Kateterizasyon
Bu konu başlığı altında 108 tez
Biliyer drenaj yapılan distal malign darlıklarda kan bilirubin düşme süresini etkileyen faktörler
Distal malign biliyer darlıklar (DMBD) ekstrahepatik sarılığın nedenlerinden biridir. Bu hastalara preoperatif veya palyatif biliyer drenaj amacıyla perkütan biliyer kolanjiyografi (PTK) ve endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERKP) işlemleri yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı girişimsel işlem yapılan DMBD'lı hastalarda işlem sonrası bilirubin düşme süresini etkileyecek faktörlerin araştırılmasıdır. Çalışmaya Temmuz 2022-Haziran 2023 tarihleri arası Hacettepe Üniversitesi Gastroenteroloji ve Non-Vasküler Girişimsel Radyoloji Bölümlerine sarılık ile başvuran toplam 34 DMBD'ı olan hastalar dahil edildi. Hastalara ERKP sırasında metal/plastik stentler, PTK sırasında 8/10 French (F) kateterler yerleştirilerek drenaj sağlandı. İşlem öncesi hastaların laboratuvar test sonuçları (trombosit sayısı, INR, karaciğer fonksiyon testleri, kan total ve direkt bilirubin düzeyleri) ve görüntülemeleri, işlem sonrası 1.gün, 1.hafta, 2.hafta, 3.hafta ve 4.hafta total ve direkt bilirubin değerleri kayıt edildi. Takipte total ve direkt bilirubin düşme oranları hesaplandı ve işlem sonrası gelişen komplikasyonlar kayıt edildi. Bu bakılan parametreler ile bilirubin düşme hızı karşılaştırıldı, p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda PTK yapılan hastaların ERKP'ya göre işlem sonrası 1.gün bakılan total ve direkt bilirubin değerlerinde anlamlı düşüş görüldü (PTK işlemi öncesi total/direkt bilirubin düzeyleri 10,54/6,25 mg/dL; sonrası 7,15/3,89 mg/dL; p=0,04, p=0,03 sırasıyla). Kolanjit geçiren grupta bilirubin düşme süresinin daha uzun olduğu görüldü (p<0,05). Yapılan korelasyon analizinde işlem öncesi ALT ile işlem sonrası total bilirubin (1.gün-1.hafta r:-0,26, p=0,03, 2.-4.hafta oran r:-0,24, p=0,04), işlem öncesi AST ile işlem sonrası total bilirubin (1.gün-1.hafta oran: r:-0,31, p=0,01, 2-4.hafta oran: r:-0,26, p=0,03) düşme oranları arasında anlamlı negatif korelasyonu saptandı. Sonuç olarak karaciğer fonksiyon testleri ile kan bilirubin düşme süresi arasında negatif korelasyon tespit edildi. Ayrıca PTK yapılan hastalarda işlemden sonra 1. günde bilirubin seviyesinin daha hızlı düştüğü, kolanjitin ise bilirubin düşme hızını azalttığı saptandı.
Sağ ve sol atriyal taşikardi nedeniyle kateter ablasyon tedavisi uygulanan hastaların klinik ve elektrofizyolojik özelliklerine göre uzun dönem takipte sonlanım noktalarının değerlendirilmesi
Atriyal taşikardiler (AT), çoğunlukla medikal tedavilere dirençli, kompleks supraventriküler taşikardilerdir ve günümüzde kateter ablasyon atriyal taşikardilerin çoğunluğunda tercih edilen tedavi yöntemidir. Çalışmamızda kateter ablasyon tedavisinin akut işlem başarısı, uzun dönemli takipte rekürrens oranlarının belirlenmesi, bu sonlanımlar üzerinde etkili olan klinik ve elektrofizyolojik özelliklerin tanımlanması amaçlandı. Çalışmaya semptomatik AT nedeniyle kateter ablasyon yapılan 666 hasta alındı [344 (%51,7) kadın, ortalama yaş 55±16]. 199 hastanın (%29,9) kateter ve 18 (%2,7) hastanın cerrahi ablasyon öyküsü vardı. Tüm hastalarda taşikardi esnasında aktivasyon haritalaması ve gerekli olduğunda entrainment haritalama yapıldı. Sinüs ritminde işleme alınan hastalarda voltaj ve bazı hastalarda geç potansiyel haritalama yapılarak düşük voltaj alanları ve fragmente sinyal izlenen alanlar belirlendi. Makroreentry, sağ ve sol AT'lerde en sık görülen taşikardi mekanizmasıydı (%70,2 ve %52,8). Sağ AT'lerde kavotriküspid isthmus (CTI) bağımlı tipik atriyal flutter, sol AT'lerde ise perimitral ve roof bağımlı AT'ler en sık taşikardi tipiydi. 780 AT işleminden %1,8 major ve %5,7 minör olmak üzere 59 işlemde (%7,5) işlem sonrası komplikasyon görüldü. Akut işlem başarısı %95,9'du ve ortalama 39±23 aylık takip sürecinde hastaların %72,8'inde izlemde atriyal taşiaritmi nüksü görülmedi. 1. yılda rekürrens izlenmeyen sağkalım %82,3, 2. yılda %75,9 iken çoklu işlemler sonrasında ise 1.yılda %90, 2.yılda %86 olarak saptandı. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, atriyal fibrilasyon (AF) (HR:2,43; %95 GA:1,78-3,30; p<0,001), kardiyak cerrahi öyküsü (HR:1,68; %95 GA:1,22-2,30; p=0,001), orta-ciddi triküspid yetmezliği (HR:1,47; %95 GA:1,08-2,01; p=0,014) tüm hastalarda rekürrens için bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışma sonuçları özellikle yüksek çözünürlüklü haritalama sistemlerinin de kullanımı ile AT kateter ablasyonunun, semptomatik hastalarda erken ve uzun dönemli takipte yüksek başarı oranına sahip olduğunu göstermektedir.
Kardiyopulmoner baypasta femoral ven kanülasyonunun de ritis oranına etkisi
De Ritis oranı olarak da bilinen AST/ALT oranı hepatosit hasarı, miyokard hasarı ve bazı kanser türlerinde hızlı ve güvenilir bir belirteç olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada KPB sırasında santral ven kanülasyonundan sonra en çok tercih edilen kanülasyon tipi femoral ven kanülasyonunun De Ritis oranına etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza 2019-2021 yılları arasında KPB geçiren 450 hastayı dahil ettik. Kanülasyon bölgesine göre santral (n=218) ve femoral (n=232) olmak üzere iki gruba ayrılan hastaların preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki serum AST, ALT, GGT ve CRP düzeyleri retrospektif olarak derlenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programında istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Santral kanülasyon grubunda De Ritis oranı preop ve postop dönemlerde sırasıyla 1.13 ve 1.68 (p<0.05) olarak hesaplanmıştır. Serum GGT (sırasıyla 32, 36.5) ve CRP (sırasıyla 3.85, 17.1) düzeyleri postop dönemde preop döneme göre istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir (p<0.05). Femoral kanülasyon grubunda ise postop dönemde preop döneme kıyasla serum AST (sırasıyla 17, 22), ALT (sırasıyla 18, 26), GGT (sırasıyla 21, 24) ve CRP (sırasıyla 1.9, 6.85) düzeyleri istatiksel olarak anlamlı artış gösterirken (p<0.05), De Ritis oranında istatiksel olarak bir değişim gözlemlenmemiştir (p>0.05). Elde ettiğimiz veriler ışığında, santral ven kanülasyonunun daha çok miyokard hasarı süreçleriyle ilişkili olduğunu, femoral ven kanülasyonunda şiddetli şekilde artan ALT düzeyinin yetersiz organ perfüzyonu ve hepatosit hasarından kaynaklandığını düşünmekteyiz.
Periferik intravenöz kateterizasyon sırasında uygulanan terapötik oyunun çocukların ağrı ve anksiyete düzeyleri ile ebeveynlerin anksiyete düzeyleri üzerine etkisi
Randomize kontrollü deneysel tasarım tipindeki araştırma, hastaneye yatış sürecindeki 3-6 yaş arasındaki çocuklara Periferik İntravenöz Kateterizasyon (PİK) sırasında uygulanan terapötik oyun yönteminin çocukların ağrı ve anksiyete düzeyleri ile ebeveynlerin anksiyete düzeyleri üzerine etkilerini belirlemek amacıyla Şubat 2020- Haziran 2020 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin çocuk kliniğine yatışı yapılan terapötik oyun grubu=60 ve kontrol grubu=60 olmak üzere toplam 120 çocuk ve ebeveyni ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında; Veri Toplama Formu, çocuklar için FLACC ağrı ölçeği, CEMS anksiyete ölçeği, ebeveynler için ise STAI-I anksiyete ölçeği kullanıldı. Deney ve kontrol grubundaki çocukların girişim öncesi ağrı ve anksiyete puan ortalamaları benzerdi (p>0,05). PİK sırasında çocukların ağrı puan ortalamalarının deney grubunda 4,45±3,18, kontrol grubunda 7,25±2,81 puan, anksiyete puan ortalamalarının ise deney grubunda 6,08±5,91, kontrol grubunda 18,8±6,34 puan olduğu ve aralarında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bir fark olduğu saptandı (p=0,000). Ebeveynlerin anksiyete puan ortalamalarının PİK öncesinde benzer olduğu (p=0,812), PİK sırasında ise deney grubunda 38,06±18,9 iken kontrol grubunda 64,68±18,56 olduğu ve aralarında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bir fark olduğu saptandı (p=0,000). Ebeveynlerin anksiyete puanı ile çocukların ağrı ve anksiyete puanları arasında güçlü düzeyde ve pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; PİK sırasında 3-6 yaş arasındaki çocuklara uygulanan terapötik oyun yönteminin çocukların ağrı ve anksiyete düzeyleri ile ebeveynlerin anksiyete düzeylerini azaltmada etkili olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Anksiyete, Çocuk Hemşireliği, Hastaneye Yatma, Oyun, Oyun Çocuğu, Terapötik Oyun
Transkateter kapatma yapılan atriyal septal defekt tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada ASD tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi ile kapatma öncesi ve sonrasında klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, prognoz ve sağkalıma etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda Şubat 2016 - Haziran 2020 tarihleri arasında izlenen ve transkateter kapatma yapılan ASD tanılı hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. ASD olgularının sonuçları kontrol grubu ile ve ASD olgularında kapatma işlemi öncesi ve sonrasında kardiyak parametreler karşılaştırılmıştır. Bulgular: ASD tanısı ile tedavi edilen olguların %42,5'i, kontrol grubunun %52,5'i erkekti. ASD olgularının yaş ortalaması 8,8 ± 4.5, kontrol grubunun 9,6 ± 3,9'du. ASD olguları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ASD olgularının sistolik kan basıncı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,025). ASD olguları ile kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, kalp tepe atımı ve diyastolik kan basıncı değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ASD olgularının kalsiyum düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). ASD olguları ile kontrol grubu arasında diğer laboratuvar değerler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma öncesi Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa, Pdis, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma sonrası Pmax, Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmax, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). ASD olgularında transkateter kapatma öncesi EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, transkateter kapatma sonrası Pmax, Pdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmin süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ASD olgularında transkateter kapatma öncesine kıyasla kapatma sonrası grupta Pmax ve Pdis süreleri kısalırken, QTmin süresinin uzadığı saptandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise ASD kapatma öncesi grupta Pmin ve QTc min süreleri daha kısa; Pdis, QTdis ve QTc dis süreleri ise daha uzun saptandı. ASD olgularında transkateter kapatma tedavisinin atriyal ve ventriküler aritmiler üzerine etkinliğini gösteren daha fazla sayıda hasta ile prospektif 24 saatlik EKG ve/veya daha uzun EKG kayıtlarını da içeren elektrofizyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin trakeal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin araştırılması
Çalışmamızda pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin suprastomal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, postoperatif dönemde direkt laringoskopi yapılmış ve görüntülerine ulaşılmış olan, 0-3 yaş aralığında 62 hasta dahil edildi. Hastalar trakeotomi açılma tekniğine göre 3 gruba ayrıldı; vertikal insizyon+traksiyon sütür tekniği grubu (n:24), vertikal insizyon+matüraston sütür tekniği grubu (n:19), inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubu (n:19). Tüm gruplardaki hastaların, postoperatif dönemde trakeotomi ilişkili komplikasyonları direkt laringoskopi görüntüleri ile incelenmiştir; dekanüle olabilen hastalarda trakeokütanöz fistül gelişip gelişmediği belirlenip kaydedilmiştir. Suprastomal bölgede ≥%50 (ağır) kollaps+granülasyon dokusu, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.8, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %26.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %29.2 olarak tespit edildi (p=0.656). Erken dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %8.3, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %9.1, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %13.3 olarak tespit edildi (p=1.0). Geç dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.4, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %36.4, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %37.5 olarak tespit edildi (p=0.423). Kazara dekanülasyon oranı inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %10.5, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %20.8 ve vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %26.3 olarak tespit edildi (p=0.442). Rekanüle edilene kadar hayatı tehdit eden durum ortaya çıkma oranının vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %60, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %20 ve inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %0 olduğu tespit edildi (p=0.394). Trakeokütanöz fistül oranının vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %40, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %33.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %13.3 olduğu tespit edildi (p=0.337). Suprastomal patolojilerin önlenebilmesinde matürasyon sütürünün, kazara dekanülasyon sonrası rekanülasyonu daha kolay yapabilmek için de Björk flep tekniğinin kullanılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.
15 kg altında akut diyaliz yapılan hastaların uzun dönem renal fonksiyonlarının araştırılması
Hayatının erken döneminde ve 15 kg altında iken, renal replasman tedavisi (RRT) uygulanmış olan hastaların prognozları ve sağ kalan hastaların uzun dönemde renal sonuçlarının nasıl olduğu konusunda yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı 15 kg'dan düşük akut RRT uygulanmış olan hastaların klinik özelliklerini incelemek, diyaliz sürecinde ve taburcu olduktan sonraki klinik izlemlerinde böbrek fonksiyonlarını araştırmak, uygulanan RRT modalitelerine ve hastaların klinik özelliklerine göre sağkalımlarını incelemek ve uzun dönemde bu hastaların renal fonksiyonlarını araştırmaktır. Çalışmamızda 80 hasta incelendi. Bu hastaların 43'üne (%53,8) hemodiyaliz (HD), 37'sine (%46,2) periton diyalizi (PD) uygulandı. Hemodiyaliz hastalarının diyaliz başı yaş, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanlarının PD hastalarına göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Diyaliz süreci sonunda 41 hasta (%51,3) sağ kaldı. Ölüm oranı PD uygulanmış hastalarda (%45,9), HD yapılanlara (%11,6) göre yüksek bulundu (p<0,001). Diyaliz ile ilişkilendirilmiş tek mortalite vakası PD grubunda yaşandı. Sağ kalan hastaların diyaliz başındaki boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı değerlerinin ölmüş hastalara göre yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). Vazopressör tedavi kullanımı, mekanik ventilasyona bağlanma oranı ve sepsis tablosu ölmüş olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Çoklu regresyon analizinde sadece vücut ağırlığının düşük olması ve vazopressör tedavi alma durumu sağkalım ile olumsuz yönde ilişkili bulundu. Diyaliz modalitesi sağ kalımı etkilemedi. Son vizite gelen 31 hastanın (%38,8) altısında (%19,3) nefrotik olmayan düzeyde proteinüri saptandı. Üç hastada (%9,6) evre 2 kronik böbrek hastalığı saptandı, bu hastalarda proteinüri veya hipertansiyon gözlenmedi. Ofis kan basıncı ölçümünde hipertansiyonu olan bir hasta saptandı. Ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonunda bir hastanın maskeli hipertansiyonu belirlendi. Sonuç olarak bu hasta grubunda uzun dönemde kronik böbrek hastalığı, proteinüri ve hipertansiyon gibi bulgular görülebileceğinden Çocuk Nefroloji polikliniğinde takipleri düzenli olarak yapılmalıdır. On beş kg altındaki hastalarda periton diyalizi ve hemodiyaliz tedavileri güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabilmektedir. Anahtar kelimler: Akut böbrek hasarı, bebek, periton diyalizi, hemodiyaliz, kateter
İskemik ventriküler taşikardisi olan hastalarda radyofrekans kateter ablasyonu tedavisinin hastalık sonlanımlarına etkisinin değerlendirilmesi
Tekrarlayıcı ventriküler taşikardi (VT) atakları olan iskemik kardiyomiyopatili hastalarda skar homojenizasyonu temelli kateter ablasyonunun klinik VT ablasyonuna göre daha düşük rekürrens oranına sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; iskemik kardiyomiyopatisi olan ve VT saptanan hastalarda skar homojenizasyonu temelli radyofrekans (RF) kateter ablasyonunun, bu hasta grubunda başarı ve rekürrens oranlarını, işleme bağlı komplikasyonları, peri ve post-prosedürel mortaliteyi ve bu sonlanımların hastaya ve işleme bağlı öngördürücülerini belirlemektir. Çalışmaya 01.06.2014-30.11.2018 tarihleri arasında iskemik VT nedeniyle kateter ablasyonu yapılmış olan hastalar alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, komorbidite gibi bazal karakteristik özellikleri, işlem öncesi rutin laboratuvar parametreleri, kullandıkları ilaçlar ve ekokardiyografik parametreleri kaydedildi. Çalışmanın sonlanım noktaları olarak hastaların takiplerinde sürekli VT atağı gelişimi, implante edilebilir kardiyoverter defibrilatörü (İCD) olan hastaların VT'ye tedavi öyküsü, hastane içi, erken ve geç mortalite oranları ve peri-prosedürel komplikasyonlar değerlendirildi. Araştırma popülasyonu 120 erkek (%93,8) ve 8 kadın (%6,2) hasta olmak üzere 128 hastadan oluştu. Hastaların ortalama yaşı 66±10 yıl olarak saptandı. Ablasyon öncesi elektriksel fırtına ile başvuran hasta oranı %40,6 (52) olarak saptandı.. Hastaların ortalama sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SolV EF) %29,6±7,2 idi ve tüm hastaların %57,8'inde SolV EF <%30 olarak belirlendi. Tüm popülasyonun %4,7'sinde peri-prosedürel komplikasyon, %2,3'ünde minör komplikasyon ve %2,3'ünde majör komplikasyon saptandı. Ortanca 22,5 (1-54) aylık izlem süresince %34,4 hastada VT rekürrensi saptandı. Takip boyunca tüm nedenlere bağlı mortalite oranı %30,5 olarak hesaplandı. Bu çalışma sonucunda iskemik kardiyomiyopatisi (İKMP) olan ve RF ile VT ablasyonu yapılan hastalarda rekürrensin en önemli prediktörleri olarak perkütan koroner girişim (PKG) öyküsü, elektriksel fırtına ile başvuru ve EF'nin %30'un altında olması (sırasıyla; HR:2,65; %95 GA:1,28-5,58; p=0,010; HR:1,96; %95 GA:1,07-3,58; p=0,039; HR:6,31; %95 GA:1,48-26,94; p=0,013); tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız prediktörleri olarak Diyabetes Mellitus (DM) varlığı, NYHA>2 olması, SolV EF yüzdesi ve Beyin natriüretik peptid (BNP) düzeyi (sırasıyla; HR:2,86; %95 GA:1,48-5,51; p=0,002; HR:1,91; %95 GA:1,05-3,66; p=0,045; HR:0,95; %95 GA:0,91-0,98; p=0,038; HR:1,10; %95 GA:1,03-1,18; p=0,004) ; kardiyovasküler mortalitenin en önemli prediktörleri olarak da SolV EF düzeyi, BNP düzeyi ve ilk ablasyon işlemi sonrası uygun şok sayısı (sırasıyla; HR:0,93; %95 GA:0,88-0,98; p=0,013; HR:1,07; %95 GA:1,02-1,11; p=0,002; HR:1,12; %95 GA:1,03-1,22; p=0,011) olarak belirlendi. Anahtar kelimeler: İskemik Kalp Hastalığı, Kateter Ablasyonu, Ventriküler Taşikardi.
Hemşirelere internet dolayımlı iletişim yolu ile verilen sürekli eğitimin santral venöz kateter bakım yönetimi üzerinde etkinliğinin incelenmesi
Bu araştırma, kanser hastalarında sıklıkla kullanılan SVK'lere ilişkin hemşirelerin farkındalıklarını sağlayarak bilgi düzeylerini artırmak amacıyla 21 Mayıs- 20 Ekim 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları ABD Hematoloji BD Kliniği ve Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde yürütülmüştür. Araştırmada, internet dolayımlı iletişim uygulamaları (WhatsApp ve e-mail) ile eğitimin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Araştırmada, hemşirelere SVK'lerde kanıta dayalı bakım yönetimi uygulamalarına ilişkin eğitim verilmiştir. Eğitim içeriği; el hijyeni ve aseptik teknik, maksimum steril bariyer önlemleri, önerilen cilt antiseptikleri, kateter hubunun silinmesi, kateter giriş yeri değerlendirme ve pansumanı, kateterden kan ve kan kültürü alma, kateteri kilitleme veya yıkama ve infüzyon setlerinin değişim sıklığı konu başlıklarından oluşmaktadır. Araştırmanın, birinci aşamasında tüm hemşirelere genel bir eğitim verilmiştir. Genel eğitim içeriği, hemşirelerin e-mail adreslerine gönderilmiştir. İkinci aşamasında ise, eğitimin verimliliğini ve uygulanabilirliğini desteklemek amacıyla, modern çağın vazgeçilmez olanaklarından sayılan akıllı telefonlar kullanılmıştır. Bu bağlamda, araştırmaya katılmayı kabul eden ve internet erişimi olan akıllı telefona sahip hemşirelerle sosyal ağ üzerinden (WhatsApp) sürekli eğitim materyalleri paylaşılmıştır. Araştırmada, hemşirelere ön test ve son test uygulanmıştır. Hemşirelere verilen sürekli eğitim uygulamalarının etkinliği ise klinik SVKİ-KDE hızı sürveyans verileri ile değerlendirilmiştir. Araştırma bulgularında; hemşirelerin genel olarak SVK'lere ilişkin bilgi sahibi oldukları görülmüştür. Hemşirelerin eğitim öncesi ve sonrası değerlendirmelerinde; el hijyeni, maske kullanımı, önerilen cilt antiseptikleri, kateter hubunun silinmesi, kateterden kan kültürü alma, kateteri kilitleme veya yıkama ve infüzyon setlerinin değişim sıklığına yönelik sorulan sorularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Diğer yandan, SVKİ-KDE hızını etkileyen diğer faktörler de düşünülerek internet dolayımlı iletişim aracılığıyla verilen sürekli eğitimin tek başına SVKİ-KDE hızını etkilemediği görülmüştür. Bu araştırmada, geleneksel eğitim uygulamalarından farklı olarak internet dolayımlı iletişim yolu (WhatsApp ve e-mail) ile verilen eğitim modeli kullanılmıştır. Bu eğitim modelinin, son yıllarda eğitim alanında popüler olan mobil öğrenme şekliyle hemşirelere bilginin hızlı ve kolay bir şekilde ulaşmasına olanak tanıması ve hizmet içi eğitimde sürekliliği sağlaması bakımından katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu nedenle, bu tarz bir eğitim yaklaşımının sağlık iletişimi alanında geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Santral venöz kateter; erişkin hematoloji; hemşire; eğitim
Çocuk hastalarda uygulanan venöz kateter çeşitleri ve oluşan komplikasyonlarının retrospektif değerlendirilmesi
Santral venöz kateterizasyon (SVK) uygulamaları pediatrik hastaların takip ve tedavisinde önemli girişimlerden bir tanesidir. Çocuklarda damar çaplarının küçüklüğü, damar yapılarının tam gelişmemiş olması ve anatomik farklılıklar, uygun çap ve boyutta kateter temininde yaşanan zorluklar nedeniyle SVK uygulamaları erişkin hastalara göre daha güçtür. Bu çalışmada 35, 15 ve 4 yıllık deneyimli ellerde anatomik işaretlerle SVK uygulamaları ve karşılaşılan komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisi
Bu araştırma, kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce kateteri klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Örneklemi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren 60 hasta oluşturmuştur. Veriler 25 Mart 2016 – 21 Aralık 2017 tarihleri arasında toplanmıştır. Yaş grubu ve cinsiyete göre randomize edilerek 60 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Uygulama grubundaki hastalarda kalıcı üriner kateteri çıkarma istemi verildikten sonra, idrarın mesanede birikmesi için hastaların kalıcı üriner kateteri 3 saat süreyle üst üste iki kez klemplenmiştir ve her 3 saatin sonunda klemp açılarak 5 dakika süreyle idrarın akması sağlanmıştır. Kontrol grubundaki hastalarda ise klempleme yapılmaksızın kateter çıkarılmıştır. Kateter çıkarıldıktan sonra ilk idrar yapmada çıkan idrar miktarı ölçülmüş olup ilk miksiyon süresi dakika olarak hesaplanmıştır. Verilerin analizinde Ki-kare ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Sonuç olarak kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarını ve miksiyon süresini etkilemediği saptanmıştır. Total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren hastalarda kalıcı üriner kateter çıkarılmadan önce katetere klempleme uygulanmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Klempleme; üriner kateterizasyon; hemşirelik
Periferik intravenöz kateterizasyon becerisi geliştirilmesinde simülasyona dayalı öğretimin etkisinin incelenmesi
Araştırma, hemşirelik öğrencilerinin periferik intravenöz kateterizasyon (PİK) becerisi geliştirilmesinde simülasyona dayalı öğretimin etkisinin incelenmesi amacıyla randomize kontrollü deneysel tasarımda yapılmıştır. Araştırma, Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nde Şubat 2018– Haziran 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma evrenini; Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi 2017-2018 öğretim yılında ikinci sınıfta öğrenim gören 288 öğrenci oluşturmuştur. Örneklem seçiminde tabakalı örnekleme yöntemi kullanılmış; deney grubunda 36, kontrol grubunda 36 olmak üzere toplam 72 öğrenci araştırmada yer almıştır. Araştırmaya katılan tüm öğrencilere araştırmacı tarafından geleneksel eğitim yöntemiyle PİK eğitimi verilmiştir. Geleneksel eğitimin ardından deney grubundaki öğrenciler ile simülasyon uygulaması gerçekleştirmiştir. Veriler anket ve gözlem yoluyla toplanmıştır. Araştırmaya katılan tüm öğrencilere "Birey Tanıtım Formu", "İntravenöz Kataterizasyon Bilgi Testi" uygulanmıştır. Deney grubundaki öğrencilere simülasyon uygulamasının ardından "Öğrenmede Öğrenci Memnuniyeti ve Özgüven Ölçeği", "Simülasyon Tasarım Ölçeği" uygulanmıştır. Öğrencilerin PİK beceri düzeyleri hibrit simülasyon yöntemiyle "İntravenöz Kateterizasyon Beceri Kontrol Listesi" kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik dağılımlar, Mann-Whitney U tesi, Bağımsız gruplar t testi, Wilcoxon testi ve Kikare analizi kullanılmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Kurulundan onay ve araştırmanın yürütüleceği kurum olan Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dekanlığı'ndan yazılı izin alınmıştır. Araştırmaya katılmayı kabul eden standardize hasta ve öğrencilerden araştırma hakkında bilgilendirme yapıldıktan sonra sözlü ve yazılı izin alınmıştır. Araştırmanın sonucunda; Deney grubunda yer alan öğrencilerin yaş ortalamasının 20.56±0.652, kontrol grubunda yer alan öğrencilerin yaş ortalamasının 20.86±0.723 olduğu, öğrencilerin, %83.3'ünün kadın olduğu, deney grubundaki öğrencilerin %63.8'inin, kontrol grubundaki öğrencilerin ise %55.5'inin hemşirelik mesleğini kendine uygun gördüğü, deney grubunda yer alan öğrencilerin %38.8'inin kontrol grubunda yer alan öğrencilerin %47.3'ünün hemşirelik mesleğini isteyerek seçtiği, deney grubundaki öğrencilerin %77.7'sinin kontrol grubundaki öğrencilerin %69.4'ünün bilgisayara sahip olduğu saptanmıştır. Simülasyon eğitimi öncesi PİK bilgi ön test puan ortalamaları deney grubu öğrencilerin 58.89±14.60, kontrol grubu öğrencilerin 54.86±14.90 puandır. Simülasyon eğitimi sonrası PİK bilgi son test puan ortalamaları deney grubu öğrencilerin 78.19±15.68, kontrol grubu öğrencilerin 71.11±16.13 puandır. Yapılan bağımsız gruplar t testi ve Mann Whitney U testi sonucunda deney ve kontrol grubundaki öğrencilerin PİK bilgi ön test puan ortalamaları ve son test puan ortalamaları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (t=1.159, p=0.251; Z=-1.771, p=0.076). Deney grubu öğrencilerinin "Öğrenmede Öğrenci Memnuniyeti ve Özgüven Ölçeği" toplam madde puan ortalaması 4.33±0.42 olarak bulunmuşken, "Simülasyon Tasarım Ölçeği" 'nin ilk bölümü olan "En İyi Tasarım Öğeleri" bölümünden aldıkları toplam madde puan ortalaması 4.39±0.33, "Simülasyon Tasarım Ölçeği" 'nin ilk bölümü olan "En İyi Tasarım Öğeleri" bölümü toplam madde puan ortalaması 4.56±0.31 olarak bulunmuştur. Hibrit simülasyonda PİK beceri performans puan ortalamaları deney grubu öğrencilerin 44.47±3.72, kontrol grubu öğrencilerin 32.47±5.55'dir. PİK beceri performans puan ortalamaları açısından iki grup arasında önemli derecede anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<.001). Simülasyon eğitimi alan öğrenciler simülasyona dayalı öğretimin PİK becerisini olumlu etkilediğini, uygulama sonrasında video kayıtları izleyerek eksikliklerini görmelerinin klinik öncesi beceri performansına katkı sağlayacağını ve kliniğe çıkmadan önce bu eğitimin kliniklerde uygulama sırasında hata oranlarını azaltacağını ifade etmişlerdir. Araştırma sonucunda simülasyona dayalı öğretim yönteminin hemşirelik öğrencilerine deneyime dayalı öğrenme imkanı sunması ve geri bildirim sağlamasının periferik intravenöz kateterizasyon beceri düzeylerinin geliştirilmesinde etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler; Simülasyon; hemşirelik eğitimi; periferik intravenöz kateterizasyon
Periferik intravenöz kateter uygulamasında üç farklı nonfarmakolojik yöntemin ağrı üzerine etkisinin incelenmesi
Bu araştırma, sağlıklı yetişkin erkek bireylerde periferik intravenöz kateter uygulaması esnasında bireyin öksürtülmesi, spirometre üfletilmesi ve stres topu kullanımının ağrı üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, Mart 2015- Eylül 2015 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Dr. Raşit Durusoy Kan Merkezi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 30-40 yaş aralığında araştırma sınırlılıklarına uyan, üç ölçüm sonrası basınç ağrı eşiği ortalaması 8-16 Lb olan ve her bir çalışma grubunda 30'ar olmak üzere toplam 120 sağlıklı yetişkin erkek birey oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında; bireylerin ağrı basınç eşiğini ölçmek için "Baseline Algometre (66 Lb/30 Kg)", araştırma hakkında bireyleri bilgilendirmek ve onamlarını almak amacıyla "Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu", bireylere ait tanıtıcı bilgileri elde etmek amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen "Birey Tanıtım Formu", bireylerin işlem sırasında hissedilen ağrı şiddetini değerlendirmek amacıyla "Görsel Kıyaslama Ölçeği (GKÖ)", spirometre ve stres topu kullanılmıştır. Araştırma ölçütlerine uyan bireyler basit randomizasyon yöntemiyle uygulama ve kontrol grubuna atanmıştır. Bireylerin yazılı onamları alındıktan sonra, tanıtıcı bilgileri alınarak Birey Tanıtım Formu'na kaydedilmiştir. Daha sonra, bireylere GKÖ'nin kullanımı hakkında bilgi verilmiştir. Uygulanan yöntemden habersiz olan bir sağlık personeli bireylerin uygulamadan 5 dakika önceki ve uygulamadan hemen sonraki kan basıncı, nabız hızı, parmak tipi pulse oksimetre cihazı ile periferik oksijen satürasyonu değerlerini veri toplama formuna kaydetmiştir. Tüm intravenöz kateterizasyon işlemleri, aynı araştırmacı tarafından sol koldaki antekübital vene uygulanmıştır. Yapılan tüm kateterizasyon uygulamalarında 20 numaralı periferik intravenöz kateter kullanılmıştır. Periferik intravenöz kateterizasyon gerçekleştirildikten hemen sonra bireyin işlem esnasında hissettiği ağrı düzeyi ve hemodinamik değerleri alınıp kaydedilmiştir. Daha sonra bireye turnike tekrar uygulanarak katetere yerleştirilen steril bir enjektör aracılığı ile bireyden kan bağışı uygunluğunu test etmek amacıyla 5-6 cc kan alınmıştır. Uygulama gruplarında yer alan bireylere, standart periferik intravenöz kateter uygulama protokolü dışında şu farklılıklar uygulanmıştır; öksürme grubunda yer alan bireylerden girişimden önce orta derecede bir kez öksürmesi, 10 saniye sonra aynı şiddette bir kez daha öksürmesi istenmiş, ikinci öksürme sırasında kateterizasyon gerçekleştirilmiştir. Spirometre grubundaki bireylerden, 20 saniye süresince spirometreyi kullanarak topları havaya kaldıracak şekilde derin nefes alması ve nefesini vermesi istenilmiş, 20 saniyelik uygulamanın hemen sonrasında kateterizasyon gerçekleştirilmiştir. Stres topu grubundaki bireylerden, girişimden 2 dakika önce intravenöz uygulama yapılmayacak taraftaki eline verilen stres topunu sıkıp gevşetmesi ve bu işlemi kateterizasyon işlemi tamamlanıncaya kadar sürdürmesi istenilmiştir. Kontrol grubunda yer alan bireylere sadece standart periferik intravenöz kateter uygulaması yapılmıştır. Araştırma verileri Kruskal Wallis testi, Dunn's testi, Wilcoxon İşaret Sıra testi ve Pearson ki-kare testi ile değerlendirilmiştir. Periferik intravenöz kateter uygulaması sonrasında; öksürme grubundaki bireylerin ağrı puan ortalaması 19.5±13.6, spirometre grubundaki bireylerin 28.3±20.2, stres topu grubundaki bireylerin 32.1±23.8, kontrol grubundaki bireylerin ise 45.5±19.5 olarak saptanmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda; kontrol grubundaki bireylerin ağrı puan ortalamaları ile öksürme, spirometre ve stres topu gruplarındaki bireylerin ağrı puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark saptanmış olup (p<0.05), öksürme ve spirometre, spirometre ve stres topu, öksürme ve stres topu gruplarındaki bireylerin ağrı puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, potansiyel mekanizması valsalva manevrasına ve dikkati başka yöne çekme yöntemine dayalı olan öksürme tekniği başta olmak üzere spirometre üfleme, stres topu sıkma yöntemlerinin periferik intravenöz kateter uygulamaları sırasında gelişen ağrıyı azaltmada diğer yöntemlere göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Ağrı; Basınç Ağrı Eşiği; Nonfarmakolojik Yöntem; Periferik İntravenöz Kateterizasyon; Valsalva Manevrası.
Santral juguler venöz katater uygulamalarında ultrasonografik ileri iğne teknolojilerinin etkinliği
Giriş Acil servisler çok sayıda kritik hastanın bakıldığı birimlerdir. Hasta bakım sürecinde tanı ve tedaviyle ilgili anlık kritik kararlar acil servis hekim ve hastaları için önem arz etmektedir. Bu tanı ve tedavi süreçlerinde ultrasonografi hekimlerin sık başvurduğu görüntüleme yöntemlerinden biridir. Ultrasonografinin taşınabilirliği, dinamik kullanımı, pratik uygulanması ve hastaya radyasyon maruziyeti olmaması gibi özellikleri tanı ve tedavi sürecinde ultrasonografiyi ön plana çıkarmaktadır. Ultrasonografi komplikasyonları azaltması ve başarı oranlarını yükseltmesi nedeniyle girişimsel işlem uygulamalarında literatürde önerilen bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Yeni geliştirilen ileri iğne teknolojili ultrasonografilerin işlem süresini ve komplikasyonları azaltacağı, başarı oranlarını yükselteceği düşünülmektedir. Ancak bu yöntemler ile yapılmış çalışmalar çok az sayıdadır ve model üstünde yapılmış çalışmalardır. Bizim çalışmamız yeni ileri iğne teknolojili ultrasonografilerin işlem süresi, komplikasyon ve başarı oranlarının standart 2-Boyutlu( B ) ultrasonografiye göre üstünlüğünü araştırmayı hedeflemiştir. Yöntem Çalışmaya Ege Üniversitesi Hastanesi Acil Servis'ine Kasım 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında başvuran hastalardan santral venöz yol ihtiyacı olanlar dahil edilmiştir. Hasta ve/ veya yakınının onamı alınan olgulardan 64 hastaya standart 2-B ultrasonografi cihazı, 36 hastaya Axotrack ultrasonografi cihazı, 32 hastaya ileri iğne teknolojili ultrasonografi cihazı ile internal jugüler katater takılmıştır. Hastaların olgu numarası, bilinen hastalıkları, kullandıkları ilaçları, boy-kilo değerleri, vital bulguları kaydedilmiştir. Kateter uygulayan hekim hastanın boynunun kateter yerleştirmek için uygunluğunu zor veya kolay olarak değerlendirmiştir. Kateter uygulama sürecinde başarı ve komplikasyon durumu, girişim sayısı, işlem süresi olgu rapor formuna yazılmış ve hekimin süreçle ilgili memnuniyeti belirlenmiştir. Elde edilen bu veriler uygun tekniklerle karşılaştırılmıştır. Bulgular Çalışmada 2-B usg, Axotrack usg ve ileri iğne usg tekniği uygulanan hastalar arasında yaş, vital, kan sulandırıcı kullanımı, zor-kolay boyun yorumu, boy ve vücut ağırlığı açısından anlamlı fark saptanmamaktadır. 2-B usg kullanılan hastaların %54.7'sine (35 kişi) 2 ve %28.1'ine (18 kişi) 1 ponksiyon yapılırken; Axotrack kullanılan hastaların %72.2'sine (26 kişi) 3 ve %22.2'sine (8 kişi) 4 ponksiyon yapılırken; ileri iğne usg kullanılan hastaların %59,4'üne (19 kişi) 2 ve %34.4'üne (11 kişi) 1 ponksiyon yapılmıştır. 2-B usg ile kateter takılan hastaların %23.4'ünde (15 kişi) ; Axotrack ile kateter takılan hastaların %22.2'sinde (8 kişi) ve ileri iğne usg ile işlem yapılan hastaların %9.4'ünde (3 kişi) hematom komplikasyonu gelişmiştir. 2-B usg ile kateter takılan hastaların %6.3'ünde (4 kişi) ; Axotrack usg ile kateter takılan hastaların %8.3'ünde (3 kişi) ve ileri iğne usg ile işlem yapılan hastaların %3.1'inde (1 kişi) arter ponksiyonu gelişmiştir. 2-B usg tekniği kullanılan hekimlerin %23.4'ü (5 kişi) 5 , %21.9'u (14 kişi) 6 ve %17.2'si (11 kişi) 4 memnuniyet puanı verirken, Axotrack usg tekniği kullananların %75.0'ı (27 kişi) 1, ve %19.4 (7 kişi) 2 puan verirken, ileri iğne usg tekniği kullanılan hekimlerden %31.3'ü (10 kişi) 7 , %28.1 'i (9 kişi) 8 ve %18.8 (6 kişi) 6 puan vermiştir. 2-B usg tekniği kullanılan hastaların %92.2'sinde (59 kişi) ; Axotrack usg tekniği kullanılan hastaların %5.6'sında (2 kişi), ileri iğne usg tekniği kullanılan hastaların %100'ünde (32 kişi) başarı vardır. Kullanılan tekniğe göre başarı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001) . Sonuç Santral venöz kateter uygulamaları ultrasonografi eşliğinde yapılmalıdır. İleri iğne teknolojili ultrasonografiler ile komplikasyon ve işlem süresini düşürmek, başarı oranlarını yükseltmek hedeflenmektedirler. Çalışmada ileri iğne teknolojili ultrasonografi ile ilk giriş başarısı, uygulayıcı memnuniyeti, uygulama süresi ve başarı oranı olarak standart 2-B ultrasonografiden daha iyi sonuçlar elde edilmiştir ve her üç teknikte de komplikasyon oranları benzer sonuçlanmıştır. İleri iğne teknolojili ultrasonografilerle model üstünde yapılmış az sayıda çalışmalar vardır. Bu yeni teknolojilerle gerçek hasta çalışmaları yapılmalı ve tekniklerin geliştirilmesine devam edilmelidir. Geliştirilen yeni yöntemlerle komplikasyonların azaltılması, hasta ve hekim konforunun artırılması hedeflenmelidir.
Perkütan koroner girişim sonrası uygulanan reiki ve akupresürün femoral kateter çekimi sırasındaki ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularına etkisi: randomize kontrollü çalışma
Araştırma, perkütan koroner girişim sonrası uygulanan reiki ve akupresürün femoral kateter çekimi sırasındaki ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularına etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Prospektif randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n=28), akupresür grubu (n=28) ve kontrol grubu (n=28) olmak üzere 84 hasta ile gerçekleştirildi. Femoral kateter çekiminden 20 dakika önce reiki grubuna yedi çakra bölgesine 18 dakika reiki, akupresür grubuna LI4, HT7 ve PC6 noktalarına 20 dakika akupresür uygulandı. Kontrol grubuna ise standart bakım uygulandı. Her üç gruba uygulama öncesi ve femoral kateter çekiminden beş dakika sonra Visual Analog Skala, Spielberger Durumluk Anksiyete Ölçeği ve yaşam bulguları takip formu uygulandı. Elde edilen veriler paired t test, One-Way ANOVA ve Tukey test istatistiği kullanılarak değerlendirildi. Uygulama öncesi ağrı, anksiyete ve yaşam bulguları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Uygulama sonrası ise reiki ve akupresür grubunda yer alan hastaların kontrol grubunda yer alan hastalara kıyasla ağrı ve anksiyete düzeyinde azalma, sistolik ve diyastolik kan basıncı, kalp atım sayısı ve solunum sayısı ortalamalarında düşüş olduğu belirlendi ve gruplar arası fark istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0.05). Araştırma sonucunda perkütan koroner girişim sonrası femoral kateter çekimi öncesinde uygulanan reiki ve akupresürün ağrı ve anksiyeteyi azalttığı, yaşam bulgularını ise iyileştirdiği saptandı.
Ultrasonografi ile ölçülen arteriyal kan akımının radiyal arterkateterizasyonuna etkisi
Amaç: Çalışmada, genel ve lokal anestezi sonrası invaziv arteriyal monitörizasyon planlanan hastalarda, USG ile radiyal arter akım ölçümleri yapılarak arteriyal kataterizasyonun ilk geçiş başarısına, kataterizasyon süresine ve cilt perforasyon sayısına olan etkisi araştırıldı. Yöntem: Çalışma; anestezisti tarafında invaziv arteriyal monitörizasyonu uygun görülmüş ve kataterizasyonu USG eşliğinde yapılmış hastalar dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar, lokal anestezi sonrası arter kanülasyon grubu (Grup L), indüksiyon sonrası arter kanülasyonu grubu (Grup G) olarak ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları ve kateteriasyon öncesi radyal arter akım ve çapları kaydedilip bu hastalarda radial artere ilk geçiş başarısı, kullanılan katater sayısı, cilt perforasyon sayısı, başarılı kanülasyona ulaşma süresi (saniye) değerlendirildi. Bulgular: Grup L'nin kanülasyon sırasındaki sistolik kan basınçları, diyasyolik kan basınçları, ortalama arter basınçları ve SPO2 değerleri Grup G'den yüksek bulundu (p<0,001). İki grup arasında arter çapları arasında anlamlı fark görülmedi (p:0,872; p:0,239). Grup L'de akım parametleri daha yüksek olarak bulundu (p<0,001; p:0,003). İki grup arasında kateterizasyon başarısı açısından fark görülmedi (p:0,152; p:0,152; p:0,152; p:0,212). Ancak diyabetes mellitus (OR: 2,043, P: 0,027, CI %95: 1,26-46,9), hipertansiyon (OR:1,603, P:0,042, CI %95: 1,05- 23,29) ve end diyastolik akım düşüklüğü (OR: 0,221, P:0,023, CI %95: 0,662-0,970) kateterizasyon başarızlığında risk faktörü olarak belirlendi. Sonuç: Radial arter akımlarına bakıldığında; lokal anestezi ile kanülasyon sırasında ölçülen Pik Sistolik ve End-Diyastolik arter akımlarının genel anestezi sonrası ölçülen akımlardan yüksek görüldü. Genel anestezi ile meydana gelen MAP düşüşü arter kan akışı yanıtının ana belirteçlerinden olabilir. Çalışmada lokal anestezi ile genel anestezi gruplarının kataterizasyon başarılarına bakıldığında anlamlı fark bulunmadı. Diyabetes mellitus, hipertansiyon, end diyastolik arter akımı ilk geçiş başarısızlığına etki eden risk faktörleri olarak bulundu. Pik sistolik radiyal arter akımı için cut off değer 33.6 cm/s; end diyastolik radiyal arter akımı için cut-off 7.6 cm/sn olarak bulundu. Anahtar kelimeler:invaziv arteriyal kateterizasyon, akım, USG
Hemşirelik öğrencilerinin port kateter uygulaması ile ilgili bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Onkoloji hastalarında sık kullanılan port kateter uygulamasında, kateter bakımından primer olarak hemşireler sorumludur, bakımın planlı ve sistematik yönetimi önemlidir. Amaç: Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinin port kateter uygulaması ile ilgili bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacı ile tanımlayıcı olarak planlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, İstanbul ili Avrupa Yakası'nda bulunan bir vakıf üniversitesinin Hemşirelik Yüksekokulu 2. , 3. ve 4. sınıf öğrencilerinden 248 öğrenci ile yapıldı. Veriler kurum izni ve etik kurul onayı alınarak anket formu ile toplandı. Anketler SPSS 16.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Port Kateter Uygulaması Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu puanlarının 1 ile 26 arasında değiştiği, bilgi formu puan ortalamasının 15,49 ± 5,722 olduğu tespit edildi. Port Kateter Uygulaması Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu puanları, hemşirelik öğrencilerin eğitim gördükleri sınıfa göre, mezun oldukları lise türüne göre, mesleğini isteyerek tercih etme durumuna göre, akademik başarısına göre, port kateter uygulaması hakkında bilgi sahibi olma durumuna göre, port kateter uygulamasında hemşirelerin sorumluluklarını bilme durumuna göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Hemşirelik eğitimi sürecinde port kateter ile ilgili bilgi ve uygulamaların geliştirilmesi, klinik alanda port kateter ile ilgili çalışmaların yapılması ve çalışma önerilerinin rehber alınması yönünde önerilerde bulunuldu. Anahtar Sözcükler: Port kateter, bilgi düzeyi, kateter uygulaması, hemşirelik öğrencileri, tedavi süreci
Yoğun bakım hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili enfeksiyonları önlemede kanıta dayalı kılavuz bilgilerini kullanma durumları
Bu çalışma, hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarını önlemede kanıta dayalı kılavuz bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla, tanımlayıcı tipte planlandı ve uygulandı. Araştırmanın örneklemini 25.02.2021-01.05.2021 tarihleri arasında, Türkiye'deki yoğun bakım ünitelerinde görev yapan 394 hemşire oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Hemşire Kişisel Bilgi Formu " ve "Yoğun Bakım Hemşirelerinin Santral Venöz Kateter İlişkili Enfeksiyonları Önlemede Kanıta Dayalı Kılavuz Bilgilerini Değerlendirme Testi" kullanıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve karşılaştırma testleri kullanıldı. Katılımcıların santral venöz kateter ilişkili enfeksiyonların önlenmesine ilişkin bilgi testi puan ortalaması 5.15±2.19 bulundu. En çok doğru yanıt verilen uygulama (n=332) "santral venöz kateter yoluyla lipid emülsiyonları verilen infüzyon setlerinin 24 saat içerisinde değiştirilmesi önerilmektedir" olduğu bulundu. Bu çalışmada hemşirelerin santral venöz kateter ile ilişkili enfeksiyonların önlenmesinde kanıta dayalı uygulamalara ilişkin bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı, eğitim ve deneyimin fazla olması bilgi düzeyini arttırdığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Santral venöz kateter, kateterle ilişkili enfeksiyon, kan dolaşımı enfksiyonu, yoğun bakım hemşiresi
Radial arter kateterizasyonunda akıllı gözlük entegre ultrasonografi kullanımının işlem başarısı ve anestezist konforu üzerine etkisi
"Radial Arter Kateterizasyonunda Akıllı Gözlük Entegre Ultrasonografi Kullanımının İşlem Başarısı ve Anestezist Konforu Üzerine Etkisi "Amaç: Ultrasonografi (USG) ile yapılan vasküler girişimlerde uygulayıcının konforu ve el-göz koordinasyonu özellikle radial arter gibi küçük boyuttaki yapılara uygulanan girişimlerde oldukça önem kazanmaktadır. Bu bağlamda akıllı gözlük entegre USG kullanımıyla yapılan radial arter kateterizasyonunun, deneyimleri farklı sayıda olan uygulayıcılarda el-göz koordinasyonunu artırarak standart USG kullanım ile yapılan girişime kıyasla girişim başarısını artırması, süreyi kısaltması, daha konforlu bir USG kullanımı deneyimi sağlayarak memnuniyeti artırması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde elektif olarak ameliyat edilecek olan >18 yaş üstü, radial arter kateterizasyonu yapılacak hastalar iki gruba ayrıldı.İlk gruba standart USG görüntülemesiyle ikinci gruba akıllı gözlük entegre USG görüntülemesiyle girişim deneyimi farklı sayıda olan olan iki anestezist tarafından radial arter kateterizasyonu gerçekleştirildi. İki grupta da girişimin başarılı olma oranına bakıldı ve girişim süresi ölçüldü. İşlem sonrası anestezist memnuniyeti 5'li Likert ölçeğiyle değerlendirildi. Bulgular: Standart USG kullanımıyla yapılan radial arter kateterizasyonuna 60, akıllı gözlük entegre USG ile yapılan kateterizasyona 59 hasta dahil edildi. İki grup arasında hastaların demografik verileri açısından anlamlı fark bulunmadı. Deneyimi daha az olan uygulayıcının akıllı gözlük entegre USG ile yaptığı girişim süresi, standart USG kullanımıyla yapılan girişim süresinden daha kısa bulundu (99,73±75,18 , 49,07±29,9 ; p<0,001). Aynı uygulayıcıda akıllı gözlükle yapılan girişimler, standart kullanıma kıyasla memnuniyet düzeyi artmış olarak değerlendirildi (p=0,001). Deneyimi daha fazla olan uygulayıcı da, iki uygulama arasında girişim süresi (59,13±41,98 , 44,66±32,24 ; p>0,001) memnuniyet düzeyi açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0,001). Sonuç: Akıllı gözlük entegre USG kullanımıyla yapılan radial arter kateterizasyonu, girişim tecrübesi az olan uygulayıcılarda standart kullanımına oranla girişim süresini kısaltmaktadır. El-göz koordinasyonunu artırması işlem süresini kısaltmakta ve standart USG görüntülemesiyle yapılan girişime kıyasla memnuniyeti artırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Radial arter kateterizasyonu, USG, Akıllı gözlük
İki farklı periferik intravenöz kateter ile yapılan girişimin flebit gelişimi ve kateter maliyeti üzerine etkisi
Bu araştırma teflon ve violan yapıdaki periferik intravenöz kateterlerin rutin (72 saatte bir) ve klinik bir endikasyon varlığında değiştirildiği hastalarda flebit gelişimi ve maliyet açısından farklılık oluşup oluşmadığını belirlemek, hasta memnuniyetini değerlendirmek amacıyla yarı deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Araştırma Kasım 2021- Nisan 2022 tarihleri arasında Torbalı Devlet Hastanesi Dahili Servislerinde yatan, dahil edilme kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 hastada gerçekleştirilmiştir. Hastalar kontrol grubunda periferik intravenöz kateteri rutin değişen gruplar teflon grubu 25, vialon grubu 25 ve çalışma grubunda periferik intravenöz kateteri klinik endikasyon varlığında değişen gruplar teflon grubu 25, vialon grubu 25 olmak üzere ayrılmıştır. Kontrol grubundaki hastaların periferik intravenöz kateteri rutin 72 saatte 1 değiştirilmiştir. Çalışma grubundaki hastaların periferik intravenöz kateteri klinik endikasyon varlığında değiştirilmiştir. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Görsel infüzyon Flebit Tanılama Skalası ve Newcastle Hemşirelik Bakımından Memnuniyet Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotları, Cochran Q testi, Kolmogorov Smirnov ve Shaphiro Wilk testleri, Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda periferik intravenöz kateteri klinik endikasyon varlığında değişen teflon grubunda 48. saatten itibaren flebitin geliştiği 72. saatte en fazla flebitin görüldüğü, vialon grubunda 72. saatten itibaren flebitin geliştiği 96. saatte en fazla flebit geliştiği ve gruplar arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0,05), kontrol ve çalışma gruplarında maliyetler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p<0,05) ve teflon gruplarının vialon gruplarına göre maliyetinin daha az olduğu, grupların memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmadığı (p>0,05) ve memnuniyet düzeylerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak hastaların periferik intravenöz kateter giriş yeri flebit gelişimi açısından sık aralıklarla gözlemlenmeli ve kayıt altına alınmalı, klinik endikasyon varlığında değişimleri sağlanmalı, özellikli hasta gruplarında invaziv işlemlerin azaltılması açısından vialon kateterlerin kullanımının yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.
Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonu
Giriş: Proksimal aort cerrahisi için çeşitli kanülasyon teknikleri kullanılmıştır, ancak hangi kanülasyon yerinin en iyi olduğu tartışmalı olmaya devam etmektedir. Santral ve periferik kanülasyon stratejileri ve bunların beyin koruyucu etkileri halen incelenmektedir. Kanülasyon ve gerekirse antegrad serebral perfüzyon yapabilmeyi sağlayan innominate arter kanülasyonu son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonunun avantajları ve dezavantajları incelenerek postop dönemdeki mortalite ve morbiditeye olan etkileri değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: 2018 ve 2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde proksimal aort hastalıkları sebebiyle elektif ve acil cerrahi yapılan 199 hasta kaydedildi. Operasyonda eş zamanlı olarak aort kapak cerrahisi, hemiarkus replasmanı ve total arkus replasmanı yapılan hastalar da çalışmaya dahil edildi. Mitral ve triküspit kapak replasmanları, koroner baypas ve farklı ek kardiyak prosedürler çalışma dışı tutuldu. Bu dönemde üstteki şartlara uygun olarak opere edilen 199 hastadan 23 tanesinde innominate arter kanülasyonu kullanılmıştır. Tüm hastaların yaş ve cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı veya kalp cerrahisi öyküsü kaydedildi. Hastaların elektif ya da acil olarak operasyona alınıp alınmadığı, operasyonda yapılan prosedürlerin tipi kaydedildi. Kardiyopulmoner baypas (KPB) süreleri, kros klemp süreleri, total sirkulatuar arrest (TCA) süreleri ve yapılan perfüzyon tipleri kaydedildi. Aort kapak replasmanı yapılan hastalarda mekanik ve biyolojik kapak kullanımı not edildi. Preop hemoglobin, hematokrit, platelet, kreatin ve üre değerleriyle postop 1. gün ve postop 7. gündeki değerler kaydedildi. Tüm hastalardaki mortalite ve morbidite değerlendirildi. Postop yoğun bakımda ve serviste yatış süreleri kaydedildi. Postop nörolojik olay, hemodiyaliz, revizyon ve mortalite kaydedildi. Hastalara verilen kan ve kan ürünü replasmanı miktarları kaydedildi. Bulgular: İnnominate arter kanülasyonu Grup 1 (23 Hasta), diğer kanülasyonlar Grup 2 (176 Hasta) olarak karşılaştırıldı. Grup 1 ve 2 arasında mortalite (%13 ve %18,8 p:0,773), revizyon (%17,4 ve %13,1 p:0,526), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,2 p:0,752) ve nörolojik olay (%17,4 ve %16,5 p:0,526) açısından anlamlı fark bulunmadı. Hastalara verilen ES replasmanı miktarı Grup 1'de 3,95 ± 3,21 ünite, Grup 2'de 3,04 ± 2,55 ünite (p:0,176), tüm kan ve kan ürünleri replasmanları Grup 1'de 7,56 ± 6,33 ünite, Grup 2'de 5,65 ± 5,11 ünite (p:0,51) olarak bulundu. Ortalama KPB süresi Grup 1'de 154,2 ± 31,6 dakika, Grup 2'de 163,5 ± 71 dakika (p:0,760), ortalama kros klemp süresi Grup 1'de 105,4 ± 30,2 dakika, Grup 2'de 111,7 ± 51,9 dakika (p:0,646) ve ortalama TCA süresi Grup 1'de 26,6 ± 8,5 dakika, Grup 2'de 28,4 ± 10,5 dakika (p:0,741) olarak bulundu. Postop yoğun bakım yatışı Grup 1'de 3,13 ± 1,84 gün, Grup 2'de 3,07 ± 3,66 gün (p:0,167), servis yatışı Grup 1'de 6,69 ± 3,59 gün, Grup 2'de 6,20 ± 4,85 gün (p:0,429) olarak bulundu. Aksiller kanülasyon yapılan 1 hastada arterin diseke olması sebebiyle greft interpozisyonu yapıldı. 2 hastada hastane yatışı süresince yara yerinde akıntı gelişti. 1 hastada postop 3 ay sonra yara bölgesinde seröz akıntı olması sebebiyle içeride bırakılan güdük greft parçasının eksize edilerek çıkarılması gerekti. İnnominate arter kanülasyonu yapılan hiçbir hastada greft enfeksiyonu veya yara yeri iyileşmesiyle ilgili bir sorun görülmedi. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile aksiller arter kanülasyonu (n = 97) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %20 p:0,560), revizyon (%17,4 ve %12,4 p:0,506), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,4 p:0,748) ve nörolojik olay (%17,4 ve %20,6 p:0,728) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile femoral arter kanülasyonu (n = 13) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %46 p:0,046), revizyon (%17,4 ve %38,5 p:0,235), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %23,1 p:0,686) ve nörolojik olay (%17,4 ve %23,1 p:0,686) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonunda mortalite femoral arter kanülasyonuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda innominate arter kanülasyonu tekniğinin güvenli olduğu, arter yaralanması veya diseksiyonu ile sonuçlanmadığı ve diğer kanülasyon tekniklerine göre eşdeğer ya da daha az mortalite ve nörolojik komplikasyon riskiyle uygulanabileceği gösterilmiştir.
Çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde santral venöz kateter ilişkili komplikasyonların incelenmesi
Prematürelerde uzun süreli vasküler erişim sağlayan umblikal venöz kateterler (UVK) ve periferik yerleşimli santral venöz kateterlerin (PSVK) kullanımı sırasında ciddi komplikasyonlar gelişebilmektedir. Amacımız çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde kateter malpozisyonunun komplikasyonlarla ilişkisinin değerlendirilmesidir. Ayrıca UVK malpozisyonu ile beslenme intoleransı ve nekrotizan enterekolit (NEK) arasındaki ilişki incelenmiştir. UVK takılan 310 hastanın 179'unda (%57,7) PSVK takılan 197 hastanın 65'inde (%32,9) malpozisyon tespit edilmiştir (p=0,02). İlk takıldığı sırada uygun yerleşimli olan UVK'larda izlemde malpozisyon gelişme oranı PSVK'lardan daha yüksektir. UVK takılan hastaları %7,8'inde non-enfeksiyöz, %14,7'sinde enfeksiyöz; PSVK takılan hastaların %13,2'sinde non-enfeksiyöz, %16,2'sinde enfeksiyöz komplikasyonlar gelişmiştir. Hepatik lezyonlar sadece UVK takılan hastalarda görülmüştür. Diğer non-enfeksiyöz ve enfeksiyöz komplikasyonların insidansı kateter türleri arasında benzerdir. Alçak yerleşimli UVK'larda ekstravazasyon ve hepatik komplikasyonlar ve PSVK'larda ekstravazasyon, uygun yerleşimli kateterlere kıyasla yüksek bulunmuştur. Aritmi saptanan hastaların tümünde kateter ucunun intrakardiyak yerleşimli olduğu görülmüştür. UVK malpozisyonu olanlarda; beslenme intoleransı ve NEK sıklığı malpozisyonu olmayanlardan yüksek bulunmuştur. Multivariate lojistik regresyon analizinde doğum ağırlığının <1000g olması ve alçak yerleşimli UVK varlığının beslenme intoleransı için bağımsız risk faktörleri olduğu görülmüştür. Doğum ağırlığının <1000g olması ve erken neonatal sepsis, NEK ≥evre 2A riski en çok arttıran faktörler olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, malpozisyon UVK ve PSVK'larda komplikasyon riskini arttırmaktadır. Alçak yerleşimli UVK'lar beslenme intoleransı ile ilişkilidir. UVK kullanımı ve malpozisyonunun NEK patogenezindeki yeri ile ilgili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Beslenme intoleransı, kateter malpozisyonu, nekrotizan enterekolit, periferik yerleşimli santral venöz kateter, umblikal venöz kateter
Okul öncesi dönemdeki çocuklarda periferik intravenöz kateter girişimi öncesi, sırası ve sonrasında uygulanan atravmatik bakım paketi'nin çocuğun ağrı düzeyi, emosyonel ve fizyolojik göstergelerine etkisinin belirlenmesi
Giriş: Periferik intravenöz kateter hastaneye başvuran çocukların tanı ve tedavi prosedürleri içerisinde sıklıkla uygulanan tıbbi bir girişimdir ve önemsiz minör bir girişim gibi gözükmesine rağmen son derecede önemli ağrı ve strese neden olmaktadır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar diğer yaş dönemlerindeki çocuklara göre invaziv işlemlerden daha fazla etkilenmektedir. Periferik intravenöz kateter uygulaması çocuklarda karmaşık bir süreç yaratarak daha fazla ağrı ve anksiyeteye neden olmaktadır. Fizyolojik ve emosyonel bulgularda etkisini gösterebilir, kısa veya uzun süreli olumsuz etkileri olmaktadır. Amaç: Okul öncesi dönemdeki çocuklarda periferik intravenöz kateter uygulaması öncesi, sırası ve sonrasında atravmatik bakım felsefesine uygun bir terapötik girişim kullanılmasının çocuğun ağrı düzeyi, emosyonel ve fizyolojik göstergelerine (nabız, solunum sayısı, oksijen satürasyonu) etkisini belirlemek amacıyla uygulanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Eylül-Kasım 2019 tarihleri arasında T.C. İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı bir kamu hastanesinde, çocukların tanı ve tedavi işlemlerinin gerçekleştiği bir kliniğe başvuran 3-6 yaş arasında olan 60 çocuk oluşturmuştur. Randomizasyonu sağlamak için kriterleri karşılayan çocuklardan sırasıyla ilk hafta gelen çocukların kontrol grubuna (rutin uygulamaya bırakılan grup) ve ikinci hafta gelen çocukların deney grubuna (atravmatik bakım paketi uygulanan grup) alınarak, bu döngü çalışmanın sonuna kadar sürdürülmüştür. Çalışma sonuna kadar sırayla bir hafta deney grubu, diğer hafta kontrol grubu olacak şekilde gruplar oluşturulmuştur. Deney grubundaki çocuğa atravmatik bakım paketinin ilk aşamasında işlem öncesinde "Kelebek" isimli kitapçık okutulmuş, ikinci aşamasında işlem sırasında "Kıpırdak ve Şıpırdak" çizgi film videosu izlettirilmiş ve son aşamasında işlem sonrasında oyuncak ayı ile terapötik oyun oynatılmıştır. Kontrol grubu ise rutin uygulamaya bırakılmıştır. Verilerin toplanmasında, işlem öncesinde araştırmacı tarafından hazırlanan periferik intravenöz kateter uygulaması yapılan okul öncesi dönemdeki çocuklara ve ebeveynlerine yönelik tanıtıcı bilgi formu, işlem öncesi, sırası ve sonrasında Wong-Baker Yüz İfadelerini Derecelendirme Ağrı Ölçeği ve Çocuklarda Emosyonel Göstergeler Ölçeği (ÇEGÖ) uygulanmış ve işlem öncesi, sırası ve sonrasında fizyolojik parametreleri araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir. Veriler; SPSS 21.0 programında, tanımlayıcı istatistiksel analizler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum-maksimum değer), Independent Sample-t, Anova, Repeated Measures, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, Friedman testi ve Bonferroni düzeltmesi ve Pearson-χ2 test istatistikleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma sonucunda; deney grubu ve kontrol grubundaki çocukların sosyo-demografik özellikleri ve işleme yönelik özellikler açısından aralarında istatistiksel olarak fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ağrı ve emosyonel göstergeler açısından deney grubunun tüm aşamalarında (öncesi, sırası ve sonrası) kontrol grubuna göre puan ortalamalarının daha düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Deney grubunda nabız ve solunum sayısı değerlerinin işlem sonrasına kadar çok az düşüşler gösterme eğiliminde olmasına karşın aralarında fark bulunmazken, işlem sonrasında diğer tüm ölçümlerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük değere ulaştığı belirlenmiştir (p<0,05). SpO2 değerlerine bakıldığında ise her iki grupta da değerlerin birbirine yakın olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur (p>0.05). Sonuç ve öneriler: Ağrılı tıbbi işlemlerin tüm aşamalarında (öncesi, sırası ve sonrası) atravmatik bakım felsefesine uygun terapötik bir girişim kullanımının çocuklarda ağrı ve negatif emosyonel göstergeleri azaltmada etkili olduğu bulunmuştur. Ağrılı tıbbi işlemlerin tüm aşamalarında atravmatik bakım yöntemi uygulamalarının ağrı ve emosyonel göstergeleri azaltmak amacıyla kullanılması, sağlık profesyonellerinin atravmatik bakımın etkinliği ve kullanımı konusunda bilgilendirilmesi, diğer ağrılı işlemlerde ve kronik hastalıkların ağrı yönetiminde ağrıyı azaltması ve kontrol altına alınmasında etkinliğinin araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, atravmatik bakım, farmakolojik olmayan yöntemler, hemşirelik, periferik intravenöz kateter, terapötik oyun
Ameliyathanede kalp cerrahisi hastalarında takılan santral venöz kataterlerin malpozisyon oranlarının akciğer grafilerinde saptanması
Giriş: Santral venöz kateter malpozisyon oranı %6.7 olup sağ internal juguler ven için (% 4.3) dahaazdır. Çalışmamızın amacı; sağ internal juguler vene eş zamanlı olarak konulan introducer ve santralvenöz kateter yerleşim yeri ve malpozisyon oranlarını belirlemektir. Metod: 2012-2016 yılları arasında koroner bypass yapılan hastalarda santral venöz kateter yerleşimiretrospektif olarak incelendi. kateter ucunun yeri karinanın üstünde iki bölgeye ayırıldı: Zon A, sağatrium atrium girişi ve alt vena kava süperior ve Zon B, üst vena kava süperior ile sağ innominat venkavşağı. Karinanın altında yerleşen kateter ucu Zon C (sağ atrium içi) olarak değerlendirildi. Venakava süperior dışında venöz sistemde kateter yerleşimi ise malpozisyon Zon D olarak kabul edildi.Bulgular: 392 hastadan; 133'ü Zon A, 121'i Zon B ve 99'u Zon C iken malpozisyon sayısı (Zon D )39 (% 9.94) idi. En sık izlenen yanlış yerleşim yeri vena kava inferior idi. Hastalar boylarına göre,165 cm altında (Grup Kısa, n= 190) ve üstünde (Grup Uzun, n=202) olarak 2 gruba ayrıldığında; kısaboylu hastalarda Zon A (ideal yer) olan hasta sayısı az iken malpozisyon daha fazla idi (27 vs 12). Tartışma ve sonuç: Çift kateter takılmasının malpozisyon üzerine etkisini gösteren bir literatürerastlanılmamış olup çalışmamız bu alanda yapılan ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Çalışmamızdaaynı sağ internal juguler vende iki kateter uygulaması ile vena kava inferior malpozisyonudaha sıktı. Çalışmamızın sonuçlarına göre özellikle kısa boylu hastalarda çift santral venöz katetertekniği ile kateter ucunun yanlış yerleşim oranının daha fazla olduğunu düşünmekteyiz.