Breast

95 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme solid lezyonlarında ileri MR uygulamaları; difüzyon ağırlıklı görüntüleme

Amaç: Dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme malign ve benign meme lezyonlarının karakterizasyonunda yüksek sensitiviteye fakat düşük spesiviteye sahiptir. Difüzyon ağırlıklı görüntüleme lezyon karakterizasyonunda dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntülemenin spesivitesini artırabilir. Bu çalışmadaki amacımız solidmalign ve benign meme lezyonlarının tanısında difüzyon ağırlıklı görüntülemenin dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntülemeye katkısını araştırmaktır. Yöntem ve Bulgular:Çalışmamızda 82 kadın hastaya(91solid lezyon) dinamik kontrastlı ve difüzyon ağırlıklı görüntüleri içeren meme MRG uygulandı. Histopatolojik olarak 91 lezyonun 44?ü benign, 47?si maligndi. Lezyonların dinamik kontrastlıMRG?deki bulgularına göre morfolojik ve kinetik analizleri ile BI-RADS sınıflaması yapıldı ve BI-RADS2-3 lezyonlar benign, BI-RADS 4-5 lezyonlar malign kabul edilerek histopatolojileri ile karşılaştırıldı. Daha sonra lezyonlardan ve normal fibroglandüler dokudan ADC ölçümleri alınarak karşılaştırma yapıldı.Histopatolojik olarak malign lezyonların ortalama ADC değerlerini (0.80x10-3mm2/sn±0.39), benign lezyonların ortalama ADC değerlerinden (1.35x10-3mm2/sn±0.31) ve normal fibroglandüler dokunun ADC değerlerinden (1.27x10-3mm2/sn ±0.30) anlamlı şekilde düşük bulduk.DAG?de yaptığımız ölçümlerle ADC için saptanan sınır değer 1.00 x10-3mm2/sn olarak alındığında memenin malign ve benign lezyonlarının ayırımında DAG?nin duyarlılığı %89.3, seçiciliği %88.6 olarak hesaplandı. Sonuç: Dinamik kontrastlı MRG meme kitlelerinin benign- malign ayırımını yüksek doğruluk oranıyla yapabilir. Malign ve benign lezyonların ADC değerlerine göre bulgularımız literatürle uyumlu olarak bulundu. MRG?ye ek olarak ADC değerlerinin kullanılması benign-malign ayrımında ek bilgiler sağlayabilir.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntülemeMeme+2
Ali Osman Uncu
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

18-24 yaş arası kız öğrencilerde antropometrik meme ölçümleri ve vücut kompozisyonlarıyla ilişkisi

Kadın vücudunda fiziksel ve sağlık açısından önemli işlevsel özelliklere sahip olan meme bezleri, göğsün iki tarafında sağlı sollu yerleşik olan deri eklentileridir. (Liu, 2009). Yaptığımız çalışmada memenin antropometrik ölçümlerini yapmayı ve bu ölçümlerden faydalanarak meme volümünü hesaplayıp meme volümünün vücut kompozisyonları ile ilişkisini karşılaştırmayı hedefledik. Çalışma 18-24 yaş aralığında Adnan Menderes Üniversite'si öğrencisi 93 gönüllü bayan ile yapıldı. Gönüllülerin yaşı 20 (20-21) percentil, boyu 164,00(159,00-168,00)cm iken vücut ağırlığı ortalama 55,10(49,60-60,65) olarak hesaplandı. İlk olarak antropometrik meme ölçümleri yapıldı. Bu ölçümler için 0,1 mm'ye duyarlı digital kaliper ve esnemeyen milimetrik mezura (baseline circumference) kullanıldı. BİA720s vücut analiz cihazı ile Vücut Kitle İndeksi, Bel Kalça Oranı(WHR), Vücut Kütle Ağırlığı(BCM), Vücut Yağ Ağırlığı (BFM), İskelet Kas Ağırlığı (SMM), Vücut Yağ Oranı (PBF), Vücut Mineral İçeriği(BMC), Toplam Vücut Suyu (TBW), Bazal Metabolizma Oranı (BMR) hesaplandı. Ayrıca iki meme arasında gözlenen boyut farklılıkları, pitozis, areola mammae çapındaki renk değişiklikleri kaydedildi. Sağ meme volümü ortalama (203,82±46,70)cc, sol meme volümü (207,62±47,91) cc olarak bulundu. Sağ ve sol meme volümü ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi(p>0,05). Vücut kompozisyon ölçümlerinden BMİ 20,70(18,80-23,45)kg/m2 iken WHR% ise 0,78(0,76-0,80) olarak hesaplandı. BFM (15,00±6,56)kg, SMM değeri ortalama (22,91±3,91)kg olarak hesaplandı. Meme volümü ile Vücut ağırlığı, BMİ, BCM, SMM, BMR, WHR arasında orta düzeyde pozitif yönde korelasyon gözlemlerken(r=0,29-0,4), BMC, BFM, PBF arasında pozitif yönde düşük düzeyde korelasyon gözlemledik(r=0,2-0,28). Meme volümü ile antropometrik meme ölçümlerinden MP, SNL, NIL, RLA, arasında pozitif yönde yüksek düzeyde artan bir korelasyon gözlenmesinin(r=0,4-0,8) yanısıra, MND, HL ve WL arasında orta düzeyde pozitif yönde artan bir korelasyon gözlendi.(r=0,29-0,4) Yapılan antropometrik ölçümlerden estetik cerrahide ideal meme boyutu belirlenmesinde yararlanılacaktır. Elde ettiğimiz veri tabanı estetik cerrahide uygun ölçülerde implant üretilmesini sağlayacaktır. Tekstil sanayide sütyen kalıpları belirlemede, moda tasarım alanında giysi kalıbı oluşturmada, teknolojide üç boyutlu model üretimine katkısı olacaktır. Elde edilen verilerin, ülke genelinden meme ölçümleri ile ilgili toplanabilecek veri tabanına yardımcı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Antropometri, Meme Ölçümleri, Vücut Kompozisyonu, Bia,

AnatomiAntropometriKız öğrenciler+4
Sümeyra Arabacı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Grade 3 jinekomastili hastaların postero-inferior pediküllü flep ile onarımı ve nipple areola kompleksinin korunması

Grade III jinekomastinin cerrahi tedavisinde genellikle mastektomi teknikleri ve meme başı-areola kompleksinin serbest transplantasyonu (free nipple) kullanılmaktadır. Ayrıca, artan obezite oranları ve bariatrik cerrahinin gelişmesiyle birlikte, cerrahi yönetimi açısından Grade III jinekomasti ile karıştırılabilir olan psödojinekomasti için cerrahiye olan talep artmaktadır. Postero-inferior pediküllü fasya kutanöz flep ile meme başının nörovasküler fonksiyonunu bozmadan daha az skar bırakarak başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2021-2022 yılları arasında jinekomasti veya psödojinekomasti şikayeti olan Grade 3 jinekomastili 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve sonrasını düşünülerek yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği olan 36 soruluk SF36v2 anketi yapıldı. Hastalara postero-inferior pediküllü fasya kutan flebi tekniği ile cerrahi uygulandı. Kısaca, üst kadranların derin dokularının pedikül alanı dışında kalan bölgeye liposuction yapıldı. Postero-inferior pediküllü flebin de-epitelyalizasyonunun ardından alt-iç ve alt-dış meme kadranları rezeke edildi. Daha sonra torasik flep İMF hizasına sütüre edilip areola yeni yerine transpoze edildi. Ocak 2021 ile Ocak 2022 arasında on iki hasta ameliyat edildi ve sonuçları toplandı. Ortalama hasta yaşı 25,5 yıl, ortalama ağırlık 65,42 kg ve ortalama vücut kitle indeksi 29,56 kg/m2 idi. Ayrıca ortalama ameliyat süresi 112,17 dakika, ortalama liposuction hacmi 543,75 mL, eksize edilen ağırlık 618,33 g, ortalama hastanede yatış ve drenaj süreleri 4 gün idi. Hastalara yapılan SF36v2 yaşam kalitesi anketinde operasyon sonrasında operasyon öncesine göre anlamı düzeyde fiziksel işlevlerde artış görüldü. Nörovasküler fonksiyonun korunması bu ameliyatın başlıca avantajı olup meme ucu hassasiyetini korumak isteyen hastalar için öncelikli bir teknik haline gelmektedir. Bu ameliyat güvenilir ve tekrarlanabilirdir. Düşük majör komplikasyon oranı, uygun fonksiyonel ve estetik sonuçları nedeniyle Grade III jinekomasti için ilk basamak tedavi olarak önerilmektedir.

Cerrahi-plastikJinekomastiMeme+3
Ömer Parıldar
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi

Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.

Amniotik sıvıHücre kültürüMeme+3
Turan Mehdızade
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü

Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-duktal+5
Hacer Kundakçıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

40 yaş altı meme kanserli olgularda görüntüleme bulgularının patolojik parametreler ve klinik seyirle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Genç kadın hastalarda meme kanserinin radyolojik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi, radyolojik ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu özelliklerin klinik seyir üzerindeki etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 40 yaş altı 149 meme kanserli hasta ile tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait MRG görüntüleri, patoloji raporları ve takip bilgileri hastanemizin sisteminden elde olunmuş, takipleri hastanemizde yapılmayan hastalara telefon yoluyla ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, ödem ile kanserin moleküler alt tipi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p:0,038). Ödem, aksiller lenf nodu tutulumu açısından bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir (p: 0,011). Genel sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde; yaş, ödem varlığı, kitlenin boyutu ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur (sırasıyla p: 0,046, p:0,045, p:0,007, p:0,043). Hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde ise; ödem varlığı ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p:0,003 ve p<0,001). Sonuç: Meme MRG' de ödem, Luminal A kanserlerde diğer moleküler alt tiplere göre daha nadir görülmektedir. Genel ve hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde, meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda sağkalım oranları daha kötü bulunmuştur. Ayrıca yaş, tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu genel sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ödem; tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu gibi geleneksel prognostik faktörlerle birlikte hastalık seyrini öngörmede kullanılabilir. Meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda hastalığın daha kötü seyredebileceğinin akılda bulundurulması ve gerekirse tedavi protokolünün buna uygun olarak modifiye edilmesi sağkalım oranlarında iyileşme sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meme, MRG, genç yaş, sağkalım, nüks, ödem, aksiller lenf nodu.

AksillaGenç yetişkinlerLenf nodları+5
Murat Tabar
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Determination of the factors affecting the depression level of elderly women diagnosed with breast cancer at kirkuk oncology center

Aim: The objective of the current study is the determınation of the factors affecting the depression level of elderly women diagnosed with breast cancer at the Kirkuk Oncology Center Method: A descriptive, non-probability (purposive sample) study including 250 elderly women with breast cancer was conducted at Kirkuk Oncology Center, Iraq. Their treatment continued for the period February 10, 2022, and August 10, 2022. The data were collected by face to face interview using questionaires. These questionnaires consisted of questions on the sociodemographic data of the elderly women and factors which could affect their depression level. In addition, the Beck Depression Inventory was used to determine depression level. Frequency analysis, mean comparison tests, correlation analysis and ordinal logistic regression analysis were applied. Results: Depression level in the participants was significantly higher in those who lived in the city, had graduated from high school, worked, had given birth multiple times, walked regularly, had a family history of breast cancer, had a previous psychiatric diagnosis and used psychiatric drugs. There was no depression in 52.8% of the participants, but mild depression in 17.60%, moderate depression in 23.2%, severe depression in 5.6% and extreme severe depression in 0.8%. In the regression analysis, the variables of living in the city, working and walking increased the level of depression. In addition, there was a low negative correlation between the total depression scale score and the age at which breast cancer was first diagnosed. Conclusion: According to the results of the study, policies can be made to raise the level of education of women. Improving the social security system can prevent elderly and women with cancer from having to work. Early diagnosis with a family history with routine nursing screenings is useful in disease management. These policies will lower depression in older women with breast cancer.

DepressionHospitalsIraq-Kirkut+5
Najdat Taqı Hama Kakı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Determination of cancer needs and quality of life of women with breast cancer in babylon

Introduction: Breast cancer is one of the most common cancer types in women all over the world. During the diagnosis and treatment stages, women with breast cancer face a wide variety of unmet needs that affect their quality of life. Aim: This study aimed to determine the cancer care needs and quality of life of women with breast cancer in Babil. Method: The study was conducted between 1 June 2022 and 1 September 2022 in the Oncology Unit of Imam Sadik Hospital and the Babylon Oncology Center. The sample of the study consisted of 160 women with breast cancer who met the sampling criteria. It is a cross-sectional and relational study. The data were collected with the sociodemographic and clinical characteristic form, the cancer need questions short form (CNQ-SF), and the World Health Organization Quality of Life Scale-Short Form (WHOQOL-BREF). Results: The mean age of women was 51±13.13; 34.4% are primary school graduates, 90.6% are married, 80.6% have children, 76.3% are housewives, 94.4% are non-smokers, 55% have income equal to expenditure, 39.4% is the second stage. 61.3% of the women had less than one year of disease duration, 63.1% had no family history, and 65% did not use birth control pills. 36.9% had high blood pressure and 73.1% had a mastectomy. 99.4% received chemotherapy, 37.5% received radiotherapy and 30.6% received hormone therapy. The mean scores of the sub-dimensions of cancer needs form are; Physical needs 19.31±5.27, psychological needs 30.78±10.02, interpersonal communication needs 6.91±2.37, patient care and support needs 16.84±3.98, and Health information needs 24.23 It is ±6.92. The mean score of the sub-dimension of the quality of life scale; general quality of life 6.34±1.54; physical health 19.76±4.41, psychological health 17.74±3.96, social relations 9.31±2.28, environmental health 23.21±5.02. There is a statistically significant difference between the total score of the cancer needs scale and the sub-dimensions of the quality of life scale (physical health, social relations, environment, psychological health, and general quality of life) at the weak-moderate level (r= -0.298, -0.323, -0.368, -0.433, -0.473), respectively.Conclusions: The needs of women diagnosed with breast cancer in Iraq are moderate. It was determined that the quality of life of women with breast cancer in Iraq is moderate. It was determined that there was a negative weak-moderate relationship between the cancer needs of women with breast cancer and there and the quality of life sub-dimensions. Most of the women's needs were the need for health information, followed by the need for patient care and support.

BabylonianIraqBreast+3
Zaınab Khalıd Neamah Al-khafajı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Irak nüfusunda meme kanserinin moleküler biyolojisi

This study aims to explore the correlation between hormone concentrations and integrin α2 expression levels in female breast cancer patients. 106 samples were collected from Medical City Educational Oncology and private clinics between May and August 2022, with an average age range of 25–55 years, as well as 38 healthy females as a control (age range 20–48). The PCR method was used to conduct the molecular study. The results of the ELISA technique revealed that the blood level of integrin-2 (ITGA2) in the patients (25.17 1.15 ng/ml) was non-significantly different from the control group. (24.20 ± 2.03 bng/ml). The electrophoresis findings of a good health gene (ITGA2) at location C807T for two alleles (T and C) and three genotypes (CT, TT, and CC) were determined by PCR-RFLP, while the genotype had no effect on the compositional genetic (TT) being identified. In the patient groups (CT and CC), there were more significant differences (P 0.01) in comparison to the control group. By using the Fisher test, it was shown that allele T was the etiological fraction (EF) of the illness, while allele C produced no statistically significant differences. The Fisher test was used to compare patients to controls based on their relative ages. A significant difference (P 0.05) of genotype CT was recorded as the style of the etiological fraction (EF) of disease when compared to controls, while the repeat genotype TT difference in patients compared to controls was found to be non-significant. Allele C was found to be a disease-preventive fraction (PF) factor and a repeat genotype CC revealed no significant differences in patients compared to controls and revealed a protective fraction (PF). As a result, we conclude that serum ITGA2 levels have no relation to disease, whereas an immunogenetic investigation demonstrated that the genotype (CT, CC) has a strong link to breast cancer.

Breast
Afrah Hadı Khalaf Alhayalı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri cerrahilerinde gabapentin uygulamasının preoperatif anksiyete ve postoperatif analjezi üzerine etkisi

Amaç: Preoperatif anksiyetenin azaltılması ve intraoperatif- postoperatif ağrı kontrolü amacıyla yapılan premedikasyon anestezide rutin uygulanan yöntemlerdendir. Biz bu çalışmada meme kanseri nedeniyle opere olacak hastalarda preemptif oral gabapentin uygulamasının anksiyete ve postoperatif tramadol tüketimi üzerindeki etkilerinin karşılaştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ve olguların yazılı onayları alındıktan sonra çalışmaya meme kanseri nedeniyle opere olacak, yaşları 18 ? 60 arasında, ASA I-II grubu 62 hasta alındı. Hastalar rastgele 2 gruba ayrıldı. Her 2 gruba preoperatif Sürekli Kaygı Ölçeği bakıldı. Grup 1'e; operasyondan bir saat önce Gabapentin tablet 600 mg verildi, operasyondan hemen önce olguların Durumluluk Kaygı Ölçeği değerlendirildi. Grup 2'ye ise herhangi bir premedikasyon yapılmadı ve olguların Durumluluk Kaygı Ölçeği değerlendirildi. Postoperatif analjezi sağlamak amacıyla bazal infüzyonsuz HKA yöntemi kullanıldı. Operasyon süresince standart monitörizasyon olarak hastaların EKG, kalp atım hızı ( KAH), non-invaziv olarak sistolik- diyastolik ( SAB- DAB) kan basınçları izlendi. Her iki gruba da postoperatif analjezi amacıyla operasyon bitiminden 30 dk önce 1mg/kg iv. tramadol yapıldı. Tüm olgulara antiemetik olarak metoklopramid HCL 10mg iv. olarak yapıldı. Olgularda postoperatif VAS düzeyleri, HKA pompasındaki total tramadol tüketimi derlenme odasında 5, 10, 15, 30, 45 ve 60.dakikalarda ve hastanın yatırıldığı serviste 4, 8, 12, 24. saatlerde kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri, operasyon süreleri,, SAB, DAB, OAB değerleri ve anksiyete skorları birbirine benzerdi. İntraoperatif 10. ve 60. dakikalarda ölçülen KAH değerleri, postoperatif 24 saatte toplam tramadol tüketimi, postoperatif 15,30,45. dk ve 1,2,4,12,24. saatlerdeki VAS değerleri gabapentin verilen grupta kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunduSonuç: Meme kanseri operasyonlarında preemptif oral yoldan uygulandığında; 600 mg Gabapentinin intraoperatif hemodinamiyi etkilemediği, postoperatif HKA' de etkin bir analjezi ve düşük ağrı skorları sağladığı, 24 saatlik toplam tramadol tüketimini azalttığı, durumluluk kaygı düzeylerini ise etkilemediği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Gabapentin, anksiyete, hasta kontrollü analjezi, preemptif analjezi

AnaljeziAnksiyeteAğrı+6
Seda Kişi
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde jigantomastili hastalarda uygulanan serbest mem başı ve süperomedial pediküllü meme küçültme tekniklerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmamızın amacı kliniğimizde jigantomastili hastalara uygulanan serbest meme başı greft tekniği ve süperomedial pedikül ile yapılan meme küçültme ameliyatlarını karşılaştırarak hangi hastaya hangi yöntemin kullanılmasının uygun olacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla retrospektif olarak 2006 ? 2011 Haziran tarihleri arasında yapılmış olan 220 jigantomastili hastanın 118 tanesine ulaşıldı. 67 hasta serbest meme başı greft tekniği ile 51 hasta ise süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği ile ameliyat edildi. Tüm hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), doğum sayısı, sosyoekonomik - kültürel seviye, meslek, ek sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, preop ölçümlerde elde edilen sağ ve sol sternal çentik areola nipple mesafesi, perop dönemde sağ ve sol memeden çıkarılan dokunun formol kullanılmadan önceki ağırlığı, toplam çıkarılan miktar, postop sternal çentik areola nipple mesafesi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi, komplikasyon varlığı, sekonder girişim yapılıp yapılmaması kaydedildi. Memnuniyet durumları 5 üzerinden derecelendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların % 81,4'ü ev hanımı, % 82,2'si orta ve düşük sosyoekonomik seviyeye sahipti. Grup I hastalarının yaş ortalaması 47,3±10,7, Grup II hastalarının ise 37,4±11,5 bulundu. Grup I hastalarının BMI ortalaması 37,1±6,0 kg/m2, Grup II hastalarının ise 32,1±5,4 kg/m2 bulundu. Ek hastalık oranlarına baktığımızda Grup I`deki hastaların % 38,8'inde, Grup II'deki hastaların ise % 15,7'sinde ek sistemik hastalık varlığı tespit edildi. Bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup I hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı 3636,2±1038,4 gr, Grup II hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı ise 2324,8±450,6 gr olarak saptandı. Komplikasyon ve memnuniyet oranlarına bakıldığında her iki grupta anlamlı bir fark saptanmadı. Grup II'de dört areola nekrozu meydana geldi. Çalışmaya alınan hiçbir hastada sistemik komplikasyona rastlanmadı.Sonuç: 1000 gr'dan daha fazla doku çıkarılması gereken jigantomastili hastalarda seçilecek yönteme karar verirken hastanın yaşı, BMI'i, ek hastalık varlığı, postmenapozal dönemde olup olmaması göz önünde bulundurulmalıdır. 40 yaş üstü, postmenapozal dönemde bulunan, BMI'i 30'un üzerinde olan ve ek sistemik hastalığı olan kişilerde hiç düşünmeden serbest meme başı küçültme tekniği kullanılmasını klinikçe önermekteyiz. Diğer koşullarda süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği oldukça güvenli bir şekilde uygulanarak uzun dönemde daha kalıcı fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler:Meme hipertrofisi, jigantomasti, serbest meme başı greft ile meme küçültme tekniği, süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği.

Cerrahi-plastikMemeMeme uçları
Aysun Bölükbaşı Mamak
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog doku veya implant ile yapılan meme rekonstrüksiyonlarında kullanılan farklı onarım yöntemlerinin karşılaştırılması

Otolog Doku Veya İmplant İle Yapılan Meme Rekonstrüksiyonlarında Kullanılan Farklı Onarım Yöntemlerinin Karşılaştırılması Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında deri kanserlerinden sonra en sık görülen kanserdir. Ortalama 70 yaşına kadar yaşayan kadınlarda yaşam boyu meme kanserine yakalanma oranı %12 olarak hesaplanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda meme dokusunun kısmen veya tamamen çıkarılması sonucu önemli bir uzuv kaybının yarattığı yıkım, meme rekonstrüksiyonu seçeneklerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla azaltılabilmektedir. Diğer yandan rekonstrüksiyon seçeneklerinin yıllar içerisinde gelişmesi, farklı rekonstrüksiyon yöntemlerinin farklı endikasyonlarla uygulanmasını arttırmış ve bu konuda standardizasyon eksikliğini gözler önüne sermiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Hasta için en uygun tedavi seçeneğinin tekrarlanabilir ve güvenilir kriterler baz alınarak yapılabilmesi, bu konuda seçim yaparken daha nesnel bir yaklaşımla hastayı değerlendirmeyi ve daha sağlıklı kararlar vermeyi sağlar. Bu çalışmada 2000-2013 yılları arasında kliniğimizde mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu amaçlı uygulanan iki seanslı implant ve otojen doku ile meme onarımı yapılmış 60 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırmada; hastaların yaşı, sigara kullanımı, postoperatif radyoterapi ve kemoterapi öyküsü, mastektomi çeşidi, operasyon süresi, operasyon sayısı, operasyon zamanlaması, hastaların hastanede yatış süresi, günlük hayatlarına dönüş süresi, komplikasyonlar ve hasta memnuniyeti çeşitli parametreler kullanılarak sorgulanmış ve hasta bazlı kullanılabilecek bir tedavi algoritması belirlenmiştir.

Cerrahi-plastikMastektomiMeme+3
Emrah Efe Aslaner
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme manyetik rezonans görüntüleme bulgularının kontrastlı spektral mamografi ile kıyaslanması

Amaç: Çalışmamızdaki amacımız, meme lezyonlarının tanısında KSM'nin performansını MRG'nin performansı ile kıyaslamaktır. Gereç ve Yöntem: Merkezimize klinik olarak malignite şüphesi ile başvuran veya diğer görüntüleme yöntemleriyle malignite açısından kuşkulu bulgu saptanan toplam 116 hastaya KSM ve meme MRG tetkikleri yapıldı. KSM tetkiklerinin tamamı merkezimizde, MRG tetkiklerinin %56,89'u dış merkezde yapıldı. İki gözlemci tarafından KSM ve MRG bulguları ACR BI-RADS veri sözlüğüne göre tanımlandı. Malign lezyonların tamamının histopatolojik verisi mevcutken, benign lezonların %80,5'inin son tanısı tipik görüntüleme bulguları ve takiple konuldu. Malign ve malignite açısından yüksek riskli lezyonlar pozitif olarak kabul edilerek her iki görüntüleme yönteminin performansı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 125'i (%57,07) malign, 94'ü (%42,92) benign olmak üzere toplam 219 lezyon dahil edildi. KSM için duyarlılık %98,40, özgüllük %81,91; MRG için duyarlılık %100, özgüllük %75,33 bulundu. Lezyon boyutu değerlendirmede, histopatolojik boyut verisiyle, KSM ve MRG'de ölçülen lezyon boyutu arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. İkincil odakların değerlendirilmesinde KSM ve MRG benzer performans sergiledi ve KSM'nin özgüllüğü daha yüksekti. KSM'de malign lezyonlarda benignlere kıyasla daha yüksek seviyede kontrastlanma izlendi. Yoğun meme kompozisyonuna sahip kadınların ve şüpheli kalsifikasyonların değerlendirilmesinde iki tetkik performansı arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Meme lezyonlarının görüntülenmesinde KSM ile MRG benzer performansa sahiptir ve birbirlerinin alternatifi olarak kullanılabilirler.

MamografiManyetik rezonans görüntülemeMeme+1
Çağdaş Rıza Açar
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 15 yılda çocuk endokrin polikliniğine erken ergenlik yakınmasıyla başvuran hastaların değerlendirilmesi

Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bölümünde son 15 yılda santral erken puberte ve prematür telarş tanısıyla takipli hastaların demografik, antropometrik ve laboratuvar özeliklerinin incelenmesi, santral erken puberte tanılı hastalarda tedavinin final boy üzerine etkisine bakılması ve santral erken puberte tanısı ile takipli hastalarda makorin ring finger protein 3 (MKRN3) gen mutasyonu varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2002- Aralık 2017 tarihleri arasında erken ergenlik yakınmasıyla başvuran hastaların dosyaları geriye yönelik incelenip 103 hastanın şikayetlerinin başlama yaşı, tanı yaşı, ağırlık ve boyu, vücut kitle indeksi, puberte muayenesi, kemik yaşı, anne ve baba boyu kaydedildi. Tedavisi tamamlanan santral erken puberte hastalarının tedavi sonrası ağırlık, ağırlık SDS, boy, boy SDS ve final boyları değerlendirildi. Ayrıca santal erken puberte tanılı 40 hastadan MKRN3 geninde olası mutasyonlara bakılması için genetik analiz yapıldı. Bulgular: Santral erken puberte tanılı olguların 62'si (% 88,5) kız, 8'i (% 11,5) erkekti. Santral erken pubertede tanı yaşı ortalaması 7,6 yıl olarak bulundu. Çalışmamızda santral erken puberte ile izlenen kız hastalardan 2'sinde opere astrositom, 3'ünde hidrosefali, 1 hastada hipofizde pars intermedia kisti, 1 hastada psödötümör serebri tanıları vardı. Erkek hastalardan ise 1 olgu hidrosefali tanısı almıştı. Tedavi sonrası final boya ulaşan hastaların final boy ortalaması 158,8±5,4 cm idi. Final boy ile hedef boy arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların final boyu öngörülen boydan anlamlı fazlaydı. Tedavi öncesi ve sonrası hastaların ağırlık standart deviasyonlarında farklılık saptanmadı. Gen analizi yapılan 22 hastada MKRN3 geninde mutasyona rastlanılmadı fakat 11 hastada heterezigot 1 hastada homozigot rs2239669 varyantı tespit edildi. Sonuç: Bu çalışma, santral erken puberte tanılı hastalarda GnRH analogları ile pubertenin durdurulması tedavisiyle final boyun hedef boyu yakalanabileceğini gösterdi. Gen analizi yapılabilen hastalarımızda MKRN3 gen mutasyonu görülmedi, bu hastalarda toplumda yaygın görülen ve zararsız olduğu öngörülen rs2239669 varyantı bulundu.

EndokrinolojiErgenlikErgenlik problemleri+5
Ezgi Burgaç
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Süperomedial pediküllü meme küçültme ameliyatında tümesan kullanımının ameliyat sonrası hemoglobin değerleri üzerine etkisi: Retrospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmada, süperomedial pedikül ile meme küçültme ameliyatı yapılan hastaların turnike altında tümesan infiltrasyonunun, kanama miktarı üzerine anlamlı etkisi olup olmadığının literatüre katkı sağlamasını hedeflendi. Gereç ve Yöntem: 01.01.2018-01.07.2019 tarihleri arasında wise pattern ile süperomedial pediküllü olacak şekilde planlamış ve küçültme mamoplastisi yapılmış 64 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların 42 kadarında 200 cc tümesan kullanılmış, 22 kadarı ise tümesansız ameliyat edilmiş olarak gözlendi. Anestezi hazırlık işlemleri doğrultusunda istenmiş olan tam kan sayımları sonuçlarından hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct) ve platelet (Plt) sayısal değerleri not edildi. Ameliyat sonrası ilk 3 saat içerisinde alınan tam kan sayımı örneklerinden aynı değerler ayrıca not edildi. Ameliyat öncesi dönemde bakılan hemoglobin değerleri Grup-1'de 12,87 iken, Grup-2'de 13,11'di. Benzer şekilde Grup-1'deki hastaların hematoktrit değerleri ortalama 39,13, Grup-2'deki hastaların ise 39,78'dir. Ameliyat öncesi platelet değerleri Grup-1'de 294.095,24, Grup-2'de 298.136,36 olarak raporlanmış. Ameliyat sonrası dönemde Grup-1 deki hastaların hemoglobin değerleri ortalama 11,27, hematokrit değerleri ortalama 34,52 ve platelet sayıları ortalama 268.261,90 olarak kaydedilmiş. Grup-2'deki hastalar için ise hemoglobin değerleri ortalama 10,90, hematokrit değerleri ortalama 33,51 ve platelet değerleri ortalama 257.454,55 olarak saptanmış. Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemoglobin düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrit farkı p değeri 0,02; platelet için i ise 0,1 olarak hesaplandı. Bulgular: Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemogram düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrik farkı p değeri 0,02; platelet için ise 0,1 olarak hesaplandı. Sonuç: Meme küçültme ameliyatlarında ılımlı derecede kanama meydana gelmektedir. Kanama miktarının azaltılması hastanın erken mobilize olmasına, daha erken taburcu olmasına ve sosyal hayatına daha hızlı dönmesine olanak sağlar. Tümesan kullanımı, uygulaması kolay, ameliyatta kan kaybını anlamlı derecede azaltan ucuz, etkili ve güvenli bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: meme küçültme, süperomedial pedikül, tümesan

AnesteziCerrahi-plastikHemoglobinler+4
Deniz Yıldırım
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gigantomasti nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların serum ve patoloji örneklerinde visfatin düzeylerinin incelenmesi Retrospektif çalışma

Amaç: Çalışmada erişkin ve adölesan yaşta gigantomasti nedeniyle opere edilen hastaların serum visfatin düzeyleri, genç yaşta meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı almadan başka nedenlerle opere edilmiş hastalardaki serum visfatin düzeyleri ile karşılaştırılmıştır. Visfatinin meme hipertrofisine etkisi olabileceği düşünülerek gigantomasti etyopatogenezine ışık tutması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2019 yılında BKİ 20 kg/m² ve üzerinde bilateral meme büyüklüğü veya jüvenil meme hipertrofisi tanısı konarak opere edilmiş 31 adet gönüllü hasta (grup 1) / (çalışma grubu) ve meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı konmamış ancak başka nedenlerle opere edilmiş BKİ 20 kg/m² ve üzerinde olan 7 adet gönüllü hasta (grup 2) / (kontrol grubu) dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif hazırlık süreci için alınan biyokimya kan örneklerinin bir kısmı, visfatin düzeyi ölçümü için EDTA'lı tüpte santrifüj edilerek, serum olarak ayrılıp, -80º C derecede saklandı. Bulgular:Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının serum visfatin düzeyleri (Median= 10,38), kontrol grubu serum visfatin düzeylerinden (Median= 5,53) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (U=42,00, p= 0,011). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının beden kitle indeksi (Median= 26,62) ile kontrol grubu beden kitle indeksi (Median= 24,17) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,50 , p= 0,249). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının yaşları (Median= 29) , kontrol grubu yaşları (Median= 30) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,00 , p= 0,438). Pearson korelasyon analizinde, serum visfatin değerleri ile beden kitle indeksi arasında anlamlı ilişki görülmemiştir (r=-0,212, 38, p= 0.2). Bununla beraber, serum visfatin değerleri ve beden kitle endeksi arasındaki ilişki ters yönde bir orantıdır. Sonuç: Yüksek serum visfatin düzeylerinin meme hipertrofisi etyopatogenezinde yer alıyor olabilir. Ancak visfatin; visseral adipoz doku gibi farklı alanlardan da sekrete edilebildiğinden ötürü, serum visfatin düzeylerinin, meme büyüklüğü veya visfatin ilişkili endokrinolojik patolojilerin tanı ve tedavisine katkısının nasıl olacağının tespiti için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca serum visfatin değerlerinin kanser, hormonal parametreler ve kronik inflamasyon gibi süreçlerden etkilenmesi nedeniyle; hastaların menstürel sikluslarını, subklinik enfeksiyonlarını veya tanı almamış kanser olgularını ekarte ederek yapılacak olan yeni kontrollü çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Visfatin, gigantomasti, jüvenil meme hipertrofisi

Cerrahi-plastikHipertrofiMeme+2
Ahmet Aşçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik olmayan meme kanseri hastalarında, vücut yağ dağılımının; adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç-hipotez: Meme kanseri ve obezite toplumsal bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Meme kanseri tümör hücrelerinin doğasını daha iyi anlayabilmek ve bu hastalığa sahip hastaları tedavi ederken elimizi güçlendirmek için fizyopatolojiyi ve risk faktörleri iyi belirlemek ve tedavilerinde ve takiplerinde yeni seçenekler oluşturulmasına katkı sunabilmek için meme kanseri hastalarında vücut yağ dağılımının adiponektin, leptin ve irisin düzeyeleri ile ilişkisini değerlendirmek istedik. Yöntem: Çalışmaya 2019-2020 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi medikal onkoloji polikliniğine başvuran evre 4 olmayan 60 meme kanseri hastası, medikal onkoloji polikliğinde takiplerini sürdüren meme kanseri açısından kür olmuş izlemde olan 60 takip hastasını ve hastanemize herhangi bir sebeple başvuran ve kronik bir hastalığı saptanmamış sağlıklı 60 gönüllüyü dahil ettik. 180 kişilik çalışma grubununun uzman diyetisyenler gözetiminde Tanita BC-418 MA cihazıyla vucüt ağırlıkları, vücut yağ dağılımları ve abdominal yağ miktarı ölçüldü. Hastaların boyları ölçüldü ve BMI hesaplanarak hastaların sonuçlarının yazıldığı analiz kağıtları dosyalandı. Plazmadan adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri bakıldı. İstatiksel değerlendirmede SPSS-18 programı kullanılmıştır. p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalardan meme kanseri yeni tanı grubunun yaş ortalaması 55,18, meme kanseri izlem grubunun 53,90, kontrol grubunun 49,36 olarak geldi. Meme kanseri grubunun ortalama VKİ: 29,52 kg/m2, Meme kanseri izlem grubunun ortalama VKİ:31,78 kg/m2, kontrol grubunun ortalama VKİ: 32,47 kg/m2 olarak saptandı. Adiponektin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda ortalama 4,03 mg/L, meme kanseri izlem grubunun 4,82 mg/L, kontrol grubunda 4,42 mg/L (p=0,363) olarak sonuçlandı. Leptin sonuçları meme kanseri yeni tanı grubunda 13,08 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 22,23 ng/ml, kontrol grubunda 17,73 ng/ml (p=<0,001) olarak sonuçlandı. İrisin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda 11,58 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 17,02 ng/ml ve kontrol grubunda 15,86 ng/ml (p=0,002) olarak sonuçlandı. Sonuç: Meme kanseri yeni tanı grubunda serum irisin düzeyleri meme kanseri izlem grubuna göre daha düşük saptanmış olup çalışma anlamlı sonuçlanmıştır. İrisin meme kanser i hastalarının takibinde kullanılabilirliği ve terapötik etkileri için daha geniş hasta gruplarında çalışılmalıdır.

AdiponektinAdipoz dokuLeptin+6
Güven Yıldız
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde doğal meme tümörlerinde HER2 ifadesinin ve apoptotik mekanizmaların araştırılması

Köpeklerde en sık görülen tümörlerden meme tümörleri, klinik, patolojik, prognostik önemini; bu evcil hayvanların insanlarla aynı çevresel ortamı ve koşulları paylaşması, genetik olarak insan meme tümörlerine yakınlık taşıması ve her geçen gün veteriner hekimlikte karşılaşılma sıklığının artışından almaktadır. Köpek meme tümörlerinin ileride prognoz ve tedavi sürecine yön verecek olan oluşum, gelişim ve tanı üçgenindeki hem hayvan sahipleri hem de klinisyen veteriner hekimlerin karşılaştığı güçlükler tümörün tipi, agresifliği ve tedavisini içermektedir. Buna yönelik olarak hayvanın yaşam kalitesi bakımından doğru yürütülmesi gereken bu süreç kapsamında, 42 adet meme biyopsi materyali histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiş, tümöre özgü lezyonlar tanımlanarak benign ve malign köpek meme tümörlerinin patogenezisi, apoptozis ve HER2'nin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, alınan örnekler histokimyasal yöntemler ile incelenerek tümörler histopatolojik olarak tanımlanmış, tümör dokularında apoptotik indeks TUNEL yöntem ile belirlenmiş, immunohistokimyasal yöntemle kaspaz-3, -8, -9 ve HER2 ekspresyonları semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörlerin 36 tanesi adenokarsinom, 6 tanesi ise adenom ve benign değişimler olarak sınıflandırılmıştır. Malign tümörler; tubuler karsinom, kompleks karsinom, karsinoma mikst tip, karsinoma ve malignant miyoepiteliyoma, karsinosarkom, duktal karsinom, intraduktal papillar karsinom, anaplastik karsinom, solid karsinom ve komedokarsinom olarak adlandırılmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada, kaspaz-3, -8, -9, HER2 ekspresyonuna ilişkin değişen lokalizasyon ve şiddette pozitif reaksiyonlar belirlenmiştir. İyi huylu meme tümörlerinde TUNEL hafif pozitif ya da negatif reaksiyonlar; kötü huylu tümörlerde ise malign epitel hücre çekirdeklerinde TUNEL pozitif reaksiyonlar saptanmıştır. Çoğunluğu malign karakterde olan meme tümörlerinde belirlenen apoptotik mekanizmalardaki değişkenlikler hem onkogeneziste hem de apoptoziste rol alan genetik çeşitlilikle ilişkilendirilmiştir. Köpek meme tümörlerinde patolojik araştırmaların yanı sıra hücre büyüme, transkripsiyon, mutasyonların ve ekspresyon analizlerinin de yapılmasını içeren süregen çalışmalar yapılmalıdır. İnsan meme tümörlerinde prognoz ve hayatta kalma süresi açısından önemli olan HER2 immunpozitifliğinin çalışma olgularında yaklaşık 5'te 1 oranında görülmesi insan olguları ile karşılaştırılmış ancak sağlıklı hayatta kalım kayıtları ile yapılacak farklı çalışmalar ile bu bilgilerin anlam kazanacağı ortaya konmuştur.

ApoptozisEpidermal büyüme faktörüGen ifadesi+4
Ayşe Nur Akkoç
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Emzirmeyi ilk kez deneyimleyen annelerde, meme başı ağrısı ve çatlaklarının önlenmesinde, aloe vera jeli ile saf balmumunun etkisinin karşılaştırılması

Erken postpartum dönemde çeşitli nedenlere bağlı önemli meme sorunları yaşanmaktadır. Meme sorunlarından yaygın olarak görülen meme başı ağrısı ve çatlakları daha çok emzirmenin ilk 1-2 haftasında ortaya çıkmaktadır. Araştırmada, emzirmenin meme başı çatlağı ve/veya meme başı ağrısından dolayı erken postpartum dönemde bırakılmaması, annelerin doğru emzirme tekniklerini öğrenerek acı çekmeden emzirmelerini sürdürebilmelerinin sağlanması için aloe vera jeli ve saf balmumunun etkilerinin karşılaştırılması ve ne derece etkili olduğunun anlaşılarak meme başı çatlağının ve ağrısının daha oluşmadan önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Gaziantep'te, bir kadın hastalıkları ve doğum hastanesinde sezaryen doğum yapan, örneklem kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 105 kadınla yapılmıştır (Aloe Vera Grubu:35, Saf Balmumu Grubu:35, Kontrol Grubu:35). Veri toplanması aşamasında Soru Formu, İzlem Formu, LATCH Emzirme Tanılama Ölçeği ve Visual Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Çalışma sonucunda Aloe vera ve balmumunun meme ucu ağrısını önlemede etkili olduğunu ve kontrol grubu ile deney grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu belirlenmiştir (x²:68,7 p:0,00<0.05). Katılımcıların uygulama sonrası meme ucunda çatlak oluşma durumlarını karşılaştırdığımızda deney grupları ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p:0,00<0.05). Aloe vera ve balmumunun meme ucu çatlağını önlediği belirlenmiştir. Meme ucu çatlağını önlemede aloe vera ve balmumunun etkisi aynı orandadır. Sonuç olarak, aloe vera jeli ve saf balmumunun meme ucu çatlakları ve ağrısını önlemede etkinliğini değerlendirmek için yaptığımız çalışmamızda, aloe vera jeli ve saf balmumunun meme ucu çatlağını ve ağrısını önlemede etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Primipar, Emzirme, Meme başı, Çatlak, Ağrı, Sezaryen, Aloe vera, balmumu

Aloe veraAnnelerAğrı+5
Ayşe Şevikoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Santral puberte prekoks ve premature telaş tanılı hastalarının vücut sıvı yağ oranlarının değerlendirilmesi

Amaç: Puberte prekoks (erken ergenlik) sıklıkla karşımıza çıkan, biyolojik, psikolojik ve sosyal olarak çocukları etkileyen bir hastalıktır. Bu etkilerin azaltılması için GnRHa (gonadotropin releasing hormon analoğu) kullanılan en yaygın tedavidir. Bu çalışmamızda prematüre telarş tanılı olgularının takiplerde vücut sıvı-yağ dağılımının değerlendirilmesi ve takiplerdeki değişim oranlarını gözlemlemeyi, ayrıca santral puberte prekoks tedavisinde kullanılan GnRHa'larının vücut sıvı-yağ kompozisyonuna etkisini prospektif olarak tanımlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğine Ocak 2021- Temmuz 2021 arasında erken ergenlik şikâyeti ile başvuran ve 'Prematür Telarş' veya 'Santral Puberte Prekoks' tanısı konulan kız çocukları çalışmaya alındı. Prematür telarş tanısı alan çocuklar tedavisiz izlenirken, 'Santral Puberte Prekoks' tanılı hastalara GnRH analoğu başlandı. Prematür telarşla izlenen hastaların biyoempedans cihazı (Tanita BC480) ile vücut yağ sıvı oranları 3 ay aralarla toplam 3 kez ölçüldü. Santral puberte prekokslu hastalar ise tanı anında, tedavi sonrası 3. ayında ve tedavi sonrası 6. ayda olmak üzere 3 kez tartıldı. İlk tanı anında hastaların takvim yaşı, kemik yaşı, tanı yaşı, vücut ağırlığı (VA), vücut ağırlığı SD, boy, boy SD, vücut kitle indeksi (VKİ), VKİ SD, pubertal muayenesi, radyolojik görüntülemesi, tedavi protokolleri kaydedildi. 11 hasta prematür telarş grubunda, 46 hasta santral puberte prekoks grubunda olmak üzere toplam 57 kız çocuğundan değerlendirildi. Tamamen sağlıklı, pubertal bulguları yaşına uygun 62 kız çocuğu kontrol grubu olarak çalışmaya alınarak, antropometrik verileri kaydedildi ve biyoempedans cihazı ile vücut yağ-sıvı oranları kaydedildi. Bulgular: Prematüre telarş ve santral puberte prekoks tanılı toplam tüm hasta grubunun antropometrik değerleri (boy, boy SD, VA, VA SD, VKİ, VKİ SD) kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Tedavi verilen grup olan santral puberte prekoks grubunun; ortalama total vücut yağ ağırlığı, vücut yağ yüzdesi ve total vücut sıvı miktarı değerleri GnRHa tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlanmlı düzeyde arttı, ancak sıvı yüzdesi değişmedi. Prematür telarş grubunun kilogram cinsinden yağ ölçümleri ise takiplerde azaldı. Diğer ölçümlerinde ise anlamlı bir değişim saptanmadı. Sonuç: Erken ergenlik şikâyeti olan hastaların VA, VA SD, VKİ, VKİ SD değerleri kontrol grubundan fazladır. Çalışmamız VA ve VKİ değerlerinin fazla olmasının erken ergenliğe katkı sağlayan faktörlerden birisi olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca GnRH agonisti kullanımının vücut yağ miktarını, yağ yüzdesini ve sıvı miktarının artışına neden olduğu, ancak toplam vücut sıvı yüzdesinde değişikliğe yol açmadığını göstermiştir. Bu da GnRH analog tedavilerinin muhtemelen iştahta artışa neden olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Puberte prekoks, Prematüre telarş, GnRH agonisti, vücut sıvı-yağ oranları

ErgenlerErgenlikErken ergenlik+3
Ece Özdemir
Çukurova University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kadınlarda meme antropometrisinin estetik ve klinik açıdan önemi

Kadın bedeninin antropometrik ölçümleri ve oranları estetik ve rekonstrüktif plastik cerrahide önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada, memenin hacmi ve antropometrik ölçümlerinin hesaplanması ve bu ölçümlerin demografik verilerle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, 20-60 yaş arası 200 premenopozal yetişkin kadından meme areola çapı, papilla uzunluğu, papilla çapı, meme lateral yarıçapı, meme medial yarıçapı, meme projeksiyonu, meme genişliği, omuz genişliği, göğüs çevresi, iki papilla arası ve iki meme arası mesafe, papilla-inframammarial sulcus, papilla-sternal çizgi, midklavikular nokta-papilla, suprasternal nokta-papilla, gnathion-umblicus, gnathion-papilla, papilla-umblicus, suprasternel nokta-acromion, papilla- acromion, acromion-olecranon, suprasternal nokta-processus xiphoideus ölçümleri gerçekleşitirlmiştir. Antropometrik ölçümlerde dijital kaliper ve mezura, meme hacminin hesaplanmasında Grossman-Roudner-Disk kullanılmıştır. Yapılan ölçümler neticesinde, meme hacmi ortalaması sağ meme ve sol meme için sırasıyla; 362,64 ve 362,02 cc olarak tespit edilmiştir. Sağ ve sol meme hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Meme hacmiyle antropometrik ölçümlerin ilişkisi Pearson Korelasyon yöntemi ile analiz edilmiştir. Papilla uzunluğu ve iki meme arasındaki mesafe arasında negatif yönde bir ilişki bulunurken, papilla ile umbilicus arası mesafe dışındaki bütün ölçümlerde pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmada aynı zamanda meme pitoz oranları ve makromasti varlığı hesaplanmıştır. Makromasti ile yaş ve beden kitle indeksi arasında, pitoz ile hacim ve doğum yapmış olma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu çalışmadan elde edilen sonuçların, literatüre katkı sağlayacağı, estetik ve rekonstrüktif plastik cerrahide ameliyat öncesi ve sonrası değerlendirmede kılavuz niteliğinde olabileceği düşünülmektedir.

AntropometriAntropometrik parametrelerCerrahi-plastik+5
Raciha Sinem Balcı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Mamografi Davranış Değişim Süreci Ölçeğinin (MDDSÖ) geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Çalışmada, Prochkas ve arkadaşları tarafından 1982 yılında geliştirilen "Mamografi Davranış Değişim Süreci Ölçeği'nin (Mammography Processes of Change Scale) Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Metodolojik tipte olan araştırmanın evrenini İzmir ili Karşıyaka ilçesine bağlı Bostanlı 1, Örnekköy 10 ve Karşıyaka 24 No' lu ASM' ye kayıtlı 40-69 yaş grubu 232 kadın oluşturdu. Araştırmanın verileri Eylül 2016-Nisan 2017 tarihleri arasında toplandı. Mamografi Davranış Değişim Süreci Ölçeği 22 madde ve dört alt boyuttan (bilgi edinme, paylaşım ve iletişim, düzenli tarama kararlılığı, sağlık bakım sisteminden kaçınma ve düzenli tarama davranışı) oluşan 5'li Likert tipi bir ölçektir. Bulgular: Ölçeğin toplamının Cronbach Alfa sayısı 0,93 bulunurken, alt boyutların Cronbach Alfa sayısı ise; bilgi edinme paylaşım ve iletişim 0,92; düzenli tarama karalılığı 0,84; sağlık bakım sistemlerinden kaçınma 0,78 ve düzenli tarama davranışı 0,64 olarak hesaplandı. Ölçek maddelerinin madde-toplam puan korelasyon katsayıları 0,45 - 0,76 arasında idi. Ölçeğin zamana bağlı değişkenliği için yapılan test-tekrar test analizi sonucunda her iki uygulamaya ilişkin korelasyon katsayısı 0, 96 olarak hesaplandı. Ölçeğin yapı geçerliliğini test etmek için açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi yapıldı. Ölçek orjinali gibi dört alt boyuttan oluşmakta ve toplam varyansın %63'ünü açıklamaktaydı. Doğrulayıcı faktör analizi ile sınanan modelin uyum göstergeleri; Χ ²/df CMIN/df 1, 83, RMSA: 0, 06, NFI: 0, 890 ve CFI: 0, 944 olarak bulundu. Sonuç: Mamografi Davranış Değişim Süreci Ölçeği' nin Türkçe formunun geçerlik-güvenirlik sonuçlarının kabul edilebilir düzeyde olduğu, geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olarak kullanılabileceği belirlendi. Anahtar Sözcükler: Mamografi, Ölçek, Geçerlik, Güvenirlik.

Güvenilirlik ve geçerlilikMamografiMeme+2
Sinem Sezen
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi öğrencilerinin meme kanseri hakkındaki bilgileri, meme muayenesini uygulama durumlarının incelenmesi ve eğitimi

Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi'nde eğitim gören kız öğrencilerin Meme Kanseri (Ma.Ca.) ve Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM) konusunda duyarlılığın artırılması, mevcut bilgilerin ve davranışlarının belirlenmesi, gerekli bilgilenmenin sağlanması amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmanın evrenini Gaziantep Üniversitesi'nde okuyan 3682 kız öğrenci, örneklemini 1114 öğrenci oluşturmuştur. Örnekleme alınan öğrencilere Şubat-Mart 2011'de ön anket uygulaması; sonrasında teorik-görsel-uygulamalı eğitim verilmiştir. Eğitim sonrası tüm öğrencilere, eğitimden 1 ay sonra randevuya gelen 747 (%67) öğrenciye tekrar aynı anket formu ve Sağlık İnanç Modeli Ölçeği (SİMÖ) uygulanmıştır.Öğrencilerin %50,9'unun 19-20 yaşlarında, %94,9'unun bekar, %48'inin Gaziantep ve komşu illerde doğan, annelerin %34,8'inin, babaların %38,4'ünün ilköğretim mezunu, %47,7'sinin 1-2 kız kardeşi, %75'inin SGK'lı olduğu saptanmıştır.Çalışmada öğrencilerin eğitim öncesi %6,1'inin, izlemde hepsinin Ma.Ca. ve KKMM ile ilgili bilgi aldığı; meme hastalıklarıyla ilgili bir sorun olduğunda eğitim öncesi %46,1'inin devlet hastanesine, izlemde %76,6'sının kanser araştırma merkezine başvuracağı; eğitim öncesi %34,5'i, izlemde %98,8'i sekizde bir kadında Ma.Ca. görüldüğünü; eğitim öncesi %27,3'ü 2, izlemde hepsi 10 Ma.Ca. belirtisini bildiğini; izlemde hepsinin 20 yaşında KKMM'ye başlandığını bildiğini; KKMM amacını eğitim öncesi %16,4'ü, izlemde %98'i kendi meme dokusunu daha iyi tanıma olduğunu; izlemde hepsi adet başlamasında 5-7 gün sonra KKMM yapıldığını; izlemde KKMM yapma süresini hepsi her meme için 5'er dakika olduğunu belirtmiştir.Ma.Ca. ve KKMM eğitiminden sonra SİMÖ alt boyutlarından duyarlılık, önemseme, öz-etkililik, sağlık motivasyonu ve yarar algılarında artma, engeller boyutunda azalma tespit edilmiştir.

Kadın hastalıklarıMemeMeme hastalıkları+6
Yasemin Gümüş
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mamoplasti ve abdominoplasti operasyonlarının vücut postürü ve bel ağrısına etkisinin değerlendirilmesi

Aşırı büyük memeye sahip olan hastalarda kitle etkisine bağlı olarak vücut denge merkezi değişir ve spinal eğimleri artar. Bundan dolayı intervertebral disklerin posteriorunda gelişen basınç hastada boyun, sırt ve bel ağrısına sebep olur. Büyük ve sarkık karına sahip hastalarda ise, artmış lomber lordoz, zayıf karın kas gücü, gövde kasların fleksör ve ekstansör gücünde dengesizlik, spinal mobilitede azalma ile boyun, sırt ve bel ağrısına neden olur. Birçok hasta bu şikayetleri gidermek üzere kilo vermek, destekleyici sütyen/korse kullanmak, ilaç almak ve fizik tedavi gibi farklı yöntemler denemelerine rağmen etkin ve uzun süreli iyileşme sağlanamamaktadır.Bu çalışma ile 40 mamoplasti ve 40 abdominoplasti operasyonları yapılmış toplam 80 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası servikal lordoz, torasik kifoz, lumbosakral açı ve lomber aks değerlendirilerek büyük, sarkmış göğüs ve karının yol açtığı birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar ve şikayetler karşılaştırıldı. Mamoplasti veya rektus pilikasyonu ile birlikte yapılan abdominoplasti sonrası vücut postürünü belirleyen torasik kifoz, lomber lordoz ve lumbosakral açıda düzelme sağlayacağını düşünmekteyiz. Makromasti ve abdominal lipodistrofi sadece kozmetik bir problem olmayıp, fiziksel ve psikolojik problemlere neden olduğu için sadece estetik bir operasyon olmamakla birlikte diğer ortopedik cerrahi girişimler kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AbdomenBel ağrısıCerrahi-plastik+4
Ömer Berberoğlu
Gaziantep University
2012
00

Related subjects