Akıl
Bu konu başlığı altında 77 tez
Natüralizm ve akıl delili
Aklın bizi gerçeklerle ilgili doğru bilgiye ulaştırdığına dair inancımız her araştırma alanının temelindeki en sarsılmaz ilkedir. Bu inanç o kadar güçlüdür ki o olmadan akıl yürütemeyiz. Onun gerçekliğini dahi sorgulayamayız çünkü bu sorgulama için de aklımıza güvenmek zorundayız. Fakat natüralizm doğruysa bu inanç tehlikeye düşer. Çünkü natüralizme göre akıl, akıldan yoksun doğal süreçlerin bir sonucudur. Eğer akıl, gaye ve mantıktan yoksun fiziksel olayların bir ürünüyse onun güvenilirliğine duyduğumuz inancın doğal açıklamalarla temellendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bir rasyonel görüş olarak natüralizm kendini çürütür. Buna karşın teizme göre akıl, kaynağını doğaüstü rasyonel bir varlıktan alır. Akıl doğal bir sonuç değil, tüm varlığın ilk sebebidir. Ancak akıl sahibi kişisel bir Tanrı varsa ve gerçeği bilmemizi hedeflediyse aklın doğru bilgiye ulaştıracağına inanmak için bir güvencemiz vardır. Bu çalışmada insanın gerek günlük hayatını gerek bilimsel çalışmalarını yürütmek için başvurduğu akıl yürütme ya da rasyonel çıkarım yetisinin varlığını natüralizm mi yoksa teizm mi daha makul açıklar sorusu cevaplanmaya çalışılacaktır. Temel iddiamız, akla duyduğumuz güveni temellendirmede natüralist teorilerin başarısız olduğunu savunan filozofların geliştirdiği argümanlar ışığında, aklın ve akıl yürütmek için gerekli koşulların varlığını ancak teizmin tutarlı bir şekilde açıkladığı ve bu nedenle akıl yürütme yetisinin natüralizme karşı güçlü bir delil oluşturduğudur.
Haris el-Muhâsibî'de Tanrı insan ilişkisi
İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki, tarih boyunca düşünce dünyasının en temel meselelerinden biri olmuştur. Bu çalışmada, İslâm düşüncesinin önemli isimlerinden Haris el-Muhâsibî'nin (ö. 243/857) Tanrı–insan ilişkisine dair görüşleri, akıl, kalp ve nefis kavramları çerçevesinde felsefî ve tasavvufî bir bakış açısıyla incelenmektedir. Muhâsibî'nin Kur'ân merkezli yaklaşımı, psikolojik derinliği ve ahlâkî sorumluluğa verdiği önem, onun düşüncesini yalnızca dönemine özgü değil, aynı zamanda evrensel düzeyde dikkate değer kılmaktadır.Tez üç ana bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, Muhâsibî'nin yaşadığı dönemin tarihî, kültürel ve entelektüel arka planı ele alınmış; dönemin kelâmî ve tasavvufî problemleri bağlamında onun düşünsel yönelimi değerlendirilmiştir.İkinci bölümde, akıl, kalp ve nefis kavramları merkeze alınarak Muhâsibî'nin insan anlayışı ayrıntılı biçimde incelenmiş; bu kavramların Tanrı–insan ilişkisine nasıl temel oluşturduğu tartışılmıştır.Üçüncü bölümde ise bu üçlü yapının metafizik bütünlüğü, özellikle marifetullah ve ahlâkî sorumluluk bağlamında ele alınmış; Batı düşüncesiyle karşılaştırmalı bir analiz yapılmıştır.Bu çalışma, Muhâsibî'nin insanı çok katmanlı bir varlık olarak ele almasının, onun Tanrı ile kurduğu ilişkiye nasıl yön verdiğini ortaya koymaktadır. Aklın muhasebesi, kalbin arınması ve nefsin terbiyesi gibi unsurlar yalnızca bireysel bir arınmanın değil, aynı zamanda ilahî hakikate yönelen bir bilme ve olma sürecinin temel taşlarıdır.
Muhyiddin İbnü'l Arabî'de akıl iman ilişkisi
Akıl iman ilişkisi konusunda tarih boyunca bir çatışma olduğu görülmektedir. Farklı din mensubu taraftarları, imanı tereddütsüz kabul edilmesi gereken bir unsur olarak gördüğünden, akıl kavramı yeri imana göre oluşturulmaya çalışılan ya tamamen dışlanan ya da tedbirli yaklaşılan bir kavram olmuştur. Aklın imanla ilişkisi dini epistemolojide bakıldığında ise, imanı önermelerin temellerinin kaynağı ve bu kaynakların doğrulanabilir olup olmadığı soruları gündeme gelmiş ve bu soruların temelini ise; hem iman kavramının farklı şekillerde anlaşılması hem de imanın temeli ve mahiyetiyle ilgili farklı düşüncelerin bulunması oluşturmuştur. İmanın temelinde kimilerine göre akli süreçler bulunurken kimilerine göre ise akli süreçlerle temellendirilemeyen unsurlar bulunmaktadır. Muhyiddin İbnü'l Arabî İslam düşünce tarihinde ortaya koyduğu düşünce sistemiyle çok tartışılmış, doğuda ve batıda hala isminden söz edilen ve hakkında birçok eser yazılan, önemli bir sûfî-filozoftur. İbnü'l Arabî'ye göre akıl, insanı Allah'ın vahdet bilgisine selbi olarak götüren bir araç olmakla birlikte marifet bilgisine yani O'nun Zâti bilgisini idrak etmesinde yetersiz kalır. Aklın idrak alanı gayb âlemi değildir çünkü akıl metafizik âlemin bilgisine ulaşamaz. Akıl sınırlıdır ve aklın üstünde olan bilgi kaynağı ise keşftir. Keşf ise bizi marifetin bilgisine ulaştırır. İnsanın amacı da marifetullaha erişmektir. Marifetullah ise Allah'ın Zâti bilgisine erişmek demektir. Marifetullaha erişmek ise keşf ile olur. Akıl bize Allah'ın varlığını gösterir, keşf ise Allah'ın bilgisine ulaştırır iman ise bize Allah'ın Zatını tanıttırır. Bundan dolayı akıl ve iman birbirini tamamlar ve kuvvetlendirir. Akıl imanın nuruyla aydınlanmalıdır ve imana tabi olmuş akıl gereklidir. İbnü'l Arabî ilmin rütbesinin, imandan daha üstün olduğunu belirterek ilme ulaşmada temel kaynak olan aklın önemini vurgulamış ve akılsız gerçekleşmeyecek olan imanın vurgusunu yapmış böylelikle de akıl ve imanın bütünlüğünü vurgulamıştır. Anahtar Kavramlar: İbnü'l Arabî, Akıl, Keşf, İman
Kant'ta saf aklın sınırı
Bir problem olarak akla sınır çizme; yani insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği, doğru bilgiye nasıl ulaşabileceği veya nerde durması gerektiği geçmişten günümüze kadar felsefenin temel konularından biri olagelmiştir. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden Immanuel Kant'ın eleştiri felsefesinde ulaşmak istediği temel amaç da, Critique of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi) adlı eserinde belirttiği üzere, saf aklın bütün kapsamını, hem sınırları hem de içeriğiyle eksiksiz ve genel ilkelere göre belirlemektir. Kant eleştiri felsefesinde, klasik metafizikçilerin yaptığının aksine, metafizik bilgilerin pozitif bilimlerin yöntemleriyle bilinemeyeceğini savunmuştur. Kant'a göre eğer metafizik bir bilim olarak mümkün olacaksa, insan aklı neyin a priori olarak bilineceğini tespit etmek, bu temel üzerinde prensiplerini belirlemek ve bu prensiplerin uygulanabileceği alanın dışında kalan şeyleri bilimin dışında bırakmayı kabul etmek mecburiyetindedir. Metafiziğin bir bilim olabilmesi için, aklın deneyimi aşan bu etkinliğinin bilimsel açıdan dayanaklarının ve çerçevesinin açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği problemiyle ilgili olarak öncelikle ele alınması gereken, saf aklın deneyimden bağımsız olarak neyi, ne kadar ve nasıl bilebileceğinin belirlenmesidir. Bu bağlamda Kant eleştirisinde, a priori (deneyimde verilmeyen)-a posteriori (deneyimde verilen) kavramlarına paralel olarak fenomenal (duyu verileriyle deneyimlenebilen alan) ve numenal (duyu verileriyle deneyimlenemeyen alan) dünya ayrımlarını yaparak fenomenlerin bilgisini elde etmek mümkün iken, numenlerin bilgisini elde etmenin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Kant bu iddiasını, deneyden gelmeyen ama deney-nesne bilgisiymiş gibi bilgimizi genişleten "sentetik a priori yargı"ların nasıl olanaklı olduğunu bu yargıların kaynak, kapsam ve sınırlarını göstermeye çalışarak temellendirmiştir. Bu problem "saf matematik nasıl olanaklıdır?", "saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?" ve "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" sorularını da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada, "saf aklın sınırı nedir?" problemi, Kant'ın eleştiri felsefesi üzerinden araştırılmıştır. Felsefe tarihinde bir mihenk taşı görevi gören Kant'ın eleştiri felsefesi; "eleştiri" ve "sınır" kavramları ile felsefe tarihine yönelttiği sorular ve cevapların Kant sonrası felsefeye yaptığı etkinin daha iyi anlaşılması için önem arz ettiğinden söz konusu kavramlar bağlamında irdelenmiştir. Çalışmanın temel amacı; Kant'ın geleneksel metafiziğe yönelik eleştirilerine yön veren aklın deneyimden bağımsız olarak kullanımı hakkındaki düşünceleriyle bilgiye çizdiği sınırları belirleyerek onun eleştiri felsefesinde "saf aklın sınırı" problemini tespit ve analiz etmek; tartışmalardan hareketle "saf aklın sınırı"nı açığa çıkartmaktır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada, akla çizilen sınırlar içinde Kant felsefesinde aklın teorik faaliyetlerine temel teşkil eden durum, olanak ve şartlar ortaya konmuş; transendental felsefenin temel argümanlarıyla "matematik ve doğa bilimlerinde sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?" sorunsalıyla birlikte "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" problemi sistematik bir şekilde incelenmiştir. Bu inceleme göstermiştir ki, metafizik alanda sentetik a priori bilgi, yani metafiziğin nesnel nitelikte bir bilim olmasına imkân sağlayacak bir bilgi, metafizikte saf aklın sınırlarını aşmaktadır. Anahtar Kavramlar: Kant, Saf Akıl, Sınır, Transendental, Eleştiri
İmam Mâtürîdî'de akıl teorisi
Kelâm ilmi içerisinde akıl çeşitli yönleriyle ele alınmış, bilhassa tanımı, niteliği, türleri ve akıl-nakil münasebeti açısından inceleme ve araştırmaya tabi tutulmuştur. Bunun en önemli nedeni, aklın dini sorumlulukta başat rol oynamasının yanı sıra, çeşitli bilgi vasıtaları ile edinilen bilgilerin sağlamlığını kontrol eden bir ölçüt konumunda bulunması ve onlara hâkim durumda olmasıdır. Akıl olmaksızın herhangi bir ilmi ilerlemeden söz edilemeyeceği gibi, akla ters düşen din de muhatapları nazarında herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Bu nedenle aklın, dinin inanç esaslarının anlaşılması noktasında çok önemli bir görevi vardır ve vahiy kaynaklı delilleri anlamlandırmada da çok önemli bir fonksiyona sahiptir. İmam Mâtürîdî İslam düşünce tarihinde, önemli fikirleri ve eserleriyle kendisinden sonraki nesillere öncülük etmiş önemli bir mütefekkir ve mütekellimdir. Dini ilimlerin metodolojik bir hüviyet kazandığı, her bir görüşün kendi sistemini oluşturduğu bir çağda yaşayan Mâtürîdî, geliştirdiği çözümlerle İslam dünyasında özgün bir yer edinmiştir. Çalışmamızda onun düşünce sisteminin bel kemiğini oluşturan akıl teorisi incelenmiştir. Bu bağlamda öncelikle büyük mütefekkir Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin hayatı, eserleri ve onun İslam düşüncesine damga vuran fikirleri ele alınmıştır. Bu bölümde bilhassa onun kendine özgü geliştirdiği ve kendisinden sonra kelâm kitaplarında müstakil olarak yer verilen bilgi kuramı ile tevhid anlayışı, iman anlayışı ve siyaset anlayışına yer verilmiştir. İkinci bölüm olan islam düşüncesinde akıl teorileri başlığında akıl konusu, kavramsal olarak ele alınmış, aklın mahiyeti, tasnifi, verdiği hükümler ve aklın yeri konusundaki tartışmalara değinilmiştir. İslam düşünce tarihinde akla filozoflar, tasavvufçular, selefiler ve kelâmcılar nazarından bakılarak, modern çağda akıl teorileri ile aklın tarihsel serüveni gözler önüne serilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde İmam Mâtürîdî'nin bilgi teorisinde aklın yeri ve işlevi onun Kitâbu't-Tevhîd ve Te'vîlâtu'l-Kur'ân isimli eserlerinden hareketle öncelikle akıl sahibi olan insanın yapısına değinilmiş, aklın bilgisel değeri, dini değeri, bilginin tarifi ve hakikati İmam Mâtürîdî'nin perspektifinden işlenmiştir. Yine Mâtürîdî açısından bilginin kaynakları; duyular, haber ve istidlâl olarak aktarılmış, bilginin çeşitleri ortaya konulduktan sonra bilgi aracı olarak akıl, aklın yetkinlik alanı, aklın dine olan ihtiyacı ve aklın sınırlarına değinilmiştir. Son olarak akıl-nakil ilişkisi ile Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin dini anlamada işlevsel akla verdiği değer ortaya konulmuştur.
Zihin felsefesinin tarihsel gelişimi
Zihin felsefesinin kökleri Antik Yunan'a kadar dayanmaktadır. Ruh düşüncesi, insanın düşünen canlı olarak bilinmesi, insanı diğer tüm şeylerden ayırmaktadır. İnsan-ruh-beden tartışmalarında genel olarak ruhun bedeni kontrol eden güç olarak düşünülmektedir. Platon ise ruh ve beden konusunda ruhu özne olarak görmektedir. Modern dönemde, Descartes'te de görülen düalist yaklaşım Çağdaş döneme kadar etkinliğini korumaktadır. Dil felsefesinde Wittgeinstein'in dil oyunu ve nörolojinin etkisiyle zihin felsefesi beyinsel etkileşim ve yapay zekâlar üzerinden tartışılmaya başlanmaktadır. Ruh kavramı yerini bilinç kavramına bırakmıştır. Searle bilinç, algı kavramlarını beyinsel faktörler üzerinden incelerken, Turing Testine karşı yapay zekânın insan gibi düşünemeyeceği konusunda Çin Odası Argümanını geliştirmektedir.
İbnü'l Arabî'nin eserlerinde akıl ve kalp
İnsanlık tarihi boyunca insanın var oluşu ve varlığının en önemli özelliğinin ne olduğu sorgulanmıştır. İnsan, maddi ve manevi evrene ilişkin bu araştırmaların hem öznesi hem de nesnesi olmuştur. İnsanın bu sorgulama çabası tatmin edici cevaplar alana kadar devam etmiştir. İbnü'l Arabî, zihnini kurcalayan konuları sorgulayarak sistematik cevaplar bulmak ve bunu yaşam felsefesi haline getirmeyi hedeflemektedir. Metafiziksel ve fiziksel problemlere çözüm arayan İbnü'l Arabî'nin sahih düşüncelerinin kaynağını, takip ettiği rotayı eserleri göstermektedir. Eserlerinden ve düşüncelerinden hareketle İbnü'l Arabî denildiğinde akla vahdet-i vücûd gelmektedir. Her ne kadar eserlerinde bu deyimi kullanmasa da Vahdet-i vücûd felsefesini ilk sistematikleştiren ve en zirveye taşıyan İbni Arabi'nin bizzat kendisidir. Zirveye taşınan bu düşünceye tezin ilk kısmında değinilmiş olsa da asıl dikkat çeken ve heyecan uyandıran nokta akıl ve kalp kavramları olmuştur. Eserleri akıl ve kalp çerçevesinde okuduğunda aslında her şeyin akıl ve kalp arasındaki ilişkiye uygun vücud bulduğunu, tüm düzenin sonunun yine akıl ve kalpte biteceği görülmektedir. Akıl ve kalp kavramları iki farklı alana hitap eder gibi görünse de gayesi tek olana işaret etmektir. İbnü'l Arabî'nin eserlerinde akıl ve kalp konusunun hem bilgi felsefesine hem de aşk felsefesi alanında yeni kapıların anahtarı olacağı kanısı güdülmüştür. Aynı zamanda insanların en büyük psikolojik ile felsefi problemlerin dayanağı aklı ve kalbi arasındaki zahiri savaşlardan meydana gelmektedir. Eğer insan bunların arasındaki ilişkiyi olması gereken düzeyde bilirse ve pratik hayatına uygularsa aklına güvenip kalbine de sevgi tohumları atmış olur. Akıl ve kalbin birbiriyle ilişkisini keserek tek başına hükümdar olduğu ve hüküm sürdüğü zaman insan, çıkmaz sokaklara sapıp oralarda kapana kısılacaktır. Cüzi/sınırlı akıl olarak adlandırılan insan aklı ve insan kalbinin ilişkisinin nasıl olması gerektiği de bu çalışmada ortaya çıkacaktır. Anahtar Kelimeler: Gaye, Vahdet-i Vücûd, Akıl, Kalp, Zahir.
Muhammed İkbal ve Seyyid Hüseyin Nasr'da din bilim ilişkisi
Din ve bilim insanlığın hayatı boyunca evreni anlamak için incelenen ve araştırılan alanlardan birisi olmuştur. Doğayı anlamak ve anlamlandırabilmek için bilime, dini ise kaidelerine uygun anlamak ve anlamlandırmak için vahiy kitapları temel alınarak açıklamalar yapılır. İnsanlığa gönderilen vahiyler evreni anlamlandırmak için belirli yargılar ortaya koyar. Ancak bu yargılar Ortaçağ döneminde dini amacının dışında araç olarak kullanan gruplar tarafından deforme edilmiştir. Dinin etkisinin azalmasıyla oluşan boşluk bilimle doldurulmuştur. Böylelikle aydınlanma dönemi başlamış ve akla verilen önem artmıştır. Aklın işlevsel süreci dinin vermiş olduğu ilahi mesajlar üzerine düşünmeler başlatsa da akıl genel olarak dini alandan kendisini soyutlamıştır. Bu çalışmada iki yakın coğrafyada yetişmiş olan düşünürlerin ele alınmasındaki amaç düşünürlerin yakın coğrafyalarda yaşıyor olmaları ve hayatlarından belirli evrelerin geçiyor olmasına rağmen ele almış oldukları konuları farklı açılardan çalışmış olmalıdır. Bu sebeple ortaya çıkmış olan görüşlerde farklılıklar olmuştur. Çünkü her düşünürün kendisine ait bir fikri yönelimi bulunmaktadır. İki düşünür de hem dinin vahiy kökenli oluşuna değinerek hem de bilimin akla önem vermesini daha ılımlı bir yaklaşımla izah etmişlerdir. Aynı zamanda düşünürlere göre bilimin akla önemi, aklın da vahiy kökenli oluşuna bağlanılmıştır. Doğa akıl ile bilinebilir fakat bu akıl ilahi bir akıl olmalıdır. Doğanın bilim konusunda akla verdiği yetki deneyle açıklama gerektirir. İki düşünür de modern bilim alanına eleştirel yaklaşımlarda bulundukları da dile getirilebilir. Böylelikle modern bilime hâkim olan iki düşünür de bilim konusunda İslam bilimini savunduklarını eserlerinde dile getirmişlerdir.
Sadruşşeria Ubeydullah b. Mesud'un hayatı ve akıl anlayışı
Sadrüşşeria Ubeydullah b. Mes'ud, Buhara'da yaşamış, Hanefî ekolüne mensup bir âlimidir. Kelâm, fıkıh, usul, mantık ve felsefe gibi alanlarda zamanının en önemli şahsiyetlerinden biri olan Sadrüşşeria, naklî ve aklî ilimlerde önemli bir yere sahiptir. Moğol istilasından sonra harabeye dönen Buhara'nın yeniden ilim merkezi olmasında ve Hanefîliğin günümüze kadar gelmesinde etkili olmuştur. Sadrüşşeria'nın İslamî ilimlerin birçok dalında yazdığı eserleri, öğrencileri vasıtasıyla İslam dünyasına yayılmış ve Osmanlı medreselerinde de okutulmuştur. Sadrüşşeria, aklın işlevselliği üzerinde durarak akıl ile nakil arasında mutedil bir yol tercih etmiştir. Ona göre, iman-amel, mükâfat-ceza, cebir-irade açısından kişinin sorumluluğundan bahsedebilmek için "teklifi mâ lâ yutak"ın güç yetirilebilir olması gerekir. O, yükümlülüğün şartı olarak ilimle birlikte kudreti de şart koşmuştur. Sadrüşşeria bu meyanda, ilim, irade ve kudret gibi kelâmî üç konu üzerinde durmuştur. Ona göre tekliften bahsedebilmek için mükellefin ne ile sorumlu olduğunu bilmesi, fiile niyetinin olması, sorumlu tutulduğu fiili yerine getirebilecek güce sahip olması gerekir.
Sadrüşşeria Ubeydullah b. Mes'ud'un akıl anlayışı
Sadrüşşeria Ubeydullah b. Mes'ud, Buhara'da yaşamış, Hanefî ekolüne mensup bir âlimidir. Kelâm, fıkıh, usul, mantık ve felsefe gibi alanlarda zamanının en önemli şahsiyetlerinden biri olan Sadrüşşeria, naklî ve aklî ilimlerde önemli bir yere sahiptir. Moğol istilasından sonra harabeye dönen Buhara'nın yeniden ilim merkezi olmasında ve Hanefîliğin günümüze kadar gelmesinde etkili olmuştur. Sadrüşşeria'nın İslamî ilimlerin birçok dalında yazdığı eserleri, öğrencileri vasıtasıyla İslam dünyasına yayılmış ve Osmanlı medreselerinde de okutulmuştur. Sadrüşşeria, aklın işlevselliği üzerinde durarak akıl ile nakil arasında mutedil bir yol tercih etmiştir. Ona göre, iman-amel, mükâfat-ceza, cebir-irade açısından kişinin sorumluluğundan bahsedebilmek için "teklifi mâ lâ yutak"ın güç yetirilebilir olması gerekir. O, yükümlülüğün şartı olarak ilimle birlikte kudreti de şart koşmuştur. Sadrüşşeria bu meyanda, ilim, irade ve kudret gibi kelâmî üç konu üzerinde durmuştur. Ona göre tekliften bahsedebilmek için mükellefin ne ile sorumlu olduğunu bilmesi, fiile niyetinin olması, sorumlu tutulduğu fiili yerine getirebilecek güce sahip olması gerekir.
Rasyonalizm'den Fideizm'e: Kant ve Kierkegaard
Günümüzde "inanç" ve "inanılan şey" hakkındaki tartışmalar hem bireysel hem de bilimsel anlamda varlığını sürdürmektedir. Kişi inançları (varoluş bakımından) söz konusu olduğunda inancın öznel olduğu, "inanma"nın altında yatan akli nedenler söz konusu olduğunda ise nesnel olduğu yönünde gerekçelendirmeler yapılmaktadır. Bu çalışma; inanç mefhumuna, akıl eleştirisi neticesinde nesnellik atfeden Kant ve "inancın" öznenin varoluşunun dinamizmi olduğunu belirten Kierkegaard felsefelerindeki karşıtlığı takip ederek inancın evrensel mi yoksa bireysel mi olduğunu araştırmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Kant'a değin süregelen geleneksel metafiziğin öğretileri, bu metafiziğin Tanrı kanıtlamaları ile kıyas içinde araştırılmıştır. Aydınlanma'nın geleneksel metafiziğe eleştirisi ve Kant'ın yeni bir metafizik öğretisi kurma girişimi çerçevesinde akıl eleştirisi incelenerek, Kant'ın, hem bilginin, hem metafiziğin, hem de bir "akıl inancının evrensel olabileceği" düşüncesi tartışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, Kant sonrası idealist felsefenin, öznelliği ve bireyi nesnellik çatısı altında erittiği iddiası üzerinden teoloji eleştirisini geliştiren Kierkegaard felsefesinde "inanç" kavramının yeri araştırılmıştır. Hakikati öznellik olarak ele alan Kierkegaard felsefesinde "inanç" kavramının akıl ve nesnellik ile olan bağının neden reddedildiği ve inanmanın neden bireyin varoluşuna indirgendiği tartışılmıştır. Böylelikle; sonuçta, inanma edimine getirilen karşıt iki düşünce yaklaşımı karşılaştırılarak bu edimin hangi koşullarda ve ne tür gerekçelerle ortaya çıktığını, ahlak ile bilim ile ve en nihayetinde tek tek insanların varoluşları ile nasıl ilişkide olduğunu gösterilmeye çalışılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Akıl, İnanç, Kant, Kierkegaard
İslam inanç esasları açısından deizm eleştirisi
Bu çalışma İslam düşüncesi açısından akli ve nakli delillendirmeler getirmek suretiyle deizme yönelik eleştirileri kapsamaktadır. Çalışmada İslam'ın inanç esaslarına aykırılık teşkil eden deist öğretiler incelenmiş, İslam düşüncesi açısından bu öğretilere karşı gerek ayetler ışığında gerekse de İslam alimleri perspektifinde çeşitli savunular yapılmıştır. Ele alınan çalışmanın birinci bölümünde, eleştirilerin sağlam dayanaklar üzerine oturtulabilmesi için deizm akımı genel hatlarıyla tanıtılmıştır. Buna göre; deizmin çeşitli tanımlamalarına yer verilmiş ve bu akımın diğer inanç modellerinden olan teizm ve ateizm ile olan mukayesesi yapılarak aralarındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte deizmin çeşitlerine ve tarihsel sürecine de değinilmiş, bu akımın öğretilerinin tarihin çeşitli dönemlerinde var olduğu, ancak sistematik bir akım olarak deizmin İslam'a karşı değil; Hristiyanlık dinine karşı tepkisel olarak ortaya çıktığı vurgulanmıştır. Çalışma, deizmin çıkış süreci olarak Hristiyanlığın yarattığı çıkmazlardan kurtulma arzusunun bir tezahürü olduğunu ele alsa da, asıl amaç, deizmin İslam dinindeki öğretilerin tam karşısında olduğunu ortaya koyarak İslam esasları açısından deizme yönelik teolojik cevaplar verebilme gayesini taşımaktadır. Günümüzde popülaritesini arttıran deizm akımının temel doktrinleri olduğu bilinmektedir. İlahi bir bilgi kaynağı olan vahyi reddeden deizm akımı, Tanrı'ya olan bakış açısıyla dikkat çeker. Onlara göre salt akıl, vahyin varlığını anlamsız kılmaktadır. Vahyin reddedilmesi ise aklın öncelenerek Tanrı'nın pasifize edilmesi anlamına gelmekte, Tanrı'nın insana ve aleme olan müdahaleciliği yok sayılmaktadır. İşte aklın otorite konumunda olması, deizmde ön plana çıkan hareket noktası olduğundan dolayı bu çalışmada irdelenmiş, İslam ile deizmin akla verilen yetkinlik konusundaki temel parametreleri ele alınmıştır. Çalışmanın ana omurgasını oluşturan ikinci bölümde ise, İslam'a ve deizme göre din ve Tanrı tasavvurları ile nübüvvet kurumu ve ahiret hayatı konuları hakkında bilgiler verilmiş, deist öğretilere karşı delillendirme ve eleştirel değerlendirmeler bu bölümde yapılmıştır. Üçüncü bölüm ise, deizmin sosyolojik anlamda bıraktığı etkileri kapsamaktadır. Bundan hareketle, toplumdaki deizm tehlikesine karşı İslam dininin tam anlamıyla anlatılamamasına ve İslam'ın karşısında duran gerek deizm gerekse de diğer inanç modellerine karşı ne tür tedbirler alınması gerektiğine özellikle dikkat çekilmiştir. Anahtar Kelimeler: Deizm, Deist, Deizm Eleştirisi, Akıl, Tanrı, Yaygınlaşan Deizm
Kur'an'da imani konuların aklen delillendirilmesi
Akıl, dinen sorumlu olabilmenin ilk şartıdır. Bunun gereği olarak Kur'ân, muhataplarına hitap ederken aklı ön plana çıkaran bir delillendirme yöntemi benimsemiştir. Bu durumun, akletmeye vurgu yapan muhtelif kavramlarla olması, akletmenin önemini ve değerini göstermektedir. Zira Kur'ân'da aklın kullanılmaması durumunda kişinin, pislik içinde kalacağı belirtilmiştir. Bütünüyle hidayet rehberi ve kaynağı olan bu Kitap, birçok yerde karanlıklar içinde olan insanlığı, akletmesi durumunda aydınlığa çıkaracağını da bildirmiştir. Akletmek suretiyle yaratılanların en üstünü ve şereflisi olan insanın, bu fıtrî durumuna uygun hareket etmemesi, muhakkak ki zulüm olacaktır. Bu sebeple başta akıl ve delil ile ilgili konuların genişçe ele alınması ve ardından insanlığın en önemli ihtiyacı olan iman ile ilgili esasların aklen delillendirilmesi önem arz etmektedir. Bunun yanı sıra insanlığın güncel problemleri olan maddeyi esas alan akımların naklen gelen bilgileri kabul etmemesi, onlara karşı aklen delillendirmeyi gerekli kılmaktadır. Tahkîkî iman konusu da aklen delillendirme ile bir bütün mesabesindedir. Bilindiği üzere taklîdi iman, geçerli olmasıyla beraber bir geçiş aşaması konumundadır. Kur'ân'ın, akletmeye ilişkin ayetleri, tahkîkî imanı mümkün kılmakta ve böylece Kur'ân, muhataplarından tahkîkî iman ile tahkik üzere düşünce ve yaşamayı talep etmektedir. Bu sebeple bunların hangi ayetlerde yer aldığı ve uygulanabilirlik durumunun bilinmesi, fiiliyata geçirilmesi açısından önem taşımaktadır. Akla vurgu yapan ayetleri temel alan bir bakış açısının, aklın öncülüğünde naklî hakikatlerin özüne vâkıf olacağı kanaatindeyiz. Bu çalışmada da akıl ve delil kavramları, Kur'ân perspektifinde tahlil edilecek, ayetler ile örnekleme ve pekiştirme yapılarak, Allah, peygamber, kitap ve âhiret inancı gibi iman esasları ile imanın tahkîkî olması gibi konular ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kur'ân, İman, Akıl, Delil, Tahkîkî İman.
Aklın nazari süluku "Lâmiî Çelebi'nin Hüsn ü Dil Eseri'nde aklın konumlandırılışı"
Osmanlı Devleti kuruluşundan yıkılışına kadar tasavvufla iç içe olmuştur. Bu durumun Osmanlı'nın şiirine, musikisine, mimari ve sair sanat anlayışı ile hayatı anlamlandırışına tarihi süreç içerisinde ziyadesiyle aksettiği görülür. Teze konu olan Lâmiî Çelebi'nin Hüsn ü Dil'i de tasavvufun edebi formu olarak Osmanlı sanatına aksetmiş önemli eserlerden biridir. Esasen tercüme olan bu eserde Osmanlı tasavvuf sahasında vücuda getirilen klasik seyr u süluk anlayışının -biraz farklı olsa da- kademeli bir anlatımı alegorik olarak tahkiye edilmiştir. Klasik anlayıştan farklılığı salikin önce nazari ilmi temin edip daha sonra kalbi süluku itmam etmesinden kaynaklanır. Bu sahada bahsedildiği gibi birçok eser yazılmışken bu esere yönelimin en mühim gerekçesi salikin sülukunu hem kalbi hem akli olarak tamamlamaya çalışmasında yatmaktadır. Böylelikle tasavvufa yöneltilen akli oluştan uzaklık fikri incelenen eser üzerinden hiç değilse bir yönüyle bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Eserin tetkikinde tasavvufi makamların yeri geldikçe yorumla beraber şerhi yapılmış olsa da daha çok Nazar ve Akıl ilişkisi üzerine yoğunlaşılmaya çalışılmıştır.
Din-felsefe ilişkisi bağlamında Farabi ve İbn Sina'da faal akıl ve sembolik çağrışımları
Bu çalışmamızda Farabi ve İbn Sina'nın Faal Akıl ile ilgili görüşleri din-felsefe ilişkisi bağlamında tartışılmıştır. Her iki filozofun kurmuş olduğu felsefi sistem, İslam dini ve Yunan felsefe geleneğine bağlı olmak üzere iki saç ayağı üzerine inşa edilmiş ve temellendirilmiştir. Onlara göre filozofun elde etmiş olduğu bilgi ile peygamberin vahiy meleğinden aldığı bilgi aynı kaynaktan yani Faal Akıldan neşet etmektedir. Onların bu kanaat ve değerlendirmeleri felsefe ve dinin uzlaştırılmasına bir anlamda bu ikisinin bir olduğuna ve aynı mecrayı temsil etmiş olduklarına hatta birbirinin mütemmimi mesabesinde olduklarına delalet etmektedir. Onlara göre Faal Akıl, İki âlem arasında aracılık görevini yürütmekte olup hem varlığın/oluşun hem de bilgi elde etmenin temel nedenidir. Diğer bir deyişle bilginin oluşmasında, fizik ve metafizik arasındaki bağlantının kurulmasında, metafizik bilginin elde edilmesinde en önemli etken Faal Akıldır. Onlara göre insanı akli anlamda yetkinleştiren yani kuvve halinden bilfiil hale getirip bilginin oluşmasını sağlayan ve insanın en büyük amacı olan mutluluğun elde edilmesini sağlayan yegâne ölçüt Faal Akıldır. Faal Akıl ile ittisali gerçekleştiren filozof bunları akli delilerle anlatırken peygamber bunları mütehayyile yetisi sayesinde sembolik çağrışımlarla dile getirmektedir. Onlara göre filozofun akli çaba ile Faal Akıldan almış olduğu bilgi belli bir zümreye (havas) hitap ederken, peygamberin kullanmış olduğu sembolik dil sayesinde avama hitap ettiğini belirtmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Farabi, İbn Sina, Felsefe, Din, Faal Akıl, Filozof, Peygamber.
İbn Tufeyl'de aklın yetkinleşmesi
İnsana bilgiyi sağlayan ve onda bu ilgiyi uyandıran şey sahip olduğu akıldır. İbn Tufeyl de felsefi sistemini oluştururken bu temel üzerine oturtmuştur. İbn Tufeyl'e göre insan hiçbir öğreticiye ihtiyaç duymadan fizik ve metafizik arasında ilişki kurabilir ve bilgiyi elde edebilir herkesten uzakta doğayı takip ederek, var oluştan yok oluşa kadar her şeyin nedenini kendi deneyimleriyle öğrenebilir. Bu yolla ilerleyen insan aklı en yetkin seviyeye gelerek, insan-ı kamil mertebesine yükselerek yakıni bilgiye ulaşabilir. Bu bilgiye vakıf olan insan için gerçek bir özgürlük ve sonsuz mutluluk söz konusudur. Onun yaptığı felsefi soruşturma ve ruhsal arınmanın götürdüğü nihai sonuç ise akıl ile vahyin çatışmadığı, aksine birbirini gerektirdiğidir. İnsanın felsefi bir çabayla öğrenmiş olduğu bilgi ile Allah'ın vahyettiği bilgi aynıdır. Bu iki bilgi arasındaki çelişki ise sadece görünürde bir çelişkidir ve dinin derinine inen insanlar felsefe ve dine aynı ölçüde kıymet verirler. Anahtar Kelimeler: İbn Tufeyl, Akıl, Fizik, Metafizik, Din
Modern devletin düşünsel kökenleri: Özgürlük ve devlet sorunu
Bu tez, modern zamanlarda özgürlük ve devlet kavramının nasıl yan yana geldiğini ve bu yan yana gelişin sonucunda oluşan düşünsel eğilimleri, ele aldığımız filozofların düşünsel analizini yaparak, kimi zaman da tarihsel ve toplumsal analiz yöntemini kullanarak incelemiştir. Bu anlamda öncelikle, özgürlük kavramıyla devlet kavramının nasıl yan yana geldiği ele alınmış ve bu yan yana gelişin esasında modern devlet ve meşruiyet sorunuyla ilgili olduğu gösterilmiştir. Ardından ise, bu yan yana gelişin sonucunda ortaya çıkan düşünsel eğilimler, ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu eğilimlerden biri olan özgürlüğü koruyan devlet anlayışı, Grotius, Hobbes ve Locke gibi modern doğal hukukçu filozofların, özgürlük ve devlet kavramlarına verdikleri içerik ile birlikte ele alınmıştır. Ardından ise Spinoza ve Hegel ile temsil edilen ikinci düşünsel eğilim, özgürlüğü gerçekleştiren devlet başlığı altında incelenmiştir.
Mevlana'da epistemolojik açıdan akıl
Bilginin nasıl ve nereden elde edildiği ve bilgiyi elde edebilmenin ölçütlerinin neler olduğu gibi epistemolojik problemler, tarih boyunca değişik yönlerden ele alınıp tartışılmıştır. Tasavvuf felsefesinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Mevlana'nın bilgi teorisi bu açıdan incelenmeye değer bir konudur. Onun akla, filozoflara ve felsefeye dair getirdiği eleştiriler, birçok açıdan araştırmalara konu olmuştur. Biz de bu çalışmamızda, Mevlana'nın akıl, aşk ve bilgi hakkındaki düşüncelerini ve bu düşüncelerinin arka planını ele almaya çalışacağız. Bu perspektiften hareketle, çalışmamızın giriş bölümünde akıl ve bilginin yerinin ne olduğu ile ilgili bazı ilkçağ düşünürlerin yaklaşımlarına, Mevlana'nın yaşadığı dönemin sosyal ve siyasi durumu, hayatı ve eserlerine çok kısa bir şekilde yer verilmiştir. Birinci bölümde akıl ve ilişkili olduğu bazı kavramların ne olduğunu ve aşkın kavramsal çerçevesi ile bu bağlamdaki bazı görüşler ele alınmıştır. İkinci bölümde, Mevlana öncesi bazı İslam düşünürlerinin bilgi teorisi ile ilgili düşünceleri; üçüncü ve son bölümde ise Mevlana'nın akıl ve aşk kavramları hakkındaki görüşleri, epistemolojik açıdan akla ve felsefeye olan eleştirisi, aşkın yerinin ve değerinin ne olduğu gibi konular ele alınmıştır. Genel olarak bakıldığında, Mevlana, epistemolojik bir yeti olarak akla olumsuz bir rol biçmektedir. Onun, bunun yerine önerdiği ve değerli gördüğü yöntem aşk yöntemi olup, bu husus çalışmamız boyunca çeşitli açılardan tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mevlana, İnsan, Felsefe, Metafizik, Aşk, Akıl, Bilgi.
Hacı Bektaş-ı Veli'ye göre "İnsan" kavramı
Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam edilecektir. Ancak biz bu çalışmamızda Hacı Bektaş-ı Veli'nin akıllı ve ahlaklı bir varlık olarak insana bakışını ele aldık ve insanın yaratılışına dair felsefi bir bakış açısı yakalamaya çalıştık. Hacı Bektaş-ı Veli'nin insana bakışını ele aldığımız bu çalışmamız iki bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümünde insan, beden ve nefsin tanımı, insan bedeni ve evren arasındaki ilişki ele alınmıştır. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli'nin dört kapı kırk makam anlayışının evrenin yaratışında etkin olan dört temel unsurla ilişkisine değinilmiştir. İkinci bölümde insanın hem akıllı hem ahlaki olması bakımında özelliklerine değinilmiş ve bu konuda Hacı Bektaş-ı Veli'nin başta Makalat olmak üzere günümüze ulaşan eserleri incelenmiş ve bu doğrultuda insana düşen ödevler ele alınmıştır.
Ebu'l Mu'in en-Nesefi'ye göre aklın nübüvvete olan ihtiyacı
Eser Mâtürîdî geleneğini sistemleştiren, İmam Mâtürîdî'nin hem kelam hem de tefsirinin en iyi yorumcularından olan Nesefi'nin nübüvvet anlayışını ve aklın nübüvvete olan ihtiyacını ele almaktadır. Bu doğrultuda olmak üzere kitap giriş ve ardından üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde resul, nebi, mu'cize ve keramet konularına değinilmiştir. Birinci bölümde nübüvvet müessesi ve önemi, peygamber göndermenin hükmü, nübüvvetin gerekliliği, peygamber gönderilmeyenlerin durumu ve peygamberlerin hesaba çekilmesi gibi konulara değinilmiştir. İkinci bölümde Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliği, peygamberliğinin imkânı, üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise akıl ve aklın nübüvvete ihtiyaç duyduğu alanlara değinilmiştir.
Matüridi kelamcılarında akıl / El-aklü ınde mütekellimil-Matüridiyye – dirase tahliliyye / The mind of the Matrids of the speakers of Matrids an analytical study
Maturîdî kelamcıları diğer kelamcılara nisbeten akla daha fazla önem vermişlerdir. Bu durum, nakli ve mantıki delillerle ispatlanmış apaçık metodolojik ilke ve kurallarda akıl ile naklin ilişkilendirilmesinde görünür olmaktadır. Bu, akıl ve naklin beraberce tatmin edilmesi ve birinin diğerine baskın gelmeyeceği şekilde tam bir dengede sürdürülmektedir. Maturidî kelamcıları, uluhiyet ile nübüvvetin ilk buluşma noktasının akıl olduğu ve Allah'ı bilmenin vahiyden önce aklen vacip olduğu yönündeki temel ilkeye dayanmaktadırlar. Akli deliller olmadan taklidi gerekli görmemişlerdir. Akli olarak husn ve kubhu (güzellik ve çirkinlik), mecazın dilde, Kur'ân'da ve hadislerdeki varlığını ve insanda oluşan kesbin sadece kendi iradesiyle gerçekleştiğini ispat etmişlerdir. Kur'ân'ın lafzinin sonradan yaratıldığını, güç yetirilemeyen şeylerle sorumlu olmanın caiz olmadığını ve Allah'ın fiillerinin hikmet ve gayeye dayandığını ifade etmişlerdir. Bu araştırma Maturîdî kelamcıların akli istidlal teorisini, onu ispat ederken dayandıkları akli ve nakli deliller eşliğinde, araştırma ve analiz yöntemlerinden istifade ederek açıklamayı hedeflemektedir. Bundaki amaç ise apaçık sonuçlara ulaşmak, Maturîdî kelamcıların aklı mutlak manada naklin önüne geçirdikleri ve gizli Mutezilî oldukları yönündeki şüpheleri ve kapalılığı gidermektir. Bu araştırma, Maturîdî kelamcıların, ortaya koydukları metodolojik temeller ve kurallara uygun olarak aklın gücünü, kendisiyle delil getirilebilecek ve kendisine dayanılacak tarzda büyük gördükleri sonucuna ulaşmıştır. Ayrıca onların, nakille ilgili meseleleri vahiyle çelişmeyecek tarzda aklın ışığında açığa çıkarmaya çalıştıkları ancak bunu yaparken de vahyi ihmal etmedikleri de tespit edilmiştir. Onların, akıl ile nakil arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak için bazen te'vilden bazen de sıfatlarda teşbihe sapmayı önlemek için tefviz fikrinden faydalandıkları görülmüştür.
Kuvvetü'l-mantik ve mantiku'l-kuvve fi'l-Kur'ani'l-Kerim
Kur'an'a göre akıl ve mantığın gücü çok önemlidir. Nitekim bu konunun önemine binaen birçok surede ve Kur'an kıssasında zikredilmiştir. Bu konunun insan hayatı ile de sıkı bir ilişkisi vardır. Zira insanın dünya ve ahirette saadeti veya mutsuzluğu buna bağlıdır. Ancak Kur'an araştırmaları içinde bu konu daha önce yeterli ölçüde ele alınıp incelenmemiştir. Kur'an ayetlerini dikkatli bir şekilde incelediğimizde özellikle peygamber kıssalarında peygamberlerin mantık silahını ve akli delilleri davetlerinde kullandıklarını görmekteyiz. Çünkü onların getirdikleri vahiyler akla ve selim fıtrata tamamen uygundur. Dolayısıyla iman eden iman etmiş, inkar eden ise inadından dolayı inkar etmiştir. Peygamberleri tasdikin akıl ve mantık kullanılmadan sadece mucizeye bağlı kalması büyük bir hatadır. Fikir ve düşüncesini mantık gücünü zorlayarak yönlendiren yanlış yollara sapacaktır.
Gazzâli'de kalb-akıl ilişkisi
Gazzâli XI. ve XII. asırlarda yaşamış bir İslam düşünürüdür. Gazzâli yaşadığı çağı Ehl-i Sünnet anlayışıyla yorumlayan bir âlimdir. Bu aydın hem kendi yaşadığı döneme hem de günümüz Müslümanlarına ışık tutmaktadır. Gazzâli yaşadığı dönemin geçerli olan ilim dallarını araştırmış ve o ilim dallarında uzman olmuştur. Gazzâli'nin hayatı, yaşadığı dönemin özellikleri ve onun ilmi kişiliği üzerinde etkili olmuştur. Gazzâli, kalb, akıl, ruh, nefs kavramlarını birbirine yakın anlamlarda kullanmıştır. Kalb-akıl ilişkisi Gazzâli'nin hayatında önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Ona göre akıl, eşyanın hakikatini belli bir sınıra kadar anlar. Aklın anlamadığı metâfizik gerçeklikler kalb gözü denen bir algılamayla gerçekleşir. Kalbin nefsanî arzu ve isteklerden uzaklaştığı müddetçe melekût âlemine doğru bir yönü olacaktır. Bu noktada insanın kalbi önem arzetmektedir.Anahtar Kelimeler: Gazzâli, Kalb, Akıl, Ruh, Nefs.
Fuzûlî Divanında aşk ve akıl kavramlarının mukayesesi
Aşk ve akıl konusu hemen hemen her şair, filozof ve mutasavvıfın meyil ettiği konulardan biri olmuştur. Akıl genellikle aşkın karşısında değerlendirilmiş ve olumsuz olarak nitelendirilmiştir. Ancak Allah'ın yarattığı ilk şey akıldır, akl-ı evveldir. O halde biz büsbütün aklı reddedemeyeceğimiz gibi tüm olumsuzluklardan münezzeh de kılamamaktayız. Aklı en basit şekliyle akl-ı cüzi ve akl-ı külli olmak üzere ikiye ayırabilir, akl-ı cüziyi dünyalık işlerde; akl-ı külliyi ise insan-ı kâmil olma yolunda kullanırız. Şairlerin, mutasavvıfların olumsuz olarak değerlendirdiği de akl-ı cüzidir.Aklı işlerliği açısından çeşitli sınıflara ayırdığımız gibi aşkı da sınıflandırabiliriz: Aşk-ı mecazi ve aşk-ı hakiki. Aşk, insanın ezelden getirdiği yaratılış hakikatidir. Allah bilinmek ve sevilmek istediği için insanı ve kâinatı yaratmıştır. İnsan dâhil tüm mevcudatın aşk üzerine var olduğunu düşünürsek ister mecazi olsun ister hakiki olsun tüm aşkların kaynağı O'dur ve tüm aşklar O'nadır.Her şeyin ancak zıddıyla kaim olduğu gerçeği, aşkın karşısına olumsuz bir kavram çıkarmayı zaruri kılar. Fuzuli de genel olarak incelediğimiz pek çok beytinde aşkı yüceltmek ve hakikatini daha iyi kavrayabilmek amacıyla karşısına koyduğu aklı olumsuz bir kavram olarak ele almıştır. Âşıklar ve âlimler üzerinden mukayese yapan Fuzuli aşkı çoğu zaman bir bela, devasız bir dert olarak; aklı ise kendine âşıklık yolunda bir engel, bağ olarak ele almıştır. Aşkı ve aklı direkt kullanmakla beraber bu kavramları somutlaştırmış ve her birini temsil eden karakterleri beyitlerinde işlemiştir. Aşkı âşıklar, pir-i mugân, saki temsil ederken aklı ise zahit, sofu, hoca ve özellikle nâsih temsil etmiştir. Sonuç olarak her seferinde şair aşkı akla üstün kılmıştır.Anahtar Kelimeler: Fuzuli, Fuzuli Divanı, Aşk, akıl,