Cerrahi-kulak-burun-boğaz

96 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Burun tamponunun kalış süresine bağlı olarak oluşan mukozal değişikliklerin histopatolojik olarak değerlendirilmesi (deneysel çalışma)

Giriş-Amaç: Bu deneysel çalışmada tavşanların burnuna yerleştirilen tamponların kalış süresi ile dokuda oluşacak histopatolojik değişikliklerin saptanması ve böylece nazal tamponun kalış süresi ile olası perforasyon arasında bağlantı olup olmadığının araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Toplam 28 tavşan randomize seçilerek yedişer tavşandan oluşan dört grup oluşturuldu. Kontrol grubu olan grup A için tampon uygulanmadı. Anestezi sağlandıktan sonra iki taraflı uygun büyüklükte hazırlanan silikon nazal splint kullanılarak burun tamponu uygulandıp 4/0 ipek ile sütüre edildikten sonra B grubunda 5, C grubunda 10 ve D grubunda ise 15 gün süreyle tampon burunlarında tutuldu. Grup A da hemen, diğer gruplar için ise belirlenen bekleme süreleri sonunda tekrar anestezi uygulanarak tamponlar çıkartıldıktan sonra kolümelladan yaklaşık 1 cm uzaklığından nazal septal mukozadan 0,5x0,5 cm ebadında biyopsiler alındı.Bulgular: Kontrol grubunda (A) normal histolojik görünüm mevcuttu. B,C ve D grubunda A grubuna göre histomorfolojik bulguların şiddeti açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p <0.005). Tamponun kalış süresi uzadıkça inflamasyonun şiddeti de artış gösteriyordu. B ile C grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcut değildi (p > 0.005). B ile D grubu ve C ile D grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p<0.005). Mukozal ülserasyon da inflamasyona benzer şekilde nazal tamponun en uzun kaldığı 15 günde en fazla olup 2 olguda ise makroskopik perforasyon gelişmişti. Histopatolojik incelemede 5 günde tamponu alınanların beşinde mukoaza hafif inflamasyon diğer ikisinde submukozaya uzanan orta derecede inflmasyon saptandı.10. gün tampon alınanların iki tanesinde mukozayı tutan hafif inflamasyon gözlenirken beşinde mukoza ve submukozayı da tutan orta derecede inflamasyon görülmüştür. Tamponların 15. gün alındığı deneklerde ise iki makroskopik perforasyon görülmüş, histopatolojik incelemede ise bir hayvanda mukoza ve submukozayı tutan orta şiddetinde inflamasyon saptanırken diğer dört denekte submukozaya uzanan şiddetli inflamasyon bulguları, iki hayvanda da perforasyonla seyreden şiddetli enflamasyon görüldü.Sonuç: Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde nazal tamponların kalış süreleri uzadıkca nazal mukozada inflamasyonun artmasına ve bunun nazal mukozada geri dönüşümsüz harabiyetler ortaya çıkarabileceği görüşündeyiz. Ayrıca septoplasti operasyonlarından sonra gelişebilecek septal perforasyonlar ile burun tamponunun kalış süresi arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Bu konuda klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anhtar kelimeler: Septum perforasyonu, septoplasti, burun tamponlanması

BurunCerrahiCerrahi tedavi+4
Mehmet Tan
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolesteatomalı kronik otit tanısıyla opere edilen hastaların chole sınıflamasına göre değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda Kasım 2011 ile Mart 2020 tarihleri arasında kolesteatomalı kronik otit nedeniyle opere edilen hastaların demografik, klinik özelliklerini ve komplikasyonları gözden geçirilmiştir. Verilerin ChOLE kriterlerine göre sınıflandırılması, postoperatif erken ve geç dönem fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Belirtilen sürede operasyonu yapılan vakaların verilerine ulaşılarak, retrospektif şeklinde tarandı. Hastaların epikriz ve ameliyat notları, odyolojik tetkikleri ve radyolojik görüntülemeleri değerlendirilerek verilere ulaşıldı. Ameliyat notları üzerinden yapılan taramalarda, kolesteatom tanısı konulan vakalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: 141 vakalık seride ChOLE sınıflamasına göre değerlendirildiğinde kolesteatomun yerleşim yeri açısından en sık Ch 3, evre olarakta en sık evre 2 olarak değerlendirildi. Yapılan operasyon şekline bakıldığında açık kavite timpanomastoidektomi en sık (% 66) tercih edilen cerrahi prosedür olarak görüldü. Fonksiyonel sonuçlar değerlendirildiğinde postoperatif sonuçların en çok ossiküler zincir durumu ile ilişkili olduğunu ve geç dönem işitme sonuçlarımızın erken döneme göre daha iyi olduğu görüldü. Sonuç: Bulgular değerlendirildiğinde kolesteatom yayılımı ile operasyon şekli arasında anlamlı bir ilişki bulundu. İntakt kanal yapılan hastalarda nüks oranı açık kavite TM yapılan hastalara göre daha yüksek oranda bulundu. Postoperatif işitme sonuçlarına bakıldığında geç dönem işitme sonuçlarımız daha iyi olduğu görüldü. Güncel kolesteatom sınıflamaları, kolesteatomun yaygınlığına göre cerrahların ameliyat sırasında doğru yaklaşıma karar vermesini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca kolesteatom sınıflandırmaları, farklı cerrah ve merkezler arasında cerrahi ve odyometrik sonuçların karşılaştırılmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte sınıflamalar her türlü akedemik çalışma için yapılabilecek karşılaştırma için ortak bir dilin konuşulması açısından faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: ChOLE, Kolesteatom, Mastoidektomi, Orta Kulak

Cerrahi-kulak-burun-boğazKolestatomaKolestatoma-orta kulak+3
Yusuf Arslanhan
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implantta erken fittingin uygulanabilirliğinin araştırılması ve klasik fitting yöntemi ile karşılaştırılması

Bu çalışmada ileri derecede sensörinöral işitme kaybı nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon yapılan 70 hasta değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrılarak, çalışma grubunda ameliyattan sonraki 1. günde ses işlemcisi aktive edildi ve fitting yapıldı. Kontrol grubuna ise klasik olarak ameliyattan 4 hafta sonra fitting yapıldı. Çalışmada erken fittingin güvenilirliği ve uygulanabilirliği araştırıldı ve kontrol grubuyla elektrofizyolojik yönden karşılaştırılması hedeflendi. Çalışmada her iki grupta ses işlemcisinin aktive edilmesinden sonraki en sık yan etkiler ağrı, kızarıklık ve ödem gibi minör yan etkiler olup istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Elektriksel empedansın karşılaştırılmasında erken fitting grubunda 1. günve 7. günölçülen değerler kontrol fitting grubunun ilk ölçümü olan 1. aydaki değere göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. (p<0,005) 1. aydan sonra yapılan ölçümlerde erken fitting grubunun empedans değerleri de yükselerek kontrol grubuna yaklaştı ve istatiksel olarak anlamlı fark kalmadı. Her iki grupta da empedans değeri 1. ayda en yüksek seviyede olup 1. aydan sonra daha stabil bir seyir izlemeye başladı. MCL seviyeleri erken fitting grubunda ilk ölçümde daha düşük olup istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Daha sonraki ölçümlerde MCL seviyeleri de kontrol grubuna yakın seyretti ve istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Bu bulgular koklear implantasyondan sonra erken fittingin güvenilir ve uygulanabilir bir modalite olduğunu ve tedavi prosedürünün maliyetini azaltabileceğini düşündürdü. Ayrıca erken fittingin uzun süreli takiplerde elektrofizyolojik testler üzerine anlamlı derecede etkisinin olmadığı gözlendi

Cerrahi-kulak-burun-boğazFittingKoklea hastalıkları+4
Ahmet Cansu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subglottik stenozlu hastalarda, trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisi

Laringotrakeal stenozlar (LTS); heterojen bir hastalık grubu olup idiyopatik veya ikincil nedenlere bağlı gelişen glottik, subglottik veya trakeal seviyede hava yolu lümen çapının daralması olarak tanımlanmaktadır. En sık nedeni olan uzun süreli entübasyon dışında; travmalar, koroziv maddeler, operasyon hataları ve konjenital nedenler LTS'in diğer sebepleridir. Larengotrakeal rekonstrüksiyon (LTR) cerrahisi, larinksin sfinkter ve fonasyon fonksiyonlarını sağlayan ve larengotrakeal sistemde solunuma yeterli genişlikte bir lümeni tekrar oluşturmayı amaçlayan bir işlemdir. Bu çalışmada trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisini araştırmayı ayrıca restenoz ile ilişkili klinik ve radyolojik faktörleri, subglottik stenoz gelişimi için risk faktörlerini belirlemeyi ve bu hasta popülasyonunda klinik sonuçların prognostik göstergeleri olarak hizmet edebilecek hasta özelliklerinin olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Entübasyon sonrası subglottik stenoz nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz (TRA) uygulanan 40 hastayı inceledik. Ameliyat öncesi dönemde trakeotomi öyküsü, hastalarda restenoz gelişimi için önemli predispozan faktör olarak tespit edildi. Restenoz gelişen hastalar ile gelişmeyen hasta grubu arasında darlık derecesi açısından anlamlı bir fark saptanamamış olsa da restenoz gelişen hasta grubunda 11 hastadan 9 (%81.8)'u dekanüle edilebilirken restenoz gelişmeyen hasta grubunda 29 hastanın tamamı dekanüle edilebildi ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Entübasyon nedeni, komorbiditeler, ameliyat öncesi, stenoz derecesi ve darlık uzunluğu geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar verse de çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşılamadı. Aynı şekilde trakea uzunluğunun dar segment uzunluğuna olan oranı da anlamlı saptanamamış olup, bu oranın TRA başarısı üzerine etkisinin daha geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar vereceğine inanıyoruz.

AnastomozCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+2
Berkay Güzel
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi

Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKarakterKoku duyusu+5
Aynur Nabı
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medial mukozal flep tekniğiyle yapılan orta türbinoplastinin fonksiyonel hava yolu ve koku sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran, muayene ve radyolojik değerlendirmede septum deviasyonu ve orta konka hipertrofisi tanısı konulan, tedavide endoskopik olarak septoplasti ve orta konkalara subtotal (transvers) rezeksiyon veya bu çalışmada tarif edilen medial mukozal flep cerrahi tekniğini yaptığımız hastaların fonksiyonel ve koku sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş- Boyun Cerrahisi Kliniği'nde Kasım 2020-Kasım 2021 arasında, muayene ve paranazal sinüs BT ile orta konka hipertrofisi ve septum deviasyonu tanısı konulup cerrahisi planlanan 35 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayırılarak medial mukozal flep tekniği ile orta türbinoplasti (Çalışma grubu=17) ve orta konkalara transvers rezeksiyon (Kontrol grubu=18) yapıldı. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Yaş, cinsiyet ve hastanın şikayetleri medikal veriler olarak kaydedildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası akustik rinometri, anterior rinomanometri ve peak nasal inspiratory flowmeter testi, koku identifikasyon testi ve n-butanol eşik ölçümü yapıldı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı ve koku dereceleri görsel analog skala ve nasal obstruction symptom evaluation skalası ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası sonuçlar hem grup içi hemde gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 16'sı erkek (%45.7), 19'u kadındı (%54.3). Çalışma grubundaki hastaların yaşı 34.11±12.12, kontrol grubundaki hastaların 30.33±10.8 olup yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Operasyondan sonra minör veya majör komplikasyon görülmedi. Medial mukozal flep tekniği ile opere edilen çalışma grubunda, transvers rezeksiyon yapılan kontrol grubuna göre orta meada daha az kabuklanma gözlendi. Genel olarak, her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında; nasal obstruction symptom evaluation skorlarında, peak nasal inspiratory flowmeter değerlerinde, görsel analog skala solunum skorlarında, akustik rinometri parametrelerinde (MCA,VOL), rinomanometrik parametrede (MR) zaman içinde güçlü ve anlamlı bir iyileşme gösterdi (P<.001). Görsel analog skala koku değerleri arasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre skorlar daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Koku identifikasyon testi ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında, çalışma grubunda anlamlı bir iyileşme gözlenirken kontrol grubunda azalma gözlendi. İdentifikasyon değerlerindeki bu iyileşme çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken, kontrol grubundaki azalma anlamlı değildi. N butanol ameliyat öncesi ve sonrası eşik değerleri arasında, çalışma grubunda n butanol eşiklerinde azalma olurken kontrol grubunda artma oldu. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamız her iki tedavi tekniğinin uygulanması ile hastaların yaşam kalitesini iyileşme ve burun tıkanıklığında azalma olduğunu göstermiştir. Medial mukozal flep tekniği, hem fonksiyonel hem de olfaktör sonuçları açısından avantajlar sunan orta konkanın solid hipertrofisinde kullanılabilecek konservatif ve etkili bir türbinoplasti tekniğidir

Burun hastalıklarıCerrahi fleplerCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Abdullah Özdem
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide kolumellar strut greft ve septal ekstensiyon greft kullanımının burun projeksiyonuna olan etkisinin incelenmesi

Plastik Cerrahide sık uygulanan ameliyatlardan biri olan rinoplastide tipprojeksiyonunun ve rotasyonunun kontrolu önemli bir faktördür. Yara iyileşmesinin dinamikbir rol oynadığı rinoplastide projeksiyon ve rotasyon sorunları gelişebilir. Bu çalışmadaamacımız rinoplastide projeksiyon ve rotasyon kontrolu amacıyla kullanılan iki tekniğin geçve erken dönemlerindeki sonuçlarını incelemektir. Kolumellar strut greft kullanımı ve septalekstensiyon greft kullanmıyla ilgili literatürde çok sayıda yayın olmasına rağmen bu ikitekniğin karşılatırıldığı bir çalışmaya rastlanılmadı. Rinoplastide amaç kalıcı sonuçlar eldeetmek olduğundan çalışmamızın bu konuda literatüre katkısı olacağını düşünmekteyiz.GEREÇ ve YÖNTEMÇalışmamızda geriye dönük olarak 36 hastada ameliyat sonrası erken ve geç dönemdeprojeksiyon ve rotasyonun ne yönde değiştiğini araştırdık. Grup 1 açık teknikle yapılan vekolumellar strut - septokolumellar sütür uygulanan 18 hastadan oluşurken, grup 2 açıkteknikle yapılan ve septal ekstensiyon greft uygulanan 18 hastadan oluşturuldu. Hastalarınhepsi aynı cerrah (Dr. Erhan Eryılmaz) tarafından ameliyat edilmişti. Değerlendirmede burunprojeksiyonunun burun uzunluğuna oranına ve nazolabial açıya bakıldı. Değerlendirmeleryapılırken hastalara ait erken (4-8. aylar) ve geç (16-24. aylar) dönemde çekilmiş profilfotoğraflarından yararlanıldı. Fotoğraflar üzerinde burun projeksiyonunun burun uzunluğunaoranı ve nzaolabial açı değerlendirildi Ölçümler `'Rhinobase'' adlı software programı ileyapıldı. Elde elden veriler SPSS 17 programı yardımı ile analiz edildi.BULGULARHer iki gruba ait ameliyat öncesi yapılan ölçümlerde iki grup arasında anlamlı farksaptanmadı. Grup 2 (septal ekstensiyon greft kullanılan) olgulardaki geç dönem projeksiyonve rotasyon kaybının Grup 1'e(kolumellar strut greft kullanılan) göre anlamlı şekilde daha azolduğu saptandı.SONUÇBu sonuçlar doğrultusunda ameliyat sırasında elde edilen projeksiyon ve rotasyondeğerlerinin septal ekstensiyon greft kullanılan olgularda geç dönemde daha kalıcı olduğusaptandı.

BurunCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+2
Ali Murat Akkuş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplasti yapılan hastalarda estetik sonuçların değerlendirilmesi

Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan hastaların, preoperatif ve postoperatif fasiyal analizlerini Rhinobase programı kullanarak karşılaştırmak, cilt ve insizyon tipinin postoperatif kolumellar skar oluşumu üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007- Ocak 2011 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak-Burun-Boğaz Kliniği ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, burundan nefes alma güçlüğü ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 35 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların 7'si (%20) kadın, 28'i (%80) erkektir. Olguların yaşları 18 ile 61 yıl arasında değişmekte olup, ortalama yaş 31,37±10,95 yıldır. Olguların takip süresi 6 ay ile 30 ay arasında değişmekte olup, ortalama takip süresi 9,97±5,95 aydır.Olguların preoperatif ve postoperatif fotogrametrik fasiyal analizleri Rhinobase programı kullanarak yapıldı. Fasiyal analizde nazofrontal açı (NFA), nazolabial açı (NLA), tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranları ölçüldü. Bu değerler cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği için kadın ve erkek olgular kendi içlerinde değerlendirildi. Postoperatif insizyon skarı `The Stony Brook Scar Evaluation Scale'e göre, cilt tipi `Fitzpatrick skin type classification'a göre belirlendi. Cilt ve insizyon tipi ile skar oluşumu arasındaki ilişki değerlendirildi.Verilerin İstatistiksel analizleri için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans, oran) yanısıra verilerin karşılaştırılmasında Paired Samples t test ve Ki-Kare test kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.Kadın olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranına göre, postoperatif değerlerde normal fasiyal değerlere yakın sonuçlar elde edilmiştir. Ancak olgu sayısı az olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Erkek olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonuna göre, postoperatif değerlerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde artış saptanmıştır (p<0,01).Tüm olguların kolumellar skarları Stony Brook Skar Skalasına göre incelendiğinde; 3 (%8,6) olguda 1/5; 2 (%5,7) olguda 2/5; 4 (%11,4) olguda 3/5; 4 (%11,4) olguda 4/5 ve 22 (62,9) olguda 5/5 olduğu görülmektedir. Olguların %54,3'üne (n=19) `ters v' insizyonu; %45,7'sine (n=16) `v' insizyonu yapılmıştır. Tüm olguların Fitzpatrick cilt tipi sınıflamasına göre cilt tipleri değerlendirildiğinde; Tip 2 olan 2 (%5,7) olgu; Tip 3 olan 19 (%54,3) olgu; Tip 4 olan 14 (%40) olgu bulunmaktadır. Tüm olguların cilt tipi ve insizyon çeşidiyle Stony Brook skar skalası sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05).Sonuç olarak, başarılı bir septorinoplasti ameliyatının ilk ve önemli adımı preoperatif fasiyal analizdir. Preoperatif analizde hastanın kendi etnik kökeni ve fasiyal harmonisi dikkate alınmalıdır. Ayrıca her rinoplasti cerrahının, uyguladığı tekniklerin sonuçlarını takip etmek için preoperatif ve postoperatif fasiyal analiz yapabilmesi ve bunu arşivleyebilmesi gerektiğine inanmaktayız. Biz kolumellar skar dokusunda başarılı sonuçlar elde etmek için, kesinin aşırı gerginlik olmadan, dikkatli ve titiz kapatılmasının yeterli olacağını düşünmekteyiz.

BurunBurun deformiteleriCerrahi-kulak-burun-boğaz+4
Gamze Didem Kocagöz
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ileri derece travmatik nazal deformasyonlu olgularda uygulanan osteotomili ve osteotomisiz açık septorinoplasti operasyonlarının karşılaştırılması

AmaçBu çalışmanın amacı, ileri derecede travmatik nazal deformasyonlu hastalarda, solunum fonksiyonlarını arttırmak ve deformasyonu düzeltmek amaçlı uygulanan osteotomili ve osteotomisiz açık septorinoplasti yöntemlerinin, fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılmasıdırGereç ve YöntemProspektif ve klinik olarak planlanan bu çalışmada, 2007-2009 yılları arasında ileri derece travmatik nazal deformasyon şikayetiyle başvuran 26 hasta incelendi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası fizik muayeneleri, fotoğraf kayıtları, periorbital ödem ve ekimoz bulguları ve solunum değişimleri kaydedildi. Ayrıca bazı hastalara intranazal yapıların daha ayrıntılı değerlendirilmesi amacıyla endoskopik görüntülemeler yapıldı. Fotoğraflardan ve endoskopik görüntülerden, nazal dorsum genişliği ve nazal pasaj değerlendirildi. Hastalarda belirgin nazal dorsum düzensizliği, septum deviasyonu ve solunum zorluğu olduğu tespit edildi. 13 hastaya (% 50) osteotomili, 13 hastaya (% 50) osteotomisiz açık septorinoplasti uygulandı. Hastalar postoperatif 1, 3, 6 ve 12 aylık dönemlerde sonuçların değerlendirilmesi amacıyla kontrollere alındı. Takipler sonucu elde edilen veriler literatür ile karşılaştırıldıBulgularİleri derece travmatik nazal deformasyonlu 26 hastanın 13'üne uygulanan osteotomili ve 13'üne uygulanan osteotomisiz açık septorinoplasti operasyonları sonrası fonksiyonel olarak iyileşme saptandı. Aynı yöntemle yapılan osteotomisiz septorinoplasti ameliyatlarının operasyon sonrası sonuçları, osteotomili septorinoplasti operasyonları ile karşılaştırıldığında, osteotomisiz grupta solunum şikayetlerindeki düzelmenin daha fazla olduğu, nazal pasajda daralmaya neden olmadığı, postoperatif dönemde görülen ödem ve ekimozun daha az olduğu görüldüSonuçAçık septorinoplasti operasyonu, klasik olarak osteotomi uygulanarak yapılsa da osteotomi uygulanmadan yapılan operasyonların, nazal pasajda daralmaya neden olmadığı, postoperatif ödem ve ekimozun osteotomili gruba göre daha az olduğu görülmüş olup, preoperatif dönemde detaylı ön çalışma ile seçilmiş hastalarda yararlı bir prosedür olduğu görülmüştürAnahtar Sözcükler: Osteotomi, açık septorinoplasti, nazal obstrüksiyon

Burun deformiteleriCerrahi-kulak-burun-boğazNazal kemik+4
Cengiz Eser
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun epidermoid karsinomlarında selektif boyun diseksiyonunun yeri

Amaç: Bu çalışma baş boyun epidermoid karsinomlu hastalarda selektif boyundiseksiyonun kanser evrelemesine katkısı ve onkolojik olarak yeterliliğini araştırmakamacıyla yapıldı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AnabilimDalı'nda Ocak 1993 ve Eylül 2008 tarihleri arasında, baş boyun epidermoid karsinomluhastalara yapılan selektif boyun diseksiyonları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya24 ay ve daha uzun takip süresi olan ve selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 315hasta alındı. Yetmişaltı hastaya bilateral selektif boyun diseksiyonu uygulandığı içintoplamda 391 boyun diseksiyonu spesmeni incelendi.Bulgular: Birinci grupta; klinik olarak N0 tespit edilen 223 hastaya yapılanselektif boyun diseksiyonları incelendiğinde, larinks epidermoid karsinomu tanılıhastaların 25'inde (%16,1) okült metastaz saptandı. Supraglottik larinks karsinomlu birhastanın takibinde (%4) boyunda nüksle karşılaşıldı. Oral kavite karsinomlu hastalarınboyun diseksiyonu spesmenlerinden yirmisinde (%30,7) epidermoid karsinommetastazına rastlandı. Okült metastazı olan üç hastanın (%15) boyunlarında nüksgözlendi. İkinci grupta; kontralateral selektif boyun diseksiyonu yapılan 82 hastaincelendiğinde, 69 larinks karsinomlu hastanın otuzikisinde (%46,3), 11 oral kavitekarsinomlu hastanın dördünde (%36.3) metastaz saptandı. Takiplerinde nüks görülmedi.Üçüncü grupta; on klinik N1 larinks epidermoid karsinomlu hastaya selektif boyundiseksiyonu yapıldı. Bu hastaların 8'inde histopatolojik olarak metastaz gösterilirken2'sinde metastaz görülmedi. Takiplerinde nüks görülmedi.Sonuç: Çalışmamızda baş boyun kanserli hastalarda boyuna okült metastazlarısaptamada ve klinik N0 ve seçilmiş klinik N1 boyunlarda selektif boyun diseksiyonuyapılmasının evrelemenin daha doğru yapılmasını sağladığı görüldü. Selektif boyundiseksiyonu sonrası düşük oranda bölgesel nüks gözlenmesi ve radikal boyundiseksiyonu sonrası görülen nüks oranlarına benzer nüks oranları görülmesiuygulamanın onkolojik olarak da yeterli ve etkin olduğunu gösterdi.Anahtar sözcükler: Baş boyun epidermoid karsinomları, selektif boyun diseksiyonu,lenfatik metastaz

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazKafa ve boyun neoplazmları+4
Kemal Tüzün
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessEN

Anatomical investigation of safe trajectory determining factors in robotic cochlear implant surgery with computed tomography images

The ideal trajectory to insert a cochlear implant array is defined by an entrance through the round window membrane and continues as long as possible parallel to the basal turn of the cochlea. Facial recess width and angle, canonus thickness, round window sizes, and cochlear orientation are important for determining the safe trajectory in both robot-assisted and conventional cochlear implantation surgery. In addition, it is thought that there may be a significant relationship between the postoperative electrode insertion depth degree and cochlear orientation. Here in this, thesis we examined the keyhole drilling trajectories of cochlear implantation surgeries performed with the HEARO Procedure to compare the critical anatomical structures between easy and difficult cases. Preoperative and postoperative computed tomography images of patients who underwent robot-assisted and conventional cochlear implant surgery at UZ Brussel Hospital were included in the study. Radiological images in DICOM format were transferred to a dedicated software for analyses. OTOPLAN, (CASCINATION AG, Bern, Switzerland) was used for 3D reconstruction of the temporal bone, auditory ossicles, facial nerve, chorda tympani, cochlea, and round window. In addition, depth of the facial nerve, facial recess angle, and cochlear orientation angles were measured with RadiAnt DICOM Viewer. Facial recess width, facial recess angle, and distance between the facial nerve and safe trajectory were statistically smaller in patients whose safe distance to the facial nerve could not be guaranteed with intraoperative imaging. A significant positive correlation existed between basal turn angle and in-plane angle. The facial recess anatomy was the most critical factor for safe robotic inner ear access in our series here. Additionally, insight on the cochlear orientation before robotic surgery helps ensure a collision-free trajectory and feasible (safer) approach angles to the cochlea. In both robotic and conventional surgery, preoperative assessment of cochlear dimensions is crucial for appropriate electrode selection and, consequently, for postoperative audiological outcomes. The findings of this study are considered to be a reference for future studies in achieving collision-free trajectory planning in robotic-assisted cochlear implant surgery.

Surgery-otorhinolaryngologicMiddle earRadioanatomy+2
Saliha Seda Adanır
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta kulak cerrahisi anestezisinde hemodinamik stabilite sağlamada Esmolol HCL ile Deksmedetomidin HCL'ün etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Orta kulak cerrahisinde hipotansif anestezi, kanama miktarını azaltmak, daha iyi bir cerrahi görüş kalitesi sağlamak için çeşitli ajanlarla sıklıkla uygulanmaktadır. Çalışmamızda timpanoplasti cerrahisi uygulanan hastalarda 55-70 mm Hg aralığında bir kontrollü hipotansiyon hedeflenerek, esmolol ve deksmedetomidin'in hemodinamik stabilite sağlamadaki etkinlikleri, renal ve hepatik fonksiyonlara etkileri karşılaştırıldı.Gereç ve Yöntem: Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayı alındıktan sonra, çalışmamıza timpanoplasti cerrahisi uygulanan ASA ? grubu 18-65 yaş arası 40 olgu alındı. Olgular rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=20) (Grup E); genel anestezi uygulamasından önce 500 mcg/kg/dk. esmolol yüklemesi 1 dakika içinde uygulandı. Ardından ilk 5 dakikada 50 mcg/kg/dk, 5.dakikadan cilt kapanmasına geçilinceye kadar 250 mcg/kg/dk. esmolol idame infüzyonu başlandı. İkinci gruba (n=20) (Grup D) genel anestezi uygulamasından önce 10 dakika süreyle 1 mcg/kg. deksmedetomidin yükleme dozu uygulandı. Ardından 0,5 mcg/kg/saat idame dozu başlandı. Her iki grupta da genel anestezi indüksiyonu 3-7 mg/kg tiyopental, 0,1 mg/kg vekuronyum, %2 sevofluran, %35 O2 %65 N2O ile yapıldı. İki grupta da N2O cerrah grefti koymadan 10-15 dakika önce kesilerek %100 O2 uygulamasına geçildi. Tüm olgularda preoperatif, peroperatif, postoperatif hemodinamik veriler (OAB, KAH), cerrahi saha temizliğini değerlendirmek için altı noktalı kanama skalası, renal ve hepatik fonksiyonları değerlendirmek amacıyla preoperatif, postoperatif BUN, Kreatinin, ALT, AST, Sevofluran tüketimi, preoperatif ve postoperatif PaO2, SpO2 değerleri kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri birbirine benzerdi. Preoperatif ve intaroperatif hemodinamik parametreleri benzer olup, postoperatif kalp atım hızı Grup D' de anlamlı olarak düşüktü. Grupların preoperatif ve postoperatif BUN, Kreatinin, ALT, AST değerleri benzer olup, Grup E'de postoperatif BUN ve Kreatinin değerleri preoperatif döneme göre daha düşük seyretti. (p<0,05) Altı nokta skalasına göre değerlendirildiğinde Grup E'de kanama skorları daha düşük, dolayısıyla cerrahi görüş kalitesi daha yüksekti.(p<0,05) Her iki grupta da Sevofluran tüketimi intraoperatif dönem içinde anlamlı bir düşüş göstermekle beraber (p<0,001) Grup E'de Sevofluran tüketimi anlamlı olarak daha düşüktü. (p<0,05)Sonuç: Orta kulak cerrahisindeki kontrollü hipotansiyon uygulamasında esmolol ve deksmedetomidin ile ideal bir hemodinamik stabilite sağlandığı, her ikisiyle de renal ve hepatik fonksiyonlardaki değişikliklerin benzer olduğu, cerrahi saha görüş kalitesinin esmolol ile daha etkin sağlandığı ve sevofluran tüketiminin esmolol grubunda daha az olduğu kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Orta kulak cerrahisi, Esmolol, Deksmedetomidin, Hipotansif anestezi, Kontrollü hipotansiyon, Renal ve hepatik fonksiyon, Sevofluran

Adrenerjik beta antagonistleriAnestetiklerAnestezi+8
Hulusi Kılıç
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda tonsillektomilerde, peritonsiller levobupivakaine eklenen intravenöz ve peritonsiller deksametazonun etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda, çocuklarda tonsillektomilerde, peritonsiller Levobupivakaine eklenen İntravenöz (IV) ve peritonsiller Deksametazonun postoperatif ağrı, kanama, bulantı ve kusma üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Etik Kurul Onayı ve çalışma hakkında bilgilendirilen ailelerin yazılı onamı alındıktan sonra, elektif tonsillektomi veya adenotonsillektomi operasyonu yapılması planlanan 3-12 yaş arası American Society of Anesthesiologist (ASA) I- II sınıfında toplam 60 hasta dahil edildi.Operasyona alınan tüm hastalar randomize edilerek 3 gruba ayrıldı. Genel anestezi sonrası cerrahi başlamadan önce Grup ? (n=20) olgulara % 0,5'lik levobupivakain 0,4 mg/kg en fazla 4'er ml olacak şekilde her bir tonsile peritonsiller infiltrasyon yapıldı. Grup II (n=20) ve Grup III (n=20) olgulara ise levobupivakain aynı şekilde ve miktarda uygulanırken Grup II'ye IV deksametazon 0,25 mg/kg; Grup III'e ise 4mg deksametazon peritonsiller ek olarak infiltre edildi. Her üç gruba da postoperatif analjezik olarak 1mg/kg tramadol intravenöz uygulandı.Preoperatif ve ilaçların enjeksiyonunu takiben hemodinamik parametreler kaydedildi. Postoperatif dönemde, hastaların uyanma odasında 1 saat(erken dönem) ve sonraki 24 saat (geç dönem) veya taburcu olana kadar bulantı ve kusma sıklığı, analjezi düzeyleri, ilk analjeziğe ihtiyaç duyduğu zaman Vizüel Analog Skala (VAS) ve CHEOPS (Children's Hospital of Eastern Ontario Pain Scale) kullanılarak 1, 10, 20, 30 ve 45. dakikalar ile 1, 2, 4, 6 ve 24. saat (Taburcu olmadıysa) kullanılarak kaydedildi. Postoperatif erken ve geç dönem kanama olup olmadığı ziyaret edildiklerinde veya telefon ile kendilerine sorularak öğrenildi ve kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik verileri ve hemodinamik parametrelerinin benzer olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. Grup I'de bulantı, kusma yüzdesinin Grup II ve ve Grup III'ten daha yüksek olduğu saptandı. Ek analjezik başlama süresi Grup I'de 3,15±0,88, Grup II'de 4,85±1,09 ve Grup III'de 5±1,21 olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Postoperatif dönemde Grup II Vizüel Analog Skala skorunun Grup I ve III'ten daha düşük olduğu tespit edildi. Hiç bir hastada kanama ve diğer yan etkilere rastlanmadı.Sonuç: Çocuklarda tonsillektomilerde, intravenöz ve peritonsiller deksametazonun postoperatif ek analjezik başlama süresini, tek başına peritonsiller levobupivakaine göre uzattığı; bulantı, kusmayı azalttığı ve deksametazonun tonsillektomi sonrası kanamaya etkisinin olmadığı kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Deksametazon, Levobupivakain, Peritonsiller infiltrasyon, Postoperatif analjezi, Postoperatif bulantı ve kusma, Kanama

AnaljeziBulantıCerrahi-kulak-burun-boğaz+8
Bilgin Dalkılınç
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB

Biyopsi-iğneCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Mevlüt Kunt
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement kullanımının fonksiyonel sonuçları

Amaç: Çalışmamızda işitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement (GIC) kullanılan hastalardaki fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve method: Çalışmamıza geriye dönük olarak iletim tipi ve mixt tip işitme kaybı nedeniyle 01.01.2009 ile 31.12.2013 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Standart hasta veri giriş formu oluşturuldu. Hastaların dosyaları, ameliyat notları ve odyolojik tetkik sonuçları incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, preoperatif muayene bulguları, preoperatif odyolojik tetkik değerleri, orta kulak risk indeksi skoru, ameliyat tipi, greft tipi, glass ionomer cementi uygulanan yer, postoperatif muayene bulguları, postoperatif odyolojik tetkik değerleri, takip süresi elde edilerek istatistiksel analizi yapıldı. Hava kemik aralığı (HKA) değerleri 20 dB'den küçük olan vakalar fonksiyonel olarak başarılı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan toplam 45 hastanın ortalama yaşının 28,7 ± 13,1 yıl olduğu, çoğunluğunun kadın (% 62,2) cinsiyette olduğu, en sık timpanoplasti (% 66,7) ile kapalı teknik timpanomastoidektomi (% 31,1) operasyonları yapıldığı, glass ionomer cementin en sık inkus - stapes arasına (% 82,2) uygulandığı, en sık temporal adele fasya grefti (%68,9) kullanıldığı belirlendi. Ortalama postoperatif HKA değerlerinin 500, 1000, 2000, 4000 frekanslarda preoperatif döneme göre istatistiksel olarak anlamlı (p < 0,05) derecede iyileşme gösterdiği gözlendi. Preoperatif HKA değeri ortalaması 33,1 ± 8,8 iken, postoperatif HKA değeri ortalaması 24,8 ± 9,8 idi. Ancak hastaların sadece % 31,1'inde 20 dB altı postoperatif hava kemik aralığı değerleri olduğu saptandı. Çalışmamıza alınan hastaların ortalama takip süresinin 8,5 ± 8,8 ay (3-36 ay aralığında) olduğu ve % 46,7 hastanın takip süresinin 3-6 ay arasında olduğu belirlendi. Sonuç: GIC ile osiküloplastide istatistiksel olarak anlamlı düzelme elde edilebilir. Endikasyonların sınırlandırılması ve uzun takip süresi bu maddenin etkinliğini belirlemek için gereklidir.

Cam iyonomer çimentolarıCerrahi-kulak-burun-boğazOtitis media+4
Özlem Oymak Ay
Çukurova University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı mastoidektomi ameliyatı yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrasındaki kemik yolu iletim cevaplarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda mastoidektomi ameliyatlarında kullanılan tur cihazlarının kemik yolu iletim cevaplarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2012 Temmuz-2014 Eylül Yılları arasında kliniğimizde kronik otitismedia tanısı nedeniyle mastoidektomi operasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak hangi hastaya ne tip mastoidektomi ameliyatı yapıldığı incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, ameliyat olan kulak yönü, preoperatif odyolojik tetkikleri, mastoidektomi tipi, postoperatif odyolojik tetkik değerleri incelenerek istatiksel analizi yapıldı. Operasyon öncesi kemik yolu iletim cevapları ile radikal mastoidektomi, canal wall down (CWD) ve canal wall up (CWU) mastoidektomileri sonrası kemik yolu iletim cevapları karşılaştırıldı. Çalışmamıza dahil edilen toplam 45 hastanın (27 kadın, 18 erkek) ortalama yaşının 32,8 olduğu (median 31), 23 hastanın sol, 22 hastanın sağ kulaktan ameliyat olduğu belirlendi. Radikal mastoidektomi, CWD ve CWU mastoidektomi ameliyatı olan hastalarda kullanılan tur cihazının kemik yolu iletim cevaplarında etkisini görmek için preoperatif ve postoperatif dönemde 6. aydaki sonuçları konuşma frekansları olan 0,5 – 1 ve 2 kHz frekanslarıyla 4 kHz frekansındaki değerler incelendi. Preoperatif ve postoperatif 6. ayda saptanan değerlerin değişimleri istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; mastoidektomi ameliyatı sırasında kullanılan tur motoru ile oluşan vibrasyon etkisinin ve tur motoru ile oluşan gürültünün çalışmaya alınan mastoidektomi ameliyat tiplerinde anlamlı bir değişikliğe yol açmadığı, ayrıca yaş, cinsiyet ve ameliyat olan kulak yönü gibi demografik özelliklerin de etkisinin olmadığı bulunmuştur.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıKulak kemikçikleri+2
Funda Kıroğlu Ağar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolestatomlu hastalarda cerrahi sonuçlarımız

ÖZET Kolestatomlu Hastalarda Cerrahi Sonuçlarımız Amaç: Kolesteatomlu kronik otitis medialı hastalarda uygulanan primer cerrahi sonrası rezidivizm oranlarını tespit etmek, kolesteatom yerleşimini, operasyon sırasında tespit edilen patolojik bulguları ve ek olarak uygulanan cerrahi işlemleri istatistiksel olarak göstermektir. Materyal ve Metod: Ocak 2000 ile Ocak 2010 tarihleri arasında kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen hastaların dosyaları ve ameliyat notları restrospektif olarak taranarak yapıldı. Üç yüz kırk beş hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 151'i kadın, 194'ü erkekti. Hastaların yaş aralığı 3 ile 70 yaş arasında olup, ortalaması 26'ydı. Tüm hastalara, Kanal Wall Down, Kanal Wall Up ve Radikal mastoidektomi olmak üzere üç farklı cerrahi teknik uygulandı. Operasyon sırasında kolesteatom yerleşimi, kemikçik sistem durumu, mastoid obliterasyon yapılıp yapılmadığı, fasiyal kanalın durumu, semisirküler kanal defekti, tegmen defekti olup olmadığı, timpanoplasti ve işitme rekonstrüksiyonu yapılıp yapılmadığı not edildi. Postoperatif takip süresi 12 ile 150 ay aralığında olup, ortalama 36 aydı. Takiplerde rezidivistik hastalık şüphesi olan 61 hastaya revizyon cerrahi uygulandı. Revizyon cerrahisinde kolestatomun saptandığı bölge, kemikçiklerin durumu not edildi. hastaların demografik özellikleri (cinsiyet, yaş), takip süreleri, uygulanan cerrahi yöntemde rezidivizm oranları, ilk ameliyattaki kolesteatom lokalizasyonu ile revizyon cerrahideki kolesteatom lokalizasyonu karşılaştırıldı. Bulgular: Kolesteatomlu kronik otitis media nedeni ile 345 hastaya cerrahi operasyon yapıldı, Bunların % 27,2'si CWU mastoidektomi, % 23,5'u CWD mastoidektomi, % 49'u ise radikal mastoidektomiydi. Hastaların % 43,8 kadın, % 56,2 erkekti. Genel olarak kolesteatom yerleşimi hastaların % 60,9'unda mastoid kavitede, %59,4'ünde attik ve epimpaniumda, % 56,2'sinde orta kulakta, % 12,8'inde sadece sinüs timpani ve fasiyal reseste tespit edildi. Hastalar ortalama 36 ay takip edildi. Takipler sırasında hastaların % 17,68'ine rezidivizm nedeniyle revizyon mastoidektomi operasyonu yapıldı. CWU mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 62,3, CWD mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 9,8, radikal mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 27,9 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Kolesteatom nedeniyle opere edilen hastalarda seçilecek cerrahi yöntem rezidivistik hastalık oluşmasında önemli bir parametredir. Özellikle açık teknik cerrahilerde rezidivistik hastalık oluşma riski kapalı teknik cerrahiye göre önemli oranda düşük izlenmektedir. Anahtar kelimeler: kolesteatom, rezidivistik hastalık, kemikçik erozyonu, Kanal Wall down, kanal Wall up, radikal mastoidektomi

AnatomiCerrahi-kulak-burun-boğazKemik hastalıkları+6
Hüseyin Keskin
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon neden ve sonuçlarımız

Amaç: Bu çalışma reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların reimplantasyon yapılma nedenlerini, reimplantasyon cerrahisi sırasındaki cerrahi bulguları ve reimplantasyon cerrahisi sonrası işitsel performansları analiz etmek amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hasta çalışmaya .Reimplantasyon cerrahisi nedenlerine göre sınıflandırıldı. Reimplant cerrahisi nedenleri etkileyebilecek durumlar ve ilk koklear implant ve reimplantasyon cerrahisi arasındaki zaman ve reimplantasyon esnasındaki cerrahi bulgular ve reimplantasyon cerrahisi sonrası işitsel performanslar incelendi. Bulgular: İlk koklear implant cerrahisi bizim kliniğimizde yapılan 1051 hastanın 34 'üne (%3,1) reimplantasyon cerrahisi yapıldı. Ek olarak ilk koklear implant cerrahileri başka kliniklerde yapılan 5 hasta da çalışmaya dahil edildi. Reimplant cerrahisi kliniğimizde deneyimli hekimler tarafından yapıldı. Reimplantasyon cerrahisi için gereken ortalama zaman 4,1 (0-13) yıl idi. Kliniğimizde reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hastanın reimplantasyon nedenleri incelendiğinde ; 23 hastaya ''hard failure'' (%58,9), 8 hastaya ''soft failure'' (%20,5), 4 (%10,3) hastaya flep enfeksiyonu, 1 (%2,6) hastaya kolestatoma, 3 (%7,7) hastaya yanlış yerleştirme-yerinden çıkma nedeniyle koklear reimplantasyon yapılmıştır. Reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hastanın 10'unun reimplantasyon cerrahisinde kokleostomi ve elektrot etrafında ossifiye dokular saptanarak 4 hastanın kokleostomi loju genişletilmesine rağmen tüm elektrotlar başarı ile ilerletildi. Hastaların ilk koklear implant sonrası takiplerinde en yüksek açık uçlu iki heceli kelime testi skorlarından; ortalama fonem 37,53 ( 0-50), ortalama kelime ise 6,86 (0-10) olarak bulundu. Bu hastaların ilk koklear implant sonrası takiplerinde en yüksek Cap skorları ortalaması 5,14 (0-7) olarak bulundu. Hastaların reimplantasyon sonrası takiplerinde en yüksek açık uçlu iki heceli kelime testi skorları değerlendirildiğinde; ortalama fonem 43,76 (0-50) ,ortalama kelime 8,24 (0-10) olarak saptandı. Bu hastaların reimplantasyon sonrası takiplerinde en yüksek Cap skorları ortalaması ise 6,3 (1-7) olarak bulundu. Sonuç: Reimplantasyon cerrahisinin en sık nedeni cihaz hatası ilişkili nedenler olup bu durumun özellikle prelingual dönemdeki çocuklarda erken dönemde tespit edilmesi gerekir. Reimplantasyon cerrahisi ilk koklear implantasyon cerrahisine nazaran zorluklar içermesine rağmen deneyimli hekimlerce yapılması gereken güvenli bir cerrahidir. Reimplantasyon cerrahisi sonrası zayıf işitsel performans gösteren hastaların sıklıkla eşlik eden nöropsikiyatrik rahatsızlıkları olup bu rahatsızlıklar reimplantasyon cerrahisi sonrası sonuçları olumsuz etkilemektedir. Reimplantasyon cerrahisi sonrası hastaların işitsel performanslarında azalma gözlenmedi. Anahtar Kellimeler: Reimplantasyon cerrahisi, koklear implant cihaz hataları, işitsel performans

Cerrahi-kulak-burun-boğazKokleaKoklea hastalıkları+5
Poyraz Şahin
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanıdan sonra radyoterapi alan larenks kanserli hastalarda nüks sonrası kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada ilk tanı anında küratif radyoterapi ile tedavi edilen ve sonrasında rekürrens gelişen hastalarda kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisininin ve sağkalım üzerine etki eden diğer faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ve Ocak 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, tanıdan sonra radyoterapi uygulanan larenks kanserli hastalarda gelişen nüks üzerine kurtarma cerrahileri uygulanan 42 hasta, maksimum 10; minimum 3 yıl takip süresiyle çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar nüks sonrası lezyon lokalizasyonuna göre, uygulanan cerrahi şekline göre ayrıştırıldı. Rekürrens sonrası uygulanan tedavi şekli ve uygulanan kurtarma cerrahisinin üç yıllık ve beş yıllık sağkalım oranları belirlendi. Kurtarma larenjektomi sonrası oluşan komplikasyonlar belirlenip komplikasyonların tedavi şekilleri de incelendi. Bulgular: Rekürrens sonrasında hastaların 5'inde lezyon tek bölgede lokalize iken, 37 hastada transglottik olarak saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 42 hastanın rekürrens sonrasında 8'ine kordektomi, 24'üne total larenjektomi, 10'una total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapıldı. Hastaların verileri değerlendirildiğinde, genel sağkalım %59,5; üç yıllık hastalıksız sağkalım %67,2; 5 yıllık hastalıksız sağkalım oranı %57,5 olarak saptandı. Genel rekürrens oranı ise %23,8 olarak bulundu. Tiroidektomi yapılanlarda ve tiroidektomi yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %50,8; %30, rekürrens oranı sırasıyla %33,3; %6,6 olarak bulundu. Elektif selektif boyun diseksiyonu yapılanlarda ve elektif selektif boyun diseksiyonu yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %26,7; %43,1, rekürrens oranları sırasıyla %30; %28 olarak tespit edildi. Sağkalım ve rekürrens açısından tüm bu ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Tek başına kurtarma total larenjektomi yapılan ve kurtarma total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapılan toplam 34 hastanın %64'ünde farengokütanöz fistül tespit edildi. Bunların %36,3'ü primer süturasyon veya günlük pansumanlarla, %54,5'i pektoral kas flebiyle, %9'u radial ön kol flebiyle onarımları yapıldı. Sonuç: Radyoterapi sonrasında kurtarma cerrahisi uygulanan larenks kanserli olgularda kurtarma cerrahisi sağkalım üzerine olumlu etki sağlamak ile birlikte yüksek oranda komplikasyon riskine sahip bir tedavi modalitesidir. Serimizde sınırlı hastada organ koruyucu cerrahi yapılmış olup total larenjektomi yapılan hastalarla benzer sağkalım ve cerrahi sonrası benzer rekürrens oranları tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, rekürrens, kurtarma larenjektomi, organ koruyucu kurtarma larenjektomi

Cerrahi-kulak-burun-boğazLaringeal neoplazmlarLarinjektomi+4
Murat Volkan Çiftçi
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon nedenleri

Amaç: Bu çalışma koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon cerrahisi geçiren hastalarda bunun nedenlerini,hastaların sosyokültürel düzeyinin ve kullanılan cerrahi yöntemin reimplantasyon ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı Gereç ve Yöntem:Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon ihtiyacı olan 62 hasta ile yine Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde koklear implant cerrahisi uygulanmış olup ama reimplantasyon ihtiyacı olmayan 62 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi.Hasta verileri ve dosyaları retrospektif olarak incelendi.Uygulanmış cerrahis yöntemler gözden geçirildi..Hasta yakınlarına soru-cevap tarzında anket yöntemi ile sosyokültürel düzeyle ilişkili verilere ulaşıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilmiş 1487 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 66 hastaya(%4.43) reimplantasyon cerrahisi uygulandı.Kontrol grubu ve reimplantasyon cerrahisi yapılan tüm hastaların annelerinin eğitim durumu,babalarının eğitim durumu incelendi.Ayrıca tüm hastaların gelir düzeyi ve yaşam alanı değerlendirildi.Reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların 58 tanesi (%93.4) Oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknikle opere edilmişti. 4 tanesi (%6.6) düz açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile opere edilmişti. Aynı marka ve model cihazlar göz önüne alındığında 994 hastaya oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile operasyon yapılmış ve 58 inde (%5.8) reimplantasyon ihtiyacı olmuş.188 hastaya ise düz açıyla yerleştirme yöntemi ile operasyon yapılmış ve 4 ünde (%2.1) de reimplantasyon ihtiyacı olmuş. teknik değişikliğinden önceki reimplantasyon oranımız %5.8 iken yeni teknik ile bu oran %2.1 olarak tespit edilmiş. Sonuç:Düz açıyla yerleştirme yöntemi dediğimiz teknik ile reimplantasyon oranının önemli ölçüde azaldığı görüldü.Sosyoekonomik düzey yükseldikçe daha az oranda reimplantasyon ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Reimplantasyon cerrahisi,düz açı ile yerleştirme yöntemi,ebeveyn eğitim durumu,yaşam alanı,gelir düzeyi

Ana-baba eğitimiCerrahi-kulak-burun-boğazKoklea hastalıkları+6
Abdulkerim Başaran
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik beyin omurilik sıvı kaçağı olan hastalarda endonazal endoskopik cerrahi sonuçlarımız

Amaç:İdiopatik beyin omurilik sıvı (BOS) kaçağı olan hastalarda uygulanan endoskopik endonazal cerrahinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ocak 2009–Mayıs 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalında idiopatik BOS rinore nedeniyle endonazal endoskopik cerrahi uygulanan olgular retrospektif olarak analiz edildi. Pediatrik hastalar, öyküsünde travma, tümör veya geçirilmiş kranial ve endoskopik endonazal cerrahi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 24 olgunun, demografik özellikleri, defekt lokalizasyonu, tarafı, boyutu, radyolojik özellikleri, kullanılan greft/flep materyalleri,ek tedavi yöntemleri ve komplikasyonları analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 24 hastanın 16'sı kadın, 8'i erkek cinsiyet olup yaş ortalaması 52,8±12,0'dır. Olfaktor sulkus defekt lokalizasyonu incelendiğinde en sık %33,3 ile sfenoid sinüs lateral duvar defekti ikinci ise %25,0Olfaktor sulkus bölgesi olup taraf olarak sağda %58,3 solda ise %37,5 oranında görülmüştür. Radyolojik incelemesindehastaların yarından fazlası (%54,2) Keros tip 2'dir. Defekt boyutu en az 1 mm ile en fazla 2 cm arasında değişmekte idi. Hastaların post operatif yatış süresi 6 gün ile 60 gün arasındaydı.Hastaların 11 tanesinde lomber drenaj uygulanmıştır. Cerrahide defektin kapatılması için en çok fasya lata (%66,6) kullanılmıştır. Karşılaşılan komplikasyonlar ise menenjit,pnömosefali ve sepsis olup mortalite bir hastada oluşmuştur. 1 olgu tekrarlayan rinore nedeniyle revizyon cerrahi uygulanmış şikayetinin devam etmesi üzerine kraniotomi ile tedavi edilmiştir.1 hastada bilateral defekt izlendi. Sonuç: İdiopatik BOS rinore,tanı yöntemlerindeki zorluklara rağmen medikal teknolojide ve cerrahi tekniklerde ki ilerlemelerle çoğu defekt endoskopik yöntemlerle minimal invazif olarak tedavi edilebilmektedir. Eksternal yaklaşımların aksine düşük morbidite ve mortalite ile endonazal endoskopik yöntem etkin bir tedavi yöntemidir. AnahtarSözcükler:Rinore, idiopatik, endoskopik sinüs cerrahisi.

Beyin omurilik sıvısı rinoresiCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Natavan Ramazanzada
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Magnezyum sülfatın larinks mikro cerrahisinde hemodinami, ekstübasyon kalitesi ve derlenme üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda, larinks mikrocerrahisi ameliyatlarında, anestezi indüksiyonu öncesi uygulanan intravenöz magnezyumun anesteziden uyanma döneminde ekstübasyon kalitesi ve havayolu ile ilgili komplikasyonların önlenmesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ameliyathanesi Kulak Burun Boğaz bölümünde larinks mikro cerrahisi geçiren ASA I-III grubu 98 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalarda standart monitörizasyonun yanında TOF monitörizasyonu da uygulanmıştır. Hastalar bilgisayarlı randomizasyon yöntemi ile 2 gruba ayrıldı. Birinci gruptaki hastalara (Grup M) anestezi indüksiyonundan önce 30 mg/kg magnezyum sülfat (maksimum 2gr) 100 ml salin çerisinde 10 dk da gidecek şekilde intravenöz infüzyon olarak uygulanmıştır. İkinci gruptaki hastalara ise (Grup K) 100 ml salin 10 dk'da gidecek şeklide infüzyon olarak uygulanmıştır. İnfüzyon uygulamalarının bitimi ile tüm hastalara 2 mg/kg propofol, 0,6 mg/kg roküronyum, 0,5 µg/kg remifentanil ile anestezi indüksiyonu sağlanmıştır. Tüm hastalarda anestezi idamesi propofol 3-7 mg/kg, remifentanil 0,05-0,1 µg/kg/dk, O2 /Hava %40/60 olacak şekilde sağlanmıştır. Anestezi derinliği BIS monitörizasyonu ile takip edilmiştir. Tüm hastalarda postoperatif analjezi için ameliyatın son 10.dk'sında intravenöz parasetamol 15 mg/kg uygulanmıştır. Uyandırma sırasında ekstübasyon kalite skorları ve TOF değerlerine bakılarak T2-T90 arası süre kaydedilmiştir. Bulgular: 98 hastanın dâhil olduğu bu çalışmada, hastaların demografik verileri açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır. Ekstübasyon süreleri [Grup 1'de 7 dk (min-maks: 4-8,5), Grup 2'de 7 dk (min-maks:4-10)] ve T2-T90 [Grup 1'de 5,5 dk (min-maks:3-7) Grup 2'de 6 dk (min-maks:3,25-8)] süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Gruplar arasında ekstübasyon kalite skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Buna göre Grup 1'de öksürük olmama durumu (%63,6) Grup 2'den (%36,4) fazladır. Orta şiddetli öksürük durumu ise Grup 2'de (%94,1) Grup1'den (%5,9) daha fazlaydı. PACU'da kalma süresi ortalamalarına göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0,05). Grup 1'in PACU ortalaması 15,76±2,94 dk iken Grup 2'nin 13,47±4,66 dk olarak tespit edilmiştir. NRS skoru açısından da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Grup 2' de NRS skoru 3 (2-3,5) iken Grup 1'in 1 (1-2) olarak kaydedilmiştir. Gruplar arasında komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak larinks mikrocerrahisi geçiren hastalarda indüksiyon öncesi kullanılan magnezyum sülfatla daha iyi ekstübasyon kalite skorları elde edildiği gösterilmiştir. Aynı zamanda magnezyum sülfatın ekstübasyon süresi ve derlenmeyi geciktirmediği, postoperatif analjezik etkiyi olumlu yönde etkilediği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: magnezyum sülfat, ekstübasyon kalite skoru, analjezi, larinks mikrocerrahisi

Anesteziden ayılma dönemiCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+6
Suat Aslan
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibroblast büyüme faktörünün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkileri

Giriş: Endoskopik sinüs cerrahisi, septoplasti, kafa tabanı cerrahileri, konka cerrahileri gibi işlemler nazal mukozada mekanik travma oluşturmaktadır. Bu anlamda yaygın kullanılan ajanlara alternatif arama ve daha potent ancak daha az yan etki profiline sahip ilaçlar, spreyler, damlalar üretmek üzerine kurgulanan arayış nazal cerrahiler sonrası oluşabilecek komplikasyonları ve hastaların cerrahi sonrası konforunu, ameliyat başarısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu deneysel çalışmanın amacı Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF)'nün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkilerini histopatolojik olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 42 adet Wistar Albino erkek rat kullanıldı. Sham grubuna (n=6) hiçbir cerrahi prosedür uygulanmadı ve referans olarak ele alındı. Nazal mukoza hasarı uygulanan hayvanlar kontrol (n=18) ve deney grubu (n=18) olmak üzere ayrıldı. Her iki gruptaki hayvanlar kendi arasında takip sürelerine göre altışar üç alt gruba ayrıldı. Bu gruplardaki hayvanlara sırasıyla 5,10 ve 15 gün topikal uygulama yapılıp takip edildi. Takip sonrası deneyde kullanılan hayvanlar nazal septum mukozaları histopatolojik incelemeler yapılmak üzere çıkarıldıktan sonra sakrifiye edildi. Mukozada epitelyal kalınlık indeksi, subepitelyal kalınlık indeksi, inflamasyon skoru, goblet ve silyalı hücre sayısı, iNOS immünreaktivite skorlaması histolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Epitelyal kalınlık indeksi değerlendirmesinde 10 ve 15.günde FGF grubu ile SF grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). İnflamasyon skoru ve iNOS düzeyi incelemesinde 15.günde FGF grubu ile Serum fizyolojik (SF) grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). Goblet ve silyalı hücre kaybı açısından FGF ve SF grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.005). Subepitelyal kalınlık indeksi 15.günde FGF grubunda anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu bulgular ışığında FGF'nin nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri olduğu ve özellikle nazal cerrahiler sonrası tedavi edici anlamda kullanılabileceği düşünülmüştür, ancak bunun için ek çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Nazal mukoza, Fibroblast Büyüme Faktörü, yara iyileşmesi

Cerrahi-kulak-burun-boğazEndoskopiFibroblast büyüme faktörü+3
Burak Arpacı
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik Dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılmış hastalarda kese histopatolojik özelliklerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Epifora, otolaringoloji ve oftalmolojide sık rastlanan bir yakınmadır. Epiforanın tedavisinde amaç gözyaşının buruna geçişini düzgün bir şekilde sağlamaktır. Medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi olarak pasajı sağlamak gereklidir. Günümüzde DSR temel olarak endonazal ve eksternal olmak üzere iki yöntemle uygulanmaktadır. En-DSR' nin hem işlem hem de hastalık tekrarı açısından eksternal DSR'e kıyasla avantajlı özelliklere sahiptir. DSR ameliyatları sonrasında rekürrensler olabilmektedir. Bu araştırmanın yapılmasındaki amaç, En-DSR ameliyatı yapılan hastalardaki nüks (hastalık tekrarlama) oranlarını tespit etmek, beraberinde ameliyat sırasında alınmış olan kesenin histopatolojik özellikleri ile hastalığın tekrarlama arasındaki ilişkiyii ortaya koymaktır.Çalışmaya dahil edilen hastalar Göz Hastalıkları A.D. ile işbirliği kapsamında Anabilim dalımıza En-DSR ameliyatı yapılmak üzere yönlendirilmiş ve yapılan incelemelerde lakrimal keseleri normal ya da dilate olan postsakkal stenozlu olgulardır. Bu çerçevede, Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 1995?2010 tarihleri arasında kronik dakriyosistit tanısı ile En-DSR uygulanan 78 hasta sorgulama ve kontrol muayene amaçlı çağrıldı. Ancak sadece 34 hasta (%44) kontrol muayenesine geldi. Ayrıca kontrole gelen hastalar; yaş, cinsiyet, takip süresi, primer ya da revizyon cerrahi, silikon tüp uygulanması, En-DSR ile eş zamanlı rinolojik cerrahi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonların varlığı ve postoperatif subjektif şikayetler açısından değerlendirildi. Hastalara rutin KBB ve endoskopik muayene ile fluorescein testi uygulandı. Kontrole gelen 34 hastanın 25'inin (%73.5) lakrimal kese örnekleri Patoloji A.D.'ı tarafından histopatolojik (yangısal hücre infiltrasyonu, fibrozis, kapiller damar proliferasyonu ve kronik yangı skoru açısından) incelemeye alındı.Tüm olgularda postoperatif kontrol süresi (p=0.598), yaş (p=0.502), cinsiyet (p= 0.649), silikon tüp uygulaması (p= 0.249), En-DSR ile eş zamanlı sinonazal cerrahi uygulaması (p= 0.541), primer/revizyon cerrahi (p= 0.390) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Patoloji A.D. tarafından değerlendirilen 25 lakrimal kese preparatlarındaki hücre infiltrasyonu (p=0.05), fibrozis (p=0.05), kronik yangı skoru (p=0.03) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı. Bu sonuç ile lakrimal kesede yangı skoru şiddetlendikçe başarı oranının düştüğü gösterilmiştir.Kronik yangı skorunun rekürrens açısından kötü prognoz kriterleri içerisinde olduğu düşünülebilir. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda rutin histopatolojik değerlendirme önerilmezken, bu çalışmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda En-DSR sırasında rutin lakrimal kese biyopsisi alınması ile rekürrens olabilecek ileri derecede yangısı olan olguların daha yakın takip edilmesi gerektiği önerilebilir. Sonuç olarak, bu çalışma bize lakrimal kesede fibrozis, yangısal hücre infiltrasyonu ve kronik yangı skoru arttıkça iyileşmenin olumsuz etkilendiğini düşündürmektedir.

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazDakriyosistit+7
Özlem Özer
Manisa Celal Bayar University
2010
00

Related subjects