Kırşehir Ahi Evran University
Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Kırşehir Ahi Evran University

2.100

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İmmun kontrol noktası inhibitörlerinin immun ilişkili yan etki sonuçları

Kanser immün sistemi ilişkisinin daha iyi anlaşılması sonrası immunoterapiler, ana olarak immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde henüz geri ödemesi olmayan immunoterapilere erken erişim ve klinik çalışma kapsamında ulaşılabilmekte buna karşılık batı ülkelerinde birçok kanser türünde rutin kullanıma girmiş durumdadır. İmmünoterapi ilaçları sitotoksik kemoterapiler ile karşılaştırıldığında daha düşük profilli bir yan etki profiline sahip olsa da yan etkilerin çıkış zamanı daha belirsiz, tanınması yüksek klinik şüphe ve detaylı bir ayrıcı tanı değerlendirmesi gerektirmektedir. Birçok organı etkileyebilse de özellikle cilt, hepatobiliyer, gastrointestinal, akciğer ve endokrin sistemleri etkilemektedir11,12. Yan etkilerin birçoğu immün sistemin gereksiz aktivasyonu sonrası ortaya çıkıp 'immune related adverse events' irAE olarak adlandırılır6. Bu farklı yan etki profili bu ilaçları klinik pratikte kullanan onkoloji uzmanları için zorlayıcı olabilmektedir8,13. Bu çalışmada çoğunluğu klinik çalışma ve erken erişim ile kullanılan ipilimumab, nivolumab ve pembrolizumab ile tedavi gören kanser hastalarında görülen metabolik yan etkilerin saptanması ve bu yan etkilerin görülme sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri hastane arşivindeki elektronik veya kağıt bazlı hasta dosyalarından arşiv taraması yapılarak oluşturulmuştur. Çalışma dizayn olarak retrospektif vaka kontrol çalışmasıdır. Klinik pratikte ve Faz çalışmalarında İpilimumab, Nivolumab ve Pembrolizumab tedavisi protokolleri uygulanmış Renal Hücreli karsinoma, Malign Melanom,ileri evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinoma tanıları bulunan 34 hastanın arşiv hastane dosyalarından laboratuvar parametreleri olası toksisite yönünden incelenmiştir. Çalışmaya İpilimumab kullanan 12, Nivolumab kullanan 16 ve Pembrolizumab kullanan 6 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada en sık görülen yan etkiler karaciğer (% 11) ve tiroid (% 17,6) fonksiyonları ile ilişkili olarak saptanmış ve ayrıca metabolik (% 6) ve elektrolit (% 14,7) değişiklikler gözlenmiştir. İpilimumab verilen hastalarda en sık görülen yan etkiler karaciğer toksisitesi (% 25) ve elektrolit disfonksiyonları (% 25); Pembrolizumab uygulanan hastalarda tiroid disfonksiyonu (% 33); nivolumab verilen hastalarda diyabet (% 13) olmuştur.Çalışma sonucunda ilaç kesimine yol açabilecek yan etki gözlenmemiştir.İmmun kontrol noktası inhibitörü ilaçları ile tedaviler sırasında karaciğer ve tiroid fonksiyon bozuklukları yanı sıra metabolik ve elektrolit değişiklikleri gözlenmektedir. Bunların çoğu hafif düzeydedir ancak gerçek yaşam verilerinin sunulduğu büyük çalışmaların verileri yayınlanıncaya kadar az sayıdaki klinik çalışma hastalarına ait bu verilerin dikkate alınması önemli olacaktır.

Antineoplastik ajanlarNivolumabPembrolizumab+7
Eda Gedikoğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Membranöz glomerulonefrit ve fokal segmental glomerulosklerozda soluable ürokinaz-tip plazminojen reseptör ve fosfolipaz a2 reseptör antikorlarının glomerül hasarı ve klinik bulgular ile olan ilişkisi

ÖZET Membranöz Glomerulonefrit ve Fokal Segmental Glomerulosklerozda Soluble Ürokinaz-tip Pazminojen Reseptör ve Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorlarının Glomerül Hasarı ve Klinik Bulgular İle Olan İlişkisi Amaç: Membranöz glomerülonefrit (GN) ve fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) glomerulonefritlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Glomerüler podositlerde eksprese edilen Fosfolipaz A2 reseptör antikorları (Anti-PLA2R) primer membranöz glomerulonefrit patogenezinde önemlidir. Podositler de dahil olmak üzere birçok hücrede bulunan soluable-ürokinaz tip plazminojen reseptör (suPAR) düzeyinin yüksek bulunması FSGS'de glomerül hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız; Anti-PLA2R ve suPAR düzeylerinin membranöz GN ve FSGS patogenezindeki yerini saptamayı ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile tanısı konulmuş 20 membranöz GN ve 20 FSGS tanılı erişkin hasta aydınlatılmış onam formu ve etik kurul onayı alınarak çalışmamıza dahil edildi. Tedavi başlanmadan hastalardan alınan kan ve idrar örneklerinde Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri çalışıldı; hastaların eş zamanlı yaş, cinsiyet, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), kreatinin, 24 saatlik idrarda proteinüri, trombosit, lökosit, albümin ve C-reaktif protein (CRP) değerleri ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %52,5'u kadın, %47,5'u erkekti. Çalışmaya katılan kişilerin yaş ortalaması 42±16,0 yıldı. Membranöz GN grubunda ortalama albumin değeri FSGS grubuna göre düşük saptandı. Membranöz GN grubunda % 90, FSGS grubunda % 55 oranında hastada proteinüri nefrotik düzeydeydi. Gruplar arasında plazma ve idrar Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak Anti-PLA2R ve suPAR ile CRP, kreatinin, yaş, GFR arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, Anti-PLA2R ve suPAR ile klinik ve laboratuvar bulguları arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak membranöz GN ve FSGS'de, Anti-PLA2R ve suPAR'ın önemini aydınlatmak için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Membranöz glomerulonefrit, Fokal segmental glomeruloskleroz, Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorları, Soluble Ürokinaz-tip Plazminojen Reseptör

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+5
Yasemin Aydınalp Camadan
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trombotik trombositopenik purpurada terapötik plazmaferez uygulamasının değerlendirilmesi

Amaç: Trombotik trombositopenik purpura (TTP) mikroanjiopatik hemolitik anemi, trombositopeni, ateş, nörolojik bulgular ve böbrek yetmezliğinin eşlik ettiği nadir ve fatal seyreden bir hastalıktır. TTP tedavisinde Terapötik plazma değişimi (plazmaferez) standart bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada plazmaferezin klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi ve sonuçları değerlendirildi. Yöntem ve gereçler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları hematoloji bölümü, dahiliye yoğun bakım ünitesi ve diğer servis ve yoğun bakım ünitelerinde, 2009– 2017 yılları arasında TTP tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalardan her plazmaferez işleminden önce ve sonra; periferik yayma, tam kan sayımı, BUN, kreatinin, LDH, AST, ALT düzeyleri bakıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı ve işlem tarihleri, aferez uygulama sıklığı ve sayısı, tedavi yanıtları, işlem esnasında gelişen komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya toplam 47 hasta alındı. Hastaların E/K oranı 23/24 (% 48,9/51,1) ve yaş ortalaması 39±14,5 bulundu. Yanıt durumu 14 hastada (%29,8) refrakter, iki hastada relaps (%4,3), 12 hastada alevlenme (%25,5), 19 hastada (%40,4) remisyon olarak belirlendi. 14 hastanın eksitus olduğu gözlendi ve mortalite oranı literatüre göre daha yüksek bulundu (%10). Hastaların %4,3' relaps idi ve literatüre göre daha düşük bulundu. Hastaların remisyon oranı (%40,4) ülkemizde yapılmış çalışmalarla benzer literatüre göre daha düşük bulundu(%80). Steroid tedavisinin yanıt durumunda olumlu sonuçlar verdiği gözlenirken immünsüpresif tedavinin de relaps yanıtlarını azalttığı gözlendi ve bu sonuçlar literatürle benzer bulundu. Sonuç: Terapötik aferez, TTP hastalığında standart tedavidir. Terapötik plazmaferez tedavisi ile TTP hastalarında mortalite oranı azalmıştır. Terapötik plazmaferez tedavisine dirençli vakalarda steroid tedavisi ve immünsüpresif tedavi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bu çalışmada terapötik plazmaferez, steroid ve immünsüpresif tedavi kombinasyonu ile elde edilen olumlu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değere sahiptir. Anahtar kelimeler: Trombotik Trombositopenik Purpura, Terapötik Plazma Değişimi, steroid, immünsüpresif tedavi, rituksimab

PlazmaferezPurpuraPurpura-trombositopenik+5
Koray Gül
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hodgkin lenfoma'da mikroçevre profilinin değerlendirilmesi

Amaç:Hodgkin lenfoma, tam kür sağlanabilen, malign bir hastalıktır. Ancak, hastaların %15-20 kadarında relaps veya nüks görülür. Klasik Hodgkin Lenfoma'da Reed-Stenberg hücreleri tümörü başlatır ve seyrek bulunur. Etrafında yoğun mikroçevre alanı bulunur. Mikroçevreyi oluşturan T ve B lenfositlerin rolü tam olarak patogenezde tanımlanamamıştır.T lenfosit fonksiyonlarını düzenleyen Programmed Death-1 (PD-1), Programmed Death Ligand-1 (PDL-1), Forkhead Box-3 (FOXP-3) ile B lenfosit fonksiyonunu gösteren granzim B'nin Hodgkin Lenfoma mikroçevresi ve prognozu ile ilişkili olduğuna dair önemli ipuçları saptanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmada ÇÜTF Onkoloji Bilim Dalında Hodgkin Lenfoma tanısı alan ve tedavi edilen hastalardan 62'si çalışma grubunu oluşturdu. Hastaların klinik ve demografik özellikleri ile klinik, demografik ve laboratuvar verileri gözden geçirildi. Mikroçevre biyolojisine yönelik PD-1, PDL-1, FOXP-3 ve Granzim B uygun antikorlarla immunhistokimyasal olarak çalışıldı; ekspresyon tümör hücresi ve mikroçevrede ayrı ayrı değerlendirilerek bilinen prognostik parametrelerle kıyaslandı. İstatistiksel analizler, SPSS 22.0 paket programları ile yapıldı. p değerinin <0.05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular ve sonuç: Yaş (p=0,05), evre 4 hastalık (p=0,01), ilk tedavi yanıtı (p=0,03), hipoalbuminemi (p=0,01), lenfosit sayısının <1000/mm³ olması (p<0,001), nötrofil/lenfosit oranı (p=0,009), lökosit/lenfosit oranı (p=0,01), B semptomu (p=0,002) ve IPS-3,4 ve 7 skorları (p=0,03) sağ kalımla ilişkili bulundu. PD-1, RS hücre boyanmasında sadece bir hastada pozitifti. PD-1'in mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3). PD-L1'in RS hücre boyanması ve mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3 ve p=0,07). FOXP3 boyamasında non-spesifik boyanan vaka sayısı 36 idi, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Granzim B'nin RS hücrelerinde pozitif olması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,1). Granzim B'nin mikroçevrede boyanması, sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,9 ). PD-L1'in hem RS hücrelerinde hem de mikroçevrede pozitif boyanmasıyla sağ kalım arasında ilişki bulunmadı (p=0,06). HL'da bilinen prognostik parametreler ve skorların yanısıra LLO ve IPS-4 de yararlı bulunmuştur. Çalışılan biyobelirteçlerden hiçbiri tek başına doğrudan sağ kalım üzerine etkili bulunmamıştır. Ancak daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaları güçlendirmek gelecek tedavi yaklaşımlarına yol gösterecektir. Anahtar Sözcükler: Hodgkin lenfoma, mikroçevre, PD-1, PDL-1, FOXP-3, Granzim B

ApoptozisB lenfositleriGranzim B+6
Merve Kakcı
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psöriazis hastalarında erken psöriatik artrittarama anketinin türkçe validasyonu

Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriyazisli hastalarda görülen spondiloartropatiler grubu içerisinde yer alan inflamatuar, sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada daha önce Tinazzi ve ark. tarafından psöriazis hastalarında hızlı, basit ve güvenilir bir şekilde psöriatik artrit (PsA) taraması yapma amacıyla geliştirilen ̋ Erken Psöriatik Artrit Tarama Anketi (EARP) ̏ isimli anketin Türkçe validasyonu ve güvenilirlik çalışmasını yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2023- Kasım 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran çalışma kriterlerini karşılayan Psöriazis tanısı almış gönüllüler dahil edildi. Psöriazis tanısına sahip hastalar, PsA tanısı doğrulanmadan önce kendi kendilerine uygulanan Dr. Tinazzi'den izin alarak çevirisi yapılan EARP anketinin Türkçe çevirisini doldurmuşlardır. Sonrasında dermatoloji hekimi tarafından dermatolojik muayeneleri yapıldı. Daha sonra hastalar Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniğine yönlendirildi. Hastalarda ön değerlendirme sonrası çalışmaya dahil olan tüm hastaların demografik verileri, inflamatuar bel ağrısı, kalça ağrısı, periferik artrit, entezit, daktilit bulgularının olup olmaması, aile öyküleri, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri kayıt altına alındı. Hastalar bir romatoloji uzmanı tarafından psöriatik artrit tanı kriterleri (CASPAR) kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programı ile analiz edilmesi planlanmıştır. Bulgular: PsA tanı yaşı 4.dekat olarak saptandı. Çalışma sonucunda kadın hastalarda PsA varlığı daha yüksek bulundu. VKİ yüksek olan hastalarda PsA gelişme riski anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Psöriazis süresi daha uzun olan hastalarda PsA daha sık geliştiği saptandı. İnflamatuvar bel ağrısı ve/veya kalça ağrısı olan hastalarda PsA görülme oranı daha yüksek bulundu. Çalışmamızda kesme değeri ≥3,5 olarak alındığında, duyarlılık %89, özgüllük %89 saptanmıştır. Tüm soruların Cronbach's Alpha değeri ile hesaplandığında 0.760 olarak bulunmuştur. EARP anketinin PsA'nın erken tanısını koymada yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermiş olup Türk toplumu için uygulanabilir ve güvenilir kabul edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız Türk toplumunda geçerlilik sağlamış olup çok merkezli çalışmaların yapılmasını önermekteyiz. Sonuçlarının başarılı olması ve literatürün de desteklediği gibi erken PsA tanısını koymada başka bir anket olmaması sebebiyle, EARP anketini psöriazis düşünülen hastalar için özellikle dermatoloji kliniği başta olmak üzere birçok hekim tarafından kullanılmasını önermekteyiz. Bu validasyon çalışması ile EARP anketinin daha yaygın kullanılması ve PsA hastalarının erken tanı alması sağlanacaktır.

Fikret Yaman
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Immunglobulin a nefropatili hastalarda tanı anındaki gama glutamil transferaz düzeylerinin renal prognoz ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Immunglobulin A Nefropati (IgAN), tüm dünyada böbrek yetmezliğine ilerleyebilen yaygın görülen bir primer glomerülonefrittir. IgAN tamamen iyi huylu bir durumdan hızla ilerleyen böbrek yetmezliğine kadar değişen çok değişken bir seyir gösterebilir. IgAN patogenezinde inflamatuar süreçlerin bu patofizyolojik duruma katkıda bulunan temel mekanizmalar olduğu varsayılmaktadır. Gama Glutamil Transferaz (GGT) oksidatif stres, inflamasyon, hücresel antioksidan eksikliği ve çeşitli hastalık durumları için öngörücü bir belirteç olduğu bilinmektedir. Artmış oksidatif stres ve inflamasyon proteinüri ve kronik böbrek hastalığına ilerlemeye neden olmaktadır. IgAN tanılı hastalarda tanı anındaki serum GGT düzeylerinin klinik, laboratuvar ve patolojik verilerle ilişkisinin incelenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda 01.01.2013 ile 01.01.2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Nefroloji Kliniğinde takipli IgAN tanılı hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, laboratuvar paramatreleri ve patolojik verileri kaydedilmiştir. Hastalar tanı anındaki serum GGT düzeylerine göre 3 gruba ayrılmış olup verilerin karşılaştırılması planlanmıştır. Bulgular: IgAN tanısı bulunan toplam 50 hasta değerlendirildi. Değerlendirmeye alınan hastaların %54'ünü erkek cinsiyet oluşturmaktaydı. Hastaların ortalama tanı yaşı 36,54 ± 12,88 yıl olarak hesaplandı. Hastalar tanı anındaki serum GGT düzeylerine göre 3 gruba ayrıldı ve verileri karşılaştırıldı. GGT düzeylerinin düşük seyrettiği grupta kadın cinsiyet çoğunluktaydı. GGT düzeyleri yüksek olan grupta proteinürinin artmış olduğu görüldü. GGT düzeyleri yüksek olan grupta böbrek yetmezliği ve kronik hemodiyaliz durumunun daha fazla olduğu saptandı. GGT düzeyleri yükseldikçe inflamatuar parametrelerde artış olduğu tespit edildi. Patolojik olarak tübüler atrofi/interstisyel fibrozis sıklığının tanı anındaki serum GGT düzeylerinin yüksek seyrettiği grupta daha fazla olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda IgAN tanısı bulunan hastalarda tanı anındaki serum GGT düzeylerinin renal prognozu öngörmede önemli bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: immunglobulin A nefropati, gama glutamil transferaz, renal prognoz

Caner Suna
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ülseratif kolit tanılı hastalarda malnutrisyon ve risk faktörlerinin incelenmesi

Amaç: Ülseratif kolit, tüm dünyada yaygın olarak görülen, kolonun iltihabi hastalığıdır. Ülseratif kolitli hastalarda çeşitli sebeplerle malnutrisyon gelişmektedir. Bunun nedenleri; yetersiz gıda alımı, artmış kayıp, azalmış anabolizma ve protein sentezi, artmış kalori ihtiyacı ve tedavide kullanılan ilaçlar olarak sıralanabilmektedir. Malnutrisyon görülen hastalarda hastalık daha ağır geçmekte, bu hastalar tedaviye daha dirençli olmaktadır. Çalışmamızda ülseratif kolitli hastalarda malnutrisyon durumunu değerlendirip, bunun hastalık ile bağlantısını ortaya koymayı hedeflemekteyiz. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2017-2023 yılları arası Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran Ülseratif Kolit tanılı, 500 hasta dahil edilmiş olup dışlama kriterlerimize uymayan, antromopetrik ölçüme gelmeyen, ve çağrılıp gelmeyen hastalar çalışma dışı bırakıldığında 140 hasta net olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız kesitsel ve retrospektif bir çalışmadır. Hastalara tarafımızca hazırlanan 16 sorudan oluşan anket yapılmıştır. Malnutrisyon taramasında ESPEN onaylı MUST ölçeği kullanılmıştır. Antropomopetrik ölçümler olarak vücut kitle endeksi hesaplanmış, Skinfold Caliper ile Triceps deri kıvrım kalınlığı ölçülüp not edilmiştir. Ülseratif Kolit şiddeti Mayo skoru ile hesaplanmıştır. Labaratuar değerlerinden hemoglobin düzeyi, nötrofil/lenfosit oranı, albumin, total protein, CRP, sedimantasyon, ferritin, düzeltilmiş kalsiyum, potasyum, magnezyum düzeyleri dosyalarından bakılıp not edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 140 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalamasının 44,35±12,95 (yıl) olduğu tespit edilmiş ve 38 kişinin (%27,2) <35yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Hastaların 73'ü (%52,1) erkek, 67'si (47,9) kadındır. MUST ölçeğine ilişkin sonuç değerlendirmesi incelendiğinde; 101 kişinin (%72,1) düşük, 27 kişinin (%19,3) orta ve 12 kişinin (%8,6) yüksek risk grubunda olduğu belirlenmiştir. MUST kategorileri ile MAYO kategorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=16,940; p<0,001). MUST düşük gruptaki 39 kişinin (%38,6) MAYO hafif şiddetli grupta olduğu, MUST orta/yüksek risk grubunda olan 30 kişinin (%76,9) MAYO orta/ağır şiddetli risk grubunda olduğu belirlenmiştir. Orta/yüksek risk MUST sınıfında olanların çok yüksek oranlarda MAYO orta/ağır şiddetli olduğu belirlenmiştir. Bu da malnutrisyon şiddeti ile hastalık şiddetinin birbiri ile orantılı olduğunu göstermektedir. Sonuçlar: Ülseratif kolit hastalarında birçok faktör malnutrisyon gelişimde etki etmektedir. Malnutrisyon ile ülserratif kolit hastalık şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre hastalardaki malnutrisyon durumunun ortadan kaldırılmasının ve buna yönelik tedavinin hastalık prognozuna katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, malnutrisyon, MUST

Burak Yenikaya
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak ülseri olan hastalarda osteoprotegerin düzeyleri, vasküler kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine etkisi

Amaç: Diyabetik ayak ülseri, hastanede kalış süresi uzunluğu, maliyeti, mortalite ve morbiditenin yüksekliği gibi nedenlerden dolayı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Kemik başta olmak üzere endotel ve düz kas hücereleri de dahil birçok dokudan salgılanan Osteoprotegerin (OPG), tümör nekroz faktörü reseptör süper ailesine ait bir glikoproteindir. Bu çalışma, diyabetik ayak yarası olanlarda OPG'nin arteriel kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine olan etkisini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Hastanemiz Endokrin kliniğine başvuran 30 diyabetik ayak yarası olan, 27 diyabeti olup ayak yarası olmayan ve 28 kontrol grubu erişkin hasta dahil edilmiştir. Hastalardan alınan serum OPG düzeyi ELİSA kitleri ile çalışılmış ve hastalardan eşzamanlı olarak HbA1c, lipid paneli, CRP, hemogram, BUN, kreatinin, ALT, 25-OH-VİTD3, ca, inorganik fosfor ve idrar örneklerinden spot idrardan protein/kreatin bakılmıştır. Bunların yanında, hastaların Anamnezle demografik bilgileri, kilo, ek hastalık varlığı, DM tipi ve süresi, kullandığı ilaçlar, sigara/alkol kullanım durumu, mikrovasküler/makrovasküler komplikasyon varlığı bilgileri kayıt altına alınmıştır. Arteriel kalsifikasyonunu değerlendirmek amacıyla, ayak/ayakbileği çok kesitli BT ile Ca skorları da hesaplanmıştır. Bulgular: Diyabetik ayak yarası olanlarda mikrovasküler/makrovasküler komplikasyonlar daha yüksek saptanmıştır. Diyabetik ayak yarası olanlarda koroner arter hastalığının (KAH) varlığı, ilaç kullanımı ve CRP ile OPG arasında anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Diyabetik ayak yarası olanlarda OPG ve alt ekstremite Ca skoru ayak yarası olmayanlardan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ancak hastalığın şiddetini değerlendirmede kullandığımız Wagner klasifikasyonu ile OPG düzeyi ve Ca skoru arasında istatistiksel bir ilişki bunulamamıştır. Anahtar sözcükler: Diyabetik ayak, Osteoprotegerin, Vasküler kalsifikasyon

Diabetes mellitusDiabetik ayakHastalık şiddeti indeksi+3
İrfan Alişan
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artritte D vitamininin negatif akut faz reaktanı olarak değerlendirilmesi

Amaç: RA, simetrik poliartrit ile izlenen, birçok doku ve organ tutulumunun olduğu kronik seyirli, inflamatuar, otoimmun bir hastalıktır. D vitamininin kemik remodelasyonu sağlamanın yanısıra, immun regulatuar birçok özelliği bulunmaktadır. Vitamin D'nin akut inflamatuar durumlarda düzeylerinin düştüğünü gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda 25(OH)D'nin negatif akut faz reaktanı olarak değerlendirilebileceğini, inflamasyon varlığında düzeyinin azalabileceğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014- Aralık 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 90 romatoid artrit tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. <18 yaş olanlar, CRP ve ESH yüksekliğine neden olabilecek ek hastalığı olanlar, gebe olanlar, son 3 ayda D vitamini replasmanı başlanmış olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Aktif hastalık dönemi başvurusundaki ve yeni tedavi/tedavi değişikliği ile 3-6 ay sonrasındaki 25(OH)D, CRP, ESH, DAS-28, hemogram parametreleri, kreatinin, albumin, AST ve ALT değerleri karışılaştırıldı. Ayrıca 25(OH)D değişimi ile diğer tüm parametlerin değişimi arasındaki korelasyon incelendi. Bulgular: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2014- Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran RA tanılı 79 kadın (%87.8), 11 erkek (%12.2) toplam 90 hasta dahil edildi. Bu hastaların yaşı 38 ile 71 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 55.24 ± 10.15 olarak görüldü. İlk başvurudan, 3-6 ay sonrası ikinci kontrole kadar, DAS-28 (p=0.001), ESH (p=0.001), CRP (p=0.001), lökosit (p=0.002), nötrofil (p=0.001) ve trombosit (p=0.002) değerlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma, 25(OH)D (p=0.001) ve albumin (p=0.005) değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı. 25(OH)D vitamini değişimi ile diğer parametrelerin değişimi arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Plazma 25(OH)D konsantrasyonları, inflamatuar bir hasardan sonra azalabilir. Bu nedenle, akut inflamatuar durumlarda vitamin D düzeylerinin güvenilir bir ölçüsü olmayabilir. İnflamasyon varlığında, otoimmun romatizmal hastalıklarda vitamin D takviyesinin uygun şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Vitamin D, İnflamatuar parametreler

Pınar Özufacık
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit tanılı hastalarda sarkopeni ve ilişkili olan durumların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, tedavi almakta olan hastalarda, sarkopeni görülme sıklığı ve ilişkili olabilecek faktörler araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu onayı (07.06.2023/20.478.486/1884) alındıktan sonra başlanmıştır. Prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: Çalışmaya toplamda 59 olgu (Erkek=11, Kadın =48) dahil edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 56,6412,78 yıl, hastalık başlama yaşı 45,4114,12 yıl, hastalık süresi 11,1910,24 yıl olarak saptanmıştır. Çalışma metodolojik olarak üç gruba ayrılmıştır, grupların %40,7'sinde sarkopeni yok, %37,3'ünde sarkopeni olası ve %22'sinde sarkopeni durumu saptanmıştır. Sarkopeni durumuna göre sosyodemografik özellikler, seroloji parametreleri, uygulanan tedaviler, ESH, CRP ve vitamin D düzeyi, SF-36 sağlıklı yaşam anketi değerlendirmesi yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Gruplar arasında sabah tutukluğu (p=0,032), yaş (p=0,026), hastalık başlama yaşı (p=0,015), DAS28 (p=0,006), HGST (p=0,001), kas kütlesi (p=0,001), FFMI (p=0,001) yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda, RA hastalarında sarkopeni ile ilişkili klinik parametreler incelenmiştir. DAS28, HGST, kas kütlesi, BMI, FFMI ve HAQ skorlarının sarkopeni durumuna göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Literatürdeki diğer çalışmalar da bu bulgularla uyumludur, bu da çalışmamızın sonuçlarının genel olarak tutarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, Sarkopeni, Romatoloji

Ezgi Altuner
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Biyoempedans analizi kullanılarak diyabetik ile diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında sarkopeni sıklığı ve normal popülasyon ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Sarkopeni son yıllarda gerek dünyada gerekse de Türkiye'de önemi giderek artan bir hastalık alanıdır. Diyabetik ve diyabetik olmayan KBH ile normal popülasyonu biyoempedans analizi (BIA) yöntemi ile karşılaştıran çok fazla çalışma bulunmaması nedeni ile bu konuda literatüre katkıda bulunmak ve elde edilecek sonuçlarla sarkopeni farkındalığının arttırılması ve hastaların takibinde fayda sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Nefroloji ve Endokrinoloji Polikliniğine başvuran 40 yaş üstü, 60 diyabetik KBH, 60 diyabetik olmayan KBH ve 60 kronik hastalığı olmayan kontrol hastaları alındı. Her grupta 30 kadın, 30 erkek katılımcı mevcuttu. Hastaların laboratuvar parametrelerinin kaydedilmesi yanı sıra antropometrik ölçümler, dinamometre ile el sıkma gücü testi, SARC-F anketi, BIA ölçümü ve TUG testi yapıldı. Bulgular: Hastaların 22 (%12,2)'sinde sarkopeni saptandı. Hasta gruplarında diyabetik KBH'da 14 (%23,3), diyabetik olmayan KBH'da 7 (%11,7) ve kontrol grubunda 1 (%1,7) hastada sarkopeni saptandı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Gruplar arasında kas gücü ve kalitesini değerlendirmede kullanılan; el sıkma gücü (ESG) ve iskelet kası kalitesi (ESG/İKK) değerleri diyabetik KBH grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük saptanırken, SARC-F skoru ve TUG testi diyabetik KBH grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Subgrup analizlerde bu anlamlılık kadınlarda devam ederken, erkeklerde TUG testi hariç istatistiksel anlamlılığını kaybettiği görüldü. Korelasyon analizlerinde iskelet kası kalitesi ile spot idrar protein/kreatinin oranının ters orantılı olduğu görüldü. TUG testi ile GFH'nın ters orantılı olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız diyabetik KBH hastalarında, diyabeti olmayan KBH hastaları ve kronik hastalığı olmayan kontrol grubuna göre kas gücü, kas kütlesi, kas fonksiyonu ve kas kalitesinin daha düşük olduğunu göstermiştir. GFH'nın azalması ve proteinürinin artması ile kas fonksiyonu ve kas kalitesinde azalma olduğu saptanmıştır. Diyabetik hastalarda ise açlık kan şekeri ve HbA1c arttıkça kas fonksiyonu ve kas kalitesinde azalma olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Kronik Böbrek Hastalığı, Sarkopeni, İskelet Kası

Burak Kartal
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ağrılı periferik nöropatisi olan diyabetik hastalarda ayak bakım bilgi ve uygulamalarının değerlendirilmesi

Diyabetik ayak ülserleri önlem alınmadığı takdirde uzuv kaybına ve enfeksiyonun progresyonuna bağlı sepsis gibi mortal durumlara sebep olabilmektedir, bu nedenle diyabetik bireylerde ayak bakımı çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı ağrılı periferik nöropati varlığının diyabetik hastalarda ayak bakım bilgi ve uygulamaları üzerine etkisini değerlendirmek ve nöropatik ağrının şiddeti ile mevcut ayak bakım bilgi ve uygulamaları arasında bir korelasyon olup olmadığını saptayabilmektir. Çalışmamıza 08/01/2024- 08/07/2024 tarihleri arasında İç Hastalıkları Polikliniği'ne Tip 2 DM tanısıyla rutin kontrol ve takip için başvuran; çalışmaya katılmayı kabul eden 140 hasta dâhil edildi. Tüm hastalardan rutin tıbbi öykü alındı, sistem- şikâyet sorgulaması ve fizik muayenenin ardından rutin kontrollerde istenen laboratuvar tetkikleri istendi. Tüm hastalar ağrılı nöropati açısından anamnez, fizik muayene ile birlikte DN4 anketi kullanılarak tarandı. Her iki hasta grubuna ayak bakım bilgi ve uygulamalarını ölçen NAFF ve DAÖD ölçeği anketleri uygulandı. Çalışma verileri SPSS 25.0 programı ile analiz edildi. Ağrılı nöropatisi olan ve olmayan her iki grubun NAFF ve DAÖD ölçek puanları, sosyodemografik ve laboratuar verileri tanımlayıcı istatistiksel analiz yöntemleri ile karşılaştırıldı. NAFF ve DÖAD ölçek puanları ile değişkenler arasındaki ilişki korelasyon analizi ile iki grup içinde ayrı ayrı incelendi. Tek değişkenli testler ve korelasyon analizinde önemli olan bağımsız değişkenler doğrusal ve binary lojistik regresyon (BLR) analizine alındı. NAFF ölçeğinden 26x2 puan =52 ve üzerinde puan alanlar ayak bakımı yeterli olarak kabul edildi. Analiz sonucunda önemli değişkenler tablolarda gösterildi. Analizlerde p<0,05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya alınan ağrılı nöropatisi olan ve olmayanlarda cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, çalışma durumu, medeni durum, diyabet süresi, haftalık egzersiz süresi, aldığı tedavi türü, bilinen nöropati ve nefropati varlığına açısından gruplar benzerdi (p>0,05). Ağrılı nöropatisi olanlarda olmayanlara göre tanı konmuş diyabetik retinopati ve koroner arter hastalık varlığı daha fazlaydı (p<0,05). Ağrılı nöropatisi olan grubun NAFF ölçek puanı 45,2±8,2 DAÖD ölçek puanı 22,2±9,3; ağrılı nöropatisi olmayan grubun NAFF puanı 47,9±8,9 DAÖD ölçek puanı 23,2±8,6 idi. Ağrılı nöropatisi olmayan grupta NAFF ölçeği ile saptanan ayak bakım bilgi düzeyi daha yüksek saptanmakla birlikte gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,06). Araştırma grubunda NAFF ölçeğinden yeterli düzeyde puan alanların oranı %33,6'dır. NAFF'a göre ayak bakım bilgisi yeterli olma olasılığı ağrılı nöropatisi olmayanlarda olanlara göre 2 kat daha yüksek olup eğitim düzeyinin yükselmesi de önemli bulunmuştur (p<0,05). Ağrılı nöropatisi olan grupta ağrılı yakınmaların şiddetini belirten DN4 puanı ile ayak bakım bilgi düzeylerini gösteren NAFF ve DAÖD ölçek puanları arasında bir korelasyon saptanmamıştır (r=0,05 ve r=0,11). Ağrılı nöropatisi olmayan grupta NAFF ölçeğine göre ayak bakım bilgi düzeyi daha yüksek saptanmakla birlikte; ağrılı periferik nöropatisi olan ve olmayan her iki grup arasında DAÖD ve NAFF ortalama puanları açısından istatistiksel fark yoktu. Nöropatik ağrının şiddeti ile bilgi düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptamadık. Sonuçlarımız nöropatik ağrının şiddeti ile ayak öz bakım puanları arasında bir korelasyon ortaya koymadı ancak ağrılı nöropatisi olmayan grubun 2 kat daha yeterli ayak bakım bilgi düzeylerine sahip olduğu görüldü bu eğitim düzeyindeki artış ile korele idi. Diyabetik ayak oluşma riskini azaltabilmek için hastalar bu anlamda takip edilmeli, değerlendirilmeli ve eğitilmelidir.

Nur Başak Esmer
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik sklerozda cilt tutulumunun yaşam kalitesiüzerine etkileri ve ilişkili faktörlerin araştırılması

Giriş: Sistemik skleroz (SSc) vaskülopati, fibrozis ve immün disregülasyonla karakterize nadir görülen bir romatolojik hastalıktır. Deri SSc'de en sık tutulan organdır. Cilt tutulumunu değerlendirmek için genellikle modifiye Rodnan cilt skorlaması (mRSS) kullanılır. Çalışmamızda cilt tutulumunu etkileyen faktörleri ve hastaların deri durumu algısını detaylıca incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi İç Hastalıkları Romatoloji Polikliniğine başvuran 66 SSc hastası üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların cilt tutulum düzeyi mRSS ile değerlendirildi. Cilt tutulumunun hayat kalitesine olan etkileri Scleroderma Skin Patient-Reported Outcome (SSPRO) Türkçe anketi ile değerlendirildi. Genel yaşam kalitesindeki değişim Health Assessment Questionnaire Türkçe anketi ile değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri, antikor profilleri ve organ tutulumları kaydedildi. Bulgular: Hastaların 62'si (%93,9) kadın, 4'ü (%6,1) erkekti ve yaş ortalamaları 54,9±10,3 hastalık süresi ortalaması 9,3±6,21 yıldı. Hastaların büyük çoğunluğu lcSSc (%62,1) alt tipine sahipti. Ortalama MRSS dcSSc'de anlamlı olarak daha yüksekti (27,7 vs. 15,6; p<0.001). SSPRO ve HAQ skorları dcSSc hastalarında lcSSc'ye kıyasla daha yüksek bulundu (SSPRO: 63,08 vs. 44,9, p=0.001; HAQ: 1,09 vs. 0,61, p=0.001). MRSS ile SSPRO ve HAQ arasında orta düzeyde pozitif korelasyonlar gözlendi (sırasıyla R=0.538 ve R=0.506, p<0.001). Anti-Scl70 pozitifliği, daha yüksek MRSS, SSPRO ve HAQ skorları ile ilişkili bulunurken, AntiSm/RNP pozitifliği daha düşük skorlarla ilişkilendirildi. Klinik bulgular arasında telanjiektazi ve PAH, yaşam kalitesi skorlarını önemli ölçüde etkiledi. Sonuç: Cilt tutulumu yaşam kalitesini önemli derecede etkilemektedir. Bunun değerlendirilmesinde mRSS klinisyen bağımlı olması ve kişilerin hastalığı üzerindeki algısı ve yükünü yansıtmada yetersiz kalmaktadır. Cilt tutulumun yaşam kalitesini yansıtması adına geliştirilmiş SSPRO gibi anketler bize hastalık yükünü belirlememizde yardımcı olarak günlük pratikte daha sık kullanılabilir.

Batuhan Tunalı
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün hematolojik hastalıklarda eşlik eden diabetes mellitus veya steroide bağlı diabetes mellitus bulunmasının, bazı inflamatuar belirteçler ve prognoz üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: İmmün trombositopenik purpura (İTP), immün trombotik trombositopenik purpura (iTTP) ve otoimmün hemolitik anemi (OİHA) gibi hayatı tehdit eden immünolojik hematolojik hastalıkların tedavisinde ilk sırada steroidler kullanılır. Steroidler güçlü anti-inflamatuar ve immünsupresif ilaçlar olduğundan birçok hastalığın tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Terapötik etkinliklerine rağmen, steroidlerin birçok yan etkisi vardır ve en bilinenlerinden biri hiperglisemi ve buna bağlı diyabet gelişimidir. Steroid kaynaklı diyabet, hastaneye yatışlara ve hastanede kalış süresinin uzamasına neden olabilen ve sık karşılaşılan bir tıbbi sorundur. Bu çalışmada immün hematolojik hastalıklarda diabetes mellitus (DM), steroide bağlı diabetes mellitus (Sb-DM) ve glukoz metabolizma bozukluğunun, inflamatuar parametreler ve prognoz üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 ile Ocak 2024 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji servisi ve polikliniğinde İTP, iTTP ve OİHA tanısıyla değerlendirilen hastalar retrospektif olarak incelendi; bu hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, kilo, boy, VKİ), öykü, laboratuvar, görüntüleme sonuçlarına ait bilgiler (abdomen ultrasonografisi), tanı öncesi ve tanı anındaki komorbiditeleri, kullandığı ilaçlar, aldığı tedaviler ve genel sağ kalım geriye dönük olarak hastane bilgi yönetim sisteminden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 66 (%58,9) İTP, 18 (%16,0) iTTP, 28 (%25,1) OİHA tanılı olmak üzere 112 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastaların 22'sinde (19,6) prediyabet, 20'sinde (%17,9) önceden DM (öDM) ve 58'sinde (%63,0) steroide bağlı DM (Sb-DM) saptandı. Toplam 66 İTP hastasının 11'i (%16,7) öDM ve 35'i (%53,0) Sb-DM tanılı olduğu saptandı. iTTP tanılıların 1'i (%5,6) öDM ve 10'u (%55,5) Sb-DM tanılıydı. OİHA tanılı hastaların ise 8'i (%28,5) öDM ve 13'ü (%46,4) Sb-DM tanılı bulundu ve hastalık tanı grupları ile öDM veya Sb-DM olması arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,088). Hastaların yaşı, VKİ değeri ve kilosu ile öDM veya Sb-DM olup olmaması arasında anlamlı ilişki bulundu. Önceden DM tanılı hastaların laboratuvar değerlerinden üre (p=0,009), glukoz (p<0,001), trigliserid (p=0,048) ve HbA1C (p=0,002) değerindeki yükseklik ve GFR'deki (p=0,002) düşüklük istatistiksel olarak anlamlı saptandı. İnflamatuar parametrelerden NLO, Sb-DM tanılı hastalarda; PLO, MLO, MPV, RDW ve PNİ DM olmayan hastalarda daha yüksek olmakla birlikte aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İTP'li hastalarda iTTP ye göre MPV anlamlı daha yüksek ve PLO değeri daha düşük saptandı. NLO seviyeleri ise iTTP ve OİHA hastalarında İTP hastalarına göre daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak tanılar ile NLO ve PLO arasında anlamlı fark saptanmadı. Tanı gruplarına göre en yüksek PNİ, medyan 52,8 (32,3-81) ile İTP hastalarında ve en düşük PNİ, medyan 47,15 (25-65,7) ile OİHA tanılılarda bulundu ve istatistiksel olarak PNİ ile hastalık tanıları arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,004). DM olmayan (50,58±8,12) hastalarda PNİ en yüksek, önceden DM olanlarda (47,73±6,01) en düşük bulunmakla birlikte istatistiksel olarak PNİ ile DM durumu arasında anlam saptanmadı (p=0,485). Hastaların tedavi için servise yatışın olup olmaması açısından incelendiğinde; hastaların %74,1'inde yatış yapıldığı görüldü. Çalışmadaki 18 iTTP hastasının ilk tedavileri yatış yapılmasını gerektirdiğinden bütün hastalarda yatış yapıldığı saptandı. İTP tanılıların %74,2'si ve OİHA tanılıların %57,1'inde yatış yapıldığı görüldü. Hastalık tanı grupları ile hastane yatışı arasında anlamlı ilişki bulundu. Yatışı olan hastalarda en fazla DM tanılı (%80) hastaların yatışı yapıldığı görüldü. İstatistiksel olarak öDM veya Sb-DM olması ile hastane yatışı arasında anlamlılık saptanmadı. DM tanılı ve steroide bağlı DM tanılı hastaların yatış sayıları daha fazla saptandı. İstatistiksel olarak ise yatış sayıları ile tanılar arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,005). Önceden DM veya Sb-DM olmasına göre ise anlamlılık saptanmadı (p=0,467). Ortalama yatış sürelerine bakıldığında 14,97±12,32 gün ile en uzun steroide bağlı DM tanılılarda yatış yapıldığı saptandı. Hastalık tanı gruplarına göre ise en uzun yatış İTP hastalarında saptandı. İstatistiksel olarak yatış süresi ve hastalık tanı grupları arasında anlamlı ilişki saptandı; ancak öDM veya Sb-DM olması ile anlamlılık saptanmadı. İzlem sürelerine göre en uzun izlem öDM tanılılarda, en kısa izlem ise DM olmayanlarda saptandı. Hastalık tanı gruplarına göre en uzun izlem İTP tanılılarda, en kısa izlem ise iTTP tanılılarda bulundu. İstatistiksel olarak izlem süresiyle hastalık tanı grupları arasında anlamlı fark saptandı, öDM veya Sb-DM olmasına göre ise anlamlı farklılık bulunmadı. İTP, iTTP ve OİHA tanılı hastalarda tedavi yanıtı ile öDM veya Sb-DM olup olmama arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kalım oranları incelendiğinde DM tanılılarda ölüm oranı daha yüksek bulunmakla birlikte istatistiksel olarak öDM veya Sb-DM olmasıyla sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tanılarına göre bakıldığında ise en düşük ölüm oranı İTP hastalarında, en yüksek ölüm oranı ise OİHA hastalarında bulundu ve sağ kalım ile hastalık tanı grupları arasında istatistiksel anlam saptandı. Sonuç: İmmün hematolojik hastalığı olan hastalarda DM ve prediyabet sıklığının toplumdan daha fazla olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalardaki diğer hastalıklara göre Sb-DM sıklığı da immün hematolojik hastalıklarda oldukça yüksektir. Bu durum hastalarda önemli ölçüde tedavi değişikliği ve hastane yatışı gerektirmektedir. Steroide bağlı DM çıkma ihtimali olan hastaların önceden tespit edilerek gerek diyet gerek diğer tedavi düzenlemelerinin yapılarak hastaların yakından takip edilmesi ve hastanın Sb-DM konusunda bilgilendirilmesi önem arz etmektedir. Daha çok hastanın, daha uzun süre izlendiği araştırmalarla diyabet varlığı ve prognostik belirteçlerin immün hematolojik hastalıkların prognozu üzerine etkisinin araştırılması daha iyi sonuçlar verecektir. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, immün trombositopenik purpura, immün trombotik trombositopenik purpura, otoimmün hemolitik anemi, prognostik nutrisyonel indeks, steroide bağlı diyabet, inflamatuar belirteçler

Irmak Kırçiçeği Önal
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımıyla kan basıncı ilişkisinin yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği için diyette sodyum kısıtlamaları yaygın bir uygulama haline gelmiş, ancak sınırlamanın önemi çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda böbreklerin sodyum atamaması hipertansiyonun ana nedeni olup, hastalığın ilerlemesine yol açabilmektedir. Hipertansiyon, hedef organlardan biri olan böbreğe artan derecede hasar veren sinsi bir hastalık olup; tedavideki önemli bir komponent de tuz alımının azaltılmasıdır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezliği olan hipertansif hastalarda tuz alımı ile kan basıncı değerleri arasındaki ilişki ve kişinin yaşam kalitesini (QOL), anksiyete ve duygudurumunun nasıl etkilediğini araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Nefroloji polikliniğine tedavi veya kontrol için başvuran kronik böbrek yetmezliği olan ve hipertansiyon tanısı almış olan 140 hasta araştırmaya dahil edildi. Rutin kontroller esnasında, hastanın 24 saatlik idrardaki sodyum atılımı ve muayene esnasındaki tansiyonu ölçülerek, yaşam kalitesinin ve anksiyeteyle depresyon düzeylerinin belirlenmesi için sırasıyla Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) kullanıldı. Bulgular: HAD ölçeğiyle hastaların %40,7'sinde depresyon, %16,4'ünde anksiyete saptandı. Kan basıncı kontrolü ile SF-36 fiziksel fonksiyon puanı (p:0,025), SF-36 sosyal fonksiyon puanı (p:0,007) ve SF-36 ağrı puanı (p:0,012) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tuz tüketimiyle, kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0,01). Kan basıncı kontrol altında olmayan hastalarda tuz alım miktarının yüksek ya da düşük olması durumlarına göre depresyon riski artışında anlamlı fark saptanmıştır (p:0,08). Kan basıncı kontrol altında olmayan grupta tuz alım miktarıyla SF-36 sosyal fonksiyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p:0,03). Diyalize giren hastalarda SF-36 sosyal fonksiyon puanı anlamlı derecede (p:0,032) düşük saptanmıştır. Aynı şekilde SF-36 rol güçlüğü fiziksel puanı (p:0,002) ve SF-36 rol güçlüğü emosyonel puanı (p:0,012) da istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sonuç: KBH'ın gerek nedeni gerekse sonucu olan hipertansiyonun tedavisindeki en önemli adım tuzun kısıtlanmasıdır. Kan basıncı kontrol altında olan hastalarda yaşam kalitesi puanları daha yüksek olmasına karşın, aynı durum anksiyete ve depresyon için geçerli değildir. Literatür taramamızda KBH ve hipertansiyon tanılı hastalarda tuz alım miktarıyla eş zamanlı olarak kan basıncının hangi yönde ve nasıl etkileneceği ve bu etkilenmenin yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu gösteren benzer bir çalışma olmaması itibariyle bu alanda ilk çalışma özelliği gösterildiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Hipertansiyon, Tuz, Anksiyete, Depresyon, Yaşam Kalitesi, HAD, SF-36

İlker Işıklıgil
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut miyeloid lösemili hastalarda pd1/pdl1 ifadesi ve klinik önemi

Giriş ve Amaç: AML; kemik iliğindeki miyeloid öncü hücrelerin proliferasyonu ve birikimi ile karakterize klonal bir hastalıktır. Akut myeloid lösemili hastalarda PD1/PDL1'in yüksek oranda ifadesinin kötü prognostik olduğu bazı çalışmalarda bildirilmiştir. PD1/PDL1 mekanizmasının blokajı, inhibe edilmiş T hücrelerini yeniden aktive ederek antitümör immün yanıtını arttırmaktadır. Bu çalışmada AML tanılı hastaların kemik iliği örneklerinde PD1 ve PDL1 ifadesini belirleyerek bu verilerin prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda PD1/PDL1 ifadesinin klinik ve laboratuar parametreleri ile ilişkisi analiz edildi. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Mart 2009-Eylül 2018 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalına başvuran 99 AML hastası dahil edildi. Hastaların rutin tetkiklerinin yanı sıra akım sitometri ve genetik testleri kaydedildi. İmmünohistokimyasal boyama için polilisinli lamlara alınan kemik iliği biyopsi örneklerine PD1 ve PD L1 uygulandı. Bu uygulamada Ventana marka BenchMark XT model otomatik immünohistokimya boyama cihazı kullanıldı. Bulgular: Hastalarımızın 89'unda de-novo AML, % 11'inde ise sekonder AML saptanmıştır. Hastaların 49'u kadın 50'si erkektir. Hastalarının yaş ortalaması 51±1,67'dir. İndüksiyon tedavisi ile remisyona girmeyen hastalar remisyonda olan hastalara göre ileri yaştaydı (p<0,05) . Hastaların 9'unda PDL1, 4 hastada ise PD1 boyanması görüldü. PD1 pozitifliği olan hastalarda CD117 ve CD34 antijen düzeyi yüksek bulunmuştur (p<0,05). PD1/PDL1 düzeyi ile sağkalım süresi arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İstatiksel olarak anlamlı sayıda olmamakla beraber PD1/PDL1 boyanması görülmüştür. AML hastalarında kontrol noktası inhibitörleri için prospektif akım sitometrisi ve immunohistokimya ile yapılan daha fazla sayıda hastayı içeren ileri çalışmalar gerekmektedir. Anahtar kelimeler; AML, PD1, PDL1, prognoz

Gizem Varkal Erol
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavi sonrası tiroid volüm ve fonksiyonlarında değişim

Amaç: Bozulmuş glukoz metabolizması olanlarda tiroid volümünde artış ve daha yüksek nodül prevalansı olduğu gösterilmiştir. Diyabetes Mellitus tedavisi sonrası serum TSH düzeyinde, tiroid bez volümünde, nodül çapı ve nodül varlığında azalma olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, yeni tanı alan ve tedavi başlanan tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavinin tiroid fonksiyonlarına, tiroid volümü ve nodül varlığına etkisini göstermektir. Çalışmamıza daha homojen bir grup elde etmek amacıyla tedavi olarak metformin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Dahiliye polikliniklerinde tedavi başlanan ötiroid ve subklinik hipotiroidili yeni tanı Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında yaş, cinsiyet, açlık plazma glukozu, HbA1c, vücut kitle indeksi, ek hastalıklar, kullandığı ilaçlar, tam kan sayımı, kreatinin, AST, ALT, başlanan metformin dozu kaydedilmesi, başlangıç ve 6 ay sonraki serum TSH, sT4, sT3, Anti-TPO, Anti-Tg bakılması planlandı. Başlangıç ve 6 ay sonraki tiroid volumu, nodul varlığı, maksimum nodul çapı, tiroidde multinodülerite varlığı tiroid ultrasonografi ile incelendi. Çalışmadan dışlama kriterleri olarak serum TSH'ı etkileyecek oral kontraseptif gibi ilaç kullanımı, kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, sepsis, gebelik, Tip 1 diyabetes mellitus belirlendi. Bulgular: Çalışmaya ötiroid ya da subklinik hipotiroidili yeni tanı 101 Tip 2 diyabetes mellitus hastası alındı (37 erkek, 64 kadın). Hastaların yaş ortalaması: 53,02±11,9 yıl idi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi: 29,60 ±3,9 kg/m2 bulundu ve 52 (%52) hasta obez olarak sınıflandırıldı. Başlangıç ve 6. ay değerlendirmesinde hastaların vücut ağırlıkları, vücut kitle indeksleri, serum TSH, ALT ve Anti-TPO düzeyi ve tiroid volümü istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,000; p=0,000; p=0,011; p=0,022; p=0,000 ). Anti-Tg, sT4, sT3, tiroid nodül sayısı ise anlamlı değişiklik göstermedi (sırasıyla p değerleri; p=0,086; p=0,593; p=0,380). Takip sırasında hastaların nodül sayıları ve multinodülerite varlığı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde değişmemiştir. Obezitesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldığında 6 ay sonunda Anti-TPO düzeyi her iki grupta anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,003; p=0,009). Serum TSH düzeyi yalnızca obez olmayanlarda (p=0,004) ve tiroid volümü ise yalnızca obezitesi olanlarda (p=0,000) istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Sonuç: Sonuçlar, metformin tedavisinin yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, tiroid volümü ve serum TSH, ALT, Anti-TPO düzeyini anlamlı olarak azalttığını göstermektedir. Ayrıca serum TSH düzeyi obez olmayanlarda, tiroid volümü ise obez olanlarda anlamlı azalma göstermiştir. Anahtar sözcükler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, TSH, tiroid volümü, tiroid nodülü

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetes mellitus-tip 2+7
Gizem Pire
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adana il merkezinde yaşayan bir grup sağlıklı kadında modifiye ferriman gallwey skorlaması (mFG)

Amaç: Hirsutizm androjen bağımlı bölgelerde pigmente olmayan ince kılların kalın pigmente terminal kıllara dönüşmesidir. Hirsutizm değerlendirmesinde ilk basamak klinik olarak skorlamayı doğru şekilde belirlemektir. Bu amaçla mFG skorlama sistemi kullanılmaktadır. Ancak kıl büyümesinde ırksal ve etnik farklılılar büyük önem arz etmektedir. Irk ve etnisite farkı gözetilerek yapılan değerlendirmelerde gerçekten hirsut olmayan kadınlar için yapılan gereksiz tetkiklerden, uygulanan tedavilerin yan etkilerinden ve masraflarından uzaklaşılır. Biz de çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan, sağlıklı kadınların mFG skorunu belirlemeyi ve Türk toplumunda kullanılmak üzere bir cut-off değeri saptamayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Yaşları 18 ve 50 arasında değişen 363 kadın ile görüşüldü. Çalışmaya dahil edilen kadınlarda hirsutizme neden olabilecek hastalık ve ilaç kullanımı olanlar çalışma dışında bırakıldı. Tüm kadınların anamnezleri ayrıntılı şekilde alındı ve fizik muayenede antropometrik ölçümleri (boy, kilo, bel/kalça oranı) alınarak, mFG skorlama sistemine göre skorları tek gözlemci tarafından belirlendi. mFG skoru ≥ 8 olan kadınlarda etyoloji belirlemek için ileri incelemeler (hormon profili, pelvik usg, Synacten testi, hipofiz MR) yapıldı. mFG skoru ≥ 8 olan ve hirsutizm sebebi tespit edilebilen 59 kişi "A Grubu" olarak sınıflandırıldı. mFG skoru ≥8 olan, hirsutizm sebebine yönelik herhangi bir anormallik bulunamayan 42 kişi "B Grubu" olarak sınıflandırıldı. Geriye kalan skoru <8 olan 259 kadın ise "C Grubu" olarak sınıflandırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya alınan 363 kadının 104 tanesinin mFG skoru ≥ 8 bulunurken, 259 kadının mFG skoru <8 olarak tespit edildi. A grubundaki, 46 kişide Polikistik Over Sendromu (PKOS) (%44.2), 8 kişide idiopatik hiperandrojenizm (%7.7), 1 kişide (%1) prolaktinoma tespit edildi. A grubunun ortalama mFG skoru 12.78±4.4 (min-max: 8 ila 27 arası) iken, B+ C grubunun ortalama mFG skoru 5.53±3.4 (min-max: 0 ila 33 arası) olarak tespit edildi. A grubunda menstruasyon düzensizliği, B+C grubuna göre anlamlı derecede fazla saptandı. (p=<0,001) Erkek tipi saç dökülmesi,akne varlığı ve kendini diğer kadınlara göre tüylü bulma düşüncesi A grubunda, B+C grubuna göre anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur. Çukurova bölgesinde yaşayan sağlıklı kadınlarımızı temsil eden B+C grubunda hirsutizm mFG skoru için cut-off değeri 95 percentile göre 11 olarak bulundu. Sonuç: Benzer çalışmalarla desteklendiği gibi bizim çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan sağlıklı kadınlarımızın mFG skoru 5.53±3.4 (min-max: 0 ila 33 arası) olarak bulunmuştur. Bu nedenle bu bölgede hirsutizm değerlendirilmesi için mFG skorunun cut-off değerinin 11 alınmasının gereksiz tanı ve tedavi masraflarının önüne geçilebileceği düşüncesindeyiz. Menstruel düzensizlik, akne, erkek tipi saç dökülmesi varlığı gerçek hirsut kadınlarda (altta etyoloji tespit edilebilen) daha fazla görülmektedir. Anahtar kelimeler: hirsutizm; akne; ferriman gallwey; polikistik over

AdanaAkne vulgarisHiperandrojenizm+6
Gürgün Tuğçe Vural Solak
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik romatolojik inflamatuar hastalıklarda beden komposizyonu ve fibromiyalji arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, kronik inflamatuar romatizmal hastalıklarda beden kompozisyonu ile fibromiyalji arasındaki ilişkinin detaylı bir şekilde incelenmesi amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu'ndan 13/03/2024 tarihinde 20.478.486/2301 karar/numaralı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: Çalışmaya 200 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 79'u (%39) erkek, 121'ise (%61) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 48,81 ± 12,27 yıl olarak saptanmıştır. Tanı dağılımında, hastaların %31,5'inde ankilozan spondilit (AS), %42'sinde romatoid artrit (RA), %26,5'inde psoriatik artrit (PSA) olduğu görülmektedir. Hastaların %49'unda fibromiyalji olduğu saptanmıştır. Fibromyalji olan ve olmayan hastalar arasında yaş (p=0,001), hastalık başlangıç yaşı (p=0,001), ESH (p=0,001), FİQ (p=0,001), boy (p=0,001), BMI (p=0,004), kas kütlesi (p=0,003), kas yüzdesi (p=0,001), total vücut sıvısı (p=0,006), total vücut sıvısı yüzdesi (p=0,001), yağ kütlesi (p=0,001), yağ yüzdesi (p=0,001), yağsız kütle (p=0,004), mineral düzeyi (p=0,001), viseral yağ oranı (p=0,003), metabolik yaş (p=0,001), SLZ kullanımı (p=0,032), LEF kullanımı (p=0,013), cinsiyet (p=0,001) değişkenleri yönünden anlamlı farklar saptanmıştır. BASDAİ ile FIQ arasında düşük düzeyde pozitif bir korelasyon (r = 0,266, p = 0,035) saptanmıştır. DAS28 skoru ile, ESH (r = 0,352, p = 0,001), CRP (r = 0,215, p = 0,049) ve yağ yüzdesi ile pozitif korelasyon (r = 0,240, p = 0,028) saptanmıştır. PASİ skoru ile ilgili analizlerde, çeşitli parametrelerle anlamlı ilişkiler saptanmıştır. PASİ ile ESH (r = 0,278, p = 0,044), boy (r = -0,392, p = 0,004) yağsız kütle (r = -0,397, p = 0,003), mineral düzeyi (r = -0,320, p = 0,020), kas kütlesi (r = -0,396, p = 0,003) ve total vücut sıvısı (r = -0,366, p = 0,007) arasında anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmamız, fibromiyalji hastalarının vücut kompozisyonu, inflamasyon göstergeleri, cinsiyet dağılımı ve hastalık aktivite skorları açısından anlamlı farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar hastalıklar, Fibromiyalji, Vücut kompozisyonu, Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit, Psöriatik Artrit

Ece Narlı Kangal
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatit C genotiplerinden baskın genotipin yıllar içindeki oransal değişimi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada 2013-2023 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Dahiliye kliniklerine başvuru yapan hastalardan HCV ile enfekte olan ve genotipi belirlenen 115'i erkek, 124'ü kadın toplam 239 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda hastaların 10 yıllık verileri beşer yıllık iki dönem şeklinde değerlendirilerek, Manisa'daki baskın genotip ve diğer genotiplerin görülme sıklığındaki değişim araştırılmıştır. Bulgular: 198 hastada (%82) genotip 1b, 24 hastada (%10) genotip 1a, 10 hastada (%4) genotip 2, 6 hastada (%2) genotip 3, 1 hastada (%0.4) genotip 4 saptanmıştır. Çalışma grubundaki 11 yabancı uyruklu hastanın 7'sinin (%64) genotip 1b olduğu tespit edilmiştir. On yıllık veriler ilk ve son beş yıl şeklinde ayrıldığında en sık görülen genotip 1b'de son beş yılda ilk beş yıla göre oransal olarak gerileme, genotip 1a ve genotip 3 için verilerde oransal olarak anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0.005). 53 hastada (%22.1) KKH gelişmiş, 8 hasta (%3.3) ise HSK tanısı almıştır. Sonuç: Bu çalışmada Manisa ilinde baskın genotipin beşer yıllık iki dönemde oransal olarak değişime uğradığı belirlenmiştir. Bu periyotlarda genotip 1b %89.9 dan %73.3' e gerilemiş ve genotip 3 ile genotip 1'de sayısal olarak anlamlı artış gözlenmiştir. Bununla birlikte yabancı uyruklu hastalarla Türk vatandaşlarının verilerinin benzer olduğu ve göçün ildeki HCV genotip dağılımını etkilemediği görülmüştür. Anahtar kelimerler: Hepatit C virüsü, kronik hepatit C, Hepatit C virüsü genotipleri, genotip, Manisa

Hayrullah Emir Bektaş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik hastalarda non-albüminürik diyabetik böbrek hastalığı sıklığı ve özellikleri

Giriş ve Amaç: Diyabetik böbrek hastalığı albüminürik ve non-albüminürik olabilir. NADBH, DM'li hastalarda kronik böbrek hastalığının diğer nedenleri ekarte edildikten sonra, eGFR < 60 ml/dk/1.73 m2 ve albümin atılımının < 30 mg/gün olmasıdır. Çalışmamızda diyabetli hastalarda non-albüminürik diyabetik böbrek hastalığının sıklığının ve özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 2023-2024 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi İç Hastalıkları ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniklerine peşpeşe başvuran diyabetli hastalar dahil edildi. Dışlama kriterlerine göre eleme yapıldıktan sonra tip 1 ve tip 2 DM'li toplam 1021 hastanın verileri poliklinik ve servis dosyalarından kaydedildi. Tip 1 DM'li hastalar az sayıda olduğundan yalnızca genel istatistiklere dahil edildi. Tip 2 DM'li hastalar önce eGFR ve albüminüriye göre 4 gruba ayrılıp analiz edildi. GFR'si < 60 ml/dk/1.73 m2 olan 177 hasta kendi içerisinde albüminürik ve non-albüminürik olarak iki gruba ayrıldı ve bu grupların istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda 1021 hastanın 177'sinin (%17.3) diyabetik böbrek hastalığı olduğu saptandı. Bu hastaların 82'si (%46.3) non-albüminürik, 95'i (%53.7) albüminürikti. NADBH grubunun yaş ortalaması daha yüksek bulundu. NADBH grubu en sık insülin dışı anti-hiperglisemik ilaç tedavisi alırken ABDH grubu en sık İDT ve insülin kombinasyon tedavisi alıyordu. Metformin, ARB, diüretik ve anti-agregan tedavi NADBH grubunda yüksek saptanırken ACE inhibitörü ve Ca kanal blokörü tedavisi ADBH grubunda yüksek saptandı. NADBH grubunun metabolik profili daha iyiydi. VKİ, sistolik kan basıncı, bel çevresi ortalaması daha düşük saptandı ancak iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. NADBH grubunda böbrek fonksiyon testlerinin daha iyi olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda literatüre benzer olarak diyabetik böbrek hastalığı olan hastaların yaklaşık yarısı non-albüminürik saptandı. Bu nedenle diyabetik nefropati taramasında albüminüri ile birlikte mutlaka eGFR'ye yer verilmelidir. Yaş, tedavi çeşidi, komorbiditeler, komplikasyonlar, laboratuvar analizleri olarak albüminürik hastalardan farklı özelliklere sahip olduğu bilinen NADBH için daha kapsamlı geniş katılımlı prospektif izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Diyabetik Böbrek Hastalığı, Non-albüminürik Diyabetik Böbrek Hastalığı

Seren Karakaya
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Polikistik over sendromlu hastalarda vücut kompozisyonunun klinik, hormonal ve metabolik bozukluklar ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, obezite ve metabolik bozukluklarla ilişkilendirilen kompleks bir endokrinopatidir. PKOS'lu hastalarda vücut kompozisyonu ile metabolik ve hormonal parametreler arasındaki ilişki henüz aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, obez ve non-obez PKOS tanılı hastalar ile yaş ve beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiş sağlıklı kontrollerde, vücut kompozisyonunun klinik, metabolik ve hormonal parametrelerle ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Mayıs 2023 tarihinden itibaren Manisa Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran, 18 yaşından büyük, 32 obez ve 32 non-obez PKOS tanılı hasta dahil edilmiştir. Obezite sınıflaması için BKİ değerleri kullanılmış; BKİ ≥ 30 kg/m² obez, BKİ ≤ 29.9 kg/m² non-obez olarak kabul edilmiştir. PKOS tanısı, Rotterdam 2003 kriterlerine göre konulmuştur. Hasta grubu ile yaş ve BKİ eşleştirilmiş sağlıklı 32 obez ve 32 non-obez kadın kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların antropometrik ölçümleri alınmış, vücut kompozisyonları TANİTA RD-545 model biyoelektrik impedans analizi cihazı ile değerlendirilmiştir. Kan tetkikleri poliklinik kayıtlarından elde edilmiş ve kontrol grubunun hormon analizleri Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) kapsamında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında yağ kütlesi, vücut yağ oranı, F/L oranı ve diğer vücut kompozisyonu parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. Obez PKOS grubu ile obez kontrol grubu ve non-obez PKOS grubu ile non-obez kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında da vücut kompozisyonu parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. Ancak santral obezitenin (WHR>0.80) PKOS grubunda anlamlı şekilde daha sık olduğu saptandı. PKOS ve kontrol grubu karşılaştırıldığında glukoz, trigliserit düzeyleri anlamlı yüksekti. Obez hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında glukoz, HbA1c, trigliserit düzeyleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksekti. Ayrıca, olgular HOMA-IR ≥2.5 kesme değerine göre insülin direnci varlığı açısından kategorize edildiğinde, insülin direnci varlığı PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Ayrıca PKOS grubunda BKİ, bel çevresi, WHR, F/L oranı, yağ oranı, LAP ve SHBG düzeyi arasında negatif korelasyon saptanırken FAİ ile pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: PKOS hastaları ve kontroller arasında vücut kompozisyonu özelliklerinde anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen, santral obezitenin PKOS grubunda daha yaygın olduğu tespit edildi. Vücut kompozisyonunun metabolik bozukluklarla ilişkisini daha kapsamlı değerlendirmek için vücut kompozisyonuna ek olarak yağ dağılımını tespit eden yöntemlerle daha geniş hasta popülasyonları, çok merkezli çalışmalar ile daha net sonuçlara ulaşılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Polikistik Over Sendromu, Vücut Kompozisyonu, Biyoimpedans Analizi, Yağ Oranı

Melisa Şen
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer immün yetmezlik hastalarında sarkopeni parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Primer İmmün Yetmezlikler (PİY); bağışıklık sisteminin gelişimini ve fonksiyonunu etkileyerek enfeksiyonların görülme sıklığında ve şiddetinde artışa yol açan ve ek olarak otoimmün, otoinflamatuar durumlar ve malignitelerin eşlik ettiği multisistemik hastalıklardır. Sarkopeni, genellikle geriatrik yaş grubunun hastalığı olarak görülse de birçok kronik hastalıkta görülme sıklığının arttığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir ve patogeneze yönelik çeşitli mekanizmalar ortaya koyulmuştur. Bu çalışmada PİY hastalarında sarkopeni parametrelerini değerlendirmek ve sarkopeni görülme sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya PİY tanısıyla takipli 19 hasta ve 38 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Antropometrik ölçümleri, dinamometre ile el sıkma gücü ölçümü, (SARC-F) anketi, Biyoelektrik İmpedans Analizi (BIA) ölçümü ve Timed-Up and Go test (TUG) testi yapıldı. Bulgular: PİY grubunun yaş ortalaması 45,74 ± 13,87, kontrol grubunun 45,34 ± 13,15'ti. SARC-F skoruyla PIY grubunda sarkopeni olasılığının kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,001). PİY grubunda 2 (%10,53), kontrol grubunda 1 (%2,63)) vakada sarkopeni saptandı. İskelet kası kütlesi, el sıkma gücü, yağsız kas kütlesi değerlerinin PİY grubunda kontrol grubuna göre daha düşük TUG testinin PİY grubunda daha yüksek ölçüldü ancak istatiksel olarak iki grup arasında fark saptanmadı. Korelasyon analizinde iskelet kası kalitesinin albümin ve kreatinin ile pozitif, sedimentasyon ve TUG testi ile negatif korelasyon gösterdiği görüldü. Sonuç: Elde edilen verilerle, PİY hastalarında sarkopeni tablosunun beklenenden daha erken yaşlarda ortaya çıkabileceğini saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Primer İmmün Yetmezlik, Sarkopeni, İnflamasyon

Elif Tünk
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artriti olan hastalarda internette sağlık ile ilişkili sitelerde geçirilen zaman ve fibromiyalji arasındaki ilişki

Romatoid Artirit Tanısı Olan Hastalarda İnternette Sağlık İle İlişkili Sitelerde Geçirilen Zaman ve Fibromiyalji Arasındaki İlişki Amaç: İnternet kullanımı son yıllarda oldukça artan bir durum olup internette sağlık ile ilişkili sitelerde geçirilen zaman kişilerin sağlık anksiyetesi üzerine etkilidir. Bu çalışmada RA tanısı bulunan hastalarda internette sağlık ile ilişkili sitelerde yapılan araştırmalar ve fibromiyalji arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Romatoloji polikliniğine başvuran 200 RA hastası dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalar internette geçirilen zamanın değerlendirilmesi amacıyla siberkondri yönünden değerlendirildi. Hastaların muayene sırasındaki laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastalara Siberkondri Ciddiyet Ölçeği ve Fibromiyalji Etki Anketi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan 200 RA hastasının (erkek=35, kadın=165) %34'ünde fibromiyaljinin var olduğu, %66'sında fibromiyalji olmadığı saptanmıştır. Olguların yaş ortalaması 52,97 11,52 yıl, hastalığın başlama yaşı 43,0 12,27 yıl, hastalığın süresi 9,42 7,33 yıl olarak saptanmıştır. RA olgularının kullandığı tedaviler ve fibromiyalji varlığı arasındaki ilişkide leflunomid kullanımı ile anlamlı farklılık saptanırken (p=0,034), diğer tedavi yöntemleri ile anlamlı farklılık saptanmamıştır. Fibromiyalji grupları değerlendirildiğinde; sosyodemografik özellikler, yaş, RA başlama yaşı ve hastalık süresi açısından anlamlı farklılık izlenmemiştir (p>0,05). Fibromiyalji var olan grupta DAS28 skoru anlamlı olarak yüksek (p=0,00), fibromiyalji etki anketi skoru anlamlı olarak yüksek (p=0,00) ve siberkondri ciddiyet ölçeği skoru anlamlı olarak yüksek (p=0,03) olarak saptanmıştır. Olgular siberkondri ciddiyet ölçeği yönünden değerlendirildiğinde siberkondri ciddiyet ölçeği skorunun yaş ile ters orantılı olduğu ve ilkokul mezunlarında lise ve üniversite mezunlarına göre anlamlı olarak düşük olduğu saptanmıştır (p=0,001). Sonuç: Çalışmamız RA hastalarında fibromiyalji olan olgularda siberkondri ciddiyet skorunun daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Fibromiyalji varlığında DAS28 skorunun daha yüksek olarak saptandığı gösterilmiştir. Ayrıca eğitim durumu ile siberkondri arasında ilişki olduğu; ilkokul mezunlarında daha düşük puan saptandığı gösterilmiştir. Yaş artışı ile siberkondri ciddiyetinin azaldığı da gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, Fibromiyalji, Siberkondri, Sağlık ile ilişkili siteler

Ceren Ezel
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri hastalarında histopatolojik özelliklerin PET-BT'de FDG tutulum düzeyi ve sağkalımla ilişkisi

Giriş ve Amaç: Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen malign tümör olup, patolojik olarak tanı konmuş meme kanserinde, tedavi öncesi çekilen 18F-FDG PET/BT'nin tümör biyolojisi, prognoz ve sağkalım hakkında yeterli bilgi verebileceği belirtilmektedir. Çalışmamızın amacı; patolojik olarak meme kanseri tanısı almış hastaların tanı anında çekilen FDG-PET/BT'de FDG tutulum düzeyi parametreleri ile primer tümörün histopatolojik özellikleri arasındaki ilişkiyi incelemek, tümörün histopatolojik özellikleri ve PET/BT FDG tutulum parametreleri ile sağ kalım arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Temmuz 2019-Temmuz 2024 tarihleri arasında (son 5 yıl) hastanemiz Tıbbi Onkoloji kliniğinde histopatolojik olarak meme kanseri tanısı alıp takip ve tedavi edilen 250 hastanın demografik, klinik, histopatolojik ve radyolojik verileri hastane veri tabanından ve hasta dosyalarından retrospektif olarak edinildi. Tedavi öncesi çekilmiş olan FDG-PET/BT tutulum parametreleri ile primer tümörün histopatolojik özellikleri arasındaki ilişki ve bu parametreler ile sağ kalım arasındaki ilişki incelendi. Triple negatif ve HER2 pozitif hastalar ayrıca gruplandırıldı ve ayrı ayrı sağ kalım analizleri yapıldı. Bulgular: Vefat eden hastaların aksilla dışı lenf nodları, kemik, karaciğer metastaz yeri oranları, aksiller tutulum, lenfovasküler invazyon varlığı, evre 4 oranı, progesteron reseptörü, ki-67 negatiflik oranları sağ olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (lenfovasküler invazyon p=0,002 ki67 p=0,048 diğer karşılaştırmalar p<0,001). Tüm hastaların %14'ü triple negatif, %23,2'si HER2 pozitif hastalardı. Vefat eden hastaların FDG-PET/BT meme SUVmax, metastaz SUVmax, aksilla SUVmax sağ olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,046 p=0,041 p=0,049). Beklenen yaşam süresi ortalama 105,4 aydı. Beklenen genel sağkalım oranı 5 yıllık %83,3, 10 yıllık %66,8'di. 5 yıllık sağ kalım oranı triple negatif grupta %74,3, HER2 pozitif grupta %88,5 idi. Çok değişkenli regresyon analizinde lenfovasküler invazyon , evre, cerb-B2, 81 82 tümör boyut / meme SUVmax mortalite açısından anlamlı risk faktörleri idi. Ayrıca tümör boyut / meme SUVmax >0,95 olma ≤0,95 olmaya göre 2,3 kat anlamlı mortalite risk faktörü olarak saptandı (p=0,012). Sonuç: Her hastada prognostik faktörler belirlenmeli ve tedavi planları bu faktörlere göre değerlendirilmelidir. Ki-67 ve cerb-B2 pozitifliği kötü prognostik faktörler olarak bilinmesine rağmen cerb-B2 odaklı hedefe yönelik tedavilerin son yıllarda gelişmiş olması nedeniyle tedaviye yanıt açısından değerlendirildiğinde çalışmamızda cerb-B2 nin pozitifliği mortalite riskini azaltan bir faktör olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Meme kanseri; Histopatolojik özellikler; FDG/PET-BT; SUVmax, Sağkalım

Rana Allahverdıyeva
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Esansiyel hipertansiflerde tuz uyumu ve kan basıncı kontrolünün anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi

Giriş ve Amaç: Esansiyel hipertansiyon, dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunudur ve sadece kardiyovasküler komplikasyonlarla değil, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyleriyle de yakından ilişkilidir. Bu çalışma, esansiyel hipertansiyon tanısı taşıyan hastalarda tuz tüketimi, yaşam kalitesi ve psikolojik durum (anksiyete, depresyon) arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Ağustos 2024 ile Kasım 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji polikliniklerine başvuran ve en az 6 aydır esansiyel hipertansiyon tanılı 120 hastanın katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan 24 saatlik idrar sodyum atılımı ölçümü istenerek tuz kısıtlamasına uyum durumları değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi "Kısa Form-36 (SF-36)" ölçeğiyle, anksiyete ve depresyon düzeyleri ise "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ)" ile ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 15.0 yazılımı ile yapılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 57,93±13,27 (28-88 yaş) olup, %55'i kadın ve %45'i erkektir. Mesleki durum dağılımında en yüksek oran %34,2 ile emeklilerde gözlenmiştir. Eğitim düzeyi bakımından katılımcıların yarısı ilkokul mezunu, %10'u ise okuma-yazma bilmemektedir. 24 saatlik idrar sodyum atılımına dayalı değerlendirmede böbrek fonksiyon testlerinin (üre, kreatinin, GFR) genel olarak normal sınırlarda olduğu saptanmıştır. HADÖ sonuçlarında, anksiyete ortalaması 8,25±4,60, depresyon ortalaması 8,25±4,60 olarak bulunmuştur. SF-36 genel sağlık puanlarının orta düzeyde seyrettiği ve SF-36 ile HADÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon olduğu izlenmiştir (p<0,05). Kan basıncı kontrolü tam olmayan hastalarda depresif bulguların daha yüksek olduğu, ancak bu farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmüştür (p>0,05). Tuz kısıtlaması uygulayanlarla uygulamayanlar arasında kan basıncı kontrolü açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Anksiyete düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmazken, depresyon düzeylerinin kan basıncı kontrolü olmayan ancak tuz kısıtlamasına uyan hastalarda daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,732; p=0,030). Sonuç: Esansiyel hipertansiyon tanılı hastalarda tuz tüketim alışkanlığı, yaşam kalitesi ve psikolojik iyilik hâli arasında anlamlı ilişkiler olduğu görülmüştür. Özellikle depresyon ve anksiyete düzeylerinin, yaşam kalitesi ile ters yönde korelasyon göstermesi, bu hasta grubunda psikososyal desteğin önemini ortaya koymaktadır. Tuz kısıtlamasına uyum konusunda daha uzun süreli ve geniş kapsamlı takiplerin yapılması, hipertansiyon yönetimi ve ruhsal durum arasındaki ilişkinin daha net anlaşılmasına katkı sunacaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, Esansiyel hipertansiyon, Tuz tüketimi, Yaşam kalitesi

Nurana Kasumova
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ERCP esnasında pankreatik kanala profilaktik stent takılan ve takılmayan hastalarda ercp sonrası pankreatit gelişim riski

ERCP Esnasında Pankreatik Kanala Profilaktik Stent Takılan Ve Takılmayan Hastalarda ERCP Sonrası Pankreatit Gelişim Riski Amaç; bu çalışmada, geniş hasta grubunda pankreatik stentleme işleminin PEP profilaksisindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot; Çalışma için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu'ndan 15.05.2024 tarih ve E-20478486-050.04-778333 numaralı etik kurul onayı alındı. Retrospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular; Çalışmaya toplamda 1995 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %59'u (n=1179) erkek, %41'i (n=816) kadındı ve yaş ortalaması 63,316,2 yıl olarak saptanmıştır. ERCP işlemi uygulanan hastaların büyük bir kısmına (%89, n=1775) yalnızca bir kez ERCP yapılmıştır. En sık saptanan ERCP endikasyonu %58,25 (n=1162) oranıyla koledokolitiazis olmuştur. Hastaların %5,6'sına (n=112) ERCP işlemi sırasında stent takılmıştır ve %18'inde (n=360) PEP geliştiği tespit edilmiştir. PEP gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında ERCP sayısı (p=0,001), T. Bilirubin (p=0,023), D. Bilirubin (p=0,011) ve stent takılma (p=0,001) yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuçlar; Çalışmamızın bulguları, pankreatik stent takılmasının post-ERCP pankreatit riskini anlamlı şekilde azalttığını gösteren literatürle büyük ölçüde uyumludur. Anahtar Kelimeler; ERCP, ERCP Sonrası Pankreatit Gelişimi, Stent takılması

Ezgi Bıçakçıoğlu
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sekonder amiloidoz patolojisi bulunan hastalarda demografik ve klinik özelliklerin retrospektif incelenmesi tek merkez deneyim

Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde AA amiloidoz tanısı konan ve takip edilen hastaların demografik klinik ve etiyolojiye yönelik veriler retrospektif olarak araştırılmıştır. Çalışmanın amacı, bu hastaların primer etiyolojik faktörlerini tespit ederek, ulusal ve uluslararası literatürle karşılaştırmalı bir analiz yapmaktır. Hastalar ve Yöntem: 2015–2024 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi'nde biyopsi ile tanısı doğrulanmış 65 AA amiloidoz hastası retrospektif olarak incelenmiştir. Bu hastaların demografik bilgileri, yaş, cinsiyet ve tanı tarihi gibi temel verileri içerecek şekilde toplanmıştır. Bulgular: Hastaların %64,6'sı erkek, %35,4'ü kadın olup, yaş ortalaması 58,1±13,8 yıldır. Kadın hastalar, erkeklere kıyasla daha ileri yaşlarda tanı almıştır. En sık başvuru semptomu bacaklarda şişlik (%44,6) ve fizik muayene bulgusu pretibial ödemdir. Tanı, semptom başlangıcından ortalama 2,2 ay sonra konulmuştur. En sık biyopsi yapılan organ böbrek olup, hastaların %55,4'ü renal biyopsi ile tanı almıştır. Altta yatan hastalık %78,5 oranında saptanmış, bunların %40'ı romatolojik (RA, AAA, AS vb.) ve %60'ı romatolojik olmayan (malignite, tüberküloz, bronşektazi vb.) nedenlerdir. Organ tutulumunun %76,9 oranında görüldüğü ve en sık böbreğin etkilendiği bulunmuştur. Nefrotik sendrom ve böbrek yetmezliği sırasıyla %76,9 ve %70,8 oranında tespit edilmiştir. Renal replasman tedavisi gereksinimi %38,5'tir. Romatolojik hastalığı olan hastalarda sedimentasyon, CRP, fibrinojen ve RDW gibi inflamatuar belirteçler anlamlı derecede daha yüksektir, ayrıca anemi de daha belirgindir. Tedavi olarak, en sık steroid (%29,2) ve kolşisin (%23,1) kullanılmış, romatolojik hastalığı olanlarda biyolojik ajanlar daha yaygın olarak tercih edilmiştir. Tedavisiz kalan hasta oranı ise romatolojik hastalığı olmayanlarda daha yüksektir. Sonuç: Bu retrospektif çalışmada, hastaların çoğunluğunu erkekler oluşturmaktadır. Böbrek tutulumunun ve nefrotik sendromun en sık görülen klinik bulgular arasında olduğu saptanmıştır. Romatolojik hastalıklar, AA amiloidozun en yaygın etiyolojik nedenleri arasında yer almakta, inflamatuar belirteçlerin özellikle bu grupta yüksek seviyelerde olduğu gözlemlenmiştir. Tedavi olarak, immünsüpresif ve biyolojik ajanlar sıklıkla kullanılmıştır. Erken tanı ve inflamasyonun etkin kontrolü AA amilodozun klinik seyrinde kritik öneme sahiptir.

Najıba Ahmadgıl
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmünohistokimya yöntem ile boyanan EZH2 (Enhancer of zeste homologue) veINI1(SMARCB1) markerlarının hepatosellüler kanserde boyanma sıklığı, prognoz üzerine etkisi ve prediktif değeri

Giriş ve Amaç: HSK, genellikle altta yatan bir kronik hepatit veya siroz zemininde gelişen tek veya çok sayıda nodüllerle seyreden primer malign karaciğer hastalığıdır. HSK moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir kanserdir. HSK moleküler patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerin katıldığı çok basamaklı bir süreçtir. HSK henüz patogenezi tam olarak aydınlatılmamış bir malignitedir. Patogenezini anlayabilmek için çok sayıda epigenetik ve genetik çalışmalar yapılmaktadır. Biz de EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyinin HSK epigenetiğindeki önemini anlamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 2011-2019 yılları arasında ÇÜTF' nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 103 HSK' li vaka seçildi. EZH2 ve SMARCB1/INI-1 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. Sorafenib ve/veya lokal ablatif işlem yapilmis hastalarin EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Daha sonra istatiksel olarak hastaların sagkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 89' u (% 86,4) erkek, 14' ü (% 13,6) kadındı. Hastaların median yaşı 68 (min17- max 89) idi. İmmunohistokimya yöntemi ile bakılan EZH2, 45 (% 43,7) hastada pozitif boyanma gösterdi, 58 (% 56,3) hastada boyanma gözlenmedi. INI-1 ise 92 (%89. 3) hastada pozitif boyanma gösterdi, 11 (% 10. 9) hastada boyanma gözlenmedi. Çalışmamızda progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım için EZH2' nin prognostik önemine değindik. Prediktif değer için yeterli hasta sayısına ulaşılamadı. INI1 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılığa yakın bulundu. Sonuç: HSK patogenezinde epigenetik faktörlerin rolü hâlâ araştırılma aşamasında olup EZH2' nin HSK için prognostik önemini vurgulamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: EZH2, SMARCB1/INI1, HSK

Biyobelirteçler-tümörEpigenez-genetikGen ifadesi+7
Mehmet Mutlu Kıdı
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik ürtiker hastalarının gıda ve solunumsalalerjenlerle duyarlılık prevalansı

Bu çalışma, kronik ürtiker tanısı alan hastalarda atopi prevalansını değerlendirmeyi ve bunun demografik özellikler, laboratuvar parametreleri ve immünolojik belirteçlerle ilişkisini incelemeyi amaçladı. Atopik yanıtların ve alerjen duyarlılıklarının kronik ürtikerin patogenezindeki ve klinik seyrindeki rolü hâlen tartışmalı bir konudur. Bu nedenle çalışma, hem inhalan hem de gıda alerjenlerine duyarlılığı değerlendirmek ve bunların immünolojik profillerle ilişkisini araştırmak için gerçekleştirilmiş olup, önceki raporlardan daha kapsamlı bir bakış açısı sunmayı hedeflemiştir. 2022–2025 yılları arasında bir üniversite hastanesinin alerji ve immünoloji polikliniğine başvuran, kronik ürtiker tanısı almış ve alerjen panel testi uygulanmış toplam 157 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 40.88 idi. Hastaların %43.9'unda atopi saptandı. Atopi prevalansı açısından cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ANA (antinükleer antikor) pozitifliği ile atopi arasında anlamlı bir ilişki saptandı. ANA pozitif bireylerin %61.1'i atopikken, ANA negatiflerde bu oran %35.7 idi. Buna karşın anti-TPO seviyeleri ile atopi arasında anlamlı bir ilişki görülmedi. Alatop panel sonuçları, artmış alerjen duyarlılığının daha yüksek atopi oranları ile anlamlı olarak ilişkili olduğunu gösterdi. Alatop sonucu pozitif olan hastaların %75'i atopikken, sınırda pozitif olanlarda bu oran %96'ya yükseldi. Bu bulgular, inhalan (ör. akarlar, polen, küfler) ve gıda alerjenlerine (ör. süt, yumurta) karşı duyarlılığın kronik ürtikerli hastalarda atopik yanıtların tetiklenmesinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Toplam IgE düzeyleri atopik bireylerde daha yüksek bulunmasına rağmen fark yalnızca istatistiksel olarak sınırda anlamlıydı. Diğer laboratuvar parametreleri (CRP, eozinofil sayısı, bazofil sayısı, sedimantasyon hızı, D- 26 dimer ve IgA dahil) atopik ve non-atopik hastalar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Bu sonuçlar, sistemik inflamasyonun kronik ürtikerli hastaların atopik alt grubunda baskın bir özellik olmayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, bu çalışma kronik ürtikerli hastalarda atopinin sık görüldüğünü ve özellikle ANA pozitifliği ile artmış alerjen duyarlılığı ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bulgular, hem gıda hem de inhalan alerjenlerin değerlendirilmesinin önemini vurgulamakta ve atopik hastaların rutin klinik değerlendirmelerine immünolojik belirteçlerin entegrasyonunu desteklemektedir. Geniş kapsamlı alerjen taraması ve otoimmün parametrelerin dahil edilmesi, bu çalışmayı literatürdeki pek çok çalışmadan ayırmaktadır

Rustam Mustafayev
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kolon polipektomi materyallerinin histopatolojik açıdan retrospektif değerlendirilmesi

Diyabetik ve Non-Diyabetik Hastalarda Kolon Polipektomi Materyallerinin Histopatolojik Açıdan Retrospektif Değerlendirilmesi Amaç: Diyabetes mellitus (DM), kolorektal karsinogenez sürecinde rol oynadığı düşünülen metabolik, inflamatuvar ve epigenetik mekanizmalarla ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmada, diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kolorektal poliplerin histopatolojik özelliklerinin karşılaştırılması ve diyabetin ileri histoloji ile olası ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020 – Aralık 2024 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endoskopi Ünitesi'nde kolonoskopi uygulanmış ve polipektomi materyali histopatolojik olarak değerlendirilen 828 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar diyabet varlığına göre iki gruba ayrıldı. Villöz komponent, displazi varlığı, polip lokalizasyonu ve HbA1c düzeyi gibi değişkenler karşılaştırıldı. Bulgular: Diyabetik hastalarda villöz komponent içeren adenomların oranı non-diyabetiklere göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Poliplerin sağ kolon yerleşimi diyabetiklerde daha sık saptandı. HbA1c düzeyi ile ileri histoloji arasında anlamlı fark izlenmedi. Bununla birlikte, diyabetik hastalarda yetersiz bağırsak hazırlığı oranı belirgin olarak daha fazlaydı. Bu bulgular, diyabetin kolonik epitelde proliferasyonu artıran ve apoptozu baskılayan biyolojik mekanizmalar aracılığıyla kolorektal neoplazi riskini etkileyebileceğini desteklemektedir. Sonuç: Diyabetik bireylerde villöz komponent içeren ve sağ kolon yerleşimli adenomların daha sık görülmesi, bu hasta grubunun kolorektal neoplazi gelişimi açısından daha yüksek risk taşıyabileceğini göstermektedir. Diyabetin insülin/IGF-1 ekseninde yarattığı hücresel proliferasyon artışı, inflamatuvar yanıtın kronikleşmesi ve mikrobiyal çeşitlilikteki bozulma gibi mekanizmalar bu ilişkiyi destekler niteliktedir. Bu bulgular, kolorektal karsinogenez sürecinde diyabetin yalnızca metabolik bir durum değil, aynı zamanda epigenetik ve mikrobiyal faktörlerle etkileşen kompleks bir risk belirleyicisi olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, diyabetik bireylerin kolonoskopi taramalarında özellikle sağ kolon segmentinin dikkatle değerlendirilmesi, hazırlık protokollerinin bireyselleştirilmesi ve villöz komponent içeren lezyonların histopatolojik takibinin titizlikle yapılması önerilir. Ayrıca, diyabet süresi, glisemik kontrol düzeyi, kullanılan tedavi ajanları ve eşlik eden metabolik faktörlerin polip histolojisi üzerindeki etkilerini araştıran çok merkezli, prospektif çalışmalarla bu ilişkinin biyolojik temellerinin daha net aydınlatılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Kolorektal Polip, Villöz Adenom, HbA1c, İleri Histoloji

Ülkü Güç
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolon poliplerinin epidemiyolojik ve histopatolojik özellikleri: Konvansiyonel adenomlar ve serrated poliplerin retrospektif analizi

Giriş ve Amaç: Kolon polipleri, kolorektal kanser gelişiminde önemli rol oynayan öncül lezyonlar olarak kabul edilmektedir. Kolonoskopi sırasında saptanan poliplerin çıkarılarak histopatolojik incelemesinin yapılması önerilmektedir. Çalışmanın amacı kolorektal poliplerin epidemiyolojik ve histopatolojik özelliklerini değerlendirmek ve özellikle konvansiyonel adenomlar ile serrated poliplerin yaş ve cinsiyet ile ilişkilerini ortaya koymaktır. Poliplerin erken teşhis edilmesi ve çıkarılarak incelenmesi, kolorektal kanser gelişiminin önlenmesinde kritik bir basamak olup epidemiyolojik verilerin bu süreçte yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2014-Aralık 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı tarafından kolonoskopi yapılmış ve polip saptanmış olan ve dışlanma kriterleriyle elenmemiş olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya toplam 1790 hasta ve bu hastalara ait 2060 kolonoskopi seansından elde edilen 3022 kolorektal polip dahil edilmiştir. Bulgular: 3022 olguda olguların yaş ortalaması 60.9 ± 11.5 yıl olup, erkeklerde 61.5 ± 11.3 ve kadınlarda 59.7 ± 11.8 yıl olarak saptanmıştır. Olguların %67.21'i erkek, %32.79'u kadındır. Poliplerin ortalama boyutu 6.8 ± 5.2 mm olup, olguların %80.68'inde çap 10 mm'nin altındadır. Histopatolojik incelemede poliplerin %73.96'sı konvansiyonel adenom ve tüm poliplerin %53.06'sı tübüler adenom olarak belirlenmiştir. Lokalizasyon açısından polipler en sık %28.1 ile sigmoid kolonda ve %25.55 ile rektumda yerleşmiştir. Çok değişkenli analizde yaş, konvansiyonel adenom gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olarak saptanmış, her bir yıllık artış adenom olasılığını artırmıştır. Buna karşılık yaş, serrated polip varlığıyla ters ilişkili bulunmuş, yaşın artmasıyla serrated polip sıklığının azaldığı görülmüştür. Erkek oranı yüksek olsa da, cinsiyetin polip tipleri üzerinde bağımsız etkisi bulunmamıştır. Sonuç: Kolorektal poliplerin özellikle 50 yaş üzeri bireylerde sık görüldüğü, yaşın konvansiyonel adenom gelişiminde belirleyici bir faktör olduğu, ancak serrated poliplerin görülme sıklığının yaşla azalma eğilimi gösterdiği saptanmıştır. Bulgular, kolorektal kanserin erken tanısı için düzenli kolonoskopik taramanın önemini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: kolon polipleri, adenom, serrated polip, lokalizasyon, boyut, histoloji

Soner Gül
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hormon pozitif HER2 negatif metastatik meme kanseri hastalarında prognostik faktörlerin incelenmesi

GİRİŞ: Dünyada her yıl 2,3 milyon yeni kanser tanısı alan hasta vardır. Meme kanseri kadınlarda en sık kanser türüdür. Çalışmamızda amaç, hastaların başlıca sistemik tedavileri alıp almamasının GS ile ilişkisini incelemektedir. Aynı zamanda metastatik meme kanseri hastalarında tedavinin yanı sıra hasta ile ilgili faktörlerin de prognoza katkısına vurgu yapmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, 2015–2023 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde metastatik HR pozitif/HER2 negatif meme kanseri tanısı alan 119 hasta değerlendirilmiştir. Klinikopatolojik veriler ve sağkalım sonuçları analiz edilmiştir. Çalışmada elde edilen veriler SPSS Statistics 29.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Ölüm riskine etki eden prognostik faktörleri belirlemek için Cox regresyon analizi yapılmıştır. Öncelikle tek değişkenli Cox regresyon analizleri uygulanmış, p<0,250 bulunan değişkenler çok değişkenli modele dahil edilmiştir. Çok değişkenli Cox regresyon sonuçları Hazard Ratio (HR), %95 Güven Aralığı (GA) ve p değeri olarak sunulmuştur. Tüm istatistiksel testlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Tümör boyutu (HR=1,382, %95 GA=1,167–1,637, p<0,001), hipertansiyon varlığı (HR=5,960, %95 GA=2,291–15,509, p<0,001), tedavi rejimi (genel p=0,046) ve menopozal durum (postmenopoz; HR=4,236, %95 GA=1,238–14,492, p=0,021) sağkalım ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Tedavi alt gruplarında, ribosiklib alanlarda ölüm riski anlamlı olarak azalmıştır (HR=0,284, %95 GA=0,097–0,832, p=0,022). Benzer şekilde palbosiklib tedavisi alanlarda da sağkalım avantajı saptanmıştır (HR=0,433, %95 GA=0,189–0,992, p=0,048). SONUÇ: Çalışmamızda tümör boyutu, menapoz durumu, hipertansiyon prognostik faktör olarak bulunmuştur. CDK 4/6 inhibitörü kullanımı ve CDK 4/6 inhibitörleri arasından özellikle ribosiklib kullanımının HR pozitif HER2 negatif metastatik meme kanseri hastalarında sağkalım avantajı sağladığı doğrulanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: İleri evre meme kanseri, prognostik faktörler, sağkalım.

Erencan İlten
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik kolorektal kanser hastalarında sistemik tedavi öncesi ve sonrası flow sitometri bulgularının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanı anında her beş hastadan birinde metastatik evrede saptanan ve kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer alan bir kanser türüdür. Doğal Öldürücü (NK) hücrelerin tümör mikroçevresi üzerindeki etkileri bilinmekle birlikte, standart sistemik tedavilerle değişen spesifik NK hücre alt gruplarının prognoz ve tedavi yanıtı üzerindeki rolü henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Amacımız, metastatik KRK hastalarında uygulanan standart tedaviler sırasında periferik kandaki NK hücre alt gruplarını flow sitometri ile izleyerek, kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik edecek ve erken hastalık progresyonunu öngörecek yeni ve uygulanabilir biyobelirteçler için kanıta dayalı bir temel oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma, Ekim 2024 ile Ekim 2025 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde metastatik KRK tanısıyla takip edilen gönüllü 25 hasta ile yürütülmüştür. Hastalardan, standart tedavi protokolü (Bevasizumab veya Setuksimab içeren rejimler) sırasında 0. (başlangıç), 3. ve 6. kür kemoterapiden hemen önce periferik kan örnekleri alınmıştır. Bu örnekler, flow sitometri kullanılarak genel lenfosit düzeyleri ile birlikte NK hücreleri (CD56, CD16) ve aktive edici reseptörler (CD314/NKG2D) dahil olmak üzere lenfosit alt gruplarının detaylı fenotipik analizi için değerlendirilmiştir. Elde edilen immünolojik veriler, hastaların klinik takip verileriyle istatistiksel olarak ilişkilendirilmiştir. Bulgular: Standart kemoterapi protokollerinin, metastatik KRK hastalarında belirgin immünolojik değişimlere yol açtığı gözlenmiştir. Bevasizumab içeren kolda başlangıçtan itibaren CD94+ hücre düzeylerinde hakimiyet ve ilerleyen kemoterapi süreciyle T helper hücrelerde üstünlük gösterilmiştir. Setuksimab içeren kolda ise 3.kürde sitotoksik T hücrelerinde ve CD4+CD3+CD56+ hücrelerde artış saptanmıştır. Yirmi beş hastanın dahil edildiği çalışmada, en önemli bulgu olarak, periferik kanda 6. kür sonunda anti-tümöral etkinliği sınırlı olan CD56brightCD16-CD314+ hücrelerinin artmış düzeyde bulunmasının, hastalık progresyonu ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç: Metastatik KRK hastalarında uygulanan standart tedaviler farklı immünolojik yanıt profilleri oluşturmaktadır. Çalışmamızda elde edilen bulgular, bu hastaların takibinde, geleneksel yöntemlere ek olarak CD56brightCD16-CD314+ gibi spesifik NK hücre fenotiplerinin erken progresyon riskini öngörmede potansiyel bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Kolon neoplazmları
Ahmet Anıl Altunbaş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün hemolitik anemi ve immün trombositopenik purpura tanılı hastalarda D vitamini düzeylerinin klinik, laboratuvar bulguları, prognoz ve tedavi yanıtıyla ilişkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: İmmün trombositopenik purpura (İTP) ve immün hemolitik anemi (İHA) gibi hayatı tehdit eden immünolojik hematolojik hastalıkların tedavisinde ilk basamakta kortikosteroidler kullanılmaktadır. Steroid tedavisine direnç olması durumunda eltrombopag, splenektomi, rituksimab ve azatioprin gibi immünsupresif ajanlar, tedavinin ikinci basamağında uygulanabilmektedir. İmmünite üzerine olan etkileri, doğal ve adaptif bağışıklık hücreleri üzerinde çeşitli çalışmalarda gösterilen D vitamininin otoimmün hastalıklarda da tedavi direncinde çeşitli mekanizmalarla rol oynayabileceği düşünülmektedir. Kalsiyum metabolizması üzerine olan etkileri bilinen D vitamininin anti-inflamatuar ve immün düzenleyici etkinliği üzerine çalışmalar halihazırda yürütülmektedir. Bu çalışmada immün hemolitik anemi ve immün trombositopenik purpura tanılı hastalarda D vitamini düzeylerinin klinik, laboratuvar bulguları, prognoz ve tedavi yanıtı üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Ocak 2025 tarihleri arasında hematoloji servisi ve polikliniğinde değerlendirilen İTP ve İHA tanılı hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), öykü, laboratuvar (glukoz, üre, kreatinin, ürik asit, AST, ALT, ALP, GGT, total bilirubin, indirekt bilirubin, LDH, albumin, CRP, prokalsitonin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, folik asit, B12, ferritin, D vitamini, parathormon, HbA1C, PT, APTT, INR, fibrinojen), görüntüleme sonuçlarına ait bilgiler (abdomen - tiroid USG), tanı öncesi ve tanı anındaki komorbiditeleri, kullandığı ilaçlar, aldığı tedaviler, hastaların tedaviye verdikleri yanıtlar ve genel sağ kalım verileri geriye yönelik olarak hastane bilgi yönetim sisteminden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 83 İHA, 123 İTP tanılı olmak üzere 206 hasta alınmıştır. Çalışmamızdaki 83 İHA hastasının %37,3'ünde D vitamini eksikliği, %41'inde D vitamini yetersizliği saptanırken; 123 İTP hastasının %30,9'unda D vitamini eksikliği, %43,9'unda D vitamini yetersizliği saptanmıştır. Bu veriler Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği tarafından saptanan Türkiye ortalamasıyla karşılaştırıldığında; çalışmamızda D vitamini replasmanı yapılması gereken hasta oranı, Türkiye ortalamasına benzer bulunmuştur. Cinsiyet ve yaş ile D vitamini düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmazken İHA hastalarının, İTP hastalarından istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha yaşlı olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksleri arasında İHA ve İTP grupları arasında anlamlı fark yokken, İHA hastalarında VKİ arttıkça D vitamininin anlamlı biçimde düştüğü saptanmıştır (p=0,032). Hastaların hemogram parametreleri, rutin biyokimyasal testleri, B12 vitamini, folik asit, ferritin, koagülasyon değerleri ile D vitamini düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. D vitamini düzeylerine göre parathormon ölçümleri arasında ise istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,05). D vitamini 10'un altında olan hastaların parathormon düzeyleri, beklendiği üzere anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızdaki İTP hastalarının, İHA hastalarına göre daha fazla atak geçirdiği görülmüştür (p<0,01). İmmün hemolitik anemi hastalarında D vitamini düzeyiyle atak sayıları arasında ilişki bulunmazken İTP hastalarında D vitamini düzeylerine göre atak sayıları karşılaştırıldığında da istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmıştır. D vitamini <10 olan hastaların, D vitamini >20 olan hastalara göre daha fazla atak geçirdiği görülmüştür (p=0.028). D vitamini düzeylerine göre hastaların yatış süreleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış ve İHA ve İTP grupları arasında yatış süreleri açısından anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p=0,133). İmmün hemolitik anemi hastaları ortalama 30,4 (medyan 14), İTP hastaları ortalama 56,5 (medyan 39) ay izlem süresine sahip olup İTP hastalarının daha uzun süre izlendiği görülmüştür (p<0,01). D vitamini düzeyleriyle izlem süresi arasında ilişki saptanmamıştır. Hasta grupları sağ kalım açısından değerlendirildiğinde İTP hastalarının, İHA hastalarına göre sağ kalım sürelerinin anlamlı olarak uzun olduğu görülmüştür (p<0,01) Her iki grupta da D vitamini <10 olan hastaların sağ kalımı daha kısa bulunmuştur. Yapılan ileri analizlerde D vitamininin mortalite üzerine bağımsız bir değişken olmadığı görülmüştür. İmmün hemolitik anemi hastalarında yaşlanma ve komorbidite varlığının mortaliteyi arttırdığı görülürken (p<0,05), İTP hastalarında mortalite üzerine istatistiksel olarak fark yaratan bir bağımsız değişken saptanmamıştır. Sonuç: İmmün hemolitik anemi ve immün trombositopenik purpura hastalarında D vitamini eksikliği, oldukça sık görülmektedir. Düşük D vitamini düzeylerinin, özellikle İTP hastalarında atak sıklığında artış ve daha fazla tedavi gereksinimi ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. D vitamini düzeylerinin immün sistem üzerindeki rolü dikkate alındığında, bu hastalarda tanı anında D vitamini ölçümü yapılması ve olası eksikliğin düzeltilmesi tedavi başarısını destekleyebilir. Daha geniş örneklemlerde, prospektif olarak planlanacak ve immünolojik belirteçlerin daha ayrıntılı değerlendirileceği çalışmalar, D vitamini ve bu iki hastalık arasındaki ilişkinin daha net ortaya koyulduğu sonuçlar verecektir.

Ali Fatih Babadağ
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanseri hastalarında tedavi yanıtı ile flow sitometri bulgularının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Meme kanseri, dünya genelinde kadınlar arasında en sık teşhis edilen malignitelerden biri olup, önemli bir halk sağlığı sorunudur. Küresel çapta her yıl yaklaşık 2,25 milyon yeni vaka teşhis edilmektedir. Meme kanseri taraması ve prognozu için güvenilir biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Çalışmalar, NAKT'nin kanser hastalarında periferik kan lenfosit alt kümelerinin yüzdelerini ve mutlak sayımlarını etkilediğini göstermiştir. Bu çalışmada amaç NAKT alan meme kanseri hastalarında tedavinin periferik kan lenfosit alt grupları üzerindeki dinamik etkilerini incelemek ve bu immün belirteçlerin, patolojik tam yanıt (pCR) ile olan olası korelasyonlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Ekim 2024 -2025 yılları hastanemiz Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde histopatolojik olarak meme kanseri tanısı almış ve neoadjuvan tedavi başlanan 23 hasta prospektif olarak incelenmiştir. Hastalardan neoadjuvan kemoterapi öncesi (0.ay), tedavinin 3 ay ve 6 ay sonrasında periferik venöz kanları alınmıştır. Elde edilen örneklerde, periferik kan lenfosit alt grupları akım sitometri (flow sitometri) yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Neoadjuvan kemoterapi süresince T ve NK hücre alt popülasyonlarında zamana bağlı anlamlı değişimler gözlendi. Friedman testi sonuçlarına göre total lenfosit, CD3⁺CD4⁺, CD3⁺CD8⁺, CD3⁺CD8⁺CD28⁺, CD4⁺, CD8⁺ T lenfosit ve CD133+ lenfositlerin hücre oranlarında doğrusal yönde anlamlı artışlar saptandı (p≤0.002), CD3⁺CD56⁺ NK benzeri ve CD56dimCD16bright NK hücre alt gruplarında ise eğrisel yönde değişim izlendi (p≤0.003). CD56dimCD16brightCD133⁺ ve CD56dimCD16brightCD28⁺CD133⁺ hücre oranlarında doğrusal artış anlamlı bulundu (p<0.05). Tedavi kolları arasında CD3⁻CD56⁺ ve CD56brightCD16⁻ hücre oranlarında anlamlı fark saptandı (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde değerlendirilen immünofenotipik ve klinik parametrelerden hiçbiri istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05), ancak NK ve CD8⁺CD28⁻ T hücrelerinde olay olasılığını azaltıcı eğilim gözlendi. Cox regresyon analizinde de anlamlı faktör belirlenmemekle birlikte, CD8⁺ T hücre oranındaki artışın sağkalım açısından koruyucu eğilim göstermesi ve CD56brightCD16⁻ NK hücrelerinin benzer yönde etki göstermesi biyolojik olarak dikkate değer bulundu. Sonuç: Çalışmamızda neoadjuvan kemoterapi süresince "tedavi öncesi, 3. ay, 6. ay" zaman çizelgesinde lenfosit alt gruplarında gözlenen değişimler, tedavinin immün sistem üzerindeki dinamik etkisini ortaya koymuştur. Tedavi öncesi yüksek NK hücre düzeyleri ve yüksek CD8⁺ T lenfosit oranları, progresyonsuz sağkalım üzerinde koruyucu bir eğilim göstermiştir. Bu durum, doğal ve adaptif antitümöral immün yanıt bileşenlerinin tümör progresyonunu sınırlamadaki rolünü desteklemekte ve bu hücre alt tiplerinin prognostik biyobelirteç potansiyeline sahip olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Neoadjuvan tedavi, Lenfosit alt grupları, Doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri), CD8 Tlenfositler, Akım Sitometri

Gizem Kösem
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuvar barsak hastalığında sitomegalovirüs enfeksiyonu: Klinik,endoskopik ve histopatolojik değerlendirme

Giriş ve Amaç:Bu çalışmanın amacı, inflamatuvar barsak hastalığı (İBH) olan hastalarda sitomegalovirüs (CMV) pozitifliğinin klinik, biyokimyasal ve histopatolojik parametrelerle ilişkisini değerlendirmek ve CMV enfeksiyonunun hastalık seyri üzerindeki olası etkilerini ortaya koymaktır. Yöntem:Çalışmaya İBH tanısı almış toplam 134 hasta dahil edilmiştir. CMV pozitifliği immünohistokimyasal (IHC) yöntemle doğrulanmıştır. Hastalar, mm² başına düşen hücre sayısı ve kesit başına düşen hücre sayısı esas alınarak üç gruba ayrılmıştır (negatif, düşük pozitif, yüksek pozitif). Demografik, klinik ve laboratuvar veriler retrospektif olarak incelenmiş; değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi, Bonferroni düzeltmeli ikili karşılaştırmalar ve lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular:Analizler sonucunda CMV pozitifliği ile yaş, kreatinin düzeyi, Anti TNF alfa tedavisi ve hastaneye yatış durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir (p<0.05). CMV pozitif olguların yaş ve kreatinin değerleri CMV negatiflere göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Lojistik regresyon analizine göre; hastane yatışı olan bireylerin CMV pozitif olma riski 13,692 kat, kreatinin düzeyi yüksek olanların riski 10,292 kat, yaşın ise her bir yıl artışında riski %6,2 oranında artırdığı belirlenmiştir. Buna karşın azatiyoprin, steroid ve ASA kullanımı ile CMV pozitifliği arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Histolojik incelemede yüksek pozitif grubun kreatinin değerleri anlamlı düzeyde yüksek bulunmuş; ayrıca yüksek pozitif olguların çoğunluğunun erkek cinsiyette olduğu belirlenmiştir (χ²=6,829; p=0,033). CMV negatif grupta nötrofil/lenfosit oranı (NLR) daha yüksek saptanmıştır. Sonuç:Bu çalışma, İBH hastalarında CMV enfeksiyonunun yalnızca eşlik eden bir bulgu değil, hastalığın klinik ve biyokimyasal seyrini etkileyen aktif bir faktör olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle mm² başına düşen hücre sayısı ve kesit başına düşen hücre sayısı gibi kantitatif histolojik parametrelerin değerlendirilmesi, viral yükün doku üzerindeki etkisini daha objektif biçimde yansıtmaktadır. İleri yaş, yüksek kreatinin düzeyi, anti TNF alfa tedavisi ve hastane yatışı öyküsü bulunan hastalarda CMV pozitifliği açısından yakın izlem önerilmektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda, CMV'nin İBH yönetiminde aktif bir klinik risk belirteci olarak dikkate alınması ve antiviral tedavi kararlarında histolojik yoğunluğun göz önünde bulundurulması gerektiği düşünülmektedir.

Fatma İlayda Haspolat
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuvar bağırsak hastalıklarında anti-TNF kullanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu retrospektif çalışmanın temel amacı; biyolojik tedavilerin inflamatuar barsak hastalıklarında (İBH) remisyonun sağlanmasındaki etkinliklerini, farklılıklarını, birbirlerine üstünlüklerini ve tedavi yanıtsızlığına etki edebilecek faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi kliniğimizde 2014-2024 yılları arasında Ülseratif Kolit (ÜK) ya da Crohn Hastalığı (CH) tanısıyla takip edilen hastalardan oluşturulmuştur. Bu dönemde taranan 2037 hastadan en az bir anti-tnf ajan kullanmış ve dahil edilme kriterlerini sağlayan 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik ve hastalık özellikleri, immunmodülatör kullanımı ve ekstraintestinal komplikasyonları incelenmiştir. Anti- tnf tedavilerin klinik ve laboratuvar yanıtları, tedavi sonrası kaydedilerek tedaviler arası karşılaştırma yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 100 hastanın %64'ü Crohn hastalığı (CH), %34'ü Ülseratif kolit (ÜK) tanısı almıştı. CH grubunun %54.79'u, ÜK grubunun ise %56.25'i erkekti. ÜK hastalarının ortalama yaşı (41.56 yıl), CH hastalarına göre (38.93 yıl) daha yüksekti ve tanı yaşı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptandı (p=0.001). Klinik bulgular değerlendirildiğinde, perianal fistül yalnızca CH hastalarında (%26.03) görülürken, kanama ÜK hastalarında (%34.38) CH hastalarına kıyasla belirgin olarak daha yüksekti (%5.48). Karın ağrısı CH grubunda (%52.05) ÜK grubundan (%12.50) anlamlı derecede fazlaydı. Dışkılama bozukluğu her iki hastalıkta da en sık bildirilen semptomdu (CH %58.90; ÜK %50.00). Hastaların %78'i adalimumab, %22'si infliksimab kullanmaktaydı. Medyan tedavi süresi adalimumab grubunda 11 ay, infliksimab grubunda 9 ay olarak bulundu. Tedavi kesilme oranı infliksimabda %68.2, adalimumabda %44.9 olup anlamlı düzeyde daha yüksekti. Hasta isteğiyle tedaviyi bırakma oranı infliksimab grubunda (%22.7), adalimumab grubuna göre (%5.1) belirgin olarak yüksekti. En sık tedavi kesilme nedeni her iki grupta da etkisizlik/yanıt kaybıydı (adalimumab %16.7; infliksimab %22.7). Abse/fistül gelişimi nedeniyle kesilme infliksimab grubunda daha fazlaydı (%9.1 vs %5.1). Tedavi öncesi CRP değerleri infliksimab grubunda daha yüksek olup, tedavi sonrası her iki ilaçta da CRP'de anlamlı düşüş sağlandı. İnfliksimab mutlak CRP düşüşünde (≈12.7 mg/L), adalimumab ise nispi düşüş oranında (%59.0 vs %54.5) daha yüksek yanıt gösterdi. Eşlik eden hastalıkların (kardiyovasküler, endokrin/metabolik, solunum, nörolojik/psikiyatrik, romatolojik/otoimmün) anti-TNF tedavi grubuna göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). SONUÇ: Bu retrospektif çalışmada, İnflamatuar Bağırsak Hastalığı (İBH) hastalarının demografik özellikleri ile adalimumab ve infliksimab tedavilerine verdikleri yanıtlar değerlendirilmiştir. Çalışmada Crohn hastalığının daha sık görüldüğü (%64) ve her iki İBH alt tipinde de erkek hastaların daha baskın olduğu bulunmuştur. Hastalıkların klinik farklılıklarına uygun olarak, Ülseratif Kolit'te (ÜK) mukozal kanama, Crohn hastalığında (CH) ise karın ağrısı ve perianal fistül daha belirgindir. Hastaların büyük çoğunluğu adalimumab kullanmıştır (%78). Bu grupta tedavi kalıcılığı infliksimab grubuna göre daha yüksektir (11 aya karşı 9 ay). İnfliksimab grubunda tedavi kesilme oranının (%68.2) ve özellikle hasta isteği ile kesilmenin dört kat daha yüksek olması, intravenöz uygulamanın hasta uyumu üzerindeki etkisini göstermektedir. Her iki ilaçta da en sık tedavi kesilme nedeni etkisizlik/yanıt kaybı iken, infliksimab grubunda abse/fistül gelişimine bağlı kesilme daha sık görülmüştür; bu durum infliksimabın başlangıçta daha ağır hastalık fenotiplerinde tercih edilmesiyle uyumludur. Her iki tedavi ile de anlamlı inflamasyon kontrolü sağlanmıştır. İnfliksimab daha yüksek mutlak CRP düşüşü sağlarken, adalimumab daha yüksek nispi düşüş oranı göstermiştir. Bu sonuçlar, her iki anti-TNF ajanının da etkin olduğunu; ancak tedavi kalıcılığı ve hasta uyumu açısından uygulama yolunun önemli rol oynadığını göstermektedir.

Lala Salamzade
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar barsak hastalarında patolojik hastalık aktivite şiddeti ile laboratuvar değerlerinin korelasyonunun retrospektif olarak analizi

Giriş ve Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), başlıca ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığını (CH) kapsayan, kronik ve immün aracılı inflamatuar hastalıklardır. Güncel tedavi yaklaşımlarında yalnızca klinik remisyon değil, endoskopik ve histolojik iyileşme de temel tedavi hedefleri arasına girmiştir. Histolojik aktivite, hastalık seyrini ve prognozu öngörmede güçlü bir gösterge olmakla birlikte, invaziv yöntemler gerektirmesi nedeniyle rutin klinik kullanımda sınırlılıklar taşımaktadır. Bu nedenle histolojik aktivitenin non-invaziv ve kolay ulaşılabilir laboratuvar parametreleri ile öngörülebilirliğinin değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, inflamatuar barsak hastalarında patolojik hastalık aktivite şiddeti ile hematolojik ve biyokimyasal laboratuvar parametreleri arasındaki ilişkinin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, Ocak 2020 – Haziran 2025 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde takip edilen, kolonoskopi ve histopatolojik değerlendirme yapılmış ÜK ve CH tanılı erişkin hastalar dâhil edildi. ÜK hastalarında histolojik aktivite Nancy Histolojik İndeksi, CH hastalarında ise Global Histologic Activity Score (GHAS) kullanılarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik verileri, sitomegalovirüs (CMV) durumu ve biyopsi tarihine ±4 hafta içinde elde edilen laboratuvar parametreleri (hemoglobin, MCV, trombosit, CRP, albümin, NLR, PLR, SII ve diğer hematolojik göstergeler) kaydedildi. İstatistiksel analizlerde uygun parametrik veya non-parametrik testler ile Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastalarda histolojik aktivite düzeyine göre laboratuvar parametrelerinde anlamlı farklılıklar saptandı. Ülseratif kolit grubunda Nancy histolojik aktivite skorları ile özellikle C-reaktif protein, albümin ve bazı hematolojik inflamasyon indeksleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler gözlendi. Crohn hastalığı grubunda ise GHAS ile belirli laboratuvar parametreleri arasında anlamlı korelasyonlar saptandı. Ancak bazı laboratuvar parametrelerinin histolojik aktiviteyi yansıtma gücünün sınırlı olduğu ve hasta grupları arasında heterojenlik gösterdiği belirlendi. Sonuç: Bu çalışmada, inflamatuar barsak hastalarında histolojik aktivite ile bazı rutin hematolojik ve biyokimyasal laboratuvar parametreleri arasında anlamlı ilişkiler bulunduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, tek bir laboratuvar parametresinin histolojik aktiviteyi güvenilir şekilde öngörmesi yeterli değildir. Laboratuvar parametrelerinin kombine değerlendirilmesi, histolojik aktivitenin non-invaziv olarak izlenmesine katkı sağlayabilir. Elde edilen bulgular, klinik pratikte hasta yükünün azaltılması ve treat-to-target yaklaşımı kapsamında tedavi stratejilerinin daha erken dönemde optimize edilmesi açısından yol gösterici olabilir.

Yiğitcan Özkütük
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artritte KIR genleri polimorfizminin hastalıkla ve hastalığın klinik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması

Romatoid artritte KIR genleri polimorfizminin hastalıkla ve hastalıgın klinik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması Amaç:KIR genlerinin özellikle transplantasyon reddi ve hastalıklarla iliksisini gösteren çalışmaların sayısının artmasıyla birlikte tüm toplumlarda KIR genleri,genotipleri ve allellerinin belirlenmesine yönelik populasyon taramalarıyapılmaya başlanmıştır. KIR genlerini kodlayan genler çok yüksek bir polimorfizm sergilerler, bu da popülasyonlar arasında önemli ölçüde çeşitlilik olduğunu gösterir. Bu da akraba olmayan iki farklı kişide aynı KIR genotipini bulmanın çok zor olduğunugöstermektedir1. Bu karakteristik özelliklerden dolayı KIR genleri iyi bir popülasyon genetik belirleyicisi olarak değerlendirilebilinir.Ülkemizde de bazı otoimün hastalıklarla KIR genlerinin ilişkisini gösteren çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmamız Türkiyede Romatoid artritli hastalarda KIR gen frekanslarının, haplotip ve genotip oranlarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda buldugumuz oranların diğer populasyonlarla karşılaştırılarak bölgemizin genotip yapısının belirlenmesi, Romatoid artrit hastalarında hastalığın patogenezinde rol oynayabilecek immunogenetik belirteçlerden 16 farklı KIR geninin ortaya konması ve KIR genleri ile RA hastalarının klinik özellikleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmaya Romatoid Artrit hastalığı sınıflandırma kriterlerini karşılayan ve rastgele seçilen 120 Romatoid artrit hastası dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu, herhangi bir sağlık problemi ve RA ile ilgili herhangi bir bulgu öyküsü olmayan 120 gönüllü kontrol grubunu oluşturmuştur. KIR tiplendirmesi SSOP yöntemi ile yapılmıstır (Luminex100, Tepnel Lifecodes). Bu yöntem; isaretli tek sarmallı PCR ürünlerinin SSO problarına hibridizasyonuna dayanmaktadır.Hasta ve kontrol gruplarında KIR genlerinin oranlarının karşılaştırılmasında Minitab 17 istatistik programı ile iki oran karşılaştırma testi ve Fisher'in kesin Ki-kare testleri kullanıldı Bulgular:Sağlıklı ve hasta grubu karşılaştırıldığında, hasta grupta aktivatör genlerden KIR2DS5 geni sağlıklı gruba göre daha anlamlı olarak fazla bulunmuşken, sağlıklı grupta inhibitör genlerden 3DL1 geni anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Tüm grubu genotipler açısından incelediğimizde AA genotipi taşıyan bireylerin sayısının 33 (% 27,4), BX genotipi taşıyan bireylerin sayısının 87 (%72.6) olduğu gözlemlenmiştir. Çalışma sonucu 6 yeni genotip elde edilmiştir. Hasta grup içinde DAS28, CRP ve RF degerleri açısından anlamlı farklılıklar bulunmamıştır. Anti-CCP negatifligi olanlarda Anti-CCP pozitif olan gruba göre KIR2DS4 geninde anlamlı bir fazlalık saptanmıştır. KIR2DS4 geninin Anti-CCP negatif grupta fazla olması şiddetli hastalıktan koruyucu bir rolü olabileceğini düşündürmüştür. Sonuç: Yapılan çalışmalar sonucunda genel olarak RA hastalarında sağlıklı gruba göre aktivatör genlerden bazılarının daha anlamı olarak fazla bulunduğu gözlemlenmiştir. Farklı populasyonlarla karşılaştırmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışamalar arası farklılıkların nedenı etnik farklılık ve yeterı kadar fazla olmayan hasta sayısı olabilir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, KIR, klinik, polimorfizm

Artrit-romatoidEklem hastalıklarıGenler+2
Fırat Kocabaş
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanılı multipl myelom hastalarında gelişen nefropatinin podositüri ile ilişkisi ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi

Amaç: Multipl myelom, post germinal merkez B hücrelerinden köken alan tek bir plazma hücre klonunun proliferasyonu sonucu gelişen malign bir hastalıktır. Hastalığa sıklıkla böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik eder. Proteinüri; multipl myelom tanısı alan hastalarda, tanı anında veya hastalık boyunca gelişebilir. Proteinüriye böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik etmeyebilir. Multipl myelomda, hafif zincirlerin tübüllerde çökmesi ve tübüler geri emilimi, hiperkalsemi gibi metabolik bozukluklar nefropatinin en sık nedenidir. Çalışmamızın amacı; yeni tanılı multipl myelomlu hastaların başlangıç ve tedavi sonrası idrarda podosit spesifik proteinleri ölçerek podositüriyi ve hastalığın laboratuar ve klinik bulguları ile ilişkisini değerlendirmek idi. Materyal ve Metod: Hasta grubunu, Nisan 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi hematoloji ve onkoloji bilim dallarında takip edilen ve yeni tanılı multipl myelomu olan 27 hasta oluşturdu. Hastaların 7'si çalışmayı tamamlayamadan ölüm nedeniyle kaybedildiğinden 6. ayda değerlendirilememiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan 20 sağlıklı birey alındı. Bilgilendirilen hastalardan istekli olanlar çalışmaya alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik komitesi onamı alındı. Her iki grupta 24 saatlik veya spot idrarda protein atılımına bakıldı. Eş zamanlı olarak sabah ilk idrarları podositüri değerlendirmek için alındı. RNA izolasyon kiti kullanılarak RNA elde edildi. Sonrasında cDNA ile PCR'da spesifik proteinlerin ekspresyonuna bakıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 59,63±10,21 ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 34,75±12,07 idi. Tüm hastalarda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüri; kontrol grubunda median değer 45 mg/gün iken hasta grubunda 725 mg/gün idi (p<0,001). Proteinüri 6. ay sonunda, tanı anındaki değerle kıyaslandığında anlamlı derecede azaldığı görüldü (p<0,002). Buna karşın 6. ay sonunda idrar podosit proteinlerinde tanı anına göre istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü; nefrin, podosin ve VEGF-A için p değeri sırasıyla 0,184, 0,629 ve 0,794 idi. Tedavi öncesine göre tedavi sonrası tüm hastalarda nefrin/kreatinin, podosin/kreatinin ve VEGF-A/kreatinin oranları önemli artış gösterdi (p:0,039, p<0,001, p<0,001 sırası ile). Nefrin/kreatinin oranı 65 yaş üstü hastalarda artış gösterdi (p<0,046). Tüm podosit proteinleri, kontrol grubu idrarlarında da saptandı. Podosinüri ile serum kalsiyum ve total protein, VEGF-A ile kreatinin klirensi arasında önemli korelasyon bulundu. Tedaviyi tamamlayamadan ölen hastalarda en sık saptanan bulgu böbrek yetersizliği idi (p<0,029). Sonuç: Yeni tanılı multipl myelomlu hastalarımızda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüride, 6 aylık tedaviden sonra önemli azalma saptandığı halde idrarda podosit proteinlerinden nefrin, podosin ve VEGF-A'da istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü. Böbrek yetersizliği ilk 6 ayda ölen hastalarda daha sık bulundu. Proteinüri ve böbrek yetersizliği myelom tedavisi ile düzelmesine rağmen, podositüride düzelme 6 aylık sürede gözlenmedi aksine tedavide kullanılan ilaçların veya başka faktörlerin etkisi ile artış gösterdi. Bu nedenle podosit hasarlanması; multipl myelomlu hastalarda erken evrede sadece podosit spesifik proteinlerin idrarda ölçülmesi ile klinik olarak saptanamayabilir veya myelomla ilişkili hafif zincirlerin tübüler hasarlanma yapıcı etkileri renal hasarlanmada daha önemli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Podositüri, Proteinüri

BöbrekBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+3
Tolga Kuzu
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Eritrosit replasmanı yapılan hastalarda etki ve yan etkilerin eritrosit tazeliğine göre karşılaştırılması

Amaç: Kan plazma ve hücrelerden oluşan canlı bir dokudur. Kan transfüzyonu ise hücrelerin, dokuların ve organların nakli ile aynı işlemdir1. Kan ve kan ürünleri transfüzyonu yerinde kullanıldığı zaman hayat kurtarıcı bir tedavidir. Güvenli ve etkili antikoagülasyon yöntemlerinin bulunması ve plastik kan torbalarının kullanılmaya başlanması ile kan ürünleri uzun süreli saklanabir hale gelmiştir2. Ek olarak çeşitli koruyucu solüsyonların kullanılması ile bu süreler daha da artırılmıştır. Örneğin SAG-M, AS-1, AS-3 ve AS-5 gibi koruyucu solüsyonlu Eritrosit süspansiyonlarının saklama süreleri 42 gün, CPDA-1' de muhafaza edilenlerin ki 35 gün, CPD' da muhafaza edilenlerin ki ise 21 gündür3,4. Eritrosit süspansiyonlarının depolanma süresi ile ilişkili olarak bazı istenmeyen etkilerin ortaya çıkabileceği gündeme gelmiştir. Ayrıca uzamış depolanma süresi eritrosit canlılığını azalttığıda bilinmektedir. Çalışmamızda, eritrosit süspansiyon transfüzyonu yapılan hastalarda etki ve yanetkilerin eritrosit tazeliğine göre karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları servislerinde temmuz 2016-mart 2017 yılları arasında çeşitli nedenlerle yatırılıp takiplerinde Eritrosit süspansiyon transfüzyonu yapılan hastalarda ES' nun yaşına göre transfüzyonun etkinliği ve akut yan etkileri prospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 616 EST' nun 377' si erkek (% 61,2), 239' u kadın hastalara (% 38,8) yapıldı. EST'u yapılan hastalarımızda ortalama hemoglobin değeri 7,4 g/dl, ortalama hematokrit değeri ise % 22,7 olarak bulundu. Eritrosit yaşı ortalama 4,9 gün idi. Transfüze edilen ES' larının 478' i 0-7 günlük (% 77,7), 137' si 8 gün ve üzeri günlük (% 22,3) idi. Sonuç: Her bir ünite 0-7 günlük ES' u transfüzyon sonrası hemoglobin düzeylerinde ortalama 0,9 g/dl artış sağlarken, her bir ünite 8 gün ve üzeri günlük ES' u transfüzyon sonrası hemoglobin düzeylerinde ortalama 1 g/dl artış sağladığı ve istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Akut transfüzyon reaksiyonları açısından da iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır.

Eritrosit transfüzyonuEritrositlerHemoglobinler+2
Osman Özüdoğru
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığı ve prognoza etkisi

Gastrointestinal Kanama İle Başvuran Hastalarda Yeni Oral Antikoagülan Kullanım Sıklığı Ve Prognoza Etkisi Giriş: Atrial fibrilasyon veya mekanik kalp kapağı hastalarında venöz tromboembolizmi önlemek ve derin ven trombozu/pulmoner emboli tedavisi için oral antikoagülanlar kullanılmaktadır. Varfarine ek olarak yeni oral antikogülan ilaçların kullanımı giderek artmaktadır. Antikoagülan ilaçlar gastrointestinal kanama için risk faktörüdür ve kanamayı artırmaktadır. Çalışmamızda gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını ve prognoza etkisini belirleyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine 12/05/2016 ve 05/09/2017 tarihleri arasında gastrointestinal kanama ile başvuran ve yatışı sırasında gastrointestinal kanama gelişen hastalar prospektif olarak dahil edildi. Hastalar yeni oral antikoagülan kullananlar ve yeni oral antikoagülan kullanmayanlar olarak sınıflandırılıp; yaş, nabız sayısı, taşikardi varlığı, sistolik kan basıncı değeri, sistolik kan basıncının 100 mmHg'nın altında olması, hastanede yatış süresi (gün), yoğun bakım ihtiyacı olması, yoğun bakımda yatış süresi (gün), hemoglobin düşüşü (g/dl), yapılan eritrosit süspansiyonu transfüzyonu sayısı (ünite), 4 ünite üzerinde eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı kriterleri açısından karşılaştırıldı. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar aynı kriterler açısından "varfarin kullananˮ ve "asetil salisilik asitˮ kullanan hastalar ile de karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 146 hasta alındı. Hastaların 8'inde (% 5,5) yeni oral antikoagülan kullanımı olup bu hastaların yaş ortalaması 82,2±7,7 yıl olarak saptandı. Yeni oral antikoagülan kullanmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, yeni oral antikoagülan kullanan hastalar daha yaşlı idi ve istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) bulundu. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar, "varfarin kullananˮ ve "asetil salisilik asitˮ kullanan hastalar ile karşılaştırıldığında da daha yaşlı idi ve istatistiksel olarak anlamlı (p: 0,035 ve 0,006) bulundu. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar nabız sayısı, taşikardi varlığı, sistolik kan basıncı değeri, sistolik kan basıncının 100 mmHg'nın altında olması, hastanede yatış süresi (gün), yoğun bakım ihtiyacı olması, yoğun bakımda yatış süresi (gün), hemoglobin düşüşü (g/dl), yapılan eritrosit süspansiyonu transfüzyonu sayısı (ünite), 4 ünite üzerinde eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı kriterleri açısından yeni oral antikoagülan kullanmayan, varfarin kullanan, asetil salisilik asit kullanan hastalar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Yeni oral antikoagülan kullanan hastalarda gastrointestinal kanama sebebi ile mortalite izlenmedi. Sonuçlar: Literatürde gastrointestinal kanamalı hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını değerlendiren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını % 5,5 olarak saptadık. Çalışmada yeni oral antikoagülan kullanımının yeni oral antikoagülan kullanmayan, varfarin kullanan, asetil salisilik asit kullanan hastalar ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında prognozu olumsuz etkilemediğini saptadık. Yeni oral antikoagülan kullanan hasta sayısının az olması sebebi ile prognoz hakkında daha sağlıklı veriler elde edebilmek için daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Gastrointestinal kanama, yeni oral antikoagülan ilaçlar, varfarin

AntikoagülanlarGastrointestinal hemorajiHemorajiler+4
Yalçın Bozkurt
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi

Amaç: Diyabetin hem dünya hem de ülkemizde yaşam tarzı değişikliğinden dolayı hızla artış gösteren ve hastanelerde yatış sürelerini artıran birçok komplikasyona yol açan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Diyabetin her komplikasyonun ciddi tedavi gerektirmesi ve sonucunda hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmesi ve birçok komplikasyonun geri dönüşü olmadığı gözlemlenmektedir. Bu komplikayonların en önemlilerinden bir tanesi de diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropatiye bağlı proteinurinin erken tedavi edilmesi hayati organ fonksiyonlarında bozulmayı yavaşlattığı için oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda mevcut proteinurisi olan ya da sonradan proteinuri saptanan hastaların proteinuri nedeninin araştırılması ve erken tedavi edilmesinin öneminin anlaşılması gerekmektedir. Proteinurinin mortalite üzerine etkisi birçok çalışmada gösterilmiştir fakat bizim çalışmamızda sadece diyabetik hastalar yönelik proteinurinin mortaliteye katkısnın gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2015-2021 yılları arasında nefroloji polikliniğine başvuran 80 kişi den oluşmaktadır. Hastaların hastane sistemine kayıtlı olan dosyasından labaratuar değerlerine, klinik tanılarına ve kullandığı ilaç bilgileri gibi veriler kullanıldı.. Hastaların dosyasından laboratuar kan değerlerine (Üre, Kreatin, Gfr, Ürik Asit, Sodyum, Potasyum, Magnesium, Kalsiyum, Fosfor, Albumin, Total Protein, Parathormon, Ferritin, TSH, LDL, Hba1c) spot idrar (Spot Protein, Spot Mikroalbumin) ve 24 saatlik idrar değerlerine (İdrar Klirensi, Mikroprotein, Mikroalbumin) bakıldı. Bu çalışmada hastaların hastane sistemine kayıtlı dosya bilgilerinden ve öbs kayıtlarından alınan bilgiler doğultusunda son 6 yıl içerisinde gerçekleşmiş olan ölümlerin ölüm tarihleri ve ölüm nedenleri ile ilgili bilgiler kullanıldı. Analizlerin tümü SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: çalışmamız toplam 80 kişiden oluşmaktadır 6 yıl içerisinde 20 hastamızı öldüğünün 60 hastamız sağ idi. Ölen 20 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 1561,205 mg/gün,24 saatlik idrar mikroalbumin ortalması 435,630 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortaması 133,2742 mg/dl iken sağ olan 60 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 2142,502, 24 saatlik idrar mikroalbumin ortalaması 544,907 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortalaması 156,4824 mg/dl olarak hesaplandı. Sağ olan hastalarımız proteinuri miktarı ölen hastalarımızdan daha yüksek olduğu görüldü ve istatistiksel olarak diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi anlamlı viii bulunamadı (p>0.05). Bunun üzerine 24 saatlik idrarda bakılan mikroprotein değerine göre 1000 mg/gün, 2000 mg/gün ve 3000 mg/gün olmak üzere 3 gruba ayırdık. Bu gruplar da bakılan mikroprotein değerinin üzerinde ve altında olan hastalar arasında mortalite olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda bakılan diğer parametrelerden mortaliteyi etkileyen faktörler yaş (p=0,001), albümin (p=0,043) ve Ferritin (p=0,001) olarak bulundu. Yaşın 1 birim (1 yaş) artması mortalite riskini %14.8; ferritinin 1 birim artması mortalite riskini %1.5 oranında artırmaktadır. Buna karşılık albüminin 1 birim artması mortalite riskini yaklaşık %96 (p=1 - 0.043 = 0.957) oranında azaltmakta olduğunu saptadık. Sonuç: Proteinurin mortalite üzerine etkisi olan çalışmaların ve literatürlerin aksine diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi gösterilememiştir. Ancak diyabetik proteinurisi olan hastalarda hemoglobin ve albümin miktarında azalmanın ve ferritin değerlerinin artışı mortalite üzerine etkisi olduğu için bu hastaların tedavisi düzenlenirken bu değerlere dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Proteinuri, mortalite, albümin, diyabetik nefropati.

AlbüminlerDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+2
Arif Alkan
Kırşehir Ahi Evran University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik olmayan meme kanseri hastalarında, vücut yağ dağılımının; adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç-hipotez: Meme kanseri ve obezite toplumsal bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Meme kanseri tümör hücrelerinin doğasını daha iyi anlayabilmek ve bu hastalığa sahip hastaları tedavi ederken elimizi güçlendirmek için fizyopatolojiyi ve risk faktörleri iyi belirlemek ve tedavilerinde ve takiplerinde yeni seçenekler oluşturulmasına katkı sunabilmek için meme kanseri hastalarında vücut yağ dağılımının adiponektin, leptin ve irisin düzeyeleri ile ilişkisini değerlendirmek istedik. Yöntem: Çalışmaya 2019-2020 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi medikal onkoloji polikliniğine başvuran evre 4 olmayan 60 meme kanseri hastası, medikal onkoloji polikliğinde takiplerini sürdüren meme kanseri açısından kür olmuş izlemde olan 60 takip hastasını ve hastanemize herhangi bir sebeple başvuran ve kronik bir hastalığı saptanmamış sağlıklı 60 gönüllüyü dahil ettik. 180 kişilik çalışma grubununun uzman diyetisyenler gözetiminde Tanita BC-418 MA cihazıyla vucüt ağırlıkları, vücut yağ dağılımları ve abdominal yağ miktarı ölçüldü. Hastaların boyları ölçüldü ve BMI hesaplanarak hastaların sonuçlarının yazıldığı analiz kağıtları dosyalandı. Plazmadan adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri bakıldı. İstatiksel değerlendirmede SPSS-18 programı kullanılmıştır. p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalardan meme kanseri yeni tanı grubunun yaş ortalaması 55,18, meme kanseri izlem grubunun 53,90, kontrol grubunun 49,36 olarak geldi. Meme kanseri grubunun ortalama VKİ: 29,52 kg/m2, Meme kanseri izlem grubunun ortalama VKİ:31,78 kg/m2, kontrol grubunun ortalama VKİ: 32,47 kg/m2 olarak saptandı. Adiponektin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda ortalama 4,03 mg/L, meme kanseri izlem grubunun 4,82 mg/L, kontrol grubunda 4,42 mg/L (p=0,363) olarak sonuçlandı. Leptin sonuçları meme kanseri yeni tanı grubunda 13,08 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 22,23 ng/ml, kontrol grubunda 17,73 ng/ml (p=<0,001) olarak sonuçlandı. İrisin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda 11,58 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 17,02 ng/ml ve kontrol grubunda 15,86 ng/ml (p=0,002) olarak sonuçlandı. Sonuç: Meme kanseri yeni tanı grubunda serum irisin düzeyleri meme kanseri izlem grubuna göre daha düşük saptanmış olup çalışma anlamlı sonuçlanmıştır. İrisin meme kanser i hastalarının takibinde kullanılabilirliği ve terapötik etkileri için daha geniş hasta gruplarında çalışılmalıdır.

AdiponektinAdipoz dokuLeptin+6
Güven Yıldız
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri hastalarında adjuvan kemoterapinin sarkopeni üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık teşhis edilen kanserdir ve kanser ölümünün önde gelen nedenidir. Son yıllarda hastalığın erken teşhisi ile prognozda belirgin bir iyileşme ile, uzamış sağkalım gözlenmiştir. Bu hastalıkta kür oranları yüksek olması nedeniyle uzun dönem komplikasyonlar önem taşımaktadır. Sarkopeni; malign hastalarda önemli bir sağlık problemidir ve hastalıksız sağkalım, postoperatif komplikasyonlar, tedavi yanıtı, tedavi toksisitesi ve genel sağkalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada meme kanseri hastalarında sarkopeni görülme sıklığını ve adjuvan kemoterapinin ve hormonoterapinin kısa dönem ve uzun dönemde sarkopeni üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı' nda medikal onkoloji polikliniğe başvuran 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında meme kanseri tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Meme ve bölgesel lenf nodu dışında organ metastazı olmayan, erken evre hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Adjuvan kemoterapi alan grubu 33 hasta oluşturmuştur. Adjuvan kemoterapi almayan yalnızca hormonoterapi alan kontrol grubunu ise 20 hasta oluşturmuştur. Bu çalışmaya, tanı ve takip amacıyla PET BT/BT görüntülemesi olan hastalar MİA-MED otomasyon sisteminden incelenmiştir. L3 vertebra düzeyinde ölçülen psoas, erektör spinae, quadratus lumborum, rectus abdominis, transversus abdominis-eksternal ve internal obliq kasların kesit alanları ölçülerek sarkopeni indeksi hesaplanmıştır. Bulgular: Kemoterapi alan hasta grubunun yaş ortalaması 51.88±11.71, kemoterapi almayan hasta grubunun yaş ortalaması 62.35±7.27'dir (p <0.001). Hastalarda VKİ ile sarkopeni arasındaki ilişki incelendiğinde, tedavi başlangıcında normal kilodaki hastaların %50' sinde, kilolu hastaların %27.8' inde, obez hastaların %0' ında sarkopeni görülmüştür. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p 0.002). Tüm hasta gruplarında sarkopeni varlığı incelendiğinde tedavi başlangıcında kemoterapi alan hastaların %21.2' sinde sarkopeni görülürken kemoterapi almayan hastaların %20' sinde sarkopeni görülmüştür. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Hastaların 2. yıl izlemlerinde kemoterapi alan grupta %27.3 oranında sarkopeni görülürken, kemoterapi almayan grupta % 25 sarkopeni görülmüştür. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Kemoterapi alan hastaların kemoterapi öncesi, sonrası ve 2. yılda total kas kitlesi değişimi incelendiğinde total kas kitlesi ortalamasının kemoterapi öncesi dönemde 110.68±12.04 cm2, kemoterapi sonrası dönemde 111.74±11.75 cm2, uzun dönemde 110.49±12.40 cm2 olduğu bulunmuş, istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Kemoterapi almayan sadece hormonoterapi alan hastaların tedavi başlangıcı ve 2. yılda total kas kitlesi değişimi incelendiğinde total kas kitlesi ortalamasının tedavi başlangıcında 112.37±18.18 cm2 iken, 2. yılda 109.08±16.80 cm2 olduğu bulunmuştur. Hastaların izlemde total kas kitlelerinde bir azalma olduğu tespit edilmiş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p <0.001). Sonuç: Klinik veriler ışığında, hastalıksız sağkalım, tedavi yanıtı, kemoterapi ilşkili toksisiteler ve genel sağkalımdaki önemini vurgulayan çok sayıda araştırma ile kas kütlesinin önemi ön plana çıkmıştır. Kemoterapi ile sarkopeni seyri incelendiğinde kemoterapi alan hastalarda sarkopeninin arttığı gösterilemedi. Kemoterapi almayan sadece hormonoterapi alan hastalarda sarkopeni oranında artış gösterilememekle birlikte kas kesit alanlarında belirgin azalma gözlenmiştir. Tedavi ile birlikte sarkopenik obezite oranlarında artış gözlenmekle birlikte, istatistiksel anlamlılığa ulaşamadık. Aromotaz inhibitörü ve tamoxifen gibi farklı hormonoterapi ajanları alan hastalarda sarkopeni indeksinde farklılık saptanmamıştır.

Adjuvanlar-farmasötikKas distrofileriKaslar+3
Meltem Süngü
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımdaki hastalarda hastane mortalitesini tahmin etmek için NRS-2002 ve M-NUTRIC skor'un kullanımı

Malnütrisyon değerlendirirken birçok tarama testi kullanılabilir ancak bugüne kadar yoğun bakımda kullanılmak üzere altın standart tarama aracı bulunmamaktadır. ASPEN yoğun bakımlarda NRS-2002 ve m-NUTRIC kullanımını tavsiye etmektedir. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda NRS-2002 ve m-NUTRIC skoru kullanılarak malnütrisyonun taranması, malnütrisyonla hastane mortalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi, kritik hasta grubunda hangi tarama testinin daha uygun olduğunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 01.06.2023-31.10.2023 tarihleri arasında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi EAH, Genel YBÜ'de yürütülen prospektif çalışmaya 24 saatten daha uzun süre kalan, 18 yaşından büyük toplam180 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %48,3'ü (n=87) kadın, %51,7'si (n=93) erkek, yaş aralığı 24 ile 96 arasında değişmekte ve medyan yaş 72±16,7 idi. Hastaların medyan NRS-2002 puanı 5 (0-7), medyan m-NUTRIC puanı ise 5 (1-9) idi. NRS-2002' ye göre %58,3 (n=105) hastada ve m-NUTRIC skoruna göre %53,9 (n=97) hastada malnütrisyon açısından yüksek risk saptandı. NRS-2002 ve m-NUTRIC skoruna göre yüksek riskli (puan≥5) olan hastalarda mortalite oranı düşük riskli olan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha yüksekti. Mortalite tahmininde NRS-2002 5 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0,694 (0,617-0,772)] etkinliği gözlenmiştir (duyarlılık % 77.8, özgüllük % 61.1) idi. m-NUTRIC 5 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.672 (0.593-0.752)] etkinliği gözlenmiştir (duyarlılık %71.1, özgüllük %63.3) di. NRS-2002 ve m-NUTRIC skorları hastane mortalitesini öngörmede benzer performansa sahipti. Her iki beslenme skoru da yoğun bakımda malnütrisyon taramasında ve mortaliteyi öngörmede kullanılabilir. Bu konuda daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: NRS-2002, m-NUTRIC, yoğun bakım, beslenme, malnütrisyon, mortalite

BeslenmeMalnütrisyonMortalite+2
Aliye Nur Erdem
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolistin nefropatisini önlemede Kurkumin'in etkilerinin ratlarda araştırılması

Amaç ve Hipotez: Kolistin, giderek artan sayıda görülmeye başlanan, çok ilaca dirençli gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılmaktadır. Kolistin kullanımını kısıtlayan nefrotoksisite ve nörotoksisite gibi etkilerinin önlenmesinde antioksidan ve antiinflamatuvar ajanlar denenmiştir. Bu çalışmada da kolistin nefropatisini önlemede kurkuminin etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: 300-500 gr ağırlığındaki, cinsiyet farkı gözetilmeyen wistar albino sıçanlar, 5 ayrı gruba ayrılarak çalışmaya dahil edildi. Grup 1: (n=8) kontrol grubu, grup 2: (n=6) kolistin grubu, grup 3: (n= 7) kurkumin+kolistin grubu, grup 4: (n=8) kurkumin grubu, grup 5: (n= 8) zeytinyağı grubu olmak üzere toplam 37 rat incelendi. Gruplar 7 günlük tedavilerin ardından sakrifiye edildi. Her sıçandan bir biyokimya tüpüne kan alındı, 50 ml falcon tüplerinde 24 saatlik idrarları toplandı. Patoloji ve biyokimyada çalışılmak üzere böbrekler çıkartıldı. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kurkumin+kolistin grubu ile kolistin grubu arasında serum sistatin-c, IL-6, düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamaktaydı. Serum TNF-a kolistin alan grupta ortalama 178,5 ng/mL, kurkumin+kolistin alan grupta ortalama 120,6 ng/mL saptandı. 24 saatlik idrar volümlerine bakıldığında kolistin grubunda ortalama 23,4 ml, kolistin+kurkumin grubunda ortalama 27,1 ml bulundu. 24 saatlik idrarda kreatinin klirensi kolistin grubunda 13,8 mL/dk iken, kolistin+kurkumin grubunda 16,1 mL/dk idi. 24 saatlik idrarda NGAL düzeyleri değerlendirildiğinde sadece kolistin alan grupta ortalama 13,8 ng/mL, kolistin+kurkumin alan grupta ortalama 12,5 ng/mL bulundu. İki grubun TOS değerlerinde farklılık yokken, TAOS değerlerine bakıldığında sadece kolistin alan grupta ortalama 2,7 U/mL, kolistin ve kurkumin alan grupta ortalama 1,7 U/mL saptandı. Patolojik değerlendirmede her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bu çalışmaya göre kolistin alan grupta böbrek hasarı bir miktar oluşmuştur ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşamamıştır. Kurkumin eklenen grupta ise oksidatif stresin, inflamasyonun ve böbrek hasarının daha az olduğu görülmüştür. Bu bulgular ışığında kurkuminin, kolistin nefropatisini önleyen önemli bir molekül olduğunu düşünmekteyiz. Doğru doz ve süreye ulaşmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu da aşikardır. Anahtar Kelimeler: Kolistin, antioksidan, antiinflamatuvar, kurkumin, akut böbrek hasarı

Akut böbrek hasarıAntiinflamatuar ajanlarAntioksidanlar+6
Elif Selvioğlu
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer ilişkili ve karaciğer dışı nedenli asiti olan hastalarda BNP'nin ayırıcı tanı ve klinik seyirdeki önemi

Asit; dünyada en sık karaciğer sirozunda olmakla birlikte ikinci sıklıkta kalp yetmezliği ve malignitelerde görülür. Hem kalp yetmezliğinde hem de sirozda asit oluşumunda temel patoloji sinüzoidal hipertansiyondur. Bu nedenle her iki durumda da serum asit albumin gradienti ≥ 1,1 g/dl'dir. Serum B tipi natriüretik peptid (BNP) ise kalp yetmezliğinde tanısal marker olarak kullanılan bir peptid çeşididir. Aynı zamanda BNP düzeyleri sirozlu hastaların serumunda da artabilir ve karaciğer hastalığının ciddiyetiyle ilişkilendirilebilir. Bu çalışmanın amacı; BNP nin asit etyolosinde ayırıcı tanıda bir tanı aracı ayrıca siroz hastalarında komplikasyonları öngörmede bir marker olarak kullanılıp kullanılamayacığını saptamak. Çalımaya karaciğer sirozu olan 62 ve siroz dışı hastalıkları olan 68, toplam 130 hasta, 42 tane de asiti olmayan siroz hastalarından oluşan kontrol grubu alındı. Hastalara aynı merkezde ekokardiyografi yapıldı, uygun miktarda parasentez yapıldı ve eş zamanlı venöz kanları alındı. Serum asit-albumin gradientleri hesaplandı, BNP ve tam kan sayımı ile biyokimyasal değerlerine bakıldı. Siroz hastalarında komplikasyonlar retrospektif olarak tarandı. Tüm gruplarda BNP düzeylerine bakıldığında; kalp yetmezliği grubunun diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklı olduğu saptandı. Siroz hastalarının komplikasyonlarına bakıldığında ise; BNP nin trombosit sayısı ve albumin düzeyi ile ters korele olduğu; hepatik ensefalopati, hepatorenal sendrom ve spontan bakteriyel peritonit ile korele bir şekilde yükseldiği saptandı. Bunun yanında BNP nin özofagus varis derecesi ve varis kanaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Siroz hasta grubunda BNP nin sağkalımla ilişkisine bakıldığında ise BNP düzeyi daha düşük hastaların daha uzun yaşadığı fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak BNP'nin kalp yetmezliği ilişkili asit tanısında bir araç olabileceğini ve siroz hastalarında komplikasyonları öngörebileceğini düşündük. Anahtar Kelimeler: Asit, BNP, karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, portal hipertansiyon

Asit sıvısıHipertansiyonHipertansiyon-portal+4
Burcu Benli
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mezotelyomada c-MYC ve EZH-2 ekspresyonu ile merlin ve BAP-1 kaybının klinik önemi

Amaç: Malign mezotelyoma (MM), plevral, peritoneal veya perikardiyal boşluklardan kaynaklanan agresif bir tümördür. MM için en güçlü prognostik faktörler evre ve histoloji olmakla birlikte, hassas tıp için MM için prognostik ve / veya öngörücü faktörlerin bulunmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı MM'de demografik değişkenler ile BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin'in prognostik önemi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Hasta Seçimi ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 75 MM hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Asbest maruziyeti, sigara içme öyküsü, tümör yerleşim yeri, histopatolojik tip, tedavi yöntemleri, ECOG performans durumu ve hastalık evresi de dahil olmak üzere 75 hastanın demografik özellikleri değerlendirildi. BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin ifadeleri 67 vakada immünohistokimya ile değerlendirildi ve ekspresyon düzeyleri ve / veya ekspresyon kaybı ve sonuçları sağkalım süreleri ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 20.0 sürümü kullanıldı. Bulgular: Kadın / erkek oranı 42/32, yaş ortalaması 60 ± 10,8 idi. Olguların çoğunda epiteloid tip MM (60 olgu), 12'sinde bifazik tip MM ve 3'ünde sarkomatoid tip MM vardı. Ortanca toplam sağkalım, kadınlarda, erken evre hastalığı olanlarda, sigara içmeyenlerde, iyi performans gösteren ve epiteloid tip MM' li olgularda daha uzundu. BAP-1 kaybı ile progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım arasında ilişkili bulunmadı. Merlin kaybının toplam ve hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Güçlü EZH-2 ekspresyonunun daha kısa toplam sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Güçlü c-MYC ekpresyonunun daha kısa toplam sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. EZH-2 ve c-MYC için kombine yüksek ekspresyonun, en kısa sağkalım ile ilişkili olduğu, ikisinin de negatif olduğu vakaların en kısa sağkalıma sahip olduğu saptandı. Çok değişkenli analizlerde histolojik alt tip, evre, ECOG performans durumu ve EZH-2 prognostik faktör olarak bulundu. Sonuç: BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin ifadeleri biyopsi örneklerinde veya cerrahi örneklerde immünohistokimya ile tespit edilebilir. Özellikle EZH-2 ve c-MYC ifadelerinin daha kısa hastalıksız ve toplam sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. EZH-2 ve / veya c-MYC'yi hedef almak, MM'li olgularda önemli bir tedavi seçeneği olabilir. Bu sonuçları doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, BAP-1, EZH-2, Merlin, c-MYC, sağkalım

BiyobelirteçlerGen ifadesiGenler-MYC+6
Ahmet Melih Arslan
Çukurova University
2019
00