Cerrahi-plastik

Bu konu başlığı altında 100 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vajinal onarım ameliyatı geçiren kadınların yaşadıkları sorunlar ve etkileyen faktörlerin geriye dönük incelenmesi

Bu araştırmanın amacı vajinal onarım ameliyatı geçiren kadınların yaşadıkları sorunların ve vajinal onarıma sebep olan faktörlerin geriye dönük incelenmesidir. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışma Adıyaman ilindeki Özel Gözde Hastanesi'nde vajinal onarım operasyonu geçiren kadınlar üzerinde yapılmıştır. Araştırma Eylül 2017 - Ağustos 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu hastanede son bir yılda ameliyat olan 110 kadın araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Evrenin tamamı örnekleme alınmış, ancak çalışma 103 kadın ile tamamlanabilmiştir. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" ve "Ürogenital Problemler Formu" kullanılarak toplanmıştır. Veriler bilgisayar programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma için Etik Kurul onayı, kurum izni ve örneklem grubundan aydınlatılmış onam alınmıştır. Araştırma sonucunda kadınların çoğunlukla 18-49 yaş aralığında ve ev hanımı olduğu saptanmıştır. Kadınların tamamının en az 1 vajinal doğum yapmış olduğu, vajinal doğum esnasında yaşadıkları en büyük problemin genital bölgede yırtılma olduğu belirlenmiştir. Kadınların vajinal onarım ameliyatı öncesinde sık idrar yolu enfeksiyonu geçirme, idrar kaçırma, kabızlık, genital bölgede sarkma ve bazı cinsel ve psikolojik problemler yaşadıkları saptanmıştır. Kadınların yaşadığı tüm bu sorunlar nedeniyle günlük hayatlarının ve sosyal hayatlarının olumsuz etkilendiği, kadınların çok büyük bir kısmının kendilerinin geçirdiği vajinal onarım ameliyatını başkalarına da önerdikleri saptanmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda bazı önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşire; Ebe; Vajinal Onarım; Deformasyon; Ürogenital Problemler

CerrahiCerrahi-plastikCerrahi-ürogenital+7
Kübra Elçi
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yarık damak hastalarında cerrahi sonrası yara iyileşmesi ve endotelyal nitrik oksit sentaz genetik polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yarık damak, genellikle yenidoğan ya da bebeklik (infant) döneminde tanı alan konjenital bir kraniyofasiyal malformasyondur. Türk toplumu için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan bir çalışmada yarık damak ve/veya dudak nedeniyle tedavi edilen 1229 hastanın %45'inde dudak ve damak yarığı, %35,6'sında ise izole damak yarığı olduğu tespit edilmiştir. Yarık damak ve/veya yarık dudak anomalilerinin tek tedavisi cerrahi olup palatoplasti uygulanır. İdeal olarak 6–9 ay arasında palatoplastinin yapılması, bu sürenin 18 ayı geçmemesi önerilir. Cerrahiden sonra damakta ilgili segmentlerin çıkarıldığı bölgelerde bilateral yara iyileşmeye bırakılır. Kapanmaya bırakılan yara klinik pratikte ortalama 1-4 haftada iyileşirken bu süre hastadan hastaya değişebilir. Yara iyileşmesini etkileyen çevresel faktörler bulunduğu gibi genetik faktörler de bulunur. Endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) yapısal (konstitütif) nitrik oksit üretiminden sorumlu temel enzimlerden biridir. Nitrik oksit (NO), damar endoteli aracılığıyla organlara kan akışının devamlılığını ve yeni damar oluşumunu sağlar. eNOS proteinini kodlayan Nos3 geni silinen farelerde yapılan bir çalışmada, yara kapanma zamanının uzadığı, yeni damar oluşumunun bu genin bulunduğu yabanıl tip farelere göre anlamlı ölçüde geciktiği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda palatoplasti sonrası yara iyileşmesi sürecinde NOS3 geninin T(-786)C (rs2070744), 4b/a (intron 4 üzerinde 27bç-VNTR), ve ekzon 7'de G894T (Glu298Asp, rs1799983) polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya yarık damak anomalisi bulunan 112 hasta dahil edildi. Yara kapanması "normal" sürede (1-4 haftada) gerçekleşen 91 hasta Grup I, yara kapanmasında gecikme (> 4 hafta) olan 21 hasta Grup II olarak değerlendirildi. Genotipleme, polimeraz zincir tepkimesi (PCR) ve restriksiyon analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. Grup I ve Grup II arasında NOS3 T(-786)C ve 27-bç VNTR 4b/a genetik polimorfizmleri için alel ve genotip sıklıklarının dağılımlarında anlamlı farklılık saptandı, NOS3 G894T genetik polimorfizmi için ise, genotip ve alel sıklıklarının dağılımları gruplar arasında benzerdi. Sonuçlarımız, eNOS (NOS3) genetik polimorfizmlerinin palatoplasti sonrasında yara iyileşme sürecinin izleminde kullanılabilecek belirteçler olabileceğini ve ileri çalışmalarla desteklenirse eNOS'un olası bir tedavi hedefi olabileceğini düşündürmektedir.

Cerrahi-plastikEndotelyal nitrik oksit sentetazFarmakogenetik+7
İlter Değer
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Velofaringeal disfonksiyon tedavisinde uygulanan superior bazlı posterior faringeal flep cerrahisi sonrası flep patensisinin, konuşma sonuçlarının ve obstrüktif uyku apne riskinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, velofaringeal disfonksiyonlu (VFD) bireylerde superior bazlı posterior faringeal flep sonrası konuşma sonuçlarının, obstrüktif uyku apne riskinin, faringeal flebin ve velofaringeal anatomide meydana gelen değişimlerin objektif yöntemler kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, damak yarığı onarımı sonrası konuşma bozukluğu ile kliniğimize başvuran hastalar değerlendirilmiş olup, algısal değerlendirmede VFD bulguları mevcut, nazalans skorları 30 üzerinde olan ve dinamik manyetik rezonans görüntülemede (MRG) velofaringeal inkompetans saptanan bireyler, çalışmaya dahil edilmiştir. Submuköz damak yarığı olan, 4 yaşından küçük, sendromik tanılı, obstrüktif uyku apne (OUA) için yüksek riskli ve ortognatik cerrahi sonrası VFD gelişen hastalar çalışmadan dışlanmışlardır. Bu kriterlere uyan 72 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesinde algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG ve uyku anketi uygulanmıştır. Aynı cerrahi ekip tarafından hastalara superior bazlı posterior faringeal flep uygulanmıştır. Ameliyat sonrası 5. günde volumetrik MRG ve ameliyat sonrası 6. aydan sonra algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG, uyku anketi ve polisomnografi (PSG) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %46'sı kadın, %54'ü erkektir. Veau sınıflamasına göre %9'u Veau I, %44'ü Veau II, %34'ü Veau III ve %13'ü Veau IV olarak saptanmıştır. Hastaların ortanca pr􏰀mer palatoplast􏰀 yaşı 12 ay, ayrıca onarımların %52's􏰀 dış merkezde, %48'􏰀 kl􏰀n􏰀ğ􏰀m􏰀zde gerçekleşt􏰀r􏰀lm􏰀şt􏰀r. 60 hasta ped􏰀atr􏰀k yaş grubunda, 12 hasta yetişkin yaş grubundadır. Ortanca far􏰀ngeal flep uygulanma yaşı 􏰀se 7'd􏰀r. Amel􏰀yat önces􏰀 ve amel􏰀yat sonrası yapılan hem algısal konuşma hem nazometrik değerlendirme sonuçlarına göre, konuşmada 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı b􏰀r 􏰀y􏰀leşme gözlenm􏰀şt􏰀r (p<0.001). Hastaların d􏰀nam􏰀k MRG değerlend􏰀rmes􏰀yle ameliyat öncesi ölçülen ortalama 22 velofaringeal alanı 172.09 mm , ameliyat sonrası 17.39 mm olarak ölçülmüş̧ olup hastaların velofaringeal alanlarında 154.71 mm2 küçülme sağlanmıştır. Bu küçülme 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Velum ucunun poster􏰀or far􏰀ngeal duvara uzaklığı ameliyat öncesi ortalama 8.78 mm, ameliyat sonrası 1.71 mm olarak ölçülmüş̧ olup, ortaya çıkan 7.08 mm'l􏰀k fark 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastaların ölçülen ortalama velar açıları ameliyat öncesi ortalama 43.84°, ameliyat sonrası 32.3° ölçülmüş̧ olup, aradak􏰀 11.55° fark 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Volumetr􏰀k MRG değerlend􏰀rmes􏰀nde, hastaların ameliyat sonrası 5. gün ölçülen ortalama 33 flephacimleri3262.14mm,ameliyatsonrasıgeçdönemdeise697.67mm ölçülmüş̧olup flebin ortalama 2564.47 mm3'nün atrofiye gittiği gözlenm􏰀ş,̧ bu sonuç 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). PSG değerlendirilmesi sonucu 60 pediatrik hastanın 5'inde OUA saptanırken, 12 yetişkin hastanın h􏰀çb􏰀r􏰀nde OUA saptanmamıştır. Bu çalışma, ameliyat öncesi ve sonrası MRG ile faringeal flep hacminde, velofar􏰀ngeal alanda, velar açıda ve damağın poster􏰀or far􏰀ngeal duvara olan mesafes􏰀nde meydana gelen değ􏰀ş􏰀mler􏰀 objekt􏰀f parametrelerle ortaya koyan l􏰀teratürdek􏰀 􏰀lk çalışma özell􏰀ğ􏰀n􏰀 taşımaktadır. Sonuç olarak faringeal flep, velofaringeal anatomide meydana gelen değişimler neticesinde, konuşma sonuçlarını anlamlı bir düzeyde iyileştirmekte, düşük OUA insidansı ile velofaringeal disfonksiyonu başarılı bir şekilde tedavi etmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikRekonstrüktif cerrahi+4
Etkin Boynuyoğun
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Latissimus dorsi kas-deri flebi ile penis rekonstrüksiyonu: Klinik vakalar üzerinden diğer tekniklerle karşılaştırma

Penis rekonstrüksiyonu için birçok yöntem tanımlanmıştır. Özellikle serbest flepler fonksiyonel ve estetik olarak en uygun tedavi metotları olarak düşünülmüştür. Birçok seçenek serbest fleplerde tercih edilmiştir. Bu rekonstrüksiyonda ana amaç yeterli cinsel birleşmeyi sağlayacak ebatta penis dokusu sağlarken, idrar yolunun oluşturmak ve estetik olarak en benzer yapıyı sağlamaktır. Seçilen rekonstrüksiyon metodu aynı zamanda peniste sertliği sağlamalıdır. Kemik içeren flepler bunu sağlarken sadece yumuşak dokudan oluşmuş fleplerde yeterli sertliği sağlamak için içerisine penis protezi konmalıdır. Bu nedenle yumuşak dokunun bu protezi taşıyacak ebatta ve vasıfta olması gereklidir. Tüm bu özellikleri sağladığını düşündüğümüz latissimus dorsi serbest flebi ile penis rekonstrüksiyonu yaptığımız hastaların retrospektif analizi ile bu yöntemin sorgulanması yapıldı. 7 Aralık 2020 – 5 Nisan 2023 arasında ameliyat edilmiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Sonuçlar değerlendirildiğinde latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonu yapılmış hastalarda cinsel işlevi sağlayacak ebatta ve içerisine rahatlıkla penis protez yerleştirilecek yapıda bir doku elde edilmektedir. Ayrıca bu metot ile galans penis ve korana oluşturulmasında da herhangi bir sorun yaşanmamaktadır. Kendi vaka serimizde üretra oluşturmasak bile literatür bilgisi ve klinik tecrübelerden dolayı deri veya mukoza grefti kullanılması gerekecektir. Ancak bu durumda hastalarda yüksek oranda idrar fistülü veya idrar yolunda daralma saptanma ihtimali yüksektir. Literatürde diğer yöntemlerle yapılan penis rekonstrüksiyonlarında da yüksek oranda komplikasyonlardan bahsedilmektedir. Bu nedenle sadece üretra uzatılması yapılarak penil üretra yapılmamasının ve üretral açıklığın penoskrotal bileşkede olmasının daha uygun olacağına karar verildi. Tanımlanan bazı modifikasyonlarla beraber Latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonun fonksiyonel ve estetik olarak en uygun metotlardan biri olduğuna serimizin retrospektif araştırması sonucu karar verdik. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi flebi, penis rekonstrüksiyonu, penis protez, serbest flep, üretra rekonstrüksiyonu

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikLatissimus dorsi+7
Serdar Nazif Nasır
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Estetik cerrahi deneyime sahip bireylerde olumsuz çocukluk çağı yaşantıları, mükemmeliyetçilik ile beden imajı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmada temel olarak estetik cerrahi deneyime sahip bireylerde olumsuz çocukluk çağı yaşantıları, mükemmeliyetçilik ile beden imajı arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda estetik cerrahi deneyimine sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantıları ve mükemmeliyetçilik algılarının beden imajı üzerindeki yordayıcılığı incelenmiştir. Çalışmanın örneklemi 20-60 yaş arasında Türkiye'de yaşayan 173'ü kadın 62'si erkek olmak üzere toplamda 235 estetik cerrahi deneyime sahip bireyden oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmalar Ölçeği, Beden İmajı Ölçeği, Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği kullanılmıştır. Bulgularda nicel ölçme araçlarından elde edilen verilerin analizi sonucunda estetik cerrahi deneyime sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantıları ile beden imajı arasında negatif yönlü ilişkinin var olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışmada belirtilen örneklemde beden imajı ile mükemmeliyetçilik alt boyutlarından hata yapma endişesi, ailesel beklenti, ailesel eleştiri, yaptığından emin olamama ile negatif yönde; düzen alt boyutu ile pozitif yönde ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu araştırmada ayrıca, estetik cerrahi deneyimine sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantılarından fiziksel ihmal ve aşırı kontrol, mükemmeliyetçiliğin hata yapma endişesi, kişisel standartlar ve düzen alt boyutlarının beden imajını yordadığı sonucu ortaya çıkmıştır. Gelecek araştırmalar için estetik cerrahi operasyon planlayan ve/veya geçirmiş bireylerde çocukluk çağı travmalarının ve mükemmeliyetçiliklerinin ele alındığı nitel ve nicel yöntemlerin kullanıldığı klinik araştırmalar yapılması önerilebilir.

Beden imajıCerrahi-plastikEstetik deneyim+2
Eylem Kaptan
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ortognatik cerrahi hastalarında anestezi öncesi ve sonrası oklüzyon farklılıklarının ameliyat planlamasında kullanımının uzun dönem ameliyat sonuçları üzerine etkisi

Bu çalışmada, dik pozisyonda uyanıkken ve yatar pozisyonda genel anestezi altında meydana gelen sentrik ilişki değişiminin saptanarak ameliyat öncesi planda düzeltme yapılan hastaların uzun dönem sonuçları değerlendirildi. Yetmiş-üç Sınıf III kapanış bozukluğu olan, çift çene ameliyatı planlanan hastaların 25'ine anestezi öncesi dik pozisyonda ve anestezi sonrası yatar pozisyonda kesici dişlerdeki sentrik ilişki değişimi ölçülerek ameliyat öncesi plan bu doğrultuda düzeltildi. 48 hasta düzeltme yapılmadan ilk plana uygun olarak ameliyat edildi. İki grup arasında cerrahi sonrası ortodontik tedavi süreleri ve sefalometrik parametre değişimleri karşılaştırıldı. İntraoperatif düzeltme yapılan hastalarda cerrahi sonrası ortodontik tedavi süresi anlamlı olarak azaldı. Sefalometrik incelemede, intraoperatif düzeltme yapılan hastalarda A noktası sagittal düzlemindeki hareketinin ameliyat öncesi plana uyumu, kontrole göre anlamlı olarak arttı. Genel anestezi altındaki hastada sentrik ilişki posterior değişimi basit bir yöntem olan ısırtma mumu ile saptanarak planın bu doğrultuda düzeltilmesiyle, cerrahi sonrası istenmeyen oklüzal ilişkiler önlenebilir ve cerrahi sonrası ortodontik tedavi süreleri azaltılabilir.

AnesteziCerrahi-plastikMaksilla+3
Efe Şimşekcan
Hacettepe University
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Estetik cerrahi olan kadınların toplumsal cinsiyet rol tutumları ile fonksiyonel olmayan tutumlarının belirlenmesi

Bu araştırma, estetik cerrahiye olan kadınların toplumsal cinsiyet rollerinin ve fonksiyonel olmayan tutumlarının belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı'na estetik cerrahi olan 140 kadınla Ankara ilinde 21 Mayıs-31 Aralık 2018 tarihlerinde yürütülmüştür. Veri toplamada, Tanıtıcı Özellikler Formu, Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği ve Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği kullanılmıştır. Örnekleme alınan kadınların yaş ortalamasının 32,57±11,42 ve %53,57'sinin üniversite ve üzeri eğitime sahip olduğu belirlenmiştir. Kadınların çoğunluğunun sonradan ortaya çıkan bir nedenden dolayı estetik amacıyla kendi kararları ile hastaneye başvurduğu belirlenmiştir. Kadınların %64,29'unu bu durum nedeniyle günlük yaşamlarının etkilendiğini ifade etmiştir. Kadınların %68,73'ünün dışarıdan gelen tepkilerin alay/gülme şeklinde olduğunu belirtmiştir. Çalışmada kadınların Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 167,68±18,58 ve Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği puan ortalaması 203,54±33,46'dır. Eğitim düzeyi yükseldikçe toplumsal cinsiyet rolü bağlamında daha eşitlikçi bir tutum sergilendiği belirlenmiştir. Ayrıca hastaneye estetik amaçlı başvuran kadınların hastalık nedeniyle başvuran kadınlara göre daha eşitlikçi tutumunda oldukları saptanmıştır. Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği ile Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Eşitlikçi bir tutuma sahip kadınların özellikle onaylanma ihtiyacı hissettikleri ve mükemmeliyetçi bir tutum edindikleri görülmüştür. Kadınların estetik cerrahiye başvuru sürecinde farklı faktörlerden etkilendikleri ve fonksiyonel olmayan inançlara sahip olabilecekleri görülmüştür. Bu nedenle estetik cerrahi nedeni ile başvuran kadınların preoperatif süreç boyunca biyopsikososyal yönden kapsamlı bir değerlendirme ve hemşirelik bakımı önerilmektedir.

Cerrahi-plastikCinsel kimlikCinsiyet rolleri+3
Özlem Göksu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Volumetrik rinoplasti konsepti ve düşük ile yüksek başlangıçlı lateral osteotomi uygulanan redüksiyon rinoplasti hastalarında karşılaştırılması

Burun estetiğinin burundan nefes alma üzerine etkisi, literatürde onlarca yıldır tartışılan bir konudur. Bu konuyu aydınlatmak adına randomize prospektif kontrol bir klinik çalışma planlanmıştır. Burundan nefes alma problemi olmayan 46 kadın redüksiyon rinoplasti hastası üzerinde yapılan bu çalışmada hastalar iki gruba ayrılmış ve ilk gruba yüksek başlangıcı lateral osteotomi, ikinci gruba düşük başlangıçlı lateral osteotomi uygulanmıştır. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ayda hastalar, NOSE testi, akustik rinometri ölçümü, rinomanometri ölçümü ve maksimum nazal inspiratuar akım (PNIF) ölçümü ile değerlendirilmiştir. Nazal hava yolu açısından her iki grup arası istatistiksel anlamlı fark gözlenmemiştir (p0,05). Ayrıca her iki grubun kendi içerisinde ameliyat öncesine göre nefes alma paternleri de bir miktar daha iyi olmakla beraber burada da istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p0,05). Bu durum, yani redüksiyon rinoplasti varlığında nazal hava akımının korunmasını sağlayan prensipler 'Volumetrik Rinoplasti' adı altında tartışılmıştır.

Cerrahi-kulak-burun-boğazCerrahi-plastikNazal kavite+2
Haldun Onuralp Kamburoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yağ transferi; Parotidektomi sonrası estetik ve fonksiyonel sonuçlar

Çalışmamızda parotidektomi sonrası rekonstrüksiyonda kullanılan en blok ve lipoenjeksiyon yöntemleriyle yağ grefti uygulamalarının; parotidektomi sonrası rekonstrüksiyon yapılmayan hastalara göre Frey Sendromu'nu önleme ve yüzdeki kozmetik deformiteleri düzeltmedeki etkisinin istatistiksel olarak incelenmesi hedeflendi. Parotiste preoperatif İİAB/MRG bulguları ile benign kitlesi olan, 18-65 yaş aralığında 77 hasta çalışmaya dahil edildi ve 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e yalnız parotidektomi yapılan 30 hasta, Grup 2'ye parotidektomi sonrası en blok yağ grefti uygulanan 26 hasta, Grup 3'e ise lipoenjeksiyon yöntemiyle yağ grefti uygulanan 21 hasta alındı. Tüm gruplarda hastalara; postoperatif 1. yılda Frey Semptomları sorgulaması, Minor Testi, Vizüel Analog Skala ile estetik durumunun skorlaması yapılarak, postoperatif komplikasyonların tamamı kaydedildi. Grup 2 ve 3'teki hastalara ise çıkarılan tümör hacmi, konulan yağ grefti hacmi, postoperatif 1. hafta ve 1. yılda MRG ile yağ greftinin hacim ölçümü yapılarak rezorpsiyon oran hesaplaması, postoperatif 24. saatte donör sahada Wong-Baker ağrı skorlaması yapıldı. Tüm gruplarda intraoperatif tümör hacim ortalaması 18±10,8 cm3 hesaplandı; 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,754). Grup 2'deki hastalarda ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi 23±7,59 cm3, Grup 3'teki hastalarda 15±7,34 cm3 bulundu; Grup 2'deki ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi, Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p:0,010). Bu verilere göre intraoperatif tümör hacmine oranla Grup 2'de %13,7 fazla yağ grefti konulduğu, Grup 3'te ise %24,5 daha az hacimde yağ grefti ile düzeltme yapıldığı hesaplandı. Grup 2 ve 3'teki hastaların ortalama yağ grefti rezorpsiyon oranları sırasıyla %50,75±21,20 ve %48,59±17,93 olarak hesaplandı ve yüzdeler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,711). Grup 2'deki hastalarda yağ grefti alımında harcanan süre, Grup 3'teki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha uzun bulundu (p:0,046). Grup 2'deki donör sahadaki kanama miktarının Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Wong-Baker skorlamasına göre Grup 2'de donör sahada ağrısı olan hasta sayısı, Grup 3'teki donör sahada ağrısı olan hasta sayısına göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p: 0,030). Grup 2 ve 3'teki hastaların VAS skorlarının, Grup 1'deki hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Grup 2 ve 3'teki hastalar arasında ise anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Grup 2 ve 3'teki hastalarda Frey Sendromu'na yönelik semptomların ve Minor Testi pozitifliğinin olmadığı, Grup 1'de Frey Sendromu semptomlarının ve Minor Testi pozitifliğinin Grup 2 ve 3'e göre anlamlı derecede fazla görüldüğü tespit edildi (p: 0,019). Anahtar kelimeler: Parotidektomi, yağ grefti, Frey Sendromu, kozmetik, rekonstrüksiyon

Adipoz dokuCerrahi-kulak-burun-boğazCerrahi-plastik+3
Merve Tunca
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uzun doku nakli için traksiyon kuvvetleriyle damar uzatma tekniğinin araştırılması

Doku genişletme ve distraksiyon osteogenezis gibi tekniklerde olduğu gibi, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonunun mümkün olduğunu bilmekteyiz. Damar defekti veya flep cerrahisinde pedikülün kısa kalması gibi damar uzunluğunun yetersizliğine bağlı durumlarda yeterli damar uzunluğunu sağlamak için ek işlemlere ihtiyaç vardır. Aynı zamanda alıcı damar yokluğu, damarsal patolojiler gibi durumlarda mikrocerrahi anastomoz tekniği mümkün olmayabilmektedir. Bütün bu sorunlara bir çözüm arayışı içinde, damar uzunluğunun yetersiz kaldığı durumlarda, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonu ve elde edimi prensiplerinden yola çıkarak, sıçan femoral arter ve venine daha önce uygulanmamış bir teknik olarak bir internal maksillofasiyal distraksiyon cihazı ile günlük traksiyon uygulanıldı. Deney sonunda damarın uzunluğuna, kan akımına (patensine) ve histolojik yapısına olan etkileri ve biyokimyasal etkiler değerlendirildi. 15 kontrol ve 15 deney hayvanı olmak üzere toplam 30 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında distraksiyon cihazı yerleştirilen deneklerin sol taraflı femoral damarlarına 10 gün boyunca günde 1 milimetre olmak üzere traksiyon uygulandı. Kontrol grubuna ise damar izolasyonu dışında herhangi bir işlem uygulanmadı. Sonuç olarak, traksiyon uygulanan damarlarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzunluk elde edildiği görüldü. (Kontrol= 12.86 mm, Deney=21.93 mm, p<0.05) Kontrol grubunda hiçbir denekte tromboz izlenmedi (n=0). Traksiyon grubunda % 20 oranında arter ve ven birlikte trombozu izlendi. (n=3) İzole arter veya ven trombozu görülmedi. Kan akımı olarak kontrol ve deney grubu arasında istatistiksel anlam saptanmadı. (p>0.05) Yapılan mikroanjiyografik çalışmalarda kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Histolojik çalışmalarda, Hematoksilen-Eozin ile boyanan örneklerde traksiyon grubunda bulunan femoral arter ve ven kesitlerinde damar duvarında kalınlaşma, perivasküler PMNL infiltrasyonu izlendi. Kan akımının olmadığı deneklerde (n=3) damar içi trombozla uyumlu görünüm izlendi. Yapılan biyokimyasal çalışmalarda kontrol ve traksiyon grupları arasında, hemolizat MDA, doku MDA, serum, hemolizat ve doku SOD, plazma VEGF ve AT-III oranları karşılaştırıldığında anlamlı bir istatistiksel fark saptanmadı. Uygulanılan bu yöntem, damar cerrahisinde, patens kaybı olmadan damar uzunluğu elde edilebilirliği açısından pilot bir çalışma olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin pratik uygulamaya geçebileceği kanısındayız.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+4
Çağıl Meriç Erenoğlu
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amniyotik membran ile yapılan yeni mikrovasküler anastomoz modeli

Teknolojinin de gelişmesiyle birlikte özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ciddi travmalar sonrası uzuv kayıpları gelişen tekniklerle azalmaya başlamış ve uzuv kurtarıcı cerrahiler ön plana çıkmaya başlamıştır. Uzuv kurtarıcı cerrahilerin artması mikrocerrahi tekniklerin ilerlemesi ile paralel olarak ilerlemiştir. Mikrovasküler anastomoz tekniğinin tanımlanması, mikrocerrahide en kritik cerrahi basamaklarından biri olmuştur. İlk damar anastomoz tanımı Alexis Carrel tarafından yapılmıştır (1). Carrel tarafından ortaya konulan prensipler doğrultusunda ilerleyen mikrocerrahi deneyimi, gelişen teknolojiyle birlikte yeni sütür materyalleri, cihazlar ve ilaçların bulunmasıyla yeni anastomoz yöntemlerinin tanımlanmasına neden olmuştur. Yeni yöntemlerin araştırılmasındaki temel amaçlar anastomoz sonrası damar patensini en yüksek yapan, damarı normal anatomisine en uygun Şekilde iyileştirici, lümende en az trombus oluşturucu, kolay öğrenilebilir ve hızlı uygulanabilir, maliyeti en ucuz anastomozu sağlayıcı yöntemleri geliştirmektir. Bütün bu amaç ıĢığında daha önce uygulanmamış bir model olarak amniyotik membran kullanılan anastomoz modeli uygulandı. 11 kontrol ve 11 deney hayvanı olmak üzere toplam 22 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında tek taraflı femoral arterleri kesilerek amniyotik membranın az sayıda dikişle kombine edildiği anastomoz modeli uygulandı. Kontrol grubuna ise konvansiyonel anastomoz tekniği uygulandı. Deney sonunda yapılan modelin damarların patensi ve histolojik yapısına olan etkileri değerlendirildi. Sonuç olarak, tüm anastomozlarda radyolojik ve makroskobik olarak patens saptandı. Hiçbir denekte tromboz veya anevrizma izlenmedi (n=0). Yapılan anjiyografik çalışmada kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Deney grubunun anastomoz süresi istatistiksel olarak anlamlı Şekilde daha kısa sürede tamamlanmıştır. Histolojik çalışmalarda, anti-e-NOS boyama sonucunda deney grubunun endotelinin anlamlı olarak fazla boyandığı saptandı. Uygulanılan bu yöntem, mikrovasküler cerrahide, yeni bir anastomoz modelini tanımlamakta olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin klinik uygulamaya geçebileceği düşünülmektedir.

AmnionAnastomozCerrahi+3
Burak Sercan Erçin
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanda posterior uyluk perforatör propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi

Günümüzde doku kayıplarının onarımı için perforatör ve propeller flepler fleplerin uygulanma sıklığı giderek artmaktadır. Bu fleplerin operasyonu tecrübe ve titiz cerrahi gerektirmektedir. Flebin damar çevresi güzel serbestleştirilmediğinde veya serbestleştirme iyi olsa dahi rotasyondan dolayı çeşitli komplikasyonlar yaşanmaktadır. Araştırmamız "Sıçanda posterior uyluk perforator propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi" ile bu tip hastalarda verici sahaya ait besleyici damarların korunması ve flebin besleyici damarı ortaya konularak defekte yakın bir alanda propeller (pervane) şeklinde döndürülerek mikrocerrahi anastomoza gerek kalmayacak şekilde defekt rekonstrüksiyonu amaçlanmıştır. Alt ekstremite rekonstrüksiyon cerrahisinde damar spazmı ve tromboz flep kayıplarının en önemli sebeplerindendir. Serbest fleplere alternatif olan perforatör propeller fleplerde de bu sebeplere rastlanmaktadır. Literatürde botulinum toksininin flep yaşayabilirliğine ve damar üzerine etkisi çeşitli yayınlarla araştırılmıştır. Botulinum toksininin flep yaşayabilirliği ve damar spazmını önleyici etkileri bilinmektedir. Bu çalışmamızda propeller fleplerle yapılabilecek bir rekonstrüksiyon cerrahisi sonrasında gelişebilecek komplikasyonları engellemek için botulinium toksini önleyici etkisinden faydalanılmıştır. Çalışmada 20 adet sıçan 90° ve 180° döndürülen flep grupları randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki uyluk bölgesi posteriorundan 2x2 cm boyutlarında flepler tasarlandı. Cerrahi işlemden önce sağ biceps femoris kasına enjeksiyonla ve flep altına infiltrasyonla toplamda 10 IU botulinum toksin tip-A enjeksiyonu yapıldı (6 IU kasa, 4 IU infiltrasyon olarak). Kontrol grup olarak diğer bacağa toplamda 1 ml serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 5 gün sonra sağ uyluk posteriorda superiordan insizyonlara başlanıp flebin besleyici perforatör damarına ulaşıldı. Flepler kaldırıldıktan sonra 90,180 derecelerde saat yönünde döndürülerek yeni yerine dikildi. Daha sonra fleplerin 1.,3 ve 7. günlerde fotoğrafları çekilip flep yaşayabilirliği değerlendirildi. 7. Günden sonra flep damarı ile birlikte alınıp histolojik çalışmalar (Hematoksilen Eosin ve İmmünhistokimyasal boyalarla (VEGF, iNOS boyamalar yapılarak) ile doku nekrozu, epidermal kalınlık, kollojen miktarı, granülasyon dokusu, inflamatuar hücreler ve skar dokusu değerlendirildi. H&E ve Mallori Azan ile boyanmış bütün preperatlar, derideki yara yeri iyileşmesini değerlendirmek için nekroz, ödem, PMN infiltrasyonu, kollojen yoğunluğu, damarlanma, sağlıklı glandula sebasea yoğunluğu açısından histopatolojik olarak modifiye Verhofstad skorlaması ile değerlendirilmiştir. Preperatlara modifiye Verhofstad skorlaması yapılarak skorların ortalamaları hesaplandığında, bu skorlamayla nekroz açısından 90° sağ, 180° sağ arasında istatiksel farklılık gözlemlenmedi (p>0.05) . 90°sol ve 180° sol diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek saptandı (p <0.05). Ödem ve polimorfonükleer lökosit (PMN) infiltrasyonu sonuçlarında ise 90° sol ve 180° sol arasında istatiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0.05) Kollojen yoğunluğunda 90° sağ ve 180° sağ arasında anlamlı fark yoktu. (p>0.05). 90° sol ve 180° sol diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Kıl kökü yoğunluğu ortalamalarına göre 90° sağ ve 180 ° sağ ortalamaları istatiksel anlamlı derecede diğer 2 gruptan yüksektir (p <0.05). 90° sol ve 180° sol arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Damarlanma açısından 90° sağ ve 180° sağ gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p <0.05). Mallory Azan ile boyalı her gruptan 2 farklı preparatlardaki epidermis kalınlığı 2 ayrı histolog tarafından ölçülerek ortalamaları hesaplandı. Grup 90°sol, 90° sağ, 180° sağ arasında anlamlı fark saptanmadı. (p>0.05). 180° sol grupta epidermis kalınlığı diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05) Bulguların ışığında, perforatör propeller flebinde cerrahi öncesi botulinum toksini uygulanması komplikasyon önlenmesi ve yara iyileşmesi açısından botulinum toksin uygulanmayan gruba göre anlamlı etkisinin olduğu ve flep cerrahisi öncesi flep koruma amaçlı kullanılabileceği kanaatine varıldı.

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+2
Mehmet Erdem
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda göğüs ön duvarına verilen radyoterapinin stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kası üzerine etkisi

Amaç: Toraks bölgesinin rekonstrüksiyonunda latissimus dorsi kas flebi uzun zamandır kullanılmaktadır. Yara yatağının enfektif olması, onkolojik süreçlerden sonra bu bölgeye verilen radyoterapi bu kas flebini kullanırken karşılaşılabilecek zorluklardan birkaçını oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapinin olumsuz lokal yan etkilerini gidermek ve yara iyileşmesine yardımcı olmak adına birçok tedavi stratejisi sunulmasına rağmen; kesin bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. Mezenkimal kök hücreler trofik faktörler salgılayarak yara iyileşmesini ve doku rejenerasyonunu indükleyen bağ dokunun temel yapıtaşlarından biridir. Çalışmamızda mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon latissimus dorsi kasına enjekte edilerek; radyoterapinin latissimus dorsi kas flebi üzerinde oluşturabileceği yan etkilerdeki değişikliği histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak araştırmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Bu çalışma, her grupta 10 (n=10) sıçan olmak üzere 3 grup oluşturularak 30 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların omentum yağ dokusu alınarak Histoloji Anabilim Dalı tarafından mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon hücresel pelleti elde edildi. Bu hücresel pellet cerrahi ekip tarafından göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasına homojen olarak intramusküler enjekte edildi. Grup I: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunan latissimus dorsi kası transpoze edildi; Grup II: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze edilen latissimus dorsi kasına; transpoze edildikten 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı; Grup III: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze getirilen latissimus dorsi kasına stromal vasküler fraksiyon enjekte edildi. Bu işlemden 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı. Cerrahi işlemleri takip eden 3. ayda her üç grubun transpoze edilen latissimus dorsi kaslarının EMG testi ile ampitüd ve latans parametreleri hesaplandı. Sıçanlar sakrifiye edildikten sonra göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasından alınan örnekler histopatolojik incelemelerle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan ratlara uygulanan işlemler sonrası EMG'de latans ve amplitüd parametreleri değerlendirildi. Grup I ratlara ait latans ortanca değeri 1,09 (0,96-1,35), Grup II 1,05 (0,91-1,45), Grup III 1,08 (0,81-1,59) olarak belirlendi. Grup I ratlara ait amplitüd ortanca değeri 7,14 (2,49-11,55), Grup II 3,65 (2,12-16,20), Grup III 7,10 (2,60-22,96) olarak belirlendi EMG sonuçlarının Grup I ve Grup II arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0,05). EMG parametrelerinin Grup II ve Grup III arasında dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Histopatolojik parametrelerin grup içindeki ortalamaları ele alınarak gerçekleştirilen karşılaştırmalarda atrofi ve fibrozis derecesi Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,019; p=0,015). Grup I ve Grup II arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup III'te Grup II'ye göre atrofi ve fibrozis derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,029). Grup II ve Grup III arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada deneysel model üzerinde stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kasının radyoterapinin oluşturduğu atrofi ve fibrozis histopatolojik parametreleri açısından etkinliğinin arttığını gösterdik. Göğüs ön duvarı yumuşak doku rekonstrüksiyonunda stromal vasküler fraksiyon klinik uygulanmasının radyoterapinin oluşturabileceği yan etkilerin azaltılması üzerine olumlu katkıları ileri araştırmalarla desteklenebilir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikGöğüs+7
Arda Soylu
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metilkobalamin ve takrolimus içeren Polikaprolakton (PCL) nanofiberlerin periferik sinir rejenerasyonuna etkilerinin karşılaştırılması

Periferik sinir yaralanmaları sık görülen; etkilenen hasta grubunda, duyusal ve motor fonksiyonlarda kayba neden olabilen bir durumdur. Kusursuz yapılan cerrahiler sonrasında bile motor ve duyusal fonksiyonlarda tatmin edici sonuçlara ulaşılamayabilir. Periferik sinir yaralanmalarının tam olarak iyileşmemesi genellikle etkilenen uzuvlarda uyuşma, kronik ağrı , duyusal ve/veya motor fonksiyonlarda azalma gibi birçok olumsuz sonuca yol açmakta ve bu nedenlerle periferik sinir yaralanmaları dünya çapında bir klinik sorun teşkil etmektedir. Tam anlamıyla başarılı olarak uygulanabilecek farmakolojik ajanın bulunması için güncel araştırmalar bu yöne doğru evrilmiştir. Bu araştırmalardan bir tanesi de nanoteknoloji ve bu yöntemle üretilen nanomateryallerdir. Çalışmamızda periferik sinir rejenerasyonuna farklı mekanizmalar üzerinden katkı yapan metilkobalamin ve takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının etkilerinin karşılaştırılaştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 8'er adet sıçan olacak şekilde 6 grup oluşturularak işlemler gerçekleştirildi. Tüm gruplarda anestezi altında sıçanların sol siyatik siniri dorsal yaklaşım ile eksplore edildi ve Grup 1 hariç diğer tüm gruplarda sol siyatik trifurkasyonunun 1 cm proximalinde mikroskop altında mikromakas ile tam kat düz kesi yapıldı. Kesi sonrası aynı seansta siyatik sinir 9/0 nylon dikişler ile epinöral onarım yapılarak koaptasyon sağlandı. Grup 2 için sadece epinöral onarım yapıldı. Grup 3 için epinöral onarım hattı etrafına elektro-eğirme yöntemi ile üretilen PCL sinir sargısı sarıldı. Grup 4 için epinöral onarım hattı etrafına içerisinde Metilkobalamin bulunan, Grup 5 için Takrolimus bulunduran, Grup 6 için hem Metilkobalamin hem de Takrolimus bulunduran PCL nanofiber sinir sargıları sarıldı. Sıçanlar 8 hafta süre ile takip edildi. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce fonksiyonel değerlendirme için yürüme testi ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapıldı. Sakrifikasyon anestezi altında gerçekleştirildikten sonra sol siyatik sinirden örnek alınarak histopatolojik inceleme yapıldı. Bilateral gastroknemius kasları origo-insersiyolarından ayrılarak hassas laboratuvar terazisi ağırlıkları ölçüldü ve gastroknemius kas ağırlık indeksi hesaplandı. 8. hafta sonunda yapılan değerlendirmelerde siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en iyi SFI değeri Grup 4'te bulundu. Siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında sham grubuna en yakın, en iyi gastroknemius kas ağırlık indeksi değerleri Grup 4 ve 5 'te bulundu. Grup 4 ve 5 arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.600). Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama latans süreleri; 1,42±0,13 , 2,15±0,47 , 1,83±0,22 ,1,63±0,22 , 1,74±0,25 , 1,82±0,16 ms olarak bulundu. Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama amplitüd değerleri; 11,91±2,30 , 3,59±0,76 , 4,86±3,71 , 9,27±2,41 , 7,75±2,51 , 5,62±3,37 mV olarak bulundu. Histopatolojik değerlendirmede ortalama fibrozis değeri Grup 5'te en düşük olarak bulundu. İnflamasyona bakıldığında Grup 5 ve 6'da diğer gruplara göre daha az inflamasyon görüldü. Grup 4 ve 5'te aksonal dejenerasyon derecesi %50'den fazla olan sıçan görülmedi. Ortalama vaskülarizasyon değerinin en yüksek Grup 3'te olduğu ve Grup 4,5 ve 6'nın da benzer vaskülarizasyon değerlerine sahip olduğu görüldü. Gruplar mm2 'deki aksonal yoğunluk açısından karşılaştırıldığında en fazla ortalama akson sayısının Grup 5'te olduğu görüldü. Fasiküler organizasyon bozukluğunun siyatik sinire tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en az Grup 4'te olduğu görüldü. Grup 4'te %50 fazla fasiküler organizasyon bozukluğu bulunan sıçan görülmedi. Sonuç olarak hem metilkobalamin hem takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının ayrı ayrı kullanıldığında fonksiyonel ve histopatolojik olarak sinir rejenerasyonuna olumlu katkıda bulunduğu görüldü. İki ajan fonksiyonel ve histopatolojik olarak karşılaştırıldığında sinir rejenerasyonu açısından birbirlerine belirgin üstünlüğü olmadığı görüldü. Metilkobalamin ve takrolimusun birlikte kullanımının sinir rejenerasyonu üzerinde sinerjistik bir etki yaratmadığı ve sinir iyileşmesi için olumlu katkıları bulunmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı gözlemlendi.

Cerrahi-plastikMetilkobalaminNanolif+5
Mahmut Tekecik
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aselüler matriks, nanofiber polilaktik asit ve aselüler matriks içeren nanofiber polilaktik asitin silikonlarda kapsül kontraktürü üzerine etkisi ve bu etkilerin karşılaştırılması

GİRİŞ: Estetik meme büyütme ve implant bazlı meme rekonstrüksiyonunun gün geçtikçe yaygınlaşması bu operasyonların getirdiği komplikasyonları yönetme zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. İmplant etrafında oluşan kapsül yapısının patolojik bir şekilde kontrakte olması ağrı, şekil bozukluğu ile kendini gösterebilir ve tekrar operasyon endikasyonu yaratabilir. Kapsül kontraktürünün azaltmak için biyolojik meshler yaygın olarak kullanılmaktadır. AMAÇ: Giderek yaygınlaşan biyolojik mesh kullanımında dermal komponentli aselüler matrikslerin maliyeti fazla olduğu için dermal komponentten üretilmeyen aselüler matriksler maliyet etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda koyun mide submukozasından üretilen aselüler dermal matriks olan Endoformun etkinliğini çalışmak bu etkinliği sentetik mesh olan polilaktik asit (PLA) ile karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Her grupta 7 rat olacak şekilde 4 grup 28 rat üzerinde çalışma yapıldı. Ratların dorsal bölgelerine kas altı silikonlar yerleştirildi. 1. grupta sadece silikon, 2. grupta PLA ile sarılı silikon, 3. grupta aselüler matriks ile sarılı silikon ve 4. Grupta ise aselüler matriks yüklü PLA ile sarılı silikon kullanıldı. Operasyon sonrası ratlar 8 hafta boyunca eşit ve optimal şartlar altında takip edildikten sonra tekrar operasyona alınıp cilt, kapsül ve silikon enblok şekilde eksize edilerek histopatolojik incelemeye gönderildi. BULGULAR: Grup 2'de Grup 1'e göre istatistiksel olarak daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis olduğu belirlendi (p=0,015). Grup 1 ve Grup 3 arasında inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiogenez, fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu sonuçlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup 2'de Grup 3'e göre granülasyon dokusu daha yüksek oranda tespit edildi (p=0,029). Grup 2'de Grup 3'e göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis, orta-belirgin derece yabancı cisim reaksiyonu olduğu belirlendi (p=0,005). Grup 1 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 3 ve Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,006). Grup 3 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,042). SONUÇ: PLA'nın fibrozisi arttırdığı, aselüler matriksin kapsül kalınlığını arttırdığı ve PLA'nın aselüler matrikse göre fibrozis, granülasyon dokusu ve yabancı cisim reaksiyonunu arttırdığını gördük. Aselüler matriksin, yara iyileşmesine anjiogenezi arttırarak inflamasyon oranını ve granülasyon dokusunu düşürerek etkili olabileceğini fakat yabancı cisim reaksiyonunu ve fibrozisi azaltmadığı için kapsül üzerine etkili olmadığı kanaatindeyiz.

Aselüler matriksCerrahi-plastikKapsüller+7
Pınar Öztürk
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda sugammadeksin random dolaşım paternli fleplerde flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi

Amaç: Flep cerrahisi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi'nin en önemli tedavi basamağıdır. Flep cerrahisinde en önemli komplikasyon doku iskemisine bağlı nekrozdur. Çok sayıda deneysel çalışmalar ile doku nekrozunu artıran ve azaltan parametreler araştırılmıştır. Sugammadeks anestezi uygulamasına göreceli olarak daha güncel olarak giriş yapmış bir kimyasaldır. Sugammadeksin ana fonksiyonu cerrahi operasyonlar sırasında başka ilaçlar ile sağlanan kas gevşemesi durumunu geri döndürmek ve hastanın kas felci durumunu sonlandırmaktır. Floresan görüntüleme temeline dayanan indosiyanin anjiyografisi 21. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Flep perfüzyonunun intraoperatif ve postoperatif dönemde değerlendirilmesini sağlayan bu yöntemde indosiyanin yeşili boyası kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışmada, random paternle beslenen dorsal fleplerde sugammadeksin flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 36 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar deney grubu, pozitif kontrol grubu ve negatif kontrol grubu olmak üzere randomize çift kör şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm sıçanlara intravenöz yoldan ilaç ve indosiyanin boyası vermek amacıyla preoperatif dönemde juguler kateter yerleştirilmiştir. Deney günü deneklerin sırt bölgesinden standardize edilmiş olarak 9 x 3 cm boyutlarında kaudal pediküllü dorsal flepler eleve edilmiş, arka plan olarak tabana uygun boyutlarda aliminyum folyo yerleştirilmiş ve flepler her denekte benzer sayıda olacak şekilde ipek sütürler ile eski yerlerine iade edilmiştir. Ardından deney grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 100 mg/kg dozda sugammadeks, pozitif kontrol grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 0,1 mg/kg dozda neostigmin uygulanmıştır. Negatif kontrol grubuna ise yine intravenöz yoldan aynı hacimde serum fizyolojik uygulanmıştır. Deney düzeneğinde kullanılacak ilaçlar deneklere 0. dakika ölçümü öncesinde olmak üzere toplamda 1 defa uygulanmıştır. Devamında indosiyanin yeşili anjiografisi kullanılarak fleplerin perfüzyonu ilaçların yapıldığı andan itibaren 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günlerde değerlendirilmiştir. Tüm fleplerin 7. günde fotoğraf makinesi kullanılarak fotoğraf görüntüleri elde edilmiştir. Ardından tüm gruplarda fotoğraf makinesiyle ve indosiyanin yeşili anjiyografisiyle elde edilen bütün görseller incelenmiş ve tüm görüntülerde Image J v1.0 programı kullanılarak nekroz hesaplamaları yapılmıştır. Ayrıca SPY cihazı ve SPY-Q programı kullanılarak dorsal fleplerdeki floresans yoğunlukları, floresans dolum hızları ve fleplerin akım hızları da incelenmiştir. Tüm flepler 7. gün ölçümleri sonrasında yapılan ötanaziyi takiben geniş sınırlarla tamamen eksize edilmiş ve histopatolojik incelemeye gönderilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada ülser, nekroz, PMNL, MNHİ, ödem, kollajen yoğunluğu, fibroblast poliferasyonu ve neovasküler yoğunluk düzeyleri her üç grupta da birbirine benzer çıkmıştır ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir. (p>0.05) Bu bakımdan, genel değerlendirmede sugammadeksin SF verilen negatif kontrol grubu ve neostigmin verilen pozitif kontrol grubu ile dorsal flep doku histopatolojisine benzer şekilde etki gösterdiği görülmektedir. Negatif kontrol, pozitif kontrol ve deney grubu arasında maksimum dolum hızları ve maksimum dolum hızı yüzdeleri; beşinci saniye hızları; Ingress, Ingress rate ve Ingress rate yüzdeleri; SPY nekroz değerleri ve fotoğraf nekroz değerleri açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Sugammadeksin flep histopatolojisine olumsuz bir etkisinin olduğu söylenememektedir. Ancak bu çalışmada sabit ve tek bir sugammadeks dozu kullanıldığından doz bağımlı toksisite açısından yorum yapılamamaktadır. Kontrol, neostigmin ve sugammadeks grupları arasındaki farkların 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günde anlamlı olmaması, sugammadeksin dokuların yapısına veya dorsal fleplerin kan dolaşımına herhangi bir zararının olmadığını ve dolayısı ile de sugammadeksin flep cerrahisinde kullanımının güvenli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: dorsal flep, indosiyanin yeşili, nekroz, neostigmin, sugammadeks

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikNekroz+5
Arda Özdemir
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel deri flebinde çeşitli farmakolojik ajanların yara iyileşmesine etkisi

Amaç: Günümüzde Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ve Genel Cerrahi olgularında; özellikle mastektomilerde ve abdominal herni onarımlarında deri flebi oluşturulması rutin olarak uygulanmaktadır. Flep oluşturma işlemi sonrası gelişebilecek yara iyileşmesinde bozulma; enfeksiyona, yatış süresinin uzamasına, uzun süreli antibiyotik kullanımına ve yara yeri revizyonuna sebep olmaktadır. Bu çalışmada periferik arteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılan silostazol ve pentoksifilin ile lokal vazodilatör olarak kullanılan papaverinin deneysel flep modelinde iskemi ve vaskülariteye etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet ağırlığı 300-400 gram arasında değişen Wistar-Albino cinsi, erişkin, erkek rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak 5 gruba ayrıldı ve her grupta 8 rat olacak şekilde gruplar oluşturuldu. Grup 1'deki (Kontrol grubu) ratlarda deneysel deri flebi oluşturuldu ve herhangi bir farmakolojik etken madde verilmeden 7 gün takip edildikten sonra sakrifiye edildi. Grup 2'deki (Silostazol grubu) ratlara deri flebi oluşturulması öncesi ve sonrası 7 gün boyunca 30mg/kg silostazol oral gavaj yoluyla günde 2 kez verildi. Grup 3'deki (Silostazol + Papaverin) ratlara deri flebi oluşturulması öncesi ve sonrası 7 gün boyunca 30mg/kg silostazol oral gavaj yoluyla günde 2 kez verildi. Bu gruptaki ratlarda operasyon esnasında deri flebi altına 50mg/2ml papaverin verildi. Grup 4'deki (Pentoksifilin grubu) ratlara deri flebi oluşturulması sonrasında 7 gün boyunca 25mg/kg pentoksifilin intraperitoneal yolla günde 1 kez verildi. Grup 5'deki (Pentoksifilin + Papaverin grubu) ratlara operasyon esnasında deri flebi altına 50mg/2ml papaverin verildi. Ayrıca deri flebi oluşturulduktan sonra 7 gün boyunca 25mg/kg pentoksifilin intraperitoneal yolla günde 1 kez verildi. Tüm gruplardaki ratlara deri flebi oluşturulduktan sonraki 7. günde uygulanan sakrifikasyon işlemi esnasında sistemik yoldan radyoopak madde olarak baryum sülfat verilmiştir. Sakrifikasyon öncesi 7. günde tüm sıçanların fleplerinin fotoğrafları çekildi ve daha sonra dijital ortamda iskemi yüzdesi hesaplandı. Radyoopak madde enjeksiyonu ve sakrifikasyon sonrasında eksize edilen deri fleplerine direkt grafi çekilerek X-ray görüntüleri üzerinden dijital ortamda vaskülarizasyon yüzdesi hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 5 grupta da 8 (%20,0) rat yer almaktaydı. Gruplar arasında iskemi oranına ait karşılaştırmalara bakıldı ve 5 grup arasında iskemi oranı bakımından anlamlı fark bulundu (p=0,022). İskemi oranı için Grup 1, Grup 2, Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'e ait ortalamalar ise sırasıyla 45,70±5,45, 39,15±16,71, 30,94±14,86, 27,54±13,12 ve 27,06±10,69 olarak bulundu. Anlamlı farklılığı yaratan ikili gruplara bakıldığında ise hiçbir ikili grup arasındaki fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Gruplar vaskülarizasyon yüzdeleri açısından karşılaştırıldığında ise gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p=0,003). Vaskülarizasyon için en yüksek ortalama Grup 5'de bulunurken, en düşük ortalama ise Grup 3'de bulundu. Anlamlı farklılığı yaratan ikili gruplara bakıldığında ise Grup1 ile Grup 5 arasındaki ve Grup 3 ile Grup 5 arasındaki farklar anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019 ve p=0,004). Tüm gruplarda, iskemi oranı ile vaskülarizasyon arasında orta düzeyde, negatif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (r=-0,401 ve p=0,010). Sonuç: Deneysel deri flebi modelinde flep iskemi oranı ve vaskülarite yüzdesi üzerinden çeşitli farmakolojik etkenlerin etkisinin araştırıldığı çalışmamız sonuçlarına göre Pentoksifilin+papaverin uygulamasının deri flebi iskemisinin önlenmesinde en etkili yöntem olduğu gözlenmiştir. Pentoksifilinin silostazole göre daha etkili olduğu saptanan çalışmamız sonuçlarının klinik pratiğe yansıtılabilmesi için sonuçlarımızın prospektif randomize klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: deri flebi, iskemi, vaskülarite, yara iyileşmesi, silostazol, pentoksifilin, papaverin

CerrahiCerrahi fleplerCerrahi-plastik+4
Denizhan Kılıç
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septorinoplasti talebiyle başvuran hastaların vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Estetik operasyonlar, özellikle fasyal estetik cerrahiler, son yıllarda popüler hale gelen uygulamalardır. Bu cerrahinin uygulanabilirliğine karar verilirken anatomik uygunlukla birlikte dikkat edilmesi gereken bir diğer parametre de psikiyatrik uygunluktur. Psikiyatrik uygunluğu tespit etmek adına daha geniş bir değerlendirme yapmak üzere biz bu çalışmada, septorinoplasti operasyonu başvurusunda bulunan kişilerde vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi durumunun değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine 2019-2020 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Septorinoplasti operasyonu uygulanan 50 hasta vaka grubuna dahil edildi. Burunda şekil bozukluğu şikayeti dışında herhangi bir şikayeti olan ve estetik operasyon planlanmayan 50 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Vücut Algısı Ölçeği, Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği 'nden oluşan çalışma formu tüm gönüllüler tarafından dolduruldu. Bulgular: Uygulanan ölçekler değerlendirildiğinde vaka ve kontrol grubu arasında vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Ölçek sonuçlarının yapılan korelasyon analizinde Beck Depresyon Ölçeği ile Vücut Algısı Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon, Beck Depresyon Ölçeği ile Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında pozitif orta düzey korelasyon, Vücut Algısı Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Septorinoplasti talebiyle KBB polikliniğine başvuran hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadığı görüldü. Anahtar sözcükler: Septorinoplasti, Vücut dismorfik bozukluğu, Depresyon, Vücut algısı

Beden algısıCerrahi-plastikDepresyon+5
Beyza Gülmez
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda random paternli dorsal deri fleplerinde Botulinum Toksin A'nın cerrahi geciktirme üzerine etkisi

Ratlarda Random Paternli Dorsal Deri Fleplerinde Botulinum Toksin A'nın Cerrahi Geciktirme Üzerine Etkisi

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Aysel Doğan
İnönü University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periferik sinir yaralanmalarında sinir, damar ve kıkırdak greftlerinin kullanıldığı rekonstrüksiyon metodlarının karşılaştırılması ve yeni bir tekniğin analizi

107 ÖZETGenellikle travmaya bağlı olu?an periferik sinir yaralanmaları; tümörler, inflamatuar hastalıklar, konjenital nedenler, enfeksiyon ve cerrahi giri?imler gibi nedenlerle de olu?abilmektedir. Yaralanmadan sonra yapılacak cerrahi i?lem, yaralanmanın etyolojisine, ?ekline ve anatomik bölgesine göre deği?mektedir. Sinir yaralanmalarının tedavisinde ana amaç yaralanmanın distalinde duyu ve motor kayba bağlı olarak olu?an fonksiyon kaybını en aza indirmektir. Yaralanmanın nedeninden bağımsız olarak sinir dokusunda iyile?menin tam olmaması veya sinirin anormal rejenerasyonu, sıklıkla fonksiyonel kayıp ve ağrı ile sonuçlanmaktadır.Periferik sinir yaralanmalarında ideal olan proksimal ve distal uçların kar?ılıklı olarak gerilimsiz ?ekilde yeterli koaptasyonun sağlanması ve nörotrofik faktörlerin onarım hattında korunmasıdır. Sinir defekti olu?an durumlarda altın standart otogreft olmasına rağmen donör alandaki denervasyon, skar ve nöroma olu?umu gibi istenmeyen sonuçlar nedeniyle periferik sinir kayıplarında onarım için morbiditesi daha az, daha kolay ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar sağlayacak yöntemler ile ilgili birçok çalı?ma yapılmaktadır.Çalı?mamızda; 1 cm lik defekt olu?turulmu? rat siyatik sinirinde grup-1: otogref, grup-2: allojen aort grefti, grup 3: allojen aort grefti içine doğranmı? kartilaj greft ve grup-4: tübülarize kartilaj kullanılarak onarım yapılmı? ve özellikle kartilaj dokunun sinir iyile?mesi üzerine olan etkileri fonksiyonel ve histomorfolojik yöntemler ile değerlendirilmi?tir.Otogreft kullanılarak onarım yapılan grup 1, kontrol grubuna en yakın grup olarak değerlendirilmi?, allojen aort grefti kullanılan grup 2 deki ve allojen aort grefti içine doğranmı? kıkırdak konulan grup 3 deki miyelinizasyon ve schwan hücre oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamı?tır. Grup 4 de myelinizasyonun ve schwan hücreleri gösterilmesine kar?ın diğer gruplara oranla daha seyrek ve düzensiz olarak değerlendirilmi?, bunun nedeninin özellikle artmı? fibrozis olduğu dü?ünülmü?tür.Tüm gruplarda farklı oranlarda sinir rejenerasyonun olduğu fonksiyonel ve histomorfolojik olarak gösterilmi?tir. Bu çalı?mayla kıkırdak dokunun sinir iyile?mesi üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmi?tir.

Cerrahi-plastikKıkırdakPeriferik sinirler+3
Yılmaz Geyik
İnönü University
2012
10
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı gülme hattına sahip bireylerin dinamik gülüş videografilerinin ortodontist, plastik cerrah, diş hekimi ve meslekten olmayan kişiler tarafından değerlendirilmesi

Bu çalışmada farklı gülme hattına sahip kişilerin Facial Action Coding System (FACS) aracılığıyla yaptıkları dinamik gülüşlerin ortodontist, plastik cerrah, diş hekimi ve meslekten olmayan kişiler tarafından estetik açıdan değerlendirmesi amaçlanmıştır. FACS, yüz kaslarının aktivitelerini standardize etmek ve kas ve yüz hareketlerini hareket üniteleri (AU) altında kategorize etmek amacıyla kullanılan bir yöntemdir. 11 model arasından, kriterlerimize uyan alçak, normal ve yüksek gülme hattına sahip 3 erkek ve 3 kadın model çalışmaya dahil edilmiştir. Modellerden FACS yardımıyla zigomatikus majör (AU12), orbicularis oculi (AU6), zigomatikus minör (AU11), levator labii superioris (AU10), risorius (AU24), ve ağız açıcı (AU25) hareket ünitelerini kullanarak 7 farklı gülüş yapmaları istenmiştir. 7. gülüş olarak modellerden kendi benimsedikleri poz gülüşlerini yapmaları istenmiştir. Gülüşler ankete katılan farklı yaş ve cinsiyetteki 193 kişi (48 ortodontist, 48 plastik cerrah, 49 diş hekimi, 48 meslekten olmayan kişi) tarafından Visual Analog Scale (VAS) kullanarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar istatistiksel yöntemlerle incelenmiştir. Verilen estetik değerlerin ankete katılanların meslekleriyle arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. En yüksek değerleri alçak gülme hattına sahip erkek model (52,96±18,14) ve yüksek gülme hattına sahip kadın model (52,83±17,91) alırken, en düşük değerleri ise yüksek gülme hattına sahip erkek model (37,97±18,86) ve alçak gülme hattına sahip kız model (39,27±18,50) almıştır. Dişeti görünümü arttıkça gülüşlere verilen değer azalmıştır. Yaş gruplarında 30-39 yaş grubu estetik olarak en az değerleri verirken, 60+ grubu en yüksek değerleri vermiştir (p<0,05). Modellerin kendi benimsedikleri poz gülüşleri dışında daha yüksek değer alan gülüşlerinin olması, kişilerin sosyal hayatında daha iyi bir poz gülüşü yapabileceklerini gösterebilir. Anahtar Sözcükler: Dinamik gülüş, Facial Action Coding System, Action Units, Visual Analog Scale

Cerrahi-plastikDiş hekimleriDiş hekimliği+5
Kerem Şahinoğlu
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İslam hukukuna göre cerrrahi nitelikli estetik operasyonlar

İslam hukuku hayatın her alanında söz sahibidir. Her güncel meselenin fıkhi hükmü Müslümanlar açısından önem teşkil etmektedir. Estetik cerrahi meselesi de bu güncel meselelerden bir tanesidir.Bu nedenle cerrahi olarak yapılan tüm estetik operasyonları tıb bilimindeki uygulama biçimi ile genel hatlarıyla tanıttıktan sonra fıkhi olarak incelemeye çalıştık. Bu kapsamda tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde beden ve estetik başlığı altında dinlerde ve beden ile hususi ilişkisinden dolayı antik yunan'da bedenin nasıl algılandığı ve ne konumda olduğunu inceledik. Ardından estetik başlığı ile estetik adına tarihte yapılan uygulamalara ve günümüzde güzellik algısının nasıl olduğuna değindikten sonra İslam'ın estetiğe bakışını vermeye çalıştık. İkinci bölümde estetik cerrahinin ne zamandan beri var olduğunu ve dinlerin bu operasyonlara ne yorum yaptığını aktardık. Sonrasında kısaca estetik cerrahiye başvurma nedenlerini inceledik. Ardından ise cerrahi olarak nitelenen her estetik operasyonu tıb bilimindeki ayrıntılarıyla ele aldık. Bu noktada tıp fakültesinde kendileriyle mülakatlarda bulunduğum hocalarıma teşekkür ederim. Son bölümde ise estetik operasyonların hem modern hukuk hem de fıkıhtaki hükmünü ele aldık. İslam hukukunda bu konu tek başına değerlendirilemeyeceğinden dolayı öncelikle ilgili meseleleri müstakil başlıklar halinde inceledik. Bu konuya dair verilmiş fetvalara ulaşabildiğimiz kadarıyla gerek arapça gerekse ingilizce eserlerden tercüme ederek okuyucuya fikir vermesi açısından yer verdik. Araştırma sonucunda ortaya çıkan neticeyi belirttik.

BedenCerrahi-plastikEstetik+2
Fezanur Gökçen
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Grade 3 jinekomastili hastaların postero-inferior pediküllü flep ile onarımı ve nipple areola kompleksinin korunması

Grade III jinekomastinin cerrahi tedavisinde genellikle mastektomi teknikleri ve meme başı-areola kompleksinin serbest transplantasyonu (free nipple) kullanılmaktadır. Ayrıca, artan obezite oranları ve bariatrik cerrahinin gelişmesiyle birlikte, cerrahi yönetimi açısından Grade III jinekomasti ile karıştırılabilir olan psödojinekomasti için cerrahiye olan talep artmaktadır. Postero-inferior pediküllü fasya kutanöz flep ile meme başının nörovasküler fonksiyonunu bozmadan daha az skar bırakarak başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2021-2022 yılları arasında jinekomasti veya psödojinekomasti şikayeti olan Grade 3 jinekomastili 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve sonrasını düşünülerek yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği olan 36 soruluk SF36v2 anketi yapıldı. Hastalara postero-inferior pediküllü fasya kutan flebi tekniği ile cerrahi uygulandı. Kısaca, üst kadranların derin dokularının pedikül alanı dışında kalan bölgeye liposuction yapıldı. Postero-inferior pediküllü flebin de-epitelyalizasyonunun ardından alt-iç ve alt-dış meme kadranları rezeke edildi. Daha sonra torasik flep İMF hizasına sütüre edilip areola yeni yerine transpoze edildi. Ocak 2021 ile Ocak 2022 arasında on iki hasta ameliyat edildi ve sonuçları toplandı. Ortalama hasta yaşı 25,5 yıl, ortalama ağırlık 65,42 kg ve ortalama vücut kitle indeksi 29,56 kg/m2 idi. Ayrıca ortalama ameliyat süresi 112,17 dakika, ortalama liposuction hacmi 543,75 mL, eksize edilen ağırlık 618,33 g, ortalama hastanede yatış ve drenaj süreleri 4 gün idi. Hastalara yapılan SF36v2 yaşam kalitesi anketinde operasyon sonrasında operasyon öncesine göre anlamı düzeyde fiziksel işlevlerde artış görüldü. Nörovasküler fonksiyonun korunması bu ameliyatın başlıca avantajı olup meme ucu hassasiyetini korumak isteyen hastalar için öncelikli bir teknik haline gelmektedir. Bu ameliyat güvenilir ve tekrarlanabilirdir. Düşük majör komplikasyon oranı, uygun fonksiyonel ve estetik sonuçları nedeniyle Grade III jinekomasti için ilk basamak tedavi olarak önerilmektedir.

Cerrahi-plastikJinekomastiMeme+3
Ömer Parıldar
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Levator fonksiyonu zayıf olan pitozisli hastaların tedavisinde Fronto-Levator Adezyon Tekniği(FLAT)ile elde edilen sonuçlar ve diğer frontal askılama yöntemleriyle karşılaştırılması

Levator fonksiyonu 4 mm nin altında olan pitozisli hastaların tedavisinde Fronto - Levator Adezyon Tekniği (FLAT) ile elde edilen sonuçlar ve diğer frontal askılama yöntemleriyle karşılaştırılması.Bu çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde 2008 Mart – 2013 Aralık tarihleri arasında levator fonksiyonu 4 mm altında olan 20 hastanın 26 göz kapağına, levator kasın aponevrozuyla beraber, orbital septumdan tünelize edilerek frontal kasa asıldığı Fronto Levator Adezyon Tekniği (FLAT) uygulanmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, levator fonksiyonu, pitozis derecesi, daha önce opere olup olmadığı, insizyon skarları, post-operatif komplikasyonları, operasyon öncesi ve sonrası belirli aralıklarla çekilen fotoğrafları, arşiv taraması ve fizik muayene bulguları değerlendirilerek, üst göz kapağı pitozis tedavisinde Fronto-Levator Adezyon Tekniği (FLAT) yönteminin uygulamaları, sonuçları ve diğer frontal kasa askılama yöntemleriyle karşılaştırılması yapılmıştır. Hastaların tamamı konjenital myojenik tip olarak olup, bir hastada blefarofimozis bulunmaktaydı. Hastaların 11' i erkek (% 55) 9' u kadın (%45) olmak üzere toplam 20 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 20 olup 13 hasta (%65 ) 0-10 yaş aralığındadır. Hastaların 14 ünde (%70) tek taraflı, 6'sınde (%30) tek taraflı pitozis mevcuttu. Tek taraflı olguların 8' inde (%40) sağ, 6'sında (%30) sol pitozis mevcuttu. Hastaların operasyon öncesi ortalama 4,12 mm olan alt-üst göz kapağı mesafeleri, operasyon sonrası ortalama 8,75 mm olarak hesaplandı.Düzeltme miktarı ortalama 4,63 mm olarak bulundu. 1 hastada revizyon sonrası kabul edilebilir kozmetik sonuç olmasına rağmen rezidüel pitozis miktarının 2,2mm olması başarısız kabul etmemize neden olmuştur. 1 hastada post-operatif erken dönem minimal hematom gelişti ve yatak başında drene edildi. 1 hastada post-operatif 6. aya kadar devam eden minimal lagoftalmus mevcuttu, müdahale edilmedi. Toplamda 26 göz kapağında 17 (% 81) göz kapağı başarılı, 2 hastada 4 (% 15)göz kapağı tatminkar, 1 hastada 2 göz kapağı (%4) ise başarısız olarak değerlendirildi. Levator fonksiyonu 4 mm nin altında olan pitozis hastalarında Fronto-Levator Adezyon Tekniği (FLAT) 'nin tüm frontal askılama yöntemleri göz önünde bulundurulduğunda iyi bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz.

BlefaroptozCerrahi tedaviCerrahi-plastik+3
Hasan Kütükoğlu
Gaziantep University
2014
00

İlgili konular