Enfeksiyon
96 theses under this subject heading
Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.
Kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu kullanımı sonrası kısa dönem sonuçlarımız
AMAÇ: Çalışmamızda; kliniğimizde tedavisi yapılan kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu uygulamasının kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçladık. MATERYAL-METOD: Çalışmamızda; periprostetik eklem enfeksiyonu(PEE) nedeniyle iki aşamalı revizyon tedavisi planlanıp, kliniğimizde tedavisi yapılan 38 hasta incelenmiştir. Enfeksiyonun eradikasyonu açısından değerlendirilen bu hastaların; eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçenleri çalışmaya dahil edilmiştir. Şubat 2011 – Kasım 2015 tarihleri arasında takibi yapılan bu hastalara teikoplanin ve gentamisinli spacer uygulanıp, Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir şekilde intravenöz antibiyoterapi yapılmıştır. Ayrıca bu hastalar yaş, cinsiyet, taraf, enfeksiyonun tipi, laboratuvar parametreleri, enfeksiyondan sorumlu mikroorganizma, spacerli yaşam süresi, intravenöz antibiyoterapi süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve takip sürelerine göre kategorize edilerek incelenmiştir. Çalışmaya klinik takipten çıkan, tedavinin devamı sırasında yaşamını yitiren ve enfeksiyon eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçen hastalar dahil edilmemiştir. BULGULAR: PEE tanısı konulduğunda preoperatif olarak tüm hastaların 11 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 19 tanesinde total kalça protezi(TKP), 8 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. 3 hasta klinik takibe gelmediğinden, 4 hasta spacer uygulaması sonrası antibiyoterapi döneminde ex olduğundan, 14 hasta da enfeksiyonun eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçtiğinden çalışmadan çıkarılmıştır. Eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçen 17 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastaların 3 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 8 tanesinde total kalça protezi(TKP), 6 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 65,94 (min.25-maks.89), ortalama takip süresi 952 gündü (min.365gün-max.1684 gün). Bu hastaların 4 tanesini erkek, 13 tanesini kadın hastalar oluşturmaktadır. Hastaların 8 tanesinin sağ kalçasında PEE tanımlanmışken, 9 tanesinin sol kalçasında PEE tanımlanmıştır. Yine hastaların 9 tanesinin cerrahi bölgesinde fistül-trakt varlığı gözlemlenirken, 8 tanesinde fistül-trakt olmadığı görülmüştür. Tüm hastaların PEE tipi Tsukuyama sınıflamasına göre belirlenmiştir. Buna göre hastaların hiçbirinde tip 1 enfeksiyon yoktu, 9'unda tip 2, 6'sında tip 3, 2'sinde tip 4 enfeksiyon saptanmıştır. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih göz önüne alındığında; çalışmaya dahil edilen hastaların hiçbirinde enfeksiyon nüksü görülmemiştir. Bunlardan 11 tanesine revizyon kalça artroplastisi, 3 tanesine Girdlstone protokolü uygulanmıştır. 3 hasta ise enfeksiyon eradike edildiği halde kalça revizyon artroplastisini reddetmiş ve halen spacer ile yaşamını sürdürmektedir. TARTIŞMA-SONUÇ: Kalça protez enfeksiyonu nedeniyle kliniğimizde tedavi gören hastalarda, son literatürlerin ışığında Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir biçimde yürütülen çalışmalar sonucu bir seneden daha uzun takip edilen hastalar için kısa dönem başarı oranımız %100'dür.
İnfluenza A virus enfeksiyonlarının moleküler epidemiyolojisi
İnfluenza, influenza viruslarının sebep olduğu akut solunum yolu hastalığıdır. İnfluenza virus enfeksiyonları yüksek morbidite ile ilişkilidir ve pnömoni gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilir. Bu çalışmanın amacı solunum yolu infeksiyonu olan ve hastaneye yatırılan hastalarda influenza tip A ve B virus enfeksiyonlarının insidansı ve influenza A virus alttiplerini real-time RT-PCR test, konvansiyonel RT-PCR test ve direk immunfloresan antikor (DFA) testi ile tespit etmektir. Toplam 476 hastadan 1 Nisan 2012 ve 31 Aralık 2013 tarihleri arasında flocked eküvyon (Copan Diagnostics, Italy) ile nazofaringeal sürüntü örnekleri toplanmıştır. Real-time RT-PCR test (Sacace, Italy) ile influenza A virus vakaların %20.5 (98/476) ve influenza B virus %3.3'ünde (16/476) tespit edilmiştir. Çalışma süresi boyunca 98 influenza virus izolatının %63.3'ünün A(H1N1)pdm09 ve %36.7'sinin A(H3N2) olduğu bulunmuştur. İnfluenza A(H1N1)pdm09 alttipinin Ocak 2013 (12 vaka) ve A(H3N2) alttipinin (11 vaka) Aralık 2013'de baskın olduğu gözlenmiştir. Real-time RT-PCR test referans alındığında influenza A ve B için DFA testinin (Argene SA, France) ve influenza A için WHO primerlerinin (M30F2/08 ve M264R3/08) kullanıldığı konvansiyonel RT-PCR testinin sensitivitesi sırasıyla %72.4, %75, %96 ve spesifitesi %99.2, %99.5 ve %100 bulunmuştur. Sonuç olarak, çalışma grubunda influenza A virus enfeksiyonu %20.5 oranla oldukça yüksek tespit edilmiştir. İnfluenza virus tipleri ve alttiplerinin izlenmesi, influenza aşı suşlarının dolaşımdaki influenza virusları ile uyumunun değerlendirilmesi ve pandemik potansiyeli olan alttiplerin tanısı için gereklidir. Etkili korunma ve kontrol önlemlerinin zamanında alınması, gereksiz antibiyotik kullanımının azaltılması ve antiviral tedaviye başlamak için influenza virus enfeksiyonlarının erken tanısında real-time RT-PCR testinin kullanımı önerilir.
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Çocukluk çağı ürtikerinde etiyolojik faktörlerin araştırılması
Amaç: Ürtiker Çocuk acil servislerinde ve genel çocuk polikliniklerinde sık karşılaşılan döküntülü bir hastalıktır. Bu çalışmadabölgemizde ürtiker bulgularıyla başvuran hastalarda etiyolojik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisi ve Genel Çocuk Polikliniğinde2016-2017 tarihleri arasında ürtiker bulgularıyla başvuran 72 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, başvurudan önceki tedavileri sorgulandı. Hastaların klinik bulguları, laboratuar verileri ve hastanemize başvurmadan öncealdıkları tedaviler değerlendirildi. Hastalara hemogram, AST, ALT, üre, kreatinin, CRP, sedimantasyon, boğaz kültürü, idrar kültürü ve gaitada parazit incelemesi, serum allerjen spesifik IgE, deri prik testi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Toplam 72 hastanın 23'ü (% 31,9) kız, 49'u (% 69,1) erkekti. Hastaların % 34,4'ü ilk ürtiker atağı ile başvururken, % 65,6'sı tekrarlayan ürtiker nedeniyle başvurdu. Hastalarda en sık % 70,8 ile orta derecede ürtiker saptandı. Hafif derecede ürtiker % 22,2 iken ağır derecede ürtiker % 6,9 olarak saptandı. Hikâye ve fizik muayene sonrası ürtikerin en sık olası nedenleri sırasıyla besin % 38,8 (n=28), enfeksiyon % 25 (n=18) olarak tespit edilirken tanı testleri sonrası ürtiker nedenleri en sık sırasıyla IgE-aracılı besin allerjisi %27,7 (n=20), enfeksiyonlar % 25 (n=18) ve dermografizm % 4,1(n=3) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağında, en sık ürtiker nedeni olarak sırayla besin ve besin katkı maddeleri, enfeksiyonlar ve fiziksel nedenler saptanmıştır. Hastaların % 43'ünde ürtikere neden olan etiyolojik faktör tespit edilememiştir. Anahtar kelimeler: ürtiker, besin allerjisi, enfeksiyon, spesifik IgE
İntraabdominal enfeksiyonlarda sekonder ve tersiyer peritonit etkeni olan gram negatif bakterilerin moleküler sürveyansı
Risk faktörü bulunmayan toplum kökenli intraabdominal enfeksiyonlarda antimikrobiyal direnç önemli bir sorun değil iken, hastane kökenli enfeksiyonlarda yüksek mortalite oranlarına yol açmaktadır. Özellikle de, Escherichia coli, Klebsiella pneumonia, Acinetobacter baumannii ve Pseudomonas aeruginosa gibi tersiyer peritonit etkeni olarak sıklıkla izole edilen gram negatif bakterilerle yapılan güncel çalışmalar New Delhi Metallobetalaktamaz (NDM-1) gibi neredeyse bütün antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine sebep olabilen yeni mekanizmalar açığa çıkarmaktadır. Hastanemizde de altta yatan hastalıkları daha fazla olan hasta grubunda cerrahi uygulanması yanı sıra daha komplike ameliyatların gerçekleştirilmesi nedeniyle, bölgemizdeki diğer üçüncü basamak hastanelere göre daha ağır abdominal sepsis olguları görülmektedir. Bu hastalarda kaynak kontrolü ile birlikte erken ve etkili antimikrobiyal tedavi hayat kurtarıcıdır. Bu sebeple, etken mikroorganizmaların fenotipik ve genotipik özelliklerinin birlikte değerlendirilmesi daha da önemli hal almaktadır. Çalışmamızın amacı hastanemizde intraabdominal enfeksiyonlu hastalardan sekonder ve tersiyer peritonit etkeni olarak izole edilen gram negatif bakterilerin direnç paternlerinin tespiti ve aralarındaki filogenetik ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinin Genel Cerrahi Servisinde ve Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde sekonder ve tersiyer peritonit klinik tanısı ile yatarak takip edilen ardışık hastalar iki grup halinde incelendi. Birinci grubu başka bir hastanede opere edilen hastalar; ikinci grubu ise çalışma yapığımız hastanede opere edilen hastalar oluşturdu. Her iki grup hastadan da kan kültürü ve/veya pürülan akıntısı varsa sürüntü örneği alındı. İzolatların tür düzeyinde identifikasyonu ve antibiyotik direnç paternlerinin tespiti VITEK-II otomatize sistemle yapıldı. Moleküler olarak dirençli olan suşlar arasındaki akrabalık ilişkisini bulmak için Pulsed Field Gel Electrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı. Çalışma sonunda; peritonit tanısı konan hastalardan izole edilen 32 Gram(-) suşun 20'si E.coli. 6'sı K. pneunmoniae. 3'ü P.aeruginosa. 1'i Proteus spp, 1'i A. baumannii ve 1'i Achromobacter xylosoxidans olarak belirlendi. Kullandığımız PFGE yöntemi izolatlarımız arasında önemli bir klonal ilişkinin bulunmadığını gösterdi.
Pediatri ünitelerinde takılan kateterlerin takibi ve değerlendirilmesi
Kullanımı her geçen gün artan ve tıbbi uygulamaları kolaylaştıran santral venöz kateterler beraberinde artan sayıda kateter komplikasyonuna da neden olmaktadır. Bu çalışmada, çocuk yoğun bakım ünitesinde yatan ve santral venöz kateter veya hemodiyaliz kateteri takılan hastalarda kateterlerin takibi, gelişen komplikasyonların takibi ve bu komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ağustos 2014 ve Ağustos 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde yatırılarak tedavi altına alınan, bu tedavi sürecinde tünelsiz santral venöz kateter ve/veya hemodiyaliz kateteri takılan 106 çocuk hastadaki 155 adet kateter uygulaması incelendi. Yoğun bakım ünitemizde bir yılda 106 hastaya 155 kateter uygulanmış, bu kateterler 1634 kateter günü süresince kullanılmıştır. Çalışmamızda takip edilen 155 kateter uygulamasının 89 (% 57.4)'u femoral, 19 (% 12.3)'u subklavyan yerleştirilirken 47 (% 30.3)'si de internal juguler yerleştirilmiştir. Tez çalışmasının yapıldığı dönemde 8 kateter enfeksiyonu tespit edilmiş olup kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu hızı 4.8/1000 kateter günü olarak hesaplanmıştır. 155 kateter vakasının takibinde 3 adet kateter trombozu gelişmiş olup literatüre göre oldukça düşük hızda (% 2) gerçekleşmiştir. Pnömotoraks komplikasyonu hızı literatürden düşük olup tek vakada (% 1.5) gerçekleşmiştir. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak cilt florası elemanları en yüksek sıklıkla görülmüş olup yoğun bakım ünitemizin florasıyla ilişkili olarak Acinetobacter, Klebsiella ve Serratia literatürdeki oranlardan daha yüksek oranlarda gözlemlenmiştir. Sonuç olarak; yeterli ve güvenli damar erişimi sağlayan araçlar olarak özellikle yoğun bakım ve acil servislerde klinik uygulamalardaki yerini koruyan santral venöz kateterlerin ciddi komplikasyonlara yol açabileceği unutulmamalıdır. Kateter komplikasyonlarından kaçınmak için her olguda uygulama ve kullanım kurallarına dikkat edilmeli, hastanın veya uygulayıcının getirdiği ek riskler var ise bunlara yönelik ek önlemler alınmalıdır.
Şizofreni ve bipolar bozukluklar ile enfeksiyon hastalıklar arasındaki ilişkinin araştırılması
Şizofreni, erken yaşta başlayıp devam eden yani kronik gidişli, kesin sebebi tam olarak bilinmeyen, negatif ve pozitif semptomlarla karakterize önemli bir mental hastalıktır. Bipolar Bozukluk, (BP) ise tekrarlayıcı manik ve depresif epizotlarla ötimi adı verilen iyilik dönemleriyle karakterize yaşamı etkileyen önemli zihinsel hastalıklardan biridir. Bu hastalıkların bütün dünyada ortalama prevalansının %1, insidans hızının ise 10-54/100.000 olduğu bildirilmektedir. Bu hastalıkların oluşmasında intrauterin dönemde özelliklede 2. Trimester de geçirilen bazı konjenital ve postpartum enfeksiyonların da rolünün olabileceği epidemiyolojik çalışmaların sonuçlarına dayanarak iddia edilmiştir. Bu çalışmada, mevcut literatür bilgileri ışığında ELISA yöntemi kullanılarak psişik bozukluklar ile ilişkilendirilen; Toxoplasma gondii', Chlamydia pneumonia, Chlamydia trachomatis, Cytomegalovirus (CMV), Herpes simplex Virus 1 (HSV1), Herpes simplex Virus 2 (HSV2), ve Treponema pallidum enfeksiyonlarını seroprevalansı araştırıldı. Ayrıca periferik kan örnekleride muhtemel Bornavirus enfeksiyonu tanısı için Endogenous Bornavirus Like Nucleoprotein 1 varlığını göstermek amacı ile sandiviç EIA yöntemi kullanılarak sorgulandı. Elde edilen seroprevalans ve EBLN1 insidans sonuçları Şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış ve psikiyatri kliniklerinde takip edilmekte olan hastalarla, sağlıklı bireylerin kan ve serum örneklerinden elde edilen sonuçlar karşılaştırılarak, muhtemel bir ilişkinin tespiti amaçlanmıştır. Bu amaçla; psikiyatri kliniklerinde yatırılarak takip edilmekte olan 96'sı kadın 162'si de erkek olmak üzere toplam 258 hasta ile kan merkezlerine kan bağışı amacıyla gelen sağlıklı asemptomatik 50'si kadın 100'ü de erkek olmak üzere toplam 150 donöre ait serum örnekleri serolojik tanı yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda hasta ve kontrol grupları arasında CMV, HSV-I, HSV-II ve T.pallidum seropozitiflik oranlarında (T.gondii, T.pallidum, C.pneumonia, C.trachomatis, Bornavirus, CMV, HSV I, HSV II) anlamlı bir fark tespit edilememiştir. T. gondii ve C. pneumoniae seroprevalansının hasta gruplarında (% 93,02 ve % 68,99) kontrol gruplarına ait seropozitiflik oranından (% 63,33 ve % 50 ) istatistiki yönden anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. C trachomatis hasta ve kontrol grubu kadınlarda hasta ve kontrol grubu erkeklere oranla istatistikki yönden anlamlı fark göstermesine rağmen hasta ve kontrol gruplarının genelinde bir fark tespit edilememiştir/Borna Virusa ait BVLN-1 sadece hasta grubundaki 4 (%2,46) erkeğin kan örneklerinde tespit edilmiştir. T. gondii ve C. pneumoniae seroprevalansına dayanan sonuçlarımız bu iki mikroorganizmanın şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda kontrollere göre daha yüksek risk taşıdığını göstermiştir/seroprevalansa dahil edilen test serumlarının tamamında geçirilmiş/mevcut Bornavirus, Chlamydia pneumonia, Chlamydia trachomatis, CMV, HSV1, HSV2, Toxoplasma gondii ve Treponema pallidum enfeksiyonlarının tespiti için ELISA yöntemi kullanılıdı.
Allojenik hematopoetik kök hücre transplant alıcılarında epstein-barr virus, cytomegalovirus ve adenovirus enfeksiyonlarının insidansı
Viral enfeksiyonlar hematopoetik kök hücre transplantasyonundan (HKHT) sonra yaygın görülür ve fatal komplikasyonlarla sonuçlanabilir. Cytomegalovirus (CMV), Epstein-Barr virus (EBV) ve adenovirus enfeksiyonlarının insidansının araştırılması amacıyla Mayıs 2014 ve Mayıs 2016 tarihleri arasında yapılan bu çalışmaya kök hücre nakli yapılan 35 çocuk hasta dahil edilmiştir. Hastalar transplantasyon sonrası ilk 100 gün haftada bir ve 1 yıla kadar ayda bir CMV, EBV ve adenovirus viral yükleri yönünden kantitatif real-time PCR (polymerase chain reaction) testiyle monitorize edilmiştir. Hastaların 30'una allojenik HKHT ve 5'ine otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik HKHT hastalarının 24'ünde (%80) CMV enfeksiyonu, 11'inde (%36.7) ADV enfeksiyonu ve 8'inde (%26.7) EBV enfeksiyonu bulunmuştur. Bu gruptaki hastaların 8'inde (%26.7) CMV DNA, 1'inde (%3.3) EBV DNA ve 1'inde (%3.3) ADV DNA viral yükü preemptif tedavi için gereken 1000 kopya/mL'den yüksekti. Otolog HKHT yapılan 5 alıcının 2'sinde CMV DNA, 5'inde EBV DNA (iki vaka >1000 kopya/mL) ve 2'sinde ADV DNA (bir vaka >1000 kopya/mL) tespit edilmiştir. Toplam 35 hastanın 11'ine (CMV 6, EBV 2, ADV 1, CMV-EBV 1 ve CMV-ADV 1) preemptif tedavi verilmiştir ve sadece 2 (%5.7) hasta viral enfeksiyona bağlı kaybedilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarında viral yüklerin prospektif monitorizasyonu ile viral enfeksiyonların erken tanısı preemptif tedaviye zamanında başlanmasını sağlayarak hastalığa progresyonu önlemede etkili olacaktır.
Ekstraintestinal enfeksiyonlardan izole edilen Escherichia coli (ExPEC) suşlarında cytotoxic necrotizing factor (CNF-1, CNF-2, CNF-3) ve cytolethal distending toxin (CDT-1, CDT-2, CDT-3, CDT4) dağılımı ve filogenetik ilişkilerinin PFGE ile tespiti
Escherichia coli'de (E.coli) ekstraintestinal enfeksiyon tanı markırları hala belirsizliği korumaktadır. Ekstraintestinal patojenik E.coli'yi (ExPEC) diğer E.coli suşlarından farklı kılan virülans faktörleri konak hücreye adezyon, invazyon ve hücre ölümünden sorumlu olan iki önemli faktör/toksin: Cytotoxic Necrotizing Factor (CNF) ve Cytolethal Distending Toxin'dir. Bu çalışmada, intestinal sistem dışındaki enfeksiyon odaklarından izole edilen 645 E. coli suşunda CNF-CDT genotip prevelansları araştırıldı. Bu prevalans, örneklerin klinik kökenleri, filogrupları ve filogenetik ilişkileri ile analiz edildi. Analiz edilen 645 E. coli suşunda ExPEC için tanımlanan virülans genlerinden (CNF1-3/CDT1-4) en az birini taşıyan 156 suş bulundu. Sırasıyla; ExPEC suşlarının 81, 20 ve 18'i cnf1, cnf2, cnf3; 20, 4, 4 ve 4'ü cdt1, cdt2, cdt3, cdt4 içermekteydi. İkili kombinler ise cnf1-cnf3(n=6), cnf1-cdt1(n=6), cdt1-cdt4(n=6) olarak tespit edildi. Bu 156 suşun PFGE ile 106 büyük küme içerisinde dağıldıkları bulundu. Virülan ExPEC suşlarının öncelikli olarak filogrup B2 (%60,8) ve D (%30,7) ile ilişkili olduğu bulundu. CNF gen ailesinin özellikle üriner sistemde E. coli kolonizasyonunu arttırdığı ve E. coli gen havuzundaki bu genler ile, insan idrar yolu gibi yeni ortamlarda hayatta kalma yeteneği kazandığı kanaatine varıldı. E. coli'de CNF geninin yaygın difüzyonu, kommensal suşlardan ExPEC'i ayırmaya yardımcı olabileceği ve bu genlerin, non-kommensal E. coli için spesifik bir marker olabileceği düşünüldü. Evrim açısından farklı E. coli suşlarının delesyon, rekombinasyon mutasyonları sonucunda farklı virülans genlerini kazanarak ExPEC özelliği kazandığı ve bu suşların neden olduğu enfeksiyonların, hastane kaynaklı olmaktan çok toplum kökenli olduğu sonucuna varıldı.
Kateter örneklerinden izole edilen staphylococcus suşlarında biyofilm oluşumunun, antibiyotiklerin biyofilmler üzerine etkisinin ve meca geninin araştırılması
Hastanelerde sıklıkla kullanılan kateterlerin en önemli komplikasyonu, enfeksiyonların gelişme riskidir. Kateter kaynaklı enfeksiyonlarının en sık nedenlerinden olan stafilokoklar biyofilm oluşturabilme potansiyelleri ile kateter üzerindeki kolonizasyonlarını sağlarken, aynı zamanda konak savunmasından ve antibiyotiklerden de korunmaktadırlar. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı hastane merkez laboratuvarına gönderilen kateter örneklerinden izole edilen 62 Staphylococcus suşunun biyofilm oluşturma özellikleri, antibiyotiklerin biyofilmler üzerine etkisi ve metisilin direncinden sorumlu mecA geninin araştırılması amaçlanmıştır. İzolatların antibiyotik duyarlılık testleri Vitek2 compact sistemle çalışılmış, oksasilin, vankomisin ve daptomisin MİK değerleri sıvı mikrodilüsyon testiyle belirlenmiştir. Suşların biyofilm özellikleri ve Minimum Biyofilm Eradike edici Konsatrasyon (MBEK) değerleri mikroplak yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışmamız sonucunda suşların oksasilin, vankomisin ve daptomisinin MİK50 ve MİK90 değerleri sırasıyla 32/>128, 1/2 ve 0,25/1 μg/ml olarak belirlenmiştir. 62 stafilokok suşunun 34 (%54,8) biyofilm pozitif (BP) olarak saptanmıştır. BP suşların %23,5'i zayıf (+), %32,4'ü orta (++) ve %44,1'i güçlü (+++) biyofilm özelliği göstermiştir. Oksasilin, vankomisin ve daptomisinin MBEK50 ve MBEK90 değerleri sırasıyla 64 />128, 128 />128 ve 4/>32 μg/ml olarak belirlenmiştir. Suşlardaki mecA geni varlığı Real-time PCR yöntemiyle araştırılmıştır. Suşların %90,3'nün mecA geni taşıdığı saptanmıştır. Çalışmamızdaki bulguların biyofilm enfeksiyonlarını anlamada ve tedavisinin daha akılcı yönlendirilmesinde yol gösterici olacağı düşünmekteyiz.
Febril nötropenik hastalarda gelişen akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin yeri, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri
Amaç: Nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonları önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Etkenler arasında fungal ajanların sıklığı giderek artmaktadır. Fungal pnömoniler hızlı ilerleyen enfeksiyonlar olup erken tanı ve tedavi önemlidir. Bu hasta grubunda uygulanan ampirik tedavi protokolü, invaziv işlemlerin yapılamayışı, tanısal yaklaşımların eksikliği doğru tkenin tespitini zorlaştırmaktadır. Özgül antimikrobiyal ve antifungal tedavilerin verilememesi, gereksiz ve uzun süreli tedavilerin uygulanması zaman, maliyet artışı, ilaç yan etkileri ve morbiditede artış gibi sorunları beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada febril nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin neler olduğu, klinik ve mikrobiyolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Kasım 2015-Şubat 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji ve Onkoloji kliniklerinde takip edilen febril nötropenik akciğer bulguları olan 72 hastadan 77 serum, 28 bronkoalveolar lavaj (BAL) örneği alındı. Prospektif olarak hastaların klinik bulguları ve laboratuvar verileri izlendi. Serum ve BAL örneklerine kültür, direk inceleme, galaktomannan antijen testi, Aspergillus fumigatus ve Pneumocystis jirovecii "Real-time" polimeraz zincir reaksiyon testi uygulandı. Hastalar Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi organizasyonu ile Mikoz Çalışma Grubu'nun hazırlamış olduğu (EORTC-MSG) kriterlere göre kesin (kanıtlı), yüksek olası, şüpheli invaziv fungal enfeksiyon (İFİ) ve invaziv fungal enfeksiyon olmayan (Non-İFİ) olarak sınıflandırıldı. SPSS versiyon 19.0 programı ile GM antijen test, "Real-time" PCR testlerinin duyarlılık ve özgüllükleri hesaplandı, İFİ gelişimi ile mortalite ve mortaliteye etkili risk faktörleri arasındaki ilişki analiz edildi. Bulgular: BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı BAL'da seruma göre daha yüksek bulundu. BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı ayrıca serum galaktomannan ve cut-off 0,5 ng/ml alındığında BAL galaktomannan'dan daha yüksek çıktı. Ancak PCR testinin özgüllüğü % 14,3 gibi oldukça düşük bulundu. Pneumocystis jirovecii sadece bir hastanın serumunda pozitif saptandı. Hastalara uygulanan kemoterapi rejimleri, kullandıkları antifungal tedavi, nötropeni düzeyi, altta yatan hastalığı gibi faktörlerin İFİ gelişimi üzerine etkisinin bulunmadığı, 'halo belirtisi' dışındaki tüm akciğer bulgularının enfeksiyon için ayırt edici olmadığı (p:0.016) ve tanısal işlemler öncesi antifungal kullanımının serum galaktomannan seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüşe yol açtığı bulundu (p:0.024). Sonuç: Yetmiş iki hastanın yetmiş yedi atağının akciğer bulguları ile irdelendiği çalışmamızda hastaların 50'sinde enfeksiyon bulgusu saptandı ve EORTC/MSG tanımına göre hastaların 34'ü yüksek olası ve kanıtlı İFİ (% 44) olarak sınıflandırıldı. Kanıtlı enfeksiyonun az, yüksek olası İFİ olgularının sayısının fazla olmasının kanıtların elde edilmesindeki güçlükten kaynaklandığı düşünüldü. İnvaziv pulmoner aspergilloz tanısında galaktomannan ile PCR testinin birlikte kullanımının tek başlarına kullanımlarından daha yüksek özgüllük ve duyarlılık sağlayacağı kanısına varıldı.
İntraamniotik enfeksiyonlar ve gebelik komplikasyonlarında genital mikoplazmaların, mycoplasma hominis ve ureaplasma urealyticum'un potansiyel rolü
İntrauterin enfeksiyonlar başta preterm doğum olmak üzere erken membran rüptürü, düşük tartılı doğum, intrauterin ölü doğum ve spontan abortus gibi gebelik anomalilerinin en önemli sebepleri arasındadır. Neisseria gonorrhoeae ve Chlamydia trachomatis gibi cinsel yolla bulaşan patojenlerin yanı sıra Mycoplasma hominis, Mycoplasma genitalium ve Ureaplasma urealyticum gibi bazı mikoplazma tür ve genotiplerinin de üst genitel organlara translokasyon göstererek özellikle gebelerde gebelik anomalilerine yol açtıkları çeşitli araştırmacılar tarafından iddia edilmiştir. Son yıllarda bazı özel M. hominis suşlarının plasental bariyeri geçerek fötal membranlara adeze olduğu ve enfeksiyon oluşturduklarının gösterilmesi, dikkati bu mikroorganizmalara yeniden yoğunlaştırmıştır. Çalışmamızda, preterm doğum ve gebelik komplikasyonları ile M. hominis ve membran rüptüründen sorumlu olduğu düşünülen arl, goiB ve goiC genlerini ve U. urealyticum arasındaki muhtemel ilişkiyi, kültür ve PCR ile araştırmayı amaçladık. Çalışmaya ≤34 hafta erken membran şüphesi bulunan 61 gebenin servikal, vajinal sürüntü ve idrar numuneleri ile ≤34 hafta gebeliği olan 21 sağlıklı gebenin örnekleri dahil edildi. Mikoplazma suşlarının doğrulaması PCR-RFLP yöntemi ile 16S-23S rRNA spacer bölge primerleri ve VspI-HindIII enzimleri kullanılarak gerçekleştirildi. Örneklerden DNA ekstraksiyonu yapılarak PCR yöntemi ile C. trachomatis ve N. gonorrhoeae varlığı araştırıldı. Kültür yöntemi ile 61 hastanın %9.8'inde mikoplazma ve %8.2'sinde ureaplazma, kontrol grubunun %9.5'inde mikoplazma ve ureaplazma üretildi. Spesifik primerler kullanılarak 61 hastanın %39.3'ünde M. hominis, %4.9'unda M. genitalium, %31.1'inde U. urealyticum ve %16.4'ünde C. trachomatis, kontrol grubunda sırası ile; %14.3, %9.5, %14.3 ve %38.0 tespit edildi. İdrar örneklerinde hedef DNA band profili gösterilemedi. M. hominis'in 16S-23S rRNA spacer bölge dizilerini çoğaltarak elde edilen amplikonlar, VspI enzimi ile kesilerek 113bp ve 123bp'deki band profilleri gösterildi. Hasta grubunda M. hominis'in tespit edildiği iki gebede arl ve kontrol grubunda bir gebede arl ve goiB pozitifliği tespit ettik. goiC hedef dizileri hiçbir gruptaki gebede tespit edemedik. Mikoplazma ve ureaplazmanın preterm doğum üzerindeki etkisi hala tam olarak kavranmamıştır. Daha fazla sayıda vaka ile daha ileri çalışmalar gerekmektedir.
Antalya'daki köpeklerde canine distemper virus enfeksiyonunun araştırılması
Bu araştırmada Antalya ilindeki Rehabilitasyon merkezine ve özel veteriner kliniklerine çeşitli dahili sağlık problemleriyle getirilen, 2-12 aylık yaştaki toplam 92 adet köpekten kan örnekleri Canine Distemper Virus (CDV) enfeksiyonu yönünden incelendi. Örnekler CDV-antijenlerinin saptanması için ticari immunokromatografik hızlı test (CDV Ag-Antigen Rapid Test kit®, BioNote. Inc., Kore Cumhuriyeti) ile, CDV spesifik IgG ve IgM antikorların saptanması için Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) (Distemper IgG Ab ELISA, Biopronix Agrolabo, İtalya) ile test edildi. Örneklenen 92 köpekte en fazla gözlenen klinik bulgular sırasıyla gözde mukopurulent karakterde akıntı (%45,65), nasal hiperkeratoz (%35,87), nasal mukopurulent akıntı (%25), öksürük (%13,04), ishal (%8,70), halsizlik (%6,52) olarak kaydedildi. İmmunokromatografik hızlı test ile incelenen numunelerden %5,43 (5/92)'ü pozitif bulundu. ELISA ile IgG antikorları yönünden pozitiflik oranı %19,56 (18/92) (%17,7 düşük, %32,3 orta, %28,1 yüksek titre) olarak bulundu. ELISA ile IgM antikorları yönünden pozitiflik oranı ise %94,56 (87/92) (%60,4 düşük-orta, %31,3 yüksek titre) olarak tespit edildi. IgG ve IgM antikorlarının tespiti için ELISA ile test edilen 92 köpekten 91 tanesi (%98,91) IgG veya IgM antikorlarından biri veya her ikisi yönünden pozitif, 1 (%1,09) tanesi ise her iki antikor yönünden negatif bulundu. Bu köpeklerin 70 tanesinin (%76,09) her iki antikor (IgM ve IgG antikorları) yönünden pozitif olduğu saptandı. Örneklenen köpeklerin %4,35'inin (4/92) sadece IgG antikorları yönünden, %18,48'sinin (17/92) ise sadece IgM yönünden pozitif olduğu görüldü. Sonuç olarak, CDV enfeksiyonun Antalya ilindeki Canine distemper virus enfeksiyonunun akut ve yaygın bir şekilde dolaşımda olduğu ve bölgedeki aşısız köpekler için risk oluşturduğu belirlendi.
Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması
AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü
Giriş ve amaç: Hastane enfeksiyonu, semptomları, önemi, yan etkileri, sonuçları, önlemleri, mikroorganizmaların bulaşma yolları, personelin korunma yolları konularında hastane personeline eğitim verilmelidir. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde, tıbbi bakım uygulamalarında, enfeksiyon kontrol önlemleri açısından sorunların saptanması, gerekli önlemler hakkında eğitim verilmesi ve eğitimin bu uygulamalara etkisinin araştırılmasıdır. Materyal metot: Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 30 hemşire ve 9 hastabakıcıya uygulanmıştır. Ünitenin tıbbi bakım uygulamalarını değerlendirmek için el hijyeni gözlemi ve ünite denetimi yapılmıştır. Ünite hemşire ve temizlik personellerine, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında eğitim verilmiştir. Eğitim, 104 slayt içeren PowerPoint sunumu ile yapılmıştır. Gözlem ve denetimler, eğitim öncesi, eğitimden sonraki 1. ay ve 3. ay sonrasında olmak üzere üç kez tekrarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS (Statistical for the Social Sciences) 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, hemşirelerin, el hijyeni sağlama oranı, aseptik işlemler öncesi durumunda, eğitim öncesi % 53, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda %80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Vücut sıvılarının bulaşma riski sonrasında, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %56, eğitimden sonrası 1. ayda % 80, eğitim sonrası 3. ayda %96 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Hasta çevresi ile temas sonrası, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %40, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda % 80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Elde edilen bulgular, verilen eğitim sonrasında doğru tıbbi bakım uygulamalarında artma olduğunu göstermiştir. Eğitimde özellikle enfeksiyon kontrol önlemlerinin farkındalığın sağlandığı, denetimlerle de doğru tıbbi bakım uygulanmalarının arttığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda, yanlış ve doğru uygulamaların saptanması ve farkındalık oluşturulması için yapılan denetimlerin de önemli olduğu görülmüştür. Bu nedenle eğitimlerle beraber denetimlerin de sürekli olması, sonuçların personellerle paylaşılmasının önemi anlaşılmıştır. Eğitimler, yanlışların saptanması ve düzeltilmesi, doğruların devamlılığının sağlanması yönünde olmalıdır. Çalışmamızda, eğitimin ve etkili iletişimle yapılan denetimlerin, enfeksiyon kontrolü önlemlerini artırdığı görülmüştür.
İnvaziv enfeksiyonlardan izole edilen çoklu ilaç dirençli asinetobakter suşlarında, direncin moleküler karakterizasyonu, suşlar arası klonal ilişkinin PFGE (Pulse field gel elektrophoresis) ve MLST (Multi locus sequencing typing ) ile karşılaştırılması
Mortalitesi ve morbiditesinin yüksek olmasının yanı sıra iş gücü kaybı psikolojik ve ekonomik yük oluşturan SHİE'ın etkenleri arasında çoğunlukla yoğun bakım ünitelerinde ÇİD infeksiyon salgınlarıyla karşımıza çıkan ve güncel yayınlarda tüm ilaçlara dirençli suşlarının yayılmaya başladığı düşünülen asinetobakter infeksiyonlarının tedavisinde ve önlenmesinde büyük zorluklar yaşanmaktadır. Son yıllarda artan direncin yayılımının önlenmesinde en önemli strateji surveyans sistemlerinin oluşturulmasıdır. Bu çalışmanın amacı; klinik patoloji oluşturan ÇİD ya da Pan-drug A.baumannii izolatları ile toplum kökenli, poliklinik hasta örneklerinden izole edilen suşlarının direnç mekanizmalarının moleküler karakterinin sorgulanması, suşlar arası klonal ilişkilerin tespiti ve uluslararası izolatlarla karşılaştırılması ve direncin hastane ve toplumda yayılımının araştırılmasıdır. Bu çalışmada; Akdeniz bölgesinde nufüs hareketinin yoğun olduğu iki büyük şehirde bulunan 3. basamak iki ayrı hastaneden 18 ay boyunca, farklı klinik servisler, yoğun bakım üniteleri ve polikliniklerden tedavi hizmeti alan hastalardan alınan örneklerden izole edilen A.baumannii suşunu değerlendirdik. İzolatlar her iki merkezde otomatize sistemlerle tanımlandıktan sonra, merkezimizde de konvansiyonel yöntemler ve blaOXA-51 gen pozitifliğiyle doğruladık. İki merkezden gelen toplam 160 izolatın 3 tanesi blaOXA-51 negatif çıktığı için çalışmaya 157 izolatla devam ettik. İzolatlar arası klonal ilişkiler PFGE yöntemiyle değerlendirilirken, MLST yöntemiyle de uluslarası izolatlarla kıyaslama yaptık. Antibiyotik direncinin moleküler mekanizmalarının tespiti için yapılan PZR bazlı çalışmaların sonucunda; 157 izolatın 139' unun (%88.5) blaOXA-23, 76'sının (%48.4) blaOXA-235,19 unun (%12.1) blaOXA-24 pozitif olduğu, 74(%47.1) ünde blaOXA-23 ve blaOXA-235 birlikte iken blaOXA-24 pozitif olan19 izolatın 1'inde blaOXA-24 ve blaOXA-235 birlikte, 7' sinde blaOXA-23 ve blaOXA-24 ile birlikte ve 8 inde her 3 genin birlikte olduğu tespit ettik. Ayrıca ülkemizde daha önce çalışılmamış blaOXA-235 geninin blaOXA-23 den sonra en yüksek oranda tespit edilen karbepenamaz geni olduğunu bulduk. Ayrıca izolatların 56'sında (%35.7) TEM genini pozitif bulduk. Bunun yanısıra izolatların tamamında adeC geni tespit edilirken, adeB, adeR, adeA, adeS genleri sırasıyla %96.8, %95.5, %90.4 ve %74.5 oranında tespit ettik. Aminoglikozid direnci açısından incelendiğinde, en yüksek oranda (%68.2) armA metilaz geni tespit edilirken, AME genleri içinde en yüksek orana(%49) aph(3)1 in sahip olduğu bulduk. Kolistin direnciyle ilişkili pmrA genini ise %95.5 oranında pozitif tespit ettik. Çalşılan 157 izolatın PFGE analizi sonucunda 79 farklı pulsotip ortaya çıkarken,149 izolat %85 benzerlik seviyesinde 14 farklı PFGE grubunda(A-Y) kümelenirken 8 izolatın tamemen ilişkisiz olduğunu tespit ettik. C grubu (n=43), G grubu (n=27), D grubu (n=21) ana gruplar olduğu C grubunda özellikle yoğun bakım izolatlarının kümelendiğini gördük. İzolatların %94.9 unda tespit edilen klonal ilişki A.baumannii izolatlarının dağılımının büyük farklılıklar oluşturmadığını düşündürdü. Çalışmamızda rastgele seçilen 41 izolata uyguladığımız MLST analizi sonucunda 2 izolat ST718,1 izolat ST158 dizi tipine ait iken kalan 38 izolatın Avrupadaki en yaygın dizi tipi olduğu bilinen ST-2 dizi tipine sahip olduğunu gördük. Bu çalışmanın Türkiye'de A.baumannii infeksiyonlarının tedavisi ve önlenmesi için oluşturulacak politikalara ışık tutacağını düşünmekteyiz. Ülkemizde salgın oluşturan klonlar net bilinmemekteyken bu çalışmayla Avrupada en yaygın olduğu bilinen CC-2 klonunun ülkemizde de en yaygın klon olduğu sonucuna vardık.
Çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlarda yükleme dozu ile uygulanan kolistin tedavisinin etkinliği
Amaç: Bu araştırmanın temel amacı çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlarda yükleme dozu ile uygulanan kolistin tedavisinin etkinliğini saptamak, başka bir ifadeyle kolistin yükleme dozunun çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlara etkisini tespit etmektir. Ayrıca hastalara yükleme ile mortalite, tedavi sonrası mikrobiyolojik yanıt, nefrotoksisite ve nörotoksisite sıklığı arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Bu değişkenler arasındaki ilişkinin yanında kolistin yüklenen hastaların ilk CRP ve son CRP değerleri ile ilk PCT ve son PCT değerleri arasında değişim olup olmadığını ortaya çıkarmaktır. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Bu analiz kapsamında araştırmaya alınan hastaların yaşı, cinsiyeti gibi demografik özelikleri ve hastanın karşılaştığı risk faktörleri ve diğer değişkenlere ait verileri analiz etmek için SPSS (21.0) programı kullanılmıştır. Frekans analizi test edildikten sonra öncelikle tüm değişkenler için normal dağılım testi yapılmıştır. Veriler normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan analiz teknikleri kullanılmıştır. Bağımsız değişkenin (kolistin yükleme) bağımlı değişkenler (mortalite, mikrobiyolojik yanıt, nefrotoksite ve nörotoksisite yan etkileri ) üzerindeki açıklama gücünü bulmak için ise Ki-kare(Chi-Square) testi yapılmıştır. Ayrıca değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemek için de birbirleriyle ilişkili olan iki eş değişkene ait gözlemlenen değerler arasında anlamlı bir fark olup olmadığını tespit eden Wilcoxon testi yapılmıştır. Örneklem: 2011-2014 yılları arasında kolistin etkinliği ile 2015-2017 retrospektif olarak karşılaştırılması yapılması için çalışmaya Manisa Celal Bayar Hastanesinde yatan ve hastane enfeksiyonlarından –bakteriyemi, pnömoni, üriner sistem enfeksiyonları, yumuşak doku enfeksiyonları, santral sinir sistemi enfeksiyonları,diğer enfeksiyonlu kolistin yüklemesi yeterli dozda alan yetişkin hastalar örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Çoklu ilaç dirençli bakteriler, daha çok hastane enfeksiyonlarında görülmektedir. Bu çalışmada, hastalar hastaneye yattıktan sonra kolistin yüklemesi yapılmıştır. Hastaların %95,6'sı kolistin yüklemesinden önce bir antibiyotik kullanmıştır. Araştırmaya örnek alınan hastaların büyük bir kısmı 62 yaş ve üzeri grubu (% 52,3) ve büyük çoğunluğunu % 66,9 ile erkeklerden oluşmaktadır. Hastaların %39,9 oranında en fazla AYB bölümünde yattığı ve bu hastaların çoğu 30 günden az sürede hastanede yatmışlardır. Tedavi sonucu daha çok ölüm ile sonuçlanmıştır(%60,4). Hastaların geçmişte sahip olduğu hastalıklarda en çok nörolojik bozukluk görülmüştür(%25,5). Bu hastaların en fazla taşıdığı risk ise antibiyotik kullanımı( %10,7) ve periferik venöz kateter ( %10,6). Kolistin kullanıma en çok sebep olan bakteri Acinetobacter spp(%58,5) iken en çok görülen direnç ise XDR'dir (% 74,9). Kolistin kullanım nedenlerinden en fazla HGP/ VIP'dir( %48,9). Nefrotoksisite yan etki %53,3 civarında saptanmış ve bu etki en fazla ilk üç günde (%18,0) oluştuğu görülmektedir. Hastaların %39,6'sında mikrobiyolojik yanıt görülmüş ve mikrobiyolojik yanıtın en fazla 4-7 gün arası (%13,6) olduğu görülmüştür. Kolistin alan hastaların 99 tanesi (%30,7), sadece kolistin kullandığı, 168 tanesi (%52,0) ise tedavisini en az bir antibiyotik ile kombine olarak almıştır. 56 (%17,3) hastada ikili veya üçlü antibiyotik kombinasyonu uygulanmıştır. Sonuç: Kolistin yüklemenin nefrotoksisite, nörotoksisite ve tedavi sonucu üzerine etkisi istatistiksel olarak %95 güven aralığında p<0,05 düzeyinde pozitif anlamlı çıkmıştır. Fakat kolistin yüklemenin mikrobiyolojik yanıt üzerine etkisi anlamlı çıkmamıştır(p>0,05). Hem ilk ve son CRP, hem de ilk ve son PCT değerleri arasında düşüş tespit edilmiştir. Bu da kolistin yüklemenin CRP ve PCT değerlerinde azalması üzerine anlamlı bir etkisi var olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Kolistin Yüklemesi, Gram Negatif Bakteriler, Enfeksiyon
Diyabetik ayak enfeksiyon etkenlerinde güncel durum
Amaç: Diyabetik ayak yarası, diyabetle ilişkili hastanede kalış süresini en çok uzatan ve maliyeti en yüksek olan Diyabetes Mellitus komplikasyonudur. Travmatik olmayan ekstremite amputasyonlarının en sık nedenidir. Bu güncel çalışmada, antibiyotik seçimi, ekstremite kaybı ve maliyeti azaltmak için bir klavuz oluşturmak amacıyla merkezimizdeki diyabetik ayak enfeksiyon etkenlerinin mikrobiyolojik profilini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji kliniğinde 2016-2019 yılları arasında diyabetik ayak nedeniyle yatarak takip edilen 216 hastanın arşiv kayıtları incelendi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, diyabet tipi, süresi, tedavisi, komplikasyonları, önceki diyabetik ayak yarası ve cerrahi öyküsü, yara özellikleri, Wagner evrelemesi, antibiyotik kullanımı, laboratuar ve radyolojik bulguları, derin doku ve sürüntü kültürleri, antibiyogramlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada yer alan % 69,4'ü erkek, % 97,2'si Tip 2 diyabet olan 216 hastanın yaş ortalaması 62,06±11,09 yıl, ortalama diyabet süresi 16,9±8,41 yıl olarak bulundu. 173 adet derin doku kültüründe en sık Pseudomonas aeruginosa (% 16,5), Gram-pozitiflerden en sık Staphylococcus aureus (% 7,5) üredi. 172 adet sürüntü kültüründe en sık Enterococcus spp. (% 14,5), Gram-negatiflerden en sık Pseudomonas aeruginosa (% 10,4) üredi. Sürüntü kültürünün derin doku kültürüne göre uyumluluk oranı % 48,8 bulundu. Gram-negatiflere karşı en etkili antibiyotikler, karbapenemler, kolistin ve amikasin iken Gram-pozitiflere karşı en etkili antibiyotikler vankomisin, linezolid ve daptomisindi. Sonuç: Morbidite ve mortalitesi yüksek olan diyabetik ayak yarasının erken tanı ve takibi önemlidir. Her merkezin kendi mikroorganizma sürveyansını ve antibiyotik duyarlılık profillerini belirlemesi, multidisipliner yaklaşımla vaka takibi yapması ekstremite kaybını ve maliyeti düşürmede etkili olacaktır. Ampirik yaklaşımda, özellikle Pseudomonas'ı içine alan Gram-negatif bakterileri ve Gram-pozitif kokları hedef alan antibiyotik seçimi önemli gözükmektedir. Anahtar sözcükler: Antibiyogram, Amputasyon, Derin doku kültürü, Diyabetik ayak enfeksiyonu, Sürüntü kültürü.
Allojenik hematopoetik kök hücre transplant alıcılarında BK virus enfeksiyonlarının insidansı
BK virus (BKV) zarfsız ve ikosahedral kapsidi olan genomu sirküler, çift sarmallı bir DNA virusudur. BK virus ile ilişkili hemorajik sistit, hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastalarda yaygın görülen bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı allojenik hematopoetik kök hücre nakli yapılan pediatrik hastalarda real-time polimeraz zincir reaksiyonu ile BKV enfeksiyonlarının insidansını araştırmaktır. Çalışmaya Kasım 2018 ile Kasım 2019 arasında yaşları 11 ay ile 17 yaş arasında değişen 51 hasta dahil edilmiştir. BKV DNA'sının idrar ve kan örneklerinde tespiti için Bosphore® BKV quantification kit v1 (Anatolia Geneworks, Türkiye) kullanılmıştır. Toplam 51 hastada BKV enfeksiyon insidansı % 86.3 (44/51) bulunmuştur. Hastaların 40'ına (%78) allojenik ve 11'ine (%22) otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik HKHT yapılan 40 hastada BK virüri ve/veya viremi %85 (34) ve otolog grubunda %90 (10) oranında tespit edilmiştir. Hastaların 14'ü allojenik ve 4'ü otolog olmak üzere 18'inde (%35;18/51) idrar BK DNA viral yükü >107 kopya/ml üstünde olup preemptif tedavi başlanmıştır. Allojenik grupta BKV ile ilişkili hemorajik sistit insidansı %15 (6/40) bulunurken otolog grupta hemorajik sistit görülmemiştir. Nakil öncesi BKV pozitif olan 22 hastadan %41'inde (9), oysa BKV negatif olan 29 hastadan %27.5'inde (8) BK virüri yüksek düzeyde (>107 kopya/ml) bulunmuş olup nakil öncesi BKV pozitifliği yüksek virüri için risk olarak görülmektedir. Akut GVHD gelişen 6 hastanın %50'sinde (3) yüksek düzeyde BK virüri bulunurken, akut GVHD gelişmeyen 34 hastanın %32.3'ünde (11) daha düşük oranla BK virüri bulunmuş olup akut GVHD varlığı da yüksek virüri için risk faktörü olarak gözükmektedir. Preemptif tedavi uygulanan 18 hastanın 12'sinde (%66.6) hemorajik sistit gelişmesi önlenirken 6'sında (% 33.3) hemorajik sistit gelişmiştir. Hemorajik sistit gelişmeden önceki 2 hafta içinde idrarda viral yük 107-9 kopya/ml bulunmuş olup hemorajik sistit gelişmesi için prognostik bir gösterge olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarında BKV viral yükünün monitorizasyonu ile viral enfeksiyonların erken tanısı preemptif tedaviye zamanında başlanmasını sağlayarak hastalığın ilerlemesini önlemede etkili olacaktır.
Acil servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Acil servise başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastaların tanı, takip ve yatış sürecinde nelere dikkat edilmeli, hangi hastalardan kültür alınırsa bu hastaların tekrarlı başvurusu, uzun süren yatışları ve komplikasyonlarının önüne geçilir sorularına cevap aramayı, YDE'nin Acil Serviste yönetimiyle ilgili ek önerilerde bulunmayı amaçlamaktayız. Materyal ve Metot: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Aralık 2019-31 Temmuz 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmaya yazılı onam veren 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel olmayan Klinik Çalışmalar Etik Kurulundan onaya ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan başvuru anında tanı-takip-yönetim-yatış kararı için rutin tetkiklerin (biyokimya, hemogram ve sedimentasyon) yanı sıra alınacak olan kan örneklerinde CRP ve sedimentasyon bakıldı. Hastaya ait genel risk faktörleri ve YDE'ye ait risk faktörleri, son 1 ay içinde kullandıkları antibiyotikler, son 3 ayda Acil Servise başvuru sayıları, öykülerinde travma, cerrahi ya da hayvan ısırığının olup olmadığı sorgulandı. Hastalardan acilde kültür alınamadığı için yattıkları klinikte ya da takip edildikleri polikliniklerde gerek görülen hastaların kültürü alındı. YDE olan tırnaktan nativ yapıldı sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen YDE tanılı 60 hastanın 45'inin erkek (% 75), 15'inin kadın (% 25) olup yaş ortalamaları 58,03±17,28 iken, % 23,3 (n=14)'ünün 61 ila 70 yaş aralığında olduğu belirlendi. Hastaların tanıları incelendiğinde 60 hastanın 18'i apse,13'üselülit, 13'ü diyabetik ayak, beşi mantar, dörtü erizipel, ikisi dekübit yarası, ikisi karbonkül ve birer tane bülloz pemfigoid, greft rejeksiyonu, nekrotizan fasiyit tanısı aldılar. Tanı grupları ile yaş bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi(p>0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların 46 (% 76,7)'sının ek hastalık vardı. Hastaların 30 (% 50)'unda DM, 22 (% 36,7)'sinde HT bulgusuna rastlanırken, 10 (% 16,7) hastada KAH hastalık öyküsü olduğu tespit edildi. 65 yaş üzerinde olan hastalarda ek hastalık (p=0,025) ve HT (p=0,022) görülme sıklığı, 65 yaş ve altında olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi Çalışmamızda yer alan hastaların 11 (% 18,3) yatırıldığı, yatışı olan hastalardan bir (% 9,1)'inin Endokrinoloji, dört (% 36,4)'ünde Enfeksiyon hastalıkları, iki (% 18,1)'sinin Genel Cerrahi, dört (% 36,4)'ünün Ortopedi servisinde yattıkları gözlendi. Hastaların 17 (% 28,3)'sinde geçmiş hastalık öyküsü olduğu saptanırken, 15 (% 88,2)'ünde travma varlığı, birer hastada ise cerrahi (% 5,9), hayvan ısırığı (% 5,9) bulguları tespit edildi. Çalışmamıza dahil edilen hastalardan 37 (% 61,7)'sinden kan kültürü, 33 (% 55,0)'ünden ise yara kültürü alındı. Kan kültürü alınan hastalardan 29 (% 78,4)'unda üreme olmadı. Üç (% 8,1) hastada MRSA, 2 (% 5,4) hastada Staf. epidermis, birer hastada E.coli (% 2,7), gram pozitif koklar (% 2,7) ve S.aureus (% 2,7) üredi. Yara kültürü alınan hastalardan 10 (% 30,3)'unda üreme gözlenmezken, yedi (% 21,4) hastada MRSA, İkişer hastada ESBL-E.Coli (% 6,1), Morgonella-Morganii (% 6,1) ve S. Epidermidis (% 6,1), Birer hastada ise C. Albicans (% 3,0), Enterecoc (% 3,0), Enterecoccus Faecalis (% 3,0), Enterecoccus-acinetobacter (% 3,0), ESBL-Klebsiella (% 3,0), S.aureus (% 3,0), S. Hominis (% 3,0), S.aureus (% 3,0), Strep.agalactia (% 3,0) ve VRE üremesi oldu. Hastaların kan kültürü değişkeni ile yaş bulguları arasındaki farklılıklar anlamlı bulunmazken (p>0,05), yara kültürü alınan hastaların yaş ortalamaları, yara kültürü alınmayan hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Çalışma hastalarından 40 (% 66,7)'ına nativ yapılmazken, nativ yapılan hastaların 11 (% 55,0)'inde negatif, 9 (% 45,0) ise pozitiflik saptandı. Kadın hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,421) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,283), yatış varlığı (p=0,847) ve öykü varlığının (p=0,620) görülme sıklıkları yüksek ancak farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). Altmış beş yaş üzerinde olan hastalarda nativ negatif ve pozitif olmasına göre görülme sıklıklarının yüksek(p=0,482), son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,665), yatış (p=0,785) ve öykü varlığının (p=0,293)bulgularının görülme sıklarının ise düşük olduğu ancak istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05).Kan kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,313) ve öykü varlığı (p=0,382) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,518) ve yatış varlığının görülme sıklıkları yüksek olmasına karşın, elde edilen farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05).Yara kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının negatif ve pozitif olmasına göre karşılaştırıldığında (p=0,406), yatış (p=0,524) ve öykü varlığının (p=0,127) görülme sıklığının yüksek, son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,852) görülme sıklarının ise düşük olduğu gözlenmesine karşın, elde edilen farklılık anlamlı bulunmadı (p>0,05).Kan ve yara kültürü varlığı ile son 3 ayda acile başvuru sıklıkları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Kan ve yara kültürü alınan hastalarda laboratuar değerlerindeki farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. Hastaların Acil Servise başvurularında son 1 ayda antibiyotik kullanımları sorğulandı. Antibiyotik kullanımları incelendiğinde; 28 (% 75,6)'inde amoksisilik-klavulanik asit, ikişer hastada Meropem-linozolid (% 5,4) ve siprofloksasin- amoksisilik-klavulanik asit (% 5,4), birer hastada ise ertopenem (% 2,7), rifampisin (% 2,7), sefalosporin (% 2,7), tazocin (% 2,7) ve tigesiklin (% 2,7) kullandıkları gözlendi. Yatırılan hastaların son üç ayda Acile Servise başvuru sayısı 2 ve üzeri olma sıklığı anlamlı yüksek bulunurken (p=0,014), son bir ayda antibiyotik kullanım varlığı yüksek ancak anlamlı bulunamadı (p>0,05) Hastalarda ek hastalık varlığı tekil ve ikiden fazla olanlarda yatış varlığı daha sık gözlenmesine karşın elde edilen fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların labaratuvar bulgularında yatış varlığı olan hastalarda WBC, CRP düşükken, sedimentasyon bulguları daha yüksek bulundu (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Literatürde yumuşak doku enfeksiyonu tanılarında en sık görülen bakterilerle bizim kültürde ürettiklerimiz arasında farklılıklar tespit ettik. Aramızdaki bu farklılıkların, hastanemizde hastalara ampirik tedavi başlanıp bu tedavilere yanıt vermeyen, komplike enfeksiyon gelişen hastalardan kültür alınmasına ve buna bağlı antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine bağlıyoruz. Antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen hastaların buna bağlı çoklu Acil Servis başvuruları oluyor. Buradan yola çıkarak Acil Servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarını ayrıntılı değerlendirip ateş, beyaz küre yüksekliği, eşlik eden ek hastalığı olan hastalardan, doğru antibiyotik seçimi ve hastanın komplike yumuşak doku enfeksiyonuna gidişini, tekrarlı Acil Servise başvurusunu engellemek, uzun süren hastane yatışlarının önüne geçmek için yara ve kan kültürleri Acil Serviste alınmasının, hastaların bu kültür sonuçları ile gerekirse Ayaktan Parenteral Antibiyotik Tedavisi (APAT) planlanması için Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine yönlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Doku Enfeksiyonu, yara kültürü, kan kültürü, Risk faktörleri, Acil Servis, Tedavi.
Acil servise başvuran ve toplum kökenli pnömoni tanısı alan hastalarda 3 farklı pnömoni ağırlık indeksi ve proadrenomedüllin'in mortalite ile ilişkisi
ARKA PLAN: Toplum kökenli pnömoni (TKP) acil servislerde en sık görülen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Tedavi başarısızlığı yüksek morbidite ve mortalite oranları ile ilişkilidir. Bu nedenle TKP hastalarında mortaliteyi tahmin etmede, ayaktan tedavi edilen hastaların güvenli yönetiminde, hastaneye yatırılmada veya yoğun bakım ünitesine (YBU) alınmasında çeşitli kurallar geliştirip kılavuzlar yayınlanmaktadır. Bu amaçla son yıllarda birçok yeni biyobelirteçde araştırılmakta olup proadrenomedüllin (Pro-ADM) bunların en önemlilerindendir. AMAÇ: Bu araştırmada acil serviste TKP tanısı alan hastalarda pnömoni ciddiyet indeksi (Pneumonia Severity Index [PSI]), CURB-65 (konfüzyon, üre, solunum sayısı, kan basıncı, <65 yaş) ve SOAR(sistolik kan basıncı, oksijen saturasyonu, yaş, solunum sayısı) indeksi hesaplandı.Yukarıda bahsi geçen 3 skorlama sisteminin ve Pro-ADM seviyesinin hastaneye ve yoğun bakıma yatışı ve aynı zamanda 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki prognostik değerini araştırılmıştır. YÖNTEMLER: Bu çalışma prospektif, gözlemsel, tek merkezli, kesitsel bir çalışma olarak Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde yapıldı. Acil serviste TKP tanısı alan hastaların klinik skorları hesaplanmış, çalışmaya dâhil edilmesinde engel olmayan hastaların plazma Pro-ADM değerleri belirlenmiştir. Bu hastalar başvuru sonrası 28 günlük sürede mortalite açısından takip edilmişlerdir. BULGULAR: TKP tanılı toplam 90 hasta çalışmaya dâhil edilip 28 gün boyunca takip edildi. 28 günlük takip süresinin sonunda 20 (%22.2) hasta ölürken 70 (%77.8) hasta hayattaydı. Çalışmaya alınan hastalardan 57'si (%63.3) erkek, 33'ü (%36.7) kadındı. Yaşayan hastaların yaş ortalaması 68.3±10.4, ölenlerin yaş ortalaması 62.1±17.9 idi. Yaşayan 70 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 45.7±21.2, ölen 20 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 107.0±75.6 P <0.001 olarak bulunmuştur. Pro- ADM değeri ölenlerde, 28 günlük takip sonucu yaşayanlara göre daha yüksek olup mortalite ile ilişkili olduğu görülmüştür. Pro-ADM kesme değeri %75.0 sensitivite %21.4 spesifite ile 50 ng/mL bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucuna göre; acil serviste TKP tanısı alan hastalardan 28 günlük takip süreleri içerisinde ölmüş olan hastaların başvurudaki Pro-ADM seviyeleri anlamlı şekilde hayatta kalanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Pro-ADM seviyesi TKP tanılı hastalarda 28 günlük mortaliteyi öngörmede güvenilir bir belirteç olarak kabul edilmiştir.
Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların oluşumunu öngörmede nötrofil / lenfosit oranı prediktif bir parametre olarak kullanılabilir mi?
Amaç: Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların sıklığını değerlendirmede ve tedavi planlamasında nötrofil / lenfosit oranının prediktif değerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Böbrek taşı tanısı alan ve endikasyon dahilinde Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğimizde ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğinde perkütan nefrolitotomi (PNL) tedavisi uygulanmış olan toplam 335 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İdrar kültür sonuçları pozitif çıkan hastalar ve takibinde antibiyotik değişikliği yapılan hastaların verileri incelenip nötrofil lenfosit oranları hesaplandı. Bu hastalarda post operatif dönemde nötrofil / lenfosit oranına bakılarak enfektif komplikasyon öngörme sonuçları karşılaştırılmıştır. Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, Mann-Whitney U testi, ROC analizi, Youden indeksi metodu ve ki-kare testi ile analiz edildi. Bulgular: Medyan NLO, Postop sepsis olmayan hastalarda 2.4 (0.66-45.6) ve olan hastalarda 4.48 (1-33.14) olarak hesaplandı. Postop sepsis olan ve olmayan hastaların medyan NLO değerleri anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.026). Postop sepsis için için eğri altında kalan alan 0.697 olarak hesaplandı (p=0.026). NLO≥2.495 eşik değeri için duyarlılık %81.8 ve özgüllük %51.9 olarak hesaplandı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda NLO' nun, preop IKAB, postop IKAB, pelvis kültürü, postop ateş ve postop sepsisi öngörme yeteneği olduğu saptandı. NLO ≥2.495 durumunda geniş spektrumlu antibiyoterapi ile post op sepsis riski minimuma indirgenebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, sepsis, nötrofil lenfosit oranı