikleri içeren HR+ hücre kültürlerinde (MCF-7 ve BT474) aynı yolakta CDK4/6 inhibisyonu yapmalarına rağmen moleküler anlamdaki farklılıkların ortaya çıkarılması, bu hücre kültürlerindeki sitotoksitelerinin karşılaştırılması, yeni kombinasyonlara yol açabilecek direnç mekanizmalarının, hücre ölüm mekanizmalarının saptanması planlanmaktadır.

Ahmet Anıl Özlük
Ege University
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Muş merkez ilçesinde ikamet eden 65 yaş ve üstü bireylerde sarkopeni görülme sıklığı ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmesi

Sarkopeni, kas kütlesinde, performansında ve gücünde azalmanın birlikte olduğu bir geriatrik sendromdur. Sarkopeni pek çok hastalığa neden olmakta, yaşam kalitesini düşürmekte, bağımlılığı, ölümlülüğü ve hastane yatışlarını artırmaktadır. Araştırmanın amacı Muş'un Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri kişilerde sarkopeni sıklığını ve yaşam kalitesine olan etkilerini değerlendirmektir. Araştırma kesitsel tiptedir. Evren Muş İli'nin Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri 10737 bireydir. Toplumda yaşayan yaşlılarda sarkopeni sıklığı %15 alınarak, %3 hata payı ile %95 güven düzeyinde ulaşılması gereken en az örnek büyüklüğü 371 olarak hesaplanmış ve 186 kişi ile köylerde 185 kişi ile şehir merkezinde görüşülerek örneklem sayısına ulaşılmıştır. Değişkenlerimiz bağımsız değişkenler olup sarkopeni varlığı (EWGSOP tanı şemasına göre belirlenmiştir), sosyo-demografik özellikler (Yaş, Cinsiyet, Ekonomik durum, Medeni durum, Öğrenim durumu, Kiminle yaşadığı, İkamet yeri ve İkamet süresi), sağlık değişkenleri (Kronik hastalık varlığı Çoklu ilaç kullanımı Beden kütle indeksi), Depresyon durumu Malnütrisyon durumu Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri performansı Yaşam Kalitesi'dir. Veriler, evlerde, yüzyüze görüşme yöntemi ile toplanmış, Ki-kare ve Mann-Whitney U Analizi ile çözümlenmiştir. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 72.3±6.8 yıl (65-100), %46.1'i kadındır. Vücut kitle indeksine göre katılımcıların 124'ü (%33.4) obez, 130'u (%35.0) fazla kiloludur. Sarkopeni sıklığı kadınlarda %17.5 erkeklerde %16 oranındadır. Köyde ikamet eden yaşlılarda sarkopeni görülme oranı %11.8 iken şehir merkezinde ikamet edenlerde %21.6'dır ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p=<0.05). Sf-36 yaşam kalitesi ölçeğinin alt parametrelerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü ve emosyonel rol güçlüğü ile sarkopeni varlığı arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=<0.05). Sonuç olarak; sarkopeni toplumdaki yaşlılarda azımsanmayacak sıklıktadır. Sarkopei varlığı yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.

Mehmet Efe
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin bakım yükünün tespiti

85 yaş üzeri ileri yaşlı birey sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu artışla birlikte bakım veren ihtiyacı ve bakım verenlerin bakım kaynaklı yükleri artmaktadır. Çalışmada, Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin yükünün tespiti ile bu konuda sahada yapılacak çalışmalara yön vermek amaçlanmıştır. Kesitsel tipteki araştırmanın evrenini Burdur ilinde yaşayan 85 yaş üzeri 3741 birey oluşturmaktadır. N=3741 kişi, p=0,50; q=1-p; t=1,96; d=0,05 olarak alınmış ve örneklem büyüklüğü 348 kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak yaşlının ölmesi, hastanede yatması gibi olasılıklar da düşünüldüğünde örneklem sayısı 395 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılmayı kabul eden 85 yaş ve üzeri bireylere bakım verenlere Zarit Bakım Yükü ölçeği (ZBYÖ), Katz'ın Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (GYA) ve Lawton ve Brody'nin Enstrümantal Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (EGYA) içeren kendi hazırladığımız soru kâğıdı uygulanarak veriler toplanmıştır. Çalışmanın verileri anketörler tarafından yaşlıların evlerinde, yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmış, tanımlayıcı istatistik olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler kullanılmıştır. Analitik değerlendirmelerde ölçek puanları üzerinden t-testi ve ANOVA testleri uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için sınır değer olarak p<0,05 alınmıştır. Farkın hangi gruptan kaynaklandığının tespiti amacıyla Bonferroni analizi yapılmıştır. Bakım yükünü etkileyen nedenlerini belirlemek amacıyla çok değişkenli analiz olarak Forward Lineer Regresyon yöntemi ile analiz yapılmıştır. Çalışmada örneklemin %95,2'sine (376 kişi) ulaşılmıştır. Yaşlıların yaş ortalaması 88,0 ve standart sapması 2,5'dir ve %79,5'i 85-89 yaş grubundadır. Yaşlıların %65,4'ü kadın iken %34,6'sı erkektir. %58,2'si ilkokul mezunudur. Yaşlıların %69,7'si dul ve %94,1 inin sağlık güvencesi vardır. Yaşlıların %77,4'ünün herhangi bir kronik hastalığı mevcut olup en sık görülen kronik hastalık (%43,6) hipertansiyondur. Yaşlıların %15,4'ü 5 ve üzerinde ilaç kullanmaktadır. Yaşlıların GYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde; %3,6 tam bağımlı, %12,8 yarı bağımlı ve %84,0 bağımsız oldukları görülmüştür. EGYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde ise; %10,1 tam bağımlı, %43,1 yarı bağımlı ve %46,8 bağımsız oldukları görülmüştür. Yaşlıların %68,4'üne (257) bir başkası tarafından bakım verilmekteyken %31,6'sının bir başkasının bakımına ihtiyacı bulunmamaktadır. Bakım verenlerin %52,9'u yaşlıların çocuklarıdır. Bakım verenlerin yaş ortalaması 60,3 olup standart sapması 13,1'dir. Bakım verenlerin %84,8'ini kadınlar oluşturmakta ve %54,9'u ilkokul mezunudur. ZBYÖ göre; bakım verenlerin %26,8'inde yük yok iken %38,5'inde hafif, %24,6'inde orta, %10,1'inde ise ağır bakım yükü tespit edilmiştir. Puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunan parametreler lineer regresyon analizine alındığında GYA ve EGYA indeksine göre bağımlı olmak, bakım verenin genel sağlık algısının kötü olması ve yaşlı ile aynı evde yaşıyor olmak bakım yükünü artıran riskler olarak tespit edilmiştir (p=0,004; p=0,004; p<0,001; p=0,026). Bakım verenlerin özelliklerinin bilinmesi; bakım yükü açısından risk altındaki grubun belirlenmesi ve destek gruplarının oluşturulması, hizmetin planlaması, kaynakların saptanması, sağlık ve sigorta kurumlarının vereceği hizmetin geliştirilmesi ve politikalarının oluşturulması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: Burdur; 85 yaş üstü yaşlılar; bakım yükü

Bakım verenlerBakım verme yüküBurdur+4
Sevinç Sütlü
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel dispepside ağız ve diş sağlığı

Amaç: Bu çalışmada amacımız fonksiyonel dispepsi tanısı almış hastaların dispepsisi ile oral ve dental durum ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışma Şubat -Temmuz 2018 tarihleri arasında prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Roma III kriterine göre fonksiyonel dispepsi(FD) tanısı konmuş 40 kişi hasta grubu olarak alınmıştır. Dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmek için FD hastalarına Glasgow dispepsi şiddet skorlaması uygulanmıştır. Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Oral Diagnoz Bilim Dalına başvuran 159 kişi midede ağrı, yanma, erken doyma, dolgunluk açısından sorgulanmış, tümüne hayır yanıtı veren 109 kişi kontrol grubu, herhangi birine evet yanıtı veren 50 kişi araştırılmamış dispepsi(AD) grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların orodental muayeneleri aynı diş hekimi tarafından yapılmış, aynı kişi tarafından hastalara anket uygulanmıştır. Bulgular: 40'ı fonksiyonel dispepsi (%26,8) 109'u kontrol grubu olmak üzere (%73,2) 149 kişi incelediğinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, VKİ, sigara, alkol kullanımı, yeme hızı, diş fırçalama sayısı, oral mukozal inflamasyon, dental erozyon, çürük, dolgulu, eksik diş sayısı ve diş mobilitesi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Fonksiyonel dispepsi grubunun %45'inde eğitim düzeyi ilkokul iken kontrol grubunda %23,9 olarak saptanmıştır. Düşük eğitim durumu ile fonksiyonel dispepsi arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,012). Kontrol grubunda diş ipi kullanımı %22, fonksiyonel dispepsi grubunda %2 olarak saptanmıştır, iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p:0,005). Glasgow dispepsi şiddeti skoru FD'de dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmektedir. Glasgow dispepsi şiddeti skoru ile yaş, cinsiyet, VKİ, sigara, alkol, diş fırçalama sayısı, diş ipi kullanımı, dental erozyon, oral mukozal inflamasyon, eksik diş, çürük diş ve dolgulu diş sayısı ve yeme hızı arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Subgrup analizinde çürük diş (p=0,029), 20 dakikadan hızlı yemek yemek (p:0,043) ve oral mukozal inflamasyonla AD (n=50) arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,007). Hastalar dispepsisi olan (araştırılmamış ve fonksiyonel dispepsi) ve olmayan olarak analiz edildiğinde sadece diş ipi ile dispepsi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (0,012), diğer tüm parametrelerle istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma ağız ve diş sağlığı ile dispepsi arasındaki ilişkiyi araştıran literatürdeki nadir prospektif çalışmalardan biridir. Çalışmamızda organik patolojiler dışlandıktan sonra FD tanısı almış hastalar hem dispepsi hem de ağız ve diş sağlığı objektif olarak skorlanarak araştırılmış; ilginç olarak FD ile ağız ve diş sağlığı arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca AD grubunda aynı parametreler kullanılarak yaptığımız doğrulama çalışmasında da dispepsi ile çürük diş ve oral mukozal inflamasyon varlığı dışında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.

Havva Bakal
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda son 3 yılda yapılmış kolonoskopi işlemlerinin retrospektif irdelenmesi

Amaç: Kolonoskopi; alt gastrointestinal sistem hastalıkların taramasında, tanısında ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir işlemdir. Anal kanaldan terminal ileuma kadar kolonik mukozanın net bir şekilde görüntülenmesini sağlar. Kolonoskopi, kolorektal lezyonların histopatolojik örneklemesi ve tedavisine olanak veren altın standart bir tanı ve tarama yöntemidir. Bu çalışmamızda son üç yılda gerçekleştirilen tüm kolonoskopi işlemlerinin retrospektif olarak incelenerek, işlem yapılan olguların demografik özellikleri, işlem yapılma nedenleri, işlem başarısı ve işlem sonuçlarının değerlendirilmesi; bu üç yıllık seri ile kendi verilerimizin elde edilmesi ve bu verilerin literatürde yer alan diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması, elde edilen sonuçlardan klinik fayda sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda T.C. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı Endoskopi Ünitesi'nde Mart 2013 ve Mart 2016 tarihleri arasında yapılan tüm işlemlere ait 21864 işlem raporu, rapor arşiv sisteminden tarandı. Kolonoskopi yapılan hastalara ait 4001 işlem raporu geriye dönük olarak değerlendirildi. Kolonoskopi yapılmış hastaların kolonoskopi raporları endoskopi arşiv sisteminden taranarak yaş, cinsiyet, endikasyon, kolon temizliğinin durumu, çekuma ulaşım, sonuç, biyopsi alınma durumu ve varsa yapılan işlem parametrelerini ve biyopsi sonuçlarını içeren veriler kaydedildi. Bulgular, istatistiksel olarak analiz edilerek üç yıllık seri değerlendirildi. Bulgular: Gastroenteroloji endoskopi ünitesinde, endikasyonları tarafımızca konulan toplam 3620 hastaya video kolonoskopi ile toplam 4001 endoskopik inceleme yapıldı. Hastaların 2134 (%53.3)'ü erkek ve 1867 (%46.7)'si kadın olup yaşları 18 ile 95 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 55.91±14.58 idi. En sık kolonoskopi yapılma endikasyonu %19.1 oran ile polip izlemi idi. Bunu sırasıyla tarama, nedeni açıklanamayan demir eksikliği anemisi, opere kolorektal kanser izlemi, rektal kanama ve ishal izlemekteydi. Olguların %88'inde çekuma ulaşıldı. Çekuma ulaşılan olguların %61.64'ünde bağırsak temizliği yeterli idi. Genel olarak bağırsak temizliği yeterli olan olguların oranı %57.43 idi. Olguların %30.72'sinde kolonoskopik olarak herhangi bir lezyon saptanmadı. 228 olguda kolonoskopik inceleme yeterli düzeyde yapılamadı ve ideal düzeyde kolonoskopi için işlemin tekrarlanması gerekti. En sık saptanan lezyon ise kolorektal polipti (%31.92). Toplamda 138 olguda kolonda kitle saptandı. Kolorektal kanser oranı %2.92 (117 olgu) idi. Kolorektal kitle biyopsilerinde en sık görülen sonuç % 84.78 oranla adenokarsinomdu. Sonuç: Endikasyonlarımızın dağılımı incelendiğinde polip izlemi endikasyonumuzun ve İBH izlem endikasyonumuzun literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olması dikkat çekiciydi. Kolonoskopi yapılan olguların üçte birinde kolorektal polip saptandı ve en sık kolonoskopi sonucu normal ve yetersiz olarak sonuçlanan işlemler de dahil olmak üzere kolorektal polipti. Hemoroid ve divertikül oranlarımız literatür verileriyle benzerdi. Kolorektal kanser saptanan olgu oranlarımızın ülkemiz verileriyle benzer olduğunu ancak yabancı literatür verilerine göre düşük olduğunu saptadık. Bu çalışmada ayrıca kolonoskopide çekuma ulaşmada standart düzeye yakın olduğumuz ancak bağırsak temizliği konusunda yeterli düzeylere ulaşamadığımız görüldü. Kolonoskopi sonuçlarımızda ülseratif kolit ve Crohn Hastalığı saptama oranlarımızın literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olduğu gözlendi.

Fatma Erol
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özofageal manometride yeni metrikler: basınç-akım metrikleri ve basınç-akım metriklerinin gastroözofageal reflü hastalığındaki rolü

Amaç: Basınç-akım analizleri özofagus motor fonksiyonlarının ve bozukluklarının değerlendirilmesinde kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Bu çalışmada sağlıklı gönüllülerde basınç-akım metriklerinin özofagus motor fonksiyonlarını değerlendirmedeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Gastroözofageal reflü hastalarının manometrik incelemeleri basınç-akım metrikleri kullanılarak analiz edilmiş ve bu metriklerin gastroözofageal reflü hastalığını değerlendirmedeki rolünün belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'ne başvuran gastroözofageal reflü hastalarından elde edilen manometri verileri ile sağlıklı gönüllü havuzundan elde edilen manometri verileri basınç-akım metriklerinin analiz edildiği Swallow Gateway veri tabanında değerlendirilmiştir. Her iki grubun Swallow Gateway verileri gruplar arasında ve konvansiyonel veritabanından elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak SPSS programında; Mann-Whitney U testi, Ki-kare testi ve Spearman korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada sağlıklı grupta ortak metriklerde MMS veri tabanı ile Swallow Gateway veri tabanı arasında yüksek anlamlılık düzeyinde bir ilişki saptanmıştır. Konvansiyonel metrikler ile Swallow Gateway metrikleri sağlıklı grupta uyumlu bulunmuştur. Hasta grubunda ise iki yöntemin GÖRH'yi tespit etmede sağlıklı gönüllülerdeki kadar başarılı olmadığı düşünülmüştür. Bolus volümünün basınç-akım metrikleri üzerine etkisi incelenmiş ve volüm değişiminden etkilenen metrikler belirlenmiştir. Sağlıklı gönüllü grubunda yaşa göre değişen basınç-akım metrikleri tespit edilmiştir. Sonuç: Basınç-akım analizi ile özofagusun akım fonksiyonları değerlendirebilir. Gastroözofageal reflü hastalığındaki yeri kısıtlı görünmekle birlikte başta akalazya olmak üzere daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalar ile bu metriklerin hastalığı tespit ve gruplandırmada objektif veriler sağlayabileceği düşünülmektedir. Sağlıklı gönüllülerdeki analizlerin kabul görmüş manometrik analiz yöntemleri ile uyum göstermesi de basınç-akım analizlerinin özofageal manometride geliştirilebilir bir yöntem olduğunu göstermiştir

Zeynep Fetullahoğlu
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mammalian target of rapamycin (mTOR) inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklar sebebiyle böbrek fonksiyonunda ve yapısında aylar veya seneler içerisinde kalıcı değişiklik meydana gelmesidir. Glomerül filtrasyon hızı (GFH) 15 mL/dk/1•73 m²'nin altına indiğinde son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) söz konusudur. SDBY olan hastalarda tedavi seçenekleri renal replasman (diyaliz veya renal trasnplantasyon) veya konservatif yaklaşımdır. Renal transplantasyon ile böbreğin tüm fonksiyonlarının işler hale geldiği için SDBY'nin ideal tedavisidir. Renal transplantlı hastalar greft işlevselliğini sürdürdüğü müddetçe immünsüpresif tedavi almalıdır. İmmünsüpresif tedaviler çoğunlukla ilaç kombinasyonları şeklinde kullanılır. Bu kombinasyonlarda, kortikosteroidler, kalsinörin inhibitörleri (KNİ), antimetabolitler ve "Mammalian target of rapamycin (mTOR)" proteini inhibitörleri kullanılır. Renal transplantlı hastalarda en sık kullanılan immünsüpresyon tedavi protokolü antimetabolit ajanlar ve kalsinörin inhibitörlerinin (KNİ) kombine olarak kullanılması şeklindedir. KNİ kullanımı ile uzun dönemde KNİ nefrotoksisitesi, kronik allograft nefropatisi ve greft kaybı görülebilmektedir. mTOR proteini, hücre içinde yer alan serin treonin kinazdır. Hücre büyümesi, metabolizması ve proliferasyonun temel düzenleyicilerinden birisi olarak tanımlanmıştır. mTOR inhibitörleri T hücre sinyal yolağını ve dolayısıyla antijen aracılı T hücre proliferasyonunu bloke ederek immünsüpresif etki gösterir. mTOR inhibitörleri özellikle nefrotoksik yan etkilerinin az olması nedeniyle, renal transplantlı hastalarda uzun dönem immünsüpresyonun sağlanması için kalsinörin inhibitörlerine alternatif olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte mTOR inhibitörlerinin kesildiği durumlar da azımsanmayacak düzeydedir ve bu yüzden renal transplantasyonda kullanımı yaygınlaşmamıştır. İlacın kesilme sebepleri arasında öncelikle olarak yan etkiler bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında kemik iliği baskılanması, mukozit, akne, proteinüri ve periferik ödem olarak sayılabilir. Bu çalışmada merkezimizde, izlemde kullanımına ara verilen veya tamamen kesilenler da dahil mTOR inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verileri değerlendirilmiştir.

Feyza Arslan Tan
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreas kanserinde serin proteaz inhibitörü, kazal tip1 (SPINK1) düzeyi

GİRİŞ: Pankreas kanseri, yüksek mortal hastalıktır. Pankreas kanserli hastaların çoğu, hastalık ileri evreye ulaşana kadar asemptomatik kalır. Pankreas kanseri taranması için standart bir program bulunmamaktadır. Pankreas kanseri tanısı için spesifik serum belirteçleri gerekmektedir. SPINK1 doku yıkımı üzerinde potansiyel inhibitör etkilere sahip proteaz inhibitörüdür. Serumda artmış seviyeleri, çeşitli kanserlerde olumsuz prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Pankreas kanseri hastalarında serum SPINK1 düzeylerinin klinik-patolojik ilişkisini ve önemini inceledik. AMAÇ-YÖNTEM: Pankreas kanserinde serum SPINK1 seviyelerinin tanısal ve tedavideki önemini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 62 pankreas adenokarsinomlu ve 76 sağlıklı kontrol olgu dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, aile öyküsü, tanı yaşı, hastalık evresi, klinik semptomları, biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Serum SPINK1 seviyeleri ELISA ile ölçülmüştür. BULGULAR: Pankreas kanserli hastalarda serum SPINK1 seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (48.3±29.3 vs 25.3±15.4ng/ml, p<0.001). Serum SPINK1 seviyesinin cut off değeri 25ng/ml olarak alındığında sensitivitesi %71 ve spesifitesi %61 saptanmıştır (p<0.001, AUC 0.71). Serum SPINK1 ile CA 19-9 ve diğer biyokimyasal parametreler arasında korelasyon saptanmamıştır. Diabetes mellitus hastalarında serum SPINK1 seviyeleri düşük saptanmıştır. Serum SPINK1 seviyeleri hastalığın evresinden etkilenmezken erken evrelerde bile yüksekti. Tümör boyutu arttıkça serum SPINK1 seviyesinin arttığı görülmüşdür. Metastazı olan ve olmayan hastalarda SPINK1 düzeyinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. SONUÇ: Serum SPINK1 seviyesi pankreas duktal adenokarsinomunun tanısında yüksek sensivite ve spesifiteye sahiptir. Ancak hastalığın prognozunun tayininde kullanılabilecek bir gösterge değildir. Anahtar kelimeler: SPINK1; kanser; pankreas

Alıda Alıyeva
Ege University
2018
00