Hristiyanlık
Bu konu başlığı altında 181 tez
Günümüzde Orta Doğu ve Doğu dinlerinin dini ritüellerinde cinsiyet rolleri
İnsan hayatında dinin önemli bir yeri olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Dinî inanç ve ritüellerin özelde kişileri, genelde ise toplumu canlı tuttuğu, yaratıcı ile olan ilişkilerde süreklilik sağladığı bilinmektedir. Ayrıca din, insan hayatına çeşitli inanç ve ritüeller ile karışarak bireyin kendisi ve çevresiyle barışık anlamlı bir hayat yaşamasına imkân vermekte; ümitsizliğe ve manevî bir boşluğa düşmesini engellemektedir. Bu açıdan dinî ritüeller kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarına da yön vermektedir. Tarih sahnesinde yerini almış toplumlar ve dinler incelendiği zaman birçok alanda olduğu gibi dinlere ait ritüellerde de kadın ve erkek arasında uygulama veya sorumluluk farklılıklarının olduğu gözlemlenmektedir. Bu çalışmada günümüzde Orta Doğu ve Doğu dinlerinde ritüeller açısından cinsiyet rolleri ele alınmıştır. Araştırmanın amacı bu dinlere ait ritüellerde kadın ve erkek ayrımı ile bunlara ait rolleri ortaya koymaktır. Çalışma, giriş, iki araştırma bölümü ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun önemi, amacı, metodu ve kaynaklarına ek olarak tez konusunu oluşturan cinsiyet açıklanarak kadın ve erkek konuları ele alınmış, ritüel ile ibadet hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Orta Doğu dinleri olan Sâbiîlik, Mecûsîlik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet'e ait ritüellerde cinsiyet rollerine değinilmiştir. Araştırmanın İkinci bölümünde ise Doğu dinleri olan Hinduizm, Budizm, Caynizm, Sihizm, Konfüçyanizm, Şintoizm ve Taoizm'in dini ritüellerinde cinsiyet rolleri ele alınmış ve çalışmanın sonunda tespit edilen bulgu, yorum ve ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler; Din, Ritüel, Cinsiyet, Kadın, Erkek.
Orta Çağ Avrupası'nda kilisenin heretiklerle mücadelesi: Katharlar örneği
Katharizm XII. yüzyılda Oksitanya olarak da bilinen Languedoc bölgesinde Güney Fransa'da ortaya çıkmış ve Katolik Kilisesi tarafından Heretik ilan edilmiştir. Bu bölgenin siyasi, dini ve sosyokültürel yapısı Katharizm'in hızla büyüyüp yayılmasına olanak sağladı. Kilise, kendi otoritesi için tehdit unsuru olarak görmeye başladığı Katharlara yönelik ilk etapta vaazlar yoluyla önlem alıp caydırıcılık sağlamasını ummuşsa da istediği sonucu alamadı. Ardından Papa III. Innocent (1198-1216), bölgeye göndermiş olduğu elçi Castelnau'lu Peter'in öldürülmesi üzerine harekete geçerek tıpkı Müslümanlar üzerine düzenlendiği gibi onlara karşı bir Haçlı Seferi düzenlenmesi çağrısında bulundu. Böylece Hristiyanlar bu sefer kendi dindaşlarına yönelik bir Haçlı Seferi düzenliyor olacaklardı. Dönemin ileri gelenlerinin de yönlendirmesiyle komutan seçilen Simon de Montfort liderliğinde büyük bir kıyım gerçekleşti. Fransa Kralı VIII. Louis'in (1223- 1226) yeni bir Haçlı Seferi amacıyla Languedoc'a yönelmesiyle Haçlılar tekrar birçok yeri kanlı mücadeleler sonunda ele geçirdiler. Katolik Kilisesi, Katharların önünü kesemediği için özel bir mahkeme oluşturdu. Dönemin din adamlarının yetersizliği ve heretiklerin sorgulanışı ile beraber tüm bu süreci devralacak özel bir ekibe ihtiyaç duyuldu. Sorgulama, soruşturma ve işkence yöntemleri ile korku salan ve Katharizm hareketinin kökünü kazıyan bu mahkemeler Engizisyon olarak adlandırılmaktadır. Etkisi kanıtlanmış olan bu mahkeme biçimi İspanya, İtalya, Almanya gibi bölgelerde ve sonraki yıllarda da uzun süre devam etti.
Catholicism as an obstacle, or fostering, feminism in the twenty-first century
This thesis is addressed to our generation and to future ones, where - especially in the rich Western countries - respect for the person in all of his/her social, cultural, religious and emotional complexity is becoming lost. Our choice of this Thesis topic is influenced by the fact that never before our modern age have we witnessed such an attack on the family - in which the woman plays a key role. She is, in our opinion, the mortar that holds together the bricks that make up our civilized society. Hyper-reality has taken the place of reality, and the map has become the territory, as Boudrillard claimed; history is no longer based on the "verum ipsum factum" of G.B. Vico, but rather on the "interpretation of fact" anticipated by Nitzche and continued until the present postmodernism era. The division between "res cogitans" and "res extensa" of Descartes in the sixteenth century, which still influences Western thought, led to the extreme result of the exaltation of the object over the subject, and of the body over the spirit. We have reached a point of complete objectification and commmodification of the body in a society where production and reproduction of the object are the idols held as necessary for the welfare of the modern globalized world. In this situation, the wellness of the individual has a priority over the well-being of the collective, and the slogan "the body is mine and I manage it", especially among women, is the focus of a lot of commentary in both the literary and media fields, and also amongst politics and law. We are witnessing a "globalization of indifference" towards anything that does not produce wealth. In our time, it seems that nothing can be opposed to the ideology of "pensèe unique" or "weak thought" which tends to give the impression that the preferences of individuals have the same status as their rights. We argue in this Thesis that this ideology leads to a culture of weak and restricted thoughts, based solely on personal preferences and conformed to the spirit (logic) of the world that seeks to make humanity into a thoughtless mob – totally lacking in real freedom. Most of all, however, this ideology suggests to humanity a very dangerous offer in proposing a prêt-à-porter ['ready to wear'] way of thinking according to personal taste: 'I think as I like!' and therefore, "I do as I please". This individualist way of thinking, mainly based on the objectification of the human being, is one of the most divisive and dangerous elements to be introduced into our society. In fact, it is taking those of us who are living in the current post-modern globalized world into a "globalization of indifference" where the relationship with the other is being killed - leaving each person, and especially women – alone, and suffering unaccompanied through their existential problems. From the seventies onward, feminist lay movements have claimed roles for women that are vigorously different from the stereotype of the "mother-wife" and "angel of the house" (as Virginia Woolf cited in her work, "A Room of One's Own") and have violently attacked the Catholic Church and accused it of misogyny and carrying out a "demonization" of the female body and its sexuality. In fact, for a long time, when scholars studied the sources of anti-feminism, they considered Judeo-Christian culture as a primary obstacle to the emancipation of women. Certainly, from the origins of Judeo-Christian practices until modern times, the relationship between men and women has been of the patriarchal type. This was justified and supported by a male interpretation of the Bible, which for centuries led women to live in a marginalized and often servile relation to men. And in this context, lay feminist movements consider Italy to be one of the most anti-feminist countries in Europe, due to its obedience to the Pope, and its adherence to the Magisterium of the Church in defense of the natural family and in protection of the dignity of the human person from the moment of his/her conception. Therefore, the (pseudo) liberating individualism of the "single" thought has led in recent decades to the growth in Europe of a society capable of regarding certain members as "waste". This thought has increasingly eroded the traditional family consisting of: father, mother and children that should be regarded both historically and in the future as the vital cell of our society. The importance of our research consists in proposing to the reader a point of view that is different from the single thought; this alternative perspective allows for the emancipation of women and proposes that they be appreciated for their own mental and physical integrity: body–spirit. It is the intention of this Thesis to show that through honoring this body-spirit integrity in women, we have the opportunity to preserve and promote one of the most precious assets that we have for the progress of society as a whole, and for women as members of that society. Our thesis demonstrates how the aim of the Catholicism, in our postmodern era, is the promotion of the sacredness of the human being in all spheres of society without putting women in opposition to men, but rather, working together with him to build a New Humanism in which the word feminism makes no sense anymore.
İskender b. Ahmed et-Trabzonî'nin Risâle fi'r-reddi [ale'l]-milleti'n-Nasrâniyyeti bi'l-İncîl min kıbeli ilmi'l-kelâm adlı eserinin tahkik, tercüme ve değerlendirmesi
Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış bir kelamcı ve filozof olan İskender b. Ahmed et-Trabzonî'nin Hıristiyanlığa reddiye olarak yazmış olduğu Risâle fi'r-reddi [ale'l]-milleti'n-Nasrâniyyeti bi'l-İncîl min kıbeli ilmi'l-kelâm adlı eserini ele aldığımız bu çalışma bir giriş, üç bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde konu, kapsamı, işlenmekteki amacı ve kaynakları incelenirken kullanılan yöntemlere yer verilmiştir. Birinci bölümünde kelâm ilminde başlangıcından bu yana reddiye yazım geleneği incelenmiş, ikinci bölümünde İskender b. Ahmed et-Trabzonî'nin eseri hakkında bilgi verilmiş, eserdeki görüşleri ve takip ettiği metot ortaya konulmuş, üçüncü bölümde ise Risâle fi'r-reddi [ale'l]-milleti'n-Nasrâniyyeti bi'l-İncîl min kıbeli ilmi'l-kelâm adlı eserin tercüme ve tahkîki yapılmış, eser reddiye literatürü açısından değerlendirilmiştir. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskender, Trabzonî, Reddiye, Nasrânî, Tercüme, Tahkik, Tahlil
Alevîlik'teki Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlık'taki teslis ile karşılaştırması: Teslis benzerliği eleştirisi
Alevîlik-Bektaşîliğin temel yapı unsuru Hak-Muhammed-Ali inancıdır. Bu inancın kendine has yapısı onun anlaşılmasını problemli hale getirmektedir. Bu sebeple pek çok yerli ve yabancı araştırmacı bu inancın temelinde Hıristiyanlığın teslis öğretisinin yattığını iddia etmektedir. Ancak tarihî süreç ve bu inancın oluşumunda etki eden unsurlar bütünlüklü olarak incelendiğinde bunun böyle olmadığı fark edilecektir. İşte bu çalışmanın amacı da, Hak-Muhammed-Ali inancının ortaya çıkış serüvenini gözler önüne sermek ve bu inancı teslis öğretisiyle mukayese etmek suretiyle onun Hıristiyanlığın teslis inancının bir kopyası olmadığını ortaya koymaktır. Bu çalışmanın yöntemi ise literatürde Alevîlik-Bektaşîlik tarihi ve inancı hakkında yazılmış çeşitli kaynakları incelemek ve onları analiz etmektir. Bu analiz sonucu ortaya çıkan bulgularsa şu şekildedir; Alevîlik-Bektaşîliğin oluşumunda Türkmenlerin yaşantıları ve onların İslam öncesi inançları etkili olmuştur. İslam'a yeni girmiş bu topluluklar, eski inançlarının mirası üzerinde Hak-Muhammed-Ali inancını inşa etmişlerdir. Bu yönüyle Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlığın teslis öğretisinin bir kopyası olmadığı bilakis Alevîlik-Bektaşîliğin kendi iç dinamikleri ile oluştuğu söylenebilir. İkinci olarak vahdet-i vücûd öğretisinin etkisinde bir hayli kalan Hak-Muhammed-Ali inancının tevhid akidesine de çokça vurgu yaptığı görülmektedir. Bu yönüyle de teslis ile arasında bir farkın olduğu görülmektedir. Ortaya konan bu bulgular ise, Alevîlik-Bektaşîliği özünden kopararak değerlendirmek isteyenlere karşı bir temel direği vazifesi gerçekleştirmeyi ve Alevîlik-Bektaşîliğin daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır.
Hıristiyanlık ve İslam'a göre evlilikte kadın erkek rolleri
Bu çalışma, Hıristiyanlık ve İslam dininin evlilik bağlamında karı-koca rollerine ilişkin teolojik bakış açılarını ve öğretilerini incelemektedir. Amaç, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim/ Hadis-i şerifler gibi dini metinleri inceleyerek; Aziz Augustine (354-430), Thomas Aquinas (1225-1274), İmam Maturidi (863-944) ve Gazali (1058-1111) gibi etkili şahsiyetlerin yazılarını analiz ederek, Hıristiyanlık ve İslam'da evlilik ilişkisini şekillendiren inanç, değer ve temeline ışık tutmaktır. Böylece, karşılaştırmalı bir teolojik mercek aracılığıyla, betimleyici ve tarihsel yöntemler kullanarak iki gelenek arasındaki ortaklıkları, farklılıkları ve potansiyel diyalog alanlarını belirlemek ve dini bir bağlamda evlilik anlayışımızı zenginleştirmek hedeflenmektedir. Çalışma, her iki geleneğin evlilikle ilgili farklı yönlerini keşfeden üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Kitab-ı Mukaddes incelenerek Hz. İsa'nın ve Pavlus'un öğretileri ile Augustine ve Thomas Aquinas gibi şahsiyetlerin görüşleri araştırılmıştır. Buradan yola çıkılarak Hristiyan geleneğinin karı-koca rollerine ilişkin anlayışlarına başlıklar halinde ışık tutulmuştur. İkinci bölümde, İslam geleneğinin temel kaynakları olan Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in sünnetinde evlilikle ilgili öğretiler ele alınmıştır. Ayrıca, İmam Gazali ve İmam Maturidi gibi tanınmış alimlerin görüşleri değerlendirilerek, İslam geleneğinde karı-koca rolleri hakkında önemli perspektifler sunulmaktadır. Üçüncü bölümde, Hristiyanlık ve İslam arasında çeşitli temalar incelenerek karşılaştırmalı bir analiz gerçekleştirilmektedir. Bu temalar arasında evlilikle ilgili yaratılış hikayelerinin karşılaştırılması ve kadının konumu temelinde evlilik anlayışı geliştirilmesi, Tanrı akdi ve medeni akit kavramları, boşanma konusu, evliliğe karşı bekarlık tartışması ve kocaların liderliği sorunsalı yer almaktadır. Sonuç olarak, Hristiyanlık ve İslam arasında evlilik ve karı-koca rolleri konusunda benzerlikleri, farklılıkları ve olası diyalog noktaları belirlenmiştir.
Son dönem Osmanlı'sında bir mühtedi: Abdülehad Davud
Bu tez, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Müslüman olan Abdülahad Davud'un, eserlerini incelemektedir. 1904'te Müslüman olan ve 1931'e kadar çeşitli gazete ve dergilerde yazan Abdülehad Davud'un eserleri dikkate alındığında, onun çok katmanlı bir kişi olduğu ve başta dini konular olmak üzere, pek çok konuda görüşlerini açıkladığı görülür. Teolojik anlamda Davud'un Hıristiyanlık karşıtı yazılarının büyük oranda kendisini önceleyen İslam reddiye geleneğinin bir devamı niteliğinde olduğu görülür. Davud, özellikle Kitâb-ı Mukaddes'in tahrifi ve tebşirat gibi konularda Ali b. Rabben et-Taberî, Kādî Abdülcebbâr, İbn Hazm ve İbrahim Müteferrika ile büyük ölçüde aynı örnekleri kullanmış ve aynı sonuçlara ulaşmıştır. Davud gazete yazıları ve reddiyelerinde, teolojik konuların yanı sıra, yaşadığı çağın toplumsal ve politik olayları hakkındaki düşüncelerini paylaşır. Davud'un ilk defa bu tezde derinlemesine incelenen gazete yazıları aracılığıyla çağının problemleri hakkındaki düşüncelerini paylaşmaktayım. Sonuç olarak, İslami reddiye eserlerinin on dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar giderek kalıplaşmış bir forma ulaştığını ve Davud'un bu nedenle kendisini önceleyen reddiye yazınını ciddi şekilde tekrarladığı görülmektedir. Öte yandan, reddiye eserlerinin sadece teolojik açıdan ele alınmak yerine, dönemin politik konjonktürünün anlaşılması açısından da incelenebileceği açıktır. Zira her reddiye eseri yazıldığı çağın zihniyetinin bir yansımasıdır.
Augustinus'un teslis anlayışı
Hıristiyanlık'ın ihtilaflı olan fakat aynı zamanda da temelini oluşturan Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun tanrısallığını ifade eden teslis öğretisi üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda şekillenmeye başlamış bir öğretidir. Teslis fikri her ne kadar doğrudan Hıristiyanlıkla ilişkilendirilse de Hıristiyanlık öncesi toplumlarda da üçlü tanrılar; tek bedende üç kafa taşıyan tanrılar veya tek bir kafada üç yüz taşıyan tanrılar olarak açığa çıkmıştır. Kutsal Kitap'ta da izi sürülen teslis ancak çıkarımsal bir yolla elde edilmiştir çünkü ne Eski Ahitte ne de yeni Ahitte kelime ya da doktrin olarak mevcut değildir. Hıristiyanlığın temel taşı olan teslisin tarihsel gelişim süreci beraberinde konsiller tarihinin oluşumunu da getirmiştir. Bu çalışmada üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda şekillenmeye başlamış teslis doktrinini anlamak için, günümüz Batı Hıristiyanlığının ilk evresini oluşturmuş olan Aziz Augustinus'un teslisi anlamada izlediği yolu ve kullandığı yöntemi araştırdım. Dördüncü yüzyıl Kapadokya babaları olarak bilinen Kayseriye piskoposu Basil, Nazianus'lu Gregory ve Nyssalı Gregor'un geliştirdikleri "öz" (Gr. ousia) ve "şahsî varlık" (Gr. hypostasis) gibi bazı teolojik ve ontolojik kavramlar teslis anlayışı üzerinde etkili olmuştur ve Augustinus da bu kavramları kendi anlayış çerçevesine yerleştirmiştir. Dolayısıyla Augustinus kendinden önceki teslis öğretisini anlamaya ve beraberinde getirdiği problemleri de analoji yöntemini kullanarak aşmaya çalışmıştır. Bu tezin amacı teslisin tarihsel gelişimini inceleyerek problem-çözüm aşamasını Batı Hıristiyanlığının dönüm noktası olmuş olan Aziz Augustinus'un yöntemi üzerinden anlamaya çalışmak ve Hıristiyanlığın gelişiminde felsefenin etkisini araştırmaktır. Anahtar Kelimeler: Analoji, Augustinus, Öz, Teslis
Iustinus Martyr'in Birinci Apologia'sı Kapsamında Pagan Düşünce
Bu tez, 2'nci yüzyılın önde gelen kilise babalarından Iustinus Martyr'in (y.100-y.165) pagan inanç sistemini ele alış biçimini ve bu inanç sistemine karşı argümanlarını, onun Birinci Apologia isimli eseri özelinde incelemeyi amaçlamaktadır. Teorik çerçeve kapsamında çalışma üç ana bölüm altında sınıflandırılmıştır. Birinci bölüm, "Bir Kilise Babası olarak Iustinus Martyr" ismini taşımakta olup, burada, Iustinus Martyr'in yaşamına dair bilgi verilmiş ve onun Hıristiyanlığı benimseme süreci görece detaylandırılmıştır. İkinci bölüm, "Apologia'nın Tanımı ve Önemi" başlığını taşımakta olup "apologia" ve "apolojist" gibi kavramları tanımlama ve bunların literatürdeki kullanımlarını okura aktarma amacı ve ayrıca apologia türünün önemini vurgulama hedefi öncelenmektedir. Üçüncü ana kısım, "Iustinus Martyr'in Birinci Apologia Eserinde Paganizmi Ele Alışı ve Ona Yönelik Eleştirileri" başlığını taşımaktadır. Bu kısım, başlıktan da anlaşılacağı üzere tezin odak noktasını oluşturmaktadır. Bu itibarla burada, Iustinus'un Birinci Apologia'sında paganizmin ele alınış biçimi esas iskeleti oluşturmak kaydıyla beş ayrı kısım yer almaktadır. İlk kısımda, Iustinus Martyr'in, pagan inanç sistemindeki tanrı anlayışı hakkındaki eleştirileri ele alınacaktır; ayrıca, onun, pagan tanrıları ile iblisleri mukayese eden satırları ve pagan halkın bu tanrılara yönelik ibadetlerine ilişkin analizleri incelenecektir. İkinci kısımda, Iustinus Martyr'in başta Pagan filozof Platōn olmak üzere filozofları, felsefeyi ve logos kavramını ele alışı üzerine durulacaktır. Logos kavramı, yazarın İsa Mesih'i "logos'un vücuda gelmiş hâli" olarak tanımlamasından dolayı ayrıca önemlidir. Üçüncü kısımda, Iustinus Martyr'in, Hristiyanların, Roma İmparatorluğu'nun siyasi otoritesine başkaldırma gibi bir niyete sahip olmadıklarına dair görüşleri yer bulacaktır. Dördüncü kısımda, Iustinus Martyr'in Paganların adalet anlayışından ve konu Hristiyanlık olunca Paganların sergilediğini öne sürdüğü tutumlardan yakınması yer alacaktır. Beşinci ve son kısımda ise Iustinus Martyr'in, Iuppiter'in oğulları, Mercurius, Perseus ve Asklepios gibi pagan karakterler üzerinden Hristiyanlık ile Paganizm arasındaki etkileşime dikkat çeken satırları analiz edilecektir. Sonuç itibariyle, Iustinus Martyr'in Birinci Apologia isimli eseri, Hristiyanlığın erken dönem literatürü ve batı reddiye geleneği özelinde oldukça önemli bir eserdir. Tez çalışmamız da bu bağlamda Roma Dünyası'nda 2'nci yüzyılda Paganizm'in ne olduğuna ya da nasıl anlaşıldığına dair Hristiyan bakış açısını yansıtan söz konusu esere yönelik bir incelemedir.
Feminism in Christian and Islamic cultures
It is regarded by scholars and literary critics that feminism as a theory has an intense impact on society either in a positive or negative way. The main goal of this paper is to illustrate this impact of feminism in Christian and Islamic societies, in different literary works and environments. Besides, the attribution of women in each society will be focused on by studying different works. The research will begin with the roots of feminism and its development step by step in Christian societies through women activists, and its impact on Islamic societies respectively. Then, the phases and waves of feminism will be elucidated for a better understanding of the term. Also, Islamic literary feminism will be handled. The reflection of feminism on patriarchal dynasty in Christian societies that was in progress in the nineteenth century still continues today. Likewise, its influence on Islamic societies is also the case. Because women activists think that almost all religions have the same patriarchal attitudes, which makes men superior to women. Although some of them argue that Christianity is better than Islam in giving rights to women, this idea seems to be outdated. So, they claim that it should be modernized with a western feminist perspective. Focusing on some Quranic and Biblical verses to illuminate the issue, and how women are reviled in either the Quran or Bible are also among the priorities of the study.
İranlı göçmenlerin din değiştirmesinde etkili olan sosyal ve psikolojik faktörler: İzmir örneği
Bu çalışma İzmir'de yaşayan din değiştirmiş İranlı göçmenlerin din değiştirmesinde etkili olan sosyal ve psikolojik faktörlerin neler olduğunun incelenmesini amaçlamaktadır. Araştırmada genel anlamda din değiştirmenin altında yatan sosyal ve psikolojik etkenler ortaya çıkarılmıştır. Özelde ise İzmir'e göç eden İranlıların din değiştirme eyleminden önceki yaşamları, din değiştirme ve din değiştirme sonrası yaşamış oldukları süreçler psikolojik ve sosyal boyutları ile üç aşamada ele alınmıştır. Ayrıca din değiştirme sırasında, öncesinde ve sonrasında yaşanan durumlar ve bunların çözümüne yönelik din psikolojisi, din sosyolojisi, din eğitimi vb. alanlarda yapılan çalışmalara katkı sağlamak amaçlı yapılan bir çalışmadır. Araştırmada veriler, İzmir'de yaşayan ve kartopu örneklemi ile ulaşılan 6 İranlı göçmenle derinlemesine mülakat yapılarak elde edilmiştir. Veriler toplanırken ses kayıt cihazı kullanılmıştır. Daha sonra toplanan veriler yorumlanmış ve değerlendirilmiştir. Bireylerin din değiştirmelerinde birçok psikososyal faktör etkili olmaktadır. Görüşülen bireylerin din değiştirmesinde İran'da siyasi ve dini ortamın etkisi görülmektedir. Bununla birlikte başta ekonomik olmak üzere çeşitli mahrumiyetler içindeki göçmenlere Hristiyan misyonerlerin gösterdikleri yakın ilginin de din değiştirmede etkili olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Din değiştirme, Dini değişim, İranlı göçmenler, Hristyanlık, Misyonerlik
Mevdûdî'nin Tefhîmu'l-Kur'ân adlı tefsirinde Ehl-i Kitapla ilgili ayetlere yaklaşımı
Ehl-i Kitap kavramı, ilâhî bir kitap sahibi insanları ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu kavram genellikle Yahudi ve Hıristiyanlardan bahsedilen ayetlerde geçmektedir. Kur'ân-ı Kerîm bazı ayetlerde Ehl-i Kitab'ın olumlu yönlerinden bahsetmekte, bazı ayetlerde ise Yahudi ve Hıristiyanların yanlış tutumlarını sert bir dille eleştirmektedir. Dinler arası etkileşimin çok fazla olduğu günümüz dünyasında dinlerin bilinmesi daha da önem arzetmektedir. 20. yüzyıl müfessirlerinden olan Mevdûdî'nin Tefhîmu'l-Kur'ân adlı eserinde Yahudi ve Hıristiyanlar ile ilgili ayetlere getirmiş olduğu açıklamalar bu bağlamda çok önemlidir. Tefsirinde, yaşadığımız asrın sorunlarına çözüm bulmayı amaçlayan Mevdûdî, ayetlere günümüze yansımalarını önceleyerek açıklamalar getirmiştir. Bu çalışmamız Mevdûdî'nin Ehl-i Kitap'la ilgili görüşleriyle sınırlı tutulmuş, Mevdûdî'nin bu konuya dair yaklaşımı genel hatlarıyla aktarılmaya çalışılmıştır. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır. Giriş bölümü, tezimizin tanıtımı ve Mevdûdî hakkında genel bilgilendirmeden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Yahudi ve Hıristiyanların tarihi ve kaynakları hakkındaki ayetlere Mevdûdî'nin yorumları incelenerek konu ile ilgili yorumları açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölüm, Yahudi ve Hıristiyanların inanç ve ahlâki yönden durumlarından bahseden ayetlere Mevdûdî'nin yapmış olduğu açıklamalardır. Yahudi ve Hıristiyanların konu ile ilgili olumlu ve olumsuz yönleri açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasındaki ilişkilere dair olan ayetlere Mevdûdî'nin getirdiği yorumlar ele alınmıştır. Sonuç bölümümüzde ise tezimiz hakkında genel bir değerlendirme yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hıristiyanlık, Yahudilik, Ehl-i Kitap, Mevdûdî
Hıristiyanlık'ta mabet olarak kilise
İbadet yeri anlamına gelen mabet hemen her dinde insanın inandığı aşkın varlıkla irtibat kurduğu, ona olan bağlılığını ve samimiyetini bir takım ibadet, ayin ve ritüellerle yerine getirdiği mekânlardır. Mabetler aynı zamanda cemaati çeşitli vesilelerle bünyesinde toplayan, onların sosyalleşmesine, birlik ve beraberliğine katkı sağlayan binalardır. Tüm bunların yanında mabet, mimari yapısı ile de inşa edildiği dönemin dini, siyasi ve sosyal yaşamı hakkında ipucu veren birer belgedir. İlahi kaynaklı dinlerden biri olan Hıristiyanlığın mabedi olarak kilise bugün bildiğimiz manada yapılar olarak ilk defa 4.yy.da Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığa hoşgörü kapılarını açan Milano Fermanı'yla (M.S.313) birlikte gün yüzüne çıkmaya başlamış bu tarihten sonra İmparatorluğun her yerine kiliseler yapılmıştır. Bu zamana kadar kilise kelimesi mabet anlamında değil cemaat anlamında kullanılıyordu. Erken Hıristiyanlık döneminde inananlar dua, ibadet ve dinlerini yaymak amacıyla mekân olarak farklı yerlerde bir araya geliyordu. Bu uygulamalar meşruiyetini bizzat Hz. İsa'dan alıyordu. Çünkü İncil'de haber verildiğine göre Hz. İsa öğretisini yayarken sadece Kudüs'teki Kutsal mabedi, havraları ve şahsi konutları kullanmakla kalmıyor bunların yanı sıra bazen bir dağ, bir göl veya bir sokak onun tebliğ mekânı haline geliyordu. Halefleri olan Havarileri de yeni bir mabet arayışına girmemiş, bu durum Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlara baskı ve zulümlerini artırdığı takibat döneminde de (M.S.2-4.yy arası) devam etmişti. 4.yy.dan sonra ise Hıristiyanların ilk kiliseleri bazilikalardan esinlenilerek ince uzun mimari yapılar olarak inşa edilmiştir. Daha sonra kilisede yapılan ayrıntılı törenler sebebiyle ihtiyaca binaen haç ve kare planlı kilise gibi yeni kilise mimari tipleri ortaya çıkmıştır. Bu çalışma kilisenin bir mabet olarak nasıl ortaya çıktığını ve tarihi süreç içindeki seyrini, kilisenin mimari yapı tarzlarını, bölümlerini ve kilisenin bazı temel fonksiyonlarını ele almayı amaçlamaktadır.
Fioreli Joachim'in apokaliptik düşünceleri ve 13. yüzyıl tarikatlarına etkileri üzerine tartışmalar
Dini yoksulluk tartışmaları XII ve XIII. yüzyıllarda Orta Çağ Avrupası'nın gündemindeki en önemli maddelerden biriydi. Gerek mevcut dönemin ekonomik gelişmeleriyle gerekse Hıristiyanlığın onlara yüklediği ahlaki misyonla alakalı olarak inananlar, İsa'nın havarilere öğütlediği gibi yoksul bir hayat sürmeleri gerektiğini düşündüler ve böylece kitleler halinde katı bir yoksulluk anlayışını benimsediler. Bu durum kimi zaman Kilise'nin bu insanlara yönelik sert tepkilerine ve yaptırımlarına sebep oldu. XIII. yüzyılın başlarında, zamanın ruhuna uygun olarak Kilise'nin izniyle kurulan Fransisken Tarikatı, dini yoksulluk anlayışının belki de en önde gelen temsilcisiydi fakat kendi aralarında yoksulluğun ne derecede yaşanması gerektiği problemini çözememişlerdi. Bu durum zaman içerisinde Fransiskenler arasında yoksulluk üzerinden yoğun tartışmalara ve bölünmelere sebep oldu. Kilise'nin duruma müdahil olmasıyla birlikte tartışma tarikatın dışına taştı ve Fransiskenler ile Kilise arasında bir çatışmaya dönüştü. Bu tartışmalar ve çatışmalar sırasında yoksulluğun katı bir biçimde yaşanması gerektiğine inanan Fransisken frerlerin en büyük motivasyonu Hıristiyan toplumunu beklediklerine inandıkları Şabat Çağı düşüncesiydi. Bu düşüncenin temelinde ise XII. yüzyılda yaşamış, Fioreli Joachim (1135-1202) adında bir keşiş vardı. Kitabı Mukaddes'in gizli anlamını çözmeye çalışan bir müfessir olan Joachim, ölümünden yaklaşık elli yıl sonra kendini Fransiskenler ve Kilise arasındaki mücadelenin tam ortasında bulmuştu. Anahtar Sözcükler: Apokaliptisizm, Eskatoloji, Kehanet, Ruhani Fransiskenler, Yoksulluk, Kilise, Hıristiyanlık
Büyü ve okült (Gizlere ulaşma) bilimlerin erken Bizans sanatında yansımaları, orta çağ ve sonrası projeksiyonu
İnsanlık var oluşu boyunca kendi gücünün dışında kalan doğal güçlere ve anlam vermekte zorlandığı fenomenlere çeşitli anlamlar yüklemiş ve büyük bir doğaüstü inanç külliyatı oluşturmuştur. Bu köklü ve yaygın inançlara her toplumda ve dini inanç sistemi içinde rastlanmaktadır. Genellikle sözlü anlatım yoluyla aktarılan bu gelenekler toplumların ayrılmaz parçaları halini almıştır. Büyü inancı da bu geleneklerden biridir. Büyü, genel anlamı itibariyle kişinin birtakım doğaüstü güçleri kullanarak doğayı ve ilahi güçleri manipüle etme sanatıdır. Bu tür inançlar Erken Bizans toplumunda da oldukça yaygındır. Özellikle kötülüklerden korunmak ve hastalıkları iyileştirmek için kullanılan ve amulet adıyla anılan büyülü objeler Erken Bizans toplumunda yaygın biçimde kullanılmakla birlikte bu tür inançlar günümüz Anadolu toplumunda da devam etmekte ve benzer pratiklerin günümüzde de uygulandığı görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Erken Bizans toplumunda bu büyülü obje inancının ne kadar yaygın olduğunun, hangi amaçlarla kullanıldığının, dini otoritenin bu objelerin kullanımı hakkında düşüncelerinin ortaya konmasıdır. Anahtar Sözcükler Büyü, amulet, Erken Bizans, Geç Antik, Kutsal Süvari, Kem Göz, Hıristiyanlık
Mistisizm ve toplum: orta çağ İslam ve Hristiyan toplumlarında dervişler ve keşişler (13-15. yüzyıllar)
İnsanın görünen nesnelerin ardındaki gerçeklik, sonsuzluk ve birliğe ulaşma yönündeki ruhî tecrübesi olarak tanımlanan mistisizm kavramı, İslam ve Hristiyan dinleri içerisinde Yaratıcı ile ruhani bir bağ kurarak manevi kurtuluşu gerçekleştirme idealini temsil eder. Bu ideali gerçekleştirmek için uygulanması gereken yöntemler ise her iki din içerisindeki akımlarda da değişiklik gösterir. Erken dönem İslam ve Hristiyan mistiklerinin büyük çoğunluğu, toplum hayatını manevi kurtuluşun önünde bir engel olarak görmekteydiler. Bu anlayış gereği halktan uzak münzevi bir yaşam tarzı benimseyen bazı mistiklerin uyguladıkları açlık, tefekkür ve zikir gibi pratikler de daha çok kendi iradelerini terbiye etmeye yönelikti. Yine aynı dönemde mevcut bulunan ve daha az popüler olan diğer bazı akımlara mensup mistikler ise halk içinde aktif bir yaşam tarzı sürmekte ve kurtuluşa topluma hizmet yoluyla ulaşmayı amaçlamaktaydılar. İlerleyen dönemlerde münzevi akımların lehinde olan popülerlik dengesi değişmeye başladı. Özellikle İslam ve Hristiyan toplumlarının siyasi ve toplumsal krizden geçtiği dönemlerde halkın mistik öğretilere karşı artan ilgisi, topluma hizmet anlayışını benimsemiş mistiklerin ideallerini gerçekleştirmek için aradıkları ortamı oluşturmuştu. Bu bağlamda özellikle 13. ve 15. yüzyıllar arasındaki zaman diliminde etki alanlarını genişletme ve teşkilatlanma imkanı bulan bu öğretiler münzevi akımlar karşısında ön plana çıkmaya başladılar. Bunların yanı sıra, halkın gösterdiği bu yoğun ilginin ilerleyen dönemde beraberinde yoğun maddi desteği de birlikte getirmesi, mistik öğretilerin kurumsallaşma sürecine büyük katkı sağladı. Bu dönemde İslam dünyasında tekke ve zaviyelerin yaygınlaşması, Hristiyan toplumda da manastırların kırsal alanlardan şehirlere taşması mistisizmin kurumsallaşmasını yeni bir boyuta taşımış, bu sayede mistikler hem münzevi pratiklerini yerine getirme hem de topluma hizmet verme imkanını bulmuşlardı. Halka hizmet anlayışı dahilinde yolcuları ağırlama, üretim faaliyetlerine katılma, irşat, eğitim faaliyetleri gibi çevre halkın ihtiyaç duyduğu her türde maddi ve manevi yardım mistikler tarafından halka sunulmuştu. Bu faaliyetler zamanla siyasi otoritelerin ve hayırsever soylu sınıfın da dikkatini çekmiş, mistikler ve mistik kurumlar bu kişilerin halka yönelik faaliyetlerinde aracı organ haline gelmişlerdi.
Evanjelist teolog Jerry Falwell: Dünyanın geleceğine ilişkin görüşleri
Protestanlığın alt gruplarından biri olan Evanjelizm, bugün Amerika'nın halk dini statüsünü kazanmış dini bir yapılanmadır. Kutsal Kitap'ın yanılmazlığına ve Tanrı'nın sözü olduğuna inanan Evanjelistlerin öğretilerinin temelinde; Hıristiyanlığın özünü oluşturan İsa Mesih figürü yer almaktadır. İsa Mesih'te bireysel kurtuluşa inanan bu kesim, yeniden doğuş tecrübesi yaşayarak dini bir dönüşüm geçirilebileceği fikrine inanmaktadır. Amaçları İncil'i yayarak, tüm dünyanın Evanjelizasyonunu sağlamaktır. Tarihin seyrinin, Tanrı'nın planı dahilinde gerçekleştiğini savunan Evanjelistler, ahir zamanda Tanrı'nın kendileri için uhrevi bir planı olduğunu; kutsal metinlere dayandırarak, günümüz şartlarını ve sosyal yapıyı yeniden şekillendirme eğilimi içerisindedir. Bu bağlamda tezin amacını, Amerika Birleşik Devletleri'nde muhafazakâr kanadın temsilcilerinden olan teolog Jerry Falwell'ın, Evanjelist öğretideki yeri ve önemini kavramak oluşturmuştur. Dini lider ve politik aktivist olarak Jerry Falwell'ın, Evanjelizmin kamu politikalarında görünürlük kazanmasını sağlaması, beraberinde onun dini söylemlerini detaylandırma ihtiyacını doğurmuştur. Zira Evanjelizm üzerine yapılan çalışmalarda adının sıkça geçmesi bu gereksinimi tasdiklemiştir. Bu amaçla Amerika'da Evanjelist tutumun canlanmasında kilit role sahip olan bu ismin, gelecek dünya tasavvuru üzerine görüşleri ve faaliyetleri tetkik edilmiştir. Bilhassa İncil müjdesinin temasını oluşturan Tanrı Krallığı olgusunun Jerry Falwell'ın gelecek tasavvuru ve yaşamındaki yansımalarına yer verilmiştir. Elde edilen bulgular kutsal metinler ışığında değerlendirilerek, Evanjelist öğretiler çerçevesinde sunulmuştur. Tezin kapsamını bir inanç sistemi olarak Evanjelizmi tüm yönleri ile ortaya koymaktan ziyade Jerry Falwell'in, Evanjelist literatürde dünyanın geleceğine ilişkin teolojik ve teo-politik katkıları oluşturmuştur.
Ayasofya'nın sembolizm açısından incelenmesi
İnsanlık varoluşundan beri birçok inanç sistemi oluşturmuş ve bu inançlar birbirlerinden sonsuz unsurlar alarak kendilerini yeniden ortaya koymuşlardır. Özellikle Hristiyanlık öncesi çoktanrılı inanışının hâkim olduğu Roma İmparatorluğu'nda Hristiyanlığın benimsenmesi sürecinde şiddetli baskılar ve yasaklar koyulmuştur. Hristiyan inancına sahip kişiler bu yasaklar döneminde inanç ve ibadetlerini gizli bir şekilde yaşamak ve yaymak zorunda kaldıklarından, inançlarını semboller ile ifade etmişler. Bu semboller inanış biçiminin sessiz ve herkes tarafından anlaşılamayan bir dili haline gelmiştir. Hristiyanlık, çoktanrılı dinin içinde şekillenmiş ve dönem insanının inanış biçimini yansıtan semboller ile gizil ve derin bir aktarıma dönüşmüştür. Doğu Roma İmparatorluğu Hristiyan geleneği üzerine inşa edilmiştir. Fakat çoktanrılı dinin düşünce yapısı Hristiyanlık ile iççice geçmiş ve kendini birçok Hristiyanlık eserinde ortaya koymuştur. Özellikle Doğu Roma'nın merkezi olan İstanbul bu düşünüş biçimiyle bezenmiştir. İmparatorluk kilisesi olarak inşa edilen Ayasofya'da bulunan Hristiyanlık öncesi semboller ve onların Hristiyanlık dönemi sonrasındaki anlamları bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm sembol ve sembolün bir alt alanı olan dini sembolün incelenmesi, ikinci bölüm Ayasofya'yı tarihi süreci açısından ele aldığımız bölüm ve üçüncü bölüm ise Ayasofya'nın sembolik açıdan öncelikli kavramsal olarak ardından kendinde var olan dini sembollerin Hristiyanlık öncesi ve sonrası dönemde sembolizm bakış açısıyla incelenmesi, kubbenin sembolik açıdan incelenmesi ve Ayasofya'da var olduğu düşünülen kutsal emanetlerin yine aynı bakış açısı ile incelenmesidir.
Formations of the body: Talal Asad and the secular
The present study aspires to read Talal Asad's Genealogies of Religion and Formations of the Secular not as works of anthropology of religion, but as one major contribution to body studies. The novelty of this thesis lies in its argument that Asad's reflections on the religious and the secular in two separate works comprise in fact one theory of the body. Asad's critique of the concepts of the secular and the religion is the ground upon which his theory of the body is constructed. His genealogy of the attitudes towards the body via the changing juridical practices in the European Middle Ages is Asad's treatment of bodily pain in the economy of truth. Asad's theory of the body is complemented with the examination of modern conceptions of agency, pain, and cruelty with regards to the concept of the secular and secularism. Accompanying this reading of Asad, this study is to maintain that "the religious" and "the secular" as opposites are but the products of modern thinking; that "the secular" precedes "secularism"; and, most importantly, that Asad deconstructs the binary opposition of "the religious" and "the secular" within the horizon of the body. Reading the shifts in the attitudes towards and understandings of the body especially in the history of Christianity, Asad develops a theory of the body. I attempt in this thesis as a consequence to introduce body studies to Talal Asad's theory of the body.
Kilise tarihinde Avignon papaları
Hıristiyanlığın Katolik mezhebinde Vatikan merkez olarak kabul edilmektedir. Bunun sebebi İsa Mesih'in Matta 16:18'deki "Sen Petrus'sun ve ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım" cümlesidir. Latincede kaya anlamına gelen Petrus, aynı zamanda Havarilerin lideri ve İsa Mesih'e en yakın olan kişidir. Petrus, M. 64'de Roma'da idam edilerek hayatını kaybetmiş ve oraya defnedilmiştir. İncillerde yer alan bu ibare sebebiyle Katolikler merkezlerini Kutsal şehir olarak kabul ettikleri Roma'ya inşa etmişlerdir. Ancak XIV. yy'da Kilise, Fransa'nın Avignon şehrine taşınmıştır. Katolik Kilisesinin Roma'yı terk edip Avignon'a taşınmasının ardından koyu Katolikler tarafından bu döneme "Hıristiyanlığın Babil Sürgünü" denilmiştir. İki bölümden oluşan bu çalışmamızda, öncelikle Avignon şehri tanıtılmış ardından papaların şehre taşınmasından sonra vuku bulan olaylar aktarılarak, Kilisenin Avignon'a neden taşındığı, bu dönemde yaşanan olaylar nelerdi ve bu döneme neden sürgün denildiği gibi sorulara yanıt aranmıştır. Çalışmada literatür taraması yapılarak, çoğunluğu Fransızca olan kaynaklar kullanılmış ve tasviri bir metot benimsenmiştir. Avignon'da ikamet eden yedi Papanın dönemleri, farklı alt başlıklar altında ele alınarak her birinin kendi döneminde gerçekleşen önemli olaylar ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avignon, Avignon Papalığı, Hıristiyanlığın Babil Sürgünü, Katoliklerin ikinci başkenti
Kelam açısından sekülerizm ve eleştirisi -Ahiret inancı bağlamında-
Bu çalışmada Kelam bakış açısıyla Sekülerizmin Ahiret inancı bağlamında eleştirisi yapılmıştır. Kabaca "toplum ve kültür alanlarının dinî kurumlar ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreç" olarak tanımlanabilecek sekülerizm, son birkaç yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkan ve kısa zamanda küresel ölçekte etkili olan bir akımdır. Çıkışında çok faktörlerle birlikte Hıristiyanlıktaki akla uymayan dogmatik öğreti ve uygulamaların da önemli rolü olmuştur. Sekülerizm kendini din-dışı olarak konumlandırmaya özen göstermektedir. Bununla birlikte kutsal hiçbir şeye müracaat etmeyerek tek referans kaynağı bilimi kabul etmesi, merkeze yalnız insanı koyarak sadece onun rahat ve refahını öncelemesi, cenneti dünyaya getirme söylemi ister istemez onu dinin karşısında konumlandırmaktadır. Çalışma, Giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, amaç ve önemi ortaya konularak, kapsam ve çalışmada uygulanan yönteme yer verilmiştir. Birinci bölümde Sekülerizmin kavramsal analizi yapılmış, tarihsel süreç içerisinde kavramın yüklendiği anlam farklılıkları irdelenmiştir. Sekülerizmin Batıda ortaya çıkışını tetikleyen sebepler, geleceğe yönelik ileri sürülen sekülerizm kuramları ile sekülerizmin Hıristiyanlık ile münasebeti yine bu bölümde değerlendirilmiştir. İkinci bölüm ise Ahiret inancına ayrılmıştır. Ahiret hayatının mümkün oluşu ve gerekliliği Kur'an-ı Kerim'e referansla ortaya konulmuştur. İlerleyen kısında Kelam alimlerinin ileri sürdüğü akli deliler ile Ahiret inancının bireysel ve sosyal faydaları ele alınarak bu inancın göz ardı edilemeyecek, insan fıtratının gerekli gördüğü temel bir inanç olduğu delillendirilmiştir.
Avusturya'da dinler ve dini hak ve özgürlüklerin tarihçesi
Avusturya, Avrupa ülkeleri içerisinde dini hak ve özgürlüklerin tasarrufu açısından üzerinde çalışma yapmaya değer bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülke, tarihi boyunca çok uluslu bir imparatorluk olması münasebetiyle, farklı etnik gruplar ve inançlarla bir arada yaşama kültürünü geliştirmiştir. Dolayısıyla Avusturya'nın tarihi, din ve mezhep savaşları ve otorite ile din arasındaki mücadelelere sahne olmuştur. Katolik mezhebinin hâkim ve güçlü olduğu ülkede söz konusu mücadeleler neticesinde farklı mezhepler ve inanç toplulukları ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkede Hıristiyanlık, İslâmiyet, Yahudilik olmak üzere üç temel din ve bunlara bağlı farklı inanç toplulukları, mezhepler hâkimdir. Adı geçen inançlara ait kiliseler, cemaat ve topluluklara ait kurumlar, sadece dini değil birçok alanda faaliyet göstermektedir. Avusturya farklı dönemlerde bünyesi dahilindeki din, mezhep ve inanç topluluklarına dini hak ve özgürlükler tanıma adına onları yasalarıyla desteklemiştir. Ülkede hâkim olan din Hıristiyanlık iken ikinci sırada İslamiyet yer almaktadır. Avusturya, İslâmiyet'i Avrupa'da resmen tanıyan ilk ülkedir. Ancak 2015 yılı itibari ile İslâm, çıkartılan yeni yasa ile bir yandan ülke ile uyumlanmaya çalışırken, aynı zamanda kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Böylece yeni İslâm kanunu, İslâmofobi'nin ülkede kurumsallaştırılmasının yasal dayanağı haline gelmiştir.
Ulfilas ve Gotların Hıristiyanlaşmasındaki rolü
Hıristiyanlığı benimseyen ilk Cermen halkı olmakla tarihte önemli bir iz bırakan Gotlar, bu özelliklerini büyük oranda Ulfilas isimli piskoposa borçludur. Ulfilas hakkında, Got tarihinde bilinen en meşhur isimlerden birisi olması nedeniyle birbirinden oldukça farklı bilgilere rastlanmaktadır. Bu farklı bilgiler hem Ulfilas'tan bahseden az sayıdaki Geç Antik Çağ eserinde hem de modern çalışmalarda karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamız, bu farklı bilgiler arasından Ulfilas'ın hayatına, statüsüne, faaliyetlerine ve Gotların Hıristiyanlaşmasındaki etkisine dair özgün bir fikir beyan etmeyi amaçlamaktadır. Böylesi bir çalışma sadece Gotların IV. yüzyıldaki durumuna ilişkin bir fikir ortaya koymakla kalmayacak, Avrupa'nın kimliğini oluşturan özelliklerinden birisi olan Hıristiyanlığın, bu topraklarda nasıl bir geçmişinin olduğuna dair bir perspektif sunacaktır.
Yahudilik Hıristiyanlık ve İslam'da insan-tabiat ilişkisi bağlamında çevre anlayışı
Bu çalışmada Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'da insan-tabiat ilişkisi bağlamında çevre anlayışı incelenmiştir. Son iki yüzyıllık dönemde artan çevre kirliliği, küresel bir boyut kazanmıştır. Bu krizi çözmek amacıyla çevre konusu farklı disiplinler tarafından ele alınmaya başlanmış, bu noktada din ve çevre ilişkisini inceleyen ekoteoloji alanı doğmuştur. Ekoteoloji alanına katkı sunmayı amaçlayan bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çevre, çevre kirliliği, ekoteoloji kavramları tanımlanarak, çevre kirliliğinin tarihsel, düşünsel ve toplumsal arka planı ele alınmıştır. İkinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinin insan-tabiat ilişkisi çerçevesinde çevre anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu üç inanca yönelik önemli dini uygulamalar ve belirgin anlayışlar çeşitli yorumlar da değerlendirilerek tartışılmıştır. Bu üç din, bu dinlerin değerleri ve günlük yaşamın dokusuyla iç içe olan uygulamaları açıklanmıştır. Bu çerçevede dinin çevreyi etkileyen yaşam tarzındaki rolü ortaya konmuştur.