Biyopsi-iğne
54 theses under this subject heading
Tükrük bezleri kitlelerinde ince iğne aspirasyon sitolojilerinin histopatolojik korelasyonu
Giriş:Tükrük bezi şişlikleri tümörler, inflamatuar olaylar veya kistler başta olmak üzere çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkmaktadır. Klinik inceleme ve radyolojik teknikler bu lezyonların natürünü belirlemede yetersiz kalmaktadır. İnce iğne aspirasyon sitolojisi baş ve boyun bölgesindeki şişliklerin incelenmesinde, basit, hızlı ve güvenilir bir metod olarak, başlangıçta kullanılabilecek temel tanısal yöntemdir.AmaçlarBu çalışmanın amacı, tükrük bezi şişliklerinin tanısında, İİAS ve histopatoloji sonuçlarını karşılaştırmak ve İİAS' nin sensitivite ve spesifitesini tesbit etmektir.Materyal Metodİnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezinde 2007-2010 yılları arasında uygulanmış 145 tükrük bezi İİAS retrospektif olarak değerlendirildi, rezeksiyon materyali de olan 77 olguda İİAS ile histopatolojik tanılar karşılaştırıldı ve aynı zamanda hastaların epidemiyolojik özellikleri incelendi.BulgularİİAS' nin doğru tanıyı tesbit etmede sensitivitesi %70, spesifitesi %91,2, pozitif prediktif değeri %73,6 ve negatif prediktif değeri %89,6 olarak bulundu. Yararlılık oranı ise %85,7 olarak tesbit edildi.SonuçlarİİAS tükrük bezi lezyonlarının önemli bir kısmını tesbit etmede yüksek oranda sensitif ve spesifik bir tekniktir. Operasyon öncesi tanı, cerrahi girişimin gerekliliğini tesbit ve rezeksiyon öncesi yeterli cerrahi yaklaşımı planlamak için son derece faydalı bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Tükrük bezi lezyonları, ince iğne aspirasyonu, sito-histopatolojik kolerasyon
BT kılavuzluğunda perkütan transtorasikakciğer biyopsilerinde pnömotoraks ve pulmoner hemoraji risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Akciğer kanseri mortalitesi ve insidansı en yüksek kanser tiplerindendir. Yeni tanımlanan akciğer lezyonlarının tanısı için doku örneği alınarak histopatolojik değerlendirme gerekmektedir. BT kılavuzluğunda perkütan transtorasik biyopsi (PTB) yöntemi, doku örneği sağlamak üzere sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Diagnostik başarısı yüksek ve minimal invazif olmasına karşın; pnömotoraks, parankimal hemoraji gibi komplikasyonlar görülebilmektedir. PTB işlemi komplikasyonlarını, pnömotoraks risk faktörlerini ve parankimal hemoraji risk faktörlerini değerlendiren yayınlar literatürde mevcut olsa da sonuçları konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Ayrıca pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini birlikte inceleyen bir yayın bildiğimiz kadarıyla literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda BT kılavuzluğunda PTB işlemine sekonder pnömotoraks, parankimal hemoraji ve pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini ayrı ayrı değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tarzda olan çalışmamıza, kurumumuz Girişimsel Radyoloji Bilim Dalı'nda BT kılavuzluğunda gerçekleştirilen toplam 200 PTB işlemi dahil edilmiştir. İşlemler; yaş, cinsiyet, lezyon ile ilişkili özellikler, akciğer yapısı ile ilişkili özellikler, işlem tekniği ile ilişkili parametreler ve histopatolojik sonuçlar yönünden değerlendirilmiştir. Sonuçlar IBM SPSS 20 ve MedCalc v20 istatistik programları kullanılarak gruplar arası ilişki yönünden incelenmiş ve lojistik regresyon analizleri sonucunda bağımsız risk faktörleri tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda pnömotoraks komplikasyonu için işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >3 dk olması, multipl plevra geçişi bulunması ve fissür geçişi varlığı bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir (sırasıyla p= 0,036; p<0,001; p=0,001). İşleme sekonder parankimal hemoraji için işlem yapılan olgu yaşının >66 yaş olması, lezyon çapının ≤36 mm olması, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafenin >1 mm olması ve işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >2,5 dk olması bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,002). Pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörleri incelendiğinde ise erkek cinsiyet, ≤55 mm tümör çapı, >4 mm iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, >2,5 dk işlem süresi (vücut-iğne süresi) ve multipl plevral geçiş bulunması bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p=0,039; p<0,001; p=0,001; p=0,034; p=0,021). Sonuçlar: Çalışmamız sonuçlarına göre; yaş, cinsiyet, lezyon çapı, multipl plevra geçişi bulunması, fissür geçişi varlığı, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, işlem süresi PTB işlemine sekonder komplikasyonları öngörebilmek adına kullanılabilecek risk faktörleri olarak saptandı. İleri yaş erkek olgularda ve küçük boyutlu lezyonlara yönelik yapılan işlemlerde komplikasyon riski yüksek bulundu. Bulguları değerlendirdiğimizde; yüksek risk öngörülen işlemlerde, gerekli tedavi ve takip hazırlıklarının yapılmasının önem taşıdığını düşünmekteyiz. İşlem tek plevra geçişi ile, fissür geçişi yapılmadan, iğne traktı için mümkün olan en kısa intraparankimal mesafe tercih edilerek, güvenli şekilde en kısa sürede gerçekleştirildiğinde komplikasyon riskinin büyük ölçüde azaltılabileceği görüşündeyiz. Mevcut sonuçların daha geniş örneklemli, uzun vadeli çalışmalar ile desteklenmesi ve skorlama yöntemleri geliştirilmesinin klinik kullanımda faydalı olacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: BT kılavuzluğunda akciğer biyopsi, perkütan transtorasik biyopsi, tru-cut biyopsi, ince iğne aspirasyon biyopsisi, komplikasyonlar, pnömotoraks, parankimal hemoraji
İnce iğne aspirasyon biyopsi sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/PT `nin rolü
Amaç: İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu malignite kuşkusu taşıyan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/BT'in rolünü ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında, prospektif olarak 2009-2011 yılları arasında Genel Cerrahi ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, tiroid nodülü olan, İİAB yapılmış ve sonuçları malignite kuşkusu (foliküler neoplazi kuşkusu, hurtle hücreli neoplazi kuşkusu) gelen 46 hastanın, lobektomi veya total tiroidektomi yapılmadan önce tüm vücut F-18 FDG PET/BT çekilerek, tiroid nodüllerindeki FDG tutulum paternleri ve SUVmax değerleri, postoperatif histopatolojik sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Toplam olgu sayısı, 40 (% 87,0) kadın ve 6 (% 13,0) erkek olmak üzere 46 hastadır. 46 olgunun patoloji sonuçlarına göre 29 (% 63) tanesi benign, 17 (% 37) tanesi malign histopatolojik tanıları almıştır. Tiroid USG bulgularının değerlendirilmesinde; 46 olgunun 19 (% 41,3) tanesinde tek (soliter), 27 (% 58,7) tanesinde ise 2 ve 2'den fazla (multiple) nodüller izlenmektedir. 19 soliter nodülün 9 (% 47,4) tanesi malign, 10 (% 52,6 ) tanesi ise benign patolojilere sahip hastalarda izlenmiştir. Nodül iç yapıları değerlendirildiğinde; 33 (% 71,7) olguda solid, 13 (% 28,3) olguda ise mikst, (solid ve yer yer kistik yapılar içeren) nodül izlenmiştir. Tiroid nodüllerinin USG görünümleri; 21 (% 45,7) olguda izoekoik, 23 (% 50,0) olguda hipoekoik ve 2 ( % 4,3) olguda ise hiperekoik görünümdedir.Olguların SUVmax değerleri karşılaştırıldığında; malign olgularda ortalama 5,6 ± 3,5, benign olgularda ise 3,8 ± 4,2, tüm olgularda ortalama 4,5 ± 4,0 `dır. Malign ve benign histopatolojik tanı almış olgularda SUVmax değerleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır.(p=0,160). F -18 FDG PET/BT değerlendirmelerinde, FDG tutulum görünümlerine göre olgular; fokal tutulum, diffüz tutulum, irregüler tutulum ve normal bazal tutulum olarak 4 ana kategoriye ayrıldı. Malign histopatolojik tanılı 17 olgudan 15 (% 88,2) olguda fokal tutulum, 1 (% 5,9) olguda irregüler tutulum ve 1 (% 5,9) olguda ise normal bazal tutulum izlenmektedir. Benign histopatolojik tanılı olgulardan 17 (% 58,6) olguda tiroid bezinde irregüler FDG tutulumu, 8 olguda (% 27,6) bazal tutulum, 2 olguda (% 6,9) diffüz tutulum ve 2 olguda (% 6,9) fokal tutulum paternleri izlenmiştir. Malign olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde en çok fokal FDG tutulum paterni izlenmiştir.(p=0,001)Sonuç: Ultrasonografik incelemede, nodüllerin soliter ve multiple olması, ekojenite özellikleri ve çapları arasında benign- malign ayrımında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. PET/BT değerlendirmede benign ve malign olgularda ayırt ettirici bir SUV max eşik değeri izlenmemiştir. Malign ve benign nodüller arasındaki en ayırt ettirici özelliğin F-18 FDG tutulum paterninde olduğunu saptadık. Malign olgularda tiroid nodüllerinde belirgin şekilde fokal tutulum paterni izlenmektedir. Bizim yaptığımız bu çalışma İİAB sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda, F-18 FDG PET/BT'in hasta yönetiminde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.Anahtar Sözcükler; F-18 FDG PET/BT, FDG tutulum paterni, SUVmax, İİAB, tiroid nodülü.
Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB
Prostat kanserinde iğne biyopsi ve radikal prostatektomi örneklerinin gleason skorları arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Amaç : Bu çalışmamızda kliniğimizde ince iğne prostat biyopsisi ile prostat kanseri tanısı alıp radikal prostatektomi yapılan hastaların, ince iğne biyopsi spesimenlerinin Gleason skoru ile radikal prostatektomi spesimenlerinin Gleason skoru arasındaki uyumluluğu araştırdık. Materyal ve Method : Kasım 2011 ve Aralık 2014 tarihleri arasında organa sınırlı prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi uygulanan 117 ardışık hasta çalışmamıza dahil edilmiştir.Bu 117 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular : Ortalama yaşları 61,8 ± 6,7 (43-76) yıl olan 117 olgu üzerinde yapılmıştır. Bu hastaları ortalama Vücut Kitle İndeksi (VKİ) 26,7 ± 3,24 (19,3 – 35,3) idi. Ortalama PSA değeri 10.6 ± 9,9 (1,4 – 80) ng/ml idi. 117 hastanın 74'nün (%63,2) TRİB Gleason skoru ile radikal prostatektomi spesmendeki Gleason skoru uyumlu, 35'nin (%29,9) uyumsuz ve 8 (%6,8) hastanın ise Gleason skoru aynı ancak sıralamasının farklı olduğu görüldü. Gleason skoru aynı ancak sıralamasının farklı olan 8 hastayıda uyumsuz olarak kabul ettiğimizde hastaların 43'ü (%36,7) uyumsuz olduğu gözlendi. Bir hastanın radikal prostatektomi patoloji sonucu sonucu PIN geldi, %5,9' nun (7 hasta) Gleason skoru 1 derece düşmüş, %22,2' sinin (26 hasta) Gleason skoru 1 artmış ve %1,7' sinin (2 hasta) Gleason skoru 3 arttığı bulunmuştur. Tartışma : Bu bulgular, ince iğne biyopsisi ile Gleason skorunun düşük saptanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu desteklemektedir.
Prostat kanseri tanısında 3 tesla multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması
Amaç: Amacımız, Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme'nin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini ve klinik olarak anlamlı kanseri saptamadaki başarısını histopatolojik bulgular referans alınarak araştırmaktır. Materyal ve Metod: Temmuz 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Prostat kanseri şüphesi nedeniyle prostat biyopsisi planlanan ve biyopsi öncesi 3 Tesla MR cihazında Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntülemesi yapılmış 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların görüntüleri patoloji sonuçları bilinmeden 2 radyolog tarafından incelenip, Prostate Imaging Reporting and Data System Versiyon 2 (PIRADS v2) klavuzuna göre değerlendirilerek skorlandırıldı. Biyopsisi yapılan 62 hastanın PIRADS skorları ile histopatoloji sonuçları arasındaki korelasyon analiz edildi. Bulgular: Çalışma dâhilindeki hastaların yaş ortalaması 65,6 (46-86), PSA değeri ortalaması 70,81 (3,11-1170) ng/ml, prostat hacim ortalaması 52,22 (7,9-161,7) ml'dir. T2 ağırlıklı (T2A), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), Dinamik Kontrastlı Görüntüleme (DkMRG) ve Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG)'nin PIRADS v2 skorları ile histopatoloji sonuçları karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamı bulundu (p<0,05). T2A için duyarlılık % 83,87, özgüllük % 61,29 (kestirim skoru> PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,73), DAG için duyarlılık % 93,55, özgüllük % 80,65 (kestirim skoru>PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,87), DkMRG için duyarlılık % 93,55, özgüllük %67,74 (kestirim skoru pozitif kontrastlanma için eğri altında kalan alan 0,81), MpMRG için duyarlılık %96,77, özgüllük %74,19 (kestirim skoru>3 için eğri altında kalan alan 0,85) saptanmıştır. ADC için kestirim değeri 0,7 x 10−3 mm2/sn bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ADC değerinin duyarlılığı %93,5, özgüllüğü %83,9, eğri altında kalan alan 0,94 saptanmıştır. Sonuç: MpMRG'nin prostat kanseri şüphesi olan hastalarda lezyonu saptama, lokalize etme, karakterize etme, risk düzeyini saptama ve risk düzeyine göre biyopsi için hasta seçimi ve gözlem stratejileri belirlemede oldukça umut verici olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG), TRUS Biyopsi, Klinik Olarak Anlamlı Prostat Kanseri
2007-2015 yılları arasında kliniğimizde böbrek biyopsisi yapılan olguların değerlendirilmesi
Giriş: Böbreklerin kan dolaşımındaki dengeleyici etkisi, glomerüler hastalıklar tarafından engellenir. Glomerüler hastalıklar, kendiliğinden gelişen primer hastalıklarla veya enfeksiyonlar, ilaçlar, genetik ve sistemik hastalıklar nedeniyle oluşur. Etyolojiyi ortaya çıkarmada ki altın standart yöntem ise böbrek biyopsisidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2007-2015 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji ve Romatoloji kliniklerine başvuran ve böbrek biyopsisi yapılan 442 hasta alındı. Yaş, cinsiyet, yıl aralığı, endikasyonlar, patoloji sonuçları, kronik hastalık beraberliği, verilen tedaviler ve tedavi yanıtları değerlendirildi. Tanı grupları demografik özelliklerine ve tedavi yanıtlarına göre kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 43,09±15,09'du. Olguların %48,9'u kadın, % 51,1'i erkekti. En sık biyopsi endikasyonu nefrotik sendromdu. Tüm yaş ve cinsiyet gruplarında en sık renal patoloji primer glomerülonefrit (% 59,5) olarak saptandı. Patolojik alt tanı grubundaysa en sık % 14,3 ile membranöz glomerülonefrit ve fokal segmental glomerüloskleroz saptandı. 338 hastaya tedavi verildi. Başlangıç tedavisini en sık ACE inhibitörü ya da ARB oluşturuyordu. Tedavi verilen hastaların % 19,1'inde tam remisyon, % 24,7'sinde kısmi yanıt, % 4,2'sinde nüks saptandı. % 15,2'si renal replasman tedavisine ihtiyaç duyarken, %2,8'i kronik böbrek hastalığına bağlı komplikasyonlardan öldü. Sonuçlar: Proteinüri, kronik böbrek hastalığına neden olacak bir patolojinin belirtisi olabilir. Ultrasonografi eşliğinde yapılacak olan böbrek biyopsisi, maliyet ve hasta konforu açısından en değerli yöntemdir. Glomerüler hastalıklarda tedavi ile tam remisyon elde etme şansı vardır. Sıkı takip ve tedaviye uyum kronik böbrek hastalığı gelişmesini erken dönemde engellemiş olacaktır. Anahtar sözcükler: Böbrek biyopsisi, Glomerüler hastalıklar, Nefrotik sendrom
Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ
Prostat biyopsisi yapılacak hastalarda prostat sağlık indeksinin araştırılması ve önemi
Prostat Biyopsisi Yapılacak Hastalarda Prostat Sağlık İndeksinin Araştırılması Ve Önemi Amaç : Çalışmamızda, PSA yüksekliği nedeniyle trans rektal ultrasonografi eşliğinde ince iğne prostat biyopsisi (TRUS-Bx) yapılacak hastalarda eş zamanlı prostat sağlık indeksi (PHİ) hesaplanarak PHİ'nin prostat kanseri tanısı konulmasındaki etkinliğin araştırıdı. Materyal ve Metod : Kliniğimizde, Ağustos 2014 ve Mart 2016 tarihleri arasında PSA yüksekliği nedeniyle TRUS-Bx yapılan 258 ardışık hasta çalışmamıza dahil edildi. Parmakla rektal muayenede prostat kanseri şüphesi olan ve/veya serum PSA yüksekliği saptanan olgulardan işlem öncesi PSA, sPSA ve proPSA bakılıp TRUS-Bx uygulandı. Bulgular : Ortalama yaşları 63,5 ± 8 (36-91) yıl olan 258 hastanın ortalama PSA değeri 40,1 ± 194,2 (0,12 – 2170) ng/ml, ortalama PHİ değeri 118 ± 164,5 (0,41 – 1308) ng/ml idi. 96'sının TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser, 140'ı BPH, 10'u ASAP, 1'i HGPİN, 10'u kronik prostatit ve 1'i skuamöz hücreli karsinom olarak raporlanmıştır. TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser olan hastaların PSA ortalaması 93,9 ± 311,8 (2,2 – 2170) ng/ml, BPH olanların PSA ortalaması 7,5 ± 6,7 (0,3 – 71,1) ng/ml ve diğer hastaların PSA ortalaması 12,7 ± 14,5 (0,12 – 60,4) ng/ml idi. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA düşük olan grupta 10 (% 31,2) hasta Adeno kanser 22 (% 68,8) hasta BPH, PSA yüksek olan grupta ise 86 (% 42,2) hasta Adeno kanser, 118 (% 57,8) hasta BPH olarak raporlandı. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA'nın prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 89,6 özgüllüğü % 15,7 olarak hesaplandı. PHİ'nin değeri 55'in altı düşük, 55 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde , PHİ'nin prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 71,9 özgüllüğü % 67,9 olarak hesaplandı. Tartışma : Bu bulgular, PHİ'nin prostat kanseri yakalamadaki özgüllüğünün PSA'ya göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, prostat iğne biyopsisi, PSA, proPSA, prostat sağlık indeksi
Kliniğimizde tiroid nodülü ile takip edilen hastaların klinik-biyokimyasal-sonografik özellikleri ile histoloji-patoloji sonuçları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid nodüllerinin sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Tiroid nodüllerinde malignite olasılığından dolayı TİİAB sıkça uygulanmaktadır. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülü ile polikliniğimize başvuran ve TİİAB yapılan hastaların demografik, laboratuvar, ultrasonografik özellikleri ve TİİAB sonuçlarının cerrahi patoloji sonuçlarıyla korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya TİİAB yapılan 400 hasta alınmıştır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, levotiroksin kullanımı, ATİ Kullanımı, baş-boyun RT öyküsü, ailede malign sendrom öyküsü, ailede tiroid kanseri öyküsü gibi özgeçmiş özellikleri ve sT3, sT4, TSH, anti-tpo, anti-tg, post-op/güncel sT4, post-op/güncel TSH olmak üzere laboratuvar sonuçları taranmıştır. Hastaların demografik bilgilerine ek olarak ultrasonografik özellikleri; tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, dominant nodül çapı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, kenar düzensizliği, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı, intratorasik uzanımlı bez varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu incelenmiştir. Biyopsi sayısı, biyopsi sonucu ve cerrahi yapılmış ise cerrahi tipi ve cerrahi patoloji sonucu ve post-op komplikasyon verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan % 86,5 (346)'i kadın, % 13,5 (54)'i erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,45 idi. Çalışma sonucunda tiroid bez boyutunun erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğu görüldü. Yaşla birlikte atrofik bez ve multinodülarite görülme sıklığının arttığı saptandı. Mikrokalsifikasyonun ve solid karakterde nodülün kadınlarda daha sık gözlendiği, sintigrafik özelliklerine göre kadınlarda soğuk nodül görülme sıklığının da erkeklere oranla yüksek olduğu saptandı. Çalışma sonucunda levotiroksin kullanan, ileri yaş ve izoekoik nodüle sahip olan hastalarda benign olma olasılığı yüksek bulundu. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile cinsiyet ve yaş bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile nodül çapı, tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, ekojenite, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durumun benzer çalışmalara oranla hasta sayısı azlığından kaynaklanabileceği düşünüldü. Cerrahi yapılan hastalardan 18'inde tiroid nodül kenar düzensizliği olup, bu oran papiller karsinom grubunda yer alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde tiroid nodüllerinin ileri yaşta sıklığının arttığı, kadınlarda daha sık görüldüğü saptanmıştır. İleri yaş, izoekoik nodül benign özellikler iken kenar düzensizliğinin malignite riskini artırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tiroid Nodülü, Tiroid Kanseri, Tiroid İnce iğne Aspirasyon Biyopsisi, Tiroid Ultrasonografi
Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif spesmen patolojisi ile korelasyonu
Amaç: Çalışmamızın amacı tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif histopatolojik sonuçlarla ilişkisini inceleyerek maligniteyi öngörmedeki değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014-Kasım 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde tiroid nodülü nedeniyle ultrasonografik inceleme ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonrası cerrahi uygulanan hastalar retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tiroid ultrasonografisi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi 15 yıllık tecrübeye sahip klinisyen tarafından yapılmıştı. Nodüllerin ultrasonografik özellikleri aynı klinisyen tarafından yeniden değerlendirildi ve ACR TIRADS skoru belirlendi. İnce iğne aspirasyon biyopsisi sonuçları Bethesda'ya uygun gruplandırıldı. Cerrahi sonrası histopatolojik inceleme sonuçları benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. ACR TIRADS skoru ince iğne aspirasyon biyopisisi ve histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırıldı. ACR TIRADS skorunun maligniteyi öngörmedeki performansı belirlendi. Bulgular: 397 hastanın % 79,8'i kadındı ve ortalama yaş 50,9±12,8'di. Nodüllerin ortalama çapı 27,4±15,8 mm idi. ACR TIRADS ile Bethesda arasında anlamlı, pozitif yönlü fakat zayıf bir korelasyon vardı (p<0,001) (r=0,33). ACR TIRADS skoru ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırıldığında TIRADS skoru arttıkça malign tanı konma oranının arttığı tespit edildi. (p<0,001). Malign tanı konma oranı sırası ile TR1'de % 0, TR2'de % 13,2, TR3'de % 21,7, TR4'te % 50,3,TR5'te % 72,4 idi. Maligniteyi öngörmede ROC eğrisi altında kalan alan değeri TIRADS için 0,747((% 95GA: 0,699-0,796) olarak saptandı (p<0,001). TIRADS, maligniteyi % 75 başarı ile ayırt edebilmektedir. % 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik ile en uygun kesim noktası TR4 olarak belirlendi. Sonuç: ACR TIRADS skorlaması maliginteyi öngörmede % 75 başarı sağlayan,% 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik değerleri ile tiroid nodülleri için etkin bir risk sınıflama sistemidir.
Aksiller lenf nodu ultrasonografi, doppler ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonuçlarının meme kanseri evrelemesindeki tanı değeri
AmaçÇalışmamızda amaç meme kanserinin preoperatif evrelemesi için ultrasonografi (US) kılavuzluğunda ince iğne aspirasyon biyopsisinin (İİAB) kullanılabilirliğini aksiller lenf nodlarının gri-skala US, renkli Doppler US bulguları ve primer tümör boyut aralığına karşılık diseksiyon sonucunda histolojik bulguları referans standart alarak, istatistiksel verilerle retrospektif olarak değerlendirmektir.Gereç ve YöntemÇalışmaya 2007 Ocak- 2008 Aralık tarihleri arasında meme kanseri saptanarak cerrahi girişim öncesinde aksiller lenf nodlarının preoperatif ultrasonografik değerlendirme ve US kılavuzluğunda İİAB istemi ile kliniğimize başvuran 28 hasta dahil edildi. İİAB sonucu malign sitoloji olan 5 hasta neoadjuvan kemoterapiye yönlendirildi. Opere olan 23 hastanın aksiller lenf nodlarının preoperatif gri-skala US, renkli doppler US ve US kılavuzluğunda İİAB sonuçları lenf nodlarının patoloji sonucu ile uyumluluğunu primer tümör boyutu ile birlikte değerlendirildiBulgularAksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US değerlendirilmesi %78 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %50 negatif öngörü değerine sahipti. US kılavuzluğunda İİAB %63 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %36 negatif öngörü değerine sahipti. Aksiller lenf nodlarının US kılavuzluğunda İİAB'nin duyarlılığı primer tümör boyutu ile artış gösterdiSonuçSonuç olarak meme kanseri tanısı almış hastalarda uzak metastaz yok ise operasyon öncesi aksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US'si ve aksiller lenf nodunun İİAB ile sitolojik değerlendirilmesi meme kanserinin evrelendirilmesinde ve buna bağlı olarak tedavi planlamasında yol göstericidir.
Tiroid nodüllerinde ince iğne aspirasyon biyopsisinin tanısal değeri
Tiroid hastalıkları bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen hastalıklardandır.Yurtdışında yapılan otopsi serilerinde tiroid bezlerinin %50'sinden fazlasında nodül saptanmış olması ve palpasyonla normal olan glandların çoğunda ultrasonografi ile küçük nodüllerin saptanabilmesi, nodüler guatrın yaygınlık ve önemini gösterir. Tiroid nodüllerinin klasik yöntemlerle tanısı pahalı ve güçtür. 1980'lerin başından beri uygulamalarda geniş yer bulan ince iğne aspirasyonu ile yapılan biyopsiler hasta seçiminde önemli bir yer tutmaktadır. İğne biyopsisi, ameliyat öncesi benign tiroid nodüllerinin malign tiroid nodüllerinden ayrımında güvenilir bir teşhis yöntemi olarak kabul edilmektedir. Tehlikesiz, az maliyetli ve genellikle doğru sonuç veren bir yöntem olduğundan, iğne aspirasyon biyopsisi tiroid nodüllerinin teşhisinde ilk tercihtir.Çalışma Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi kliniğinde toplam 221 hastanın dosyalarının retrospektif olarak incelenmesi ile yapılmıştır. Olguların yaşları 17 ile 77 arasında değişmekte olup ortalama yaş 45.1±0.8117'di. Patolojide malignite tanısı konan 63 olgunun İİAB'de %12,6'sı malign, %42,8'i süpheli, %44,4'ü bening tanısı almıştır. Bu değerlerle testin duyarlılığı %55 olarak; özgüllüğü %96 olarak saptanmıştır. Bu bulgularımız litaratürle uyumlu olarak bulunmuştur.Sonuç olarak; ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) güvenilir sonuçlar vermesi, az sayıda komplikasyona sebep olması, hastalar tarafından iyi tolere edilebilmesi ve tanısal değerinin artan tecrübe ile giderek yükselmesi tiroid nodüllerinin tanı ve tadavisinde İİAB'ni vazgeçilmez bir basamak haline getirmiştir.Anahtar Kelimeler : Nodüler guatr, İnce İğne Aspirasyon biyopsisi, Malign
Multinodüler guatr tanılı hastalarda dominant nodül ile diğer nodüllerin ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Tiroid nodülleri yaygın olarak görülen patolojilerdendir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroid nodüllerine yaklaşımda altın standarttır. Multinodüler guatr da dominant nodülden İİAB yapılması önerilmektedir. Bunun yanında solid, hipoekoik ve mikrokalsifikasyon içeren nodül-nodüllerden de İİAB yapılmalıdır. Çalışmamızda dominant nodül ve ultrasonografi (US) de malign olabilecek özellikleri olan herhangi diğer bir nodülden yaptığımız İİAB sonuçlarını karşılaştırdık. Ayrıca elde olunan sitoloji sonuçları ile nodüllerin US özellikleri arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: 2009?2010 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurarak takibe alınan hem dominat nodülden hem de dominat olmayan nodülden İİAB yapılan MNG tanılı 197 olgu incelendi. Pür kistik nodüller, çepersel kalsifikasyonu bulunan nodüller ve İİAB sonucu yetersiz materyal gelen nodüller çalışma dışı bırakıldı ve 171 olgu değerlendirmeye alındı. US de malignite kriteri olarak nodülün hipoekoik patern, solid yapı, mikrokalsifikasyon içermesi ve periferik halosu olmaması özellikleri kullanıldı. İstatiksel değerlendirme de p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Dominant nodüllerde malignite oranı %1.8 bulunurken, dominant olmayan nodüllerdeki malignite oranı ise % 0.6 olarak bulundu ve istatistiksel olarak arada anlamlı fark izlenmedi (p=0.53). Dominant olmayan nodüllerin sitolojik değerlendirilmesinde, maliginite oranı mikrokalsifakasyon içerenlerde anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Periferik halosu bulunmayan dominant nodüllerde de malignite oranı anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.048). Nodüllerin US özelliklerinden hipoekojenite, solid yapı ile malignite arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Multinodüler guatr tanılı hastaların sitolojik değerlendirilme sonuçlarına göre dominant nodül veya diğer nodüllerden biyopsi yapılması arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Ayrıca nodüllerin yapısı, boyutu, eko özelliği maliginite şüphesini belirtme olasılığını net olarak söyleyememektedir. Bundan dolayı hem dominat nodülden hemde US görüntüsünde malignite özelliği olan nodülden biyopsi yapılmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz. Dominant olmayan nodüllerde malignite şüphesi yönünden İİAB işlemi yapılması için nodülün mikrokalsifikasyon içerme durumunun değerlendirilmesinin daha faydalı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Tiroid, Multinodüler guatr (MNG), İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), dominant nodül, diğer nodül
Çapı bir santimetre ve altında olan tiroid nodülleri ile bir santimetre üzerinde olan tiroid nodüllerinin ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Çapı bir cm ve altı olan tiroid nodülleri ile bir cm üzeri olan tiroid nodüllerinin İnce İğne Aspirasyon Biyopsi (İİAB) sonuçlarına göre malignite oranlarını ve nodüllerin ultrasonografi (US) özellikleri ile malignite arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Mayıs 2009-Mayıs 2010 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurarak takibe alınan ve US eşliğinde İİAB işlemi yapılan 60 tane bir cm ve altında ile 97 tane bir cm üzerinde 157 nodüler guatr tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. Pür kistik nodüller, çepersel kalsifikasyonu bulunan nodüller ve İİAB sonucu yetersiz materyal gelen nodüller çalışma dışı bırakıldı. US de malignite kriteri olarak hipoekoik patern, solid yapı, punktat kalsifikasyon, kontur düzensizliği ve periferik halo olmaması özellikleri kullanıldı. İstatistiksel değerlendirme de p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Bir cm ve altındaki ile bir cm üzerindeki nodüller arasında, tespit edilen malignite oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.707). Nodüllerin US özelliklerine göre malignite yönünden şüpheli olarak değerlendirilen; hipoekojenite, solid yapı, düzensiz kontur, mikrokalsifikasyon ve periferik halo yokluğu ile malignite arasında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Nodüler guatrda malignite tanı oranı düşük olmakla beraber, oluşabilecek malignitelere erken tanı konulması çok önemlidir. Çalışmamızda İİAB yapılan nodüllerin değerlendirilmesinde nodülün US özellikleri ile malignite arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Ayrıca bir cm ve altı tiroid nodülleri ile bir cm üstü tiroid nodülleri arasında malignite yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bu nedenle nodül boyutu ve nodüllerin US özelliklerine bakılmaksızın yapılma olasılığı olan her nodüle erken tanı konması açısından İİAB yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Tiroid, US, nodüler guatr, nodül çapı, İİAB.
Tiiab sonucu; foliküler neoplazm, hüerthle hücreli neoplazm ve onkositik değişiklik olarak yorumlanan olguların tiroidektomi sonrası histopatolojik inceleme sonuçlarının değerlendirilmesi
ÖZETAmaç:Tiroid bezinin en sık karşılaşılan hastalığı, tiroid bezi nodülleridir. Hastalarda nodüllerden ötürü duyulan en önemli kaygı kanser olup olmadıklarıdır. Boyutu ne olursa olsun tiroid nodüllerinde kanser saptanma prevalansının %5-15 olduğu tespit edilmiştir. Günümüzde tiroid nodüllerinde temel tanısal yöntem ince iğne aspirasyon biopsisidir (TİİAB). Ancak folliküler lezyonların değerlendirilmesinde duyarlılığı düşüktür. Çalışmamızda hastanemizde TİİAB sonucu; folliküler neoplazm, onkositik değişiklik ve hurthle hücreli neoplazm olarak raporlanan ve opere edilen hastaların tiroid US bulguları, yaş, cinsiyet, guatr öyküsü, guatr tipi, kanser, sigara ve boyuna radyasyon öyküsü, uygun hastalarda nodüllerin sintigrafik özellikleri ile postoperatif histopatolojik inceleme sonuçlarını değerlendirdik.Gereç ve yöntem:Çalışmaya 2009-2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Dahiliye polikliniklerine başvuran, tanısal amaçlı TİİAB yapılan ve TİİAB sonucu folliküler neoplazm, onkositik değişiklik ve hurthle hücreli neoplazm olarak raporlanan ve tiroidektomi yapılan hastalar alındı. TİİAB sonucu malign sitoloji ve malignite kuşkulu olarak raporlanan hastalar çalışmaya alınmadı. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. 26-78 yaşları arasında 81 bayan, 22 erkek olmak üzere toplam 103 hasta çalışma için uygun bulundu. Hastaların; Yaş, cinsiyet, guatr öyküsü, kanser öyküsü, boyuna radyasyon, sigara öyküsü, guatr tipi (soliter nodüler, multinodüler guatr), nodüllerin ultrasonografik özellikleri (ekojenite, uzun boyut, UB/KB, kalsifikasyon), nodüllerin60sintigrafik özellikleri, TİİAB sonucu (her bir nodül için) ve tiroidektomi materyali postoperatif histopatolojik inceleme sonuçları kayıt edildi.Bulgular ve Sonuç:Yaş ortalaması; tüm hastalar için 48,6±11,1 bayanlar için 47,5±11,1 erkekler için 52,9±10,3 olarak hesaplandı. Yapılan TİİAB sitolojik değerlendirmelerinde 71 olguda folliküler neoplazm, 10 olguda hurtle hücreli neoplazm, 22 olguda onkositik değişiklik saptandı. Tüm olgular için postoperatif histopatoloji sonuçları değerlendirildiğinde; 15 olguda papiller karsinom, 6 olguda folliküler karsinom, 82 olguda benign histopatoloji tespit edildi. TİİAB sonuçları ile postoperatif histopatoloji sonuçları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Postoperatif histopatoloji sonuçları ile nodüllerin US özellikleri karşılaştırıldığında; ekojenite açısından istatistiksel anlamlı ilişki vardı. Yaş, cinsiyet, kalsifikasyon, nodül uzun boyutu, nodül uzun boyut-kısa boyut oranı, nodül sintigrafik özellikleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Ultrasonografide nodülün hipoekoik izlenmesi malignite için bağımsız öngördürücü faktör olarak tespit edildi. ( odds oranı=5,77 %95 güven aralığı 2.007-16.607, p=0,001)
Tiroid nodüllerinde ince iğne aspirasyon biopsisi atipi olan olguların retrospektif analizi. Hangi hastaya cerrahi uygulanmalı
Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi bulunan tiroid nodüllerinde malignite oranı %10-30' dur. Bu çalışmada önemi belirsiz atipi tanısı alan hastalarda merkezimizdeki malignite oranını saptamak amaçlandı. Histopatolojisi malign gelen hastalar ile benign gelen hastalar ultrasonografi sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Hastanemizde son on yılda önemi belirsiz atipi tanısı alan 1230 hasta tarandı. Önemi belirsiz atipi tanısı alıp opere olan 228 hasta çalışmamıza dahil edildi. Önemi belirsiz atipi tanısı almış nodüller ameliyat sonrası patoloji sonucuna göre malign ve benign olarak iki gruba ayrıldı. Malign ve benign nodüller ultrasonografi raporlarına göre nodül büyüklüğü, nodülün solid kistik olması, nodülde artmiş kan akımı, nodülde kalsifikasyon varlığı, multinodülarite varlığı. tiroid total büyüklüğü ve nodüle eşlik eden lenf nodu varlığına bakıldı. Hastaların 44'ü (%19. 3) erkek, 184'ü (%80. 7) kadındı. Hastaların ameliyat sonrası histopatolojik sonucu 106 (%46, 5) hasta malign 122 (%53. 5) hasta benign saptandı. Hastaların median yaş 48 ( 15- 79 ) idi. Benign olan hastaların yaş ortalaması 47, ( 02±11, 397 ) iken malign olan hastaların yaş ortalaması 50 ' ( 75±11, 993 ) idi . Malign olan hastaların yaş ortalaması benign olan hastalara göre daha yüksekti (p=0, 017). Benign olan hastalarda ortalam nodül büyüklüğü 24 mm iken malign hastalarda 22 mm idi. Benign olan hastlarda tiroid büyüklüğü 118 mm ,malignlerde 116 mm idi.En büyük nodül 5 mm en küçüğü 60 mm idi. Önemi belirsiz atipi tanısı alan nodüllere yapılan cerrahi şekli değerlendirildi. Total tiroidektomi ile lobektomi olup malign gelmesi üzerine tamamlayıcı tiroidektomi olan hastalar ameliyat sonrası hematom, hipokalsemi ve rekürren sinir hasarı açısından karşılaştırıldı istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenilmedi. Önemi belirsiz atipi /Önemi belirsiz foliküler lezyon olarak belirtilen sınıf için malignite oranları farklı merkezlerde birbirinden uzak olmaya devam etmektedir. ÖBA/ÖBFL malignite oranları %10 ile %60 arasında değişebilmekte yapılan çalışmamızda %46, 5 oranında malignite oranı gösteriyor ki ÖBA/ÖBFL tanısı olan nodüllere daha dikkatli yaklaşmak gerkiyor. Yapılan cerrahi seçiminde lobektomi yeterli bir cerrahi olduğunu ve perop frozen çalışmanın faydalı olacağını düşünüyoroz. ÖBA/ÖBFL tanısı alan nodüllerde ultrason malignite arayışında faydalı olmakla beraber tek biopsi sonucuna göre cerrahi yapmamalı ikinci İİAB'si yapmanın daha değerli olduğu unutulmamalıdır.
Mültipl myelomlu hastalarda tanı anındaki kemik iliği biyopsisinde CD68 ve CD163 ile immunohistokimyasal olarak tayin edilen doku makrofajının prognostik önemi
Kemik iliğinde yer alan stromal hücreler, myelom hücresinin büyümesi, yaşaması, migrasyonu ve ilaç direnci geliştirmesinde de önemli bir role sahiptir.. Tümör ilişkili makrofajların (TİM); tümör hücrelerinin yaşaması, çoğalması, yeni damar oluşumu ve yayılmasındaki önemli rolü vardır. Bu çerçevede MM patogenez ve prognozunda TİM infiltrasyonu önemli rol oynayabilir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Hematoloji Bilim Dalı'nda tanı almış toplam 68 MM hastası alındı. Hastaların ortanca yaşı 60 (min-maks, 40-84) olup, 36'si erkek, 32'si kadın idi. Makrofaj infiltrasyonunu saptamak için tanı anı kemik iliği biyopsilerinde anti CD68 ve CD163 monoklonal antikorlar ile immunhistokimyasal boyama yapılarak değerlendirme yapıldı. Hastaların CD68+ hücre sayısı ortanca 1 (min-maks, 0-8) ve CD163+ hücre sayısı ortanca 5 (min-maks, 0-13) olarak saptandı. CD163+ hücre sayısı > 7 olan hasta sayısı 17 (%25), ? 7 olan hasta sayısı 51 (%75) olarak bulundu. Ortanca sağ kalım CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda 9,5 (min-maks, 1-75) ay, ? 7 olan hastalarda 33 (min-maks, 1,5-108) olarak bulundu (p=0,005). Altı yıllık toplam sağ kalım olasılığı CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda %22 iken CD163+ hücre sayısı ? 7 olan hastalarda %57 olarak bulundu (p=0,011). Tek ve çok değişkenli analizde CD163+ hücre sayısının 6 yıllık sağ kalım üzerinde anlamlı olarak etkili olduğu saptandı (p=0,015 v.s. 0,039). Kolay uygulanabilir bir yöntem olması da göz önünde bulundurulur ise immunohistokimyasal olarak CD163 ifadelenmesinin saptanması yeni tanı MM hastalarında prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.
Pankreas lezyonlarında endoskopik ultrasonun tanısal etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi
Pankreas lezyonlarının ve bazı hastalıklarının tanımlanması ve yönetimi son dekada kadar hep önemli bir sorun olmuştur. Ancak endoskopik ultrasonografide kaydedilen teknik ilerlemeler sayesinde, pankreas solid ve kistik lezyonlarının sınıflandırılması ve diğer birçok pankreas hastalığının tanısı ve yönetiminde büyük ilerlemeler saptanmıştır. Endosonografi (EUS) diğer tüm görüntüleme yöntemlerine kıyasla, pankreas lezyonlarının tanımlanması ve yönetiminde üstün bulunmuştur. Çalışmamızda, geniş volümlü EUS yapılan bir merkez olarak pankreas solid ve kistik lezyonlarında EUS'un tanısal etkinliğinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Kasım 2013 - Aralık 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Endoskopi Ünitesi'ne başvurmuş pankreas lezyonu nedeniyle EUS yapılan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların laboratuvar verileri hasta bilgi işlem kayıtları ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. Yapılan işlem sonrasında 430 hastanın 148'inde (%34,4) kist, 282'sinde ise (%65,6) solid lezyon olduğu görüldü. Bu kistlerin ise 33'ü (%22,3) müsinöz iken 115'i (%77,7) non-müsinöz kist olarak belirlendi. Müsinöz kisti olan hastaların kist CEA düzeyleri non-müsinoz olan gruptan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,008). Çalışmada hem ince iğne aspirasyon biopsisi yapılan hem de operasyon yapılan hastaların sonuçları beraber değerlendirildiğinde altın standart bir sonuç elde edildi. EUS sonucu benign olan 62 hastanın 59'u altın standart yöntemde de benign, EUS sonucu malign olan 296 hastanın 239'u da altın standart yöntemde malign olarak görüldü. Malign olma durumu pozitif olarak kabul edildiğinde EUS'un duyarlılığı %98,8, özgüllüğü %50,9, pozitif prediktif değeri %80,7, negatif prediktif değeri %95,2 ve doğruluğu ise %83,2 olarak bulundu. Sonuç olarak; EUS, pankreas lezyonlarının ayrıcı tanısında kullanılan, güvenilir, yöntemdir. EUS eşliğinde yapılan İİAB (EUS-İİAB) yardımıyla alınan materyallerin, histopatolojik ve biyokimyasal analizleri bu lezyonların tanımlanmasında yol göstericidir. Deneyimli ellerde EUS, diğer tüm yöntemlere kıyasla, pankreas lezyonlarının yönetiminde etkin olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Endosonografi, pankreas lezyonları, pankreas kistik lezyonları, ince iğne aspirasyonbiopsisi, pankreas tümörleri
Meme kitlelerinin tanısında pron masada stereotaktik vakumlu biyopsinin yeri
Amaç: Mamografi tarama programlarının yaygınlaşması ile birlikte mamografik olarak saptanan ele gelmeyen meme lezyonlarının sayısı sürekli olarak artmaktadır. Stereotaktik vakumlu kor iğne biyopsi, mamografide saptanan ele gelmeyen meme lezyonlarının doku tanısının elde edilmesinde kullanılan efektif, güvenilir ve az invaziv bir tanısal işlemdir. Son zamanlarda, stereotaktik meme biyopsileri pron masa ve dijital mamografi ünitesinden oluşan sistemlerde yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı pron masada yapılan stereotaktik vakumlu kor meme biyopsi işleminin, tanısal değerini, başarı oranını, güvenilirliğini ve komplikasyonlarını değerlendirmektir.Gereç-yöntem: Mart 2007 ile Haziran 2010 tarihleri arasında bölümümüz mamografi ünitesinde, 137 hastaya ve 138 lezyona (134 (%97) mikrokalsifikasyon kümesi, 4'ü (%3) asimetrik fokal dansite) pron masada (Multicare, Hologic) stereotaktik vakumlu kor iğne biyopsi işlemi planlandı. Biyopsi için endikasyonlar ele gelmeyen ve ultrasonografide görülmeyen şüpheli mamografik anormalliklerdi. 137 hastadan 3'üne teknik nedenlerle, 1'ine işlem sırasında olan kanama nedeniyle biyopsi yapılamamıştır. Stereotaktik vakumlu kor iğne biyopsi 133 hastada (39?78 yaş, ortalama:53 yaş) ve 134 lezyona (ortalama boyut:15,6 mm) uygulanmıştır. Tüm biyopsiler tek bir radyolog tarafından gerçekleştirilmiştir.Vakum biyopsi sonuçları ile cerrahi çıkartılma sonrası patoloji raporları arasındaki uyum değerlendirilmiştir. Histopatoloji sonuçları, biyopsi işleminin hasta tarafından katlanılabilirliği ve işlem boyunca ortaya çıkan erken geç komplikasyonlar kaydedilmiştir. Biyopsi sırasında alınan parçaların ortalama sayıları ve radyolojik olarak tam çıkartılan hedef lezyonların yüzdesi analiz edilmiştir. Stereotaktik biyopsi sonrasında mamografik olarak tamamen çıkarıldığı düşünülen lezyon yerleşimlerine klips yerleştirilmiştir.Bulgular: Stereotaktik meme biyopsi 107 hastada ?Vacora? (10G) vakumlu kor biyopsi iğnesi ile, 27 hastada ?ATEC? sistemi (9G) ile yapılmıştır. Her biyopside elde edilen parça sayısı ortalama 12 (7-28) idi. İşlem süresi ortalama 26,5 dakika (15-53) idi. 88 lezyona stereotaktik vakumlu biyopsi sonrası klips yerleştirildi. 42 lezyona teknik nedenlerle, 4 lezyona ise kanama nedeni ile klips yerleştirilemedi. 3 lezyon BI-RADS 3, 89 lezyon BI-RADS 4A, 16 lezyon BI-RADS 4B, 16 lezyon BI-RADS 4C ve 10 lezyon BI-RADS 5 olarak sınıflandı. 134 lezyonun 31'inde (%23) karsinom saptandı. Benign lezyonların sayısı 90 (%67) ve atipik lezyonların sayısı 13 (%10) idi. Tüm malign lezyonlara mastektomi uygulanmıştır. Histolojik sonucu atipik gelen ve mamografik ve patolojik bulgular arasında uyumsuzluk olan hastalara cerrahi biyopsi uygulandı. Vakum destekli biyopsi sonuçları ile cerrahi biyopsi sonrası elde edilen patoloji raporları arasında uyum saptanmıştır.Hedef lezyonun radyolojik olarak tamamen çıkarılması lezyonların % 60'ında (80/134) elde edilirken, bu lezyonların %55'inin boyutları 5 mm'den küçüktü.İzlem mamografisi, kor biyopsi sonucu benign gelen (90, %67) ve cerrahi biyopsi sonucu atipi gelen tüm hastalara önerildi. 2 yıllık izlemlerde malign değişiklik saptanmadı.Çalışmamızda 1 tane yanlış negatif sonucumuz vardı. Yanlış negatiflik oranımız (1/134) % 0, 7. Yanlış pozitif sonuç ise saptanmamıştır.Komplikasyonlar hafif kanama ve gecikmiş hafif hematomlardan oluşuyordu. Biyopsi yapılan 6 (% 14) hastada işlem sırasında şiddetli kanama oldu.Sonuç: Bu çalışma, ele gelmeyen meme lezyonlarının tanısında vakum destekli biyopsi yönteminin etkinliğini doğrulamakta ve cerrahi tedaviyi planlamadaki yararını göstermektedir. Vakum biyopsi işlemi, meme lezyonlarının tanısı ve tedavisi için gerekli olan cerrahi müdahale sayısında azalma sağlamaktadır.Pron masada stereotaktik vakum destekli kor biyopsi, mamografide saptanan ele gelmeyen lezyonların örneklemesinde cerrahiye seçenek olabilecek doğru, güvenli ve hasta toleransı yüksek bir tekniktir.
Ultrasonografi eşliğinde gerçekleştirilen tiroid ince iğne biyopsilerinde, farklı teknik, farklı çapta iğne kullanımı ve patolog eşliğinde hasta başında değerlendirme uygulamasının tanısal yeterlilik açısından karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı, ultrasonografi eşliğinde yapılan tiroid biyopsilerinde, farklı iğne kalınlıkları, farklı teknik ve işlem sırasında sitolojik yeterlilik değerlendirme uygulamasının tanısal yeterlilik açısından katkısını karşılaştırmaktır.Çalışmamıza, Ocak-Aralık 2009 tarihleri arasında tiroid ince iğne biyopsisi için başvuran, rastgele seçilmiş 400 olgu(343 kadın, 57 erkek, yaş aralığı=18-65 ortalama yaş=48) dahil edildi. Olgular, iğne kalınlığı(22 ve 27 gauge), hasta başı sitopatolojik değerlendirmenin yapılıp yapılmaması ve biyopsi tekniğine(aspirasyon ve kapiller) göre, rastgele seçilmiş 50'şer kişilik 8 gruba ayrılarak yeterlilik oranları karşılaştırıldı.Grupların sitopatolojik yeterlilikleri sırasıyla; grup I % 88, grup II % 88, grup III % 94, grup IV % 96 , grup V % 96, grup VI % 94, grup VII % 100 ve grup VIII % 98 olarak belirlendi. Gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı(p=0.054). Hasta başında sitopatolojik değerlendirme yapılan ve yapılmayan gruplar karşılaştırıldığında, yetersiz tanı alan 23 olgunun 17'sinin hasta başı sitopatolojik değerlendirme yapılmayan dört grupta olduğu dikkati çekmiş olup gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.032). İğne kalınlıklarına göre gruplar değerlendirildiğinde ise yetersiz tanı alan 23 olgunun 11'inde(% 5,5) 22G, 12'sinde(% 6) 27G iğne kullanıldığı saptanmış olup gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır(p=1,000). Tekniğe göre gruplar değerlendirildiğinde, yetersiz tanı alan 23 olgunun 17'sinde(% 8,5) aspirasyon, 6'sında(% 3) kapiller teknik uygulandığı saptanmıştır. Bu yönden gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmıştır(p=0,032).Kapiller tekniğin uygulandığı, hasta başında sitopatolojik değerlendirme yapılan olgularda, yeterlilik oranlarının en yüksek olduğu saptandı. Bununla birlikte 22G iğne kullanılan gruplarda komplikasyon riski ve ağrı daha fazla olduğundan, hasta konforu ile tanısal duyarlılığın yüksekliği beraber düşünüldüğünde, ince iğne kullanılan, hasta başında sitopatolojik değerlendirme yapılan, kapiller tekniğin uygulandığı biyopsilerin tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı.
Benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırımında renkli doppler ultrasonografinin rolü
Tiroidin nodüler hastalığı sık karşılaşılan endokrin hastalıklardandır. Ultrasonografi (US) kullanımının artması ile tiroid bezinde nodül saptanma oranı da artmıştır. Tüm tiroid nodüllerinin %5-15'inde tiroid karsinomu olasılığı vardır. Günümüzde tiroid nodüllerinde temel tanısal yöntem tiroid ince iğne aspirasyon biopsisidir (İİAB). Ancak İİAB yapılacak nodül seçimi hakkında her zaman fikirbirliği olmamaktadır. Çalısmamızda, tiroid nodülü olan hastaların renkli Doppler US (RDUS ) özelliklerinin degerlendirilmesi ve benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırımında RDUS nin rolünün saptanması amaçlandı.Çalışmaya 129 olgu dâhil edildi. Nodüller histopatolojik ve sitolojik sonuçlarına göre benign ve malign nodüller olmak üzere gruplara ayrıldı. Nodüllerin lokalizasyon, boyut ve iç yapısı araştırıldı. Renkli Doppler US incelemesinde (RDUS); kanlanma tipi, kan akım hızının en yüksek değeri (Vmax) (cm/sn), kan akım hızının en düşük değeri (Vmin) (cm/sn), kan akımının sistolik tepe değerinin diastol sonu değerine oranı (S/D), pulsalite indeksi (PI), rezistif indeks (RI), akselerasyon zamanı (AT) (sn) ve akselerasyon indeks (AI) (cm/sn²) değerlerine bakıldı.Malign nodüllerde kanlanma, benign nodüllere göre anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.05). RDUS bulguları değerlendirildiğinde nodül içindeki akımın sistolik hızının diastolik hızına oranı, pulsatilite indeksi, rezistivite indeksi ve akselerasyon indeksi değerleri malign nodüllerde benign nodüllere göre anlamlı olarak farklılıklar saptadık (p<0.05).Tiroid nodüllerinin US özellikleri ile ilgili olarak literatürde çok sayıda araştırma bulunmakta, fakat RDUS bulguları hakkındaki araştırmalar kısıtlı sayıdadır. Olgularda birden fazla sayıda nodül bulunması, nodüllerin takiplerinin zorluğu, hangi nodülün malign olduğunun bilinememesi nedeni ile İİAB yapılacak nodül seçiminde US bulgularının yanı sıra RDUS analizinin de yararlı olacağı kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, Renkli Doppler Ultrasonografi, ince iğne aspirasyon biopsisi, benign-malign nodül ayırımı.
Ultrasonografi eşliğinde yapılan aspirasyon biyopsilerinde, farklı iğne kalınlıkları ve hasta başı sitopatolojik değerlendirmenin tanısal yeterliliklerinin karşılaştırılması.
Çalışmamızın amacı, iki farklı iğne kalınlığının sitolojik materyal sağlamadaki etkinliklerini ve hasta başında (on-site) sitopatolojik değerlendirmenin tanıya katkısını araştırmaktırÇalışmamıza, tiroid bezinde nodül saptanan, rastgele seçilmiş, 65'inde soliter, 135'inde multipl nodül bulunan, 200 olgu (169 kadın, 31 erkek) dahil edildi. Olgular, biyopsi iğnesinin kalınlığına (21 ve 27 gauge) ve hasta başı sitopatolojik değerlendirmenin yapılıp yapılmamasına göre, 50'şer kişilik 4 gruba ayrıldı. Grup 1= iğne kalınlığı 21 gauge, on-site(-), grup 2= iğne kalınlığı 27 gauge, on-site(-), grup 3= iğne kalınlığı 21 gauge, on-site(+), grup 4= iğne kalınlığı 27 gauge, on-site(+), olarak belirlendi. Uygulamalar Hitachi EUB 8500 ultrasonografi sistemi ve 10 MHz lineer prob kullanılarak yapıldı. Biyopsi işleminde serbest el tekniği kullanıldı. Tüm grupların yeterlilik oranları ve girişim sayıları hesaplandıktan sonra istatistiksel analiz ki-kare testi kullanılarak yapıldıGirişim sayısı grup 1'de 1-4 arasında (ortalama 2), grup 2'de 1-4 arasında (ortalama 3), grup 3'de 1-4 arasında (ortalama 2), grup 4'de 1-5 arasında (ortalama 3) bulundu. Grup 3'de girişim sayısı daha azdı. Grupların yeterlilik oranları sırasıyla; %96, %90, %100, %98 olarak elde edildi. Grupların yeterlilikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve 3'de biyopsi sonrası 3 olguda hematom tespit edildiKalın iğne kullanılan ve hasta başında değerlendirme yapılan grupta, sitopatolojik tanısal sonuçlar en yüksek oranda saptandı. Bununla birlikte kalın iğne kullanılan grupta komplikasyon riski daha yüksekti. Hasta konforu ile tanısal duyarlılık beraber düşünüldüğünde, ince iğne kullanılan ve hasta başında değerlendirilen biyopsilerinin tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı.Anahtar KelimelerUltrasonografiTiroid beziİnce iğne aspirasyon biyopsisi
Prostat biyopsisinde profilaktik kullanılan antibiyotiklerin biyopsi sonrası gelişen komplikasyonlar üzerine etkileri
Amaç: Prostat biyopsisi yapılan hastalara proflaktik olarak uygulanan fosfomisin, amoksisilin+klavulanik asit ve sefiksim grubu antibiyotiklerin biyopsi sonrası görülebilecek komplikasyonların engellenmesine olan etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması ve profilaksi için en uygun ilacın tespit edilmesi amaçlandı. Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'nun (Tarih:12.12.2022, no:2) onayını takiben 1 Eylül 2021 ve 31 Temmuz 2022 yılları arasında Dicle Üniversitesi Üroloji Polikliniğine başvuran biyopsi endikasyonu konarak biyopsi yapılan hastalar kullandıkları profilaktik antibiyotikler yönünden üç gruba ayrılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Bir grup (Grup 1, n:31) fosfomisin, bir grup (Grup 2, n:34) amoksisilin+ klavulanik asit, bir grup (Grup 3, n:31) sefiksim kullandı. Kontrole gelen hastalar işlem sonrası hematüri, hematospermi, rektal kanama, ateş, ağrı, labaratuar değerleri, IPSS ortalamaları, idrar kültüründe üreme ve hastane yatış gerekliliği açısından değerlendirilip karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya kriterleri karşılayan 96 erkek hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar işlem sonrası değerlendirildiğinde, gruplar arasında hastane yatış gerekliliği ve idrar kültüründe üreme açısından karşılaştırıldığında oranların fosfomisin ve sefiksim kullanan gruplarda düşük olduğu bu farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu saptandı. İşlem sonrası WBC, CRP, ateş, ağrı, hematüri, hematospermi, rektal kanama ve IPSS ortalamaları yönünden gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi. Sonuç: Prostat biyopsisi planlanan hastalarda amoksisilin+klavulanik asit düşük etkinlik nedeni ile profilaktik olarak kullanılmamalıdır. Yüksek proflaktik etkinlikleri ile fosfomisin ve sefiksimin iyi birer profilaktik ajan olduklarını belirtiyor ve fosfomisinin kolay kullanım özelliği ve ekonomik olması nedeni ile öncelikle tercih edilmesini öneriyoruz. AnahtarKelime: Prostat biyopsisi, Fosfomisin, Sefiksim, Amoksisilin+klavulanik asit, Profilaksi