Bebekler
Bu konu başlığı altında 547 tez
Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.
Anne sütü alım süresi ve kesilme zamanını etkileyen faktörler
Anne sütü ve emzirme; sağlıklı büyüme ve gelişme, dengeli ve yeterli beslenme, psikososyal gelişim ve ekonomik boyut açısından oldukça önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tüm bebeklerin ilk 6 ay SAS ile beslenmesini, 6. aydan itibaren ise anne sütüne ek olarak besin değeri yüksek ek gıdalara başlanmasını ve en az 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmenin devam edilmesini önermektedir. Araştırmamız 5 yaş ve altı çocukların anneleri veya bakım verenleriyle anket uygulanan kesitsel tipte bir çalışmadır. Bu çalışma Ekim 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran 5 yaş ve altı 400 çocuk üzerinde yapıldı. Yaptığımız çalışmaya göre; sezaryen ile doğum, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı, ilk 6 ay SAS ile beslenme ve toplam anne sütü alma sürelerini olumsuz etkilemektedir. Annenin doğum öncesi emzirme eğitimi almış olması çocuklarını daha uzun süre emzirmelerini sağlamaktadır. Annenin çalışıyor olması, eğitim durumu ve anne sütü hakkındaki bilgi seviyesinin yüksek olmasının, çocuklarını ilk 6 ay SAS ile besleme ve toplam emzirme sürelerini arttırdığı saptanmıştır. Diğer çocuğunu emziren annelerin sonraki çocuklarını daha uzun süre SAS ile besledikleri; annenin kronik bir hastalığa sahip olmasının ise SAS ile beslenme süresine etki etmezken toplam anne sütü alma süresini kısalttığı saptanmıştır. Annenin sigara kullanıyor olması ve doğum sonrası duygu durum bozukluğu yaşaması ise emzirme süresi ile ilişkisiz bulunmuştur. Babanın eğitim durumu ve hane halkının toplam gelirinin yüksek olması da çocukların ilk 6 ay SAS alma ve toplam anne sütü alma süresine olumlu etki etmektedir. Sonuç olarak; çocukların anne sütü ile beslenmesi arttırmak için annelere gerekli eğitim ve desteğin verilmesi ile birlikte toplumun bu konudaki bilinç düzeyini arttıracak çalışmalar yapılmalıdır.
Süt çocuklarında ek gıdaya geçişte beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi
Tamamlayıcı besinlere ortalama 6.ayda geçilmeli, çocuğun büyümesi ile birlikte artan enerji, protein ve diğer besin ögelerini karşılayabilecek yeterlilikte olmalı, çocuğun açlık, tokluk, iştah durumunun gözetilerek bakım veren kişi ve çocuğun tercihlerine uygun olacak şekilde sunulmalıdır. Duyarlı beslenme ile bebeğin beslenmeye aktif katılımı sağlanmalıdır. Yaşamın ilk iki yılında duyarsız beslenme davranışı bebekte ileride obezite, vitamin eksiklikleri, malnütrisyon, yeme reddi gibi önemli sorunlara yol açmaktadır. Son zamanlarda popülerlik kazanan bebek liderliğinde beslenme (BLW) yöntemi ile aktif bebek katılımı ve duyarlı beslenme sağlayarak sağlıklı bebek beslenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda tamamlayıcı beslenmeye geçişte tercih edilen yöntemlerin obezite gelişimi ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Hastanemiz polikliniklerine başvuran 4 ile 24 ay arasındaki 400 hasta çalışmaya dahil edildi. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Beslenme yöntemine göre geleneksel, bebek liderliğinde beslenme ve her iki yöntemi uygulayanlar olmak üzere gruplandırıldı ve beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi yapılan anket ve anamnez verilerine bakılarak değerlendirildi. . Üç bölümden oluşan bu anket formunda, annenin ve babanın sosyodemografik özellikleri, bebeğe ait özellikler, tamamlayıcı beslenme ve bebek liderliğinde beslenmeye yönelik sorular bulunmaktaydı. Araştırma bulgularına göre bebeklerin yaş ortalamasının 14,79±4,34 (ay) olduğu belirlenmiştir. Tek başına anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 4,92±2,08 (ay), toplam anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 10,74±5,34 (ay) olduğu belirlenmiştir, ilk tercih edilen besin en çok sebze püresidir (%42,2). Katılımcıların BLW'yi duyma oranı %83,5 olduğu görüldü. Kullanılan beslenme yöntemi dağılımına bakıldığı zaman aileler; %12 oranında bebek liderliğinde beslenme (BLW), %57,5 oranında her iki yöntem ile beslenme, %30,5 oranında geleneksel beslenme yöntemini kullanmaktadır. Ek gıda verilme şekli ile doğum şekli, son ağırlık persantil, son baş çevresi persantil ve son BMI persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktur (p>0,05). Ek gıda verilme şekli ile son boy persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=14,026; p=0,029). Bu sonuçlar süt çocukluğu dönemindeki beslenme yönteminin obezite patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Son yıllarda sosyal medyada da aileler arasında yaygınlaşan BLW uygulaması konusunda bilimsel açıdan yeterli kanıt yoktur. Bu beslenme yöntemini öneri halinde sunulması geliştirilip yaygınlaştırılması için konu hakkında daha çok ve geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.
25-OH vitamin D eksikliği olan yenidoğanlarda oral vitamin D tedavi protokollerinin karşılaştırılması
Ciddi bir halk sağlığı sorunu olan D vitamini eksikliği, tüm dünyada bebekleri ve çocukları etkilemektedir. D vitamininin insan organizmasında birçok işlevi olmasına rağmen esas görevi; dolaşımda normal kalsiyum ve fosfor dengesini sağlayarak kemik sağlığının korunması ve idamesini sağlamaktır. D vitamininin iskelet sistemi dışında, diğer sistemler üzerinde de düzenleyici rolü vardır. Araştırmamız kesitsel retrospektif bir çalışmasıdır. Çalışmamızda, 25 OH vitamin D eksikliği veya yetersizliği saptanan yenidoğanlarda, üç ay boyunca rastgele yöntem ile verilen 1000 ve 1500 ünite/gün D vitamini tedavi dozlarının etkinlikleri ve sonuçları karşılaştırıldı. Gebelik haftası 32-40 olan, 80 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi ve sonrasında 25 OH vitamin D, parathormon, kalsium, fosfor, alkalen fosfataz, spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı bakıldı. Grupların demografik özellikleri ve diğer sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların %35'inde hipokalsemi, %2.5'inde hipofosfatemi, %1.3'ünde hiperfosfatemi mevcuttu. Hastalarda konvülzyon gibi semptomatik hipokalsemi bulguları görülmedi. Alkalen fosfataz yüksekliği %2.5, parathormon yüksekliği %18.8, düşüklüğü %1.3 hastada tespit edildi. Yüksek doz D vitamini tedavi grubunda, tedavi sonrası 25 OH vitamin D ortalama değeri 60.7 ng/ml, düşük doz tedavi grubunda 48.5 ng/ml saptandı. Tedavi sonrası D vitamini intoksikasyonu bulguları olan hasta yoktu. Yüksek doz grubunda tedavi sonrası üç hastada, düşük doz grubunda bir hastada asemptomatik vitamin D hipervitaminozu görüldü. Tedavi öncesi hipofosfatemi ve hipokalsemi olan hastalarda, tedavi sonrasında hipokalsemi ve hipofosfatemi görülmedi. Tedavi öncesi parathormon yüksekliği olan hastalarda, tedavi sonrası parathormon düzeyi normal bulundu. Yüksek doz D vitamini tedavisi alan grupta tedavi sonrası iki, düşük doz D vitamini alan grupta tedavi sonrası iki hastada izole hiperkalsiüri görüldü. Bu hastalarda kontrol D vitamini değerleri normal aralıklarda idi.
Kliniğimizde son beş yılda prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin postnatal bebeklerinde anomali görülme insidansının değerlendirilmesi
Çalışmamızda kliniğimize son beş yıl içinde başvuran prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin anomali görülme sıklığının ve bununla ilişkili maternal ve neonatal sonuçların araştırılması amaçlanmıştır 01.07.2017 ile 01.07.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran tamamı gebe olmak üzere toplam 542 olguyla çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin prenatal fetal anöploidi tarama sonuçları, bu sonuçlara göre amniosentez yapılan gebeler ve maternal sonuçları ve bebeklerde kromozomal anöploidi saptanma oranları retrospektif olarak incelenmiştir. İkili tarama testine göre olguların %22,4'ünün (n=121); üçlü tarama testine göre ise olguların %11,8'inin (n=6) kromozomal anöploidi açısından yüksek riskli olduğu görülmüştür. İkili tarama testinde yüksek riskli görülen 2 bebekte kromozomal anöploidi, düşük risk görülen 1 bebekte kromozomal anöploidi izlenmiştir (p=0,534). Araştırmaya katılan 199 olguya amniosentez önerilmiş ve bu olguların %17,6'sı (n=35) kabul etmiş ve amniosentez yapılanlar arasında %1,8'inin (n=3) test sonucunda kromozomal anöploidi saptanmıştır. Anöploidi saptanan 2 gebelik ailelerin istemi ile termine edilmiştir. Tarama testleri sonucunda yüksek risk saptanan olguların tanı testlerini yaptırma oranlarının da incelendiği çalışmamızda tanı testi yaptırmak istemeyen olgulara yapılan tarama testlerinin gebelerde oluşturabileceği kaygıyı ve yapılan çalışmalarda prenatal tarama testi yaptıran gebelerdeki kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda; tarama testi konusunda toplumun yeterli bilgilendirilmesi oldukça önemlidir. Postnatal bebeklerin yoğun bakım ünitesinde yatış ihtiyacı durumuna göre PAPP-A ve ß-hCG ölçüm değerlerinin karşılaştırılmasında,bebeklerin yoğun bakım ihtiyacı ile katılımcıların PAPP-A değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0,05). Olguların ß-hCG ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında negatif yönlü (BHCG arttıkça, APGAR azalan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,022; p<0,05). Olguların PAPP-A ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında pozitif yönlü (PAPP-A arttıkça, APGAR artan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,030; p<0,05). İkili tarama testinde risk görülen olguların kiloları, risk görülmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Sigara içen olguların ikili veya üçlü tarama testinde risk görülme oranı, sigara içmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,049; p<0,05). Sonuç olarak fetal anöploidi tarama testleri yüksek oranlarda yanlış pozitif sonuçlar verebilmekte bu durum da maternal kaygı düzeyini dolayısıyla gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Prenatal tanı oranlarının maliyet etkin bir şekilde arttırılabilmesi için duyarlılığı arttıracak şekilde kombine testlerin yapılmasında yarar vardır ya da daha duyarlı testlere ihtiyaç vardır. Prenatal tanı testi gibi kesin sonuç vereceği şeklinde yanlış algılanan tarama testleri konusunda hastalara daha ayrıntılı danışmanlık yapılması ve toplumun daha çok bilgilendirilmesinin her hekimin en önemli sorumluluklarından olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Amniosentez, Anöploidi,Birinci Trimester Tarama, İkinci Trimester Tarama, Prenetal Tarama
Soluble ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörünün yenidoğan sepsisinde tanısal değeri
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günüdür. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusununun istilasına karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik durumu neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyal ajanların gereksiz kullanımları ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem kazanmaktadır. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi kan kültürüdür. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında SUPAR değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 34 yenidoğan ile 20 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Neonatal sepsis tanısı için SUPAR >1160,8 ng/L kesme değeri için duyarlılık %88,24 özgülllük %100,00'dur. Neonatal sepsis grubunda SUPAR ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır. SUPAR ölçümü >1160,8 ng/l olan olguların ilk CRP ölçümleri anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Exitus olan olguların ilk SUPAR ölçümü, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tüm bu veriler ışlığında neonatal sepsis tanısında SUPAR molekünün yeni bir biyobelirteç olarak kullanılmaya aday görülmüştür. Ancak bu konuda daha fazla sayıda hastayı içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Yenidoğan Sepsis, Prematürite, SUPAR, Tanı Belirteci
Prematüre retinopatisinde (ROP) yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin bilgi düzeyleri ve etkileyen faktörler
Bu araştırmanın amacı yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin prematür retinopatisi ile ilgili bilgi düzeyi ve etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Tanımlayıcı tipteki bu çalışma Gaziantep ilindeki 5 yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşireler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ocak-Nisan 2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu ünitelerde çalışan toplam 190 hemşire araştırmanın evrenini oluşturmuştur. Evrenin tamamı örnekleme alınmış, ancak çalışma 139 hemşire ile tamamlanabilmiştir. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" ve "Prematür Retinopatisi Bilgi Formu" kullanılarak toplanmıştır. Veriler bilgisayar ortamında değerlendirilmiştir. Araştırma için Etik Kurul onayı, kurum izinleri ve anket çalışmasına katılan hemşirelerden aydınlatılmış onam alınmıştır. Araştırmanın sonucunda hemşirelerin prematür retinopatisi ile ilgili bilgi düzeylerinin düşük (20.4) olduğu belirlenmiştir. Cinsiyetin prematür retinopatisi bilgi düzeyini etkilediği belirlenmiştir. Kadın olan hemşirelerin prematür retinopatisi bilgi puanlarının erkeklere göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Elde edilen veriler doğrultusunda prematür retinopatisi ve oksijen tedavisinin hemşirelik eğitim müfredatına eklenmesi, mezuniyet sonrası konuyla ilgili eğitim, seminer ve kongrelerin desteklenmesi yönünde önerilerde bulunulmuştur.
0-12 aylık bebeği olan ve emziren annelerin anne sütü bankası ile ilgili görüşlerinin belirlenmesi
Bu çalışma 0-12 aylık bebeği olan ve emziren annelerin anne sütü bankası ile ilgili görüşlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma Mersin Şehir Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği ile Çocuk Polikliniği'ne başvuran, 0-12 aylık bebeği olan ve emziren anneler üzerinde Ekim 2021-Eylül 2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini belirtilen polikliniklere başvuran ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 160 anne oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Anne Sütü Bankasına İlişkin Görüşler Formu" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik değerleri ile ki-kare testi kullanılmıştır. Çalışmada annelerin %55,0'ının 20-29 yaş grubunda olduğu, %50,0'ının ortaokul veya lise düzeyinde eğitime sahip olduğu, %90,0'ının çalışmadığı, %60,6'sının gelirinin giderden az olduğu tespit edilmiştir. Annelerin anne sütü bankası kurulması ile ilgili görüşlerinin çoğunlukla olumlu olduğu, anne sütü bankalarının Sağlık Bakanlığı tarafından işletilmesini doğru buldukları, kurulan anne sütü bankalarının ilerleyen dönemlerde ticari kuruluşlar halini alabileceğine inandıkları ve süt bankasından beslenen bebeklerin ilerleyen zamanlarda evlenmelerinin uygun olmadığı görüşlerinin baskın olduğu belirlenmiştir. Annelerin anne sütü bankası ile ilgili görüşlerini, yaşının, eğitim düzeyinin ve gelir düzeyinin etkilediği, yaşayan çocuk sayısının etkilemediği tespit edilmiştir. Toplumun anne sütü bankası ile ilgili bilgi eksikliğinin ve endişelerinin giderilmesi için kitle iletişim araçları aracılığı ile Sağlık Bakanlığı destekli topluma yönelik eğitimlerin yapılması önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: 0-12 Aylık Bebek; Emzirme; Anne Sütü; Anne Sütü Bankası; Hemşirelik.
Hadlock büyüme standardına göre fetal büyüme kısıtlılığı tanısı alan olguların Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulan gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından karşılaştırılması
Fetal büyüme kısıtlılığı günümüzde perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. FBK tanısı alan bebekler erken yenidoğan döneminde; hipoglisemi, hipotermi, polistemi, sepsis, konvülziyon, nekrotizan enterekolit (NEK), intraventriküler kanama (İVK), periventriküler lökomalazi (PVL), respiratuar distres sendromu(RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematür retinopatisi, fototerapi gereksinimi, artan yoğun bakım ve mekanik ventilatör ihtiyacı yönünden risk altındadırlar. Çocukluk ve erişkin dönemde ise nörogelişimsel problemler, obezite, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar açısından risk altındadırlar. Biz bu retrospektif klinik çalışmada; 2016-2021 yılları arasında kliniğimizde fetal büyüme kısıtlılığı tanısı ile takip ettiğimiz bebeklerin neonatal dönemde kullanılan Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulmuş gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından fark olup olmadığını incelemeyi amaçladık. FBK tanısı için EFW < 10 persentil olarak kabul ettik. Yenidoğan döneminde ise doğum ağırlıkları persentillerine göre bebekleri SGA ve AGA olarak gruplandırdık. Çalışma popülasyonuna toplamda 24 hafta ile 36 hafta 6 gün arasında doğan 290 hasta dahil edildi. FBK tanısı alan olguların 135'i (%46,6) Fenton büyüme çizelgesine göre SGA, 155'i AGA olarak değerlendirildi. Fenton'a göre oluşturulmuş SGA ve AGA grupları arasında komplikasyonlar yönünden yapılan karşılaştırmalarda; transfüzyon ihtiyacı (p=0.005) ve vücut ağırlığı artışı(gr/gün) (p=0.036) yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. AGA olarak değerlendirilen grupta transfüzyon ihtiyacı azalmış ve yenidoğan döneminde kilo artışı daha yüksek oranda normal olarak tespit edildi. Diğer yenidoğan komplikasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Doğum haftalarına göre oluşturulan gruplarda (<34 hafta ve 334 hafta), <34 hafta doğan grupta AGA ve SGA bebekler arasında transfüzyon ihtiyacı ii (p=0.019) yönünden , 334 haftada ise SGA ve AGA olan grupta RDS (p= 0.039) görülme ve tam enteral beslenmeye geçiş süresi( p=0.009) yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak bizim çalışmamıza göre erken yenidoğan komplikasyonlarını ön görme açısından fetal büyüme standartları prognostik önemini korumaktadır. Ancak fetal büyüme standartları ile yenidoğan büyüme çizelgeleri arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi için daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Fetal büyüme kısıtlılığı, SGA, erken yenidoğan komplikasyonları
Ani bebek ölümü sendromu şüphesi olan olgularda akciğer dokusunda bulunan megakaryosit sayılarının değerlendirilmesi
Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), 8 ila 365 günlük bebeklerin ani ve açıklanamayan ölümü olarak tanımlanmakta olup gelişmiş ülkelerde yaşamın postneonatal ölümlerin en yaygın nedenidir. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, altta yatan kardiyak aritmojenik mekanizmalar predispozan faktörler olarak son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Akciğer dokusunda alveol kapiller lümeninde bulunan megakaryositler (MK) şok durumlarında nihai emboli olarak kabul edilmektedir. Şok durumunda ölen erişkinlerdeki ölüm sonrası bulgulara ilişkin olarak, sadece uzun süreli şok durumunda akciğer dokusunda artan sayıda MK bulunacağı bilinmektedir. Genel patolojide yaygın kabul gören bu bilgiden hareketle, çalışmamızda ABÖS şüphesi olan olguların alveoler kılcal damarlarında bulunan MK sayısını tespit ederek, şok tablosu meydana gelip gelmediği ve ne ölçüde meydana geldiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. ABÖS şüphesi olan 35 vaka (kız=10; erkek=25; ortalama yaş=3,11 ay) akciğerlerin alveolar kapillerlerinde MK varlığı açısından retrospektif olarak araştırıldı. ABÖS şüphesi olan vakalardan alınan akciğer örnekleri mikroskobik olarak incelendi ve toplam 25 alanda (200x) alveoler kılcal damarların lümeninde bulunan MK'ler sayıldı. Suffokasyon yoluyla öldüğü bilinen 3 kontrol vakası ile ABÖS harici doğal sebeplerle öldüğü bilinen 24 kontrol vakası da karşılaştırma amacıyla incelendi. Şüpheli ABÖS vakaları arasında örneklerin %57'sinde (20 vaka) MK bulunmadı. Vakaların %17'sinde (6 vaka) yalnızca 1 MK, vakaların %17'sinde ise (6 vaka) 2 MK görüldü. Örneklerin %8,5'inde MK sayısı 2'den fazlaydı. ABÖS ve kontrol grubundaki vakaların MK varlığı oranları ve MK sayıları arasında istatistiksel fark bulunmadı. Çalışmamızdaki bulgular, akciğer dokusunda megakaryosit eksikliğinin, ABÖS'ün kardiyak aritmi nedeniyle ölüm gibi agonal dönemin çok kısa olduğu ani bir ölümden kaynaklandığı hipoteziyle tutarlı bulunmuştur. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu ilişkinin net bir şekilde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır.
Yenidoğanlarda aortik nabız dalga hızının maternal faktörler, demografik ve klinik özelliklerine göre değerlendirilmesi
Arter sertliğinin bir ölçüsü olarak, nabız dalga hızı (PWV) erişkinlerde koroner kalp hastalığı, inme ve kardiyovasküler mortalitenin güvenilir bir belirleyicisidir ve artmış PWV arterlerin daha sert olduğunu gösterir. Çocuklar arasında, obezite, diyabetes mellitus ve kalp nakli alıcılarında artmış PWV tanımlanmıştır. Veriler çelişkili olsa da bazı perinatal faktörler ileri yaşlarda arteriyel sertliği etkiler. Erken doğum öyküsü olan adolesanlarda brakiyal-radyal PWV'de bir artış bildirmiştir. Gebelik yaşına göre küçük doğan veya anneleri gebelik sırasında alkol almış olan çocuklarda da artan PWV bildirilmiştir. Yenidoğanlarda PWV hakkında az sayıda çalışma mevcuttur ve bu konu hala aydınlatılması gereken bir alandır. Çalışmamıza 15'i hipertansif anne bebeği, 26'sı diyabetik anne bebeği ve 26'sı kontrol grubu olmak üzere toplam 67 12-29 gün aralığındaki yenidoğan dahil edildi. Diyabetik anne bebeği grubundaki 5 bebeğin annesinde hem diyabet hem hipertansiyon tanısı mevcuttu. Çalışmamızda arteriyal sertlik belirteci olarak karotis-femoral nabız dalga hızı (cfPWV) kullanıldı ve ölçümler günün benzer saatlerinde aynı cihaz kullanılarak ekokardiyografi aracılığı ile yapıldı. Sonuç olarak çalışmamız dahilindeki bebeklerin cfPWV değeri 3,16 m/s ile 8,41 m/s arasında değişmekte olup cfPWV ortalaması 5,27±1,33 m/s olarak saptandı. Diyabetik anne bebeklerinin cfPWV değeri hem hipertansif anne bebeklerine hem de kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. Hipertansif anne bebekleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gestasyonel diyabetes mellitus tanılı annelerde diyet ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri ile insülin ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri arasında cfPWV değeri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çok değişkenli lineer regresyon analizi sonucuna göre, cfPWV değerini öngören etkenler anne yaşının artması ve annede diyabet olması olarak bulundu. Anne vücut kitle endeksi (BMI), gebelik sayısı, doğum şekli, doğum ağırlığı, anne hemoglobin miktarı, in vitro fertilizasyon (IVF) ile gebelik olma durumu cfPWV'yi etkilememektedir. Yenidoğanlarda arteriyal sertlik alanında az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda diyabetik anne bebeklerinde daha yüksek cfPWV değerleri saptanmış olup, bu durum erişkin çalışmaları verilerine dayanarak artmış kardiyovasküler morbidite ile ilişkilendirilebilse de mevcut bulguların ileri yaşlardaki etkileri konusunda uzun takip süreli daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Annelerin perspektifinden işitme kaybı ve yenidoğan işitme tarama programları
Çalışmada annelerin işitme kaybına dair bilgi düzeyleri, yenidoğan işitme tarama programlarına dair memnuniyetleri ve algıladıkları stres düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Buca Seyfi Demirsoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bebeğine yenidoğan işitme taraması uygulanan 19-46 yaş aralığında 75 anne ile gerçekleştirilmiştir. Anneler yenidoğan bebeğe sahip olanlar ve 12-60 ay aralığında küçük çocuğa sahip olanlar olmak üzere iki grupta incelenmiştir.Her grup işitme tarama testine göre geçti sonucunu alanlar ve refere edilenler olarak ikiye ayrılmıştır. Değerlendirmede İşitme Kaybına Yönelik Anne Bilgi Düzeyi Kontrol Listesi, Yenidoğan İşitme Tarama Programı için Ebeveyn Memnuniyet Anketi ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Bilgi düzeyi, memnuniyet ve stres faktörleri arasındaki ilişki incelendiğinde işitme kaybına yönelik bilgi düzeyinin tarama öncesi bilgilendirmeye dair memnuniyet ile negatif (p<0.05), toplam memnuniyet ile pozitif korelasyon (p<0.05) gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Tarama programına yönelik genel memnuniyet, personele (p<0,01) ve randevu sürecine (p<0,01) yönelik memnuniyet ile pozitif korelasyon göstermiştir. Tarama programına dair toplam memnuniyet puanları ile personel (p<0,01), randevu (p<0,01) ve genel memnuniyet (p<0,01) puanları arasında güçlü pozitif korelasyon elde edilirken tarama öncesi bilgilendirmeye yönelik memnuniyet ile negatif korelasyon elde edilmiştir (p<0.01). Personele yönelik memnuniyet ile bilgilendirmeye yönelik memnuniyet arasındaki ilişki negatif yönlü (p<0.05), randevu süreci memnuniyeti ile güçlü pozitif yönlü (p<0,01) elde edilmiştir. Annelerin stres düzeyi ile bilgi ve memnuniyet durumları arasında ise herhangi bir korelasyon elde edilmemiştir(p>0,05).Çalışmanın sonucunda gruplar arasında işitme kaybına dair bilgi düzeyi ve algılanan stres açısından anlamlı farklılık gözlenmezken memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı fark elde edilmiştir. Bu farkın personel faktörüne bağlı olabileceği düşünülmüştür. Elde edilen bulguların işitme tarama programının iyileştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Prematüre bebek annelerinin deneyimlerine ilişkin bir gömülü teori çalışması: Uzun ve zorluklarla dolu bir yolda yürümek
Araştırmanın amacı, prematüre bebeğe sahip annelerin deneyimlerini incelemek ve bu deneyimlere ilişkin kuramsal yapıyı ortaya koymaktır. Araştırma kapsamında Charmaz'ın (2014) yapılandırmacı gömülü teori metodolojisi benimsenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu, derinlemesine görüşme transkripsiyonlarından yararlanılan dokuz anne ve Facebook grubundan verileri çekilen 287 anne oluşturmaktadır. Araştırma sonucunda annelerin deneyimlerini yansıtan gömülü teori 'uzun ve zorluklarla dolu bir yolda yürümek' olarak yapılandırılmıştır. Annelerin bu deneyimleri doğum öncesinden okul çağına kadar olan sürece ilişkindir. Annelerin deneyimlerine ilişkin yapılandırılan gömülü teori kapsamında şu altı kategori ortaya çıkmıştır: 1) prematüre doğumu engellemeye çalışmak, 2) kuvöz yolu beklemek, 3) kavuşmayı iki ayrı uçta yaşamak, 4) prematüreliğin getirdiği zorlukların yıpratması, 5) prematüreliğin getirdiği zorlukların zamanla azalması, 6) prematüre annesi olmayı kanıksamak. Teorik örnekleme kapsamında, prematüre bebek annelerinin dahil olduğu bir Facebook grubu da analizlere dahil edilmiştir. Bu gruba ilişkin gömülü teori ise 'aynı yolun yolcusu olmak' olarak yapılandırılmıştır. Yapılandırılan bu gömülü teori kapsamında şu üç kategori ve alt kategorileri ortaya çıkmıştır: 1) grubu bir kaynak olarak görmek, 2) biz olmak, 3) grubun iyi hissettirmesi. Her iki gömülü teoride de yer alan kategorilerin değişen sayılarda alt kategorileri bulunmaktadır. Araştırma sonuçları, literatürde yer alan bilgiler ve ilgili kuramsal çerçeveler doğrultusunda tartışılmıştır.
Dudak/damak yarığı tanısı almış bebeklerin ebeveynlerinin belirsizlik algısı ile hastalığın aileye etkisi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırma dudak/damak yarığı tanısı almış bebeklerin ebeveynlerinin belirsizlik algıları ile hastalığın aileye etkisi arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla metodolojik ve ilişkisel tanımlayıcı olarak iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini bir üniversite hastanesinin plastik cerrahi polikliniklerine başvuran 0-3 ay arası bebeklerin ebeveynleri oluşturmuştur. Birinci aşamada 240 ebeveyn ile Ebeveyn Belirsizlik Algısı Ölçeği-Tanı'nın (EBAÖ-T) Türkçeye uyarlanması, geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış ve Doğrulayıcı Faktör Analizi sonucunda ölçeğin çalışmadaki örneklem için geçerli ve güvenilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır. (Cronbach Alpha 0,85). İkinci aşamada ise Ebeveyn ve Bebek Tanıtıcı Bilgiler Formu, EBAÖ-T ve Aile Etki Ölçeği kullanılarak yeni bir örneklem grubu ile (n=200) ebeveynlerin belirsizlik algıları ve hastalığın aileye etkisi arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizlerinde Student-t Testi, ANOVA, Bonferroni Testi, Pearson Korelasyon Analizi ve Ki-kare kullanılmıştır. Belirsizlik algısı için ölçek puan ortalaması 85,59 ±12,46 ile yüksek düzeyde bulunmuştur. Bebeklerinin tanısı doğumdan önce konamayan, yapılan bilgilendirmeden memnun kalmayan ve gelir düzeyi düşük ebeveynlerin belirsizlik algıları daha yüksek bulunmuştur. Ebeveynlerin hastane hizmetlerinden duydukları memnuniyet azaldıkça belirsizlik algı düzeyleri artmıştır. Hastalığın ebeveynler üzerine etkisi 52,22±7,70 puan ortalaması ile orta yüksek düzeyde bulunmuştur. Ebeveynlerin Aile Etki Ölçeği alt boyut puan ortalamalarında en yüksek puan 30,07±3,84 ile kişisel zorlanma boyutunda bulunmuştur. EBAÖ-T ile Aile Etki Ölçeği toplam puanı (r=0,225) ve maddi yük (r=0,197), ailesel ve sosyal etki (r=0,180), kişisel zorlanma (r=0,166) ve başa çıkma (r=0,219) alt boyutları arasında pozitif anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Ebeveynlerin hastane yönetimlerinden beklentisi en fazla 'yetkin sağlık personelleri' olmuştur (%27,1). Araştırma sonucunda, belirsizliğin ve hastalıkların aileleri nasıl etkilediklerini gösteren ve bakım çıktılarını ölçen ileri çalışmalar yapılması ve dudak/damak yarıklı bebeklerin bakım yönetiminde hemşirelik bakımının kalitesini artıracak yönetimsel düzenlemeler yapılmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Kritik konjenital kalp hastalıklarında sıklık, mortalite ile ilişkili durumlar ve taramanın gerekliliğinin belirlenmesi
Kritik konjenital kalp hastalığı (KKH) yaşamın erken dönemlerinde girişim ve/veya cerrahi tedavi gerektiren doğumsal kalp lezyonlarını tanımlamaktadır. Bu çalışma ile kritik KKH sıklığının, bebek ölümleri içinde kritik KKH oranının, mortalite ile ilişkili durumların belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2018-2021 yıllarında Ölüm Bildirim Sistemine (ÖBS) kayıtlı 4083 kritik KKH bebek ölümü olgusu ve 2018-2020 doğum kohortunda kritik KKH tanısı olan 9884 olgu dahil edildi. Bebek ölümlerinin %9,8'i neonatal ölümlerin %8.0'i kritik KKH ile ilişkiliydi. Kritik KKH' ye özel bebek ölüm hızı 10.000 canlı doğumda 8,8, neonatal ölüm hızı 4,6 iken, kritik KKH mortalite hızının en yüksek olduğu değişkenler prematürite ve düşük doğum ağırlığı (DDA) idi. Doğum kohortunda kritik KKH sıklığının 10.000 canlı doğumda 27,8 olduğu bulundu. Kritik KKH sıklığının en yüksek olduğu değişkenler prematüre doğum ve DDA'dır. 2018-2020 doğum kohortunda Kritik KKH tanılı canlı doğan bebeklerde ölüm oranı neonatal dönemde %16,6 yaşamın ilk yılında %31,6 idi. 2018-2020 doğum kohortunda ortalama sağkalım süresi 40,0 ay (%95 GA: 39,5-40,6) olarak bulundu. Sonuç olarak; bu çalışma Kritik KKH'lerin ülkemizde sık görüldüğünü, mortalite oranlarının yüksek olduğunu, Kritik KKH'nın yenidoğan ve bebek ölümleri içinde önemli yer tuttuğunu gösterdi.
Prematüre bebeklerin erken spontan motor hareketlerinin detaylı analizi ve nörogelişimsel sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; (i) gestasyonel doğum haftalarına göre ayrılan prematüre bebekler ile nörotipik term yaşıtlarının General Movements (GMs) değerlendirmesi kapsamında ayrıntılı motor repertuarlarının detaylı analizini yaparak grupların motor repertuar gelişimlerini longitudinal olarak karşılaştırmak, (ii) bebeklerin preterm/term dönem ve düzeltilmiş 3-5 ay aydaki ayrıntılı motor repertuarları ile düzeltilmiş 1 yaşındaki nörogelişimsel sonuçları arasındaki ilişkiyi incelemek ve (iii) gestasyonel haftalarına göre ayrılan bebeklerin düzeltilmiş 1 yaşındaki nörogelişimsel sonuçlarını karşılaştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 132 bebek gestasyonel haftalarına göre aşırı-erken prematüre (<32 hafta; n=38), orta-geç prematüre (32-36 hafta; n=51) ve term (37-41 hafta, n=43) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Prematüre bebeklere preterm/term dönem (35-41 hafta), postterm dönem (42-45 hafta) ve fidgety dönemde (49-60 hafta), term bebeklere de postterm dönem (42-45 hafta) ve fidgety dönemde (49-60 hafta), GMs kapsamında ayrıntılı motor repertuar değerlendirmesi uygulandı. Erken motor repertuar değerlendirmesi için General Movements Optimalite Skoru (GMOS) ve Motor Optimalite Skor formu–Revize (MOS-R) kullanıldı. Ayrıca tüm bebeklere düzeltilmiş 1 yaşında Hammersmith Infant Neurological Examination (HINE) ve Bayley Bebek ve Çocuk Gelişimi Ölçeği–III (Bayley-III) uygulandı. Preterm/term dönemde aşırı-erken prematüre bebekler ile orta-geç prematüre bebeklerin ayrıntılı GMs değerlendirmesi sonucunda elde edilen GMOS ve alt bölüm skorları arasında fark bulunmadı (p>0,05). Postterm dönemde term bebeklerin GMOS skoru aşırı-erken prematüre bebeklerden yüksekti (p<0,001). Prematüre bebeklerin GMOS ve MOS-R yüzdelik dilimlerinin preterm/term dönemden fidgety döneme doğru zaman içerisinde arttığı, bu gelişmenin de da orta-geç prematüre bebeklerde daha fazla olduğu bulundu (p=0,016). Term bebeklerin de GMOS ve MOS-R yüzdelik dilimleri zaman içerisinde gelişmiş olup, üç grup arasında motor repertuarın artış oranı açısından fark bulundu (p<0,001). Prematüre bebek grupları ile term bebekler arasında düzeltilmiş 1 yaşında HINE skorları (p<0,001) ve Bayley-III'ün bilişsel (p<0,001), dil (p=0,001) ve motor (p<0,001) bölümleri açısından gruplar arasında fark vardı, aşırı-erken prematüre bebeklerin hem HINE hem de Bayley-III skorları diğer iki gruptan düşük bulundu. Aşırı-erken prematüre grupta hem preterm/term hem de postterm dönemde (boyun ve gövde skoru hariç) GMOS ile HINE skorları arasında anlamlı korelasyon bulundu. Benzer şekilde aşırı-erken prematüre bebeklerde hem preterm hem de postterm dönemde (boyun ve gövde skoru hariç) GMOS ile Bayley-III'ün tüm bölümleri arasında korelasyon vardı. Sonuç olarak; term bebeklerin motor performansları hem postterm hem de fidgety dönemde aşırı-erken prematüre bebeklerden daha iyiydi. Hem prematüre hem de term bebeklerin zaman içerisindeki erken motor repertuar performansları progresif olarak gelişti ve orta-geç prematüre bebeklerde aşırı-erken prematüre bebeklerden fazla gelişme bulunmuştur. Prematüre bebeklerde anormal GMs çizelgelerinin (PR-PR, CS-CS) ileri dönem nörogelişimsel problemlerin belirleyicisi olabileceği ve bu paternler tespit edilir edilmez en erken dönemde bebeklerin gerekli erken müdahale programına yönlendirilmesi önerilmektedir.
Prematüre bebeklerin gelişimsel sürecinde uyku, duyusal işlemleme ve yürütücü işlevler arasındaki ilişkinin incelenmesi: Düzeltilmiş ilk 1 yaş
Bu çalışmanın amacı (i) prematüre bebeklerde 3. ve 12. aylarda yapılacak değerlendirmelerle gelişimsel süreçlerin parçası olan General Movements (GMs), uyku karakteristikleri, duyusal işlemleme, gelişimsel değerlendirme, yürütücü işlevlerin gelişimini ve farklılıklarını değerlendirmek, (ii) prematüre bebeklerde doğum haftasıyla GMs, uyku, duyusal işlemleme, gelişimsel sonuçlar ve yürütücü işlev ilişkilerini incelemek, (iii) 3. ve 12. ayda uyku ve duyusal işlemleme arasındaki ilişkiyi incelemek, (iv) 12. ayda yürütücü işlevler ve gelişimsel değerlendirmeler arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışma kapsamında 32. hafta öncesi ve sonrası gestasyonel haftaya göre iki gruba ayrılan 81 prematüre bebek, düzeltilmiş 3. aylarında GMs, Genişletilmiş Bebek Kısa Uyku Anketi, Infant Sensory Profile-2 ve Bayley Bebek ve Çocuk Gelişimi Ölçeği – III (Bayley-III) kullanılarak değerlendirildi. Bebeklerin 12. ayda yapılan uzun dönem takiplerinde, yürütücü işlev testi, Genişletilmiş Bebek Kısa Uyku Anketi, Toddler Sensory Profile-2 ve Bayley-III testi uygulanmıştır. 3. ayda yapılan GMs, uyku karakteristikleri, duyusal işlemleme ve gelişimsel değerlendirme sonuçları açısından gruplar arasında fark yoktu (p>0,05). 12.ayda yapılan değerlendirmelerde duyusal işlemleme ve yürütücü işlev değerlendirmeleri arasında fark bulunmazken (p>0,05), grupların uyku karakteristiklerinden gece uyanık kalma süresinin 32 haftanın altında doğan grupta daha yüksek olduğu (p=0,044) ve yine bu grupta Bayley-III kognitif (p= 0,010) ve motor (p=0,006) değerlendirme sonuçlarının anlamlı olarak düşük olduğu bulundu. Erken dönem ayrıntılı GMs analizi sonucunda elde edilen Motor Optimalite Skoru (MOS) ve alt bölümleri, 3. ayda uyku karakteristiklerinden toplam uyku süresi, gece uyanık kalma süresi, uyku pozisyonu ve horlama ile, 3. ve 12. ay Bayley-III motor sonuçlarıyla ve yürütücü işlev değerlendirmelerinden planlama testi sonuçlarıyla ilişkili bulundu (p<0,05). Bebekler 3. ayda duyusal işlemlemelerine göre tipik/atipik olarak ayrıldığında atipik duyusal işlemlemeye sahip bebeklerin gece ve toplam uyku sürelerinin anlamlı olarak kısa olduğu görüldü (p<0,05). Duyusal işlemleme ve uyku değerlendirme sonuçlarının hem 3. ayda hem de 12. ayda birbirleriyle ilişkili olduğu ve 12. ayda gündüz uyku süresinin gece uyanma sayısının, uyku yerinin ve horlama varlığının tipik/atipik duyusal işlemleme süreçleriyle ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Son olarak yürütücü işlev testlerinin Bayley-III kognitif sonuçlarıyla her aşamada olmak üzere, Bayley-III motor ve dil sonuçlarıyla da ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Çalışmamızın sonuçlarıyla birlikte, prematüre bebeklerin erken dönemden itibaren motor gelişiminin yanında uyku, duyusal işlemleme ve yürütücü işlev gelişiminin takibinin önemli olduğu görülmektedir. Erken dönem spontan motor hareketlerin, ileri dönem motor sonuçların yanı sıra kognitif gelişimin ve yüksek kognitif süreçlerin belirleyicisi yürütücü işlevlerin öngörüsünde katkı sağlayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun yanında duyusal işlemleme problemlerine yüksek ihtimalle uyku problemlerinin eşlik edebileceği ve bu problemlerin nörogelişimsel süreçleri olumsuz etkileyebileceği düşünülmektedir.
Yoganın annenin stres düzeyi, anne-bebek ilişkisi, anne ile bebeğinin uyku ve beslenme problemlerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Bu çalışmanın amacı, yoganın uyku ve beslenme problemi olan bebeklere sahip annelerin stresi, anne bebek ilişkisi, anne ve bebeğin uyku ve beslenmelerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya uyku ve beslenme problemi olan bebeğe sahip 55 anne dahil edildi. (Yer değiştir)Randomize olarak 29 anneye yoga eğitimi video konferans yöntemi ile haftada 2 gün, günde 1 saat olmak üzere 8 hafta boyunca uygulanırken diğer 26 anne kontrol grubu oldu. Annelerin stres düzeyleri Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ile, anne bebek ilişkisi Ebeveyn Çocuk Kapsayıcı İşlevler Ölçeği (EÇKİÖ) ile, bebeklerini besleme süreci tutumları Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ) ile, annelerin kendi beslenme tutumları Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği (SBİTÖ) ile, uyku kaliteleri Pittsburg Uyku Kalitesi (PUKİ) ile, değerlendirildi. Bebeklerin beslenme problemleri Bebeklik Dönemi Uyumsal Yeme Davranışı Ölçeği (BDUYDÖ) ile, uyku problemleri Bebek/ Çocuk Uyku Sorunları Kısa Tanılama Formu (BUKF) ile değerlendirildi. Yoga grubundaki annelerin müdahale sonrasında stres düzeyinde (p<0.05), uyku kalitesinde (p<0.05), bebeklerini besleme tutumları alt parametrelerinden negatif duygu durum ve yetersiz besleme tutumlarında (p<0.05), ebeveyn kapsayıcı işlevleri alt parametrelerinden endişe ve ayrılığa hassasiyet ve katı-kuralcı ilişkide (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Yoga grubundaki annelerin bebeklerinde ise; bebek gece uyanma sıklığı ve uykusuzluk süresinde (p<0.05), beslenme davranışları alt parametrelerinden isteksizlik ve tepkisellikte (p<0.05) iyileşmeler görüldü. Kontrol grubundaki annelerin stres düzeylerinde (p<0.05) anlamlı artış ve uyku kalitelerinde (p<0.05) anlamlı azalış görülürken, anne bebek ilişkisi, bebeklerinin uyku ve beslenme davranışları alt parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Sonuç olarak, yoga eğitimi uyku ve beslenme problemi olan bebeklerin annelerinde annenin stresi, anne bebek ilişkisi ve anne ve bebeğin uyku ve besleme davranışları üzerine olumlu etkileri olan bir uygulamadır. Uyku ve beslenme problemi olan bebeklerin anneleriyle yapılan müdahale yaklaşımlarına yoga eğitimlerinin de dahil edilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.
Yenidoğanlarda fototerapi tedavisi esnasında amplitüd entegre elektroensefalografi ile beyin matürasyonu izlemi
Hiperbilirubinemi yenidoğan döneminde sık görülen sorunlardan biridir. Tedavi gerektiren bilirubin düzeyi bebeğin gebelik yaşına, doğum ağırlığına ve postnatal yaşına göre değişmekle birlikte tedavide ilk tercih fototerapidir. Amplitüd entegre elektroensefalografi (aEEG) monitörizasyonu, yenidoğan ünitelerinde yaygın kullanılmaya başlanmıştır. Yenidoğanlarda zemin aktivitesi, uyku uyanıklık döngüsü, nöbet aktivitesi tespitinde değerlidir. Fototerapi tedavisi altındaki yenidoğanların aEEG takibinin yapılarak ışığın aEEG kayıtlarını etkileyip etkilemediği araştırılması planlandı. Yenidoğan yoğun bakım ünitesine fototerapi tedavisi için yatan term yenidoğanlara ilk 6 saat fototerapi tedavisi altında aEEG monitörizasyonu yapılıp, uyku-uyanıklık siklusları ve zemin aktivite ölçümleri kaydedildi. Sonraki 6 saat boyunca aynı bebeklerin fototerapi tedavilerine ara verilip, göz bantları çıkarılarak aEEG monitörizasyonu yapılıp, uyku-uyanıklık döngüleri ve zemin aktivite ölçümleri kaydedildi. Kaydedilen sonuçlar, hastaların demografik verileri, yatış günleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya 64 term yenidoğan dahil edildi. 43'ü (%67) erkek olup, doğum ağırlığı ortalaması 3174± 417, doğum haftası ortancası 38 (37-41)'dir. Fototerapi esnasında 6 saat bakılan uyku uyanıklık siklusu ortancası 8 (4-12), alt zemin aktivitesi ortancası 6 (4-10), üst zemin aktivitesi ortancası 18 (10-24) iken fototerapiye ara verildiğinde bakılan uyku uyanıklık siklusu ortancası 6 (3- 10), alt zemin aktivitesi ortancası 6 (5-10), üst zemin aktivitesi ortancası 18 (12-25) tespit edilmiştir. İki grup arası Wilcoxon işaretli sıralar testi yapıldığında uyku uyanıklık siklusları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Çalışmamız sonucunda term yenidoğanların fototerapi esnasında uyku uyanıklık döngülerinin arttığı tespit edildi. Bu da anlamlı hiperbilirubineminin uyku uyanıklık döngüsünü etkilediğini göstermektedir. Fototerapi tedavisi esnasında maruz kalınan ışığın etkisi ile uyku uyanıklık döngüsünün arttığını düşünmekteyiz. Bu da bu çalışmanın, şu an için bildiğimiz kadarıyla fototerapi tedavisinin uyku uyanıklık döngüsüne etkisi olduğunu kanıtlayan ilk çalışma olabileceğini düşündürmektedir.
Kord kanındaki kemokin düzeylerinin prematüre bebeklerdeki oksidatif stres kaynaklı morbiditeler ile ilişkisi
Oksidatif stres, serbest radikallerin artması ve onları nötralize edebilecek antioksidan mekanizmaların düzeylerini aşması sonucu oluşur. Protein, lipid ve polisakkarit oksidasyonuna, DNA fragmantasyonuna, baz modifikasyonlarına ve DNA zincirinde kırık oluşmasına neden olarak doku hasarına yol açar. Antenatal dönemde maruz kalınan oksidatif stres ise yenidoğanlarda morbidite ve mortalite riskinde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada prematürelerde antenatal dönemde başlayan oksidatif stresin kord kanındaki kemokin düzeyleri ölçümü ile belirlenmesi ve kemokin seviyeleri ile prematürite morbiditeleri arasındaki korelasyonun gösterilmesi amaçlanmıştır. Gebelik haftası 32 hafta ve altında olan Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde veya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde doğan bebekler dahil edilmiştir. Hastalardan kord kanlarından elde edilen plazmalardan IL-8, IP-10, eotaksin, TARC, MCP-1, MIP-1alfa, MIG, ENA-78, MIP-3alfa, GROalfa, I-TAC, MIP-1beta düzeyleri ölçülmüştür. Hastaların izlemi sırasında saptanan prematüre morbiditeleri ile kord kanı kemokin düzeyleri ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu tez çalışması TÜBİTAK tarafından desteklenmiştir (Proje no: 122S245). Çalışmaya ortalama doğum haftası 28,5 hafta (±2,9), ortalama doğum ağırlığı 1206 (±78,2) gram olan toplam 32 hasta alınmıştır. Gebelik haftasına göre katılımcılar üç gruba ayrıldığında, gebelik haftası küçüldükçe IL-8 düzeyinde artış görülmüştür (p=0.008). Respiratuvar distres sendromu olanlarda I-TAC düzeyleri (p=0.014), bronkopulmoner displazi saptananlarda IL-8 düzeyleri (p=0.0022), intraventriküler kanama saptananlarda IP-10 düzeyleri (p=0.031), preiventirküler lökomalazi olanlarda MIP-1alfa (p=0.039) düzeyleri, prematüre retinopatisi tespit edilenlerde MIP-3alfa (p=0.031) düzeyleri, eksitus olanlarda IL-8 (p=0.048) düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bulgularımız antenatal dönemde başlayan oksidatif stres ve inflamasyonun prematüre morbiditelerinin patogenezinde rol oynadıklarını desteklemektedir. Kord kanından kemokin ölçümlerinin yapılması riskli bebeklerin belirlenmesi açısından değerli olacaktır. Anahtar kelimeler: prematürite, morbidite, kemokin
Erken post partum dönem primipar annelere verilen bebek bakımı eğitiminin annelik rolü ve doğum sonu anksiyete üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Çalışma Eylül- Kasım 2022 tarihleri arasında, İstanbul'da özel bir hastanenin Kadın Doğum Servisi'ne yatışı yapılan ve araştırma kriterlerine uyan 60 primipar anne (deney: 31; kontrol:30) ile yürütüldü. Her iki grup postpartum 8. saatte ziyaret edildi. Hasta Bilgi Formu ve Kişisel Bilgi Formu doldurtuldu. Deney grubu annelere bebek bakım eğitimi'nin 1. Modülü verildi. Tüm kadınlar postpartum 24. saat te tekrar ziyaret edildi. Deney grubu annelere eğitimin 2. modülü verildi ve kontrol grubu annelerin genel durumu sorgulandı. Deney ve kontrol grubu annelere Postpartum Anksiyete Ölçeği doldurtuldu. Her iki gruptaki anneler ile postpartum 7. gününde telefon görüşmesi yapıldı. Deney grubu annelerin eğitimi telefon görüşmesi ile tekrarlandı, kontrol grubu annelerin ise genel durumu sorgulandı. Her iki grupta postpartum 6. haftasında online ortamda Barkin Anne Fonksiyon Envanteri ve Postpartum Anksiyete Ölçeği doldurtuldu. Veriler SPPS 21 programı ile verilerin normal dağılıma uyguluğu Shapiro Wilk Testi ile değerlendirildi. Normal dağılan verilerin analizinde Independent Sample T testi ve Paired Sample T testi, normal dağılmayan verilerin analizinde Mann Whitney U testi kullanıldı. Gruplar, obstetrik ve sosyo-demografik özellikler açısından benzerdi. Annelerin eğitim sonrası Barkin Anne Fonksiyon Envanteri tüm alt boyut ve toplam puan ortalaması deney ve kontrol grubunda arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Postpartum Anksiyete Ölçeği 'Yenidoğan Iyiliği Ve Güvenliği Anksiyetesi' hariç tüm alt boyutları anlamlı bulundu. (p<0.001). Bulunan anlamlılık düzeyi, deney ve kontrol grubu annelerin puan ortalaması arasında minimum düzeyde olduğu tespit edildi.Bebek bakım eğitimi, doğum sonrası dönemde primipar annelerde annelik rollerinin kazanılmasında oldukça etkili olduğu saptandı. Ancak anksiyetelerini azaltmadı. Primipar kadınlara, doğum sonu dönemlerinin daha rahat, özyeterlilikleri güçlü ve daha konforlu geçirmelerini sağlamak amacıyla bebek bakım eğitimi ve anksiyetelerini azaltmak için nitelikli bakım verilmelidir.
Ebeveynlerin kırılgan bebek algısı ile sağlık kurumlarına başvuru durumları arasındaki ilişki
Bu çalışmada 0-1 yaş çocuğu olan ebeveynlerin kırılgan bebek algısı ile sağlık kurumlarına başvuru durumu arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel olarak yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini Diyarbakır ilinde yer alan bir hastanenin çocuk polikliniğine başvuran bir hafta-bir yaş arasında bebeği olan 200 ebeveyn oluşturmaktadır. Çalışmanın yapılabilmesi için etik kurul, kurum izni ve ebeveynlerden izin alınmıştır. Veriler, Sosyodemografik Özellikler Bilgi Formu ve Kırılgan Bebek Ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle elde edilmiştir. Veriler, IBM SPSS V23 programında bağımsız gruplarda t testi, korelasyon ve lineer regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan annelerin %41.5'u 25-35 yaş grubunda, %45'i lise mezunu, %77.5'i ev hanımı ve ortalama çocuk sayısı 2,5 ± 1,1'dir. Bebeklerin %53'ü kız, %72.5'inin doğum ağırlığı 2500-4000 gram aralığında ve %69 'unun gestasyon haftası 38-42 haftadır. Çalışmaya katılan annelerin kırılgan bebek algısı ölçeği puanı ortalaması 33.9±4.6 olarak elde edilmiştir. Annelerin kırılgan bebek algısı ölçeği puanı ile sağlık kurumuna başvuru sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0,477). Bu çalışmada annelerin bebek kırılganlığı algısı puanının yüksek olduğu belirlenmiştir. Annelerin bebek kırılganlığı algısına yönelik müdahale çalışmalarının yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kırılgan bebek ölçeği, ebeveyn, kırılgan bebek, hemşirelik
6 aylık bebeklere hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin hemoglobin değerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, 6 aylık bebeklere 3 ay boyunca hemşire tarafından yapılan ev ziyaretlerinin bebeklerin 9. ayda ölçülen hemoglobin değerine etkisini belirlemektir. Randomize olmayan kontrollü çalışma olarak yapılan bu çalışmanın örneklemini, 50 deney, 50 kontrol grubu olmak üzere toplam 100 6 aylık bebek oluşturmuştur. Deney grubunda olan bebeklere ayda bir 3 defa ev ziyareti yapılmıştır. Ev ziyaretlerinde araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu doldurulmuş ve 6-9 aylık evde izlem ve bakım formuna göre bebeklerin izlem ve bakımları yapılmıştır. Kontrol grubu bebeklerine ise aile sağlık merkezlerindeki rutin izlemler yapılmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics v.22.0 paket programında tanımlayıcı istatistik, independent samples t-testi, ki-kare testi ve fisher's exact testi uygulanmıştır. Tüm analizler için 0,05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma bulgularında; deney grubundaki bebeklerin hemoglobin ortalaması 12,01±1,115 iken, kontrol grubunda 11,47±1,034 olduğu saptanmıştır (p<0.05). Deney grubundaki bebeklerin %52,0'nın hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin üstünde olduğu, kontrol grubu bebeklerin %68,0'ının ise hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin altında olduğu görülmüştür (p<0.05). Gündüz emme sıklığı 7'den fazla olan deney grubu bebeklerin ilk izlemdeki oranı %98,0, son izleminde %71,4 olarak hesaplanırken, kontrol grubu bebeklerin oranı ise ilk izlemde %76,6 iken, son izlemde %40,4 olarak hesaplanmıştır (p<0.05). Üçüncü izlemde tüm besin gruplarından alan bebeklerin oranı sırasıyla deney grubunda % 98,0, kontrol grubunda % 78,0 olmuştur (p<0.05). Deney grubunda yer alan annelerin hepsinin bebeklerine demir desteğini düzenli kullandığını ifade ederken, kontrol grubunda bu oran %84,0' olarak belirtilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışma kapsamına alınana bebeklerde demir eksikliği anemisinin ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini, bebekleri demir eksikliği anemisinden koruma ve önlemede hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin etkili olduğunu göstermiştir.
Yenidoğanlarda sternum pansumanı sırasında beyaz gürültü ve kalp sesi dinletmenin ağrı üzerine etkisi
Araştırma, konjenital kalp ameliyatı olan yenidoğanlarda sternum pansumanı işlemi sırasında farmakolojik olmayan iki yöntem olan beyaz gürültü ve kalp sesi dinletmenin yenidoğanların hissettiği ağrıya etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü deneysel olarak gerçekleştirildi. Örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan 48 yenidoğan (beyaz gürültü:16 kalp sesi:16 ve kontrol:16) oluşturdu. Veri toplamada Yenidoğanın Tanıtıcı Özellikler Formu, Yenidoğan Girişim İzlem Formu, NIPS ölçeği kullanıldı. Tüm deney gruplarına sternum pansumanından 10 dk önce beyaz gürültü ve kalp sesi dinletilmeye başlandı. İşlem öncesi, sternum pansumanından 1 dk önce, işlem sırası ve işlemden 15 dk sonrası yenidoğanların fizyolojik parametreleri kaydedildi ve video kaydı alınarak iki gözlemci tarafından NIPS puanları verildi. Gruplar arasında değerlendirmede sternum pansumanı işlemi sırasında; kalp tepe atım hızı, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı ve oksijen satürasyonu ortalama değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu bulundu (p<0,001). Kontrol grubunun kalp tepe atım hızı, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamalarının beyaz gürültü ve kalp sesi grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu, oksijen satürasyonu değerinin ise diğer iki gruptan düşük olduğu belirlendi. Beyaz gürültü grubunun sternum pansumanı işlem sırasında sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalama değerleri anlamlı olarak diğer iki gruptan düşük olduğu gözlemlendi (p<0,001). Gruplar arasında sternum pansumanı işlem sırasında NIPS ağrı puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Kontrol grubundaki yenidoğanların NIPS ağrı ölçeği puanlarının kalp sesi ve beyaz gürültü grubundan anlamlı olarak daha yüksek olduğu, kalp sesi grubunun NIPS ağrı ölçeği puanının beyaz gürültü grubuyla benzer bulundu (p<0,001). Beyaz gürültü ve kalp sesi dinletmenin yenidoğanların deneyimledikleri ağrıyı azaltması açısından etkinliğini gösteren çalışmanın bulguları, beyaz gürültü ve kalp sesi dinletmenin farmakolojik olmayan yöntemlerle karşılaştırıldığı çalışmalar yapılmasını önermektedir.