Cerrahi flepler
73 theses under this subject heading
Posttravmatik stres bozukluğunun flep yaşayabilirliğine etkisi
Rekonstrüktif cerrahide fleplerle onardığımız doku defekti olan hastaların önemli miktarını travma hastaları oluşturmaktadır. Bu hastalardan psikiyatrik semptomları olanlarına psikiyatri konsültasyonu istenip antidepresan tedavi başlanırken, semptom göstermeyen hastalara psikiyatrik tedavi verilmemektedir. Literatürde Posttravmatik Stres Bozukluğunun (PTSB) ve kullanılan antidepresan ilaçların flep sağ kalımı üzerine etkilerine dair bir araştırma bulunamadı. Bu çalışmada travma hastalarında gelişen PTSB ve kullanılan farklı türdeki antidepresan ilaçların flep sağ kalımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 42 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şer adetlik 6 gruba ayrıldı. Ratlarda PTSB oluşturulacak gruplarda Single Prolonged Stres (SPS) modeli uygulandı. 1 hafta sonra antidepresan alacak gruplara ilaçları başlandı. 1. Grup (sham) da SPS uygulanmadı ve antidepresan verilmedi. 2. Grup(kontrol) da SPS uygulandı ama antidepresan verilmedi. 3. Grup da SPS uygulandı ve Paroksetin verildi. 4. Grup da SPS uygulandı ve Duloksetin verildi. 5. Grup da SPS uygulandı ve Amitriptilin verildi. 6. Grup da SPS uygulandı ve Rasajilin verildi. İlaçlar başlandıktan 2 hafta sonra ratların sırtından kranial bazlı 3x9 cm çaplı random paternli deri flebi derin fasyanın üzerinden kaldırılarak sütüre edildi. Ardından 1 hafta daha antidepresan tedaviler devam etti. 28 günün sonunda fotoğrafik, biyokimyasal ve histolojik analizler yapıldı. Fotoğrafik analiz için "SketchAndCalc Area Calculator" (iCalc inc. U.S.A.) programı kullanıldı. Histolojik analiz için yine tüm sıçanlardan belirlenen flep bölgelerinden doku örnekleri alınarak uygun işlemler ve boyama yapıldıktan sonra örnekler Nikon (Eclipse 920248, U.S.A.) ışık mikroskobunda değerlendirildi ve görüntüler Nikon (MDS-Fi2-U3 (U.S.A.)) kamera ile tam uyumlu görüntüleme yazılımı ile bilgisayar ortamına aktarıldı. Tüm grupların; 200' lük büyütmede (X20) 5 farklı alandan olacak şekilde epitel kalınlığı ölçüldü. Biyokimyasal analiz için histolojik örnek alınmasından sonra kalan flebin en distal bölgeden doku örneği alınarak, HIF1a, Siklofilin A, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1b, IL6 ve TNFα miktarı ELISA kitleri ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmamızın fotoğrafik analizinde kontrol grubu ile sham ve deney grupları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sham grubu ile antidepresan alan gruplar arasında anlamlı fark (p>0,05) bulunmamıştır. Ayrıca deney grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda epidermis kalınlığı en yüksek olan grup, Grup 3 olarak saptanmıştır. Grup 3 ün epidermis kalınlığı sham grubunun da üzerinde bulunmuştur. Sham grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına (p<0,05) rağmen, kontrol grubu ile deney grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sham grubu ile Grup 3, Grup 4, Grup 5 arasında anlamlı olmamasına rağmen, Grup 6 ile anlamlı fark bulunmuştur. Doku HIF1α, CycA, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1β, IL6 ve TNFα analizlerinde tüm grupların sham grubuna göre anlamlı derecede (p<0,05) yüksek olduğu saptandı. 3.Grup ile kontrol grubu arasında MMP2, VEGF, EGF, IL1β ve TNFα düzeylerinde anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak tedavi almamış PTSB'nin flep yaşayabilirliği azalttığı görülmüştür. Kullanılan ilaçların ise istatistiksel olarak birbirine üstünlüğü olmadığı saptanmıştır.
Medial mukozal flep tekniğiyle yapılan orta türbinoplastinin fonksiyonel hava yolu ve koku sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran, muayene ve radyolojik değerlendirmede septum deviasyonu ve orta konka hipertrofisi tanısı konulan, tedavide endoskopik olarak septoplasti ve orta konkalara subtotal (transvers) rezeksiyon veya bu çalışmada tarif edilen medial mukozal flep cerrahi tekniğini yaptığımız hastaların fonksiyonel ve koku sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş- Boyun Cerrahisi Kliniği'nde Kasım 2020-Kasım 2021 arasında, muayene ve paranazal sinüs BT ile orta konka hipertrofisi ve septum deviasyonu tanısı konulup cerrahisi planlanan 35 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayırılarak medial mukozal flep tekniği ile orta türbinoplasti (Çalışma grubu=17) ve orta konkalara transvers rezeksiyon (Kontrol grubu=18) yapıldı. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Yaş, cinsiyet ve hastanın şikayetleri medikal veriler olarak kaydedildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası akustik rinometri, anterior rinomanometri ve peak nasal inspiratory flowmeter testi, koku identifikasyon testi ve n-butanol eşik ölçümü yapıldı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı ve koku dereceleri görsel analog skala ve nasal obstruction symptom evaluation skalası ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası sonuçlar hem grup içi hemde gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 16'sı erkek (%45.7), 19'u kadındı (%54.3). Çalışma grubundaki hastaların yaşı 34.11±12.12, kontrol grubundaki hastaların 30.33±10.8 olup yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Operasyondan sonra minör veya majör komplikasyon görülmedi. Medial mukozal flep tekniği ile opere edilen çalışma grubunda, transvers rezeksiyon yapılan kontrol grubuna göre orta meada daha az kabuklanma gözlendi. Genel olarak, her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında; nasal obstruction symptom evaluation skorlarında, peak nasal inspiratory flowmeter değerlerinde, görsel analog skala solunum skorlarında, akustik rinometri parametrelerinde (MCA,VOL), rinomanometrik parametrede (MR) zaman içinde güçlü ve anlamlı bir iyileşme gösterdi (P<.001). Görsel analog skala koku değerleri arasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre skorlar daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Koku identifikasyon testi ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında, çalışma grubunda anlamlı bir iyileşme gözlenirken kontrol grubunda azalma gözlendi. İdentifikasyon değerlerindeki bu iyileşme çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken, kontrol grubundaki azalma anlamlı değildi. N butanol ameliyat öncesi ve sonrası eşik değerleri arasında, çalışma grubunda n butanol eşiklerinde azalma olurken kontrol grubunda artma oldu. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamız her iki tedavi tekniğinin uygulanması ile hastaların yaşam kalitesini iyileşme ve burun tıkanıklığında azalma olduğunu göstermiştir. Medial mukozal flep tekniği, hem fonksiyonel hem de olfaktör sonuçları açısından avantajlar sunan orta konkanın solid hipertrofisinde kullanılabilecek konservatif ve etkili bir türbinoplasti tekniğidir
Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.
İnce diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna ilave %0.8 hyaluronik asit jel uygulamasının etkinliğinin klinik ve hacimsel olarak değerlendirilmesi
Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında rol oynayan lokal kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı; ince diş eti fenotipine sahip evre II/III periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna (AFO) ilave %0.8 HA jel uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya dahil edilen toplam 40 hasta a) AFO+ %0.8 HA jel (test=20) ve b) AFO (kontrol=20) olmak üzere rastgele 2 (iki) gruba ayrıldı. Tüm bireylerin başlangıç plak (P), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi. Başlangıç periodontal tedavi tamamlandıktan 4 hafta sonra cerrahi periodontal tedavi fazına geçilmek üzere ince diş eti fenotipine sahip, SCD ≥ 5mm olup horizontal kemik yıkımı olan bölgeler belirlendi. Diş eti fenotipinin belirlenmesinde Hu-friedy renkli diş eti sondaları kullanıldı. Tüm bireylerin ağız içi dijital taramaları alındı. Ameliyattan hemen önce ameliyat bölgesine ait rölatif diş eti çekilmesi (rDÇ) ölçümleri kaydedildi. Test grubuna AFO'ya ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise AFO'a ilave serum fizyolojik uygulandı. HA uygulaması AFO sonrası 4. haftada tekrarlandı. Yumuşak doku hacim (mm3 ) ve kalınlık (mm) değişim (Δ) ölçümleri bilgisayar yazılımları ile gerçekleştirildi. Değerlendirmeler tedavi sonrası 3. ve 6. ayda tekrarlandı. Klinik periodontal parametrelere ait 3.ay ve 6.ay ölçümlerinin başlangıca göre değişimi gruplar arasında karşılaştırıldığında, P yüzdesinde test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla azalma olduğu (p<0.05), klinik ataçman kazancının test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla olduğu (p <0,05) ve ΔrDÇ miktarının kontrol grubunda test grubuna göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Diğer taraftan, SK yüzdesi ve SCD ölçümleri her iki grupta başlangıca göre anlamlı azalmış olmasına rağmen (p<0.05), değişim gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Diş etindeki hacim (mm3 ) ve kalınlık değişiminin, kontrol grubunda test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, ince diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında AFO'ya ilave % 0.8 HA jel uygulamasının klinik ataçman kazancını arttırdığı, DÇ'yi ve diş etindeki boyutsal değişimi azalttığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği ince diş eti fenotipine sahip bireylerin cerrahi periodontal tedavisine ek olarak % 0.8 HA jelin klinik olarak kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Fenotip, hyaluronik asit, periodontal debridman, periodontitis, Üç boyutlu analiz.
Baş boyun bölgesi cerrahisinde serbest fleplerin yeri, endikasyon alanları ve sonuçları
ÖZET Günümüzde, lokal fleplerle onarılamayan doku defeküerinin rekonstrüksiyonu, serbest fleplerle yapılmaktadır. Dokular, tek seanslı bir girişimle verici bölgeden alınıp, mikrovasküler cerrahi teknikler kullanılarak, alıcı bölgeye nakledilmektedirler. Arak, baş- boyun bölgesi defeküerinin onarımında da, serbest flepler sıklıkla kullanım alanı bulmak tadır. Bu çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik ve Re- konstrüktif Cerrahi Kliniğinde; Nisan 1985 ile Nisan 1993 tarihleri arasında yatarak te davi gören, serbest flep uyguladığımız, 28 olguyu sunmaktayız. Serbest flepleri, beş ana gruba ayırarak; endikasyon alanlarım, avantajlarım, dezavantajlarım, klinik uygulama larım, verici alanların durumunu ve sonuçlarım değerlendirdik. Elde ettiğimiz bilgiler ışığında, fleplerin alıcı sahaya renk-doku ve kontur uyu munun iyi, donör alandaki fonksiyonel ve kozmetik sorunların ise minimal olduğunu sap tadık. Kanımızca serbest flepler, baş-boyun bölgesinin lokal fleplerle onanlamayacak de feküerinin rekonstrüksiyonunda, ilk seçenek olarak değerlendirilmesi gereken, ideal fleplerdir. 54
Yüksek gerilim elektrik yanıklarında fleplerin kullanım alanları
AmaçBu çalışmanın amacı; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan geniş ve vital dokuları açıkta olan defektlerin erken debridmanı ve olası en kısa sürede güvenilir, kanlanması iyi bir fleple rekonstrüksiyonu, anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturmak ve hastada maksimum fonksiyonel kazanç elde edilmesidir. Bu amaca hizmet edecek flebin seçimi istenilen hedefe ulaşmada önemli bir faktördür.Gereç ve YöntemRetrospektif ve klinik olarak yapılan bu çalışmada,1988- 2008 yılları arasında yüksek gerilim elektrik yanığına maruz kalan toplam 633 hastadan fleple onarımı yapılan 103 hasta incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, yanık yüzdesi, ek travma, fasyotomi sayısı, amputasyon seviyesi, yatış süresi, flep çeşitleri ve komplikasyon parametrelerine göre incelendi. Yüz üç hastada toplam 138 fleple onarım yapıldı. Üst ekstremitede defekti olan 88 hastadan 45'ine groin flep, 15'sına pediküllü kas veya kas-deri flebi, 15'ine lokal fasyokutan flep, 5'ine submammarial flep, 2'sine adipofasyal ?turn-over? flebi, 2'sine serbest latissimus dorsi (LD) flebi, 2'sine pediküllü ters akımlı dorsal metakarpal arter (TADMF) flebi, 1'ine pediküllü superfisial eksternal pudental arter (SEPA) flebi uygulandı, 1'ine pediküllü rektus abdominis miyokutan flep. Alt ekstremite defekti olan 29 hastadan 9'una sural flep, 4'üne serbest LD flebi, 10'una lokal fasyokutan flep, 3'üne adipofasyal ?turn-over? flebi, 1'ine faysa flebi, 1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine pediküllü gastroknemius kas flebi uygulandı. Skalp defekti olan 19 hastadan 10' una lokal skalp flebi, 3' üne serbest LD kas veya kas-deri flebi, 2'ne fasya flebi,1'ne serbest transvers rektus abdominis miyokutan (TRAM) flebi,1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine serbest serratus kas flebi, 1'ine pediküllü trapezius miyokutan flebi uygulandı. Penis yokluğu olan 2 hastadan 1' ine serbest fibula osteokutan, diğerine ise serbest radial önkol fasyokutan flebi uygulandı. Bu onarımlar sonucunda anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturuldu.Hastalar postoperatif 1, 3, 6, 12 aylık ve sonra da yıllık periyodlarla takip edildi. Bu takipler sonucu gerekli hastalara fonksiyonel amaçlı girişimler uygulandı.BulgularHastalar ortalama 31 ay takip edildi. Bu süre içinde sekonder girişimleri yapılan hastalarda flep adaptasyonunun iyi olduğu görüldü. Yüz otuz sekiz flepten 3 serbest LD flebinde,1 pediküllü gastroknemius kas flebinde,1 groin flepte ve 2 lokal fasyokutan flebinde tam ve 19 farklı flepte parsiyel nekroz gelişti. Bu fleplerin 6'sında enfeksiyon ve 1'inde hematom olduğu görüldü.SonuçSonuç olarak; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan defektlerin erken seri debridmanı ve debridman sonrası açıkta olan vital yapıların biran önce uygun bir fleple rekonstrüksiyonu önemlidir. Mevcut defektlerin rekonstrüksiyonu için oluşturulan algoritmaya uygun olarak; üst ekstremitedeki defektlerin groin flebiyle, pediküllü LD kas veya kas-deri flebiyle veya defekt etrafında sağlam dokular mevcutsa lokal fasyokutan fleplerle, alt ekstremite defektlerinde sural ve serbest LD kas flebiyle, skalp defektlerinde skalp veya serbest fleplerle ve penis rekonstrüksiyonunda serbest fleplerle onarım yapıldığı hastalarda rekonstrüksiyonun daha başarılı ve uygun olduğu sonucuna varılmıştır.
Sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde yeni bir cerrahi geciktirme tekniği
Amaç: Yara bakımına dirençli, karmaşık yaraların tedavisinde flep ile rekonstrüksiyon önemli bir seçenektir. Literatürde flep yaşayabilirliğini arttırmaya yönelik pek çok cerrahi geciktirme yöntemi mevcuttur, ancak sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde, flebi çift perforatörlü hazırlayıp, sonra tek perforatöre indirgeyerek uygulanan cerrahi geciktirme yöntemine rastlanmamıştır. Çalışmamızda, cerrahi geciktirme uygulanan ve uygulanmayan sıçanların flep nekroz miktarlarının karşılaştırılması, flep yaşayabilirliğinin bu yeni yöntemle arttırılabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 190-350 gr arasında değişen 23 adet erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan araştırmada kullanılmıştır. Kontrol grubuna 10, deney grubuna 13 sıçan dahil edilmiştir. Kullanılan flep modeli ?genişletilmiş sırt ada flebi modeli?dir. Kontrol grubundaki sıçanlarda sol derin sirkümfleks ilyak arter korunmuş, ameliyattan 7 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır. Deney grubundakilerde ise sol derin sirkümfleks ilyak arter ve sol lateral torasik arter korunarak çift perforatörlü flep hazırlanmış, 7 gün sonra sol lateral torasik arter kesilerek sol derin sirkümfleks ilyak arter tabanlı, tek perforatörlü flep modeline dönüştürülmüştür. İlk ameliyattan 14 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır.Bulgular: Kontrol grubunda fleplerin ortalama nekroz yüzey alanı 5,4 cm2 (% 7,6) iken deney grubunda 0,17 cm2 (% 0,22) olarak saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,000).Fleplerde nekrozun, literatürdeki nekroz lokalizasyonlarından farklı olarak flep distalinin tamamında değil, sadece flep sağ üst köşesinde oluştuğu saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre fleplere uygulanacak bu yeni cerrahi geciktirme yöntemi ile flep yaşayabilirliği anlamlı şekilde artmaktadır.Fleplerde nekrozun flep sağ üst köşesinde meydana gelmesi, iki lateral torasik arter damarlı bölgeler (anjiozomları) arasında Acartürk ve ark. tarafından tanımlanan ?santral? vene ve bu venin ?ara? bir damarlı bölge olarak davranmasına bağlanabilmektedir.
Melatonin ve N-asetilsisteinin sıçanlardaki McFarlane flep beslenmesi üzerine etkileri
Giriş Ve Amaç: Flepler açık yaraların kapatılmasında sıklıkla kullanılırlar. Ancak fleplerin uç kısmında meydana gelen beslenme problemleri, bazen önüne geçilemez bir sorun olarak kar?ımıza çıkar. Bu sorunlarla ba?a çıkmak için literatürde periferik vazodilatöler, antitrombotik ajanlar, antioksidanlar gibi birçok farmakolojik ajanlar ve cerrahi geciktirme i?lemleri uygulanmı?tır. Antioksidan ajanların serbest radikalleri yok etmek yolu ile flep ya?amı üzerine olumlu etkileri bilinmektedir.Bu deneysel çalı?manın amacı melatonin ve N-asetilsisteinin flep ya?amı üzerine olası etkilerini göstermek, bu etkileri birbirleriyle kar?ıla?tırmak ayrıca birlikte uygulanan bu ajanların flep ya?amında nasıl bir etki olu?turacağını incelemektir.Materyal Ve Metod: Ağırlıkları 200?250 gram arası olan 40 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Yapılan çalı?mada 10?ar sıçandan olu?an 4 grup olu?turuldu. Sıçanlarda 9x3 cm.lik McFarlane flep modeli kullanıldı. 1 gruptaki sıçanlara (n=10) flep elevasyonu sonrası 1 hafta boyunca intraperitonal olarak serum fizyolojik verildi. 2. Gruptaki sıçanlara (n=10), aynı i?lemi takiben 1 hafta boyunca intraperitoneal 10 mg/kg melatonin, 3. gruptaki sıçanlara (n=10), 1 hafta boyunca intraperitoneal 40 mg/kg N-asetilsistein 4. gruptaki sıçanlara (n=10) ise 1 hafta boyunca intraperitoneal 40 mg/kg N-asetilsistein ve 10 mg/kg melatonin verildi. 1 hafta sonunda deney sonlandırılarak sırt fleplerin topgrafik incelemesi için fotoğraflama, flepteki damarlanma yapısı için transilluminasyonla inceleme ve histopatolojik inceleme için flepten biyopsi yapıldı.Bulgular: Flep nekroz alan oranları kontrol grubunda ort. % 41,5±10,1, 2. grupta % 22,2±12,5, 3. grupta %22,3±7,8, 4. grupta % 22,2±10,0 olarak hesaplandı. Kontrol grubundaki nekroz oranları diğer gruplarla kar?ıla?tırıldığında p=0,002 olarak bulundu ve istatiksel açıdan anlamlı olarak kabul edildi. Fleplerden alınan tam kat örneklerin histopatolojik incelemelerde nekroz oranları ve yerle?imleri, ödem, inflamasyon, damar proliferasyonu bulguları incelendi. Kontrol grubundaki nekroz bulguları diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı ?ekilde (p=0,001) artmı? bulundu. Kontrol grubundaki damar proliferasyonu bulguları diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı ?ekilde (p=0,035) azalmı? bulundu. Ayrıca 2. Gruptaki damar proliferasyonu diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,029) yükselmi? bulundu. Kontrol grubundaki ödem ve inflamasyon bulguları ise diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı kabul edilmeyecek düzeyde (p>0,05) artmı? bulundu.Sonuç: Melatonin ve N-asetilsisteinin flep beslenmesi üzerine olumlu etkileri saptanmı?ken bu iki ajanın flep beslenmesine etkileri açısından önemli bir fark saptanmamı?tır. Ayrıca melatonin ve N-asetilsisteinin birlikte kullanımı ile etkinliklerinde flep beslenmesi yönünden bir artı? saptanmadı. Önemli antioksidan ajanlar olan melatonin ve N-asetilsistein, flep beslenmesini arttırmak, distal nekrozları önlemek amacıyla klinikte kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Antioksidanlar, flep beslenmesi, melatonin, N-asetilsistein, McFarlane flebi
Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı
Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi
Kliniğimizce tedavi edilen Suriye iç savaşı mağduru pediatrik hastaların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç; Yaşanan iç savaş sonucu sağlık sistemleri çöken Suriyeli hastalar Türkiye sınırını geçerek tıbbi yardım almak amacıyla hastanemize başvurmuşlardır. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğince opere edilen Suriye iç savaşı mağduru çocuk hastaların operasyon nedenlerini, tedavi seçeneklerini ve sonuçlarımızı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız içingerekli izinlerin alınmasının ardından 2012Ocak- 2015 Temmuz ayı içerisinde kliniğimizde ameliyat edilmiş Suriyeli çocuk hastalar dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Araştırmamızda yaş, cinsiyet, etyoloji, operasyon bölgesi ve rekonstrüksiyon seçeneklerimiz tanımlandı. Bulgular; Opere edilen Suriyeli çocuk hasta sayısı 73 olarak saptandı. Bu hastaların 47 tanesi (%64,3) erkek, 26 tanesi (%35,7) kız çocuğu idi. Yaş ortalaması 6,46 olarak bulundu. Suriyeli çocuklar en sık konjenital nedenlerle (n:44) opere edildi, ikinci sırada ise savaş yaralanmaları (n:25) yer aldı. En sık konjenital anomali yarık dudaktı (n:17) ve en sık rekonstrüksiyon seçeneği olarak Millard yöntemi (n:16) ile onarım uygulandı. En sık savaş yaralanması nedenleri ise blast etkisi sonucu oluşan doku defektleri (n:11) ve termal yanıklardı (n:11). Sonuç;Yaşanan iç savaşı sonucu hem kendi kliniğimiz hem de diğer kliniklerde artan travmatik hastalarla ilgilenmek için yara bakım timi kurduk. Kompleks yaralanmaları olan ve zorlayıcı fizyolojiye sahip çocuk hastalarla baş etme konusunda ekipçe deneyim kazandık. En sık başvuru nedeninin konjenital hastalıklar olması savaşın neden olduğu sağlık sorunlarının sadece savaş cerrahisi ile sınırlı kalmadığını göstermiş oldu. Anahtar Kelimeler;Suriye iç savaşı, Yanık,Travma, Flep, Çocuk
Hidrojen sülfürün rat cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon hasarı; kanser, enfeksiyon, cerrahi klempleme ve damar oklüzyon bozuklukları gibi birçok durumda ortaya çıkabilen patofizyolojik olarak karmaşık bir süreçtir. Hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına etkisini inceleyen çalışmalar; serebral, renal, yağ dokusu, intestinal sistem ve hepatik sistemde yapılmış ve olumlu etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, rat kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisi gözlemlemektir. Hidrojen sülfürün bu etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan MDA (malondialdehit), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu sayede hidrojen sülfürün klinik kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; sham kontrol grubu, serum fizyolojik kontrol grubu, iskemi gurubu ve hidrojen sülfür grubu olarak ayrıldı. Tüm sıçanlar ksilazin ve ketamin anestezi altında işleme tabi tutuldu. Sham kontrol grubunda kasık bölgesinden 6x4 cm cilt flebi yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak yapıldı ve iskemi yapılmadan yerine sütüre edildi. Diğer gruplarda, kasık bölgesinden yüzeyel epigastrik arter pediküllü 6x4 cm'lik cilt flepleri eleve edildi. İskemi grubuna iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. Serum fizyolojik kontrol grubuna iskemiden 20 dakika öncesi 1 mg/kg serum fizyolojik kuyruk veninden verildi. Hidrojen sülfür grubuna ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10μM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde verildi. Femoral arter ve ven kan akımı ayrı ayrı mikroklipsler yardımıyla engellendi. Flepler yerine suture edildi. 6 saat sonra flepler eleve edilerek mikroklipsler alındı ve akım sağlandı. Flepler yerine suture edilerek 12 saat sonra servikal dislokasyonla ile sıçanlarlar sakrifiye edilerek örnekler alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskop altında dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde, sham kontrol grubu ile diğer gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark görüldü. Hidrojen sülfür, SF kontrol ve iskemi grupları arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Elektron mikroskobik incelemede hidrojen sülfür grubunun iskemi reperfüzyon hasarı ve apopitoza karşı hücresel düzeyde korunmuş olduğu görüldü Sonuçlar: Bu çalışma sonucunda hidrojen sülfürün, hücresel düzeyde iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkileri, elektron mikroskobik olarak görülmüş fakat iskemi süresinin uzunluğu (6 saat) dolayısıyla doku nötrofil sayımında ve lipid peroksidasyonunun son ürünü olan MDA düzeylerine etkisi olmadığı görülmüştür. Hidrojen sülfür ile farklı iskemi sürelerini içeren yeni çalışamalar yapıldığı takdirde, serbest flep cerrahisinde klinik kullanıma girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Hidrojen sülfür, iskemi reperfüzyon
Nano yağ grefti uygulamasının flep vaskülarizasyonuna etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Flep cerrahisi, doku defekti onarımında kullanılan temel tekniklerden biridir. Klinik pratikte görülen ve cerrahi başarıyı doğrudan belirleyen en önemli komplikasyon ise flep distalinde görülen nekrozdur. Bu sorunu çözmek amacıyla, son yıllarda flep iyileşmesini destekleyip hızlandırma potansiyeline sahip çeşitli farmakolojik ajanlar, kök hücre uygulamaları ve rekombinant büyüme faktörleri yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Son yıllarda rejeneratif özellikleri ile oldukça popüler olan nano yağ grefti, yağ dokusunun mekanik olarak emülsifiye edilmesi ile elde edilen bir yağ grefti türüdür. Mekanik emülsifikasyon sırasında adipositler parçalanırken mezenkimal kök hücreler canlı kalmaktadır. Böylece bu hücrelerden salınan büyüme faktörleri sayesinde nano yağ grefti hacimsel destek olmanın ötesinde rejeneratif özellikleri ile dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan random paternli dorsal deri flebi modellerinde nano yağ greftinin vaskülarizasyon ve diğer histolojik iyileşme parametreleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmada 40 Wistar albino sıçan dört gruba ayrıldı. Nano yağ grefti, sıçanların inguinal yağ yastıkçıklarının mekanik emülsifikasyonu ile hazırlandı. Gruplarda farklı dolaşım paternine sahip flep modelleri kullanıldı. Postoperatif 14. günde sakrifikasyon sonrası flepler eksize edilerek histopatolojik incelemeye alındı. İnflamasyon, fibroblastik aktivite, neovaskülarizasyon, reepitelizasyon ve nekroz parametreleri semikantitatif olarak değerlendirildi. Sonuç: Nano yağ grefti uygulamasının inflamasyonu ve fibroblastik aktiviteyi azalttığı, reepitelizasyonu artırdığı, nekrozu ise azalttığı gözlendi. Neovaskülarizasyon açısından ise anlamlı bir fark izlenmedi. Anahtar kelimeler: Nanofat, flep, vaskülarizasyon, inflamasyon, fibrozis
Flepli ve flepsiz implant cerrahisi uygulamalarının doku iyileşmesi ve hasta konforu açısından kıyaslanması
Dental implantlar dişsiz boşlukların tedavisi amacıyla yıllardır diş hekimliğinde kullanılmaktadır. Dental implant tedavisinin başarılı olabilmesi için implantların uygun konum ve açıda yerleştirilmesi gerekmektedir. Teknolojik gelişmeler hastaların ve hekimlerin beklentilerini artırmıştır. Teknik hassasiyetten ödün vermeden ameliyat esnasında ve sonrasında hastaların konforlu bir süreç geçirmesini sağlayacak teknikler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bilgisayar destekli yöntemler içeren bu klinik çalışmada çift taraflı diş eksikliği olan hastalarda Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT)'den elde edilen veriler ışığında sanal ortamda implant planlaması yapıldı. Laboratuvar aşamasında %10 baryum sülfat içerikli rezin tarama protezleri hazırlandı. Bu protezler hasta ağzında iken KIBT görüntüleri elde edildi. Bir tasarım şirketinde StentCad implant planlama yazılımı kullanılarak 3 boyutlu implant planlamaları yapıldı. Hastaların bir tarafına cerrahi rehberler ile implantlar yerleştirildi. Diğer tarafına ise geleneksel yöntem ile implantlar yerleştirildi. Gruplardaki dişsiz bölgelerin dağılımı ve ameliyat sırası randomize olarak belirlendi. Ameliyat aşaması iki cerrahi işlem arasında 4 hafta olacak şekilde gerçekleştirildi. İmplant cerrahisinden 3 ay sonra implant üstü protezler yapıldı. Ameliyattan sonrasındaki süreçte yumuşak ve sert doku değişiklikleri ve hasta konforunu değerlendiren kayıtlar karşılaştırıldı. Çalışmamızda gruplar arasında ameliyattan sonra yapılan ölçümlerde ağrı, ödem, ekimoz, toplam aneljazik sayısı, marjinal kemik kaybı, periodontal indeks ve gingival indeks arasında anlamlı fark bulunmadı. Ancak flepsiz cerrahi grubunda ameliyat süresi daha kısa olarak ölçüldü. Hasta konforu açısından Ağız Sağlığı Etki Profili-14 (OHIP-14) ve Genel Ağız Sağlığı Değerlendirme İndeksi (GOHAI) parametrelerinin 1. ve 3. günde daha düşük olduğu görüldü. Sonuç olarak, tek diş eksikliği için uygulanan flepsiz implant cerrahisinin, geleneksel implant cerrahisine kıyasla, postoperatif klinik ve radyolojik bulgular üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı, hasta konforu açısından cerrahi işlem sonrasındaki 1. ve 3. günlerde anlamlı düzeyde olumlu etkisinin olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Flepsiz cerrahi, cerrahi rehber, minimal invaziv cerrahi, dental implant
Yağ doku kökenli kök hücre uygulamasının perforatör flep yaşayabilirliği üzerine etkisi
Flep cerrahisi sırasında, defekt bölgesini örten flep dokusu çoğunlukla transfer edilen dokunun en distalidir. Beslenmesinde bozukluk olmaması, yeterli dolaşımının sağlanması yapılan cerrahi girişimin başarılı olması için en önemli kriterdir. Bu amaçla literatürde pek çok farmakolojik ajanın yanı sıra, son yıllarda popülerlik kazanmış olan kök hücreler de kullanılmaktadır. Adipoz kökenli kök hücrelerin neovaskülarizasyonu arttırdığı önceki çalışmalarda kanıtlanmıştır. Bu çalışmada plastik cerrahide günümüzde sıklıkla kullanılmakta olan perforatör fleplerin, yağ doku kökenli kök hücre verilerek yaşayabilirliğinde artışın gözlemlenmesi hedeflendi. Deney için, 18 adet dişi erkek ayrımı gözetilmeksizin Wistar Albino sıçan kullanılarak 3 grup oluşturuldu. Sıçanların dorsal bölgelerinden 3x12cm'lik literatürde daha önce tanımlanmış olan posterior uyluk perforatör flebi kaldırıldı. İlk grup kontrol grubu olarak seçildi. Flep, herhangi bir işlem yapılmadan yerine iade edildi. 2. Grupta flebe 0,3ml subkutan serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 3. gruba 3x106 ünite kök hücre subkutan olarak enjekte edilerek fleplerin yerlerine iadesi yapıldı. Hayvanların tümü 7. günün sonunda sakrifiye edildi. Sağlıklı zon, geçiş zonu ve nekrozdan olmak üzere 3 adet biyopsi alınarak histopatolojik olarak incelendi. Makroskopik görüntüleri fotoğraflanarak dijital ortamda incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuç olarak yağ doku kökenli kök hücre uygulaması yapılan fleplerin, kontrol ve sham gruplarına göre yaşayabilen kısmında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görüldü. Ayrıca histokimyasal ve immunokimyasal olarak, enjeksiyon bölgesinde kök hücrenin varlığı, kapiller yoğunluğun arttığı, eNOS, iNOS, IL-1 ve IL-6 gibi inflamatuar belirteçlerin, bez ve kıl folikülü sayısında artış olduğu görüldü. Bu olumlu etkilerin, klinik kullanımda perforatör flep nekroz oranlarını azaltmada ve iyileşmeyi hızlandırarak hastane yatış süresinin kısalmasında kullanılabileceği düşünülmektedir. İnsanda perforatör flepler üzerinde uygulanabilecek yağ doku kökenli kök hücrelerin terapötik dozu, olası yan etkileri ve prognoza katkıları için ileri klinik çalışmalar gerekmektedir.
Cerrahi deneyim düzeyinin koronale pozisyone flep tekniğinin başarısı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Diş eti çekilmesi mukogingival cerrahi teknikler ile tedavi edilebilir. Mukogingival cerrahinin başarısı birçok faktöre bağlıdır. Bunlardan birisi de cerrahın deneyim düzeyidir. Bu çalışmanın amacı; cerrahi deneyim düzeyinin koronale pozisyone flep (KPF) tekniğinin başarısı üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu çalışmaya, sistemik olarak sağlıklı Miller sınıf Ⅰ çekilmesi olan 40 kişi dahil edildi. KPF uygulanan ilk 10 hasta 1. grubu, ikinci 10 hasta 2. grubu, üçüncü 10 hasta 3. grubu, son 10 hasta ise 4. grubu oluşturdu. Operasyon öncesi ve 6. ay klinik parametreler kaydedildi. Kök kapanma yüzdesi, klinik ataşman ve keratinize diş eti kazancı, yaşam kalitesi (OHIP-14), hasta ağrı algısı (VAS-ağrı) ve estetik değerlendirme (VAS-estetik, RES ) takip sürecinde kaydedildi. 1. grupta üç, 2. grupta iki hastada komplikasyon gözlenirken 3. ve 4. grupta komplikasyon gözlenmedi. Tedavi sonrası ortalama kök kapanma (KK) oranının % 73,6 ve tam kök kapanma yüzdesinin % 60 olduğu saptandı. Çalışma gruplarının ortalama KK yüzdesinin sırasıyla % 45, % 55, % 86, % 95 olduğu tespit edildi. Gruplar arası ortalama ve tam KK yüzdesi karşılaştırıldığında, deneyim düzeyi arttıkça KK oranının arttığı belirlendi (p<0,05). 6.ay verileri karşılaştırıldığında; deneyim düzeyi arttıkça diş eti çekilme derinliğindeki ve genişliğindeki değişim miktarının arttığı gözlendi (p<0,05).VAS-ağrı değerlendirildiğinde; gün geçtikçe ağrı değerleri azalırken, gruplar arasında fark gözlenmedi (p>0.05). Hekim tarafından operasyon sonrası estetiği değerlendiren RES ölçümlerinin, deneyim düzeyi ile birlikte arttığı tespit edildi(p<0,05).Ayrıca deneyim düzeyi arttıkça cerrahi işlem süresinin kısaldığı gözlendi (p<0,05). Sonuç olarak cerrahi deneyim düzeyinin KPF'nin tekniğinin başarısı üzerine olumlu etkisi olduğu tespit edildi. Mevcut sonuçlar periodontoloji uzmanlık eğitiminde yol gösterici olabilir. Anahtar kelimeler: Cerrahi deneyim, diş eti çekilmesi, koronale pozisyone flep, öğrenme eğrisi, periodontal plastik cerrahi
Hidrojen sülfürün iskemik sıçan cilt fleplerinde zamana karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon (İ/R) hasarı, üzerinde birçok çalışma yapılmasına rağmen fizyopatalojik etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamış, oldukça karmaşık bir süreçtir. Bu durum vücutta farklı bölgelerde ve dokularda karşımıza çıkmaktadır. Travma, replantasyon ve mikrovasküler flep cerrahisinde, şok, sepsis, organ transplantasyonu, pankreatit, stent uygulamaları, anjioplasti, abdominal aort anevrizması cerrahisi, flep cerrahisi, testis torsiyonu, bağırsak strangülasyonu gibi nedenlerle meydana gelebilir. Hidrojen sülfür (H2S) üzerinde çokca çalışılan bir gazotransmitter olup yapılan çalışmalarda iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, sıçan kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisini zamana göre incelemektir. Hidrojen sülfürün (H2S) zamana göre etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu çalışmayla hidrojen sülfürün Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğinde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; 4 gruba (grup 1, grup 2, grup 3, grup 4) ayrıldı. Her grup kendi içinde 2 subgruba ayrıldı; grup a(kontrol), grup b(H2S). Her grupta cilt flepleri kasık bölgesinden 6x4 cm olacak şekilde yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak eleve edildi. A gruplarına (kontrol grubu) iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. B gruplarına (H2S grubu) ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10µM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde enjekte edildi. Flepler iskemi saatlerine göre; grup 1(1 saat), grup2(2 saat), grup3(3 saat), grup4(6 saat), femoral arter ve ven kan akımları ayrı ayrı mikroklipslerle durdurularak iskemide bırakıldı. Daha sonra flepler iskemi saatlerine (1, 2, 3, 6 saat) göre eleve edilerek mikroklipsler alındı ve kan akımı tekrar sağlandı. 12 saatlik reperfüzyon sonrası, sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskobisi ile dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Tüm saatlerde (1, 2, 3 ve 6) elektron mikroskobisi incelemesinde; hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına ve apoptozise karşı hücresel düzeyde koruma sağladığı görüldü. Birinci, 2. ve 3. saatlerde doku nötrofil sayısında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,035) düşüş saptandı. Doku MDA ölçümünde ise hidrojen sülfürün 1. saatte istatistiksel olarak anlamlı (p= 0,026) düşüş saptandı. Altıncı saat doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Literatürde H2S'in cilt fleplerine I/R hasarına karşı koruyucu etki mekanizması ve yarılanma süresi hakkında çok az veri olup çalışmamızda bu konu detaylı şekilde irdelenmiştir. Çalışma sonucunda cilt fleplerinde hidrojen sülfürün reperfüzyon hasarına elektron mikroskobik bulgularda tüm saatlerde antiapoptotik etkilerinin olduğu görülmüştür. Buna karşın erken dönemde sitoprotektif ve antiinflamatuar etkisinin olduğu (iskemi sonrası 1., 2., 3. saatlerde) ancak geç dönemde (6.saat) bu etkisinin olmadığı görülmüştür. Bu bulgularla H2S'in I/R hasarına karşı yeterli koruyucu etkiyi sağlamak için, tekrarlayan uygulamalarla veya farklı dozlarda verilmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Daha geniş çalışmalarda H2S'in cilt flepleri üzerinde etkilerinin detaylı incelenmesinden sonra Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğine girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cilt flebi, Hidrojen Sülfür, İskemi, Reperfüzyon, Sıçan
Sıçanlarda oluşturulan interpolasyon flebi modelinde İnsan Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının neovaskülarizasyon ve pedikül ayrılma süresine etkisi
Amaç:Plastik cerrahi pratiğinde interpolasyon flepleri geniş ve derin defektlerin kapatılmasında sıklıkla tercih edilen flepler arasındadır. Ancak klinik pratikte pedikül ayrılması için en az 2-3 hafta beklenmesi hala ciddi bir problem teşkil etmekte olup bu durum hastaların hastanede kalma sürelerini uzatmakta, çeşitli morbiditelere sebebiyet vermekte ve bunlara bağlı olarak hastane masraflarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) klinik pratikte yara iyileşmesini artırmak için kullanılan bir ajandır. İnterpolasyon fleplerinde pedikül ayrılma süresinin alıcı yataktan gelişen neovaskülarizasyona bağlı olduğu bilinmektedir ve bu süreç yara iyileşmesi aşamalarını içermektedir. Bu çalışmamızda erken dönemde yapılan pedikül ayrılmasında EGF'nin flep üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmada Wistar albino cinsi olan ve ağırlıkları 200±50 gram arasında değişen 36 adet dişi ve erken sıçan kullanıldı. Sıçanlar ağırlık ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin kontrol ve çalışma grubu olarak 2 ana gruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde 3 alt gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinden 1 adet kranial bazlı 5x5cm boyutunda, derinin tüm katmanlarını ve tabanda panniculus karnosus'u da içeren random cilt flebi eleve edildi. Tabandaki defektin 2,5cm' lik bölümü primer kapatılırken flep, distalde kalan 5x2,5cm' lik defekte inset edildi. Çalışma grubundaki deneklere flep inseti öncesi ¾'ü alıcı tabana,¼'ü de yara dudaklarına olacak şekilde toplamda 20 mikrogram tek doz Epidermal Büyüme Faktörü enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki deneklere herhangi başka bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Postoperatif 8., 11. ve 14. günlerde her alt gruptaki 6 adet sıçanın proksimal pediküllerine ayırma işlemi yapıldı. Pedikülü ayrılan her flep ayırma işlemi sonrası yedi gün boyunca takip edildi. Yedinci gün sonrası her flebin fotoğrafları çekildi ve histopatolojik örnekler de yine aynı günde alındı. Fotoğraflar Adobe Acrobat Reader DC 2021 programına aktarılarak her flepteki yaşayan alanlar ve nekroz alanları piksel ve yüzde olarak ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm deneklerin flepleri histopatolojik olarak incelenerek reepitelizasyon, yangı, fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu formasyonu ve neovaskülarizasyon parametreleri üzerinden karşılaştırıldı. Bulgular:İstatistiksel sonuçlar değerlendirildiğinde kontrol grubundaki alt grupların kendi içinde yapılan yaşayan flep alanı ve nekroz alanları karşılaştırmaları arasında anlamlı fark olduğu (p=0.009) ancak çalışma grubundaki alt gruplar arasında yaşayan flep alanları arasında anlamlı fark olmadığı izlenmiştir (p=0.115). Histopatolojik sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde postoperatif 8. günde pedikül ayrılması yapılan çalışma grubunda, aynı gün pedikül ayrılması yapılan kontrol grubuna göre fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu ve neovaskülarizasyonun anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), postoperatif 11. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre granülasyon dokusu düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p=0.023) ve postoperatif 14. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre neovaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlenmiştir (p=0.027). Sonuç:Çalışmamızın sonucunda interpolasyon fleplerinde Epidermal Büyüme Faktörü uygulanması sonrasında yaşayan flep alanı açısından 11. günde anlamlı sonuçlar alınmışken, histopatolojik değerlendirme sonuçlarında farklı günlerde pedikül ayrılması yapılan tüm gruplarda özellikle neovaskülarizasyon olmak üzere farklı parametrelerde anlamlı sonuçlar alınmıştır. Çalışma Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığını ve neovaskülarizasyon üzerinde olumlu yönde etkisi bulunduğunu göstermiştir. İnterpolasyon fleplerinin Epidermal Büyüme Faktörü tedavisiyle daha erken dönemde ayrılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:interpolasyon flebi, pedikül ayrılması, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü
Sıçanlarda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep; yeni bir deneysel model
Cilt defektlerinin onarımında muskulokutan flepler önemli yer tutmaktadır. Muskulokutan fleplerde kas kitlesinin deri ile birlikte flebe dahil edilmesinin sebebi, çoğu zaman kas kitlesinin derinin beslenmesi için aracı olmasıdır. Dikkatli bir diseksiyon ile deriye ulaşan perforatör kas içinden pediküle kadar izlenip, kas flebe dahil edilmeden sadece cilt flebi kaldırılabilir. Böylece donör sahadaki komplikasyon oranı azaltılmış olup, alıcı sahada da gereksiz hacim oluşumunun önüne geçilebilir(11) . Sıçanlarda birçok flep modeli tanımlanmış olmasına rağmen, perforatör tabanlı flep modellerinin popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır(25). Perforatör fleplerin klinik kullanımının artması bizleri sıçanlarda yeni perforatör flep modelleri bulmaya zorlamaktadır(21). Bu çalışmada aksiller arterin lateral torasik dalının cilde ulaşan perforatörü üzerinden cilt flebi kaldırılarak, birinci hafta sonunda yaşayan alan tespit edilmesi planlanmıştır.Çalışmamızda, 400-450 gr ağırlığında wistar albino sıçanlar kullanılmış olup, hayvanlar 7 gruba ayırılmıştır: Grup I: Sham grubu, hiçbir işlem yapılmadı n:6, Grup II: Kontrol grubu, 3x2 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıdı n:6, Grup III: Kontrol grubu, 3x6 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıldı n:6, Grup IV: 3x2 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup V: 3x6 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VI: 3x2 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VII: 3x6 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6. IM 75mg/kg Ketamine-HCL ve 10mg/kg Xylasine-HCL uygulamasıyla anestezi sağlandı ve deney gruplarına cerrahi uygulandı. Postoperatif 7. günün sonunda, anestezi altında, tüm deneklerin flep nekroz ve yaşayan alan ölçümleri yapılıp, canlı flep alanından yaklaşık birer cm2'lik olmak üzere histopatolojik değerlendirme için doku biyopsisi alındı. Hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Grup 2 ve grup 3 de, 12 sıçanda da, perforatörü kesilerek kaldırılan tüm cilt adaları nekroza gitti. Grup 4 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm boyutunda ki fleplerin tamamı yaşadı. Grup 5 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm boyutunda fleplerin 3x2 cm lik kısmı yaşadı. Grup 6 da, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm lik fleplerin tamamı yaşadı. Grup 7 de, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm lik fleplerin 3x3 cm lik kısmı yaşadı. Bu çalışmayla, 400-450 gr wistar albino sıçanlarda, lateral torasik arter perforatörünün aynı yerden cilde ulaştığı ve 3x2 cm bir cilt adasını beslediği gösterildi. Böylelikle çeşitli flep çalışmalarında kullanılabilecek yeni bir deneysel model oluşturuldu.
Diyabetik sıçan modelinde irisin'in McFarlane flep beslenmesine etkisi
Diyabetik Sıçan Modelinde İrisin'in McFarlane Flep Beslenmesine Etkisi Giriş ve Amaç: Flepler doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda yaygın olarak kullanılmaktadır. Diyabetik hastalarda bozulmuş yara iyileşmesi ve iskemik hasar nedeniyle flep başarısı düşmektedir. İrisin, anti-iskemik, anjiyojenik, anti-diyabetik, antiinflamatuar etkilere sahip bir adipokin hormondur. Sıçan deri fleplerinde iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasarına koruyucu etkileri gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, streptozotosinle indüklenmiş diyabetik sıçanlarda cilt fleplerinde Irisin'in flep perfüzyonuna etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: 250-300 gram aralığında 24 Wistar-Albino erkek sıçan dört gruba ayrıldı. Grup 3 ve 4'teki sıçanlara intraperitoneal olarak streptozotosin verildi. Grup 1 ve 2'deki sıçanlara aynı miktarda salin verildi. Sekizinci haftada tüm sıçanlarda McFarlane cilt flebi oluşturuldu. Grup 2 ve 4'teki sıçanlara üç gün intraperitoneal Irisin uygulandı. Yedinci günde flep perfüzyonu SPY immunofloresan anjiyografi kullanılarak ölçüldü. Sıçanların fotoğrafları çekilerek nekroz oranları hesaplandı ve inflamasyon, fibrozis ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ekspresyonlarını değerlendirmek üzere histopatolojik örnekler alındı. Bulgular: Grupların nekroz yüzdeleri kontrol 9.9±3.1, Irisin 2.2±2.9, diyabetik kontrol 33.7±15.8 ve diyabetik irisin 6.2±3.6 olarak ölçüldü. Irisin grubunda, kontrol grubuna göre flep nekroz oranında sayısal azalma ve daha iyi perfüzyon saptandı (p>0.005). Diyabetik kontrol grubunda, kontrol, Irisin ve diyabetik Irisin gruplarına göre flep perfüzyonunda ve nekroz oranlarında anlamlı fark saptandı (p<0.05). İrisin grubunda deney kontrol grubuna göre, diyabetik irisin grubunda diyabet kontrol grubuna göre VEGF ekspresyonunda artış, inflamasyon ve fibroziste azalma gözlendi. Sonuç: İrisinin hem diyabetik hem diyabetik olmayan sıçanlarda cilt flep beslenmesine olumlu etkileri vardır. Diyabetik sıçanlarda ise İrisin flep beslenmesini artırarak flep nekrozunda anlamlı azalma sağlamaktadır (p<0.05). İrisin, VEGF ekspresyonunu miktarını artırarak flep vasküleritesinde artış sağlamakta, inflamasyon ve fibroziste iyileşme sağlamaktadır.
Denerve kas fleplerinde İrisin'in kas atrofisi üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Doku defektlerinin onarımında flepler yaygın olarak kullanılır, flepin beslenmesi ve adaptasyonunda, defekt alanına, hastanın eşlik eden hastalıklarına ve flebe ait pek çok patofizyolojik değişiklikler rol oynamaktadır. Özellikle kas fleplerinde flep disseksiyonu sonrasında iyatrojenik olarak denerve hale getirilen flepte atrofi ve yağlı dejenerasyon meydana gelmekte olup, erken ve geç dönem komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir (yara ayrışması, atrofiye sekonder olarak flep altındaki doku ve organik olmayan materyallerin ekspoze olması gibi). Bu çalışmada İrisin 'in ratlarda M. kuadriseps femoris denerve kas fleplerinde denervasyona sekonder gelişen atrofi ve dejenerasyonu önleme etkisi incelendi. Işık mikroskopisinde kas liflerinde dejeneratif değişiklikler, nükleus yapısı değerlendirildi, immünohistokimyasal değerlendirmede miyozin ağır zincir 2 antikorları kullanılarak preparatlardaki boyanma miktarlarına göre semikantitatif değerlendirme yapıldı. Bu çalışmanın amacı İrisin 'in denerve kas fleplerinde kas atrofisi üzerine olan etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 250 ile 450 gram arasında değişen 24 adet Wistar-Albino erkek sıçan 3 gruba ayrıldı. İlk grup (n=8) kontrol grubu olarak belirlendi ve sadece sol inguinofemoral insizyonla girilerek kuadriseps femoris kas flebi femoral sinir transeksiyonu ile hazırlandı. İrisin grubunda da aynı şekilde sol inguinofemoral insizyonla girilerek kuadriseps femoris kas flebi femoral sinir transekte edilerek hazırlandı. 3. gruba herhangi bir cerrahi girişim yapılmadı. Ardından irisin grubuna intraperitoneal 40 ng/kg dozunda haftada 3 kere, 3 hafta boyunca enjeksiyon yapıldı. Kontrol ve denerve kas grubuna hacimce İrisin'e eşdeğer salin enjeksiyonu yapıldı. 3 haftanın sonunda denekler sakrifiye edildi ve kontrol grubu, İrisin+denerve kas grubu ve denerve kas grubundaki sıçanların bilateral M. kuadriseps femoris kasları eksize edildi, kasların ağırlıkları ölçüldü ve ardından histopatolojik olarak ışık mikroskopisinde nükleus yerleşimleri, inflamatuar hücre varlığı, miyobfibril dejenerasyonu, yağlı dejeneasyon, vakuolizasyon ve miyofibril atrofisi ve immünihistokimyasal olarak miyozin ağır zincir 2 proteini miktarı değerlendirildi. Bulgular: Histolojik, immünohistokimyasal inceleme ve fiziksel ölçümlerin kıyaslanması sonrasında, denerve edilmiş M. kuadriseps femoris kas flepleri üzerinde 3. Haftanın sonunda İrisin 'in atrofiye karşı koruyucu etkisi istatistiksel olarak anlamlı şekilde gözlemlendi, kas liflerinde dejeneratif değişiklikler, heterokromatin boyanma, nükleusta piknotik değişiklikler gibi histolojik parametreler semikantitatif olarak değerlendirildiğinde İrisin uygulamasının istatistiksel olarak denerve kas fleplerinde koruyucu olduğu gözlendi (p<0.005 ).MYH2 ekspresyonu immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde MYH2 ekspresyonunun İrisin uygulanan grupta belirgin olarak arttığı istatistiksel olarak gözlendi(p<0.005). M. kuadriseps femoris kas ağırlıkları karşılaştırıldığında irisin verilen grubun kas ağırlıkları, irisin verilmeyen gruba kıyasla belirgin olarak korunduğu gözlemlendi. İnflamasyon açısından tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada İrisin 'in denerve kas fleplerinde atrofi ve dejenerasyona karşı koruyucu olduğu gözlenmiştir. İrisin 'in, kas kasılmasında önemli rol oynayan MYH2 (Miyozin Ağır Zincir 2) proteinlerinin denervasyon sonrası degradasyonunu önlediği ve ekspresyonunu arttırdığı söylenebilir. Ayrıca, İrisin 'in kas kütlesindeki azalmayı önleyerek, travma veya tümör cerrahileri sonrası sinir hasarında bazal sinir uyarısından yoksun kalan kas fleplerinin dejenerasyonunun önlenmesinde ve reinnervasyon cerrahileri yapılana kadar kas atrofisini önlemek konusunda, yaşlanmaya ve diğer hastalıklara bağlı olarak kas kütlesi kaybını önlenmesinde olası bir terapötik ajan olduğu değerlendirmesi yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Denervasyon, Denervasyon atrofisi, İrisin, Kas atrofisi
Cilt fleplerinde iskemi reperfüzyon hasarında Resveratrolün etkinliğinin değerlendirilmesi
Flepler yüzyıllar önce tanımlanmalarına rağmen halen, flep temel fizyolojisine ait cevap bekleyen birçok soru bulunmaktadır. Anatomi, fizyoloji, cerrahi teknik alanında yapılan çalışmalarla artan bilgi birikimine karşılık flep nekrozu önemli bir problem olmaya devam etmektedir. Flep kayıplarının önemli bir nedeni de İ/R hasarıdır.Resveratrol üzüm tanelerinde bol miktarda bulunan polifenol yapıda doğal bir antioksidandır. Deneysel çalışmalarda resveratrolün karaciğer, beyin gibi farklı dokularda gelişen İ/R hasarını önlemede etkin olduğu gösterilmiştir.Resveratrolün farklı dokulardaki İ/R hasarını önlemede etkin olması bu antioksidanın cilt fleplerinde görülen İ/R hasarında etkili olup olamayacağı sorusunu aklımıza getirmiştir.Bu amaçla yapılan deneysel çalışmada 21 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır. Sham grubunda inferior epigastrik arter flebi kaldırılmış, İ/R uygulanmamıştır. İ/R grubunda flebe 8 saat iskemi ve ardından reperfüzyon uygulanmıştır. İ/R+res grubunda ise flebe iskemi uygulanmadan 15 dakika önce ve reperfüzyondan hemen önce olacak şekilde 5 mg/kg resveratrol uygulanmıştır. Tüm gruplardan reperfüzyon sonrası 24. saatte ve postoperatif 7. günde histolojik inceleme için örnekler alınmıştır. Alınan erken ve geç dönem örnekleri doku morfolojisini belirlemek için hematoksilen-eozin ile boyanmıştır. Erken dönem kesitlerinde IL-1ß ve TNF-? dağılımları, geç dönem kesitlerinde ise VEGF, Flk-1 ve Flt-1 dağılımları ve apoptotik hücre oranı incelenmiştir. Tüm flepler postoperatif 7. günde fotoğraflanmış ve yaşayan flep oranı hesaplanmıştır.Resveratrolün yaşayan flep oranını anlamlı biçimde arttırdığı saptanmıştır. Nötrofil istilasını önlediği görülmüştür. Buna karşılık resveratrolün inflamatuar sitokinler üzerine baskılayıcı etki göstermediği, VEGF, Flt-1 üzerine uyarıcı olmadığı, yalnız Flk-1' i minimal uyardığı gösterilmiştir. Ayrıca cilt fleplerinde İ/R hasarında apoptozisin etkin rol oynamadığı saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda resveratrolün cilt fleplerinde İ/R hasarını önlemede etkin olduğu ve klinik uygulama için ümit verici olduğu düşünülmüştür.
Geniş alt dudak defektlerinin rekonstrüksiyonunda üçgen defekt kapatım yönteminin kullanılması ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi
Geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında iyi estetik ve fonksiyonel sonuçlar elde etmek cerrahlar için hala başarılması zor bir görevdir. Bu çalışmada, geniş alt dudak defektlerinin rekonstrüksiyonunda daha kaliteli sonuçların sağlanması için tanımlanan yeni bir yöntem olan ?Üçgen Kapatım Yöntemi? nin kullanımını ve fonksiyonel açıdan değerlendirilmesine dair sonuçlarını sunmaktayız. Bu teknikte, eşit olmayan z-plasti tasarımı kullanılarak iki adet flep elde edilir. İlk flep depressör anguli oris kasını içeren kas-deri flebi, ikinci flep ise yalnızca deriyi içeren bir fleptir. Alt dudakta bulunan defekt kas-deri flebi ile onarılırken, bu flebin donor alanı ise kaldırılan ikinci flep ile kapatılır. Oral sfinkter rekonstrüksiyonu depressör anguli oris kasının sağlam tarafta bulunan orbikülaris oris kasına dikilmesi ile gerçekleştirilir. Vermilyon ve bukkal sulkus defektinin onarımı üst dudak bukkal sulkusundan kaldırılan bir transpozisyon flebi ile sağlanır. Bu yöntem 5 yıl boyunca 32 hastada primer olarak kapanmayacak alt dudak kanserlerinin çıkarımı sonucu ortaya çıkan geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında kullanıldı. Hastaların uzun dönem takiplerinde (Ortalama: 34 ay) tüm hastalarda kabul edilebilir estetik ve fonksiyonel sonuçlar elde edildi. Tüm hastaların oral sfinkter fonksiyonları fizik muayene ve elektromyografi ile değerlendirildi ve hepsinde iyi estetik sonuçların yanında duyulu bir alt dudak ile beraber intakt bir oral sfinkter fonksiyonu elde edildiği görüldü. Bu sonuçlar, literatürdeki alt dudak rekonstrüksiyonunda kullanılan diğer teknikler ile karşılaştırıldığında daha üstün bulundu. 1 hasta dışında tümör nüksü ile karşılaşılmadı. Hiçbir hastada mikrostomiye rastlanmadı. Sonuç olarak iyi fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlaması açısından, Üçgen Kapatım Yöntemi' nin geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında kullanışlı bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz.
Botulinum Toksin Tip A' nın damar çevresine ve deri altına uygulanmasının flep yaşayabilirliği üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Geciktirme etkisini farmakolojik olarak sağlayabilecek bir madde arayışı sürmektedir. Literatürde gelişigüzel kanlanan ve pediküllü fleplerde BTx-A ile flep yaşayabilirliğinin arttırıldığına dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, pediküllü bir flepte BTx-A'nın, pedikül çevresine, flep içine ve hem pedikül çevresine hem de flep içine uygulandı. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi, uygulama alanları arasındaki farkların varlığı kontrol grupları ile karşılaştırılarak değerlendirildi. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi ve etkinin mekanizmaları üzerinde duruldu, farmakolojik olarak geciktirme işlemi sağlama olasılığı araştırıldı.Epigastrik flep modeli oluşturulan 42 adet sıçan 7 gruba ayrıldı. Grup 1'de (n=6) çalışmanın 3. gününde flep tek pedikül üzerinde kaldırıldı ve yerine iade edildi. Grup 2'de (n=6) grup 1'e uygulanan işleme ek olarak 0. günde perivasküler serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 3'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde perivasküler BTx-A uygulandı. Grup 4'te (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 5'te (n=6) grup 1'e olarak 0. günde flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı. Grup 6'da (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 7'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı.Çalışmanın 0. gününde yapılan enjeksiyonları takiben 3. günde cerrahi işlem uygulandı. Cerrahi sırasında epigastrik damar, flep proksimali ve distalinden lazer dopler flowmetre ile kan akım hızları ölçüldü. Flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı. Çalışmanın başlangıcından 10 gün sonra flep nekroz alanları fotoğrafik teknikle ölçüldü, flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı, yine aynı gün genetik değerlendirme için örnek alındı.Bulgular incelendiğinde BTx-A uygulanan gruplarda flep nekroz alanlarının kontrol gruplarına oranla daha az olduğu tespit edildi. BTx-A uygulanan gruplarda yapılan genetik incelemede i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, histolojik incelemede damar sayısı, PECAM ve e-NOS boyama oranlarının, biyokimyasal incelemede nitrit-nitrat miktarlarının, lazer dopler flowmetri ölçümlerinde kan akım hızının diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek olduğu tespit edildi.BTx-A uygulanan gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında grup 3 ve 7'nin, grup 5'göre flep nekroz alanlarının daha az, i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, damar sayısının, kan akım hızının daha yüksek olduğu tespit edildi.Elde edilen veriler ışığında BTx-A'nın pediküllü bir flepte uygulama yerinden bağımsız olarak yaşayabilirliği arttırdığı tespit edildi. Ancak perivasküler uygulamanın, flep içine uygulamaya göre, flep yaşayabilirliğine katkısının daha fazla olduğu söylenebilir. Grup 7'de olduğu gibi kombine(perivasküler+flep) uygulamalarda ise flep yaşayabilirliğini arttırıcı etkinin en yüksek oldu tespit edildi.BTx-A'nın sağladığı sempatektomi ile yarattığı vazodilatasyon ve anjiogenezi uyarıcı etkisi ile farmakolojik olarak geciktirme etkisi sağlayabileceği gösterilmiştir.
Ratlarda subkutan pediküllü rhomboid flep ve z-plasti tekniği ile elde edilen uzama oranlarının karşılaştırılması
Kontraktür eklem mobilitesi ve fonksiyonunun azalmasına neden olan doku kısalması veya distorsiyonu olarak tanımlanır. Vücudun çeşitli bölgelerinde, derin yanık sonrasında hareket kısıtlılığı yaratabilecek ciddi kontraktürler gelişebilmektedir. Özellikle de eklem bölgelerinde gelişen bu kontraktürlerin tedavi seçenekleri arasında cerrahi yöntemler önemli bir yer almaktadır. Bu alanda tariflenmiş çok sayıda cerrahi teknik mevcuttur. Bu çalışmamızda özellikle yanıklardan sonra gelişen kontraktürlerin tedavisinde kullanılan rhomboid flep ve Z-plasti tekniği ile elde edilecek uzama oranları arasındaki farkı gözlemlemeyi amaçladık. Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, Wistar albino cinsi, 12-14 haftalık 8 adet rat kullanıldı. Ratların inguinal derilerini germek için alt ekstremitelerine 400 gr ağırlık gazlı bezle asıldı. Ratların sağ kasık bölgesindeki gergin hat üzerinden uzun aksı 2 cm olacak şekilde rhomboid flep, sol kasık bölgesinde gövdesi gergin hat üzerine gelecek şekilde ve 2 cm uzunluğunda olan Z-plasti tekniği ile kontraktür açıldı. Her iki yöntemle maksimum uzama elde edilecek şekilde flepler sütüre edildi. Operasyon sonrası ölçümler yapıldı ve istatiksel olarak değerlendirildi. Her iki grupta elde edilen uzamaların başlangıç değeri ile farkın yüzde oranları arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak Z-plasti lehine anlamlı bir fark (p<0,00) bulundu. Sonuç olarak Z-plasti tekniği ile elde edilen uzama oranının subkutan pediküllü rhomboid flep ile elde edilen uzama oranından fazla olduğu tespit edildi. Anahtar Sözcükler: Kontraktür, Z-plasti, rhomboid flep.