Biomarkers

289 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda osteoporoz ile ilişkili yeni biyokimyasal markerlerin tanıdaki yeri

Otozomal resesif geçiş gösteren Orak Hücre Anemisi (OHA), β-globin zincirini kodlayan gendeki tek nokta mutasyonundan kaynaklanmaktadır. Hemoglobinin yük dengesinin değişmesine neden olan bu mutasyon, yetersiz oksijen bulunan ortamlarda HbS'in polimerize olmasına sebep olur. Sonuç olarak, alyuvarların bikonkav disk şekli değişir ve hücreler orak şeklini alır. Doku ve organların oksijensiz kalıp beslenememesine ve kemik yoğunluğunun düşmesine bağlı olarak kemik deformiteleri ve takibinde bir kemik hastalığı olan Osteoporoz gelişebilir. Bu çalışmada, OHA hastalarında Kemik Döngüsü Belirteçleri (KDB) serum düzeyleri ölçülerek orak hücre anemisi ile osteoporoz ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 33 orak hücreli birey (HbSS (30) / HbSβ (3)) hasta grubu ve 34 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve bu bireylerden alınan kan örnekleri, 3500 rpm'de 10 dk. santrifüj edildikten sonra serumları ayrılıp biyokimyasal analizler için -80°C'de saklandı. Serum örneklerinde kemik döngüsü yapım belirteçleri; PINP, PICP, BALP ve Osteokalsin (OT) ile kemik döngüsü yıkım belirteçleri; CTX, Hidroksiprolin (Hyp) ve Pridinolin (PYD) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. Ayrıca, 25(OH)D düzeyleri spektrofotometrik olarak Immunoassay (EIA) ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Deney sonucunda, PINP (p=0,345), PICP (p=0,071) ve BALP (p=0,607) düzeylerinde orak hücreli anemi çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, OT düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,016). Ek olarak, hasta grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CTX (p=0,763), Hyp (p=0,546) ve Piridinolin (p=0,890) serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Son olarak, 25(OH)D orak hücre çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düşük bulundu (p=0,01). Çalışma sonucu kemik yapım belirteci olan osteokalsine göre değerlendirildiğinde orak hücre anemili hastalarda osteoblastik aktivitenin ve dolayısıyla kemik döngüsünün arttığı söylenebilir. Orak hücre hasta grubunun artan osteokalsin düzeyi ve düşük 25(OH)D sonucu, osteoporoz patolojisini destekler nitelikte olup tanı için yeterli değildir. Sonuç olarak, orak hücre anemisinin kemik metabolizmalarına olan etkisini anlamak için KDB serum düzeylerinin, kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile desteklenerek değerlendirilmesi ve orak hücre hastalarının örneklem büyüklüğü arttırılarak daha fazla araştırılması gerekmektedir.

AnemiAnemi-orak hücreliBiyobelirteçler+7
Meryem Korkmaz
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri

Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD

BiyobelirteçlerLomber vertebraSinir cerrahisi+4
Gökmen Reyhanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeyleri ve inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda non-fonksiyonel olduğu gösterilmiş adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeylerini çalışarak bu enzim düzeyini sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı ve yaş, cinsiyet, antropometrik ölçümler, inflamasyon belirteçleri, baskılanmış kortizol düzeyi, radyolojik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 96 adet non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı (NFAİ) hasta, 48 adet yaş ve cinsiyet ile uyumlu sağlıklı kişi alındı, gözlemsel bir araştırma yapıldı. Toplam 96 hastamızın 71'i (%74) kadın, 25'i (%26) erkek ve ortalama tanı yaşı 55 idi. Hastaların %28,1'i fazla kilolu, %42,7'si hafif derecede obez, %10,4'ü orta derecede obez, %13,5'i morbid obez olarak tespit edildi. En sık eşlik eden hastalıklar; 1.sırada obezite, 2.sırada hipertansiyon, 3.sırada tip-2 diyabetes mellitus, 4.sırada hipotiroidi, 5.sırada hiperlipidemi olarak saptandı. Hastaların en sık gastrointestinal şikayetler sonucu başvurduğu ve en sık bilgisayarlı tomografi ile yapılan görüntülemelerde tanı aldığı görüldü. Lezyonlar %42,7 ile en sık sol adrenal bez yerleşimli ve ortalama kitle boyutu 21,29 mm idi. Hastalarda inflamasyon parametrelerinden nötrofil/lenfosit oranı, C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon normal saptanırken, fibrinojenin ortalaması yüksek saptandı (374,94±89,42 mg/dL). Yaş ile CRP arasında negatif yönlü bir ilişki, kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. Vücut kitle indeksi (VKİ) ile nötrofil/lenfosit oranı, CRP, sedimentasyon ve kitle boyutu arasında pozitif yönlü bir ilişki, kitle sayısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Kitle boyutu ile kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. NFAİ'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre serum prolidaz değeri ortalaması ve persentil değerleri daha yüksek saptanmasına rağmen iki grup arasında serum prolidaz düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Hastalarda serum prolidaz düzeyi ile kortizol düzeyi arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: Adrenal insidentaloma, prolidaz, inflamasyon belirteçleri

Adrenal bez hastalıklarıAdrenal insidentalomaBiyobelirteçler+2
Bengin Gürsoy
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrioma tanısı alan hastaların servikal sürüntülerinde spektroskopik değişimlerin saptanması

Amaç: Bu araştırma ile endometrioması olan kadınlarda servikal sürüntü örneklerinde Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopi (Fourier transform infrared spectroscopy - FTIR) bulgularının sağlıklı kontrollere göre farklılık gösterip göstermediğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Endometrioma tanısı ile takip edilen 52 hasta ile jinekolojik yakınması veya tanısı konulmuş jinekolojik bir hastalığı olmayıp rutin servikal sürüntü taraması için polikliniğe başvuran 52 sağlıklı kadın araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılardan sitobrush ile Pap smear alınmasını takiben pamuklu çubuk vasıtasıyla sürüntü örnekleri alınmıştır. Örneklerin FTIR spektrumları zayıflatılmış toplam yansıma (attenuated total reflectance - ATR) yöntemi ile 4000-600 cm-1 aralığında kaydedilmiştir. Bulgular: Analiz sonucunda elde edilen örnek spektrumları görsel olarak morfolojik yönden incelenerek dalga paternleri yönünden benzerlik gösteren spektrumlara sahip örnekler istatistik analiz için seçilmiştir. İstatistiksel analize endometrioma grubundan 24 ve kontrol grubundan 20 katılımcının örnek spektrumları dahil edilmiştir. 2350 cm-1 'de karbondioksit molekülünü yansıtan tepe ve 1050 cm-1 'de oligosakkarid ve polisakkarid içeriğini yansıtan tepe altında kalan alanların ortalama değerlerinin endometriozis grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha fazla olduğu bulunmuştur (sırasıyla U= 151,0, P < 0,05 ve U= 154,0, P < 0,05). Lipid, yağ asidi, protein, nükleik asit, fosforile protein ve fosfolipid bileşenlerini yansıtan dalga numaralarında tepe altında kalan alanlarda gruplar arası anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Servikal sürüntü örneklerinin FTIR spektroskopisinin, endometriomanın neden olduğu moleküler değişiklikler hakkında bilgi verme potansiyeline sahip olduğu düşünülebilir. FTIR spektroskopinin tanıda kullanımı için daha fazla bilimsel veriye ve daha büyük bir örneklemde, cerrahi yolla tanı konulmuş endometrioma vakalarının dahil edildiği, ileri kemometrik analizlerin sürece eklendiği araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

BiyobelirteçlerEndometriyumKızılötesi spektroskopi+2
Aslı Karakaşlı
Hitit University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde subakut ruminal asidozis insidansının belirlenmesi

Subakut ruminal asidozis (SARA) geviş getiren hayvanların artan derecede önem kazanan bir bozukluğu haline gelmektedir. Bu araştırma ile Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde farklı biyobelirteçler aracılığıyla SARA insidansının belirlenmesi amaçlandı. Total karışım rasyonu (TKR) ile besleme yapılan ve Aydın ilinde yer alan 8 farklı süt sığırcılığı işletmelesi çalışma kapsamına alındı. Her bir işletmede I. grup erken laktasyon (0-70. günler) ve II. grup orta laktasyonda (70- 140. günler) olmak üzere (her grupta en az n=12) 2' şer farklı grup oluşturuldu. Tez kapsamında tanımlayıcı biyobelirteçler olarak rumen pH' sı (dijital pH metre), rumen kontraksiyonlarının sayısı (fonendeskop), dışkı skorlaması (inspeksiyon), vücut kondüsyon skoru (Edmonson metodu) kullanıldı. Çalışma kapsamında 15/184 (% 8.15) hayvanın SARA pozitif (pH˂ 5.5) olduğu (12' si erken laktasyonda, 3' ü orta laktasyonda) bunun yanı sıra farklı iki çiftlikte (% 25 oranla D ve F çiftlikleri) saptanan birer olgunun SARA açısından risk grubunda, 167 olgunun ise SARA açısından negatif olduğu belirlendi. Rumen sıvısı pH değerlerinin sağlıklı hayvanlarda 6.54± 0.36, SARA teşhisli hayvanlarda ise 5.28±0.17 (p˂0.01) olduğu saptandı. Rumen kontraksiyonlarının sağlıklı olgularda 9.47± 1.13, SARA teşhisi konulanlarda 7.01± 0.7 olduğu ve istatistiksel olarak belirgin farklılık bulunduğu (p ˂0.01) görüldü. Dışkı skoruna ait ortanca değerin sağlıklı hayvanlarda 3± 0.009, SARA teşhisli hayvanlarda 2.5± 0.033 (p ˂0.01) olduğu dikkat çekti. Vucut kondisyon skoru (VKP) bakımından rumen pH'sı değerlendirildiğinde, 3˂VKP˂4 arasında VKP' ye sahip olan ineklerin ortalamaları diğer VKP gruplarına göre yüksek bulundu. İlaveten SARA teşhisi konulan 15 hayvanın 12 tanesinin VKP' si 4.25 ve 3 tanesinin VKP' si 4 olarak tespit edildi. Sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerin rumen pH' sı ile çalışma kapsamına alınan biyobelirteçler arasındaki korelasyonlar incelendiğinde rumen pH' sı ile rumen kontraksiyonu arasındaki ilişki sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerde sırasıyla 0.246 ve 0.647 olarak bulunmuş olup (P˂ 0.01), özellikle SARA teşhisi konulan ineklerde her iki özellik arasındaki korelasyonun sağlıklı hayvanlara göre yüksekliği dikkat çekti. Yine, rumen pH' sı ile VKP arasındaki ilişki her iki durumda da istatistiksel açıdan önemli bulundu (P˂ 0.01; sırasıyla sağlıklı ve SARA teşhisi konulan inekler için 0.414 ile 0.781). Dışkı skoru ile rumen pH' sı arasındaki ilişki her iki sağlık durumu bakımından ele alınmış olup, sağlıklı olan hayvanlarda düşük ancak istatistik bakımdan önemli değerler (0.222) elde edilirken, SARA teşhisi konulan hayvanlarda ise negatif yönde (-0.428) bir ilişkinin varlığı tespit edildi (P˃ 0.05). Sonuç olarak Aydın ili sınırlarında yer alan işletmelerde SARA'nın varlığı ilk kez bu çalışma ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında SARA ile ilişkide olan biyobelirteçlerin (rumen pH' sı, rumen kontraksiyonları, dışkı skoru, VKP) korelasyonlarıda incelenmiş olup tanı amacıyla da değerlendirilebileceği, erken koruyucu tedbirler alınarak hastalığın engellenebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aydın, sütçü sığır, subakut ruminal asidozis, insidans, biyobelirteç

AsidozAydınBiyobelirteçler+6
Onur Örtlek
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kayıplarında anti-müllerian hormon ve neopterinin rolü

ÖZET AMAÇ: Bu çalışmada tekrarlayan gebelik kayıplarında antimüllerian hormon ve neopterinin biyogösterge olarak kullanılıp kullanılmayacağının gösterilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya Nisan 2016 ve Ağustos 2016 tarihleri arasında Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde gerçekleştirildi. Çalışmamıza 12. Gebelik haftası öncesinde ardı ardına en az 2 abortusu olan 53 hasta ve hiç abortus ve gebelik komplikasyonu öyküsü olmayan en az 1 tane sağlıklı doğum yapmış 57 sağlıklı kişi olmak üzere toplam 110 kişi alınmıştır. Her hastadan periferik kanda anti-müllerian horon ve neopterin incelenmiştir. BULGULAR:AMH ve Neopterinin hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılması yapılmıştır. Bu sonuçlara göre AMH'ın hasta grubundaki ortalaması 1389,18±683,33 pg/ml'dir ve kontrol grubunun 1845,85±718,33 pg/ml olan ortalamasından düşük olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (t=-3,411; p=0,001).Neopterinin iki grup arasında karşılaştırılmasında ise hasta grubunun ortalaması 1,69±0,486 ng/ml ve kontrol grubunun ortalaması 1,38±0,431 ng/ml'dir ve bu fark da istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (t=3,536; p=0,001). SONUÇ:Çalışmamızın sonucuna göre tekrarlayan gebelik kayıplarında antimüllerian hormon ve neopterin biyogösterge olarak kullanılabileceği saptanmıştır.

AbortusAbortus-spontanAntimüllerian hormon+3
Halime Şencan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Biyokimyasal belirteçlerin plevral efüzyonların ayırıcı tanısındaki rolü

Bu çalışmada çeşitli biyokimyasal belirteçlerin malign ve benign plevral efüzyonun (PE) ayrıcı tanısındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamıza Göğüs cerrahisi kliniğine yatırılan, akciğer radyografisinde veya Toraks BT'de plevral efüzyon saptanan ve 20 yaşından büyük gönüllü 115 hasta dahil edilmiştir. Malign ve benign plevral efüzyonlu hastaların yaş ve cinsiyet dağılımları benzerdir. Tüm malign plevral efüzyonlu hastaların histopatolojik olarak tanısı doğrulanmıştır. PE ve serumlarda eşzamanlı glukoz, albümin, protein ve laktat dehidrojenaz (LDH), homosistein, B12 Vitamini, folat seviyeleri test edildi. Ayrıca hastaların, Beyaz Küreleri (WBC), Kırmızı Küreleri (RBC), Hemoglobin (HGB), Hemotokrit (HCT), Trombosit (PLT), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Nötrofil (NEUT) gibi hemogram parametreleri ve serum C-Reaktif Protein (CRP) düzeylerine bakılmıştır. Bunların yanı sıra sadece PE'de Extracellular matrix protein 1 (ECM1), Pentraxin 3 (PTX-3), Neuron specific enolase (NSE) seviyeleri bakılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin analizi neticesinde benign PE'li hastalarda lenfosit değerinin malign PE'li olgulara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Mevcut çalışmada benign PE'li hastalarda albumin serum, protein serum, B12 Vitamini PE ve B12 Vitamini serum, folat PE ve folat serum, PTX3 PE değerlerinin; malign PE'li hastalarda ise LDH serum, homosistein PE, homosistein serum, ECM1 PE ve NSE PE değerlerinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca yapılan ROC analizi sonucunda homosistein PE'nin sensitivite ve spesifitesi sırasıyla 0.761 ve 0.541 iken homosistein serum için 0.739 ve 0.574; ECM1 PE için 0.609 ve 0.590; NSE PE için 0.913 ve 0.918, PTX 3 için de 0.689 ve 0.711 şeklindedir. Elde edilen bu sonuçlar NSE PE değerinin diğerlerine göre malign-benign PE'yi ayırt etmede daha etkili bir biyokimyasal belirteç olduğunu göstermektedir.

BiyobelirteçlerEkstrasellüler matriksHomosistein+6
Rumeysa Duyuran
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozis olan ve olmayan bronşektazi hastalarında inflamatuar ve oksidatif stres belirteçlerinin araştırılması

Bronşektazi bronşların anormal ve geri dönüşümsüz genişlemesiyle karakterize ilerleyici bir solunum yolu hastalığıdır. Bronşektazi nedenlerinden biri olan kistik fibrozis (KF); akciğer, pankreas, bağırsak, ter bezlerinde görülen, otozomal resesif kalıtımlı bir gen hastalığıdır. KF tanısı için yenidoğan tarama testleri yapılmasına rağmen yetişkin hastalarda tanı almamış KF hastaları olabilmektedir. KF ve KF dışı bronşektazide genellikle enfeksiyonun neden olduğu kronik enflamasyon ve oksidatif stres bulunur. KF hastalarında enfeksiyon dışında bu iki durumu tetikleyen farklı yolaklar da vardır. Bu nedenle enfeksiyon olmayan dönemlerde KF dışı bronşektaziye göre KF hastalarında daha fazla inflamasyon olması beklenir. Çalışmanın amacı, enfeksiyon olmayan dönemindeki KF ve KF dışı bronşektazi ayrımında, inflamatuar ve oksidatif stres belirteçlerinin tanısal değerini araştırmaktı. Böylece kandan bakılan, hızlı sonuç veren, pahalı olmayan ve tanısal değeri olan bir test araştırılmıştır. Çalışmamıza kliniğimizde takipli 21 KF ve 29 KF dışı bronşektazi hastası ile 31 sağlıklı gönüllü dahil edildi. KF ve KF dışı bronşektazi hastalarından örnekler, enfeksiyon olmayan ve semptomlarının stabil olduğu dönemde alındı. Çalışmaya alınan hastaların cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara ve kronik hastalık öyküsü, kullandığı ilaçlar, kolonizasyon durumu, son 1 yılda hastane yatış sayısı, son 1 yılda atak sayısı kaydedildi. Her üç grup için tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), C- reaktif protein (CRP), Prostaglandin F2 alfa (PGF2 alfa), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf 2), interlökin (IL) 17 ve IL 22 ve fekal elastaz sonuçları değerlendirildi. Lökosit, nötrofil ve CRP'yi, KF hastalarında sağlıklı gönüllülerden ve KF dışı bronşektazi hastalarından yüksek bulduk. ESH ise hem KF hem KF dışı bronşektazi hastalarında sağlıklı gönüllülere göre daha yüksekti. PGF2 alfa için KF dışı bronşektazi ile KF arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p:0,513). MDA KF ve KF dışı bronşektazi hastaları arasından KF grubunda daha yüksek saptanmıştır (p:0,01). GSH KF hastalarında KF dışı bronşektaziye göre istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p:0,045). IL 17, IL 22 ve fekal elastaz KF hastalarında KF dışı bronşektaziye göre yüksek saptanmış olmasına ragmen bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p:0,869, p:0,859, p:0,545). MDA ve GSH'ın, KF ve KF dışı bronşektazilerde belirgin farklılığının olması, ayırıcı tanıda kullanılabilineceklerini düşündürmektedir. Ancak yine de ayırıcı tanıda kullanılabilecek bu ve buna benzer inflamatuar-oksidatif stres belirteçlerinin araştırılacağı, daha çok katılımcı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer hastalıklarıBiyobelirteçlerBronşektazi+3
Şerife Nur Öztürk
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulan depresyon modelinde 2 boyutlu elektroforez ile tanıya yönelik proteinlerin araştırılması

Depresyon, dünya nüfusunun yaklaşık %20 gibi büyük bir kısmını etkileyecek kadar yaygın olması yanında; günlük yaşam işlevselliğini bozarak neden olduğu yeti kayıpları, ekonomik sonuçları ve yüksek intihar eğilimi nedeniyle de en önemli psikiyatrik sorunlardan biri olma özelliğini sürdürmektedir. Major depresyon tanısında biyokimyasal tekniklere dayalı bir tanı sistemi henüz geliştirilmemiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulmuş depresyon modeli ile depresyon sırasında değişim gösteren serum örneklerindeki proteinlerin tanımlanmasıdır. Depresyon ve kontrol gurubu olarak ayrılan toplam 14 hayvandan alınan serum örnekleri kromatografik yöntemlerle ayrıştırılıp daha sonra 2 boyutlu elektroforez ile karşılaştırılması yapıldı. İki boyutlu elektroforez sonrasında bilgisayar yazılımı ile ifadelerinde farklılık gösteren toplam 9 potansiyel tanı proteini dizisi belirlendi. Çalışmanın son aşaması olan MALDI-TOF analizi aşamasında, guruplar arasında farklı ifade edildiği belirlenen noktaların dizileri elektriksel alanda aminoasit kalım sürelerini hesaplama yoluyla belirlendi. Aralarında anlamlı farklılık bulunan protein ifadeleri karşılaştırılarak elde edilen 9 farklı noktanın ayrı ayrı ya da birkaçı birlikte kullanılarak potansiyel biyobelirteçler olabilecekleri sonucuna varıldı

BiyobelirteçlerDepresyonElektroforez+6
Tuğçe Duman
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nondiyabetik hasta popülasyonunda HbA1c değerinin ve koroner arter hastalığı tanısının korelasyonu

Amaç: Koroner arter hastalığı tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenleri arasında sayılmaktadır. Koroner hastalıklar açısından koruyucu hekimliğin temelinde ise hastaların daha sağlıklı ve uzun yaşam sürelerinin daha düşük maliyetler ile sağlanabilmesi yatmaktadır. Bu sebeple koruyucu hekimlik görevinde koroner arter hastalığı riskinin belirlenebilmesine olanak sağlayacak biyokimyasal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız HbA1c'nin koroner arter hastalığının öngörülmesinde kullanılabilirliğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 ve Haziran 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kardiyoloji polikliniklerine başvuru yapan ve çeşitli nedenlerle anjiografi endikasyonu konulan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Bilinen diyabet hastalığı olanlar veya HbA1c değeri 6,5 ve üzerinde olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 247 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş aralığı 30-90 olarak belirlenmiştir. Darlık gruplarına göre karşılaştırmalı HbA1c verileri elde edilmiş ve istatistiksel anlamlılık aranmıştır. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Student t Test, Oneway Anova Test, Bonferroni test, Kruskal Wallis test ve Bonferroni-Dunn test kullanılmıştır. Stenoz pozitifliği üzerine etki eden risk faktörlerinin incelenmesinde Lojistik Regresyon analizi (Backward Stepwise) kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher- Freeman-Halton testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Herhangi bir koroner arterde darlığı olmayan 120 hasta, sadece bir koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 56 hasta, birden fazla koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 71 hasta çalışmaya alınmıştır. Stenoz derecesine göre HbA1c ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Anlamlı farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucu; stenoz derecesi multiple >%50 olan grubun HbA1c ölçümleri, stenoz derecesi <%50 olan (p=0,001) ve stenoz derecesi single >%50 olan (p=0,001) gruplardan yüksek bulunmuştur (p<0,01). HbA1c düzeyi 5,7-6,5 olan olgularda stenoz (+) oranı, HbA1c düzeyi <5,69 olan olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). HbA1c düzeyinin 5,7-6,5 olması stenoz görülme riskini 6,260 katına çıkartmaktadır. HbA1c için ODDS oranı 6,260 (%95 CI: 3,160- 12,401)'dir. Stenoz pozitifliğine göre HbA1c için cut off noktası 5,6 ve üzeri olarak saptanmıştır. Yapılan regresyon analizinde de HbA1c koroner arter hastalığı için ağımsız bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmıştır. HbA1c ölçümlerindeki bir birimlik artış stenoz pozitif olma riskini 12,424 katına (%95 CI: 5,990-25,767) çıkartmaktadır. Sonuç: Yaptığımız geriye yönelik gözlemsel çalışmada diyabetik olmayan bireylerde HbA1c'nin koroner arter hastalığını belirlemede ve hastalığın şiddetini göstermede bağımsız bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdik. Bu sonucun koruyucu hekimlikte, hangi hastaların risk altında olduğu veya koruyucu sağlık işlemlerine alınması gerektiğini göstermesi açısından bize fikir verebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nondiyabetik, HbA1c, koroner arter hastalığı

BiyobelirteçlerHemoglobin A-glikolizeKalp hastalıkları+2
Yıldız Kayalı
Bezmialem Vakıf University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi ilk hastalarında diş hareket hızı ve kemik biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Dentofasiyal deformitenin düzeltilmesinde cerrahi ve ortodontik tedavinin beraber uygulandığı yöntem ortognatik cerrahi olarak adlandırılmaktadır. Geleneksel ortognatik cerrahi tedavisi öncelikle dişlerin düzeltildiği ortodontik tedavi aşamasını, ikinci olarakta çenelerin düzeltilip yeniden konumlandırıldığı cerrahi aşamayı içermektedir. Günümüzde ortodontik tedavi süresi hasta memnuniyetinin önemli bir belirleyicisidir. Geleneksel yöntemde preoperatif ortodontik tedavi süresinin 1-2 yıl arasında değiştiği ve bu süre zarfında hastanın yüz estetiği ile dental fonksiyonunun giderek kötüleştiği rapor edilmiştir. Hastanın asıl beklentisinin gecikmeli olarak karşılanması ve uzamış ortodonti tedavisi hasta memnuniyetini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu tür problemlerin giderilmesi ve estetik kaygılarının daha önce karşılanması için Cerrahi İlk yaklaşımı geliştirilmiştir. Bu yaklaşımda önce cerrahi tedavisi ile iskeletsel deformite giderilmekte sonra ortodonti tedavisi yapılmaktadır. Bu tekniğin en büyük avantajı ortodontik hazırlık aşamasının ortadan kalkması dolayısıyla hastanın estetik beklentisinin erken dönemde karşılanmasıdır. Ayrıca Cerrahi İlk yaklaşımı ile diş hareket hızının arttığı ve tedavi süresinin kısaldığı farklı çalışmalarda rapor edilmiştir. Kemik yapım ve yıkım biyobelirteçlerinin değerlendirildiği bir çalışmada cerrahi sonrası ilk 3- 4 aylık süreçte osteoklastik aktivitede artış saptanmış, bu artış bölgesel hızlanma fenomeni (RAP) ile ilişkilendirilmiştir. RAP travma sonrasında kemik dokusunda artan metabolik faaliyetler olarak tanımlanmıştır. Metabolik faaliyetlerdeki bu artışın diş hareketlerini de hızlandırdığı öne sürülmüştür. Çalışmamızda üst 1.premolar diş çekimi endikasyonu olan Cerrahi İlk yaklaşımı ile tedavi edilen hastalarla sabit ortodontik tedavi ile tedavi edilen hastaların diş hareket hızı ve kemik metabolizma belirteçlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Cerrahi grubundaki hastalardan ameliyattan önce ve 1, 2, 3, 4 ay sonra, kontrol grubunda ise tedavi öncesi, distalizasyon öncesi, 1, 2 ve 3 ay sonra olmak üzere kayıt toplanmıştır. Bu kayıtlar diş eti oluğu sıvısı, fotoğraflar ve dental alçı modellerini içermektedir. Diş eti oluğu sıvısı Periopaper strip ile günün erken saatlerinde kanin dişin distalinden toplanmış, Periotron cihazı ile miktar tayini yapıldıktan sonra ölçüm yapılıncaya kadar -80° bekletilmiştir. Daha sonra bu numunelerden ELİSA kitleri ile kemik metabolizma belirteçlerinden kemik yıkım belirteci olan RANKL ve kemik yapım belirteci olan OPG miktarı tayin edilmiştir. Aynı dönemlerde hastalardan alınan alçı modeller 3Shape Ortho Analyzer ™ programı ile taranarak diş hareket miktarı belirlenmiştir. Cerrahi İlk hastalarında aylık ortalama kanin distalizasyon miktarı 1.54 mm iken, kontrol grubunda ise 1.07 mm olarak bulunmuştur (p=0.05). Distalizasyon kuvvetlerinin uygulanmaya başlandığı T2 döneminden itibaren RANKL miktarında gözlenen artış oranı, cerrahi ilk grubunda kontrol grubuna göre anlamlı miktarda fazladır. En yüksek değerine T4 döneminde ulaşmıştır. OPG miktarındaki azalma oranı ise cerrahi grubunda T2 döneminden itibaren anlamlı ölçüde daha fazladır. En küçük değerine T4 döneminde ulaşmıştır. Cerrahi grubunda RANKL/OPG miktarındaki artış ve kanin distalizasyon miktarındaki artış uyumludur. Bu çalışmanın bulgularına göre Cerrahi İlk uygulaması ile ortodontik diş hareket hızı artmaktadır. Cerrahi müdaheleye bağlı olarak RAP fenomeninin göstergelerinden biri olarak kabul edilen RANKL/OPG değişimi distalizasyon kuvvetlerinin uygulandığı ve özellikle antienflamatuar ilaçların etkisinin geçtiği 2. aydan itibaren gözlenmiştir.

BiyobelirteçlerCerrahiCerrahi-diş hekimliği+4
Begüm Güler
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.

AdenokarsinomBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+7
Adıla Adıllı
Bezmialem Vakıf University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı alan multipl skleroz ve klinik izole sendrom hastalarında beyin omurilik sıvısında inflamatuar marker düzeyleri ve optik koherens tomografi takiplerinin prognozdaki yeri

Giriş ve Amaç: Multipl Skleroz (MS), SSS'nin otoimmun, enflamatuar ve nörodejeneratif bir hastalığıdır. Geçtiğimiz yıllarda MS tanısı, hastalığa yatkınlık, tedavi yanıtı ve prognozunu öngörebilme adına son yıllarda birçok biyobelirteç çalışılmıştır. Bu belirteçlerin birçoğunun klinik anlamlılığı kesinleşmemiş, klinik pratikte hastalığın seyri ile anlamlı ve özgül bir ilişki elde edilememiştir. Bu çalışmamızda yeni tanı alan MS hastalarında, atak tipi, atak sıklığı, EDSS skorları, manyetik rezonans görüntüleme, Beyin omurilik sıvısı (BOS) bulguları ve optik koherens tomografi (OCT) parametreleri ile BOS nörofilaman hafif zincir (NfL) ve IL-13 düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza, Mc Donald 2017 kriterlerine göre yeni KIS ya da RRMS tanısı alan, BOS yapılmadan önce immünmodülatör tedavi almamış, tanı sonrası en az 6 ay süre ile klinik takibi olan 33 hasta dahil edildi. 22 hastanın 6. ay OCT takibi de mevcuttu ve bu hastaların retrospektif analizleri yapıldı. Lomber ponskiyon ile aynı gün yapılan OCT ile peripapiler retinal sinir lifi tabaka kalınlığı (pRNFL), maküler sinir lifi tabaksı volümü (tvNFL), gangliyon hücre tabakası ve iç pleksiform tabaka volüm toplamları (tvGCIPL), iç nükleer tabaka volümü (tvINL) ve santral maküler kalınlıkları (CMT) kaydedilmiş hastalar çalışmaya alındı. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, atak sayısı, atak tipi (beyin sapı, duyusal, piramidal, optik nörit, spinal, serebellar), eşlik eden diğer hastalıklar, EDSS (expanded disability status scale) skorları, daha önce bakılmış olan D vitamin düzeyleri kaydedildi. Tüm hastaların daha önce çekilmiş ve sistemde kayıtlı bulunan kranyal ve spinal görüntüleme bulguları değerlendirildi. Bu değerlendirmede; T2 lezyon yükü, lezyon dağılımı (supratentorial, infratentorial, spinal), kontrastlanma paterni) kaydedildi. Tanı aşamasında atravmatik olarak yapılmış olan BOS incelemesinde oligoklonal bant varlığı ve tipi, Ig G indeksi kaydedildi ve polipropilen tüplere 2 cc BOS hastalardan onam alınarak ayrıldı. BOS NfL ve IL-13 düzeyi için örnekler santrifüj ve alikotlama yapıldıktan sonra -80oC'de uygun şartlarda saklandı ve ELİSA ile çalışıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan 33 hasta (25 kadın, 8 erkek) 7'si klinik izole sendrom (%10,6), 25'i RRMS (%87,9) ve 1 hasta PPMS (%1,5) olarak sınıflandırıldı. Hastaların yaş ortalaması 30,8 ± 8,9 olarak saptandı. 6. ay kontrol çekimleri olan 22 hastanın OCT takiplerinde 6. ay tvINL ve tvGCIPL değeri ilk ölçüme göre anlamlı (p <0.05) düşüş gösterdi. EDSS değeri ile CMT değeri arasında anlamlı (p <0.05) negatif korelasyon gözlendi. NfL düzeyi ile tRNFL arasında anlamlı (p <0.05) negatif korelasyon saptandı. D vitamin değeri ile CMT ve tvNFL arasında anlamlı (p <0.05) pozitif korelasyon bulundu. Takipte atak olan grupla atak olmayan gruplar arasında geliş NfL ve IL-13 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamız multipl sklerozda OCT takiplerinin ve BOS NfL değerlerinin prognoz tayininde faydalı olduğunu destekler niteliktedir. IL-13'ün MS'teki yerini belirlemek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.

BiyobelirteçlerMultipl sklerozMultipl skleroz+5
Zehra Cemre Karakayalı
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların kanlarında olası biyobelirteçlerin protein düzeyinde araştırılması

OKB'nin heterojenliği ve spesifik nörotransmitterler için tasarlanmış sınırlı farmakoterapi yaklaşımları nedeniyle tüm hastalar adına umut verici olamamaktadır. Dolayısıyla bu hastalığın altında yatan mekanizmaları daha iyi anlamak amacıyla Liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) yöntemiyle anlamlı farklılık gösteren proteinlerin OKB ile olası ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış 14 hasta ve 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği (OİÖ-44), Üstbiliş Ölçeği-30 uygulanmıştır. Katılımcılardan bir kereliğine mahsus olmak üzere EDTA kaplı mor kapaklı kan tüplerine 10 cc peripheral kan alımı yapılmıştır. Alınan bu kanlar, plazma izolasyonu için Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'ndaki moleküler biyoloji laboratuvarına iletildi. Kanlar, 3500 rpm hızda 10 dakika boyunca +4o koşullarında sentrifüjlenerek üst tabaka olan plazma içeren süpernatant temiz mikroeppendorf tüplere aktarıldı. İzole edilen tüm plazma örnekleri geniş çaplı protein analizi LC-MS/MS based proteomiks çalışmasına kadar -80o'de muhafaza edilmiştir. Tüm plazma örneklerinin toplanmasının ardından proteomiks çalışması için İstanbul Medipol Üniversitesi REMER Proteomiks Birimi'ne soğuk zincirde transfer edilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar ve Projeler (BAP) biriminin desteğinden yararlanılmıştır. Sonuçlar ise hem istatistiksel olarak anlamlılık hem de kat değişimi açısından aralarında farklılıklar değerlendirildiğinde ise Plastin-2 (LCP1), Kanca protein 1 (HOOK1), Apolipoprotein L1 (APOL1), Ig gamma-2 zincir C bölgesi (IGHG2), Apolipoprotein D (APOD), Seruloplasmin (CP) proteinleri anlamlı olarak kat değişimi göstermiştir (p ≤0,05, ≥1.4-kat değişimi).

BiyobelirteçlerKanKromatografi-sıvı+5
Serra Nimet Esencan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde serum nörofilament hafif zincir, serum oligoklonal band ve inflamatuar belirteç düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi

Giriş: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanısı almış hastalarda nöroinflamatuar ve nörodejeneratif parametrelerin (nörofilament hafif zincir (NfL), serum oligoklonal band (OKB), hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) hastalığın farklı dönemlerindeki düzeylerinin ve bu nörobiyolojik parametreler ile yürütücü işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ekim 2019- Ocak 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-5 kriterlerine göre Bipolar Bozukluk tanısı konulmuş 46 hasta (16 depresyon, 15 hipomani, 15 remisyon) ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 76 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçekleri (HDDÖ) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel testler uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili parametreleri (NfL, OKB, hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) ölçmek için kan alınmıştır. Yürütücü işlevler Wisconsin kart eşleme testi (WKET) ve Stroop testleri ile incelenmiş, nörobiyolojik parametrelerin hastalık dönemleri ve yürütücü işlevler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin ve NfL, OKB düzeylerinin bipolar bozukluk hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<.001). IL-1β, IL-6, TNF-α, NfL ve OKB düzeylerinde bipolar bozukluğun farklı dönemlerindeki alt gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). BB grupları kontrollerle karşılaştırıldığında, stroop testi tüm alt kategorilerinde toplam tamamlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde uzama mevcuttu. Yaş artışı ile stroop 2, stroop 3 ve stroop 4 tamamlama sürelerinin uzamasının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olması (sırasıyla; p=.029, p=.045, p=.011) ve hastalığın başlangıç yaşı arttıkça stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinin uzaması dışında (p=.039, p=.042) hastalık süresi, hastalık süresince geçirilen atak sayısı ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. WKET toplam doğru sayısı değerlendirildiğinde hem depresyondaki hem remisyondaki hastaların, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri belirlendi (p=.012, p=.015). WKET tamamlanan kategori sayısında depresyondaki hastaların kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri saptandı (p=.001). Geçirilen depresif atak sayısı arttıkça hastaların yineleyici tepki düzeyinde artış olduğu tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=.061). IL-6 düzeyi azaldıkça stroop 1, stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinde bozulma olduğu belirlendi (p<0.05). IL-1β, TNF-α, NfL ve OKB düzeyleri ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. IL-1β düzeyi ile WKET 1. kategoriyi tamamlama arasında negatif korelasyon mevcuttu. Diğer biyokimyasal parametreler ve WKET alt kategorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Yalnızca lityum, yalnızca valproik asit veya yalnızca antipsikotik kullanan hastalar arasında stroop testinde ve WKET toplam yanlış sayısı dışında tüm alt kategorilerde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde farklılık saptandı (p<0.05). İkili karşılaştırmalarda, yalnızca antipsikotik kullanan hastalarda stroop 1 toplam süresi ve stroop 3 toplam süresinin uzadığı; antipsikotik ve valproik asit kullanan hastalarda WKET tamamlanan kategori sayısında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde daha az olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular, bipolar bozukluk tanılı hastalarda hücre içi sitokin, NfL ve OKB düzeylerinin sağlıklı kontrollerden daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca bipolar bozukluk tanılı hastaların yürütücü işlevlerinde kontrol grubuna göre bozulma olduğu, IL6 ve IL-1β düzeylerinin bilişsel işlevlerde bozulma ile ilişkili olduğu belirlendi. Buradan yola çıkarak, ölçülen bu biyokimyasal parametrelerin düzeyi bipolar bozukluk tanısı alan hastaların bilişsel işlevlerini değerlendirmemiz konusunda yardımcı olabilir. Bu konuda daha geniş örneklemlerde, ileri çalışmaların yapılması gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, nöroinflamasyon, nörodejenerasyon, yürütücü işlevler

Bipolar bozuklukBiyobelirteçlerNörofilament hafif zincirleri+4
Aıse Tangılntız
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Likit biyopside glioblastoma multiforme genetik biyobelirteçlerinin araştırılması

Glioblastoma multiforme hastalarının likit biyopsi örneklerinde genetik biyobelirteçlerin yakalanması ve keşfi

BiyobelirteçlerBiyoteknolojiGlioblastoma+1
Büşra Kaya
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İskeletsel sınıf III hastalarda şeffaf plaklar ile ortognatik cerrahi uygulamalarının dişsel, iskeletsel, yumuşak doku ve kemik biyobelirteç değişimlerinin incelenmesi

Cerrahi öncesi ortodontik tedavi ortognatik cerrahi planlanan hastalarda en çok zaman harcanan aşamadır. Normal bir estetik görünüm beklentisiyle kliniğe başvuran iskeletsel anomaliye sahip hastaların beklentisinin tersine cerrahi öncesi ortodontik tedavi mevcut anomalinin tüm gerçekliğiyle ortaya çıkarılmasını sağlar. Günümüzde şeffaf plakların tanıtımı ve büyük ölçüde benimsenmesiyle beraber ortodontik tedavi bir değişim yaşamaktadır. Birçok hasta dentofasiyal deformitelerini de düzeltmek için ortognatik cerrahi gerektirenler de dahil olmak üzere estetik ve metal olmayan tedavi alternatiflerini talep etmektedir. Çalışmamızda Sınıf III cerrahi hastalarının hızlı tedavi olma ve estetik arzularına cevap verebilmek adına şeffaf plaklarla cerrahi öncesi tedavileri gerçekleştirilmiş, opere edilmelerine engel teşkil eden erken temaslar minivida uygulamaları ile ortadan kaldırılarak zaman kazanılmıştır. Hastaların cerrahi planlamaları ve splint üretimleri 3 boyutlu cerrahi planlama yazılımı sayesinde dijital olarak gerçekleştirilerek daha öngörülebilir bir cerrahi sunulmuştur. Cerrahi sonrası bölgesel hızlandırma fenomeni sayesinde plak değişimi hızı arttırılmış ve hastalara daha hızlı, konforlu, estetik ve hijyenik bir tedavi sunulmuştur. Çalışmaya sagital iskeletsel uyumsuzluğa sahip (ANB: 5,2°) 18-20 yaş aralığında (ort.18,2 yıl) dahil edilen 5 hastadan ameliyat öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı zamanda sefalometrik verileri elde edilmiş ve sert ve yumuşak doku analizleri gerçekleştirilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1.,2. ve 3. ay dişeti oluğu sıvı numuneleri toplanmıştır. Diş eti oluğu örnekleri Periopaper strip ile sağ üst ve alt kanin dişlerin mesial ve distalinden toplanmış, Periotron cihazında miktar tespiti yapılarak biyokimyasal ölçüm yapılıncaya kadar -80° de saklanmıştır. Daha sonra elde edilmiş örneklerden ELİSA kitleri ile kemik metabolizma biyobelirteçlerinden OPG, IL-1, TGF-1β ve OPN miktar tayini edilmiştir. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygunlukları Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Normal dağılan değişkenler için iki bağımsız grup ortalama karşılaştırmasında student t testi, varyans homojenliği ise Levene testi ile incelenmiştir. Normal dağılmayan değişkenler için ise iki bağımsız ortalama karşılaştırmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Normal dağılım gösteren değişkenler için periyotlar arasındaki ortalamaların karşılaştırılmasında tekrarlı ölçümlerde varyans analizi yöntemi kullanılmış ve küresellik varsayımı Mauchly's test ile değerlendirilmiştir. Normal dağılmayanlar için ise Friedman testi kullanılmıştır. Hesaplamalarda istatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak alınmış ve analizlerde SPSS (version 28) paket programı kullanılmıştır. 16 Çalışmamızda alt çenedeki Osteopontin ve Interlökin-1b değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar tespit edilmiştir. Alt çene kanin dişinin distal dişeti oluğu sıvı örneklerinde OPG değerinde anlamlı düşüş görülmüştür. Çalışmamızın gruplar arası karşılaştırılmasında T2 ve T3 zaman diliminde OPG değer ortalamaları kontrol cerrahi grubunda, şeffaf plaklarla cerrahi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur.Üst çene kanin dişinin mesial ve distal dişeti oluğu sıvısı örneklerinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir. Erken cerrahi hastalarının ameliyatları tamamlanmış ve tüm bireyler estetik ve uyumlu bir dentofasiyal ilişkiye geleneksel yöntemden daha erken dönemde kavuşmuştur. Tüm çalışma grubu hastaları cerrahi öncesi dönemde prematür kontakları elimine etmek ve transvers yöndeki uyumsuzluğu çözmek amacıyla minivida destekli biyomekaniklerle desteklenmiştir. Böylelikle cerrahi operasyonda daha fazla ve dengeli bir yüzey teması elde edilmiştir. Çalışma grubu hastalarda şeffaf plaklarla hijyeni sağlama kolaylığı ve periodontitis insidansının düşük olması ölçümlerde salt RAP fenomenine bağlı biyobelirteç artışlarını vermiştir. Çalışma grubu hastalarında RAP fenomenine bağlı olarak ortodontik diş hareketi artmıştır ve şeffaf plak değişimi hızlanmıştır (ortalama 5 gün).

BiyobelirteçlerEnzime bağlı immünosorbent testiMaloklüzyon-angle sınıf III+3
Hümeyra Ünsal
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Genetik jeneralize epilepsilerde biyobelirteç belirlenmesi

Giriş: Genetik Jeneralize Epilepsiler (GJE) tüm epilepsilerin yaklaşık dörtte birini kapsamakta olup, yapısal beyin bulgusu göstermeyen genetik epilepsi grubu olarak tanımlanmaktadır. GJE tanısında kullanılan spesifik bir genetik biyobelirteç bulunmamaktadır. Genetik biyobelirteçlerin en bilineni ve üzerinde en fazla araştırma yürütüleni mikroRNA'larıdır (miRNA). Daha önce birçok epilepsi hastasının incelendiği çalışmalarda miRNA alt tipleri olan miR-106b, miR-130a-3p ve miR-194-5p incelenmiş olup sağlıklı kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak ekspresyon seviyelerinin farklılık gösterdiği bulunmuştur. Çalışmamızda GJE hastalarında miR-106b, miR-130a-3p ve miR-194-5p ekspresyon düzeyleri incelendi ve olası aday genetik biyobelirteç potansiyellerinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya GJE tanılı 21 hasta ve 18 sağlıklı kontrol dahil edildi ve bireylerin kan örneklerinden toplam RNA izole edildi. Elde dilen RNA'lardan cDNA sentezi yapıldı. MiR-106b, miR-130a-3p ve miR-194-5p ekspresyon seviyeleri qRT-PCR ile analiz edildi. U6 housekeeping gen olarak kullanıldı. Belirtilen miRNA'ların tanısal değerini değerlendirmek için alıcı işletim karakteristiği (ROC) analizi ile eğri altındaki alan (AUC) değerleri hesaplandı ve p değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: MiR-130a-3p'nin ekspresyon seviyesi, kontrol grubuna kıyasla hastalarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış göstermiştir (p<0,05). ROC analizinde belirlenen AUC değeri 0,725'tir. Ancak miR-106b ve miR-194-5p'nin ekspresyon seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı değildir. ROC analizindeki AUC değerleri sırasıyla 0,648 ve 0,571'dir. Tartışma: Çalışmamızda kullandığımız miRNA'ların değişen ekspresyon seviyeleri, GJE'nin etiyopatogenezi ile ilişkili olabilir. Bulgularımız, GJE tanısı ve prognozu için potansiyel bir biyobelirteç olarak miR-130a-3p'nin kullanılmasını önermektedir. Anahtar Kelimeler : Genetik biyobelirteç, Genetik jeneralize epilepsi, MikroRNA, ROC eğrisi

BiyobelirteçlerDNAEpilepsi+6
Simay Bozkurt
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation plasma osteopontin levels and some biochemical markers in patients with chronic kidney disease complications

A cross-control study was carried out for the estimation of Osteopontin Levels and some biochemical Markers in patients with chronic kidney disease complications. The number of patients under the study were 135 patients with chronic kidney disease and acute kidney disease control group with the same demographic properties. The study showed that the highest mean level of Osteopontin was in patients with chronic renal disease and acute kidney disease, while the averages were a low in the control group. The current study showed that the mean age the mean age of the experimental group is 20 years higher than the average age of the control group for the group II and about 15 years higher for the group II when compared with the control group. While the means value of weight was weak statistically significant when performing the statistical analysis. The average value of GFR was statistically significant when performing the statistical analysis for the experimental group consisting of two groups of patients diagnosed with acute chronic renal failure. Serum OPN concentrations correlated with GFR, Blood urea, S. Creatinine, TSB, Triglyceride, HDL, LDL (r=−0.9, P<0.0001).).

BiomarkersKidney diseasesKidney failure-chronic+3
Husseın Alı Hamad Hamad
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Romatoid artritte antioksidanlar ve inflamatuar biyobelirteçler

In curent study which aimed to determine if individuals with rheumatoid arthritis (RA) have elevated inflammatory or antioxidant markers. The study was carried out between January to April 2021 in teaching hospitals and private clinics in Iraq. The study included 81 patients previously diagnosed with RA and 50 healthy controls (HCS). All participants underwent tests for the Biochemical Parameters which are: Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), Protein carbonyls (PC), Catalase (CAT), and Superoxide dismutase (SOD). The results showed that there were significant increased in comparison between RA patients and HCS in ADP, MDA, and PC. while there were significant decreased in CAT and SOD concentrations. The ROC curve showed that the area under the curve (AUC) of ADP and MDA was very high. while the AUC of PC and SOD was fair and the AUC of CAT was poor. The study concluded that there were no effects of age, gender, and BMI on the studied parameters. Low levels of antioxidants can lead to elevate the levels of oxidative stress and this elevated may be related to an increase in the production of reactive oxygen species (ROS). ADP and MDA is an excellent prognostic indicator for RA. PC and SOD can considered a fair prognostic indicator. CAT is a poor prognostic indicator for RA.

AdiponectinAntioxidantsArthritis-rheumatoid+6
Ahmed Fadhıl Yasır Al-zaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of correlation between inflammatory markers and obesity in the obese individuals

It was decided to conduct this study in order to establish the relationship between inflammatory markers and obesity in obese patients with diabetes and obesity without diabetes. Measurements of the anthropometric characteristics of the subjects were taken. This included height, weight, waist circumference, pelvis, and waist circumference. Individuals were divided into three categories based on these criteria: those with normal weight as a control group and those who were obese, obesity was classified into two groups based on whether the individuals were overweight with diabetes or obese without diabetes. This included measurements of fasting blood glucose, cumulative glucose, interleukin-6, interleukin-38, triglycerides, total cholesterol, and high-density lipoprotein cholesterol (HDL-C). According to the results presented in the study tables, individuals with normal blood pressure (group B) were significantly smaller than obese and hypertensive subjects in the group of obese diabetic patients (group A). In the study, there was a clear significance of changes in the levels of diabetes with obesity, as obesity with diabetes caused the most changes in inflammatory parameters, as well as the differences between the average interleukins were clear and very important, which leads us to conclude that obesity may cause immune diseases and increase It reduces the chance of infection in obese people, especially if the obese woman has diabetes.

BiomarkersObesityTumor necrosis factors+1
Nıbras Naeemah Jebur Jebur
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The assessment of biochemical marker of corrected calcium, phosphorus with procalcitonin level in patients with chronic renal failure

Renal failure in case of complications is characterized as a sudden decline in glomerular filtration rate (GFR) arising from ischemia or toxic insult to the kidney. Calcium, as well as phosphorus metabolism issues, are prevalent in chronic renal disease. This case-control study included a hundred participants, sixty patients with renal failure, and forty served as age-matched healthy controls. During this study, various biochemical kidney functions were assessed, including calcium, blood urea, procalcitonin, albumin, phosphorus, glomerular filtration rate, and haemoglobin. There was a significant increase in the mean serum level of procalcitonin, albumin, creatinine and phosphorous with a significant statistical difference in patients compared to the healthy group; on the other hand, there was an apparent decrease in the value of both GFR in addition to haemoglobin, in addition to that, there was no difference Significant in respect to the level of calcium between the two groups. In conclusion, the lack of any significant difference in the level of calcium between the group of patients and healthy subjects, as well as the decrease in haemoglobin level in addition to GFR, compared to the increase in other biochemical concentrations, is a clear indication of the extent of damage in the kidneys as a result of the inflammatory process as well as progression in the stage of renal failure.

BiomarkersKidney diseasesKidney failure+4
Sadeq Khamees Hammad Hammad
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Saliva antigen test as anew biomarker in population-based screening of coronavirus infection

Saliva testing is becoming more common. It contains salivary gland secretions, desquamated oral epithelial cells, and microorganisms. There are also immunoglobulins, mucins, enzymes, metabolites, hormones, and electrolytes. This makes saliva ideal for early covid 19 diagnosis. This study examines oral specimens and compares SARS-CoV-19 antigen detection assay results with CRP and other markers. Cross-sectional study of 19 covids. 100 patients with a full history, exam, and covid19 lab tests provided blood and saliva. PCL COVID19 Ag (saliva test) detects SARS-CoV19 antigen in human saliva. Diagnostic accuracy for SARS-CoV-2 in blood and saliva varied. The CRP test found 79% in group1 and 66% in group2, while the saliva test found 6% and 7%. D-dimer tests found 80% in group1 and 76% in group2. PCL SARSCoV-2 saliva antigen test accuracy in early/late infection was below manufacturer specifications. Remember this when testing. DIAGNOS may be an easy-to-use saliva complement to detect SARS-CoV-2 positive individuals, but validation with other biomarkers and diagnostic tools using larger sample sets is needed. Keywords: Saliva antigen test, Biomarker, Coronavirus, Infections

AntigensBiomarkersInfections+2
Maryam Taha Yaseen Al-ghayyım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesan hastalarda serum Sistatin C düzeyinin kemik metabolizması ile ilişkisi

Amaç: Tip 1 diyabet çocukluk çağının en sık rastlanan kronik hastalıklarından biridir. Bu çalışmada tip 1 diyabetin kemik metabolizmasına olan etkileri incelendi.Gereç ve Yöntem: Beş yıl ve üstünde tip 1 diyabet tanısıyla izlenen ortalama yaşları 14,13±3,06 olan 66 hasta ile ortalama yaşları 12,81±3,11 olan 29 sağlıklı çocuk ve adölesan alındı. Hastaların Dual energy X-ray absorpsiyometri ile lomber vertebra ve femur boynu bölgesi ortalaması alınarak kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. Serum sistatin-C ile birlikte biyokimyasal kemik belirteçlerinden kemik spesifik alkalen fosfataz, osteokalsin, ß-crosslab, piridinolin, deoksipiridinolin ve hidroksiprolin düzeyleri ölçüldüBulgular: Lomber vertebra bölgesi ölçümleri ile hastaların % 70,4'ünün normal sınırlarda olduğu ve kalan % 29,6'sının ise osteopenik olduğu saptandı. Femur boynu ölçümlerine göre ise hastaların % 77,3'ünün normal geri kalan % 22,7'nin ise osteopenik olduğu görüldü. Geçirilmiş kırık öyküsü bulunmadığından hastaların hiç biri osteoporoz olarak değerlendirilmedi.Osteopeni olan hastalarda hem osteoblastik (kemik spesifik alkalen fosfataz, osteokalsin) hemde osteoklastik belirteçler (ß-crosslab, piridinolin, deoksipiridinolin, hidroksiprolin) osteopeni olmayan hastalardan daha düşük değerlerde saptandı. Ancak aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Serum kemik spesifik alkalen fosfataz ve osteokalsin ile femur boynu bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skoru anlamlı korelasyon gösterirken lomber vertebra bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skoru ile herhangi bir korelesyon göstermedi. Benzer şekilde osteoklastik belirteçler ile lomber vertabra bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skorları arasında herhangi bir korelasyon gözlenmezken femur boynu bölgesi kemik mineral yoğunluğu sadece idrar deoksipiridinolin ile arasında korelasyon vardı. Bu çalışmada tip 1 diyabette kemik turnover azalışını destekler bir şekilde osteopenik hastaların serum sistatin-C düzeylerinde istatistiksel anlamı olmayan bir azalma vardı.Sonuç: Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda osteopeni azımsanmayacak derecede bulunmaktadır. İleri yaşlarda kırık riskinde artış potansiyeli olan osteopeni üzerinde durulmalı, osteopeniye katkıda bulunan faktörler önlenmelidir. Gerektiğinde eksersiz, kalsiyum ve vitamin D desteği yapmanın uygun olacağı kanaatindeyiz.

BiyobelirteçlerDiabetes mellitus-tip 1Ergenler+4
Mehmet Nuri Özbek
Çukurova University
2009
00

Related subjects