Philosophy history

117 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Aristoteles ve John Stuart Mıll'in mantığında ifade ve tartışma özgürlüğü problemi

Özgürlük, tarih boyunca hep arzu edilen, ulaşılmak istenen bir değer olmuştur. İçerisinde birçok farklı türe ayrılsa da üzerinde en çok durulanı, bireysel ve toplumsal faydası dolayısıyla ifade etme ve tartışma özgürlüğüdür. Tezimiz, ifade etme ve tartışma özgürlüğünün, hakikatin açığa çıkartılması noktasındaki katkısı üzerinedir. Çünkü ifade etme ve tartışma özgürlüğü ile düşüncelerin retoriksel olarak ifade edilip, diyalektik bir yöntemle karşı karşıya getirilmesi özellikle sosyal bilimler alanında doğru bilgi elde etme yöntemidir. Hem Aristoteles hem de John Stuart Mill özgür bir toplumsal yönetim biçimi altında, ifade etme ve tartışma özgürlüğü ile hakikatin bilgisinin elde edilebileceğini savunmuşlardır. Onlar kurdukları mantık sisteminde, mutlak kesinliği olan, değişmez nitelikte bir hakikatin bilgisini ortaya koymaya çalışsalar da, özellikle toplumsal ilişkiler, politika, ahlâk gibi konu başlıklarında, her ikisi açısından da bu arzu edilen mutlaklığa ulaşmak pek mümkün olmamıştır. Çünkü sosyal bilimler olarak ifade edilen alanlarda Aristoteles ve John Stuart Mill'in de kabul ettiği gibi, hakikat olarak ifade edilen düşüncelere karşı, muhalif pek çok görüşün ileri sürülmesi söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla bu noktada muhaliflerin görüşlerinin diyalektik bir tartışma ve retorik ile değiştirilip, hakikatin belirlenebilmesi ve bu hakikat üzerinde uzlaşının sağlanabilmesi ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu ihtiyacın farkına varan her iki düşünürümüz de, ifade etme ve tartışma özgürlüğü içerisinde diyalektik ve retorik sanatlarını özellikle sosyal bilimlerde hakikati ifade eden bilginin elde edilebilmesi açısından bir yöntem olarak değerlendirmişlerdir.

FelsefeFelsefe tarihiFelsefeciler+2
Ahmet Yörük
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Erken modern Osmanli literatüründe biyoçeşitlilik: Bitkiler

Bu tez çalışmasında Osmanlıların biyolojik çeşitlilik konusunda bitkiler özelinde ne tür bir bilgiye sahip oldukları, bilginin referans kaynaklarının neler olduğu ve bu bilgiyi hangi alanlarda kullandıkları sorularına cevap aranmıştır. Bu çalışma Erken Modern Dönemi (15-18. Yüzyıllar) kapsamaktadır ve coğrafi alan olarak Türkçe konuşan nüfusun yoğun yaşadığı Diyâr-ı Rûm bölgesine odaklanılmıştır. Bu bölgede yaşayan ortalama okur-yazar kitlenin ulaştığı metinler esas alındığı için ağırlıklı olarak Osmanlı Türkçesinde telif edilmiş metinler tercih edilmiştir. Bu dönemde bilim dili olarak Arapçanın etkisi halen mevcut olmakla birlikte Osmanlı Türkçesi de özellikle 17. ve 18. Yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinde önemli ölçüde tercih edilmiştir. Erken Modern Dönem, dünyada yeni keşiflerin yapıldığı ve Antikite bilgisinin yerinin yeni bilgi arayışlarıyla dolduğu bir dönemdir. Bu dönemde dünyada var olan bitki çeşitliliği bilgisi artmış ve bazı bitkiler de hızla küresel ticaretin bir metası haline gelmiştir. Osmanlıların Avrupa'da başlayan doğanın keşfi rüzgarına ne kadar yelken açtığı ve nereye kadar gidebildiği bu tezin aradığı bir diğer cevaptır. Osmanlı müellifleri klasik dönemde Orta Çağ İslam literatürünü miras alıp kendilerine uyarlamış ve ihtiyaçları ve merakları çerçevesinde bu mirası şekillendirmiştir. Avrupa'da keşiflerin neticesinde üretilen yeni bilgilere de yine merak ve ihtiyaçları ölçüsünde ilgi göstermiş ve onları kendi paradigmaları çerçevesinde yorumlayıp kullanmıştır. Sonuçta Osmanlı'daki bilim üretimi, eklektik ve pragmatik özellikleri haizdir. Bu alanda bu çalışmada Osmanlıların bilim devrimi olgusunda nasıl bir sınav verdiğinin tartışması yapılmıştır. Bitki çeşitliliği bilgisi alanında Osmanlıların kendilerini ne ölçüde güncelledikleri de tespit edilmeye çalışılmıştır.

Bilim tarihiCoğrafya tarihiDüşünce tarihi+6
Osman Süreyya Kocabaş
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Nihilism as an opportunity to affirm life in Nietzsche

This thesis focuses on the strategies of Nietzsche as a cultural physician to diagnose and overcome the disease of nihilism that characterizes the Western intellectual tradition. On the one hand, nihilism is an inevitable consequence of logic inherent in the historical adventure of Western metaphysics; on the other hand, it is existentially related to the human relationship with life. The question the study pursues is whether nihilism as a disease itself also contains an opportunity to affirm and justify life. In this sense, the concepts of value, genealogy, naturalization, psychophysiology, and the will to power will be discussed, which are the tools Nietzsche uses to diagnose this ambivalent and multi-layered structure of nihilism. To undermine the values that cover up the nihilism problem of Western metaphysics and destabilize its conceptual framework, Nietzsche primarily conducts an investigation based on the grounds of the creation of values. Thus, in a naturalistic framework, Nietzsche analyzes the psychological and physiological structure of human beings who evaluate values through a genealogical study. Throughout this thesis, it will be problematized how Nietzsche takes nihilism as an opportunity by resorting to these tools.

PhilosophyPhilosophy history
Mustafa Mesih Akdin
Ibn Haldun University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Farabi felsefesinde insan ruhunun mahiyeti ve Ortaçağ felsefesine etkisi

Düşünce tarihinin en tartışmalı konularından biri olan ruh kavramını ele aldığımız çalışmamız, İslam Felsefesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ebu Nasr Muhammed el-Farabi'nin bu kavram üzerine görüşlerini incelemek amacındadır. Farabi, Kadim Yunan Felsefesi ile Ortaçağ Batı Felsefesi arasında önemli bir düşünürdür. Aynı zamanda bu felsefeyi Ortaçağ Batı filozoflarına daha anlaşılır kılan mühim bir yorumcusudur. Biz bu çalışmamızda filozofumuzun ruh anlayışını, bu anlayışın Kadim Yunandan ne şekilde etkilendiğini ve Ortaçağ Batı Felsefesine nasıl yansıdığını incelemeye çalıştık. Çalışmamızın birinci ve ikinci bölümünde Farabi'nin ruhla ilgili görüş ve değerlendirmeleri, ruhun yapısı, kuvvetleri, beden ve Faal Akıl ile olan ilişkisi ve dünya hayatından sonraki akıbeti ekseninde ele alınmıştır. Filozofumuzun felsefesinde çokça etkilendiği, Kadim Yunanın Aristoteles, Platon ve Plotinus gibi öncü isimlerinin görüşlerine de kısaca değinmeye çalıştık. Böylece Farabi'nin felsefesini şekillendirirken yararlandığı kaynakları ve onları ait olduğu düşünce sistemi ve kültür içerisine nasıl uyarladığını görmüş olduk. Çalışmamızın son bölümünde ise, Ortaçağ Batı filozoflarının Arapçadan Latinceye tercümelerle başlayan felsefe hareketinin İslam filozoflarından, bilhassa da Farabi'den nasıl etkilendiğini, ruh kavramı ekseninde aktarmaya çalıştık.

AkılFarabiFelsefe+5
Gülsüm Parlak
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessEN

A treatise concerning the concept of experience of Hegel

The concept of experience occupies an important position in Hegel's system of philosophy. It refers to the movement of consciousness throughout the moments which take the consciousness to the absolute knowledge. In this sense, the concept of experience is the main component of Hegel's system which allows it to become capable of integrating the existence into the realm of knowledge. Thus, the foundation of the subject and ego is directly tied to the concept of experience. In our investigation of the concept of experience, we focus on the meaning and the transformation of it as appropriate to the transformation and the meaning of the consciousness. In this context, we claim that the concept of experience has two different meanings; one is denotational, and the other one is connotational meaning of it. The consciousness comes into appearance through the denotational, or the first, meaning, whilst the self- consciousness comes into being through the connotational, or the second, meaning of the concept of experience. What this thesis claims is obviously to manifest the results of distinction of the concept of experience in itself. In addition to this, the impact of the concept of experience on the activity of the consciousness to get to know its existence is another focal point of this thesis. As a consequence, the division of the concept of experience into two meanings has an obvious effect on the manifestation of the differentiation of Hegel's system of philosophy from other approaches, and, of the foundation of the ego and appearance of two types of subject. Keywords: consciousness; experience; Hegel; Geist; idealism; self-consciousness.

ExperiencePhilosophyPhilosophy history+3
Baki Karakaya
Ibn Haldun University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Iustinus Martyr'in Birinci Apologia'sı Kapsamında Pagan Düşünce

Bu tez, 2'nci yüzyılın önde gelen kilise babalarından Iustinus Martyr'in (y.100-y.165) pagan inanç sistemini ele alış biçimini ve bu inanç sistemine karşı argümanlarını, onun Birinci Apologia isimli eseri özelinde incelemeyi amaçlamaktadır. Teorik çerçeve kapsamında çalışma üç ana bölüm altında sınıflandırılmıştır. Birinci bölüm, "Bir Kilise Babası olarak Iustinus Martyr" ismini taşımakta olup, burada, Iustinus Martyr'in yaşamına dair bilgi verilmiş ve onun Hıristiyanlığı benimseme süreci görece detaylandırılmıştır. İkinci bölüm, "Apologia'nın Tanımı ve Önemi" başlığını taşımakta olup "apologia" ve "apolojist" gibi kavramları tanımlama ve bunların literatürdeki kullanımlarını okura aktarma amacı ve ayrıca apologia türünün önemini vurgulama hedefi öncelenmektedir. Üçüncü ana kısım, "Iustinus Martyr'in Birinci Apologia Eserinde Paganizmi Ele Alışı ve Ona Yönelik Eleştirileri" başlığını taşımaktadır. Bu kısım, başlıktan da anlaşılacağı üzere tezin odak noktasını oluşturmaktadır. Bu itibarla burada, Iustinus'un Birinci Apologia'sında paganizmin ele alınış biçimi esas iskeleti oluşturmak kaydıyla beş ayrı kısım yer almaktadır. İlk kısımda, Iustinus Martyr'in, pagan inanç sistemindeki tanrı anlayışı hakkındaki eleştirileri ele alınacaktır; ayrıca, onun, pagan tanrıları ile iblisleri mukayese eden satırları ve pagan halkın bu tanrılara yönelik ibadetlerine ilişkin analizleri incelenecektir. İkinci kısımda, Iustinus Martyr'in başta Pagan filozof Platōn olmak üzere filozofları, felsefeyi ve logos kavramını ele alışı üzerine durulacaktır. Logos kavramı, yazarın İsa Mesih'i "logos'un vücuda gelmiş hâli" olarak tanımlamasından dolayı ayrıca önemlidir. Üçüncü kısımda, Iustinus Martyr'in, Hristiyanların, Roma İmparatorluğu'nun siyasi otoritesine başkaldırma gibi bir niyete sahip olmadıklarına dair görüşleri yer bulacaktır. Dördüncü kısımda, Iustinus Martyr'in Paganların adalet anlayışından ve konu Hristiyanlık olunca Paganların sergilediğini öne sürdüğü tutumlardan yakınması yer alacaktır. Beşinci ve son kısımda ise Iustinus Martyr'in, Iuppiter'in oğulları, Mercurius, Perseus ve Asklepios gibi pagan karakterler üzerinden Hristiyanlık ile Paganizm arasındaki etkileşime dikkat çeken satırları analiz edilecektir. Sonuç itibariyle, Iustinus Martyr'in Birinci Apologia isimli eseri, Hristiyanlığın erken dönem literatürü ve batı reddiye geleneği özelinde oldukça önemli bir eserdir. Tez çalışmamız da bu bağlamda Roma Dünyası'nda 2'nci yüzyılda Paganizm'in ne olduğuna ya da nasıl anlaşıldığına dair Hristiyan bakış açısını yansıtan söz konusu esere yönelik bir incelemedir.

ApologiaDinler tarihiFelsefe tarihi+5
Mert Aysoysal
Ibn Haldun University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Marcel Proust'un "Geçmiş Zamanın Peşinde"adlı yapıtının Paul Ricoeur'ün zaman kavramı bağlamında incelenmesi

Bu çalışmanın amacı Marcel Proust'un Geçmiş Zamanın Peşinde adlı yapıtını, Paul Ricoeur'ün zaman kavramı bağlamında incelemektir. Proust, Geçmiş Zamanın Peşinde adlı eserinde, çocukluğuna dair anılarını ve bu anıların kendisinde bıraktığı izleri derin betimlemelerle anlatmaktadır. Onun için sonradan hatırlanan bütün göstergeler birer anlam içerir. Proust, bu anlamları bulurken aynı zamanda geçmişe dönmek istemekte ve zamanı yeniden yakalamanın çabasına girmektedir. Onun için hatırlanan andan alınan duygu, zamanı yeniden yakalamanın ölçütüdür, ancak kaybettiği, yani herhangi bir duygu hissetmediği anların çoğunluğu da onda içsel bir rahatsızlık uyandırır. Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı eseri başta olmak üzere birçok eserinde insan hafızasının zamanla ilgisini alır. Ricoeur'ün değindiği temel konulardan olan tarih anlatımı ve kurmaca anlatım kavramları da zaman, hafıza ve unutuş ile doğrudan ilişkilidir. Ricoeur bu ilişkiden dolayı Proust'un anlatı biçimine değinmiş ve onun tekniğini çözümlemeye çalışmıştır. Nitekim Proust'un çocukluk anılarının üzerine kurmacanın da eklemlenmesiyle birinci anlatıcı kaleminden aktarılan Geçmiş Zamanın Peşinde, Ricoeur'ün zamanla ilgili oluşturduğu söylemleri, kendi edebi derinliğinde barındırmaktadır.

FelsefeFelsefe tarihiFelsefeciler+3
Hasan Bayam
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Geç dönem Stoa felsefesinde kötülük problemi

Bu çalışma geç dönem Stoa felsefesinin ahlaki öğretileri kapsamında kötülük probleminin ne olduğuna ve kaynağına yönelmeyi amaçlar. Bu ahlaki öğretiler kötülük probleminde büyük bir öneme sahip olan "irade" kavramının insan yaşamındaki yerinin ve mahiyetinin kökenlerini ortaya koyarlar. Bu kökenler bağlamında geç dönem Stoa felsefesinde kötülük, insan iradesinin sınırları dahilinde olup kendinde bir gerçeklik taşımaz. Çünkü Stoa felsefesinde evrene hakim olan öngörü ve yazgı katında şeyler, iyilik ve kötülük şeklinde ayrıma tabi tutulmaktan ziyade birbirleri için gerekli ve faydalı görülürler. Bundan ötürü esasında kötülük, insanın şeylere yüklediği yanlış değer yargılarının ürünüdür, kendinde bir şey değildir. İnsanın yanlış yargılarından kaynaklanan kötülük, Stoa felsefesinde "farksız" kavramı üzerinden açıklanmaya çalışılır. Son dönem Stoa filozoflarına göre insan için irade dışındaki her şey birbirinden farksızdır. Örneğin mal-mülk, yoksulluk, hastalık, sağlık, sürgün vb. şeyler insanın iradesi dışında olup, birbirinden farksız şeylerdir. Dolayısıyla önemli olan ve insanı erdeme, bilgeliğe, mutluluğa eriştiren yegane şey iradedir. İrade sayesinde erdemin, bilgeliğin ve mutluluğun egemen olduğu bir yaşam biçiminde yanlış değer yargılarından arınmış bir benlik söz konusudur. O halde bu benliğin yaşamında meydana gelen şeyler, kendinde kötü ya da iyi değil, yaşamın birer parçalarından ibarettirler.

FelsefeFelsefe tarihiKötülük+1
Sevda Bağış Yaman
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mircea Eliade' de kutsalın diyalektiği

Kutsal, insan hayatında her zaman merkezi rol oynamış bir yapıdır. Kutsalın kuşatıcı yapısı ile insanların hayatları şekillenmiş, bu yapı, insan hayatında değişim ve dönüşümlere yol açmıştır. Öte yandan insan da bu yapının pasif bir alıcısı olmayıp, onun deneyimlenme şekillerini çeşitlendirmiştir. İnsanın hayatında önemli bir yeri olan kutsalın, insan deneyimlerinden bağımsız bir yapısının olup olmadığı, varsa bu yapının özelliklerinin neler olduğu önemli bir soru olarak karşımıza çıkmıştır. Diğer yandan, farklı zaman ve mekânda yaşamış insanların farklı kutsal deneyimlerinin ortak bir noktasının olup olmadığı da bu deneyimin özgün yanını ortaya koymak açısından önemlidir. Kutsalın yapısı, insanların bu yapıyla ilişkisi sorularını ele alan, bu konularda fikirlerini sunan düşünürler bulunur. Bu düşünürlerin önde gelenlerinden biri Mircea Eliade'dir. Mircea Eliade, kutsalın yapısını ele aldığı gibi, bu yapının tarihsel süreçte farklılaşan ifadelerini, deneyimlenme şekillerini de ele almıştır. Eliade, kutsalın, kutsal-olmayanı aracı kılarak kendini sunduğunu, bundan dolayı da diyalektik bir yapıya sahip olduğunu belirtmiştir. Diyalektik bir yapıya sahip olan kutsalın, dünyayı kutsal, kutsal-olmayan olarak ikili bir yapıya böldüğünü, böylece diyalektik yapıya göre şekillenen bir düzen oluşturduğunu ifade etmiştir. Eliade, insanların kutsalın diyalektik yapısı karşısında nasıl konumlandıklarını tespit etmeye çalışmıştır. Ona göre, diyalektik bir yapıya sahip olan kutsal, insanın tarihindeki bir aşama değil, insanın bilincinin yapısında bir unsurdur. Bundan dolayı, Eliade'ye göre, insanın kutsaldan arınmaya çalışması, insanın kendi varoluşunun bütünlüğünü bozmasıdır. Eliade, dindar insanın ise mükemmel insan olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, dindar insan kendi yapısında bulunan kutsal ile bilinç düzeyinde bağ kuran, varoluşunu bütünlüğüyle ortaya koyan insandır. Çalışmalarında kutsalın önemine, kutsalın insan varoluşuna etkisine geniş yer ayıran Eliade'nin, bu iddialarını doğru anlamak için kutsal ve din kavramlarını nasıl bir anlamla donattığını anlamak önemlidir. Bu çalışmada ise, Eliade'nin kutsalın diyalektiği olarak belirttiği yapıya ve insanın bu diyalektik yapıyla olan bağına yönelik iddialarını ele alıp değerlendirmek amaçlanmıştır.

Eliade, MirceaFelsefeFelsefe tarihi+1
Rabia Yakın
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Friedrich Nietzsche felsefesinde Zerdüşt'ün üstinsan bildirisi üzerine bir inceleme

Bu tez, Nietzsche felsefesinde merkezi bir yer işgal eden 'üstinsan' kavramının yaslandığı tüm arka planı ayrıntılarıyla incelemeyi ve bunu takiben 'üstinsan' kavramıyla işaret edilen konseptin nasıl bir gereklilikten doğduğunu, hangi nitelikleri barındırdığını ve yaşam karşısındaki rolünü vermeyi amaçlamaktadır. Nietzsche, felsefesi boyunca esasında bizlere bir kültür eleştirisi sunar ve bu eleştirilerini ortaya koyarken temelde tek bir izlek üzerinden hareket eder. Bu ise yaşamın en yüce değer olarak kabul edilmesidir. Böyle bir düşünce ile felsefesini icra eden Nietzsche, yaşamın soluğunu kesen tüm anlayışlara karşı büyük bir protesto geliştirir ve bu protestonun temel kahramanı, Sokrates ve Platon'cu öğelerle beslenen Hıristiyanlık ve bunun bir uzantısı olan öte dünyacı görüştür. Nietzsche ekseninde Hıristiyanlığın gelişiminde etkili olan ve sonrasında Hıristiyanlığın etkide bulunduğu tüm düşünceler temelde mutlak hâkîkat ülküsü ile geçerli olan yaşamı yozlaştırıp kurgusal bir öte dünya fikrini topluma aşılamayı kendilerine biricik edim saymışlardır. Fakat Nietzsche için daimi bir oluşa karşılık gelen yaşamda mutlak bir hâkîkatten söz etmek imkânsızdır. Nietzsche, tüm hâkîkat nitelendirmelerini esasında varoluşun belirsizliği karşısında sığınılan bir liman olarak görmektedir. Öyle ki bu liman, kişileri yaşamda etkisizleştirir, hissizleştirir, var oluşun gerçeğiyle yüzleşmekten alıkoyar. Böylece insan tüm yaşamını belli otoriteler etrafında sürdüren itaatkâr bir köleye dönüşür. Bu ise yaşamın tüm değerleriyle hastalıklı bir duruma dönüşmesini imleyen 'decadence' durumudur. Nietzsche, yaşadığı yüzyılı decadence'ın en ateşli tezahürü olarak değerlendirir. Ona göre bu tezahürün varacağı nihai nokta tüm yaşamlarını uğruna sürdürdükleri tanrının ölümüdür. Bu ölüm aslında insanın ölümüne de gebedir. İnsan, tüm var oluşun anlamını yüklediği tanrının ölümüyle kendi var oluşunun sancısı karşısında nihilistik bir krize düşer. Artık yaşamın bir anlamı kalmamıştır. Bu noktada Nietzsche, bir kriz olan nihilizmi yaşamın kurtarılmasında ve dolayısıyla üstinsana ulaşılmasında son bir ümit olarak görüp nihilizmin en aşırı hali olan aktif nihilizmi öğütlemektedir. Ona göre aktif nihilizm ile insan, tüm değerleri yerinden eder ve bu da en yüce değer olan üstinsana kapı aralar. Nietzsche ekseninde bu üstinsan yeryüzünün yeni anlamıdır. Bu insan bir oluş olan yaşamın bağrına tüm edimleriyle saplanan yaratıcı güçtür. O, tüm değerlerin, egemenlerin, sınırların ötesinde olan ve içgüdüleriyle dolup taşan yegâne yaşam pratiğidir. Bu pratiğin tahayyülü bile yaşamın yeniden doğuşuna katkı sağlayacaktır.

FelsefeFelsefe tarihiNietzsche, Friedrich Wilhem+2
Meltem Emre
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bilim tarihinden örneklerle Francis Bacon'ın "Novum Organum" adlı eseri üzerine eleştirel bir inceleme

Bu çalışmanın amacı, Francis Bacon'ın "Novum Organum" adlı eserinde ortaya koyduğu üç temel iddiayı irdelemek ve Bacon'ın bu iddialarında haklı olmadığına ilişkin tarihsel bir değerlendirme öne sürmektir. Bacon, Aristoteles yöntemini eleştirirken; savunduğu yöntemin "tek" olduğunu ileri sürmüş ve kendi yönteminin geleneksel yöntemin yerini alacağını iddia etmiştir. Bu çalışmada Aristoteles'in yöntemine yapılan eleştirilere Bacon'dan önceki dönemde yaşayan bazı düşünürlerin yaptıkları çalışmalardan örnekler vererek bu iddianın geçersiz olduğu gösterilmektedir. İkinci olarak Bacon, kendisinden önceki dönemde ortaya konulan bilimsel çalışmalarda gerçek anlamda deney ve gözlemin olmadığını öne sürmektedir. "Yeni bilim anlayışı"ndan önce, "uygulayıcı, deneysel ve gözlemsel bir metoda dayalı" bilimsel bir çalışmanın olmadığını savunan Bacon'ın bu iddiasına karşı çıkmak amacıyla bu çalışmada bilim ve astronomi tarihinden deney ve gözleme ilişkin örneklere yer verilmiştir. Seçilen örnekler dikkatle incelendiğinde bu deney ve gözlem örneklerinin modern bilim açısından da değerli oldukları görülecektir. Son olarak Bacon, "Novum Organum"da önerdiği yöntemin bilimsel çalışmalarda herkes tarafından kabul edilecek ve kullanılacak bir yöntem olduğunu ileri sürmektedir. Bacon'ın bu iddiasına da modern bilimin simgelerinden biri olan idealleştirme yönteminin kullanılmasını örnek göstererek karşı çıkılacaktır.

Bacon, FrancisBilim tarihiFelsefe+1
Kamuran Uygar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Thomas Kuhn'un paradigması ile Michel Foucault'nun epistemesinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın ana teması bilimsel ve toplumsal değişimlerin belirleyicisi olan yaklaşımlara ve kullanılan yöntemlere yakından bakarak bir inceleme alanı oluşturmaktır. Bu inceleme öncelikle bilimsel anlamda yöntem ve kuram değişikliğine yön veren paradigma kavramıyla dikkatleri üzerine çeken Kuhn'a yönelik bir alanı ifade etmektedir. Diğer bir yandan da episteme kavramına yüklediği anlamla tarihsel bir perspektif içerisinde sosyal bilimsel bir felsefe ortaya koyan Foucault'ya yönelik bir alanı ifade etmektedir. Her iki filozofun da düşünce ve inceleme alanlarında kendilerine özgü kavramlar geliştirerek geleneksel düşünce yapılarından ayrıldıklarını yapılan okumalar ve araştırmalar ışığında bu çalışmayla gözler önüne sermeyi hedefledik. Hem bilimsel hem de felsefi boyutta değişim ve ilerlemenin yapısını kabul edildiğinden daha farklı bir biçimde olduğunu ortaya koyan bu iki düşünürün kullandıkları kavramlar ayrı olsa dahi yöntem ve teknikleri bakımından bir paydada buluştuklarını görmek mümkündür. Kuhn, paradigma kavramını değişimin en temel noktasına yerleştirirken, Foucault değişimi epistemenin değişebilir niteliği üzerinden ifade eder. Her iki düşünürde tarihsel dönemler içinde şekillendirici yapıların arkaplanına inmeyi hedeflemişlerdir. Kullandıkları yöntem ve geliştirdikleri kavramlar üzerinden değerlendirilerek iki düşünür de anlaşılmaya çalışılacaktır. Dolayısıyla bu çalışma bir bakıma her iki düşünür arasındaki ortak paydaya işaret ederek, izledikleri yol bakımından benzerliklerini anlamlı bir bütün halinde birleştirme çabası olarak sayılabilir.

EpistemolojiFaucault, MichelFelsefe+3
Derya Yardımci
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Jean Paul Sartre'ın varlık ve hiçlik metninde diyalektik kavramı

Bu çalışmada; diyalektik kavramının Varlık ve Hiçlik adlı kitapta nasıl işlendiği ve felsefe tarihindeki yansımaları incelendi. Herakleitos'un oluş ve bozuluş yöntemi, Platon'un diyalektik yöntemi, Alman İdealizminin diyalektik yöntemi incelendi. Çağdaş ve Varoluşçu felsefede etkili olan Varlık ve Hiçlik adlı kitap, diyalektiğin bağlamında incelendi. Jean – Paul Sartre'ın varoluş kavramında, diyalektiğin işlevi müşahede edildi. Kendinde varlık ve kendisi-için varlığın karşıtlığında diyalektik sorgulama yapıldı. Kendisi-için varlığın özgürlüğünü, diyalektik yöntemle nasıl kazandığı incelendi. Jean-Paul Sartre, varlığın hiçlikle nasıl münasebet kurduğunu ve kendisi-için varlığın mutlak özgürlüğünü nasıl temellendirdiği görüldü.

DiyalektikFelsefe tarihiHiçlik+2
Mehmet Şakir Arvas
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ahlâki kavramlar üzerinden bir kıyaslama Immanuel kant ve Ahmet Hamdi Akseki örneği

Ahlâk, sosyal bir varlık olan insanın, toplum içinde birey olarak nasıl davranması gerektiğini belirlemeye çalışan veya tartışan, araştıran bir bilimdir. Ahlâk, insanın diğer insanlar ve diğer varlıklarla ilişkisinde, ideal olan davranış normuna yönlendirir. Ahlâk insanın yol haritasıdır ve insanın eyleminin ilkesidir. Ahlâkın tarihi, insanlık tarihiyle eşit bir tarihtir, çünkü ahlâkın hem konusu hem aktörü hem de muhatabı insandır. İlk insandan beri ahlâkilik ve ahlâk anlayışları bulunmaktadır. Bütün dinler ahlâk öğretisi tayin etmiştir. Bununla beraber filozoflar da ahlâk üzerine düşünmüşler ve eserler ortaya koymuşlardır. Bazı filozoflar ahlâkı dinden bağımsız olarak ele alırken bazı filozoflar ise ahlâkı dinle ilişkilendirmişlerdir. Bu çalışma, aydınlanma döneminin büyük filozofu Immanuel Kant ile son yüzyılın en önemli İslam âlimlerinden Ahmet Hamdi Akseki'nin ahlâk kavramlarını kıyaslama çalışmasıdır. Immanuel Kant ahlâk konusunda kurucu bir filozoftur. Felsefe tarihindeki ahlâk sistemlerini reddederek, yeni bir ahlâk anlayışı ortaya koymuş, ahlâkta insanı, kesinliği ve evrenselliği önceleyen ödev ahlâkını önermiştir. Ahmet Hamdi Akseki ise İslam ahlâkının yegâne ahlâk sistemi olduğuna inanmakla beraber, felsefe tarihindeki ahlâk ekollerini de inceleyerek, hepsi hakkında önemli bir kritik yapmıştır. İncelediği filozoflar içinde Immanuel Kant da bulunmaktadır ve Kant'ı diğer filozoflara göre daha çok takdir etmektedir. Bu iki büyük düşünce insanının ahlâk nazariyeleri içinde, ödev, yükümlülük, özgürlük, sorumluluk, niyet ve vicdan konuları önemli yer tutmaktadır. Bu çalışmadaki kıyaslama bu kavramlar çerçevesindedir. Anahtar Kelimeler: Immanuel Kant, Ahmet Hamdi Akseki, Ahlâk, Ödev, Yükümlülük, Sorumluluk, Özgürlük, Niyet, Vicdan, Ahlâk Felsefesi

Ahlak felsefesiAkseki, Ahmet HamdiFelsefe+2
Arif Karabacak
Uşak University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Platon'un felsefesinde mitolojinin işlevi

Geleneksel anlayışa göre antik Yunan felsefesini karakterize eden M.Ö. 7. yüzyıl İyonya felsefesi, ilk hareket noktasını kadim Yunan şiirinde, bir kelimeyle mitik anlatılarda bulmuştur. Bu anlatılar filozofun araştırma nesnelerini belirlediği gibi, araştırma yöntemlerine de çoğu zaman nüfuz etmiş ve pek çok bakımdan metinlerin arka planı hâline gelmiştir. Bu durumu kabullenmek felsefe tarihçileri için pek kolay olmamış, özellikle kıta felsefesinde bu geleneksel anlayış egemenliğini yakın dönemlere kadar koruyabilmiştir. Fakat gerek filolojideki, gerekse bütün sosyal bilimlerdeki dramatik ilerlemenin en verimli sonuçlarından biri olarak, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa'da ortaya koyulan pek çok felsefe tarihi araştırmasında, İyonya felsefesi ve onu takip eden Yunan felsefelerinde mitin ve mitolojinin belirleyici varlığı geniş ölçüde kabul görmüştür. Bununla birlikte, bütün bir İlkçağ Yunan felsefesi tarihinde, mitin ve mitolojinin hem kurucu hem de temellendirici işlevinin en belirgin biçimde ortaya çıktığı felsefe Platon'a aittir. Bu itibarla, elinizdeki çalışmada ilk olarak mit ve mitolojinin tanımı yapılmakta ve bunların felsefî düşünce üzerindeki etkisi genel hatlarıyla ortaya koyulmakta; ardından Platon'a kadar gelen süreçte filozofların düşüncelerindeki mit ve mitoloji etkileri belli örnekler yardımıyla irdelenmekte; son olarak Platon'un felsefesinde beliren hem geçmiş felsefelerle hem de kendi doktrinleriyle ilişkili belli başlı mitik ögeler, antik Yunan dilinin verdiği imkânlardan da elden geldiğince faydalanılarak, mercek altına alınmaktadır. Bu araştırmanın nihai aşamasında, mitolojinin Platon'un felsefesindeki işlevinin yardımcı bir argüman veya alelade bir ifade yöntemi olmaktan çok, en basit örnekle "Ruhgöçü" doktrininde görüldüğü gibi, kurucu ve karakterize edici bir yönü haiz olduğu sonucuna varılmaktadır.

FelsefeFelsefe tarihiMitoloji+1
Birdal Akar
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Descartes ve Kant'ta Apriori bilgi problemi

Descartes, yaşamı boyunca elde etmiş olduğu bilgilerin doğru bilgi olduğunu kabul etmesiyle yanılgı içerisine düştüğünü ifade etmiştir. Kendisini yanılgılarından arındırabilmek, açık ve seçik bilgiye ulaşabilmek için yöntemsel şüpheyi geliştirmiştir. Yöntemsel şüphenin sonunda "Düşünüyorum. O halde varım" önermesine açık ve seçik olarak ulaştığı iddiasındadır. Önermede geçen "varım" ifadesinde "ben" kavramı gizli özne olarak bulunmaktadır. Bu özne, düşünce tözüne tekabül etmektedir. Düşünce tözünün zıttı olarak uzam tözünü (cisimlere ait) görmektedir. Descartes burada bir tür düalizm fikri ortaya atarak düşünce ile cismi birbirlerinden ayırmak niyetindedir. Çünkü değişen, seçik olsa bile açık olmayan cismin bilgisine güven olamayacağını, asıl bilgi kaynağı olarak insan aklında değişmeden kalan, insan aklına açık ve seçik olarak görünen doğuştan ideleri savunmaktadır. İnsan aklında bulunan doğuştan ideler, aldatıcı olmayan bir cin tarafından bizzat kazınmıştır. Tanrının garantörlüğünde olan doğuştan ideler düşüncesi ile Descartes, bilgi felsefesinin temellerini metafiziğe dayandırmıştır. Öte yandan Kant, Descartes'ın yapmış olduğu metafiziksel temellendirmeyi antinomi olarak kabul etmiştir. Kant'a göre bilginin temellendirilmesi metafiziksel öğeler barındırmamalı, Descartes'ın yapmış olduğu gibi bilginin kaynağının ne olduğu sorulmamalıdır. Kant'a göre sorulması gereken soru bilgi nasıl mümkün olmaktadır. Kant'ın bilgi edinme sürecine dair düşüncesi şöyledir: akıl sahibi canlılar fenomenleri algıladığı zaman duyu formları (uzay ve zaman) ve anlama yetisi kategorileri (dört ana başlıkta toplam on iki tane) beraber iş görerek bilgi elde edilir. Akıl sahibi canlıların bilgi edinebilecekleri alan fenomenler alanıdır, fenomenler alanının dışına çıkarak elde edilmeye çalışılacak bilgi antinomiden başka bir şey olmayacaktır. Kant, Descartesçı anlamda doğuştan ideleri savunmaz, Kant için bilgi edinme tarzlarımız duyu formları ve anlama yetisi kategorileri, sentetik a priori olarak akıl sahibi canlılarda bulunmaktadır. Bu bağlamda bakıldığında her iki filozof doğru bilgi için farklı şeyler söylemiştir. Aynı konu hakkında Descartes'ın tutumu rasyonalist bir tutumken, Kant'ın tutumu Transendental idealist olmuştur. Çalışmanın amacı, a priori bilgi ekseninde bu farkları belirginleştirmek ve temelinde yatan nedenleri göstermek olacaktır.

ApriorizmBilgiBilgi felsefesi+4
Gürkan Kemal Akkoyun
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Aristoteles'te ve Derrida'da hayvan sorusu

Bu çalışma hayvan sorusunu biri klasik biri çağdaş iki filozof üzerinden ele almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünün odak filozofu Aristoteles'in hayvan üzerine görüşleri, onun canlılık çalışmaları ve diğer eserleri üzerinden ele alınacaktır. Böylece Aristoteles'in hayvan üzerine görüşlerindeki uyumsuzluğa işaret edilecek ve onun hayvan sorusuyla ilgilenirken karşılaştığı kimi sorunlar serimlenecektir. İkinci bölümde Derrida'nın hayvan sorusuna olan ilgisi ele alınacaktır. Derrida'nın felsefe tarihinde hayvan sorusuyla ilgili tespit ettiği kimi sorunlar gösterildikten sonra Derrida'nın kendi hayvan görüşü ve bu soruyu nasıl geliştirdiği tartışılacaktır. Böylelikle hayvan sorusuna birbirine çağca uzak iki alternatif cevap karşılaştırılacaktır.

AristotelesDerrida, JacquesFelsefe+4
Güncel Oğulcan Ülgen
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Adorno'nun Kant'ın bilgi kuramı eleştirisi

Saf Aklın Eleştirisi zaman ve mekanın doğası, bilginin evrensel ve zorunlu koşulları, kavram ve nesne arasındaki ilişki, nedensellik sorunu, nesnelliğin temellendirilmesi, dış dünyanın kuruluşu, özdüşünümsellik, hakikat anlayışı ve metafiziğin statüsü gibi modern felsefeye özgü kimi sorunlara kendi transandantal felsefe yaklaşımı içinde çözüm üretmeye çalışır. Kant'ın bu konularda ürettiği yanıtların geçerliliğini, modern özne kavrayışına dair tartışmalardaki yerini ve Aydınlanma'ya karşı tutumunun bilgi kuramsal temellerini Adorno'nun eleştirel perspektifinden soruşturmak geleneksel yaklaşımlara kıyasla Saf Aklın Eleştirisi'ni düşünmenin daha verimli bir yolunu sunar. Adorno'nun özdeşsizlik, araçsal akıl, güçler alanı, diyalektik imge, blok metafiziği, kurtarma felsefesi, artık hakikat teorisi, diyalektik dolayım ve şeyleşme gibi farklı teorik kaynaklardan gelen kavramları felsefi bir eleştirinin bilgi kuramsal ufkunu genişletebilecek bir işleve sahiptir. Bu nedenle, modern özne ve akılsallık tartışmalarında Adorno ile Kant arasında kurulabilecek muhtemel bir diyalog Saf Aklın Eleştirisi'ni merkeze alan bilgi kuramsal bir araştırmayla desteklenmelidir. Bu çalışmanın amacı, Adorno'nun, Kant'ın bilgi kuramına ilişkin eleştirileri yoluyla hem Saf Aklın Eleştirisi'nin içerdiği kuramsal tartışmaları imkan ve sınırları bakımından incelemek, hem de Adorno'nun modern özne felsefesine ilişkin argümanlarını bu metne yönelik eleştirileri ışığında değerlendirmektir.

Adorno, TheodorAkılEleştiri+4
Mehmet Hocaoğlu
Ege University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Rüşd'ün Telhîsu'l-Kevn ve'l-Fesâd'ı temelinde oluş ve bozuluş teorisi

Oluş ve bozuluş meselesi felsefe geleneğinde geniş bir alan oluşturur. Biz konuyu sınırlandırmak için İbn Rüşd'ün Telhîsu'l-kevn ve'l-fesâd eseri üzerinden çalışacağız. İki bölümden oluşan eserin ilk bölümünde oluş ve bozuluş teorisine; ikinci bölümünde ise cismin ögelerine yer verilmiştir. Oluş ve bozuluş konusunun temel hareket noktaları mutlak oluş ve mutlak bozuluşun gerçekleşme şekli ile başkalaşımın gerçekleşme şekli arasındaki farkın ortaya konulması, oluş ve bozuluşun temel ilkelerinin ve cismin ögelerinin belirlenmesi, bileşik cisimlerin oluş ve bozuluş yönlerinin tespiti, artma ve eksilme, temas, etki, edilgi ve karışımın oluşta sergilediği işlevin belirlenmesidir. Konuyu seçme amacımız oluş ve bozuluş teorisinin İbn Rüşd düşüncesi bağlamında nasıl anlaşıldığını tespit etmek ve konu hakkındaki değerlendirmelerine yer vermektir. Bu amaç doğrultusunda Oluş ve Bozuluş eserinin müellifi olarak Aristoteles'in, bu esere şerh yazan şarih olarak İbn Rüşd'ün ve Sokrates öncesi filozofların düşüncelerinin neler olduğu ile Telhîsu'l-kevn ve'l-fesâd eserinde konu hakkındaki problemlerin ele alınış biçimi açıklanmıştır. Bunun neticesinde konunun temel kavram, ilke ve teorileri belirlenmiştir. Aristoteles'in oluş ve bozuluş nazariyesini İbn Rüşd yorumunun nasıl etkilediği ve nasıl katkı sağladığı ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: İbn Rüşd, Telhîsu'l-kevn ve'l-fesâd, oluş ve bozuluş, başkalaşma, Sokrates öncesi filozoflar.

BaşkalaşımFelsefe tarihiOluş bozuluş teorisi+3
Maide Tekelioğlu
Necmettin Erbakan University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Thomas Hobbes'ta ahlak - siyaset

Bu çalışmada Thomas Hobbes'un genel felsefesinde ahlak ve siyasete dair görüşleri incelenmiştir. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Hobbes'un hayatı, eserleri ve felsefesi hakkında kısa bilgiler verdik. Birinci bölümde Hobbes'un insan doğası, doğa durumu ve doğa yasaları hakkındaki görüşlerine yer verdik. İkinci bölümde siyaset felsefesini sözleşme kavramı çerçevesinde inceledik. Üçüncü bölümde ise Hobbes'un ahlak anlayışını, ahlakın kaynakları ve ahlaki ilkeleri merkeze alarak ortaya koymaya çalıştık.

AhlakAhlak felsefesiDoğa durumu+5
Müslüm Demiraslan
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sağduyu ve hukuk

Bu çalışmada, sağduyu kavramının felsefe tarihindeki yeri ve kavramın hukukla ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Sağduyu, içinde yaşadığımız dünya ile ilgili çok temel, doğruluğundan şüphe edilmeyen kabullerimizi ifade eder. Kavramın birinci boyutu içe bakış ve sağlam muhakemeyi ifade eden aklıselimdir. İkinci boyutu ise ortak ve yaygın kabullerimizi ifade eden hissi müşterektir. Bu kavram, Aristoteles öncesi filozoflarda adı konmamış bir şekilde bulunur. Onların sağduyuya karşı bakışı genellikle olumsuzdur. Aristoteles bugünkü anlamda olmasa da sağduyu terimini ortaya koymuş, metinlerinde sistematik olmasa da sağduyu başvurularında bulunmuştur. Ortaçağda da sağduyu, genellikle bir içe bakış olarak tezahür etmiş ancak Aristoteles'in artan etkisiyle hissi müşterek alanı daha görünür hale gelmiştir. Modern dönemde sağduyu felsefeleri büyük bir canlılık kazanmış, rasyonalist gelenek onu aklıselime eşitlerken empirist gelenek hissi müşterek zeminine öncelik vermiştir. Pragmatist gelenekle başlayan eleştirel sağduyuculuk ise sağduyuya yepyeni bir boyut kazandırmış, onu hem vazgeçilmez bir zemin, hem de eleştirilerek ıslah edilen bir bilgi türü olarak konumlandırmıştır. Bu dönemde aklıselim ve hissi müşterek aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Hukukun sağduyu ile ilişkisine baktığımızda aklıselim ile hissi müştereğin iç içe geçtiği görülmektedir. Hukukun sağduyu ilkeleri olan hukukun genel prensipleri normatif karakteri ile hem bir hukuk kaynağı hem de hukukun ölçüsüdür. Örf ve âdet hukuku kuralları ise bu denli normatif olmasa da daima kanunun göz önünde bulundurduğu tamamlayıcı bir sağduyu zemini olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukuk normunun yorumlanması başlı başına bir sağduyu faaliyetidir. Bütün yorum metotları sağlıklı bir soruca uluşabilmek için sağduyuya başvurmalıdır. İspat hukukunda sağduyunun rolü oldukça belirleyicidir. Geçmişte yaşanan bir olaya ilişkin maddi gerçeğe ulaşırken en büyük yardımcımız, sağduyu ilkeleridir. Bunlar yargılamada hayat tecrübeleri, analoji, abdüksiyon ve vicdani kanaat olarak tezahür etmektedir. Anahtar Kelimeler: Sağduyu, aklıselim, hukuk metodolojisi, hukuk, epistemoloji

Felsefe tarihiHukukHukuk felsefesi+1
Yasin Çevik
Ankara University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

On ordinary objects

In this thesis, I discuss Amie Thomasson's framework defending the existence of ordinary objects and some criticisms raised by Jonathan Schaffer and Simon Evnine and then provide two original arguments against Thomasson. The first original objection aims to show that application conditions have a higher conceptual priority than terms, so if a common sense ontologist is to introduce new entities which of correspondent terms with application conditions shared with another term already present in his or her ontology, he or she has to be extremely careful in order to not violate parsimony. The second objection aims to show that Thomasson needs to provide more clarification on one important element of her defense, namely analytic entailments if they are to work in the way Thomasson intends them to. This thesis' purpose is to further the debate on the existence of ordinary objects, not to conclude that ordinary objects do not exist as conclusive blows on any view in philosophy are extremely rare. I hope that any philosophical progress will be possible, thanks to this thesis.

PhilosophyPhilosophy historyObject+2
Göksu Dayan
Boğaziçi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Leibniz's criticism of occasionalism and a response through a reconstruction of al-Ghazālī's and Malebranche's arguments

Occasionalism is a theory of causation in which it is argued that God is the only causal agent and the cause effect relations perceived in nature are actually occasional causes or customary conjunctions determined by divine volition (Muhtaroğlu, 2017a, p. ix). Leibniz became familiar with occasionalism through Malebranche's elaboration. He found the occasionalist thesis problematic because created substances lack causal powers in the occasionalist theory, which according to him meant therefore that the theory is bound to turn into monism. For Leibniz, if substances lack an intrinsic force to act, then their substantiality cannot be accounted for (Leibniz, 1989, p. 159-60). This makes "God the very nature of things, while created things disappear into mere modifications of the one divine substance" (Leibniz, 1989, p. 165). To what extent does this criticism undermine occasionalism? Is it possible to argue for substances while rejecting any forces intrinsic to the natures of things? In this thesis, I will answer these questions by using the arguments and metaphysical frameworks of two occasionalists from two distinct traditions; al-Ghazālī from the Ashʿarite school and Malebranche from the Cartesian occasionalists. After elaborating Leibniz's criticism, I expound on the motivations and the arguments for occasionalism and the ontological frameworks of the thinkers respectively. My thesis shows that the respective frameworks of al-Ghazālī and Malebranche give them sufficient tools to argue against natures or forces intrinsic to creatures while arguing for the existence of created substances and hence, Leibniz's criticism is shown to be begging the question.

PhilosophyPhilosophy historyGazali+4
Ahmed Halil Oğuzhan Gül
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Humans on the thresholds of history: Protagoras, Pico Della Mirandola, and Herder

This thesis presents the transformation of the ideas on the nature of human beings throughout three fundamental thresholds of the history of philosophy by examining the three representative philosophers from these thresholds. In this regard, Protagoras for Ancient Greece, Pico della Mirandola for the Renaissance, and Johann Gottfried von Herder for the Enlightenment have been chosen. In the thesis, I will examine their ideas on the nature of human beings in the context of historical and philosophical conditions. The purpose of this analysis is to show that, firstly, the development of their ideas and methods, and secondly, their similarities and differences. After this examination, the ideas and methods of these philosophers will be compared and contrasted. The purpose of the thesis is that, as this examination and comparison proves, that the effort of developing an alternative approach regarding the nature of human beings against the prevailing positions at the times of thresholds requires defending the indeterminacy of the human nature and prioritizing human experience (real ground) to metaphysical argumentations (logical ground). In conclusion, I hope that this study will contribute to philosophy literature both with its content and its method of reading the breaking points of the history through a comparative analysis of philosophers that are not generally discussed in the literature.

Philosophy historyGiovanni, Pico Della MirandolaHerder, Johann Gottfried+2
Eyüp Engin Küçük
Boğaziçi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00

Related subjects