Molar
81 theses under this subject heading
Çocuk ve ergenlerde süt ve daimi azı dişlerinde hipomineralizasyon ve taurodontizm prevalansının belirlenmesi
Bu çalışma, Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonuna (BAKH) sahip bireylerdeki taurodontizm varlığını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 6-14 yaş aralığındaki BAKH'li 182 birey çalışma grubuna dahil edilirken, sağlıklı mine yapısına sahip 289 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için Ki-kare Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması çalışma grubu için 10,5 yaş, kontrol grubu için ise 10,8 yaş olarak belirlenmiştir. Hasta düzeyinde değerlendirildiğinde, çalışma grubunda (%35,2) kontrol grubuna(%22,1) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek taurodontizm görülmüştür (p=0,015). Çalışma grubunda yer alan BAKH'li ve matür daimi birinci büyük azı dişlerindeki taurodontizm yüzdesi (%22,5), kontrol grubundaki sağlıklı mine yapısına sahip dişlere (%11,5) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). İmmatür daimi birinci ve ikinci büyük azı dişleri arasında taurodontizm yüzdeleri benzerlik göstermiştir.
Şeffaf plak tekniğinde kullanılan farklı kompozit ataşmanların ve üçüncü molar varlığının maksiller molar distalizasyonuna etkisinin sonlu elemanlar metodu ile incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı şeffaf plak tekniğiyle uygulanan ikinci molar distalizasyonu esnasında üçüncü molar varlığının etkisini FEM (Sonlu Elemanlar Metodu- Finite Element Method) ile incelemek ve şeffaf plakla distalizasyon ve distalizasyonla eş zamanlı ekspansiyon uygulamasında farklı ataşman konfigürasyonlarının etkilerini FEM ile inceleyerek karşılaştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmamız için kabul edilme şartlarını sağlayan hastanın DICOM (Dijital Görüntüleme ve Tıpta İletişim) formatındaki KIBT (Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi) görüntüleri ve STL (Standard Triangle Language) formatındaki ağız içi tarama görüntüleri kullanılarak maksiller dişler, dişlerin periodontal ligamentleri ve maksiller alveoler kemiğini içeren maksilla dijital modeli oluşturuldu. Maksilla, şeffaf plak ve ataşman dijital modelleri aynı koordinat ekseninde birbirinden bağımsız şekilde birleştirildi ve sonlu elemanlar modelini oluşturmak üzere Ansys® 19,2'ye (Ansys, Inc., Canonsburg, PA) aktarıldı. İki farklı sonlu elemanlar modeli üretilmiştir. Model I'de sağ üçüncü molar diş dışında tüm maksiller dişler mevcuttur ve sol üçüncü molar diş dışında sağ ve sol taraf birbirinin simetriğidir. Sağ ve sol ikinci molar dişlerin bukkal yüzüne birer dikey dikdörtgen ataşman (birinci ataşman konfigürasyonu) yerleştirilmiştir. Model II'de üçüncü molar dişler dışında tüm maksiller dişler mevcuttur ve sağ ve sol taraf birbirinin simetriğidir. Sağ ikinci molar dişin bukkal yüzünde, düz yüzeyleri birbirine zıt yönde olan oklüzal düzlemle dik açıda yerleşen iki yarım eliptik konveks ataşman (ikinci ataşman konfigürasyonu) vardır. Sol ikinci molar dişin bukkal ve palatinal yüzünde ise düz yüzeyleri birbirine zıt yönde olan oklüzal düzlemle 45° ve 135° açı yapan birer yarım eliptik konveks ataşman (üçüncü ataşman konfigürasyonu) mevcuttur. Üç farklı senaryo için sonlu elamanlar analizi yapıldı. Senaryo I'de model I kullanılarak birinci ataşman konfigürasyonuna sahip ikinci molar dişlerin şeffaf plakla çift taraflı 0,25 mm distalizasyonu simüle edildi. Senaryo II'de model II kullanılarak ikinci molar dişlerin şeffaf plakla çift taraflı 0,25 mm distalizasyonu simüle edildi. Senaryo III'te model II kullanılarak ikinci molar dişlerin şeffaf plakla çift taraflı 0,25 mm distalizasyonu ve eş zamanlı ikinci molar dişler bölgesinde sağ ve sol taraf için 0,5'şer mm dental ekspansiyon simüle edildi. Birinci senaryoda üçüncü molar dişin distalizasyona etkisi incelendi, ikinci senaryoda üç ataşman konfigürasyonu birbirleriyle karşılaştırıldı, üçüncü senaryoda ise ikinci ve üçüncü ataşman konfigürasyonları birbirleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Birinci senaryonun bulguları, üçüncü molar dişin mevcut olduğu durumda, maksimum toplam yer değiştirmenin %17, kronun farklı noktalarında distale yer değiştirmenin ise %10-22 oranında azaldığını göstermiştir. Üçüncü molar varlığı distale tippingi azaltırken distopalatinal rotasyonu arttırmıştır. Birinci ve ikinci senaryodaki üç ataşman konfigürasyonunun etkinlikleri karşılaştırıldığında birinci ve ikinci ataşman konfigürasyonlarının maksimum toplam yer değiştirme, distale yer değiştirme ve distale tippingi benzer ve üçüncü ataşman konfigürasyonundan büyük çıkmıştır. Üç ataşman konfigürasyonu arasında en az distale tipping ve ihmal edilebilecek kadar küçük bukkale tipping ve distopalatinal rotasyonla en paralel diş hareketini üçüncü ataşman konfigürasyonu sağlamıştır. Üçüncü senaryoda iki ataşman konfigürasyonunun etkinlikleri karşılaştırıldığında üçüncü ataşman konfigürasyonunun maksimum toplam, distale ve bukkale yer değiştirmesi ikinci ataşman konfigürasyonunun yaklaşık iki katıdır. Aynı şeklide üçüncü ataşman konfigürasyonunun gösterdiği bukkale, distale tipping ve aksiyel rotasyon miktarı ikinci ataşman konfigürasyonundan büyüktür. Her iki ataşmanda da aksiyel rotasyonlar distobukkal yönde olmuştur. İkinci ataşman konfigürasyonu daha az yer değiştirmeyle beraber daha paralel diş hareketi sağlamıştır. Sonuçlar: Maksiller üçüncü molar diş varlığı şeffaf plaklarla maksiller ikinci molar dişin distalizasyonunu en az 1/10 oranında azaltmıştır. Dolayısıyla şeffaf plaklarla maksiller molar distalizasyonundan önce üçüncü molar dişlerin ortodontik çekimi, tedavinin etkinliği ve hızı açısından rasyonel bir karardır. Şeffaf plaklarla molar distalizasyonu esnasında en az yer değiştirmeye karşılık en paralel hareketi üçüncü ataşman konfigürasyonu, molar distalizasyonuyla beraber ekspansiyonu esnasında ise ikinci ataşman konfigürasyonu sergilemiştir. Bu iki diş hareketi için ataşman seçimi yaparken dişin rotasyonu ve aksiyel eğimleri, dişi destekleyen kemik miktarı ve köklerin sağlığı gibi unsurlar dikkate alınmalıdır.
Farklı kök kanal preparasyon şekillerinin düz ve eğimli köklere sahip mandibular molar dişlerin stres dağılımı üzerindeki etkisi: Sonlu elemanlar stres analizi
Dikey kök kırıkları, kök kanal tedavisinde başarısızlığa ve takiben dişin çekilmesine sebep olan en önemli etkenlerden biridir. Mandibular molar dişler, dikey kök kırıklarının en sık görüldüğü dişler arasındadır. Kök kanal şekillendirilmesi ve kökün anatomik yapısı diş yapısındaki stres dağılımını etkileyen en önemli faktörlerdendir. Özellikle kökün servikal üçlüsünde fazla genişletme yapılması DKK için risk oluşturmaktadır. Bu kapsamda, çalışmamızda farklı koniklik oranları ve kesici kenar uzunluğuna sahip ProTaper Universal (Dentsply Maillefer, Ballaigues, İsviçre) (F2 ve F3), FlexMaster (VDW, Münih, Almanya) (25.04 ve 30.04) ve Hero Shaper (Micro-Mega, Besançon, Fransa) (25.04 ve 30.04) eğe sistemleri ve mandibular molar diş yapısındaki MM.Tooth (Micro-Mega, Besançon, Fransa) modelleri kullanılmıştır. MM.Tooth modellerinde farklı eğe sistemleri kullanılarak kök kanal şekillendirmesi yapılmış, ardından mikro bilgisayarlı tomografi taraması ile modellerin üç boyutlu görüntüleri elde edilmiştir. Eğimli köklere sahip modellere ek olarak modellerin mezial kök eğimleri değiştirilmiş ve düz mezial köklü modeller de elde edilmiştir. 200 N'luk okluzal yükler hem dikey hem de oblik yönde uygulanarak modellerde oluşan stres dağılımları statik lineer sonlu elemanlar stres analizi (SESA) yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Böylece hem farklı eğe sistemlerinin oluşturduğu preparasyonun hem de kök eğiminin fonksiyonel okluzal yükler altındaki mandibular molar dişlerde oluşturdukları stres dağılımlarına etkisi değerlendirilmiştir. Oluşan maksimum asal stres (Pmax) dağılımları incelenmiştir. Oblik yükleme ile düz köklü modellerde stresin en fazla mezial-lingual dış kök yüzeyinin servikal ve orta üçlü bölgelerinde, eğimli köklere sahip dişlerde ise en fazla mezial-lingual dış kök yüzeyinin servikal bölgesinde yoğunlaştığı görülmüştür. Dikey yükleme koşulunda ise her iki kök morfolojisinde de stresin bifurkasyon bölgelerinde yoğunlaştığı görülmüştür. Oluşan en yüksek stres değerleri tüm gruplarda ProTaper Universal F3 grubunda, en düşük stres değerlerinin ise sağlam diş modelinde oluştuğu görülmüştür. Sağlam diş modelinden sonra en düşük stres Hero Shaper 25.04 eğesinin kullanıldığı modellerde görülmüştür. Düz köklü dişlerde, eğimli köklere sahip dişlere göre stres değerlerinin daha düşük, fakat daha yaygın olduğu görülmüştür. Düz köklü mandibular molar dişlerin eğimli köklere sahip mandibular molar dişlere göre gelen kuvvetleri daha dengeli dağıttığı sonucuna varılmıştır. Mezial köklerdeki koronal çap artışının ve mezial kök eğimindeki artışın mandibular molar dişlerde dikey kök kırığı riskini arttırdığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dikey Kök Kırıkları, Eğimli Kök, Mandibular Molar, Maksimum Asal Stres, Üç Boyutlu Sonlu Elemanlar Stres Analizi
Uşak bölgesinde yaşayan 8-12 yaş aralığındaki çocuklarda ikinci süt azı hipomineralizasyonu ve büyük azı-keser hipomineralizasyonun birbiriyle ilişkisi, etiyolojisi, görülme sıklığı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi
Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonu(BAKH), kesici dişlerin etkilendiği veya etkilenmediği bir veya daha fazla daimi birinci azı dişi minesinin sistemik kökenli kalitatif gelişimsel bozukluğu olarak tanımlanır. Aynı durum ikinci süt azı dişlerinde de gözlenmiştir ve hipomineralize ikinci süt azı dişleri (SAH) olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisi hakkında kesin bir sonuç olmamasına rağmen, genetiğin de etkili olduğu multifaktöriyel nedenler olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı Uşak ilinde yaşayan 8-12 yaş arası çocuklarda BAKH ve SAH insidansını ve etyolojisini araştırmaktır. Bu amaçla muayene edilen 485 öğrenciden; 35 soruluk anketi eksiksik dolduran 287 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucu çalışma grubunun %24.4'ünde şiddeti farklı derecelerde BAKH ve %3.5 oranında SAH saptandı. Hem SAH hem BAKH'ta en çok görülen defekt, sınırları belirgin olan beyazdan kreme renk değişikliği gösteren opasiteler olmuştur. BAKH ve SAH; tonsilit, farenjit, astım veya pnömoni hastalıkları ile anlamlı bir ilişki göstermezken; su çiçeğinin defektler üzerinde bir etkisi var gibi görünmektedir. Ayrıca gestasyonel hipertansiyon ile BAKH arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çocukluk döneminde sık ishal ve sık ateş ya da havale geçirilmesi BAKH görülme sıklığını artırmış fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. BAKH ve SAH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BAKH ve SAH son zamanlarda birçok Avrupa ülkesinde önemli bir klinik problem olarak kabul edilmektedir. Bu defektlerin prevalansı, şiddeti ve çocukların tedavi ihtiyaçları izlenmelidir. Aileler ve çocuklar bu defektler ve sonuçları konusunda yeterince bilgilendirilmelidir.
Süt ikinci azı dişlerine farklı teknikler kullanılarak uygulanan hall tekniğinin masseter kasına olan etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, çocuk hastalarda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği uygulaması sonrası masseter kaslarındaki değişimin ultrasonografi yöntemi ile değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na rutin muayene veya tedavi amacıyla başvuran, herhangi bir sistemik rahatsızlığı bulunmayan, 4-7 yaş aralığında 147 hasta ağız içi muayenesi ve radyolojik değerlendirmeleri yapılarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların, 72'sini erkek (%49,3), 74'ünü kız (%50,7) hastalar oluşturdu. Hastalar eşit üç gruba ayrıldı. Birinci grupta 49 hastaya standart Hall Tekniği'i, ikinci grupta 49 hastaya Modifiye Hall Tekniği'i uygulandı. Üçüncü gruba herhangi bir çürük dişi bulunmayan sağlıklı 49 çocuk dahil edildi ve kontrol grubu olarak değerlendirildi. Hall Tekniği grubundaki bir hasta kontrol randevularına gelmemesi sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği'te pulpal enfeksiyon şüphesi olmayan süt ikinci azı dişinde çürük tespit edilen hastaların tek bir dişine paslanmaz çelik kron yerleştirildi. Kronların 23 tanesi (%23,7) sağ üst süt ikinci azı dişe, 19 tanesi (%19,6 ) sol üst süt ikinci azı dişe, 27 tanesi (%27,8) sol alt süt ikinci azı dişe ve 28 tanesi (%28,9) sol alt süt ikinci azı dişe uygulandı. Üçüncü grupta herhangi bir restoratif işlem uygulanmadan (kontrol grubu) masseter kasının ultrasonografik görüntüleme ölçümü yapıldı. Hastalar başlangıç ve 1., 3. ve 6. aylarda kontrol randevularına çağırılarak masseter kas kalınlıkları ultrasonografik görüntüleme ile ölçüldü. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney U, Kruskal Wallis Testi, Dunn Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Friedman Testi ve Wilcoxon Testi kullanılarak yapılan değerlendirmeler ortalama ± standart sapma ve ortanca (minimum – maksimum) şeklinde sunuldu. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. 6 aylık değerlendirmeler sonucunda her iki tekniği radyolojik ve klinik olarak %100 başarı gösterdi. Masseter kas kalınlığı değerlendirmelerinde, 1.ay ölçümleri sonucunda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği grubunda kontraksiyon pozisyonunda istatistiksel olarak anlamlı kalınlaşma görüldü (p=0,005, p<0,001). İstirahat pozisyonunda ise anlamlı bir değişme görülmedi. 6.ay ölçümlerinde ise Modifiye Hall Tekniği grubunda hem kontraksiyonda hem de istirahatte tedavi öncesine göre azalma görülürken, Hall Tekniği grubunda başlangıç değerlerine göre kalınlaşma görüldü. Sağlıklı grupta yapılan ölçümlerde ise masseter kasının istirahat pozisyonu ölçümlerinde anlamlı artış görülürken (p<0,001), kontraksiyon pozisyonunda anlamlı olmasa da artış olduğu görüldü. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği özellikle dental anksiyete sahip küçük yaş grubu hastalarda tedavi başarısını göz önünde bulundurarak bir tedavi alternatifi olabilir. Ancak, Hall Tekniği'in kaslara olan etkisinin ultrasonografi ile inceleyen çalışmalar oldukça sınırlıdır. Daha büyük örneklem boyutu ve daha uzun takip süresiyle Hall tekniğin kas ve temporomandibular ekleme(TME) etkisini araştırmanın önemli olduğu düşünülmektedir.
Molar insizör hipomineralizasyonu (MIH)'nun çocuklarda yaşam kalitesine etkisinin yaş gruplarına göre değerlendirilmesi
Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH), daimi birinci büyük azı ve bazen de keser dişleri etkileyen gelişimsel bir mine defektidir. Bu çalışmanın amacı, BAKH ile ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi (OHRQOL) arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu durumun yaşa göre etkisini incelemektir. Buna ek olarak; BAKH varlığı ile diş hassasiyeti ve BAKH gözlenen çocuklardaki diş olgunluk durumu ile diş hassasiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 130 sağlıklı ve 130 BAKH'ye sahip toplam 260 çocuk katılmıştır. OHRQOL değerlendirmesi için Pediatric Oral Health-related Quality of Life (POQL), diş hassasiyeti değerlendirmesi için Schiff Cold Air Sensitivity Scale (SCASS) ve çocukların diş olgunluk durumunun değerlendirilmesi için Demirjian Yöntemi uygulanmıştır. Veriler; Ki Kare Testi, Fisher'ın Kesin Testi, T Testi ve Mann Whitney U testi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular doğrultusunda BAKH'si olan çocukların kendi beyanına göre OHRQOL, toplam tüm ölçek skoru (p=0,014) üzerinden anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir. Daha küçük yaşta BAKH gözlenen çocukların aynı yaş grubundaki sağlıklı çocuklara göre OHRQOL'si anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir (p=0,005). BAKH bulunan diş/çocuklarda uyarana verilen yanıtlar anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p<0,001). BAKH'si olan ve diş yaşı daha az olan çocukların dişlerinden alınan uyarana yanıt durumu istatitiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p=0,042). Sonuç olarak bu araştırmanın limitasyonları dahilinde; BAKH ve BAKH'ye bağlı bazı komplikasyonlar nedeniyle OHRQOL'nin olumsuz yönde etkilenebileceği görülmektedir. Bu nedenle; diş hekimleri, BAKH'si olan çocuklarda OHRQOL'nin etkilenmiş olabileceğini mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.
Genç daimi azı dişlere uygulanan paslanmaz çelik kron ve zirkon kronların klinik başarılarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, kron restorasyonu gerektiren posterior genç daimi dişlere uygulanan iki tedavi yaklaşımı olan paslanmaz çelik kronların (PÇK) ve prefabrike zirkon kronların klinik performanslarını, diş eti sağlığı ve kronların retansiyonu açısından değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. 6-17 yaş aralığında, ağzında en az iki daimi molar dişinde kron uygulama endikasyonu bulunan 20 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dişler, bölünmüş ağız (split mouth) çalışma tasarımına göre PÇK ve zirkon kron gruplarına randomize edilmiştir. Tedavilerin tamamlanmasını takiben, hastalar 1., 6., 12., ve 18. aylarda kontrollere çağırılmıştır. Başlangıç ve kontrol seanslarında hastaların genel ağız hijyen durumu Green ve Vermillion'un Basitleştirilmiş Oral Hijyen İndeksi (OHI), periodontal sağlık durumları ise Silness&Löe plak ve Löe&Sillness gingival indeksine göre değerlendirilmiştir. Klinik ve restoratif değerlendirmelere ek olarak 6. ve 12. aylarda radyografik değerlendirmeler de yapılmıştır. Verilerin istatistiksel incelemesinde Kaplan- Meier Analizi, Ki-kare Testi, Friedman İki Yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney U Testi, Tekrarlı Ölçümlerde Tek Yönlü Varyans Analizi ve T-testi kullanılmıştır. 18 aylık takip süresi sonrasında 17 hastanın 40 dişi değerlendirilebilmiştir. Takip süresi boyunca zirkon kronların kümülatif sağkalım oranı %95,2 olarak bulunmuştur. OHI değerleri başlangıç değerine göre takiplerde farklılık göstermemiştir. Zirkon kronlar ile restore edilen dişler, PÇK ile restore edilen dişlerden daha düşük gingival indeks ve plak indeksi değerleri göstermişlerdir. PÇK oldukça başarılı bir restoratif materyal olmasına rağmen Zirkon kronların gingival sağlık ve plak birikimi değerlerinin PÇK'lara göre daha iyi olduğu belirlenmiştir.
Maksiller birinci molar dişlerin meziobukkal kök kanalının kurvatür açısının apikal foramen konfigürasyonuyla ve cinsiyetle ilişkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı maksiller birinci molar dişlerin çeşitli morfolojik özelliklerini ve meziobukkal kök kanalının kurvatür açısının cinsiyet ve apikal foramen konfigürasyonuyla ilişkisini KIBT kullanılarak değerlendirmektir. Çalışmada 250 adet dişin KIBT görüntüleri incelenmiştir. Meziobukkal kök kanalının kurvatür açısı Schneider yöntemine benzer şekilde ölçülmüş ve kurvatürün başladığı kök bölgesi (koronal-orta-apikal) ve kurvatür yönü belirlenmiştir. MB2 varlığı, apikal foramen sayısı, kanalların birleştiği kök bölgesi değerlendirilmiş ve kanalların birleşme mesafesi, kanallar arası mesafe, kron boyu ve kök boyu ölçülmüştür. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare Analizleri ile, bağımsız iki grup arasında sayısal değişken yönünden karşılaştırmalar Independent Samples t Test ile yapılmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon katsayısı ile değerlendirilmiştir. Tek kurvatürlü ve apikal foramen sayısı 2 olan dişlerin kurvatür açısı ortalaması anlamlı olarak daha yüksektir (p˂0,05). Cinsiyetler ile kanal kurvatür açı ortalamaları ve apikal foramen sayısı arasında anlamlı bir ilişki yoktur (p˃0,05). Kurvatür en çok orta üçlüde başlamaktadır. En çok görülen kurvatür yönü distaldir. MB ve MB2 sırasıyla en çok orta, apikal ve koronal üçlüde birleşmektedir. Erkek hastalarda kanalların birleşme mesafesi anlamlı bir şekilde daha yüksektir (p=0,015). Apikal foramen sayısı 2 olan dişlerde kanallar arası mesafe anlamlı olarak daha yüksektir (p<0.001). Kanallar arası mesafe ve kanalların birleşme mesafesi arasında orta düzeyde pozitif yönlü bir ilişki mevcuttur (r=0,47). Kron ve kök uzunlukları ile apikal foramen sayısı arasında anlamlı bir ilişki yoktur (p˃0,05). Furkasyon seviyesinde erkeklerde meziodistal ve bukkolingual kök kalınlıkları anlamlı bir şekilde daha fazladır (p˂0,05). Furkasyon seviyesinde meziodistal kök kalınlığı (r=0,24), bukkolingual kök kalınlığı ile kanallar arası mesafe arasında ile pozitif yönlü ilişkiler bulunmuştur (r=0,46).
Klinikte tedavi edilen molar-kesici hipomineralizasyonlu dişlerde ağrı duyarlılığı ve hastalardaki anksiyete düzeylerinin karşılaştırılmalı olarak araştırılması
Bu çalışmada molar kesici hipomineralizasyonu (MIH) gözlenen hastalarda olası etiyolojik faktörlerin incelenmesi, çocukların tedavi öncesi ve sonrasındaki dental anksiyete düzeyleri ile tedavi sırasında hissedilen ağrı düzeylerinin belirlenmesi amaçlandı. MIH gözlenen çocuklarla aynı yaş grubundaki sağlıklı mineye sahip çocukların dental anksiyete ve ağrı seviyelerinin karşılaştırılması ile MIH'lı dişlerin tedavisinde karşılaşılan davranış yönlendirme sorunlarının çözümünde yol gösterici bulgular elde edilebileceği öngörüldü. Bu araştırmaya, Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na başvuran, yaşları 6 - 12 arasında değişen 60 çocuk dahil edildi. Bunlardan MIH gözlenen 30 hasta çalışma grubunu oluştururken, sağlıklı mineye sahip 30 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Her iki gruptaki hastaların üst çene sağ veya sol molar dişlerinde bulunan çürükler lokal anestezi (Ultracain® DS ampul, Aventis Pharma, İstanbul, Türkiye) uygulanması sonrasında tedavi edildi. Bu çocuklarda başlangıçtaki dental anksiyetenin değerlendirilmesi amacıyla Corah Dental Anksiyete Skalası kullanıldı. Tedavi öncesinde ve sırasında kendini nasıl hissetiğini betimlemesi için ise Spielberg'in Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI) kısa formu ve Wong-Baker Skalası kullanıldı. Tedavi sırasında hissedilen ağrının derecelendirilmesi amacıyla ise Sayısal Ağrı Derecelendirme Skalası kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics 25.0 programı ile gerçekleştirildi, bu amaçla Ki-Kare Testi ve Fisher'ın Kesin Ki-Kare Testi kullanıldı. Gruplar içindeki karşılaştırmalar için Mann-Whitney-U Testi, gruplar arasındaki karşılaştırmalar için ise Wilcoxon Testi kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, MIH gözlenen grup ile kontrol grubu arasında dental anksiyete açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Tedavi sırasında hissedilen ağrı düzeyi MIH grubunda daha yüksek olmakla birlikte, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Çalışmaya katılan çocukların tümünde tedavi sırasında yaşanan ağrı ile tedavi sırasındaki dental anksiyete düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Ayrıca tedavi sırasındaki anksiyete düzeyinin, başlangıç anksiyete düzeyinden daha düşük olduğu görüldü. Bu bulgular doğrultusunda, doğru davranış yönlendirme teknikleri ve ağrı kontrolünün sağlanması ile dental anksiyetenin önlenebileceği sonucuna varıldı.
Bilateral gömülü 3. molar cerrahisinde, konsantre büyüme faktörü (KBF) uygulamasının postoperatif ağrı ve ödem üzerine etkisinin araştırılması
Ağız içerisine çeşitli sebeplerden dolayı süremeyen ve gömülü kalan dişlerin çekim kararı verildikten sonra özellikle mandibular yirmi yaş dişi çekimi sonrası meydana gelen ağrı, ödem gibi hastanın sosyal hayatını etkileyen komplikasyonlar meydana gelmesi inflamasyonun doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun önüne geçmek için, hastanın operasyon sonrası konforunu arttırmak için operason öncesinde, operasyon sırasında ve operasyon sonrasında çeşitli teknikler kullanılmaktadır: İşlem öncesi premedikasyon, çekim soketlerine prf yerleştirilmesi, çeşitli flep dizaynları vs... Bu çalışmada hastaların postoperatif ödem ve ağrı miktarını azaltmak amacıyla gömülü yirmi yaş dişi çekim soketlerine; hastaya ek bir maliyet getirmeksizin kendi venöz kanınından elde edilmiş kontsantre büyüme faktörü yerleştirilmiştir. Bu çalışmaya Ege Üniverstesi Diş hekimliği fakültesi Ağız, Diş Ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvuran hiçbir sistemik hastalığı bulunmayan bilateral simetrik gömülü mandibular yirmi yaş dişine sahip ve çekim endikasyonu almış 49 hasta dahil edilmiştir. Standardizasyonu sağlamak amacıyla operasyonlar aynı cerrah tarafından yapılmış, konsantre büyüme faktörleri aynı cihaz tarafından elde edilmiş ve hastalara post-op aynı medikasyon uygulanmıştır. Hastaların aynı seansta çift taraflı gömülü yirmi yaş dişleri operasyonla alınıp çekim soketlerinden birine konsantre büyüme faktörü yerleştirildi diğer çekim soketi ise kontrol amaçlı boş bırakıldı. Hastalar operasyon sonrası ikinci gün ve yedinci gün kontrole çağırılıp ödem miktarları ölçüldü ayrıca hastalara ağrılarının değerlendirilmesi için vas skalası uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 49 hastanın post operatif ödem miktarlarının karşılaştırılması sonucu hem klinik olarak hem de istatiksel olarak konsantre büyüme faktörü yerleştirilen bölgede yerleştirilmeyen bölgeye göre daha az ödem meydana geldiği tespit edilmiştir. Ayrıca Vas skalası incelendiğinde yine KBF kullanılan tarafta istatiksel olarak daha az ağrı meydana geldiği görülmüştür(p<0,05). Sonuç olarak KBF' nin gömülü diş çekimi sonrası ödem ve ağrı oluşumunu azalttığı görülmüştür. KBF' nin ödem ve ağrı dışında ; cep derinliği üzerine etkisi, kanama üzerine etkisi , kemik remodelasyonu hızına etkisi gibi konularda yüksek sayıda hasta grubu içeren çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Süt molar dişlerin atravmatik restoratif tedavisinde enzim bazlı kemomekanik yöntemin etkinliğinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dişin sert dokularındaki demineralizasyon ile karakterize mikrobiyal kökenli bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Çürük dokunun uzaklaştırılmasında en sık tercih edilen yöntem döner aletler ile çürük dokusunun uzaklaştırıldığı geleneksel yöntemdir. Bu yöntemin beraberinde getirdiği bazı dezavantajlar bulunmaktadır. Bu dezavantajlar işlem sırasında oluşan ağrı nedeniyle lokal anesteziye ihtiyaç duyulması, ses ve vibrasyon nedeniyle hastanın hissettiği rahatsızlık olarak sıralanabilir. Bu nedenle dental fobisi olan ve kooperasyonun sağlanamadığı çocuklarda ağrısız bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyulmaktadır. Son zamanlarda tercih edilen bu yöntemlerden birisi ise kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemidir. Bu çalışmada kemomekanik bir ajan ile geleneksel Atravmatik Restoratif Tedavi (ART) yönteminin klinik ve radyografik başarıları ve ağrı düzeylerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne ebeveyni ile başvuran 3-8 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir (n=38). Çalışmaya dahil edilen çocukların süt ikinci molar dişlerinin oklüzal yüzeylerinde çürük bulunan ve ART endikasyonu olan dişlerine; ekskavatör, mine keskisi ve sond ile geleneksel ART yöntemi ve Brix 3000 materyali ile kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemi uygulanmıştır. Çürük temizleme yöntemlerinin ardından yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (YVCİS) ile restorasyonlar tamamlanmıştır. Restorasyon uygulamalarından sonra Wong Baker Ağrı Skalasına göre değerlendirme yapılmıştır. Restorasyonların klinik başarıları modifiye USPHS kriterlerine göre 3,6 ve 12. aylarda takip edilmiştir. Radyografik değerlendirme ise 6 ve 12. aylarda yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS versiyon 25 paket programı ile yapılmıştır. YVCİS uygulanan iki çürük temizleme yönteminin klinik ve radyolojik değerlendirme kriterlerine göre zaman dilimlerinde birbirleri ile karşılaştırılmasında Compare Column Proportions Testi, aynı grubun kendi içinde değerlendirilmesinde Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile algılanan ağrı düzeylerinin yaşlara göre dağılımlarının değerlendirilmesinde Kruskal Walli H Testi kullanılmıştır. Çalışmanın tamamında hata değeri %5 olarak alınarak p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. 3. ve 6. ayda kemomekanik çürük temizleme ve geleneksel ART yöntemleri sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar arasında kenar uyumu kriterinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (3. ay p=0,040; 6. ay p= 0,047). Kemomekanik çürük temizleme yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar 6. ay takipte sekonder çürük kriterinde %2,8 oranında Charlie skor almıştır. Geleneksel ART yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlarda ise zaman dilimlerinin hiçbirinde sekonder çürüğe rastlanılmamıştır. 6 ve 12. ayda radyografik değerlendirme kriterleri göz önüne alındığında her iki grupta da hiçbir dişte patolojiye rastlanılmamıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile yapılan ağrı düzeyi değerlendirilmesinde iki grupta da en çok ağrı yok ifadesini temsil eden yüz ifadesi tercih edilmiştir. İki grup arasında tüm sonuçlar değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,536). Yaptığımız çalışma; Brix 3000 materyali kullanılarak uygulanan kemomekanik çürük temizleme yönteminin, geleneksel ART yöntemi ile benzer şekilde ağrısız ve kabul edilebilir bir çürük doku uzaklaştırma tekniği olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Minimal Girişimsel Diş Hekimliği, Atravmatik Restoratif Tedavi, Kemomekanik Çürük Temizleme, Brix 3000, Wong Baker Ağrı Skalası
Süt molar hipomineralizasyonu bulunan bir grup çocukta etiyolojik faktörlerin ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı süt molar hipomineralizasyonu bulunan 4-6 yaş grubu çocuklarda etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi, SMH görülme durumu ve SMH'nin şiddetinin çocukların yaşam kalitesine olan etkisinin araştırılmasıdır. Araştırma grubu 100 sağlıklı ve 100 SMH'li çocuk ve velilerinden oluşmaktadır. Klinik muayenede; ICDAS II, dmft/s, ortalama plak skoru ve SMH şiddeti ve hassasiyet varlığı değerlendirilmiştir. SMH etiyolojisinin belirlenebilmesi için demografik veri ve etiyoloji anketi oluşturulmuştur. SMH'li hastalarda ağız sağlığının yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi için POQL ölçeği veli bilgi formu kullanılmıştır. SMH'li çocukların dmfs skorları, sağlıklı çocuklara göre anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hipomineralizasyondan en çok etkilenen diş 85 numara, en az etkilenen diş ise 55 numaralı diş olarak tespit edilmiştir. Çalışma grubundaki süt ikinci molar dişlerin, %26'sı sınırları belirgin opak lezyonlar, %4'ü sürme sonrası mine yıkımı, %22'si atipik çürük, %7si atipik restorasyon ve %1'i SMH nedeniyle çekilmiştir. Süt ikinci molar dişlerin %44'ü hipomineralizasyondan hafif şiddette etkilenirken, %56'sı şiddetli olarak etkilenmiştir. MIH-TNI indeksine göre en fazla hassasiyet ve en fazla defektin bulunduğu bölge sağ alt arka grup olarak tespit edilmiştir. Etiyolojik faktörler değerlendirildiğinde; 35 yaş üstü gebeliklerde, doğum sırasında herhangi bir komplikasyon meydana gelmesi durumunda, prematüre doğum, gebeliğin son 3 aylık döneminde herhangi bir hastalık geçirilmesi durumunda, gebelikte D vit veya Ca eksikliği yaşanmasında, düşük doğum ağırlığı, 8 ay veya daha az anne sütü alma durumunda istatistiksel olarak SMH görülme ihtimali artmaktadır (p<0,05). Yaşamın ilk yıllarında geçirilen egzama, alt solunum yolu enfeksiyonu, egzama , orta kulak enfeksiyonu ve yılda 3 veya daha fazla ateşlenme durumunda SMH görülme ihtimali istatistiksel olarak artmaktadır (p<0,05). Erken çocukluk döneminde geçirilen diyare, GİS problemleri, idrar yolu enfeksiyonu, böbrek yetmezliği veya nefropati varlığı, zatürre, astım, kızıl kızamık, kızamıkçık, suçiçeği, kabakulak SMH ile ilişki bulunamamıştır. SMH varlığında çocukların ASBYK'sinin istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha kötü etkilendiği görülmüştür (p<0,05). Kız çocuklarının ağız sağlığı durumunun erkek çocuklarına göre yaşam kalitesini daha kötü etkilediği görülmüştür. SMH görülen çocukların fiziksel fonksiyon ve rol fonksiyon skorları istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunurken (p<0,05), sosyal etki ve duygusal etki skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilememiştir (p>0,05). MIH-TNI indeksine göre SMH'li çocukların hassasiyet varlığı durumunda fiziksel fonksiyon, duygusal etki ve toplam yaşam kalitesi skorlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmektedir (p<0,05). SMH'den şiddetli etkilenen çocuklarda sosyal etki skorları, hafif etkilenen çocuklara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). SMH'nin etiyolojisinin belirlenebilmesi için, velilerin uzun dönem hafızasına dayanan değil tıbbi verilerin değerlendirilmeye alındığı, hastalığın meydana geldiği zaman ve etki süresinin hangi tipte defektlere yol açtığının belirlenebileceği uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır. Gelişimsel mine defekti bulunan çocukların farklı yaş gruplarında değerlendirilebileceği yaşam kalitesi ölçekleri ile hipomineralizasyonun şiddetinin uzun dönemli ilişkisinin değerlendirilmesi ve daha geniş hasta popülasyonlarında uygulanması gerektiği düşünülmektedir.
Aşırı kron harabiyetine sahip mandibular molar dişlerde farklı CAD/CAM materyalleri kullanılarak yapılan post-kor destekli tam kron ve endokron restorasyonlarında oluşan stres dağılımlarının sonlu eleman analizi ile karşılaştırılması
Endodontik olarak tedavi edilen dişlerin prognozlarını iyi bir şekilde uzun yıllar devam ettirebilmeleri için başarılı bir protetik tedaviyle fonksiyonlarını sürdürmeleri gerekmektedir. Kök kanal tedavisi ve sonrasında yapılan restorasyonlarda; kök ve dentin boyunca homojen bir gerilme kuvveti dağılımı sağlamak için, özellikleri dentinin sahip olduğu biyomekanik özelliklere yakın malzemeler kullanılarak kaybolan dentin dokusunun elastik özellikleri geri kazandırılmalıdır. Restorasyonun kalitesi ve adaptasyonu, kalan diş dokularının korunması ve dişle protetik materyaller arasındaki bağlanmanın yeterliliği gibi faktörler tedavinin başarısı için önem arz etmektedir.Adeziv diş hekimliği ve CAD/CAM teknolojisindeki gelişmeler göz önünde bulundurularak özellikle son yıllarda aşırı madde kaybına sahip dişlerde, post-kor tam kron restorasyonlara kıyasla daha konservatif olan endokron restorasyonların kullanımları artmıştır. Bilimsel çalışmalarda, endokron ve post-kor destekli tam kron restorasyonlarda ortak olarak kullanılan, estetik ve mekanik özellikleri geliştirilmiş materyallerden üretilen tam seramik, kompozit veya hibrit materyallerinin oldukça sık kullanıldığı görülmektedir. Araştırmalar göz önünde bulundurulduğunda bu materyallerin aşırı kron harabiyetine sahip ve kök kanal tedavisi yapılan, farklı restorasyon çeşitleri uygulanmış dişlerdeki prognozları tam olarak bilinememektedir. Çalışmamızın amacı, aşırı madde harabiyetine ve kök kanal tedavisine sahip alt birinci molar dişlere farklı materyaller kullanılarak yapılan endokron ve post-kor tam kron restorasyonlarda dikey ve oblik yönde uygulanan kuvvetlerin diş dokularında ve restorasyonlarda oluşturduğu stres dağılımlarını, üç boyutlu sonlu eleman stres analiz yöntemini kullanarak değerlendirmek ve yapıların mekanik performanslarının analiz ve incelenmesini yapmaktır. Bu çalışma Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ve Tinus Mühendislik iş birliğiyle gerçekleştirilmiştir. Araştırmada iki farklı restorasyon tipi, üç farklı restorasyon materyali ve iki farklı kuvvet çeşidi modellenerek sanal ortamda toplam 12 adet model oluşturulmuştur. Üç boyutlu ağ yapısının düzenlenmesi ve matematiksel anlamda uygun katı ağ yapısına dönüştürülmesi, üç boyutlu sonlu elemanlar analizi modellerinin oluşturulması ve sonlu elemanlar stres analizi işlemi; 2.40 GHz saat hızında INTEL Xeon E-2286 işlemcili, 64 GB ECC belleğe sahip HP iş istasyonlarında gerçekleştirilmiştir. Tomografi verisinden .stl modelin elde edilmesi 3DSlicer yazılımında yapılmıştır. Çalışmamızda sol alt 1. Molar diş, Wheeler diş atlasında bulunan farklı açıdaki görüntüleri kullanılarak üç boyutlu sonlu elemanlar geometrik modellemesi yapılmıştır.Araştırmamızda diş dokuları; mine, dentin, periodontal ligament, kortikal ve spongioz kemik olarak modellenmiştir. Restorasyon için kullanılan gütaperka, cam fiber post, rezin siman, kompozit rezin ve lityum disilikat cam seramik [IPS e.max CAD (Ivoclar Vivadent, Schaan, Liechtenstein)], hibrit seramik [Vita Enamic (Vita Zahnfabrik, Bad Säckingen, Almanya)] ve zirkonya ile güçlendirilmiş lityum silikat [Vita Suprinity (Vita Zahnfabrik, Bad Säckingen, Almanya)] CAD/CAM materyalleri ile uygulanan endokron ve tam kron restorasyonların geometrik modellemeleri yapılmıştır. Dişlerin oklüzal yüzeylerinden 5 farklı bölgeden toplam 300 N kuvvet dikey veya oblik yönde uygulanmıştır. Her bir modelin stres dağılımları 3 boyutlu SESA yöntemi ile analiz edilip; endokron,tam kron, dentin, mine ve rezin simana ait Von Mises stresleri ve maksimum asal gerilimleri renkli görüntüler kullanılarak değerlendirilmiştir. Dikey ve oblik kuvvet yükleme koşullarında endokronlarda meydana gelen stres yoğunluğu retansiyon kavitelerindeyken, tam kron restorasyonlarda basamaklara temas eden alanlarda daha fazla stres birikimi gözlenmiştir.Kullanılan CAD/CAM materyalleri arasında restorasyonlardaki en yüksek stres değerleri IPS e.max CAD grubunda, en düşük değerler ise Vita Enamic materyalinde bulunmuştur. Dikey kuvvetler altında en yüksek stres değerleri endokronlarda bulunurken, oblik yüklemede tam kron restorasyonlarda tespit edilmiştir. Dikey kuvvet uygulamasında rezin simanlarda bulunan en büyük maksimum asal gerilim stres değeri IPS e.max CAD kullanılan endokronlarda gözlenirken, oblik kuvvetlerde Vita Enamic tam kron restorasyonlarda bulunmuştur.Dikey ve oblik kuvvetlerin hepsinde mine ve dentinde maksimum asal gerilim değerleri genel olarak Vita Enamic ile restore edilen tam kron gruplarında daha yüksektir. Açılı gelen kuvvetler altında dikey kuvvetlere göre streslerin daha geniş alana yayıldığı gözlenmiştir.
Farklı döner eğe sistemleri kullanarak şekillendirilen mandibular molar dişlerin stres dağılımlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, rezin içerikli mandibular birinci molar dişlerin, farklı nikel titanyum (Ni-Ti) döner enstrümanla şekillendirilmesinin, stres dağılımına etkisinin Sonlu Elemanlar Stres Analizi (SESA) yöntemiyle incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Üç boyutlu yazıcı kullanılarak üretilmiş modeller, dört farklı Ni-Ti enstrümanla şekillendirilmiştir. Şekillendirilen modeller beş grup olacak şekilde sınıflandırılmıştır: Grup 1: ProTaper Gold (PTG), Grup 2: Reciproc Blue (RCB), Grup 3: Xp-endo Shaper (XPS), Grup 4: Hyflex EDM (HEDM) ile şekillendirilmiş, Grup 5: şekillendirme yapılmamış grup. Modeller Scanco Medical Mikro-BT 50 (İsviçre) cihazı ile 70 kVp güç, 114 μA akım, 30 µm voxel boyutu, 300 ms bütünleşme zamanı, 0.5 mm alüminyum filtre olacak şekilde taranmıştır. Her bir örnekten yaklaşık 700-750 kesit görüntü alınmıştır. Tomografi verileri DICOM formatında kaydedilmiştir. SESA için 250 N büyüklüğünde, iki farklı yük uygulanmıştır. İlk yük; santral fossaya dik, ikinci yük; dişin uzun aksına 45° derece açıyla bukkal tüberkülün lingual düzlemine eğik şekilde uygulanmıştır. Stres değerlendirmeleri von Mises Stres, maksimum asal gerilim ve minumum asal gerilim değerleri ile ifade edilmiştir. Sonuçlar yorumlarla değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki yükleme koşulunda da meydana gelen stres, kuvvet uygulama alanlarında yoğunlaşmıştır. En yüksek stres değerleri Grup 3'te, en düşük ise Grup 5'te gözlemlenmiştir. Oblik yükler altında oluşan stresler, dikey yüklerden daha yüksek gözlemlenmiştir. Sonuç: Hacimsel farklılıklar parçanın genelinde stres artışına ve belli bölgelerde stres konsantrasyonlarında artışa sebep olsa da; dentin genelinde stres dağılımlarının benzer olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Döner eğeler, Mikrobilgisayarlı tomografi, Sonlu elemanlar stres analizi.
Üç farklı ağız içi molar distalizasyon yönteminin sonlu elemanlar metoduyla incelenmesi
Giriş ve amaç: Bu çalışmanın amacı, üç farklı molar distalizasyonu yönteminde ortaya çıkan stres değerlerinin ve dişlerde meydana gelen yer değiştirme miktarlarının sonlu elemanlar analizi (SEA) ile incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmada, palatinal bölgeden uygulanan konvansiyonel Pendulum aygıtı, palatinal bölgeden uygulanan mini vida destekli AMDA aygıtı ve bukkal kemiğe uygulanan mini vida ile üç farklı molar distalizasyon senaryosu oluşturulmuştur. Molar dişlere uygulanan distalizasyon kuvvetleri sonucu oluşan stresler ve yer değiştirme değerleri SEA ile incelenmiştir. Bulgular: Her üç senaryoda meydana gelen stres değerlerinin fizyolojik sınırlar içerisinde olduğu ve distalizasyon için uygun olduğu görülmüştür. Tüm senaryolarda birinci molar dişlerde meydana gelen en yüksek Von Mises değerleri kuvvetin uygulandığı bölgede ölçülmüştür. Birinci ve ikinci senaryoda birinci molar dişlerde meydana gelen en yüksek Von Mises değerlerinin palatinal tüberküllerde, üçüncü senaryoda bukkal tüberküllerde olduğu ve tüm senaryolarda en düşük Von Mises değerlerinin bukkal kök uçlarında olduğu görülmüştür. Sonuç: Pendulum ve AMDA ile yapılan distalizasyonda birinci molarlarda distobukkal rotasyon, bukkal mini vida ile yapılan distalizasyonda meziobukkal rotasyon görülmüştür. AMDA ile yapılan distalizasyonda diğer senaryolara göre birinci molarların daha paralel hareket ettiği gözlenmiştir. Bukkal mini vida ile yapılan distalizasyonda diğer senaryolara göre daha fazla molar ekstrüzyonu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Molar distalizasyonu, Sonlu elemanlar analizi, Pendulum, AMDA, Bukkal mini vida.
Microleakage and compressive strength of various pediatric crowns used for the restoration of primary molar teeth in vitro
In pediatric dentistry, prefabricated pediatric crowns have been used for a long time. This study was aimed to evaluate the microleakage and compressive strength of prefabricated stainless-steel crowns (3M ESPE, St. Paul, Minn., USA), prefabricated zirconia crowns (Kids-e-Dental Llp, Mumbai, India), and prefabricated fiberglass crowns (Figaro Crown INC, Mineapolis, USA) used in primary molars with excessive loss of crown structure in vitro. Dye penetration method was used in the microleakage test and compressive strength test was conducted on the INSTRON 3345 device and the. In this study, statistical analysis was performed using the NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2009 Statistical Software (Utah, USA) package program for the evaluation of the data. The results were evaluated at a significance level of p<0.05. In terms of the amount of dye penetration and cement loss, the difference between all groups was found to be statistically significant (p=0.001). The highest dye penetration rate was found in the fiberglass crown group, followed by the zirconia crown group and the stainless-steel crown group, respectively (p=0.001). Regarding the compressive strength test results, the difference between all groups was found to be statistically significant (p=0.0001). The highest compressive strength was measured in the fiberglass crown group, followed by the stainless-steel crown and zirconia crown groups. In conclusion, it was observed that, fiberglass crowns had the highest compressive strength, whereas stainless-steel crowns were more successful than the other two groups in terms of preventing microleakage. Keywords: Prefabricated pediatric crowns, in vitro, microleakage, compressive strength.
Gömülü üçüncü molar cerrahisinde iki farklı antibakteriyel gargaranın bakteriyemi üzerine etkilerinin araştırılması
Bakteriyemi kan dolaşımında bakterilerin bulunması olarak tanımlanmaktadır. Cerrahi işlemler özellikle yüksek risk grubundaki hastalarda BE gibi ciddi enfeksiyonlar oluşturma potansiyeline sahiptir. Çalışmamızın amacı, % 0,2' lik klorheksidin ve % 10' luk povidon iyodür içerikli antiseptik gargaraların, gömülü üçüncü molar cerrahisi sırasında gelişebilen bakteriyemi üzerine etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmaya genel sağlık durumu iyi olan, endokardit riski oluşturacak herhangi bir kalp hastalığı bulunmayan, son 30 gün içinde antibiyotik kullanmamış, ağız hijyeni iyi olan ve ağız bakımı için düzenli olarak antiseptik ağız gargarası kullanmayan 30 hasta dahil edildi. Çalışma için 10' ar kişiden 3 grup oluşturuldu. Bu gruplar povidon iyodür grubu, klorheksidin grubu ve kontrol grubudur. Kriterlere uygun olarak seçilen hastaların yaş ve cinsiyet bilgileri kaydedildikten sonra, oral hijyen seviyesini belirlemek amacıyla plak birikimi (Silness ve Löe indeksi) ve anlık dişeti kanamaları (gingival bleeding index) kaydedildi. Cerrahi prosedürle ilgili olarak, dişin gömülülük derecesi ve konumu (Pell ve Gregory sınıflandırması) ile operasyon süresi kaydedildi. Hastalardan periferik venöz kan örnekleri antekubital venden alındı. Kan örnekleri cerrahi işlemden önce, üçüncü molar çekimi tamamlandıktan 1 dakika ve 15 dakika sonra olmak üzere 3 defa alındı. Aerob ve anaerob hemokültür şişelerine ekilen kan örnekleri mikrobiyolojik tetkiklerle değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda povidon iyodür grubunda % 40, klorheksidin grubunda % 40 ve kontrol grubunda % 60 oranında bakteriyemi tespit edildi (p>0,05). İzole edilen bakteriler % 57,6 oranında anaerob bakterilerdi ve en çok % 88,4 oranında steptococcus grubu bakteriler görüldü. Bu çalışmada povidon iyodür ve klorheksidin içeren ağız gargaralarının gömülü üçüncü molar cerrahisi sonrası bakteriyemi oranını azalttığı, ancak; bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Bu çalışmanın sonuçlarının daha geniş hasta grupları içeren ve farklı türdeki antiseptik gargaraların kullanıldığı çalışmalarla geliştirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Birinci daimi molarların ektopik erüpsiyon prevalans ve karakteristiğinin retrospektif olarak incelenmesi
Daimi birinci molar dişlerin ektopik erüpsiyonu, dişin anormal mesioangular erüpsiyon açısı nedeniyle süt ikinci molar dişin kronunun distalinde sıkışması ile sonuçlanan yerel bir sürme bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı, Gaziantep Üniversitesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran çocuklarda ektopik birinci daimi molar dişlerin prevalansını, karakteristiğini, dağılımını ve rezorbsiyon derecesine bağlı olarak ektopik erüpsiyonun prognozunu değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışma yaşları 5 ile 12 arasında değişen 7070 hastanın panoramik radyografilerinin incelenmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, ektopik daimi birinci molar dişlerin sayısı ve konumu, çift taraflı veya tek taraflı oluşumu, süt ikinci molar dişlerinin distal köklerinin rezorbsiyon derecesi ve sürecin prognozu değerlendirildi. Ektopik erüpsiyonun başlangıç değerlendirmesi süt molar dişlerin distal köklerinin rezorbsiyon derecelerine göre, takip sonrası değerlendirmesi ise geri dönüşümlü-geri dönüşümsüz tiplerine göre kategorize edildi. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Veriler ki-kare testleri kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. İncelenen 7070 vakanın 144'ünde 221 ektopik daimi birinci molar diş tespit edildi ve prevalans %2 olarak bulundu. Yaşları 5 ile 12 yıl arasında değişen 144 hastanın yaş ortalaması 8.04 yıldı. Ektopik erüpsiyon en çok (%48.63) 7-8 yaş arası hastalarda görüldü (p<0.05). Kızlarda (%58.3) erkeklerden (%41.7) daha fazla ektopik erüpsiyon görüldü (p<0.05). Ektopik daimi birinci molar dişlerin 143'ü (%64.70) maksillada, 78'i (%35.30) mandibulada tespit edildi. Hafif ve orta dereceli süt dişi distal kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin çoğunun (%77.50) geri dönüşümlü olduğu ve tedaviye gerek duyulmadan kendiliğinden düzeldiği görüldü. Şiddetli ve çok şiddetli süt dişi kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin (%22.50) ise geri dönüşümsüz olduğu ve gömülü kaldıkları tespit edildi. Rezorbsiyon derecesi ile ektopik erüpsiyon tipi arasındaki bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre süt dişi kök rezorbsiyon şiddetinin artmasının geri dönüşümsüz ektopik erüpsiyona sebep olduğu önerilebilir. Maloklüzyonla sonuçlanan süt ikinci molar dişinin erken kaybının önlenmesi için ektopik daimi birinci molar dişlerin erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.
Molar kesici hipomineralizasyonu teşhis edilen çocuklarda gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığının serolojik ve genetik testler ile incelenmesi
Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH); ameloblastların matrix formasyonunda kalsiyum ve fosfat eksikliğine ya da mine proteinlerinin yeterince uzaklaştırılamamasına bağlı olarak, daimi 1. molar ve keserlerde meydana gelen bir mine defektidir. MIH'ın etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir Çalışmamızın amacı MIH lezyonları görülen çocuklarda, serolojik ve genetik testler kullanarak gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığını araştırmaktır. Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne dental tedavi için başvuran, sistemik hastalığı olmayan, 7-13 yaş aralığında, 60 çocuk hasta dahil edilmiştir. MIH lezyonu olan 40 çocuk hasta ile çalışma grubu ve MIH lezyonu olmayan 20 çocuk hasta ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Dental muayeneyi takiben, tüm çocuklara gluten ile ilişkili rahatsızlıkların oral ve genel semptomlarının varlığını değerlendiren anket soruları ebeveynleri eşliğinde sorulmuştur. Ardından tüm çocuklara, gluten ile ilişkili rahatsızlıkların teşhisinde yardımcı olan serolojik testler (Doku transglutaminaz IgA, Endomisyum Antikoru, Total IgA) ve genetik testler (HLA-DQ2 ve HLA-DQ8) yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı ile analiz edilmiştir. Niteliksel verilerin karşılaştırılması için Fisher's Exact Ki-Kare testi, Continuity (Yates) Düzeltmesi ve Fisher Freeman Halton testleri, niceliksel verilerin karşılaştırılması için Student t test kullanılmıştır (p<0.05). Yapılan testler sonucu, MIH lezyonu olan 3 çocukta doku transglutaminaz antikoru sınır değerde iken, 3 çocukta da pozitif bulunmuştur. Bu çocuklardan 2 tanesinde doku transglutaminaz antikoru ile beraber, EMA, HLA-DQ2 ve HLA-DQ8 testleri de pozitif çıkmıştır. Çocuk Hastalıkları uzmanına yönlendirilen ve biyopsi sonucu çölyak teşhisi konulan bu 2 çocuk hastanın durumu, klinik ve serolojik-genetik testlerin çölyak erken teşhisindeki önemine dikkat çekmektedir. Gluten ile ilişkili rahatsızlıkları, MIH lezyonları ile ortak paydada buluşturan yeni çalışmaların yapılması bu çocukların ağız-diş sağlığının sağlanmasında da büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH), gluten, çölyak hastalığı, genetik, mine defektleri
Okul öncesi çocuklarda ikinci premolar diş ve diğer daimi dişlerin kalsifikasyon dereceleri arasındaki ilişkinin üç farklı 'dental yaş tayin yöntemi' kullanılarak karşılaştırılması
Konjenital diş eksikliği en sık ikinci premolar dişlerde gözlenmektedir. Bu dişlerin erken çocukluk çağında dental radyografilerdeki görüntüleri net değildir. Bu araştırmada ikinci premolar dişlerin gelişim seviyeleri diğer daimi dişlerin gelişim seviyeleri ile karşılaştırılmıştır. Amacımız dişlerin gelişim seviyeleri arasındaki ilişkiyi sayısal ölçümlere dayandırmaktır. Araştırmamızda 42-78 ay aralığında, diş ve kemik gelişimini etkileyici herhangi bir sistemik hastalığı, dişlerinde herhangi bir gelişimsel bozukluğu veya oligodonti hastalığı bulunmayan 6813 hastaya ait röntgen görüntüleri iki farklı araştırmacı tarafından 3 farklı dental yaş tayin metodu (Nolla metodu, Demirjian, Goldstein ve Tanner metodu ve Moorrees, Fanning ve Hunt metodu) kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmamızın sonucunda, ikinci premolar dişler henüz folikül oluşumu evresinde iken, 4 daimi birinci premolar dişin kron boyunun üçte birinin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlanmak üzere olan evrede olduğu, mandibuler daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi ikinci molar dişlerin ise foliküllerin seçildiği evrede, mandibuler daimi ikinci molar dişlerin ise kalsifiye noktaların oluşmaya başladığı evrelerde olduğu gözlenmiştir. Panoramik röntgen incelemesinde diğer daimi dişler bu evrede iken, ikinci premolar dişlere ait bir görüntü saptanamıyorsa bu dişlerin eksikliğinden şüphe edilmelidir, fakat gecikmiş kalsifikasyon olgularının yaygın olduğu ve bu hastalardan alınacak takip röntgenleri ile longitudinal araştırmalara ihtiyaç olduğu da unutulmamalıdır.
Vertucci tip 2 konfigurasyona sahip mandibular molarların mezial kök kanallarında rotary ve resiprok eğe sistemlerinin oluşturduğu apikal transportasyonun mikro-bt ile incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; tek foramenle sonlanan Vertucci tip 2 kanal konfigürasyonuna sahip mandibular 1. molarların mezial köklerinde devamlı rotasyon yapan eğe sistemleri ve resiprokasyon hareketle çalışan eğe sistemlerinin her iki kanalda çalışma boyunda kullanılması sonucu apikal foramende oluşabilecek transportasyonun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Vertucci tip 2 kanal konfigürasyonuna sahip 20 adet çekilmiş mandibular 1. molar dişin mezial kökleri kullanılmıştır. Daha sonra örnekler devamlı rotasyon yapan eğe sistemi ve resiprokasyon hareketle çalışan eğe sistemiyle şekillendirilmek üzere iki gruba ayrılmıştır. Köklerin daha düz olan lingual kanalları şekillendirildikten sonra Mikro-BT ile görüntüleri alınmıştır. Daha sonra köklerin bukkal kanalları şekillendirilmiştir ve tekrardan Mikro-BT ile görüntüler alınmış ve apikal foramende dört yönde ölçümler birinci ve ikinci şekillendirmeden sonra kıyaslanmıştır. IBS SPSS V23 (Chicago, ABD) ile verilerin analizi yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Varyansların homojenliği Levene Testi ile incelenmiştir. Bulgular: WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında Bukkolingual yöndeki transportasyon miktarı açısından fark bulunmuştur (p=0.043). WaveOne Gold grubunda bukkolingual yöndeki transportasyon miktarının ortanca değeri 31.3 mikrometre iken OneShape grubunda 47.2 olarak elde edilmiştir. Meziodistal yöndeki transportasyon miktarı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunamamıştır (p=0.641). Lingual yönden kaldırılan dentin miktarı ortalama değerleri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,181). Bukkal yönden kaldırılan dentin miktarı ortanca değerleri WaveOne Gold ve OneShape arasında farklılık göstermemiştir (p= 1,000). Mezial yönden yapılan ölçümlerin ortalama değeri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,599). Distal yönden yapılan ölçümlerin ortalama değerleri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,948). WaveOne Gold grubunda dört yönde yapılan ölçümlere baktığımızda kaldırılan dentin miktarı ortanca değerleri arasında farklılık görülmüştür (p= 0,024). Lingual yöndeki ortanca değer diğer yönlerden daha fazla bulunmuştur. OneShape grubunda dört yönde yapılan ölçümlere baktığımızda kaldırılan dentin miktarı ortalama değerleri arasında da farklılık görülmüştür (p<0,001). WaveOne Gold grubunda olduğu gibi OneShape grubunda da lingual yöndeki ortanca değer diğerlerinden daha fazla bulunmuştur. Sonuç. Bukkolingual yönde transportasyon değerleri WaveOne Gold grubunda OneShape grubuna göre daha az bulundu. Meziodistal yönde transportasyon değerlerinde gruplar arasında fark bulunamadı. Her iki yönde apikal tranportasyon miktarları 0,3 mm'yi geçmemiştir. Her iki grupta da lingual yönde kaldırılan dentin miktarı diğer yönlere göre daha fazla bulundu. Anahtar Kelimeler: Vertucci tip 2, Apikal transportasyon, Mikro-BT, Ni-Ti tek eğe sistemleri
Daimi dentisyonda mandibular ikinci molar dişlerin kök oluşum seviyelerinin yapay zekâ ile değerlendirilerek çekim endikasyonu olan birinci molar dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesi
Daimi birinci büyük azı dişleri en fazla çürük görülen dişlerdir ve genelde buna bağlı olarak sergiledikleri zayıf prognoz nedeniyle erken yaşlarda kaybedilmektedir. Birinci azı dişlerinin çekimi için uygun zamanın tayin edilmesi çocukların fiziksel gelişimi için önemlidir. Dişlerin kalsifikasyon aşamalarını sınıflandıran Demirjian metodunda E safhası daimi birinci büyük azı dişlerinin çekim kararı için ideal bir zamandır ve çocuklarda 8-10 yaş aralığına tekabül eder. Bu tez çalışmasında daimi dentisyonda çekim endikasyonu olan mandibular birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesinde; mandibular ikinci büyük azı dişlerin Demirjian metoduna göre gelişim safhalarının panoramik radyografiler üzerinden yapay zekâ programına öğretilmesi ve buna bağlı olarak ideal çekim zamanının yapay zekâ uygulaması tarafından belirlenebilirliği değerlendirilmiştir. Tez çalışmamızda evrişimli sinir ağları kullanılarak Demirjian metodu kalsifikasyon aşamalarının, yapay zekâ ve derin öğrenmeye dayalı bir modelle otomatik olarak sınıflandırılabilmesi amaçlandı. Bu çalışmada 1106 adet panoramik radyografi üzerinde 37 ve 47 numaralı dişlerin segmentasyon ve detection yöntemleri ile etiketlemesi yapıldı. Görüntüler üzerinde dişlerin etiketlenmesinde CranioCatch etiketleme yazılımı (CranioCatch, Eskişehir, Türkiye) kullanıldı. Demirjian metodunun A-H'a kadar 8 safhası için 8 adet veri seti oluşturuldu. YOLOv5 modeli kullanılarak eğitildi. Detection yönteminde yaklaşık olarak 0, 990 duyarlılık, 0,917 kesinlik ve 0,952 F1 skoruna sahip sonuçlar elde edilirken, segmentasyon yönteminde 0,985 duyarlılık, 0,921 kesinlik, 0,952 F1 skoru sonuçları elde edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre geliştirilen derin öğrenme modellerinin; daimi birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanını belirlemek için kullandığımız Demirjian metodunun safhalarını tespit/tahmin etmedeki başarılı olduğu görülmüştür.
Üst çene birinci büyük azı dişlerinde konik hüzmeli bilgisayarlı tomografi yardımlı endodontik cerrahi
Üst çene büyük azı dişlerinin palatinal kökleri cerrahi yaklaşım için özel bir sorun teşkil etmektedir. Son yıllarda, endodontik cerrahi, özellikle üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal kökü olmak üzere, posterior dişler için, kök amputasyonu veya çekime alternatif önemli bir rol oynamaktadır.Bu prospektif, randomize, kontrollü çalışmanın amacı üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşım yoluyla yapılan endodontik cerrahide konik huzmeli bilgisayarlı tomografinin, tanı ve tedavi planlamasında cerrahi işleme katkısı olup olmadığını değerlendirmek ve uzun dönem klinik ve radyolojik takip sonuçlarını sunmaktı.Daha önceden belirlenmiş klinik ve radyolojik kriterleri taşıyan 40 hasta randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Muayene ve ameliyat planlaması CBCT yardımıyla yapılan hastalar Grup 1'e, muayene ve ameliyat planlaması geleneksel radyograflar yardımıyla yapılan hastalar Grup 2'ye dahil edildi. Bütün ameliyatlar bukkal yaklaşım kullanılarak yapıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Tüm hastaların %92,31'inde sinüs membranı elevasyonu yapıldı. Grup 1'in ortalama ameliyat süresinin Grup 2'den anlamlı şekilde daha kısa olduğu (p=0,001<0,05) görüldü. Grup 1'deki hastaların %20'sinde, grup 2'deki hastaların %42,1'inde sinüs membranı perforasyonu görüldü. Radyografik ve klinik iyileşme kriterlerine göre Grup 1'deki hastaların %35'inde başarı, % 40'ında düzelme ve % 25'inde başarısızlık gözlendi. Grup 2'de ise hastaların %42,1'inde başarı, % 31,6'sında düzelme ve % 26,3'ünde başarısızlık gözlendi.Üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşımla yapılan endodontik cerrahi işlemi, komplikasyon riski yüksek olan palatinal yaklaşıma alternatif bir tedavi yöntemidir. Başarının daha iyi değerlendirebilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren prospektif klinik çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Meziale eğimli mandibular ikinci molar dişin farklı yöntemlerle dikleştirilmesinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Çalışmamızda birinci molar boşluğuna doğru eğilmiş mandibular ikinci moların farklı ankraj yapılarıyla dikleştirilmesi sırasında ikinci molar ve ankraj ünitelerinde ve kemikte meydana gelen stres dağılımı sonlu elemanlar analizi ile incelenmiştir. Ayrıca sonlu elemanlar analizi sayesinde hesaplanabilen kuvvet uygulandığı anda dişlerde meydana anlık yer değiştirmeler çalışmamızda değerlendirilmiştir. Araştırmamızda ikinci molar dikleştirilmesi için kullanılan üç farklı ankraj yapısı üç çalışma modeli oluşturularak değerlendirilmiştir. Birinci çalışma modelinde, arktaki tüm dişler; ikinci modelde, birinci molar boşluğundaki alveoler krete mandibular düzleme dik yerleştirilen braket abutmentlı mini vida; üçüncü modelde, dişsiz boşluğa dik yerleştirilen osteointegre olmadığı varsayılan dental implant ankraj olarak kullanılmıştır. Tüm modellerde dikleştirme amacıyla, paslanmaz çelik tel üzerine yerleştirilen ve 150 gr kuvvet uygulayan Ni-Ti open coil kullanılmıştır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda tüm çalışma modellerindeki ikinci molar köklerinde benzer stres yoğunluğu oluşmuştur. İkinci moların kronunda oluşan stresler, en fazla mini vida ankrajı kullanıldığında, daha sonra implant ankrajı kullanıldığında, en az dişlerin ankrajı kullanıldığında izlenmiştir. Tüm çalışma modellerinde, dikleşme kuvveti uygulandığında yan etki olarak kronlarda ekstrüzyon, distolingual rotasyon ve linguale eğilme görülmüştür. Ekstrüzyon mini vida ve implant ankrajı kullanıldığında daha az görülürken, rotasyon ve linguale eğilme ise dişlerin ankrajı kullanıldığında daha az oluşmuştur. Birinci modelde dikleştirme sırasında ankraj olarak kullanılan dişlerde bazı yan etkiler oluşmuştur. Mini vida ve implant ankrajı kullanıldığında, her iki yapı üzerinde de stres en fazla boyun bölgesinde yoğunlaşmıştır. Mini vidada implanta göre stresin daha fazla olduğu izlenmiştir. Mini vida üzerindeki braket slotunun, implanttaki braket slotuna göre daha ince olması, ikinci modeldeki ikinci molarda ve kortikal kemikte daha fazla stres oluşmasına yol açmıştır. Sonuç olarak araştırmamızda mandibular molar dikleştirilmesi amacıyla yapılan tedavi yöntemlerinin hepsinin klinik olarak uygulanabilir görülmüştür.