Surgical flaps
84 theses under this subject heading
Serbest Doku Aktarımı ile Yapılan Baş ve Boyun Bölgesi Rekonstrüksiyonlarında Başarıya Etki Eden Faktörler
Serbest doku aktarımı ile baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında literatürde bildirilen yüksek başarı oranlarına rağmen, flep kaybı hala karşılaşılabilen bir sorundur. Flep kaybı oranını daha da düşürebilmek, başarısızlığa etki eden faktörlerin anlaşılması ile mümkün olabilecektir. Bu çalışma, baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında flep revizyonu ve sağ kalımını etkileyen faktörleri kapsamlı bir şekilde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya, baş ve boyun bölgesinde doku defekti olan ve serbest flep kullanılarak rekonstrüksiyon yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, sigara içme durumu, eşlik eden hastalıkları, defektin yeri ve etiyolojisi, rekonstrüksiyonda kullanılan flep tipi, seçilen alıcı arter ve ven, revizyon gerekme durumu ve flep sağ kalımı ile ilgili veriler toplandı. Bu değişkenler ile hem flep başarısı hem de revizyon oranları arasındaki ilişki incelendi. Yaş, cinsiyet, flep tipi, sigara içme durumu, eşlik eden sistemik hastalıklar, alıcı arter/ven ve ven anastomozu sayısı gibi değişkenlerle arteriyel ve venöz anastomoz revizyon oranlarında veya flep sağ kalımında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmemiştir. Yalnızca defekt etiyolojisine bağlı olarak arteriyel revizyon ve flep sağ kalımı oranının değiştiği gözlenmiştir. Malign etiyolojiye bağlı defektlerin rekonstrüksiyonunun daha yüksek başarı oranıyla gerçekleştirildiği görülmüştür. Baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında perforatör tabanlı fleplerin ve konvansiyonel fleplerin benzer başarı oranlarıyla kullanılabildiği görülmüştür. Çalışma yaş, diabetes mellitus, hipertansiyon ve tütün kullanımı gibi hasta özelliklerinin serbest doku transferi için kontrendikasyon olmadığını ortaya koymaktadır. Son olarak, baş ve boyun bölgesindeki alıcı damarların seçimde esnek olunabileceği ve alıcı damar seçiminin flep başarısını önemli ölçüde etkilemediği görülmüştür.
Velofaringeal disfonksiyon tedavisinde uygulanan superior bazlı posterior faringeal flep cerrahisi sonrası flep patensisinin, konuşma sonuçlarının ve obstrüktif uyku apne riskinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, velofaringeal disfonksiyonlu (VFD) bireylerde superior bazlı posterior faringeal flep sonrası konuşma sonuçlarının, obstrüktif uyku apne riskinin, faringeal flebin ve velofaringeal anatomide meydana gelen değişimlerin objektif yöntemler kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, damak yarığı onarımı sonrası konuşma bozukluğu ile kliniğimize başvuran hastalar değerlendirilmiş olup, algısal değerlendirmede VFD bulguları mevcut, nazalans skorları 30 üzerinde olan ve dinamik manyetik rezonans görüntülemede (MRG) velofaringeal inkompetans saptanan bireyler, çalışmaya dahil edilmiştir. Submuköz damak yarığı olan, 4 yaşından küçük, sendromik tanılı, obstrüktif uyku apne (OUA) için yüksek riskli ve ortognatik cerrahi sonrası VFD gelişen hastalar çalışmadan dışlanmışlardır. Bu kriterlere uyan 72 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesinde algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG ve uyku anketi uygulanmıştır. Aynı cerrahi ekip tarafından hastalara superior bazlı posterior faringeal flep uygulanmıştır. Ameliyat sonrası 5. günde volumetrik MRG ve ameliyat sonrası 6. aydan sonra algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG, uyku anketi ve polisomnografi (PSG) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %46'sı kadın, %54'ü erkektir. Veau sınıflamasına göre %9'u Veau I, %44'ü Veau II, %34'ü Veau III ve %13'ü Veau IV olarak saptanmıştır. Hastaların ortanca prmer palatoplast yaşı 12 ay, ayrıca onarımların %52's dış merkezde, %48' klnğmzde gerçekleştrlmştr. 60 hasta pedatrk yaş grubunda, 12 hasta yetişkin yaş grubundadır. Ortanca farngeal flep uygulanma yaşı se 7'dr. Amelyat önces ve amelyat sonrası yapılan hem algısal konuşma hem nazometrik değerlendirme sonuçlarına göre, konuşmada statksel olarak anlamlı br yleşme gözlenmştr (p<0.001). Hastaların dnamk MRG değerlendrmesyle ameliyat öncesi ölçülen ortalama 22 velofaringeal alanı 172.09 mm , ameliyat sonrası 17.39 mm olarak ölçülmüş̧ olup hastaların velofaringeal alanlarında 154.71 mm2 küçülme sağlanmıştır. Bu küçülme statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Velum ucunun posteror farngeal duvara uzaklığı ameliyat öncesi ortalama 8.78 mm, ameliyat sonrası 1.71 mm olarak ölçülmüş̧ olup, ortaya çıkan 7.08 mm'lk fark statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastaların ölçülen ortalama velar açıları ameliyat öncesi ortalama 43.84°, ameliyat sonrası 32.3° ölçülmüş̧ olup, aradak 11.55° fark statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Volumetrk MRG değerlendrmesnde, hastaların ameliyat sonrası 5. gün ölçülen ortalama 33 flephacimleri3262.14mm,ameliyatsonrasıgeçdönemdeise697.67mm ölçülmüş̧olup flebin ortalama 2564.47 mm3'nün atrofiye gittiği gözlenmş,̧ bu sonuç statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). PSG değerlendirilmesi sonucu 60 pediatrik hastanın 5'inde OUA saptanırken, 12 yetişkin hastanın hçbrnde OUA saptanmamıştır. Bu çalışma, ameliyat öncesi ve sonrası MRG ile faringeal flep hacminde, velofarngeal alanda, velar açıda ve damağın posteror farngeal duvara olan mesafesnde meydana gelen değşmler objektf parametrelerle ortaya koyan lteratürdek lk çalışma özellğn taşımaktadır. Sonuç olarak faringeal flep, velofaringeal anatomide meydana gelen değişimler neticesinde, konuşma sonuçlarını anlamlı bir düzeyde iyileştirmekte, düşük OUA insidansı ile velofaringeal disfonksiyonu başarılı bir şekilde tedavi etmektedir.
Latissimus dorsi kas-deri flebi ile penis rekonstrüksiyonu: Klinik vakalar üzerinden diğer tekniklerle karşılaştırma
Penis rekonstrüksiyonu için birçok yöntem tanımlanmıştır. Özellikle serbest flepler fonksiyonel ve estetik olarak en uygun tedavi metotları olarak düşünülmüştür. Birçok seçenek serbest fleplerde tercih edilmiştir. Bu rekonstrüksiyonda ana amaç yeterli cinsel birleşmeyi sağlayacak ebatta penis dokusu sağlarken, idrar yolunun oluşturmak ve estetik olarak en benzer yapıyı sağlamaktır. Seçilen rekonstrüksiyon metodu aynı zamanda peniste sertliği sağlamalıdır. Kemik içeren flepler bunu sağlarken sadece yumuşak dokudan oluşmuş fleplerde yeterli sertliği sağlamak için içerisine penis protezi konmalıdır. Bu nedenle yumuşak dokunun bu protezi taşıyacak ebatta ve vasıfta olması gereklidir. Tüm bu özellikleri sağladığını düşündüğümüz latissimus dorsi serbest flebi ile penis rekonstrüksiyonu yaptığımız hastaların retrospektif analizi ile bu yöntemin sorgulanması yapıldı. 7 Aralık 2020 – 5 Nisan 2023 arasında ameliyat edilmiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Sonuçlar değerlendirildiğinde latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonu yapılmış hastalarda cinsel işlevi sağlayacak ebatta ve içerisine rahatlıkla penis protez yerleştirilecek yapıda bir doku elde edilmektedir. Ayrıca bu metot ile galans penis ve korana oluşturulmasında da herhangi bir sorun yaşanmamaktadır. Kendi vaka serimizde üretra oluşturmasak bile literatür bilgisi ve klinik tecrübelerden dolayı deri veya mukoza grefti kullanılması gerekecektir. Ancak bu durumda hastalarda yüksek oranda idrar fistülü veya idrar yolunda daralma saptanma ihtimali yüksektir. Literatürde diğer yöntemlerle yapılan penis rekonstrüksiyonlarında da yüksek oranda komplikasyonlardan bahsedilmektedir. Bu nedenle sadece üretra uzatılması yapılarak penil üretra yapılmamasının ve üretral açıklığın penoskrotal bileşkede olmasının daha uygun olacağına karar verildi. Tanımlanan bazı modifikasyonlarla beraber Latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonun fonksiyonel ve estetik olarak en uygun metotlardan biri olduğuna serimizin retrospektif araştırması sonucu karar verdik. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi flebi, penis rekonstrüksiyonu, penis protez, serbest flep, üretra rekonstrüksiyonu
Dişeti çekilmelerinin tedavisinde ağız içinde deepitelizasyon ve ağız dışında deepitelizasyon yöntemleriyle elde edilen palatal bağ dokusu greftlerinin histolojik olarak incelenmesi ve alıcı bölgedeki etkinliklerinin klinik olarak karşılaştırılması
Dişeti çekilmesi, serbest dişeti kenarının apikale doğru yer değiştirerek kök yüzeyinin klinik olarak açığa çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dişeti çekilmeleri saplı flepler, rejeneratif yaklaşımlar ve serbest greftler ile bu yaklaşımların kombinasyonları kullanılarak tedavi edilebilmektedir. Bu yaklaşımlardan bağ dokusu grefti (BDG) ile birlikte koronale kaydırılan flep (KKF) dişeti çekilmesi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen bir tedavi yöntemdir. BDG trap-door tekniği, L tekniği, tek insizyon tekniği, çift insizyon tekniği ve deepitelize gingival greft tekniği (DGG) ile elde edilebilmektedir. Literatürde DEG elde etme yöntemlerini kıyaslayan yeterli sayıda araştırma bulunmamaktadır. Mevcut araştırmanın amacı ağız içi deepitelizasyon (aiDE) ve ağız dışı deepitelizasyon (adDE) yöntemlerinin kök kapatma ve verici saha iyileşmesindeki etkinliklerini KKF+BDG yöntemi içerisinde klinik ve histolojik açıdan karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya dişeti çekilmesine sahip ve dahil etme kriterlerine uyan toplam 35 gönüllü (aiDE-16 hasta, adDE-19 hasta) katıldı. Alıcı bölgeden tedavi öncesi ve sonrasında çekilme derinliği-genişliği, ataçman seviyesi, keratinize dişeti yüksekliği-kalınlığı, vestibül derinliği ile estetik, iyileşme ve hassasiyet değerleri kaydedildi. Bu değerlerin zaman içindeki değişimleri hesaplandı. Verici bölgeden ise kanama, epitelizasyon, renk uyumu, his kaybı rahatsızlık ölçümleri kaydedildi. Ayrıca cerrahi sırasında greftle ilgili sayısal değerlere ek olarak BDG'lerden deepitelizasyon öncesi ve sonrası lam örnekleri alınarak fikse edildi ve cerrahi sonrasında epitel kalıntıları açısından incelendi. adDE ve aiDE yöntemleri alıcı bölgede; kök kapanma, tam kök kapanma, keratinize doku artışı, ataçman kazancı, dişeti kalınlığı, cep derinliği, dentin hassasiyeti, estetik sonuçlar açısından, verici bölgede; kanama komplikasyonu, post-operatif rahatsızlık, analjezik tüketimi, damaktaki erken dönem iyileşme, epitelizasyon hızı ve renk uyumu açısından benzer sonuçlar verdi. aiDE yöntemi ile tedavi edilen bölgelerde adDE yöntemine göre vestibül derinliğinde daha minimal azalma gelişti. adDE yöntemi aiDE yöntemine göre keratin hücreleri bakımından daha iyi oranda deepitelizasyon sağladı. Bu sonuçlar ışığında dişeti çekilmesi tedavisinde KKF+BDG uygulaması planlanan olgularda alıcı ve verici sahadaki başarı açısından her iki deepitelizasyon yönteminin de kullanılması tavsiye edilebilir.
Damak yarığı onarımında vomer flebi kullanılmasının obstrüktif uyku apnesi insidansına etkisi
Dudak damak yarıkları, 1/700 canlı doğum insidansı ile baş boyun bölgesinin en sık görülen konjenital anomalileridir. Hastalarda sıklıkla; konuşma, işitme, beslenme ve orta yüz gelişimi ile ilgili sorunlarla karşılaşılmaktadır. Plastik cerrahinin en önemli ilgi alanlarından biri olan bu anomalinin tedavisinde pek çok bölüm birlikte multidisipliner olarak çalışmaktadır. Damak yarıklarının tedavisinde, üzerinde fikir birliği bulunan bir tedavi protokolü yoktur. Tek aşamalı veya iki aşamalı olarak gerçekleştirilebilen damak onarımlarında cerrahi olarak düz hat onarımları ile birlikte intravelar veloplasti veya z-plasti teknikleri tercih edilmektedir. Cerrahi zamanlaması için de farklı görüşler benimsenmiştir; konuşma sonuçlarının iyileştirilmesi için erken onarımı tercih eden merkezlerin yanısıra orta yüz gelişiminin daha az etkilenmesi düşüncesiyle geç damak onarımı yapan merkezler de mevcuttur. Farklı tedavi protokolleri bulunmakla birlikte nazal mukozanın onarımı için, özellikle geniş yarıklarda, sıklıkla vomer flebi kullanılmaktadır. Damak yarıklı hastalarda üst havayolunun hacmi anatomik bozukluklara bağlı olarak değişmiştir. Bu hasta grubunda daralmış havayolu, obstrüktif uyku apnesi sendromunun normal pediatrik popülasyona göre daha sık görülmesine neden olmaktadır. Birincil damak onarımlarından sonra erken dönemde, özellikle uyku ile ilişkili obstrüktif olaylar görülebilmektedir. Konuşma bozukluğu gelişen hastalarda velofaringeal yetmezliğin tedavisi için uygulanan faringeal flep cerrahisi sonrasında ise obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) insidansı belirgin olarak artmaktadır. OUAS tanısı atlanan veya uygun şekilde tedavi edilmeyen hastalarda, gün içerisinde yorgunluk, okul başarısında düşme gibi sosyal sorunların yanısıra kardiyovasküler ve serebral hastalıkların riski de artmaktadır. Çalışmamızda damak onarımı sırasında kullanılan vomer flebinin hastalarda ameliyat sonrası dönemde havayolu obstrüksiyonu yaratabileceği ve obstrüktif uyku apnesi sendromu riskini artırabileceği hipotez edilmiştir. Kliniğimizde damak onarımı gerçekleştirilen ve uyku ünitesinde polisomnografi yapılarak OUAS araştırılan 17 hastada vomer flebi kullanılan hastalar ile kullanılmayan hastaların apne hipopne indeksleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre damak onarımında vomer flebinin kullanılması OUAS riskini artırmamaktadır. Damak onarımında vomer flebinin uyku ilişkili obstrüktif olaylar açısından güvenle uygulanabileceği görülse de damak yarıklı hastalarda normal popülasyona göre artmış OUAS riski göz önünde bulundurulmalı, semptomatik hastalar dikkatle değerlendirilmelidir.
Sıçanda posterior uyluk perforatör propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi
Günümüzde doku kayıplarının onarımı için perforatör ve propeller flepler fleplerin uygulanma sıklığı giderek artmaktadır. Bu fleplerin operasyonu tecrübe ve titiz cerrahi gerektirmektedir. Flebin damar çevresi güzel serbestleştirilmediğinde veya serbestleştirme iyi olsa dahi rotasyondan dolayı çeşitli komplikasyonlar yaşanmaktadır. Araştırmamız "Sıçanda posterior uyluk perforator propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi" ile bu tip hastalarda verici sahaya ait besleyici damarların korunması ve flebin besleyici damarı ortaya konularak defekte yakın bir alanda propeller (pervane) şeklinde döndürülerek mikrocerrahi anastomoza gerek kalmayacak şekilde defekt rekonstrüksiyonu amaçlanmıştır. Alt ekstremite rekonstrüksiyon cerrahisinde damar spazmı ve tromboz flep kayıplarının en önemli sebeplerindendir. Serbest fleplere alternatif olan perforatör propeller fleplerde de bu sebeplere rastlanmaktadır. Literatürde botulinum toksininin flep yaşayabilirliğine ve damar üzerine etkisi çeşitli yayınlarla araştırılmıştır. Botulinum toksininin flep yaşayabilirliği ve damar spazmını önleyici etkileri bilinmektedir. Bu çalışmamızda propeller fleplerle yapılabilecek bir rekonstrüksiyon cerrahisi sonrasında gelişebilecek komplikasyonları engellemek için botulinium toksini önleyici etkisinden faydalanılmıştır. Çalışmada 20 adet sıçan 90° ve 180° döndürülen flep grupları randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki uyluk bölgesi posteriorundan 2x2 cm boyutlarında flepler tasarlandı. Cerrahi işlemden önce sağ biceps femoris kasına enjeksiyonla ve flep altına infiltrasyonla toplamda 10 IU botulinum toksin tip-A enjeksiyonu yapıldı (6 IU kasa, 4 IU infiltrasyon olarak). Kontrol grup olarak diğer bacağa toplamda 1 ml serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 5 gün sonra sağ uyluk posteriorda superiordan insizyonlara başlanıp flebin besleyici perforatör damarına ulaşıldı. Flepler kaldırıldıktan sonra 90,180 derecelerde saat yönünde döndürülerek yeni yerine dikildi. Daha sonra fleplerin 1.,3 ve 7. günlerde fotoğrafları çekilip flep yaşayabilirliği değerlendirildi. 7. Günden sonra flep damarı ile birlikte alınıp histolojik çalışmalar (Hematoksilen Eosin ve İmmünhistokimyasal boyalarla (VEGF, iNOS boyamalar yapılarak) ile doku nekrozu, epidermal kalınlık, kollojen miktarı, granülasyon dokusu, inflamatuar hücreler ve skar dokusu değerlendirildi. H&E ve Mallori Azan ile boyanmış bütün preperatlar, derideki yara yeri iyileşmesini değerlendirmek için nekroz, ödem, PMN infiltrasyonu, kollojen yoğunluğu, damarlanma, sağlıklı glandula sebasea yoğunluğu açısından histopatolojik olarak modifiye Verhofstad skorlaması ile değerlendirilmiştir. Preperatlara modifiye Verhofstad skorlaması yapılarak skorların ortalamaları hesaplandığında, bu skorlamayla nekroz açısından 90° sağ, 180° sağ arasında istatiksel farklılık gözlemlenmedi (p>0.05) . 90°sol ve 180° sol diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek saptandı (p <0.05). Ödem ve polimorfonükleer lökosit (PMN) infiltrasyonu sonuçlarında ise 90° sol ve 180° sol arasında istatiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0.05) Kollojen yoğunluğunda 90° sağ ve 180° sağ arasında anlamlı fark yoktu. (p>0.05). 90° sol ve 180° sol diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Kıl kökü yoğunluğu ortalamalarına göre 90° sağ ve 180 ° sağ ortalamaları istatiksel anlamlı derecede diğer 2 gruptan yüksektir (p <0.05). 90° sol ve 180° sol arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Damarlanma açısından 90° sağ ve 180° sağ gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p <0.05). Mallory Azan ile boyalı her gruptan 2 farklı preparatlardaki epidermis kalınlığı 2 ayrı histolog tarafından ölçülerek ortalamaları hesaplandı. Grup 90°sol, 90° sağ, 180° sağ arasında anlamlı fark saptanmadı. (p>0.05). 180° sol grupta epidermis kalınlığı diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05) Bulguların ışığında, perforatör propeller flebinde cerrahi öncesi botulinum toksini uygulanması komplikasyon önlenmesi ve yara iyileşmesi açısından botulinum toksin uygulanmayan gruba göre anlamlı etkisinin olduğu ve flep cerrahisi öncesi flep koruma amaçlı kullanılabileceği kanaatine varıldı.
İdiopatik maküler delik nedeniyle klasik cerrahi ya da inverted flep uygulanmış olgulardaki anatomik ve fonksiyonel sonuçların karşılaştırılması
01 Ocak 2014 ve 30 Eylül 2021 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı‟na görme kaybı ile başvuran ve maküler delik (MD) tanısıyla klasik cerrahi ya da inverted temporal flep uygulanan 86 hastanın 86 gözü çalışmaya alındı. Klasik cerrahi uygulanan hastalar grup-1'e (n=58), inverted temporal flep uygulanan hastalar grup-2'ye (n=28) dahil edildi. Her bir gruptaki MD cerrahi başarı oranları, komplikasyonları ve optik koherens tomografi (OKT) bulguları ayrı ayrı değerlendirildi ve birbirleriyle karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 30'u erkek (%34.9), 56'sı kadındı. Grup-1'deki hastaların yaş ortalaması 69.31±7.21 yıl iken, grup-2'deki hastaların yaş ortalaması 66.027±5.86 yıl idi. Gruplarda yer alan hastaların MD boyutları ve MD evreleri Tablo 5‟de özetlenmiş olup her iki grup arasında MD taban çapı (p=0.71), MD yüksekliği (p=0.59), MD minimum çapı (p=0.92), cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası temporal retina kalınlığı (sırasıyla p=0.44, p=0.096) ve evre dağılımı (p=0.46) açısından istatistiksel fark yoktu. OKT‟de vertikal hiperreflektif hat görünümü değerlendirildiğinde grup 1‟deki hiperreflektif hat görünümünün grup 2‟ye göre anlamlı olarak fazla olduğu saptandı (p<0.0001). Grup-1'de yer alan hastaların preop görme keskinliği (GK) 0.12±0.10 iken, postop 6.ayda 0.27±0.24 idi ve aradaki fark anlamlıydı (p<0.0001). Benzer şekilde grup-2‟de yer alan hastaların preop GK „sı 0.09± 0.07 iken, postop 6.ayda 0.31±0.18 idi ve aradaki fark anlamlıydı (p<0.0001). İki grup arasında preop ve postop GK'leri açısından anlamlı faklılık yoktu (sırasıyla p=0.14; p=0.42). Her iki gruptaki MD kapanma oranlarına bakıldığında iki grup arasında hem evreden bağımsız olarak hem de evrelere göre anlamlı farklılık yoktu. Benzer şekilde yeniden cerrahi oranıda her iki grupta birbirine yakındı ve arada anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.68). Sunulan çalışmada MD cerrahisi nedeniyle uygulanan iki teknikle de postop görme keskinliğinde anlamlı artışın olduğu ve bu yönden iki tekniğin birbirlerine üstün olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde her iki teknik ile benzer anatomik başarı oranları elde edilmiştir. OKT parametreleri değerlendirildiğinde ise flep tekniği ile daha iyi bir iyileşme paterninin elde edildiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Maküler delik, İLM, temporal flep, OKT.
Periferik sinir onarımında yeni teknik: Onarım hattında yeni nörovasküler ilişkinin kurulması (Neo-nörovaskülarizasyon) sinir iyileşmesi ve kas atrofisi üzerindeki etkisi
Periferik sinir yaralanmaları ve onarım teknikleri günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan birisidir. Sinir kesisi için önerilen altın standart onarım şekli gerilimsiz koaptasyon olmasına rağmen, bu yöntem her zaman uygulanamayabilir. Defektli sinir yaralanmalarında önerilen altın standart yöntem ise sinir otogrefti ile onarımdır; fakat bu yöntem ile elde edilen sonuçlar optimal olmaktan uzaktır. Alternatif olarak; ven kondüiti, yapay kondüitler, mezenkimal kök hücre veya VEGF destekli kondüitler denenmiştir. Sinir grefti veya diğer kondüitlerin temel kısıtlayıcı özelliği kendi vasküler kaynağının olmamasıdır. Bunun için pediküllü, prefabrike ve serbest sinir flepleri denenmiştir. Sinir fleplerin, normal sinir greftine göre daha üstün sonuçlar göstermesine rağmen, mikrocerrahi anastomoz gerektirmesi, flep seçeneklerinin kısıtlı olması ve tromboz geliştirebilmesi gibi dezavantajları da mevcuttur. Bu çalışmada, onarılan sinirin onarım hattını yanındaki brakial artere tespit ederek nörovaskülar ilişkiyi yeniden kurmayı, siniri vaskülarize etmeyi ve bunun hem histolojik hem de fonksiyonel iyileşme üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. 7 grup üzerinde yapılan bu çalışmada, her grupta 7 rat olacak şekilde toplam 42 tane rat üzerinde yeni tanımladığımız tekniği araştırdık. 1. grup (Sham): 2. Grubun sol median sinirlerinden oluştu ve hiçbir cerrahi hasar görmedi. 2. grup (kontrol): bu gruptaki median sinirler kesildi ve primer koaptasyon şeklinde onarıldı. 3. grup (sinir grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı ve ters çevirilerek sinirin proksimal ve distal güdüklerine koapte edildi. 4. grup (ven grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı, defekt eksternal jugular venden alınan ven greftiyle onarıldı. 5. grup (primer koaptasyon + arterializasyon): bu gruptaki median sinirler primer koapte edildikten sonra brakial artere üç noktadan tespit edildi. 6. grup (sinir grefti + arterializasyon): bu grup 3. gruptan farklı olarak sinir grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. 7. grup (ven grefti + arterializasyon): bu grup 4. gruptan farklı olarak ven grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. Çalışmaya başlamadan önce tüm hayvanların ağırlıkları kaydedildi. Cerrahi işlemlerden 2 hafta sonra ağrılı uyaran, Von Frey ve çekme gücü testlerine haftalık bakıldı. Çalışma 13. haftada sonlandırıldı. Çalışmayı sonlandırmadan önce hayvanlar tekrar tartıldı, yürüme testi ve EMG testleri uygulandı. Örnekleri alırken damarların geçişinden emin olmak ve nabız ve tansiyon değerlerine bakmak için ratların brakial arterleri kateterize edildi. Daha sonra ratların FCR kas ağırlıkları kaydedildi. Histopatolojik ve immünhistokimyasal değerlendirme için ilk 4 grubun sadece sinirleri, diğer grupların ise sinirleri arterleriyle birlikte enblok şekilde alındı. Yakalama gücü testinde grup 3-6 karşılaştırmasında 8. haftadan itibaren, grup 3-7 de ise 7. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-5 karşılaştırmasında 4. haftada, grup 4-6 karşılaştırmasında ise 5. haftada anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-7 karşılaştırmasında 6. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Diğer karşılaştırmalarda anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Von Frey testinde grup 2-4 ve grup 4-6 karşılaştırmalarında 5. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3-5, grup 4-5, grup 5-7 ve grup 6-7 karşılaştırmalarda 9. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). grup 3-6, grup 3-7 ve grup 4-7 karşılaştırmalarda 8. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Sinir grefti yapılan grupların (grup 3 ve grup 6) arasında inflamasyon, fibrozis ve askonal dejenerasyon açısından anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3 sırayla, 1.57, 2.14 ve 1 ortalama değerlerle daha çok inflamasyon, fibrozis ve aksonal dejenerasyon gösterdi. Ven grefti yapılan grupların (grup 4 ve grup 7) arasında fibrozis, aksonal dejenerasyon, lif sayısı, miyelinizasyon, dezorganizasyon ve S100 boyanma yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Kas ağırlığı, hayvan ağırlığı, yürüme testi ve EMG testinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Sonuç olarak; onarım hattının vakülarize edilmesi, sinir grefti ve ven greftinde daha iyi fonksiyonel ve histolojik iyileşme sağladı. Literatürle uyumlu bir şekilde vaskülarize greftler, vaskülarize olmayan greftlere göre daha erken ve tam fonksiyonel iyileşme gösterdi. Duyusal iyileşme, 12. haftada hiç cerrahi yapılmayan sinirle aynıydı. Tanımladığımız teknik, literatürde yapılan vaskülarizasyon tekniklerinden farklı olarak, mikrocerrahi anastomoz gerektirmemekte, tromboz riski taşımamakta ve bu teknikle ven grefti gibi diğer sinir kondüitleri de vaskülarize edilebilmektedir. Ayrıca, bu teknikte kullanılan damarın adventisya tabakasındaki sinir ağı, arter akım yönü ve nabız dalgasının bu iyi sonuçlarda katkısının olduğunu düşünmekteyiz. Bu etkinin net bir şekilde ortaya konabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçanlarda göğüs ön duvarına verilen radyoterapinin stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kası üzerine etkisi
Amaç: Toraks bölgesinin rekonstrüksiyonunda latissimus dorsi kas flebi uzun zamandır kullanılmaktadır. Yara yatağının enfektif olması, onkolojik süreçlerden sonra bu bölgeye verilen radyoterapi bu kas flebini kullanırken karşılaşılabilecek zorluklardan birkaçını oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapinin olumsuz lokal yan etkilerini gidermek ve yara iyileşmesine yardımcı olmak adına birçok tedavi stratejisi sunulmasına rağmen; kesin bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. Mezenkimal kök hücreler trofik faktörler salgılayarak yara iyileşmesini ve doku rejenerasyonunu indükleyen bağ dokunun temel yapıtaşlarından biridir. Çalışmamızda mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon latissimus dorsi kasına enjekte edilerek; radyoterapinin latissimus dorsi kas flebi üzerinde oluşturabileceği yan etkilerdeki değişikliği histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak araştırmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Bu çalışma, her grupta 10 (n=10) sıçan olmak üzere 3 grup oluşturularak 30 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların omentum yağ dokusu alınarak Histoloji Anabilim Dalı tarafından mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon hücresel pelleti elde edildi. Bu hücresel pellet cerrahi ekip tarafından göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasına homojen olarak intramusküler enjekte edildi. Grup I: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunan latissimus dorsi kası transpoze edildi; Grup II: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze edilen latissimus dorsi kasına; transpoze edildikten 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı; Grup III: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze getirilen latissimus dorsi kasına stromal vasküler fraksiyon enjekte edildi. Bu işlemden 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı. Cerrahi işlemleri takip eden 3. ayda her üç grubun transpoze edilen latissimus dorsi kaslarının EMG testi ile ampitüd ve latans parametreleri hesaplandı. Sıçanlar sakrifiye edildikten sonra göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasından alınan örnekler histopatolojik incelemelerle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan ratlara uygulanan işlemler sonrası EMG'de latans ve amplitüd parametreleri değerlendirildi. Grup I ratlara ait latans ortanca değeri 1,09 (0,96-1,35), Grup II 1,05 (0,91-1,45), Grup III 1,08 (0,81-1,59) olarak belirlendi. Grup I ratlara ait amplitüd ortanca değeri 7,14 (2,49-11,55), Grup II 3,65 (2,12-16,20), Grup III 7,10 (2,60-22,96) olarak belirlendi EMG sonuçlarının Grup I ve Grup II arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0,05). EMG parametrelerinin Grup II ve Grup III arasında dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Histopatolojik parametrelerin grup içindeki ortalamaları ele alınarak gerçekleştirilen karşılaştırmalarda atrofi ve fibrozis derecesi Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,019; p=0,015). Grup I ve Grup II arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup III'te Grup II'ye göre atrofi ve fibrozis derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,029). Grup II ve Grup III arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada deneysel model üzerinde stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kasının radyoterapinin oluşturduğu atrofi ve fibrozis histopatolojik parametreleri açısından etkinliğinin arttığını gösterdik. Göğüs ön duvarı yumuşak doku rekonstrüksiyonunda stromal vasküler fraksiyon klinik uygulanmasının radyoterapinin oluşturabileceği yan etkilerin azaltılması üzerine olumlu katkıları ileri araştırmalarla desteklenebilir.
Sıçanlarda sugammadeksin random dolaşım paternli fleplerde flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi
Amaç: Flep cerrahisi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi'nin en önemli tedavi basamağıdır. Flep cerrahisinde en önemli komplikasyon doku iskemisine bağlı nekrozdur. Çok sayıda deneysel çalışmalar ile doku nekrozunu artıran ve azaltan parametreler araştırılmıştır. Sugammadeks anestezi uygulamasına göreceli olarak daha güncel olarak giriş yapmış bir kimyasaldır. Sugammadeksin ana fonksiyonu cerrahi operasyonlar sırasında başka ilaçlar ile sağlanan kas gevşemesi durumunu geri döndürmek ve hastanın kas felci durumunu sonlandırmaktır. Floresan görüntüleme temeline dayanan indosiyanin anjiyografisi 21. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Flep perfüzyonunun intraoperatif ve postoperatif dönemde değerlendirilmesini sağlayan bu yöntemde indosiyanin yeşili boyası kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışmada, random paternle beslenen dorsal fleplerde sugammadeksin flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 36 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar deney grubu, pozitif kontrol grubu ve negatif kontrol grubu olmak üzere randomize çift kör şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm sıçanlara intravenöz yoldan ilaç ve indosiyanin boyası vermek amacıyla preoperatif dönemde juguler kateter yerleştirilmiştir. Deney günü deneklerin sırt bölgesinden standardize edilmiş olarak 9 x 3 cm boyutlarında kaudal pediküllü dorsal flepler eleve edilmiş, arka plan olarak tabana uygun boyutlarda aliminyum folyo yerleştirilmiş ve flepler her denekte benzer sayıda olacak şekilde ipek sütürler ile eski yerlerine iade edilmiştir. Ardından deney grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 100 mg/kg dozda sugammadeks, pozitif kontrol grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 0,1 mg/kg dozda neostigmin uygulanmıştır. Negatif kontrol grubuna ise yine intravenöz yoldan aynı hacimde serum fizyolojik uygulanmıştır. Deney düzeneğinde kullanılacak ilaçlar deneklere 0. dakika ölçümü öncesinde olmak üzere toplamda 1 defa uygulanmıştır. Devamında indosiyanin yeşili anjiografisi kullanılarak fleplerin perfüzyonu ilaçların yapıldığı andan itibaren 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günlerde değerlendirilmiştir. Tüm fleplerin 7. günde fotoğraf makinesi kullanılarak fotoğraf görüntüleri elde edilmiştir. Ardından tüm gruplarda fotoğraf makinesiyle ve indosiyanin yeşili anjiyografisiyle elde edilen bütün görseller incelenmiş ve tüm görüntülerde Image J v1.0 programı kullanılarak nekroz hesaplamaları yapılmıştır. Ayrıca SPY cihazı ve SPY-Q programı kullanılarak dorsal fleplerdeki floresans yoğunlukları, floresans dolum hızları ve fleplerin akım hızları da incelenmiştir. Tüm flepler 7. gün ölçümleri sonrasında yapılan ötanaziyi takiben geniş sınırlarla tamamen eksize edilmiş ve histopatolojik incelemeye gönderilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada ülser, nekroz, PMNL, MNHİ, ödem, kollajen yoğunluğu, fibroblast poliferasyonu ve neovasküler yoğunluk düzeyleri her üç grupta da birbirine benzer çıkmıştır ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir. (p>0.05) Bu bakımdan, genel değerlendirmede sugammadeksin SF verilen negatif kontrol grubu ve neostigmin verilen pozitif kontrol grubu ile dorsal flep doku histopatolojisine benzer şekilde etki gösterdiği görülmektedir. Negatif kontrol, pozitif kontrol ve deney grubu arasında maksimum dolum hızları ve maksimum dolum hızı yüzdeleri; beşinci saniye hızları; Ingress, Ingress rate ve Ingress rate yüzdeleri; SPY nekroz değerleri ve fotoğraf nekroz değerleri açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Sugammadeksin flep histopatolojisine olumsuz bir etkisinin olduğu söylenememektedir. Ancak bu çalışmada sabit ve tek bir sugammadeks dozu kullanıldığından doz bağımlı toksisite açısından yorum yapılamamaktadır. Kontrol, neostigmin ve sugammadeks grupları arasındaki farkların 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günde anlamlı olmaması, sugammadeksin dokuların yapısına veya dorsal fleplerin kan dolaşımına herhangi bir zararının olmadığını ve dolayısı ile de sugammadeksin flep cerrahisinde kullanımının güvenli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: dorsal flep, indosiyanin yeşili, nekroz, neostigmin, sugammadeks
Deneysel deri flebinde çeşitli farmakolojik ajanların yara iyileşmesine etkisi
Amaç: Günümüzde Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ve Genel Cerrahi olgularında; özellikle mastektomilerde ve abdominal herni onarımlarında deri flebi oluşturulması rutin olarak uygulanmaktadır. Flep oluşturma işlemi sonrası gelişebilecek yara iyileşmesinde bozulma; enfeksiyona, yatış süresinin uzamasına, uzun süreli antibiyotik kullanımına ve yara yeri revizyonuna sebep olmaktadır. Bu çalışmada periferik arteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılan silostazol ve pentoksifilin ile lokal vazodilatör olarak kullanılan papaverinin deneysel flep modelinde iskemi ve vaskülariteye etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet ağırlığı 300-400 gram arasında değişen Wistar-Albino cinsi, erişkin, erkek rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak 5 gruba ayrıldı ve her grupta 8 rat olacak şekilde gruplar oluşturuldu. Grup 1'deki (Kontrol grubu) ratlarda deneysel deri flebi oluşturuldu ve herhangi bir farmakolojik etken madde verilmeden 7 gün takip edildikten sonra sakrifiye edildi. Grup 2'deki (Silostazol grubu) ratlara deri flebi oluşturulması öncesi ve sonrası 7 gün boyunca 30mg/kg silostazol oral gavaj yoluyla günde 2 kez verildi. Grup 3'deki (Silostazol + Papaverin) ratlara deri flebi oluşturulması öncesi ve sonrası 7 gün boyunca 30mg/kg silostazol oral gavaj yoluyla günde 2 kez verildi. Bu gruptaki ratlarda operasyon esnasında deri flebi altına 50mg/2ml papaverin verildi. Grup 4'deki (Pentoksifilin grubu) ratlara deri flebi oluşturulması sonrasında 7 gün boyunca 25mg/kg pentoksifilin intraperitoneal yolla günde 1 kez verildi. Grup 5'deki (Pentoksifilin + Papaverin grubu) ratlara operasyon esnasında deri flebi altına 50mg/2ml papaverin verildi. Ayrıca deri flebi oluşturulduktan sonra 7 gün boyunca 25mg/kg pentoksifilin intraperitoneal yolla günde 1 kez verildi. Tüm gruplardaki ratlara deri flebi oluşturulduktan sonraki 7. günde uygulanan sakrifikasyon işlemi esnasında sistemik yoldan radyoopak madde olarak baryum sülfat verilmiştir. Sakrifikasyon öncesi 7. günde tüm sıçanların fleplerinin fotoğrafları çekildi ve daha sonra dijital ortamda iskemi yüzdesi hesaplandı. Radyoopak madde enjeksiyonu ve sakrifikasyon sonrasında eksize edilen deri fleplerine direkt grafi çekilerek X-ray görüntüleri üzerinden dijital ortamda vaskülarizasyon yüzdesi hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 5 grupta da 8 (%20,0) rat yer almaktaydı. Gruplar arasında iskemi oranına ait karşılaştırmalara bakıldı ve 5 grup arasında iskemi oranı bakımından anlamlı fark bulundu (p=0,022). İskemi oranı için Grup 1, Grup 2, Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'e ait ortalamalar ise sırasıyla 45,70±5,45, 39,15±16,71, 30,94±14,86, 27,54±13,12 ve 27,06±10,69 olarak bulundu. Anlamlı farklılığı yaratan ikili gruplara bakıldığında ise hiçbir ikili grup arasındaki fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Gruplar vaskülarizasyon yüzdeleri açısından karşılaştırıldığında ise gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p=0,003). Vaskülarizasyon için en yüksek ortalama Grup 5'de bulunurken, en düşük ortalama ise Grup 3'de bulundu. Anlamlı farklılığı yaratan ikili gruplara bakıldığında ise Grup1 ile Grup 5 arasındaki ve Grup 3 ile Grup 5 arasındaki farklar anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019 ve p=0,004). Tüm gruplarda, iskemi oranı ile vaskülarizasyon arasında orta düzeyde, negatif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (r=-0,401 ve p=0,010). Sonuç: Deneysel deri flebi modelinde flep iskemi oranı ve vaskülarite yüzdesi üzerinden çeşitli farmakolojik etkenlerin etkisinin araştırıldığı çalışmamız sonuçlarına göre Pentoksifilin+papaverin uygulamasının deri flebi iskemisinin önlenmesinde en etkili yöntem olduğu gözlenmiştir. Pentoksifilinin silostazole göre daha etkili olduğu saptanan çalışmamız sonuçlarının klinik pratiğe yansıtılabilmesi için sonuçlarımızın prospektif randomize klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: deri flebi, iskemi, vaskülarite, yara iyileşmesi, silostazol, pentoksifilin, papaverin
Diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme (delay) uygulaması öncesi ve sonrası perforatör çapının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmada diyabetik hastalarda distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme uygulaması ile perforatör çapını araştırdık. Çalışmaya 10 hasta dahil edildi ve 10 hastaya cerrahi geciktirme işlemi öncesi ve işlemden en az 3 hafta sonra çekilen alt ekstremite BT Anjiografilerini değerlendirdik. Çalışmaya 53 – 77 yaş aralığında, diyabetik ayak hastalğı mevcut, 8 erkek ve 2 kadın hasta dahil edildi. Yara kapatma açısından distal bazlı sural arter flebinin 2 seansta yapılmadığı hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bt Anjiografilerde distal bazlı sural arter flebinin en distal perforatörünün peroneal arterden çıktığı kısmın çapını ölçtük. Çalışmayı Temmuz 2019 – Temmuz 2022 tarihleri arasında hastanemizde yatan hastalar üzerinden planladık. Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirmeyle perforatör çapının arttığını gözlemledik. Bu tarz hastalarda cerrahi geciktirmeli flep güvenle kullanılabilir.
Selenyum'un iskemi-reperfüzyon hasarına uğratılmış kas-deri flepleri üzerindeki etkileri
TENEKECI, GÖKTEKIN.: İskemi-reperfüzyon hasarında selenyumun kasderiflepleri üzerindeki etkisi: Turgut Özal Tıp Merkezi, İnönü Üniversitesi, Plastik,Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Malatya, 2011.Bu çalışmanın amacı, iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kas-deri fleplerindeantioksidan bir ajan olan selenyumun etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kas-derifleplerinden rektus-abdominis kas deri flebi seçilerek bu flebin serbest aktarımını ifadeeden bir deney modeli uygulanmıştır. Çalışmamızda 24 adet rat iki eşit gruba ayrılmış vegrup 1 (n=12) sadece iskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı, grup 2'ye (n=12) de iskemiuygulanmadan 2 saat önce 0.625 mg/kg selenyum intraperitoneal olarak verildi, ardındaniskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı ve postop 10 gün boyunca da aynı dozdan selenyumtedavisine devam edilmiştir. Her iki gruptaki ratların yarısı 24. saatin sonunda sakrifiyeedildi. Biyokimyasal olarak, 24 saat sonra her iki grupta malonildialdehid, nitrik oksid veglutatyon seviyeleri degerlendirildi, patolojik inceleme olarak 24 saat sonunda nötrofilinfiltrasyonunun şiddeti ve 10. gün sonunda neovaskularizasyon yoğunluğu patolojik olarakdeğerlendirildi. Ayrıca her iki grupta 10. gün sonunda canlı alan oranları hesaplandı.Malonildialdehid seviyeleri grup 1'de, grup 2'ye nazaran istatistiki olarak anlamlı derecededaha yüksek (p<0,05) olarak bulunurken, nitrik oksid ve glutatyon seviyeleri arasında heriki grup arasında istatistiki olarak herhangibir anlamlı fark saptanmamıştır. Nötrofilinfiltrasyonu grup 1'de, grup 2'ye nazaran patologlar tarafından daha şiddetli olarakdeğerlendirilirken, neovaskularizasyon grup 2'de, grup 1'e nazaran daha yoğun olarakdeğerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan canlı alan hesaplaması sonuçlarına göre grup 2'de grup1'e nazaran canlı alan oranının istatistiki olarak daha yüksek (p>0,05) olduğu saptandı. Buçalışma iskemi reperfüzyon hasarına karşı selenyum tedavisinin kas-deri fleplerinde etkinve koruyucu olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kas-deri flebi, selenyum, malonildialdehid, nitrik oksid,glutatyon, iskemi-reperfüzyon hasarı.
Ratlarda random paternli dorsal deri fleplerinde Botulinum Toksin A'nın cerrahi geciktirme üzerine etkisi
Ratlarda Random Paternli Dorsal Deri Fleplerinde Botulinum Toksin A'nın Cerrahi Geciktirme Üzerine Etkisi
Miller sınıf I çoklu dişeti çekilmelerinin tedavisinde kuronale kaydırılan flep ve kollajen doku matriksi kombinasyonunun tek başına kuronale kaydırılan flep ile karşılaştırılması
Bu randomize, kontrollü, paralel çalışmada Miller Sınıf I çoklu dişeti çekilmelerinin tedavisinde tek başına kuronale kaydırılan flep (KKF) ve KKF'nin kollajen matriks (KM) ile birlikte kullanımının kök yüzeyini kapatmadaki etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya ≥ 3 mm olan Miller Sınıf I çoklu dişeti çekilmesine sahip 20 hasta (12 bayan ve 8 erkek) dahil edildi ve iki gruba ayrılarak KKF+KM ve KKF teknikleri uygulandı. Tedavi öncesi (başlangıç) ve tedavi sonrası (12. ay) sondalama derinliği (SD), dişeti çekilmesi dikey boyutu (DÇDB), dişeti çekilmesi yatay boyutu (DÇYB), klinik ataşman seviyesi (KAS), keratinize dişeti dikey boyutu (KDDB), dişeti kalınlığı (DK), ortalama kök kapanma yüzdesi (OKKY) ve tam kök kapanma yüzdesi (TKKY), kök kapanma estetik skoru (KKES) ve hasta memnuniyeti değerlendirildi. İncelenen parametrelere ait başlangıç değerleri gruplar arasında benzerdir (p>0.05). Başlangıçta KKF+KM ve KKF gruplarında sırasıyla 3.27 ± 0.37 mm ve 3.2 ± 0.26 mm olan DÇDB değerleri; 12. ayda, 1.13±0.52 mm ve 1±0.94 mm'ye azaldı ve bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Grup içi karşılaştırmada, incelenen tüm parametrelerin başlangıç ve 12. ay değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Kollajen matriks ve tek başına KKF gruplarındaki OKKY, sırasıyla, %66±13.23 ve %69.99±28.27 bulundu ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar arası karşılaştırmada, 12. ayda DK hariç incelenen parametrelerin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Kollajen matriks grubunun 12. aydaki DK miktarı, KKF grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Kollajen matriks ve KKF gruplarında, sırasıyla, toplam 0.33±0.09 mm ve 0.06 ± 0.05 mm'lik DK artışı saptandı. Gruplar arasında, KKES ve hasta memnuniyeti skorları ortalamaları açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Çoklu dişeti çekilmelerinin tedavisinde her iki tedavi yönteminin de kök kapanması açısından başarılı sonuçlar verdiği saptandı. Kuronale kaydırılan flep ve KM uygulamasının DK'yı arttırdığı belirlendi.
Treatment of multiple gingival recessions with two different approaches
The objective of this controlled study was to evaluate the clinical effectiveness of tunnel technique (TUN) in combination with acellular dermal matrix graft (ADM) on defect coverage, aesthetics and patient satisfaction compared to coronally positioned flap (CAF) plus ADM for the treatment of Miller Class I multiple gingival recessions. A total of 20 patients (13 females and 7 males) with 58 Miller Class I multiple recessions ≥3 mm were included and divided into TUN+ADM and CAF+ADM groups. At baseline and 12 months after the surgery, plaque index, gingival index, bleeding on probing, probing depth (PD), clinical attachment level, recession height (RH), keratinized tissue height (KT), gingival thickness (GT), and mean and complete defect coverage were evaluated. Patient satisfaction and root coverage aesthetic scores (RES) were also assessed. Baseline RH in TUN+ADM and CAF+ADM groups was 3.23 ± 0.28 mm and 3.30 ± 0.35 mm, respectively. Intragroup comparisons revealed statistically significant differences at 12 months for all parameters, except PD (p<0.05). Gingival thickness increased from 0.82 ± 0.06 mm to 1.40 ± 0.07 mm in TUN+ADM group, and from 0.76 ± 0.06 mm to 1.38 ± 0.09 mm in CAF+ADM group. Mean defect coverage was 75.72% (RH reduction: 2.45 ± 0.20 mm) in TUN + ADM group, and 93.81% (RH reduction: 3.10 ± 0.57 mm) in CAF + ADM group. Complete defect coverage was achieved 37.36% of the teeth (12 out of 31 sites) for the TUN+ADM group, while it occurred 85% of the teeth (23 out of 27 sites) for the CAF+ADM group. Intergroup differences were found to be significant for RH reduction, KT increase, MRC, CRC, and RES (p<0.05). Both techniques were effective in root coverage of multiple recession defects, however better aesthetic results and clinical improvements were achieved with CAF and ADM combination.
Clinical evaluation of coronally advanced flap with or without platelet rich fibrin for the treatment of multiple gingival recessions
The objective of this controlled study was to assess the clinical effectiveness of platelet rich fibrin (PRF) in combination with coronally advanced flap on root coverage, aesthetics and patient satisfaction compared to coronally advanced flap (CAF) alone for the treatment of multiple Miller Class I gingival recession defects. A total of 20 patients (10 females and 10 males) with 49 Miller Class I multiple recessions ≥3 mm were included and divided into CAF + PRF and CAF groups. At baseline and 6 months after the surgery, plaque and gingival indices, bleeding on probing, probing depth, clinical attachment level, recession height (RH), keratinized tissue height, gingival thickness (GT), and mean and complete defect coverage were evaluated. Patient satisfaction and root coverage aesthetic scores were also assessed. Baseline RH in CAF+PRF and CAF groups was 3,20 ± 0,26 mm and 3,36 ± 0,34 mm, respectively. Intragroup comparisons revealed statistically significant differences at 6 months for all parameters (p<0.05). Gingival thickness increased from 0,78 ± 0,06 mm to 1,31 ± 0,07 mm in CAF + PRF group, and from 0,73 ± 0,07 mm to 0,8 ± 0,08 mm in CAF group. Mean root coverage was 79,02% (RH reduction: 2,5±0,53 mm) in CAF + PRF group, and 74,63% (RH reduction: 2,51±0,33 mm) in CAF group. Complete root coverage was achieved 36% of the teeth (9 out of 25 sites) for the CAF + PRF group, while it occurred 33.3% of the teeth (8 out of 24 sites) for the CAF group. Intergroup differences were found to be significant only for GT gain (p<0.05). Both techniques were successful in the treatment of multiple Miller Class I gingival recession defects. Tissue thickness significantly increased with the use of PRF graft in CAF + PRF group.
Clinical evaluation of coronally advanced flap with or without acellular dermal matrix graft for the treatment of multiple gingival recessions with thin tissue biotype
The objective of this randomized, parallel and controlled study was to assess the clinical effectiveness of acellular dermal matrix graft (ADM) combination with coronally advanced flap (CAF) on complete defect coverage, esthetics and patient satisfaction compared to CAF alone for the treatment of Miller Class I & II multiple buccal recessions with gingival thickness (GT) < 0.8 mm.A total of 24 patients (12 females and 12 males) with 48 Miller Class I & II multiple recessions ?3 mm were included and divided into test (CAF+ADM) and control (CAF) groups. At baseline and 12 months after the surgery, plaque index (PI), gingival index (GI), bleeding on probing (BoP), probing depth (PD), clinical attachment level (CAL), recession height (RH), keratinized tissue height (KT), gingival thickness (GT), mean and complete defect coverage were evaluated. Patient satisfaction, root coverage esthetic score (RES) and the correlation between GT and defect coverage were also assessed.Baseline RH in CAF+ADM and CAF groups was 3.25 ± 0.34 mm and 3.21 ± 0.26 mm, respectively. Intra-group comparisons revealed statistically significant differences at 12 months compared to baseline data for all parameters (p<0.05). GT increased from 0.75 ± 0.06 mm to 1.41 ± 0.11 mm in test group, and from 0.71 ± 0.08 mm to 0.77 ± 0.09 mm in control group. Mean and complete defect coverage were 94.84% (RH reduction: 3.08 ± 0.51 mm) and 83.33% in test group, 74.99% (RH reduction: 2.37 ± 0.83 mm) and 50.00% in control group, respectively. Inter- group differences were found to be statistically significant for RH reduction, attachment gain, KT and GT increase, mean defect coverage, RES in favor of test group (p<0.05). There was a significant positive correlation between GT and mean defect coverage (r=0.465; p<0.05).Better esthetic results and clinical improvements were achieved with ADM combination. Tissue thickness significantly increased with the use of ADM graft. The thicker (?1.3 mm) the gingival tissue gets with the adjunctive use of ADM, the higher percentage of complete defect coverage is achieved in Miller Class I & II multiple recession defects. ADM can be used as an effective alternative to subepithelial connective tissue graft for the treatment of multiple defects. CAF in association with ADM can be proposed as a valid therapeutic approach for the treatment of multiple gingival recessions with thin tissue biotype.
Alt ekstremite defektlerinin kapatımında klinik deneyimlerimiz
Alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonu plastik cerrahinin önemli uğraş alanlarından birisidir. Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde gerek yara bakım teknolojilerindeki, gerekse mikrocerrahi tekniklerdeki gelişmeler neticesinde, alt ekstremite rekonstrüksiyonunda önemli değişimler yaşanmıştır. Ne var ki, anatomik yerleşimine ve içeriğine göre, defektin ihtiyacı olan ideal kapatım yöntemine dair, yeni geliştirilen tekniklerin de dahil edildiği genel kabul görmüş bir algoritma yoktur. Bu çalışmada, klinik deneyimlerimiz ve literatür taraması sonucu alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin kapatımına dair, yeni tekniklerin de dahil edildiği güncel bir algoritma oluşturulması amaçlanmıştır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde, Ocak 2000-Ocak 2014 tarihleri arasında, alt ekstremite açık yarası nedeniyle opere edilen hastalar, retrospektif olarak incelenmiş; yaş, cinsiyet, etiyoloji, defektin yerleşim yeri, defekt kapatımında kullanılan teknik, komplikasyonlar ve revizyonlar ortaya konmuştur. Arşiv taraması neticesinde 418 erkek (% 71), 172 kadın (% 29) toplam 590 hastaya ulaşılmıştır. Hastaların 128'i 16 yaşından küçüktür (% 21,69). En sık etiyolojik faktör, hem çocuk hem erişkin yaş grubunda trafik kazalarıdır. 590 hastada 790 ameliyat yapıldığı, 52 hastanın birden fazla ameliyat geçirdiği belirlenmiştir. 590 hastanın 54'ünde multipl defekt mevcuttur, toplam defekt sayısı 780'dir. 780 defektin, 790 teknik ile kapatıldığı tespit edilmiştir. Bütün anatomik lokalizasyonlarda en sık kapatım yöntemi deri greftleri olarak belirlenmiş, greft ile kapatıma uygun olmayan defektlerde sıklıkla lokal random fasyokütan flepler ile kapatım yapılmıştır. Daha sonra azalan sıra ile, bölgesine uygun olarak aksiyel fasyokütan flepler, kas flepleri ve ihtiyaç halinde serbest flepler ile rekonstrüksiyon sağlandığı ortaya konmuştur. Alt ekstremitede, özellikle travmatik ve distal yerleşimli yumuşak doku defektlerinde rekonstrüksiyon hayli zordur. Doğru hasta seçimi ve doğru planlama, rekonstrüktif merdiven basamaklarının iyi değerlendirilmesi ile, hem fonksiyonel hem de estetik açıdan başarılı rekonstrüksiyon yapmak mümkündür. Bu çalışmada da, defektin yerine göre rekonstrüksiyon alternatiflerini belirlemeye yönelik güncel bir algoritma sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Algoritma, Alt ekstremite, Alt ekstremite defektleri, Flep, Greft, Yumuşak doku rekonstrüksiyonu.
Posttravmatik stres bozukluğunun flep yaşayabilirliğine etkisi
Rekonstrüktif cerrahide fleplerle onardığımız doku defekti olan hastaların önemli miktarını travma hastaları oluşturmaktadır. Bu hastalardan psikiyatrik semptomları olanlarına psikiyatri konsültasyonu istenip antidepresan tedavi başlanırken, semptom göstermeyen hastalara psikiyatrik tedavi verilmemektedir. Literatürde Posttravmatik Stres Bozukluğunun (PTSB) ve kullanılan antidepresan ilaçların flep sağ kalımı üzerine etkilerine dair bir araştırma bulunamadı. Bu çalışmada travma hastalarında gelişen PTSB ve kullanılan farklı türdeki antidepresan ilaçların flep sağ kalımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 42 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şer adetlik 6 gruba ayrıldı. Ratlarda PTSB oluşturulacak gruplarda Single Prolonged Stres (SPS) modeli uygulandı. 1 hafta sonra antidepresan alacak gruplara ilaçları başlandı. 1. Grup (sham) da SPS uygulanmadı ve antidepresan verilmedi. 2. Grup(kontrol) da SPS uygulandı ama antidepresan verilmedi. 3. Grup da SPS uygulandı ve Paroksetin verildi. 4. Grup da SPS uygulandı ve Duloksetin verildi. 5. Grup da SPS uygulandı ve Amitriptilin verildi. 6. Grup da SPS uygulandı ve Rasajilin verildi. İlaçlar başlandıktan 2 hafta sonra ratların sırtından kranial bazlı 3x9 cm çaplı random paternli deri flebi derin fasyanın üzerinden kaldırılarak sütüre edildi. Ardından 1 hafta daha antidepresan tedaviler devam etti. 28 günün sonunda fotoğrafik, biyokimyasal ve histolojik analizler yapıldı. Fotoğrafik analiz için "SketchAndCalc Area Calculator" (iCalc inc. U.S.A.) programı kullanıldı. Histolojik analiz için yine tüm sıçanlardan belirlenen flep bölgelerinden doku örnekleri alınarak uygun işlemler ve boyama yapıldıktan sonra örnekler Nikon (Eclipse 920248, U.S.A.) ışık mikroskobunda değerlendirildi ve görüntüler Nikon (MDS-Fi2-U3 (U.S.A.)) kamera ile tam uyumlu görüntüleme yazılımı ile bilgisayar ortamına aktarıldı. Tüm grupların; 200' lük büyütmede (X20) 5 farklı alandan olacak şekilde epitel kalınlığı ölçüldü. Biyokimyasal analiz için histolojik örnek alınmasından sonra kalan flebin en distal bölgeden doku örneği alınarak, HIF1a, Siklofilin A, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1b, IL6 ve TNFα miktarı ELISA kitleri ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmamızın fotoğrafik analizinde kontrol grubu ile sham ve deney grupları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sham grubu ile antidepresan alan gruplar arasında anlamlı fark (p>0,05) bulunmamıştır. Ayrıca deney grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda epidermis kalınlığı en yüksek olan grup, Grup 3 olarak saptanmıştır. Grup 3 ün epidermis kalınlığı sham grubunun da üzerinde bulunmuştur. Sham grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına (p<0,05) rağmen, kontrol grubu ile deney grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sham grubu ile Grup 3, Grup 4, Grup 5 arasında anlamlı olmamasına rağmen, Grup 6 ile anlamlı fark bulunmuştur. Doku HIF1α, CycA, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1β, IL6 ve TNFα analizlerinde tüm grupların sham grubuna göre anlamlı derecede (p<0,05) yüksek olduğu saptandı. 3.Grup ile kontrol grubu arasında MMP2, VEGF, EGF, IL1β ve TNFα düzeylerinde anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak tedavi almamış PTSB'nin flep yaşayabilirliği azalttığı görülmüştür. Kullanılan ilaçların ise istatistiksel olarak birbirine üstünlüğü olmadığı saptanmıştır.
Medial mukozal flep tekniğiyle yapılan orta türbinoplastinin fonksiyonel hava yolu ve koku sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran, muayene ve radyolojik değerlendirmede septum deviasyonu ve orta konka hipertrofisi tanısı konulan, tedavide endoskopik olarak septoplasti ve orta konkalara subtotal (transvers) rezeksiyon veya bu çalışmada tarif edilen medial mukozal flep cerrahi tekniğini yaptığımız hastaların fonksiyonel ve koku sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş- Boyun Cerrahisi Kliniği'nde Kasım 2020-Kasım 2021 arasında, muayene ve paranazal sinüs BT ile orta konka hipertrofisi ve septum deviasyonu tanısı konulup cerrahisi planlanan 35 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayırılarak medial mukozal flep tekniği ile orta türbinoplasti (Çalışma grubu=17) ve orta konkalara transvers rezeksiyon (Kontrol grubu=18) yapıldı. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Yaş, cinsiyet ve hastanın şikayetleri medikal veriler olarak kaydedildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası akustik rinometri, anterior rinomanometri ve peak nasal inspiratory flowmeter testi, koku identifikasyon testi ve n-butanol eşik ölçümü yapıldı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı ve koku dereceleri görsel analog skala ve nasal obstruction symptom evaluation skalası ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası sonuçlar hem grup içi hemde gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 16'sı erkek (%45.7), 19'u kadındı (%54.3). Çalışma grubundaki hastaların yaşı 34.11±12.12, kontrol grubundaki hastaların 30.33±10.8 olup yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Operasyondan sonra minör veya majör komplikasyon görülmedi. Medial mukozal flep tekniği ile opere edilen çalışma grubunda, transvers rezeksiyon yapılan kontrol grubuna göre orta meada daha az kabuklanma gözlendi. Genel olarak, her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında; nasal obstruction symptom evaluation skorlarında, peak nasal inspiratory flowmeter değerlerinde, görsel analog skala solunum skorlarında, akustik rinometri parametrelerinde (MCA,VOL), rinomanometrik parametrede (MR) zaman içinde güçlü ve anlamlı bir iyileşme gösterdi (P<.001). Görsel analog skala koku değerleri arasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre skorlar daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Koku identifikasyon testi ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında, çalışma grubunda anlamlı bir iyileşme gözlenirken kontrol grubunda azalma gözlendi. İdentifikasyon değerlerindeki bu iyileşme çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken, kontrol grubundaki azalma anlamlı değildi. N butanol ameliyat öncesi ve sonrası eşik değerleri arasında, çalışma grubunda n butanol eşiklerinde azalma olurken kontrol grubunda artma oldu. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamız her iki tedavi tekniğinin uygulanması ile hastaların yaşam kalitesini iyileşme ve burun tıkanıklığında azalma olduğunu göstermiştir. Medial mukozal flep tekniği, hem fonksiyonel hem de olfaktör sonuçları açısından avantajlar sunan orta konkanın solid hipertrofisinde kullanılabilecek konservatif ve etkili bir türbinoplasti tekniğidir
Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.
İnce diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna ilave %0.8 hyaluronik asit jel uygulamasının etkinliğinin klinik ve hacimsel olarak değerlendirilmesi
Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında rol oynayan lokal kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı; ince diş eti fenotipine sahip evre II/III periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna (AFO) ilave %0.8 HA jel uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya dahil edilen toplam 40 hasta a) AFO+ %0.8 HA jel (test=20) ve b) AFO (kontrol=20) olmak üzere rastgele 2 (iki) gruba ayrıldı. Tüm bireylerin başlangıç plak (P), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi. Başlangıç periodontal tedavi tamamlandıktan 4 hafta sonra cerrahi periodontal tedavi fazına geçilmek üzere ince diş eti fenotipine sahip, SCD ≥ 5mm olup horizontal kemik yıkımı olan bölgeler belirlendi. Diş eti fenotipinin belirlenmesinde Hu-friedy renkli diş eti sondaları kullanıldı. Tüm bireylerin ağız içi dijital taramaları alındı. Ameliyattan hemen önce ameliyat bölgesine ait rölatif diş eti çekilmesi (rDÇ) ölçümleri kaydedildi. Test grubuna AFO'ya ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise AFO'a ilave serum fizyolojik uygulandı. HA uygulaması AFO sonrası 4. haftada tekrarlandı. Yumuşak doku hacim (mm3 ) ve kalınlık (mm) değişim (Δ) ölçümleri bilgisayar yazılımları ile gerçekleştirildi. Değerlendirmeler tedavi sonrası 3. ve 6. ayda tekrarlandı. Klinik periodontal parametrelere ait 3.ay ve 6.ay ölçümlerinin başlangıca göre değişimi gruplar arasında karşılaştırıldığında, P yüzdesinde test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla azalma olduğu (p<0.05), klinik ataçman kazancının test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla olduğu (p <0,05) ve ΔrDÇ miktarının kontrol grubunda test grubuna göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Diğer taraftan, SK yüzdesi ve SCD ölçümleri her iki grupta başlangıca göre anlamlı azalmış olmasına rağmen (p<0.05), değişim gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Diş etindeki hacim (mm3 ) ve kalınlık değişiminin, kontrol grubunda test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, ince diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında AFO'ya ilave % 0.8 HA jel uygulamasının klinik ataçman kazancını arttırdığı, DÇ'yi ve diş etindeki boyutsal değişimi azalttığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği ince diş eti fenotipine sahip bireylerin cerrahi periodontal tedavisine ek olarak % 0.8 HA jelin klinik olarak kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Fenotip, hyaluronik asit, periodontal debridman, periodontitis, Üç boyutlu analiz.
Baş boyun bölgesi cerrahisinde serbest fleplerin yeri, endikasyon alanları ve sonuçları
ÖZET Günümüzde, lokal fleplerle onarılamayan doku defeküerinin rekonstrüksiyonu, serbest fleplerle yapılmaktadır. Dokular, tek seanslı bir girişimle verici bölgeden alınıp, mikrovasküler cerrahi teknikler kullanılarak, alıcı bölgeye nakledilmektedirler. Arak, baş- boyun bölgesi defeküerinin onarımında da, serbest flepler sıklıkla kullanım alanı bulmak tadır. Bu çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik ve Re- konstrüktif Cerrahi Kliniğinde; Nisan 1985 ile Nisan 1993 tarihleri arasında yatarak te davi gören, serbest flep uyguladığımız, 28 olguyu sunmaktayız. Serbest flepleri, beş ana gruba ayırarak; endikasyon alanlarım, avantajlarım, dezavantajlarım, klinik uygulama larım, verici alanların durumunu ve sonuçlarım değerlendirdik. Elde ettiğimiz bilgiler ışığında, fleplerin alıcı sahaya renk-doku ve kontur uyu munun iyi, donör alandaki fonksiyonel ve kozmetik sorunların ise minimal olduğunu sap tadık. Kanımızca serbest flepler, baş-boyun bölgesinin lokal fleplerle onanlamayacak de feküerinin rekonstrüksiyonunda, ilk seçenek olarak değerlendirilmesi gereken, ideal fleplerdir. 54