Genotoksisite

73 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Bazı ferula uçucu yağlarının kimyasal bileşimi, biyolojik aktivite, ın vıtro sitotoksisite ve genotoksisite yönünden incelenmesi

Günümüzde doğal kaynaklı ürünlere ilginin artmasıyla bilimsel alanda bu yöndeki çalışmalar da hız kazanmıştır. Uçucu yağlar, eski çağlardan günümüze kadar kullanılagelen aromatik sıvılardır. Koku, tat maddesi olarak kullanımlarının dışında farklı biyolojik aktiviteleri nedeniyle sağlık alanında da kullanımları bulunmaktadır. Ferula L. cinsi Apiaceae familyasının en önemli cinslerinden biridir. Türkiye'de 17, Asya'da 177, dünyada ise 180-185 türü bulunmaktadır. Bu çalışmada Ferula hermonis Boiss., F. brevipedicellata Peşmen ex M. Sağıroğlu & H. Duman ve F. rigidula DC. uçucu yağlarının analizleri eş zamanlı olarak GK ve GK/KS ile gerçekleştirilmiştir. F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının ana bileşikleri α-pinen (%68.9 ve %73.0, sırasıyla), β-pinen (%5.3 ve %4.0, sırasıyla) ve naftalen (%4.3 ve %8.5, sırasıyla); F. hermonis uçucu yağının ana bileşikleri ise α-pinen (%64.1), naftalen (%8.3) ve trans-verbenol (%4.8) olarak belirlenmiştir. Uçucu yağların mikrodilüsyon yöntemi ile antimikrobiyal aktiviteleri belirlenmiş, mikroorganizmalara göre değişen orta ya da zayıf derecede aktivite tespit edilmiştir. DPPH● radikali ile yapılan serbest radikal süpürücü etki tayini sonucunda uçucu yağların 0.5 mg/mL ve daha düşük konsantrasyonlarda antioksidan aktivite göstermediği saptanmıştır. Uçucu yağların sağlıklı bir hücre hattı olan NIH3T3'e (ATCC® CRL-1658™, fare embriyonik fibroblast hücreleri) karşı sitotoksisiteleri belirlenmiştir. Aktivite deneyleri ve sitotoksisite testi sonucunda umut vadedebileceği düşünülen F. rigidula uçucu yağına uygulanan Ames MPFTM 98/100 testi sonucunda, uçucu yağın test edilen dozlarda mutajenik olmadığı belirlenmiştir. Bu çalışma F. hermonis, F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının antioksidan aktivite ve sitotoksisite; F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının kimyasal bileşimlerinin belirlenmesi ve antimikrobiyal aktivite; F. rigidula uçucu yağının genotoksisite değerlendirilmesi açısından ilk olma özelliği taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Ferula sp., uçucu yağ, antimikrobiyal, antioksidan, NIH3T3, Ames MPFTM 98/100

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarApiaceae+6
Merve Baysal
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Bronzlaştırıcı ajan dihidroksiasetonun olası sitotoksik ve genotoksik etkilerinin sağlıklı deri fibroblastlarında incelenmesi

Kozmetikler, insanlar tarafından çok uzun yıllardır kullanılmaktadır. Eski dönemlerde farklı bitki bölümleri gibi doğal malzemelerden elde edilen ürünler, teknolojinin de gelişmesi ile birlikte çok çeşitli hale gelmiştir. Bu çeşitlilik beraberinde doğallıktan uzaklaşmayı ve uzun vadede doğabilecek sorunları öngörebilmekte zorlanmayı getirmiştir. Günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız her ürünün, çağımızın en önemli sağlık problemlerinden biri olan kansere neden olabilecek potansiyele sahip olabileceği düşünülmelidir. Bu alanda yapılan çalışmalar ışığında ürünlerin sağlık açısından güvenli hale getirilebilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada kozmetik amaçlı kullanılan bronzlaştırıcı ürünlerin içeriğinde bulunan dihidroksiasetonun L929 fare fibroblast hücre hattı üzerindeki in vitro sitotoksik ve genotoksik etkilerinin belirlenmesi amaç edinilmiştir. Bu amaca istinaden, dihidroksiasetonun sitotoksik etkileri XTT testi ile klonojenik test uygulanarak, genotoksik etkileri ise komet testi ve annexin-V testi uygulanarak değerlendirilmiştir. Bu testlere ek olarak dihidroksiasetonun sebep olabileceği hücre içi reaktif oksijen türevlerinin seviyesindeki değişiklik ROS testi kullanılarak ölçülmüştür. Sitotoksisite testleri, dihidroksiasetonun konsantrasyona bağlı olarak L929 hücre hattında canlılık oranlarında azalmaya sebep olduğunu göstermektedir. Komet testinde dihidroksiasetonun dozlarına bağlı olarak kuyruk uzunluğu, kuyruk % DNA ve olive kuyruk momenti parametreleri değerlendirilmiş ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı artışlar saptanmıştır. ROS ölçümünde de uygulanan dihidroksiaseton dozlarına göre hücre içi ROS artışı olduğu görülmüştür. L929 hücre hattında Annexin-V testi sonucunda apoptotik potansiyelin doz artışına bağlı olarak, anlamlı bir şekilde arttığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Dihidroksiaseton (DHA), sitotoksisite, genotoksisite, anti-kanser, L929, Annexin V, Klonojenik testi, Komet testi, ROS testi, XTT testi

Anneksin VAntikanserGenotoksisite+2
Ayşe Mine Saygın Kaya
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Hareketli retansiyon apareylerinin hastalar üzerindeki sitotoksik ve genotoksik etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada hareketli retansiyon apareylerinden Hawley ve Essix plakların dokular üzerindeki sitotoksik ve genotoksik etkilerinin incelenip karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda sabit ortodontik tedavisi tamamlanmış 50 hasta randomize olarak iki gruba(n=25) ayrılmıştır. Retansiyon amacıyla ilk gruptaki hastalara Hawley apareyi, ikinci gruptaki hastalara Essix plak kullandırılmıştır. Genotoksik değerlendirme için tükürük örnekleri aparey kullanılmaya başlanmadan önce (TG0), 1 ay (TG1) ve 3 ay sonra (TG2) alınıp 8-OHdG, Nrf2 ve Keap1 değerleri incelenmiştir. Sürüntü numuneleri ise aparey kullanılmaya başlanmadan önce (T0) ve 14-21 gün sonra (T1) alınıp mikronükleus, piknozis, karyoreksiz ve karyolizis parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: 8-OHdG değeri başlangıçta Essix grubunda yüksek iken 1. ve 3. ay ölçümlerinde Hawley grubunda yüksek bulunmuştur. Nrf2 değeri başlangıçta Essix grubunda yüksek bulunurken 1. ve 3.ay ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Keap1 değerinde başlangıç ve 1 ay sonraki ölçümde gruplar arasında farlılık bulunmazken 3. ay ölçümünde Hawley grubunda yüksek bulunmuştur. Mikronükleus, piknozis, karyoreksiz ve karyolizis değerleri T1 zamanında Essix grubunda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Sürüntü örnekleri ile yapılan erken dönem incelemelerinde (14-21 gün) Essix plakların toksik etkisinin fazla olduğu görülse de uzun dönem tükürük analizi sonuçlarında (3 ay) Hawley plağının DNA'da daha fazla mutasyona neden olduğu görülmüştür.

8-hidroksi deoksiguanozinDental aygıtlarGenotoksisite+4
Rukiye Günel
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doku plazminojen aktivatörlerinin retina pigment epitel hücreleri üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı konsantrasyonlardaki rekombinant doku plazminojen aktivatörlerinin (rtPA) insan retina pigment epitel (RPE) hücreleri üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada alteplaz ve tenekteplazın insan RPE hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi luminometrik ATP testiyle, genotoksik etkisi alkalen tekli hücre jel elektroforez (Comet Assay) yöntemiyle, apoptotik etkisi akridin turuncusu/etidyum bromür yöntemiyle ölçüldü. Ek olarak, mitokondriyal membran potansiyeli (MMP), hücre içi kalsiyum (Ca2+) ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) seviyeleri farklı florometrik yöntemlerle ve glutatyon (GSH) seviyeleri ise luminometrik yöntem ile tayin edildi. Ayrıca inflamasyon belirteçleri incelendi. Bulgular: Alteplaz ve tenekteplaz doza bağımlı olarak RPE hücrelerinde GSH ve MMP seviyelerini anlamlı şekilde düşürürken, sitotoksisite, DNA hasarı, apoptoz, hücre içi Ca2+ ve ROS düzeylerini anlamlı derecede arttırmıştır. Ayrıca yüksek konsantrasyonlardaki alteplazın, tenekteplaza göre daha fazla sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilere sahip olduğunu tespit ettik. Sonuç: Bulgular hem alteplaz hem de tenekteplazın RPE hücrelerinde doza bağlı olarak sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, alteplaz ve tenekteplaz molekülerinin RPE hücrelerinde apoptotik yolu indükleyen MMP azalması ve Ca2+ artışı ile sitotoksisite ve DNA hasarını indükleyen hücre içi ROS düzeyinin artışı ve GSH düzeyinin azalmasını bir arada göstermesi nedeniyle literatüre ışık tutmuştur. Ayrıca çalışmamızda yüksek konsantrasyonlarda uygulanan alteplazın tenekteplaza göre sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerinin daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular, rt-PA moleküllerinden tenekteplazın klinik kullanımda daha güvenli olabileceğine işaret etmektedir.

ApoptozisDoku plazminojen aktivatörüGenotoksisite+4
Havvanur Bayraktar
Bezmialem Vakıf University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Maltitol'un sıçanlarda mutajenik ve teratojenik etkileri

Bu çalışma, gıdalarda tatlandırıcı madde olarak kullanılan ve bir şeker alkolüolan Maltitol'un sıçan kemik iliği hücrelerinde genotoksik ve sitotoksik olupolmadığını kromozom aberasyonu testi (KA) ile araştırmak, ayrıca sıçanlardaherhangi bir teratojenik ve embriyotoksik etkiye sahip olup olmadığını belirlemekamacıyla yapılmıştır. Genotoksik ve sitotoksik etkinin belirlenmesi için sıçanlara 2.5,5 ve 10 g/kg b.w. olacak şekilde maltitol intraperitonal yolla verilmiş ve sıçanların 6,12 ve 24 saat bu maddeyle muamele olmaları sağlanmıştır. Teratojenik çalışmalariçin ise gebe sıçanlar gebeliğin 1.gününden itibaren yedi gün boyunca günlük 1, 2 ve4 g/kg b.w./gün maltitol ile intraperitonal olarak muamele edilmiş ve 19.gündesezaryen ile embriyolar alınmıştır.Bu çalışmada maltitol sıçan kemik iliği hücrelerinde 6, 12 ve 24 saatlikmuamele sürelerinde KA sayısını artırmadığı ve mitotik indeksi (MI) düşürmediğisaptanmıştır. Ayrıca Maltitol'un teratojenik etkiye sahip olmadığı sadece fetuslarındoğum ağırlığını düşürdüğü ve özellikle en yüksek dozda (4 g/kg b.w.) fetuslardagelişim geriliğine sebep olduğu saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Maltitol, Mutajenite, Teratojenite, Embriyotoksisite,Kromozom anormallikleri

Embriyotoksik etkiGenotoksik etkiGenotoksisite+3
Semir Canımoğlu
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Endemik bir tür olan Stachys petrokosmos bitki ekstraktının metabolik aktivatör varlığında ve yokluğunda insan lenfositlerinde genotoksik ve anti-genotoksik etkisi

Bu çalışma Stachys petrokosmos (Sp) yaprak ekstraktının metabolik aktivatör (S9mix) valığında ve yokluğunda insan lenfositlerinde genotoksik ve anti-genotoksik etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla insan lenfositleri, S9mix'in varlığında ve yokluğunda Sp bitkisinin 1.5, 3.0 ve 6.0 µl/ml'lik konsantrasyonlarındaki yaprak metanol ekstraktları ile 24 ve 48 saat muamele edilmiştir. Sp bitki ekstraktının in vitro genotoksik etkisi, kardeş kromatid değişimi (KKD), kromozom anormalliği (KA) ve mikronükleus (MN) testleriyle, sitotoksik etkisi de nüklus bölünme indeksi (NBI), proliferasyon indeksi (PI) ve mitotik indeksin (MI) saptanmasıyla belirlenmiştir. Ayrıca Sp yaprak ekstraktının mitomycin C ve cyclophosphamide karşı anti-genotoksik etkisi de yine S9mix yokluğunda ve varlığında çalışılmıştır.S9mix yokluğunda Sp yaprak ekstraktı tek başına KKD sayısını sadece en yüksek dozlarda artırmış, KA'yı tüm dozlarda uyarmış fakat MN sayısını artırmamıştır. Bununla birlikte Sp yaprak ekstraktı Mitomycin C'nin KA oluşumu üzerindeki etkisini azaltmıştır. Sp yaprak ekstraktının tek başına sadece yüksek dozlarda sitotoksik etkiye sahip olduğu, yine sadece yüksek dozlarda Mitomycin C'nin sitotoksik etkisini artırdığı saptanmıştır. S9mix varlığında Sp yaprak ekstraktının genotoksik ve sitotoksik olmadığı, fakat Cyclophosphamide'in KKD ve MN oluşumu üzerindeki etkisini azaltarak anti-genotoksik etkiye sahip olduğu saptanmıştır.

Genotoksik etkiGenotoksisiteKardeş kromatid değişimi+3
Ayşe Mine Yıldız
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sabinene'in RAPD/PCR yöntemi ile genotoksisitesinin araştırılması

Sabinene'in erkek ve dişiden alınan insan periferal lenfositlerinde genotoksik etkisini belirlemek amacıyla yapılan bu çalışmada, sabinene'nin 13, 26 ve 52 µg/ml'lik dozları 24 ve 48 saatlik muamele sürelerinde denenmiştir. Sabinene'in genotoksik etkisi, RAPD-PCR (Randomly Amplified Polymorphic DNA) metoduyla rastgele dizayn edilmiş 10 bazlık 10 primer kullanılarak belirlenmiştir.Sabinene muamelesiz kontrol ile karşılaştırıldığında tüm dozlarda farklı bandların oluşumununu istatistiki bakımdan önemli derecede değiştirirken, DMSO ile mukayese edildiğinde ise sabinene farklı bandların oluşumunu değiştirmemişitir. Sabinene sadece en yüksek dozda (52 µg/ml) ve 48 saat muamele edilen kültürde band sayısını hem kontrola hem de çözücü kontrola nazaran önemli derecede değişitirmişitir. Bu değişimin pozitif kontrol kadar olduğu saptanmıştır. Bu durum sabinene'in düşük dozlarda genotoksik olmadığını fakat yüksek dozda kullanılması durumunda genotoksik olabileceğini göstermektedir.

GenotoksisiteRAPD-PCR
Mehmet Akgöl
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Termik santral bölgesinde yaşayan insanların periferal kan lenfositlerinde genotoksik etkilerin belirlenmesi

Termik santraller, elektrik üretim amacıyla kurulmaktadır. Bu çalışma, termik santral bölgesinde yaşayan 20 kişiden oluşan termik santral grubuyla ve termik santral bölgesinde yaşamayan 20 kişiden oluşan kontrol grubundan oluşmaktadır. Toplamda 40 kişiden alınan kan örnekleri sitotoksisite ve genotoksisite için izlendi. Çalışmada bulunan kişilerin yaşları, sigara ve alkol alışkanlıkları, ilaç kullanımları, termik santralden çıkan zararlı gazlara maruz kalma süreleri ile ilgili veriler kayıt altına alındı. Araştırma sonuçlarına göre termik santral bölgesinde yaşayan bireylerin replikasyon indeksi, mitotik indeks ve mikronükleus oranları termik santral bölgesinde yaşamayan bireylere göre yüksek bulundu. Bu artışın istatistiksel olarak önemli olduğu tespit edildi (P < 0.01). Elde edilen verilere göre termik santrallerin meydana getirdiği ağır metaller sebebiyle termik santral bölgesinde yaşayan halk bilgilendirilmeli ve koruyucu önlemler alınmalıdır.

DNA replikasyonuGenotoksisiteMikroçekirdek+2
Emre Yağcı
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Girişimsel kardiyak radyolojik işlemlerin insan kromozomları üzerine genotoksik etkisi

Son yıllarda insanoğlunun maruz kaldığı iyonize radyasyonun önemli bir kısmı tanı amaçlı kullanılan girişimsel radyolojik işlemlerdir. Ancak, bu işlemler sırasında hasta ve görevli personeller önemli derecede X-ışınlarına maruz kalmaktadır. X ışınların, DNA hasarına ve karsinogenezise yol açtığı ileri sürülmektedir. Girişimsel radyolojide kullanılan ve damarların görüntülenmesini sağlayan kontrast maddelerin DNA üzerine oluşturduğu hasar tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı; girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınların ve kontrast maddenin hastaların kromozomları üzerine etkisini araştırmaktı, bunun için, girişimsel anjiografiye alınan 50 hastanın (38-75 yaşları arasında 30 erkek, 20 kadın) işlem öncesi, işlemden 24 saat sonra ve 1-3 ay sonra periferik kan örnekleri alınarak kromozom analizi yapıldı. Çalışmamızda ayrıca, X ışınların etkisini araştırmak için girişimsel radyolojik işlemlerde görevli 17 personelin de kromozom analizi yapıldı. Bunun için standart sitogenetik analiz teknikleri kullanıldı. Hastalardan işlemden 24 saat sonra alınan örneklerde kromozomal düzensizliklerin, işlem öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p =0,000). Aynı zamanda, 24 saat sonrası ile 1-3 ay karşılaştırıldığında, 1-3 ay sonrası kromozom hasarlarının anlamlı olarak azaldığı tespit edildi (p=0,000). Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan hastalarda kromozom düzensizlik sıklığının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulundu (p =0,042). Çalışan 17 personelin kromozom hasar oranıyla kontrol grubu (n=30) karşılaştırıldığında, radyasyona maruz kalan çalışanlarda, kromozom hasarının belirgin olarak daha yüksek olduğu bulundu (p=0,000). Bulgularımız, girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınları ve kontrast maddenin kromozom hasarlarına neden olduğunu ortaya koymuştur. Koroner kalp hastalarına verilecek ilaç türü ve miktarı, çekilecek radyolojik tanı işlemlerin türü ve sıklığı titizlikle ayarlanmalı ve hasta ve personelin dikkatli olmaları gerekmektedir.

GenotoksisiteKontrast maddelerKromozom düzensizlikleri+5
Nesrin Çetinel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Rhus coriaria (sumak) meyve özütlerinin genotoksik ve antigenotoksik etkilerinin in vivo yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada, Rhus coriaria (sumak) meyvelerinin metanol ekstraktı (RCE) 500, 1000, 2000 mg/kg olarak 12 veya 24 saat süreyle tek başına ve kanserojenik etkisi bilinen Ethyl Carbamate (EC, üretan) ile birlikte sıçanlara verilmiştir. Yine mikronukleus testi için sumak ekstraktının 250, 500 ve 750 µg/mL konsantrasyonları kültüre alınmış insan lenfosit hücrelerine tek başına ve üretan ile birlikte 24 veya 48 saat süre boyunca muamele edilmiştir. Sumak ekstraktının DNA hasarı ve koruyucu etkisi pET-22b(+) plazmidi ile araştırılmıştır. Ayrıca muamele edilmiş sıçanlardan alınan kandaki total oksidan ve total antioksidan seviyeleri spektrofotometrik yöntemle saptanmıştır. Test maddesi olan özüt sıçan kemik iliği hücrelerinde, kromozom aberasyonuna neden olmamıştır. Ayrıca her iki muamele periyodunda en yüksek konsantrasyonda üretana karşı antigenotoksik etki göstermiştir. RCE, pET-22b(+) plazmidinde DNA'ya hasar vermemiştir. Lenfositlerinde mikronukleusu artırmadığı gibi MMC'nin etkisine karşı da antigenotoksik etki göstermemiştir. RCE sıçan kemik iliği hücrelerinde sitotoksik etki göstermediği gibi üretanın sitotoksik etkisini azaltmıştır. Nükleer bölünme indeksine göre RCE lenfosit hücrelerinde tersine sitotoksik etki göstermiş dahası MMC'nin sitotoksik etkisini daha da artırmıştır. RCE'nin en yüksek konsantrasyonu sıçan kanında toplam oksidan seviyesini düşürmekle birlikte oksidatif stres indekslerinde anlamlı farklılıklar yaratmamıştır (12 saatlik muamele).

GenotoksisiteSitotoksisite
Taygun Timoçin
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Astım tedavisinde kullanılan montelukastın safsızlıklarının tayini ve olası genotoksik etkilerinin in vitro değerlendirilmesi

Astım tedavisinde kronik olarak kullanılan montelukast içeren ilaçların üretimi ve saklanması sırasında çeşitli safsızlıklar oluşabilmektedir. Bu safsızlıklar ilacın güvenliği, etkinliği ve kalitesini etkilemekte özellikle genotoksik etki göstermeleri durumunda ciddi sorunlara neden olmaktadırlar. Çalışmada, son yıllarda düzenleyici kuruluşların safsızlıkların kontrolü için geliştirdiği yaklaşımlar dikkate alınarak montelukast safsızlıklarının analizi ve toksikolojik değerlendirmesi amaçlanmıştır. Piyasadaki çocuk ve yetişkin montelukast ilaç ürünlerinde, USP'de belirtilen safsızlıklar için (sülfoksit, cis izomer, michael katımları I ve II, metilketon, metilstiren) RP-HPLC yöntemiyle miktar tayini yapılmıştır. Analitik yöntemin validasyonu ICH rehberine göre gerçekleştirilmiştir. Safsızlık rehberlerine göre kalifikasyon sınır değerini aşan sülfoksit safsızlığının literatürde toksikolojik verisinin bulunmaması nedeni ile in silico QSAR yöntemi ile mutajenite tahmin analizi, S.typhimurium TA98, TA100, TA1535, TA1537, E.coli wp2[pKM101] ve wp2uvrA suşlarında bakteride gen mutasyon testi, sitotoksisite ve genotoksisite değerlendirmesi için mitotik indeks analizi ve in vitro kromozomal aberasyon yöntemi uygulanmıştır. On bir ayrı firmanın 4 mg ve 10 mg dozdaki 20 ilaç ürününün farklı partilerdeki analizlerinde, michael katımları I ve II, cis izomer, metilketon ve metilstiren safsızlıkları kalifikasyon limitlerin altında bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığı, çocuk ilaçlarında 2, yetişkin ilaçlarında ise 7 firmada limitlerin üzerinde bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığının Leadscope QSAR analizinde ve metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda bakteride gen mutasyon analizinde (Ames MPF Penta I) mutajenik olmadığı görülmüştür. Safsızlığın insan periferal lenfositlerinde metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda doz artışına bağlı olarak sitotoksik olduğu fakat in vitro kromozomal aberasyon testinde genotoksik olmadığı bulunmuştur. Değerlendirmeler, sülfoksit safsızlığının günümüzdeki ilgili rehberlere göre genotoksik olmayan safsızlık olarak sınıflandırılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: genotoksik safsızlıklar, QSAR analizi, Ames testi, kromozomal aberasyon test, hplc, regülasyonlar139

Ames testiAstımGenotoksisite+6
Esra Emerce Gürsel
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Erkek kaynaklı infertilite nedeni ile tüp bebek tedavisi gören hastalarda olası genetik hasarın belirlenmesi

ERKEK KAYNAKLI İNFERTİLİTE NEDENİ İLE TÜP BEBEK TEDAVİSİ GÖREN HASTALARDA OLASI GENETİK HASARIN BELİRLENMESİÖZETBu çalışmada, kendilerinde herhangi bir fertilite sorunu bulunmayan ancak erkek kaynaklı infertilite nedeniyle tüp bebek tedavisi gören bayanlarda olası genetik hasarın belirlenmesi amaçlanmıştır. Tüp bebek tedavisi gören 21-40 yaşları arasında 39 bayandan ve yine aynı yaş aralığında tedavi görmeyen 20 sağlıklı bayandan kan alınmıştır. Yaş aralıklarına göre donörler 21-30 yaş ve 31-40 yaş olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Çalışmada kromozomal anormallik (KA), kardeş kromatid değişimi (KKD), mikronükleus (MN) ve comet testleri olmak üzere dört farklı genotoksisite testi kullanılmıştır. Bu testlerden yalnızca kardeş kromatit değişimi testinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlemlenmiştir. Tüm hasta grupları kontrollerine göre anlamlı oranda yüksek KKD oranına sahiptir. Mikronükleus testinde ise 21-30 yaş grubunda kontrole göre anlamlı oranda yüksek MNfrekansı belirlenmiştir. Ancak tüm hastaların verileri değerlendirildiğinde MN frekansı kontrole göre anlamlı bir artış göstermemektedir. Tüp bebek tedavisi gören hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kromozomal anormallik ve DNA hasarı tespit edilmemiştir.

Comet tekniğiGenotoksisiteKardeş kromatid değişimi+3
Salih Özden
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Science
2012
00
DoctorateOpen AccessEN

Erkek infertilitesi ile genotoksisite parametreleri ve polimorfizm ilişkisinin araştırılması

Today, it is clearly known that almost half of the infertility cases are contributed by the male factor. Regardless from the disorder type, male factor infertility is strongly related with genetics. Almost in every case diagnosed as primary infertility, there is an underlying genetic reason, which reflects to the phenotype as a disorder. Therefore, it is crucial to clarify the genetic causes of male infertility. The aim of this study was to assess the genetics-male infertility relationship by focusing on the contributions of the: (a) genetic background, (b) genotoxic damage on sperm cells and (c) accumulated somatic damage. To achieve this goal, sperm and blood samples of 82 infertile men and 63 healthy controls that have applied to an Artificial Reproductive Techniques clinic have been collected to assess: (1)Role of genetic background by Polymorphisms on 2 different genes in 2 different pathways of male infertility: AR gene (involved in endocrine regulation of spermatogenesis) and GSTM1 gene (involved in common cell functions) (2)Genotoxic damage on sperm chromatin by Comet assay and (3) Accumulated somatic damage by Comet and MN assays on lymphocytes. In addition, all sperm parameters have been recorded in order to analyse possible correlations with any of our assessments above. According to our findings, only Comet assay on sperm cells appears to have a relationship with infertility. The lack of association for the other parameters emphasis the need for further research on those topics. Yet the sperm parameters are not enough to assess the DNA damage of the sperm cell, assisted reproduction era that is mainly based on only initial analysis of sperm appears to have big gap. According to the results of our study, we can conclude that, Sperm Comet Assay could be used as a biomarker of damaged sperm cell to evaluate the DNA damage of the male, and may become a novel biomarker for the individualized treatment of the male infertility, which is the ultimate goal.

Comet assayFertilityGenotoxicity+5
Erdem Coşkun
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Chlorpyrıfos-ethyl'in subletal dozunun sazan balıkları (Cyprinus carpio L., 1758) histolojisi ve genotoksisitesi üzerine etkilerinin belirlenmesi

Bu çalışmada sazan (Cyprinus carpio L.) fingerlingleri organofosforlu insektisitlerden chlorpyrifos-ethyl'in subletal konsantrasyonu 16 µg/L'ye (96 saatlik LC50 değerinin 1/10'u) 24, 48, 96 saat ve 7 gün boyunca maruz bırakılmışlardır. Denemeler sonunda balıklardan elde edilen periferal eritrositlerde nükleus anomalileri ve mikronükleus farklı frekanslarda tespit edilmiştir. Nükleus anomalileri açısından chlorpyrifos-ethyl'e maruz kalan gruplar ile kontrol grupları arasındaki farklılıklar istatistiki yönden önemli bulunmazken (P>0,05), mikronükleus testi sonucunda chlorpyrifos-ethyl'e maruz kalan gruplar ile kontrol grubu arasındaki fark önemli bulunmuştur (P<0,05) ve pestisitin genotoksik etki gösterdiği tespit edilmiştir. Hepatopankreas dokularında albumin dejenerasyonu, hidropik dejenerasyon, hiperemi, solungaç dokularında hiperemi, telangiektazi, hiperplazi, branşitis, ödem, klorit hücre hiperplazisi ve füzyon ile böbrek dokularında kanama, hiperemi, melanizasyon, ödem, bowman kapsülünde genişleme, şişmiş glomerulus, tubullerde hidropik dejenerasyon ve tubulun etrafında melanizasyon, chlorpyrifos-ethyl'e maruz kalan sazan fingerlinglerinde en çok rastlanan histopatolojik bulgulardır. Kontrol gruplarında herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanılmamıştır. Chlorpyrifos-ethyl'e daha uzun süre maruz kalma, dokularda elde edilen bulguların şiddetlenmesine ve/veya görülen histopatolojik bulguların daha yoğun ve daha fazla sayıda balıkta görülmesine sebebiyet vermemiştir.Sonuç olarak subletal konsantrasyonda bile chlorpyrifos-ethyl'e maruziyetin sazan fingerlinglerinde genotoksik etki gösterdiği ve doku hasarına yol açtığı saptanmıştır.

Cyprinus carpioGenotoksisiteHistoloji+4
Gül Çelik Çakıroğulları
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Science
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik cerrahi ameliyathane çalışanlarında genotoksik etkinin mikro çekirdek yöntemiyle değerlendirilmesi

Ameliyathane ortam havasındaki atık anestezik gazlara bağlı olarak ameliyathane çalışanlarında genotoksik etki meydana geldiği bilinmektedir. İnhalasyon anesteziklerinin ortam havasında ölçülen en yüksek düzeyleri kulak burun boğaz ve pediyatrik cerrahi ameliyathanelerinde görülmektedir. Bu çalışmanın amacı pediyatrik cerrahi ameliyathanelerinde çalışan kişilerde mesleki maruziyete bağlı oluşan genotoksik etkiyi mikro çekirdek yöntemiyle araştırmaktır.Çocuk hastalıkları hastanelerinde gerçekleştirilen bu çalışmada, ameliyathanede görev yapmakta olan 30 çalışan (13 anestezi çalışanı, 10 ameliyathane hemşiresi, 7 ameliyathane personeli) ameliyathane grubu olarak belirlendi. Aynı hastanelerden ameliyathane grubuyla yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara ve alkol kullanma alışkanlıkları benzer olan ameliyathane dışında çalışan 30 hastane çalışanı kontrol grubu olarak seçildi. Her bireye genotoksik etkiyi artıran durumların sorgulandığı anket uygulandıktan sonra bukkal epitel örnekleri alındı. Mikro çekirdek yöntemine uygun boyama işleminden sonra mikroskopik değerlendirme yapıldı.Ameliyathane grubunda mikro çekirdek sıklıkları Kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Yaşı <35 yıl olanlarda mikro çekirdek sıklıkları, ameliyathane grubunda kontrol grubu bireylerde olduğundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.009). Anestezi çalışanı bireylerin mikro çekirdek sıklıkları, kontrol grubundaki doktor bireylerin mikro çekirdek sıklıklarından anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.034). Ameliyathane grubunda sigara içmeyen bireylerde mikro çekirdek sıklığı kontrol grubundaki sigara içmeyen bireylerin mikro çekirdek sıklığından daha yüksekti (p=0.007). Gruplarda mikro çekirdek sıklıklarının; cinsiyet, alkol, maruziyet süresi ve çalışma şekli gibi değişkenlerden etkilenmediği gözlendi (p>0.05).Bu çalışmada, pediyatrik cerrahi ameliyathane çalışanlarında, özellikle daha genç ve anestezi çalışanı olanlarda daha belirgin olmak üzere genotoksik etki meydana geldiği sonucuna varılmıştır.

Ameliyathane teknisyenleriAmeliyathanelerAnestezi-inhalasyon+4
Neslihan Uslu Karataş
Gazi University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavuk parça etlerinde Clostridium perfringens'in toksin genlerinin multipleks PCR metodu ile belirlenmesi ve farklı dondurma sıcaklıklarının Clostridium perfringens'in yaşamı üzerine etkileri

1. ÖZETBu çalışma tavuk parça etlerinde (but, göğüs, kanat, baget) C. perfringens varlığının kültür yöntemi ile araştırılması, elde edilen izolatların multipleks PCR yöntemi ile cpa, cpb, etx, iA, cpe ve cpb2 toksin genlerinin tespiti ve farklı dondurma ve muhafaza sıcaklıklarının tavuk kanatlarındaki C. perfringens'in yaşamı üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı.Elazığ ilinde çeşitli market, şarküteri ve kasaplarda satışa sunulan taze tavuk but (n: 50), göğüs (n: 50), kanat (n: 50) ve baget (n: 50) olmak üzere toplam 200 örnek materyal olarak kullanıldı. Analiz bulguları sonucunda 50 kanat örneğinin 47 (% 94)'sinin, 50 but örneğinin 40 (% 80)'ının, 50 baget örneğinin 34 (% 66)'nün ve 50 göğüs örneğinin 33 (% 66)'ünün C. perfringens ile kontamine olduğu ve bu örneklerden elde edilen 568 şüpheli izolatın 558'inin mikroskobik muayene ve biyokimyasal testler sonucunda C. perfringens olduğu saptandı. 558 C. perfringens izolatından elde edilen DNA örneklerinin multipleks PCR ile 545 (% 97.6)'inin cpa, 12 (% 2.1)'sinin hem cpa hem de cpb2 ve 1 (% 0.1)'inin hem cpa hem de cpe toksin genlerini içerdiği tespit edildi. Ayrıca izolatların hiçbirinin cpb, etx veya iA toksin genlerinden herhangi birini bulundurmadığı ve bu sonuçlar ile 558 C. perfringens izolatının 545'inin tip A, 12'sinin cpb2 (+) tip A ve 1'inin cpe (+) tip A olduğu belirlendi.C. perfringens'in farklı dondurma sıcaklıklarında yaşam kabiliyetinin araştırılması için piyasada satışa sunulan deri ve kemiklerinden ayrılmamış yaklaşık 80 g ağırlığındaki tavuk kanatları kullanıldı. Çalışma 3 tekrarlı olacak şekilde tasarlandı ve her tekrar için 24 adet olmak üzere toplam 72 tavuk kanadı kullanıldı. Tavuk kanatlarının -12 ± 1 ?C'de dondurma ve muhafazası (I. grup), -18 ± 1 ?C'de dondurma ve muhafazası (II. grup), -40 ± 1 ?C'de 1 gün dondurma ve -18 ± 1 ?C'de muhafazasının (III. grup) C. perfringens sayısı bakımından muhafaza süresince I. grupta II. ve III. grup ile arasındaki farkın istatiksel olarak önemli olduğu saptandı (P <0.05). 0. günden muhafazanın sonuna kadar (112. gün) II. ve III. gruplar arasındaki fark önemsizken (P >0.05), I. grupta 0. günden muhafazanın sonuna kadar günler arasında farkın istatiksel açıdan önemli olduğu belirlendi (P <0.05). Muhafaza sonunda (112. gün) C. perfringens düzeyi I. grupta; tespit edilebilir seviyenin (<1.0 log10 kob/cm2) altında, II. grupta; 4.23 log10 kob/cm2 ve III. grupta; 4.30 log10 kob/cm2 olarak saptandı.Sonuç olarak tavuk parça etlerinin çok önemli bir kısmının C. perfringens ile kontamine olduğu tespit edildi. Bundan dolayı tavuk etlerinin kesim işleminden satışa sunulmasına kadar olan aşamalarda hijyenik koşullara azami düzeyde dikkat edilmeli ve HACCP gibi gıda güvenliği sistemlerinin uygulanmasında gereken hassasiyetin gösterilmesine önem verilmelidir.Ayrıca, tavuk kanatlarının farklı sıcaklıklarda dondurularak uzun süre muhafaza edilmesinin C. perfringens'in yaşamı üzerine önemli etkilerinin olduğu saptandı. Dondurarak muhafaza sıcaklığı olan -18 ?C ve altındaki değerlerin tavuk kanatlarındaki C. perfringens'in vejetatif formları üzerine muhafaza süresince beklenilen etkiyi göstermediği dolayısıyla bu sıcaklıklarda muhafaza edilen tavuk kanatlarının potansiyel bir tehlike oluşturabileceği belirlendi. C. perfringens sayısının -12 ?C'deki muhafaza süresince azaldığı ve 112. günde tespit edilebilir limitin altında belirlenmesinin önemli olduğu, ancak bu sıcaklık değerinin ürünün raf ömrü açısından yaratacağı olumsuzlukların dikkate alınması gerektiği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Tavuk parça etleri, C. perfringens, toksin genleri, multipleks PCR, dondurulmuş muhafaza

Clostridium perfringensDondurarak saklamaGenotoksik etki+4
Hüsnü Şahan Güran
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Aloe vera jel'in genotoksik etkisinin araştırılması

Aloe vera Jel, Aloe vera bitkisinin ortasındaki musilajın alınması yoluyla elde edilmektedir. Aloe vera bitkisinin yaprağının dış kısmında bulunan usare ise, başta çeşitli antrakinonlar olmak üzere pek çok toksik bileşik içermektedir. Usarede bulunan bu toksik bileşiklerin üretim sırasında yanlışlıkla veya uygun olmayan tekniklerin kullanılması nedeniyle jele karışmasının, ciddi sağlık riski taşıyacağı belirtilmektedir. Aloe vera jel yurdumuzda üretici çeşitli firmaların oluşturduğu satış ağı ile tüketiciye kapıda ulaşma yoluyla pazarlanmaktadır. Bu pazarlama sırasında ürünün geniş bir yelpazede? pek çok hastalığa iyi geldiği ve pek çok hastalıktan bireyleri koruduğu? yönünde satış elemanlarınca pazarlaması yapılmaktadır. Bu ürünler eczanelerde satılmamaktadır. Dolayısıyla bu pazarlama yöntemi ile bilinçsiz kullanıcılar için olası sağlık risklerinin ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Özellikle Aloe vera jele yönelik olarak yapılan toksisite çalışmalarında , ürün kullanımına yönelik olarak başta karsinojenik etki olmak üzere gelişebilecek genotoksisite çalışmalarının yeterli olmaması dikkati çekmektedir. Aloe vera jelin yaratabileceği genotoksisitenin değerlendirilmesine yönelik çalışmaların sonuçları bu ürünün güvenliği konusunda aydınlatıcı bilgilerin oluşmasına neden olacaktır.Sunulan çalışmada, piyasada satış elemanlarınca satılan Aloe vera jelin ticari preparatının muhtemel genotoksik etkilerinin farelerde Comet yöntemi ile araştırılması gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla yetişkin, 30-45 g ağırlığında, her iki cinsten sağlıklı Swiss Albino tür fareler kullanılmıştır. Comet tekniği memeli hücrelerindeki DNA hasarını ölçmek ve analiz etmek amacıyla kullanılan hızlı, basit ve duyarlı bir tekniktir. Bu amaçla sunulan çalışmada Aloe vera jel, tavsiye edilen toplam günlük insan dozunun ve bu dozun ½ ve 2 katı dozda doğrudan piyasadaki sıvı ürün üzerinden hazırlanarak deney hayvanlarına 14 gün boyunca intragastrik gavaj ile günde bir kez uygulanmıştır. Ayrıca bir kontrol grubu oluşturarak aynı hacimde yine oral yolla distile su verilmiştir. Çalışma sırasında farelerin kuyruk venlerinden 1, 7 ve 14. günlerde kan alınarak, Comet yöntemi ile genotoksisite parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, önerilen dozun yarısı uygulamasında 1.ve 14.günlerde p<0.01 düzeyinde, normal doz uygulamasında 1. ve 7. günlerin yanısıra 1. ve 14. günlerde p<0.01 düzeyinde, önerilen dozun iki katı uygulamasında 1.ve 7. günler arsında p<0.01 düzeyinde 1. ve 14. günler arasında p<0.05 düzeyinde % kuyruk yoğunlukları arasında artış yönünde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Nitekim kontrol grubu ile sonuçların değerlendirilmesinde 1. gün sonuçları göz önünde tutulduğunda doz grupları ile kontrol grubu arasında bir farklılık yokken (p>0.05), kontrol grubunun 7. gün sonuçları ile uygulanan dozun 2 katı olan doz grubu arasında anlamlı bir artış (p<0.01) saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Aloe vera jel, genotoksisite, comet yöntemi

Aloe veraComet tekniğiFarmakognozi+5
Raşit Güler
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Kristal yapılı silikaya mesleksel maruziyetle karakterize silikoz hastalığı olanlarda genotoksik hasarın belirlenmesi

Kristal yapılı silikaya (kuvars), mesleksel maruziyet, silikoz hastalığına yol açmaktadır. Kuvars; IARC tarafından 1997'de insan karsinojeni olarak sınıflandırılmıştır. Kuvarsa en fazla maruz kalınan işkollarından biri de kot taşlamacılığıdır. Ülkemizdeki pek çok genç insanın silikoz hastalığına yakalanmasına neden olan bu iş kolu yasaklanmış olsa da önemini korumaktadır.Amacımız; silikoz hastalarında genotoksik riski belirleyerek, silikoz ile kanser arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalara katkıda bulunmaktır.Çalışmamıza kot taşlamacılığı iş öyküsü olan ve silikoz hastası olan bireyler(n=15) alınmıştır. Silikoz tanısı akciğer filmleri ile konulmuştur. Kontrol grubu ise sağlıklı gönüllülerden oluşmuştur. PKL ve İB hücrelerinde MÇ yöntemi uygulanmıştır. İşçilerin ortalama çalışma süreleri (ort±ss) 3,767±1,821 yıldır. Hastaların 9 tanesi, ILO sınıflandırmasına göre 3. gruptadır.Periferal Kan Lenfositlerindeki MÇ sıklığı işçi grubunda (4.333±2.160), kontrol grubuna göre (1.733±1.710) istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Aynı şekilde, İB hücrelerindeki MÇ sıklığı da işçi grubunda (11.000±4.743), kontrol grubuna göre (3.778±2.386) istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Silikozlu bireylerde sigara içiminin MÇ sıklığını her iki dokuda da arttırıcı etkisi gözlenmiştir.Sonuç olarak; çalışmamız kuvars maruziyetine yönelik İB hücrelerinde MÇ yönteminin ilk kez kullanıldığı çalışmadır. Çalışmamız ile silikoz hastalığının MÇ sıklığını dolayısıyla genotoksik riski arttırdığı bulunmuştur. Böylece, bu sonuç silikoz ile akciğer kanseri arasındaki ilişkiyi de desteklemektedir.

GenotoksisiteKuvarsMikroçekirdek testleri+1
Ercan Satılmış Özer
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Çocuklarda kronik böbrek hastalığı ve böbrek nakli sonrası genotoksik hasarın biyoizlenmesi

Kronik böbrek hastalığı, böbrek fonksiyonlarında şiddetli ve geri dönüşümsüz azalma ile karakterize çok ciddi bir hastalıktır. KBH'nın bir sonucu, artan kanser riskidir. Kanser riski, genomik hasarın artışıyla ilişkilendirilebilir. KBH çocuklarda genomik hasarın incelendiği herhangi bir çalışma bulunmamaktadır.17 PreD, 15 HD ve 17 Tx hastası çocuğun lenfositlerinde Comet, Modifiye Comet, MÇ, FISH kombine MÇ, bukkal epitelde MÇ Yöntemlerini kullanarak genomik hasarı ve ölçümü yapılan biyokimyasal parametrelerin genotoksisite parametreleriyle ilişkisini değerlendirdik. Kontrol grubumuz yaş ve cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Comet Yöntemiyle belirlenen bazal DNA hasarının Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı, pürin baz hasarının PreD ve Tx gruplarında HD grubundan daha yüksek olduğu, primidin baz hasarının ise hasta gruplarında benzerlik gösterdiği saptandı. MÇ Yöntemiyle belirlenen DNA hasarının Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı, fakat hasarın HD ve PreD gruplarında Tx grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. 3 hasta grubunda da MÇ oluşumunda hem anojenik hem de klastojenik mekanizmaların rolü olduğu belirlendi. HD grubundaki mikroçekirdek artışında anojenik etkilerin daha baskın olduğu belirlendi. Bukkal epitelde MÇ Yöntemiyle belirlenen DNA hasarının da Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı belirlendi. BUN, kreatinin, TAS, ürik asit ve ferritin değerleri ile genotoksisite parametreleri arasında etkileşim saptandı. Regresyon analizi sonuçları, hasta gruplarından birinde olmanın Comet, MÇ, S(+)MÇ, S(-)MÇ ve bukkal MÇ sıkılığını arttırdığını göstermektedir. Elde ettiğimiz veriler, farklı biyolojik hedeflerdeki genotoksik etkilerin tayininde bukkal MÇ ve lenfositlerdeki MÇ Yöntemlerinin birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olduğu düşündürmektedir.Elde ettiğimiz sonuçlar; kronik böbrek hastalığı olan çocukların genotoksik hasar riskinin arttığını ve bu durumun kanser insidansındaki artışa katkıda bulunabileceğini ortaya koymaktadır.

Böbrek yetmezliği-kronikComet tekniğiGenotoksisite+2
Banu Aykanat
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda akut alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarı sonucu oluşan serbest oksijen radikalleri ve DNA hasarı üzerine sevofluran ve propofolün etkilerinin karşılaştırılması

İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında serbest oksijen radikalleri ve DNA hasarı meydana gelmektedir. Sevofluranın genotoksik etkisi ile propofolün antioksidan etkisi bilinmektedir. Bu çalışmada, alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarı sonucu oluşan serbest oksijen radikalleri ve DNA hasarı üzerine sevofluran ve propofolün etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. 14 adet Yeni Zelanda tavşanı rastgele iki eşit gruba ayrıldı. Gruplardan birine (Grup S) maske ile %2.5 4 sevofluran inhalasyonu, diğerine (Grup S) 1-2 mg/kg/dk propofol infüzyonu uygulanarak, alt ekstremiteye pnömatik turnike yerleştirildi. Kalp atım hızı, invazif kan basınçları, periferik oksijen satürasyonu ve anestezi derinliği monitörize edildi. Turnike uygulaması öncesi (kontrol), turnike uygulandıktan 120 dk sonra, turnike açıldıktan 15 ve 120 dk sonra alınan kan örneklerinde; MDA düzeyleri ile lipid peroksidasyonu, tail moment, tail lenght ve tail intensity ile DNA hasarı araştırıldı. Turnike açıldıktan 15 dk sonra MDA düzeyleri Grup P'de (8.15±2.61 ?M), kontrolden (6.26±3.19 ?M) ve Grup S'den (4.98±0.77 ?M) yüksek bulundu (p<0.05). Her iki grupta DNA hasarı etkisi benzer görülmekle beraber propofol grubunda bu etki reperfüzyonun erken döneminde daha belirgin bulundu (tail moment 1.05±0.45, tail intensity 5.33±1.56, p<0.05). Tail moment ve tail intensity'de belirlenen bu artış, her iki grupta da turnike açıldıktan iki saat sonra kontrol değerlerine döndü. Grup S'de MDA düzeylerindeki artış ile tail moment ve tail intensity'de belirlenen artışlar arasında turnike açıldıktan iki saat sonra korelasyon belirlendi (Tail moment: r=832, p=0.020. Tail intensity: r=817, p=0.025). Bu çalışmada belirlenen oksidatif stres ve genotoksik etki reverzibl özellikte olduğundan, iskemi reperfüzyon hasarına yol açılan ekstremite cerrahisi için anestezi uygulamalarında, sevofluran ve propofolün birbirine üstünlükleri bulunmadığı sonucuna varıldı.

AnestetiklerDNA hasarıGenotoksisite+7
Sema Öncül
Gazi University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı dentin bağlayıcı sistemlerin antimikrobiyal özelliklerinin ve genotoksik potansiyellerinin in vitro değerlendirilmesi

Dentin baglayıcı sistemlerin dentin ve çevre dokularla olan sürekli ve yakın teması ile olusan biyolojik etkilerinden dolayı günümüzde baglayıcı sistemlere olan ilgiyi artırmıstır. Bu çalısmanın amacı, farklı dentin baglayıcı sistemlerin antimikrobiyal özelliklerini ve mutajenik potansiyellerini degerlendirmektir. Bu çalısmada gerçeklestirilen birinci deneyde, Clearfil SE Bond, SL Bond, i-Bond, Clearfil Protect Bond, %2 klorheksidin (pozitif kontrol) ve serum fizyolojigin (negatif kontrol), L.casei (ATCC4646) C.albicans (ATCC10231) ve S.mutans'a (NCTC10449) karsı antimikrobiyal etkileri agar disk difüzyon testi ve seri mikrodilüsyon yöntemi ile tespit edilmistir. kinci deneyde, dentin baglayıcı sistemlerin genotoksik aktiviteleri, farklı elüsyon konsantrasyonunda, insan lenfositlerinde alkalin tek hücre jel elektroforez yöntemi ile incelenmistir. Agar disk difüzyon deneyi ve MK/MBK ölçümü sonucuna göre, Clearfil Protect Bond primer, test edilen her üç bakteriye karsı diger baglayıcı sistemlerden anlamlı derecede, fazla inhibisyon göstermistir Çalısmada test edilen diger sistemlerden, Clearfil SE Bond sadece S.mutans'a karsı zayıf bir inhibisyon gösterirken, SL Bond tüm mikroorganizmalarda inhibisyon olusturmustur. i-Bond ise test edilen her üç mikroorganizma türüne karsı çok düsük inhibisyon etkisi göstermistir. Genotoksisite çalısma sonuçlarına göre, Clearfil Protect Bond primer, kuyruk uzunlugunu 50 ?l ve 100 ?l'de anlamlı derecede arttırmıs, kuyruk momenti ve yogunlugu ise sadece 100 ?l'lik en yüksek konsantrasyonda artıs göstermistir. Kuyruk uzunlugu, yogunlugu ve momenti Clearfil Protect Bond baglayıcıda 100 ?l'lik konsantrasyonda belirgin olarak arttırmıstır. Clearfil SE Bond primer 50 ?l'de, Clearfil SE bond baglayıcı ise 100 ?l'de DNA hasarını artırmıslardır. Fakat SL bond ve i-Bond belirgin bir DNA hasarı olusturmamıstır. Bu çalısmada tasarlanan 2 deneyin sonuçları, test edilen dentin baglayıcı sistemlerden, antimikrobiyal monomer içeren Clearfil Protect Bond primerin, klinikteki etkili uygulama dozlarında, güçlü bakterisid/fungusid etki ve düsük genotoksik potansiyele sahip oldugunu göstermistir. Anahtar kelimeler; dentin baglayıcı sistemler, MDPB, antimikrobiyal aktivite, genotoksisite.

Genotoksisite
Alev Ateşağaoğlu Kaya
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Anne sütünün olası genotoksik ve antigenotoksik etkilerinin insan periferal lenfositlerinde ın vıtro yöntemler ile araştırılması

Anne sütü, suda ve yağda ve çözünebilen 200'den fazla madde içeren kompleks bir bileşiktir. Bileşiminin %90'na yakınını su oluşturmaktadır. Anne sütü, vitamin, mineral, protein, karbonhidrat ve lipitler gibi çeşitli kimyasal bileşenler ile makrofaj, lenfosit, nötrofil ve epitelyal hücre gibi çok sayıda hücresel bileşeni içeren ve bu üstünlüğü sayesinde, ilk altı ay boyunca, bebeklerin tüm beslenme gereksinimlerini karşılayabilen canlı bir sıvıdır. Anne sütü ortamı içinde değişik şekillerde dağılmış olan besin öğeleri; bakterio-statik, immün-modülatör, anti-inflamatuar, büyümeye ve sindirime yardımcı etkilere sahiptir. Bu tez çalışmasında, dinamik bir biyolojik sistem olan olgun anne sütünün olası genotoksik ve antigenotoksik etkileri insan periferal lenfositlerinde CBMN (sitokinez bloklama mikronükleus) Testi, Comet (Tek Hücre Jel Elektroforez) Yöntemi ve HPRT (Hipoksantin Guanin Fosforibozil Transferaz) Gen Mutasyon Testi ile in vitro olarak araştırılmıştır. Antigenoksik etkiler, bilinen mutajenlerin (Mitomisin C, Hidrojen peroksit ve Metil Methane Sülfanat) oluşturduğu genotoksik etkilerin anne sütü tarafından indirgenme potansiyelini ortaya çıkarma amacıyla araştırılmıştır. Bu tez çalışması sonucunda, uygulanan üç test yöntemine göre, anne sütünün anlamlı bir genotoksik (klastojenik/mutajenik) etkiye sahip olmadığı halde, özellikle CBMN ve Comet testlerinde, klastojenik/mutajenik etkisi bilinen maddelere karşı koruyucu ve genotoksik etkiyi baskılayıcı bir antigenotoksik aktiviteye sahip olabileceği sonucuna varılmıştır.

Comet tekniğiGenotoksisiteMoleküler genetik+3
Gizem Akgün
Eskişehir Technical Üniversity · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Epifitik liken Platismatia glauca (L.) W. L. Culb & C. F. Culb aseton ekstraktının allelopatik ve genotoksik etkilerinin belirlenmesi

Allelopati; bitki organlarından salgılanan bileşiklerin, etkileşime girerek bitki büyüme ve gelişimini etkilediği bir süreçtir. Son yıllarda allelopatik özelliğe sahip bileşiklerin keşfedilmesi ve biyoherbisit olarak kullanılma potansiyellerinin araştırılması önem kazanmıştır. Böylelikle yabani otlar ile mücadelede etkili olan fakat sentetik herbisitler gibi çevreye zarar vermeyen ürünlerin geliştirilmesi hedeflenmektir. Bu tez çalışmasında ülkemizde bulunan Platismatia glauca (L.) W. L. Culb & C.F. Culb (farbalı) likeninin aseton ekstraktının bazı bitki türlerinde tohum çimlenmesi üzerindeki etkilerinin ve olası genotoksik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Allelopatik etkilerin belirlenmesi için likenden elde edilen aseton ekstraktı tarlalarda sıklıkla rastlanan yabani otlardan Portulaca oleracea (semizotu), Amaranthus retroflexus (horozibiği), Setaria verticillata (yapışkan ot) ve kültür bitkilerinden Oryza sativa (çeltik) tohumlarına uygulanmıştır. Genotoksik etkilerin belirlenmesi için moleküler belirteç yöntemlerinden ISSR ve RAPD-PCR kullanılmıştır. Sonuç olarak, liken aseton ekstraktı uygulanan yabani otlar ve kültür bitkisi tohum çimlenmesi üzerinde konsantrasyona bağlı olarak allelopatik ve genotoksik etkilerin ortaya çıktığı tespit edilmiş ve Platismatia glauca aseton ekstraktının biyoherbisit olarak kullanım potansiyelinin yabani ot türüne göre değişiklik gösterdiği belirlenmiştir.

Allelopatik etkiBiyoherbisitGenotoksisite+1
Nazlıhan Aydın
Eskişehir Technical Üniversity · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Cilt bakımı, korunması ve onarımı amaçlarıyla kullanılan bazı bitkisel kaynaklı ürünlerin genotoksik etkilerinin in vitro yöntemlerle araştırılması

Toplumda cilde uygulanan bitkisel kaynaklı ürünler, tedavi edici özellikleri ve kozmetik alanında cilt bakım ürünlerindeki çeşitli etkileri nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada in vitro testlerden CBMN ve comet testleri ile bitkisel kaynaklı ürünlerin sağlıklı insan lenfosit hücrelerindeki olası klastojenik, sitotoksik ve genotoksik etkileri kromozom ve DNA molekülü üzerinde incelenmiştir. Bu amaçla bitkisel kaynaklı ürünlerden yaygın olarak kullanılan yağlar araştırılmış, seçilen tatlı badem yağının (Prunus amygdalus var. dulcus oleum) ve avokado yağının (Persea gratissima oleum) %25'lik (5 µl/ml), %50'lik (10 µl/ml), %75'lik (15 µl/ml) ve %100'lük (20 µl/ml) konsantrasyonları hücrelere uygulanmış ve sonuçlar SPSS programında spontana (kontrol) göre kıyaslanmış doza ve süreye bağlı olarak yağların yüksek dozlarında (%75- %100) anlamlılık değerlerinin arttığı , düşük dozlarında (%25-%50) herhangi bir anlamlılık oluşturmadığı belirlenmiştir. İnsanların bitkisel kaynaklı ürünlere yoğun talepleri nedeniyle bu ürünlerin güvenirlilik ve uygunluk konusunda daha ileri çalışmalarla ayrıntılı araştırılması ve desteklenmesi öngörülmektedir. Anahtar Sözcükler: CBMN testi, Comet testi, Genotoksisite, Avokado yağı (Persea gratissima oleum), Tatlı Badem yağı (Prunus amygdalus var. dulcus oleum).

AvokadoBadem yağlarıComet tekniği+1
Tuba Özçelik
Eskişehir Technical Üniversity · Institute of Graduate Studies
2022
00

Related subjects