Colonic neoplasms
76 theses under this subject heading
HT-29 insan kolon kanseri hücre hattında Eriodictyol ve Brusatol'un 5-Florourasil ile kullanımının hücre canlılığı ve apoptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin araştırılması
Kanser önemli ölüm nedenlerinden biridir. Kanserin tedavisi için kullanılan geleneksel yöntemlerin yan etkileri nedeniyle, kanseri önlemek veya tedavi etmek için yeni stratejiler geliştirilmesine yönelik çalışmalar hız kazanmıştır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda kanser tedavisinde kombine yaklaşımın önemi vurgulanmıştır. Çok eski çağlardan beri insanoğlunun başvurduğu doğa aktif ve güvenli anti-kanser ajanları için büyük bir zenginliğe sahiptir. Kolorektal kanser en sık teşhis edilen kanserler arasındadır. Bu hastalığın tedavisinde geleneksel olarak cerrahi yöntem ve kemoterapinin yanı sıra tedaviyi geliştirmenin ve yan etkileri ertelemenin potansiyel bir yolu olarak kombinasyon veya çok bileşenli tedavi gösterilmektedir. Bu çalışmada bildiğimiz kadarıyla ilk defa ticari Eriodictyol ve Brusatol'ün insan kolon kanseri/kolorektal kanser hücre hattında (HT-29 hücre hattı) 5-FU antikanser ilacı ile birlikte kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenmesinin yanı sıra apoptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin de değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle etken maddelerin ayrı ayrı ve kombine uygulamalarının HT-29 hücre hattında hücre canlılığı üzerindeki etkileri doz ve zamana bağlı olarak MTT deneyi ile araştırılmıştır ve her bir etken maddenin IC50 değeri belirlenmiştir. IC50 değerleri dikkate alınarak etken maddelerin ayrı ayrı ve kombine uygulamalarının HT-29 hücre hattında hücre canlılığı üzerindeki etkileri 24, 48 ve 72 saat için değerlendirilmiştir ve kombinasyon indeksi değerleri hesaplanmıştır. Brusatol veya Eriodictyol'ün IC50 ve IC50/2 konsantrasyonları ile 5-FU'nun IC50 konsantrasyonları ile yapılan kombinasyon uygulamalarının apoptoz üzerindeki etkisi ise Annexin V/PI boyama ve apoptotik genlerin Real-Time PCR analizi ile 48 saat için araştırılmıştır. Ayrıca etken maddelerin tek başına ve kombin uygulamalarının hücre döngü profili üzerindeki etkisi de 48 saat için incelenmiştir. En düşük IC50 değerleri Brusatol için hesaplanmıştır. Brusatol'ün 24, 48 ve 72. saatler için hesaplanan IC50 değerleri sırasıyla 109.5, 1.15 ve 0.96 µM'dır. Kombinasyon uygulamalarında hesaplanan Kİ değerleri farklılık göstermektedir. Brusatol ve 5-Florourasil'in yapılan kombin uygulamaları arasında Brusatol'ün IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile 5-FU'nun IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombin uygulamaların ortak olarak 24 ve 48 saatte sinerjik etki gösterdiği belirlenmiştir. 48 saatte Eriodictyol'ün IC50/2 değerindeki konsantrasyonu ile 5-FU'nun IC50 ve IC50/2 değerindeki konsantrasyonlarının yanı sıra Eriodictyol'ün IC50 ve 5-FU'nun IC50/2 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombin uygulamaların etkisinin sinerjik olduğu görülmüştür. Brusatol'dan farklı olarak Eriodictyol'ün 5-FU ile 72 saat kombin uygulamalarında sinerjik etki belirlenmiştir. Brusatol, Eriodictyol ve 5-FU'nun test edilen üçlü kombinasyonlarının ise her inkübasyon zamanı için antagonist olduğu tespit edilmiştir. Brusatol'ün 5-FU ile denenen kombin uygulamalarında toplam apoptotik hücre yüzdesinin etken maddelerin tek başlarına neden olduğu toplam apoptotik hücre yüzdesine kıyasla daha fazla olduğu belirlenmiştir. Real time PCR analizi sonuçlarına göre test edilen genler içerisinde bax ve kaspaz-3 apoptotik gen seviyesindeki anlamlı artış Brusatol ve 5-FU'nun IC50 değerindeki konsantrasyonları ile yapılan kombinasyonda tespit edilmiştir. Bununla birlikte Brusatol ve Eriodictyol'ün tek başlarına HT-29 hücrelerinde kontrole kıyasla özellikle S evresindeki hücre yüzdesinde artışa neden olduğu belirlenmiştir. Brusatol'ün 5-FU ile kombinasyon uygulamalarında yine özellikle S evresindeki hücre yüzdesinin kontrole kıyasla daha fazla olduğu görülmüştür. 48 saat için yapılan deneylerden elde edilen veriler Eriodictyol'e göre Brusatol'ün tek başına veya 5-FU ile kombinasyon halinde HT-29 hücrelerinde apoptotik hücre yüzdesinde artışa neden olabileceğini göstermiştir. Bu çalışmadan elde edilen veriler özellikle kolon kanserine karşı kombin veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayabilir. Yapılacak in vivo çalışmalar bu etken maddelerin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayacaktır.
2011-2021 arasında ülseratif kolit tanısı konulan hastalarda tanı anındaki tutulum yeri, premalign lezyonlar ve mayo skorunun retrospektif olarak değerlendirilmesi
Ülseratif kolit kolonda kesintisiz mukoza tutulumu yapan, aktivasyon ve remisyonlarla seyreden kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Hastalarda en sık görülen şikayetler karın ağrısı, ishal ve rektal kanamadır. Gastrointestinal semptomların yanında tüm vücudu tutabilen çeşitli ekstraintestinal bulgular sıklıkla görülebilir. Hastalığın şiddeti ve süresi ile kolorektal kanser insidansında artış görülmektedir. Takip ve tedavide hem medikal hem cerrahinin yeri vardır. Çalışmamızın amacı hastaların epidemiyolojik olarak incelenmesi, premalign lezyonlarının ve kolorektal kanser insidansının tespit edilmesi ve bu veriler arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Ayrıca klinik araştırmalarda kullanılmak üzere, hastanın genel durumu ve prognozunu değerlendirmek için geliştirilen Mayo skorlama sisteminin kullanılarak hastaların Mayo skorunun hesaplanması ve bu ölçeğin diğer veriler ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 1 Ocak 2011 ile 31 aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bölümüne başvuran ve ülseratif kolit tanısı konulan 535 kişinin verileri toplandı. Ancak veri yetersizliği nedeniyle 375 hasta çalışmaya dahil edilemedi. Çalışmanın kriterlerine uyan ve yeterli verisi bulunan 160 hasta cinsiyet, tanı yaşı, ekstraintestinal bulgular, polip ve poliplerin patolojik alt tipleri, kolektomi, mayo skoru ve kolorektal karsinom gelişimi açısından retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda 3 farklı kıtadan yapılan yayınlar ile verilerimizi kıyasladık. Epidemiyolojik olarak erkek hasta oranı daha fazla olmasına rağmen hastaların medyan tanı yaşı avrupa verileri ile korele bulundu. Yaptığımız analizlerde ekstra intestinal bulgu insidansının diğer ülkeler ile benzer olduğunu tespit ettik. Çalışmamızdaki hastaların mayo skoru diğer çalışmalara göre daha yüksek tespit edilirken, kolorektal kanser ve kolektomi oranlarının mayo skorundaki artış ile arasındaki anlamlı ilişki literatür ile uyumlu bulundu.
Benzofuran halkası bağlı 3-nitrofenil kalkon türevinin kolon kanseri hücreleri üzerindeki antikanser aktivitesinin belirlenmesi
Kalp ve damar hastalıklarından sonra başlıca ölüm nedenlerinin ikincisini oluşturan kanserin görülme sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Güncel istatistiki verilere göre kansere yönelik çeşitli belirtiler ile sağlık kuruluşuna başvuran her on kişiden birine kolon kanseri tanısı konmaktadır. Görülen artışa bağlı olarak, klinikte kullanılan kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi gibi tedavi seçeneklerine kıyasla yan etkisi daha az olan ve hedefe yönelik yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç doğmaktadır. Doğal olarak bitkilerde bulunan ya da yapay olarak sentezi yapılabilen bileşikler olan kalkonlar, anti kanser başta olmak üzere geniş bir biyolojik aktiviteye sahiptir. Yapılan bu tez çalışmasında, benzofuran halkası bağlı 3-nitrofenil kalkon türevinin [3-(3-Nitrophenyl)-1-(benzofurane-2-yl)-2-propen-1-one] insan kolon kanseri hücreleri (HCT-116, HT-29) üzerindeki anti kanser etki ve mekanizmaları araştırılmıştır. Türevin hücre canlılığına etkisi SRB yöntemi ile belirlenip elde edilen sonuçlardan yola çıkarak ileri analizlerde kullanılmak üzere doz ve tedavi süresi seçimi yapılmıştır. Ayrıca, klinikte insan kolon kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ilaç olan 5-fluorouracil ile kombinasyon çalışması yapılmıştır. Hücre ölümünün hangi mekanizma üzerinden gerçekleştiği (apoptozis/nekrozis) Anneksin-V/Hoechst/Propidyum İyodür üçlü boyama yöntemi ile floresan mikroskopta analiz edilmiştir. Akım sitometrisi ile apoptotik yolakta görevli Kaspaz 3/7 moleküllerinin düzeyleri kantitatif olarak belirlenmiştir. Hücre döngüsünün hangi evrede baskılandığı akım sitometrisi kullanılarak analiz edilmiştir. Hücre ölüm mekanizmalarından olan apoptoz ile ilişkili proteinlerdeki değişimler Western Blot yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Son olarak, hücrelerin migrasyon ve koloni oluşturma yeteneklerine olan etkisi araştırılmıştır. Bulgular doğrultusunda, türevin insan kolon kanseri hücrelerinde doza ve zamana bağlı olarak sitotoksik aktivitenin artışına ve apoptozise neden olduğu, G0/G1 evresinde hücre bölünmesini baskıladığı, migrasyon ve koloni oluşturma yeteneklerinde ise azalmaya neden olduğu bulunmuştur.
Kolon kanseri hücreleri üzerine timokinon ve 5-fluorouracilin terapotik etkisinin in vitro ve in vivo araştırılması
Kanser, dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kolon kanseri, gelişmiş ülkelerde kadınlarda ve erkeklerde sırasıyla 2 ve 3. sırada yer alan en yaygın görülen kanser türlerinden biridir. Kolon kanserinde rutin tedavi olan 5-Fluorouracil'in (5-FU) %30 başarısı alternatif tedavi yöntemleri arayışına neden olmuştur. Son yıllarda bitkisel kaynaklı doğal etken maddelerin kanser tedavisi üzerinde etkileri yanında konvansiyonel tedavilerle kombine edilmesi ile ilgili araştırmalar yoğunlaşarak sürmektedir. Bu çalışmada amacımız, rutin tedavide kullanılan 5-FU ile Nigella sativa'nın etken maddesi Timokinon'nun (TQ) kolon kanseri üzerine kombine tedavisinin sitotoksik, genotoksik, apoptotik ve anti-kanser etkilerinin in vitro ve in vivo yöntemlerle araştırılması ve olası etki mekanizmaların aydınlatılmasıdır. Kolon kanser hücrelerine (LoVo) ilk olarak transfeksiyon ile Lusiferaz geni transfekte edildikten sonra hücre kültürü ortamında farklı konsantrasyonlarda TQ, 5-FU ve kombinasyonlarına maruz bırakıldı. 24 saat inkübasyondan sonra ATP yöntemiyle luminometrik olarak sitotoksisite, comet assay yöntemi ile DNA hasarı, luminometrik yöntem ile hücre içi glutatyon düzeyi, florometrik yöntem ile mitokondriyal membran potansiyeli, akridin turuncusu/etidyum bromür boyası ile floresans mikroskopta apoptoz, annexin V-FITC boyası ile akış sitometrisinde apoptoz, pro-apoptotik ve anti- apoptotik proteinlerin ekspresyonu western blot yöntemiyle çalışıldı. Kontrol, TQ, 5- FU ve kombine olmak üzere beş grup nude fareye transfekte LoVo hücreleri zenograft yöntem ile subkutan olarak enjekte edildi. 3 hafta sonra oluşturulan tümörlerin tedavisine geçilip, yalnız TQ, yalnız 5-FU ve kombine gruplarına 3 hafta boyunca tedavi uygulandı. Tedavi sonucunda in vivo canlı hayvan görüntüleme sistemi ve kumpasla tümör boyutları ölçüldü. Ayrıca tedavi bitiminde alınan kanlarda oksidatif stres ve enflamasyon belirteçleri incelendi. Alınan doku örneklerinde de büyüme faktörleri ve vaskülerizasyon belirteçleri incelendi. In vitro ortamda LoVo hücreleri üzerinde TQ ve 5-FU ile yapılan tekli terapiye göre kombine terapilerin, tekli tedaviye göre düşük dozlarının sitotoksisiteyi, DNA hasarını, apoptozu ve hücre içi reaktif oksijen türlerinin düzeylerini arttırırken, mitokondriyal membran potansiyelini ve glutatyon düzeylerini düşürdüğü tespit edilmiştir. Ayrıca anti-apoptotik protein olan Bcl-2 ekspresyonu düşerken apoptotik proteinler Bax, Kaspaz-3, Kaspaz-9, P-53 ve P-21'in protein ekspresyonu artmıştır. Zenografik yöntemle oluşturulan in vivo kolon kanserinde ise kombine tedavinin tekli terapilere göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Tümör boyutu küçülürken, dokuda TGFβ1 düzeyi ve vaskülerizasyon belirteci VEGF düzeyleri azalmıştır. Tedavi sonrası alınan plazmalarda pozitif kontrole göre oksidatif stres düzeyleri düşmüştür. Elde ettiğimiz veriler, rutin tedavide kullanılan 5-FU yanında bitkisel kökenli TQ'nun kombine kullanımının hem in vitro hem de in vivo oluşturulan kolon kanserinde anti- tümör etkilerini arttırdığını ve tedaviye bağlı yan etkileri azalttığını göstermektedir.
Assessment of lifestyle of patients with colon cancer in mosul city
Colon cancer is one of the cancer types associated with the highest number of deaths each year worldwide. There is no specific information about the cause, but there is a lot of evidence associated with the incidence of colon cancer. The lifestyle factors of patients with colon cancer are very important because of the incidence of the disease and their impact on the course of treatment after the patient is diagnosed. The present study aims to evaluate lifestyle factors among patients in the city of Mosul in 2022. The study is a descriptive and cross-sectional study. In the study, a special tool suitable for Iraqi societies was applied. The tool consists of two parts, in the first part of which the demographic information of the patient is included, and in the second part, questions about general health, physical activities, balanced nutrition, mental health and weight control. The study was carried out with 72 patients diagnosed with colon cancer. Evaluation was made by percentage analysis. Looking at the results of the study, 27.8% of the sample of the study was between the ages of 49-58, 61.1% were male, 87.5% were married, 54.2 of them lived in the city, 31.9% were primary school graduates, 41.1% did not have a good income, 52.8% had a positive family history, 33.3% had a weight between 81-90 kg, 66.7% had a colostomy, 45.8% It was concluded that he had an additional disease and 57.57% of these additional diseases were hypertension, at the same time 83.3% had complications and these complications were mostly anorexia at a rate of 68.33%. When we questioned the lifestyles of the patients in the study, it was seen that 80.6% of the patients gave importance to their health in the field of general health, but 54.2% did not follow the health programs on television or radio. In the physical activities of the patients, It was observed that 59.7% of them led an active life, but 54.2% stated that they did not have enough energy to continue their daily living activities and they felt tired. In terms of nutrition, it was observed that the patients generally preferred a healthy diet and 59.7% of them avoided salty foods. Considering the mental health outcomes of the patients, It was concluded that 80.6% were satisfied with their life, but 56.9% did not have positive thoughts or feelings. As a result of questions about weight control. It was observed that 59.7% of the patients kept their weight at an appropriate level, but 69.4% did not follow a diet. Looking at the results in general, it can be said that patients diagnosed with colon cancer pay attention to their quality of life. However, these patients are still recommended to apply education programs to improve and their quality of life.
Determining the quality of life patients with colorectal cancer in Al-Diwaniyah Teaching Hospital in Iraq
Colon and rectum cancer affects the large intestine, which is the lower and last part of the digestive system. It is one of the most common cancer diseases in the world and is more common in adults over the age of 45. It affects males at a higher rate than females. Colorectal cancer begins in the form of clusters of small cells that form growths called polyps. They are initially non-cancerous and form in the inner wall of the colon and rectum. Their growth is slow, but over time, most of them turn into malignant cancerous. Generally, the causes are genetic factor, inflammatory diseases in the intestines, diet, diabetes, obesity, exposure to radiation, etc. In addition to blood in the stool, the most important symptoms are the feeling that the abdomen is not fully emptied during defecation, long-term abdominal pain, loss of appetite, anemia and the patient's weight loss without any reason. It is important to know the quality of life of colorectal cancer patients. Quality of life includes many dimensions including physical, social, psychological and economic. This study aimed to determine the quality of life of colorectal cancer patients. A cross-sectional research design was used in the study. The number of patients participating in the sample was 225. Data were collected between July 2022 and October 2022 at a Teaching Hospital in Al-Diwaniyah, Iraq. Sociodemographic Form and EORTC QLQ-C30 Quality of Life Scale were used as data collection tools. Data were collected by face-to-face interview method. In the analysis of data; Mann-Whitney U test and Kruskal Wallis Test were used to analyze descriptive statistics (number, percentage, mean, standard deviation) and quantitative data. Of the participants, 52.9% were between the ages of 38-47, 63.1% were male, 87.1% were married, 49.3% were university graduates, 68% were civil servants, 66.7% have income equal to their expenses, 74.7% have 1- 5 children, 72.9% live in the city. 59.6% of them did not have cancer in their family, 41.3% were receiving chemotherapy, and 49.8% stated that they had colorectal cancer for 8 months. EORTC QLQ-C30 subscale score averages are as follows; Its functional dimension is 34.7422±4.47665, its symptoms dimension is 32.5111±3.59080, and its general health dimension is 6.7067±3.50805. There is a significant difference between the participants' age, education level, job, income level and place of residence and the EORTC QLQ-C30 functional dimension (p<0.05). Additionally, there is a significant difference between work income status and place of residence and the extent of symptoms (p<0.05). It was found that there is a relationship between age and the general functions of the patient, as the disease rate increases with age and for those over the age of 40, where their general functions are weak due to age and because of the negative side effects of the treatments. It was also determined that the patient's gender and general functions were not affected, both genders affected their general functions equally, but there was a low correlation between the patient's gender and the symptoms of the disease. Symptoms were more common in men. İt was found that there was a relationship between the patient's occupation and work and the severity of the symptoms. It was determined that there was a relationship between the symptoms of the disease and the place where the patient lived. It was found that there is a relationship between the patient's general functions and his general health. It was determined that there was a relationship between the genetic factor and the incidence of this disease, but it was weak. Their cognitive functions were found to be low, their social functions moderate, and their emotional functions weak. In the study, it was determined that the quality of life of colorectal cancer patients was low. It can be recommended that nurses monitor the health status of patients, plan care content that will improve the quality of life, reduce the side effects of treatment by giving appropriate treatment, and guide patients and parents about the necessity of appropriate nutrition and exercise activity. It is also important for patients to receive psychological support from their families and surroundings, as well as from nurses.
The investigation of the effect of pink1-AS lncrna in HCT116 colon cancer cell line
Cancer is the most frequent disease in the world ranking after heart and vascular disease. Colon cancer is the third most seen among all cancers. Although colon cancer is seen in all age groups, more than 90% of patients are forty years old and over. Most of chemotherapeutic drugs aim to inhibit the progression of cancer and to irradicate the tumor. Chemotherapeutic agents kill cancer cells, while at the same time causing damage to normal cells. As a new approach for the treatment of cancer, new perspect is gaining importance that targets the expression level of molecules responsible for cancer. Environmental factors as well as non coding RNAs are responsible for the cause of colon cancer. In colon cancer, gene expression level of PINK1 is found to be highest and is responsible for cancer progression. PINK1-AS is an antisense long non coding RNA opposite to PINK1 and is responsible for its gene regulation. We are of the opinion that miRNAs targeting PINK1-AS regulates the gene expression of PINK1 in colon cancers triggering the apoptosis. Therefore, colon cancer cell line (HCT116) was transfected using anti miRNAs targeting PINK1-AS in cell culture. cDNA was converted from the total RNA isolated from this cell line. Gene expression levels of PINK1-AS, PINK1 and PTEN was seen using real time PCR. Apoptosis level of the transfected cell line was seen using flow cytometry. The expression data obtained from the gene expression levels of PINK1-AS, PINK1 and PTEN was not significant as compared to negative control miRNA. The apoptosis level was also not significant when analysed. As a result, in order to silence PINK1, other molecules targeting PINK1-AS gene should be found out for the treatment of colon cancer.
Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volümetrik parametrelerin tümör lateralizasyonu ve TNM evresi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada kolon kanseri tanısı alan hastaların F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametrelerin tümörün evresi ve lateralizasyonu başta olmak üzere birkaç değişken ile ilişkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda kolon kanseri tanılı, cerrahi operasyon geçirmemiş ve evreleme amaçlı F-18 FDG PET/BT tetkiki uygulanan 55 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, kilo, boy vb.) klinikopatolojik özellikleri (histolojik alt tip, TNM sınıflaması, metastaz yeri, tümör yerleşimi) ve CEA ve CA 19-9 gibi biyokimyasal parametreleri hastane sisteminden retropektif olarak elde edildi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinde SUVmax 2.5 ve 3.0 olacak şekilde sabit eşik değeri alınarak metabolik tümör volümü (MTV), SUVmax ve SUVmean ölçümleri kaydedildi. MTV ile SUVmean'in çarpımı ile total lezyon glikoliz (TLG) değeri hesaplandı. Kaydedilen bu verilerin tümör lateralizasyonu, TNM evresi, CEA ve CA 19-9 gibi çeşitli parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 31'i (%56.4) erkek , 24'ü (%43.6) kadın olup yaş ortalaması 65.8±13.7 yıldır. Hastaların %58.2'sinde tümör sol kolon yerleşimliydi. Klinik evre değerlendirildiğinde, hastaların %50.9 ile çoğunluğu Evre 4, %31'i Evre 2, %16.4'ü Evre 3'tür. Primer tümör lokalizasyonu ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.483). Primer tümör lokalizasyonu ile serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.577, p=0.912). T ve N evresi ile serum CEA değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0.925, p=0.473). T ve N evresi arttıkça CA 19-9 düzeyinde anlamlı bir artış saptandı (sırasıyla p=0.042, p=0.014). Uzak metastazı olan hastalarda uzak metastazı olmayan hastalara göre serum CEA ve CA 19-9 düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.025). Sağ kolon tümörlerinde MTV2.5 ve TLG2.5 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.008, p=0.023). Sağ kolon tümörlerinde MTV3.0 ve TLG3.0 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.010, p=0.027). T, N ve M evreleri arasında SUVmax, MTV, TLG parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametreler ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kolon tümörlerinde MTV ve TLG değerleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızın sonuçlarında ve bu amaçla yapılan daha önceki çalışmaların bulgularında gözlenen farklılıkların hasta sayısı, hasta seçimi, hastaların klinik ve tümör ile ilgili özellikleri, gözlemci ile ilgili faktörler gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabileceği düşünüldü. Bu nedenle hasta sayısının fazla olduğu prospektif çalışmalar gelecekte bu konuya daha çok ışık tutacaktır.
Metastatik kolorektal kanser hastalarında sistemik tedavi öncesi ve sonrası flow sitometri bulgularının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanı anında her beş hastadan birinde metastatik evrede saptanan ve kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer alan bir kanser türüdür. Doğal Öldürücü (NK) hücrelerin tümör mikroçevresi üzerindeki etkileri bilinmekle birlikte, standart sistemik tedavilerle değişen spesifik NK hücre alt gruplarının prognoz ve tedavi yanıtı üzerindeki rolü henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Amacımız, metastatik KRK hastalarında uygulanan standart tedaviler sırasında periferik kandaki NK hücre alt gruplarını flow sitometri ile izleyerek, kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik edecek ve erken hastalık progresyonunu öngörecek yeni ve uygulanabilir biyobelirteçler için kanıta dayalı bir temel oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma, Ekim 2024 ile Ekim 2025 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde metastatik KRK tanısıyla takip edilen gönüllü 25 hasta ile yürütülmüştür. Hastalardan, standart tedavi protokolü (Bevasizumab veya Setuksimab içeren rejimler) sırasında 0. (başlangıç), 3. ve 6. kür kemoterapiden hemen önce periferik kan örnekleri alınmıştır. Bu örnekler, flow sitometri kullanılarak genel lenfosit düzeyleri ile birlikte NK hücreleri (CD56, CD16) ve aktive edici reseptörler (CD314/NKG2D) dahil olmak üzere lenfosit alt gruplarının detaylı fenotipik analizi için değerlendirilmiştir. Elde edilen immünolojik veriler, hastaların klinik takip verileriyle istatistiksel olarak ilişkilendirilmiştir. Bulgular: Standart kemoterapi protokollerinin, metastatik KRK hastalarında belirgin immünolojik değişimlere yol açtığı gözlenmiştir. Bevasizumab içeren kolda başlangıçtan itibaren CD94+ hücre düzeylerinde hakimiyet ve ilerleyen kemoterapi süreciyle T helper hücrelerde üstünlük gösterilmiştir. Setuksimab içeren kolda ise 3.kürde sitotoksik T hücrelerinde ve CD4+CD3+CD56+ hücrelerde artış saptanmıştır. Yirmi beş hastanın dahil edildiği çalışmada, en önemli bulgu olarak, periferik kanda 6. kür sonunda anti-tümöral etkinliği sınırlı olan CD56brightCD16-CD314+ hücrelerinin artmış düzeyde bulunmasının, hastalık progresyonu ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç: Metastatik KRK hastalarında uygulanan standart tedaviler farklı immünolojik yanıt profilleri oluşturmaktadır. Çalışmamızda elde edilen bulgular, bu hastaların takibinde, geleneksel yöntemlere ek olarak CD56brightCD16-CD314+ gibi spesifik NK hücre fenotiplerinin erken progresyon riskini öngörmede potansiyel bir rol oynayabileceğini göstermektedir.
Erkek tarım işçilerinin kolorektal kanser hakkındaki bilgi düzeyleri, sağlık inanç düzeyleri ve kanser riskinin belirlenmesi
Amaç: Bu araştırma; Erkek tarım işçilerinin kolorektal kanser hakkındaki bilgi düzeyleri, sağlık inanç düzeyleri ve kanser riskinin belirlenmesini amaçlayan kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırma Kasım 2019-Mart 2021 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın verileri Kasım 2020-Ocak 2021 tarihleri arasında Aydın ili Efeler ilçesi Işıklı mahallesinde yaşayan 205 erkek tarım işçisinden yüz yüze toplanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada veri toplama materyali olarak Sosyodemografik Özellikler Formu, Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği (KKKYSİMÖ), Kolorektal Kanser Bilgi Düzeyi ile ilgili 10 soruluk Yapılandırılmış Form ve Kolon Kanseri için Harvard Kanser Risk İndeksi kullanılmıştır. Araştırma öncesi Aydın Valiliği'nden kurum izni, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan etik izin ve araştırmada kullanılan ölçeklerin ilgili yazarlarından izinler alınmıştır. Araştırmaya katılan erkek tarım işçilerinden yazılı onam alınmıştır. Araştırmada elde edilen veriler S.P.S.S. (Statistical Package for Social Sciences) 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin analiz edilmesinde tanımlayıcı istatistiksel hesaplama yöntemler olarak yüzde sayı, standart sapma, ortalama kullanılmıştır. Araştırmadaki değişkenlerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemek için Kurtosis (Basıklık) ve Skewness (Çarpıklık) değerleri incelenmiştir. İki bağımsız grup arasındaki niceliksel sürekli verileri karşılaştırmak için t-testi, ikiden fazla bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verileri karşılaştırmak için Tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Anova testi sonrasında farklılıkları belirlemek için tamamlayıcı post-hoc analizi (Scheffe testi) uygulanmıştır. Araştırmanın sürekli değişkenleri arasında pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. Gruplu değişkenlerin karşılaştırılmasında chi square kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmanın bağımlı değişkenleri erkek tarım işçilerinin KKKYSİMÖ puan ortalamaları, Kolorektal Kanser Bilgi Düzeyi puan ortalamaları ve Harvard Kanser Risk Düzeyleridir. Bağımsız değişkenler ise erkek tarım işçilerinin sosyodemografik özellikleridir. Erkek tarım işçilerinin %38'i 40-50 yaş, %84,4'ü evli, %20'si lise ve üzeri eğitim durumuna sahip, %55,6'sı pestisit kullanmakta, %35,6'sı pestisit kullanırken koruyucu özel önlem almamakta ve %58'i gelecekte bağırsak kanseri taramalarına katılmayı düşünmemektedir. Erkek tarım işçilerinin yüzde 63,9'u KRK için Harvard Kanser Risk İndeksine göre riskli grupta yer almaktadır. Erkek tarım işçilerinin güven yarar sağlık motivasyonu puanı 51,620±4,856 (Min=35; Maks=55) ve duyarlılık puanı 10,581±4,838 (Min=6; Maks=30); KRK bilgi düzeyi puanı ise 8,815±1,190 (Min=4; Maks=10) olarak saptanmıştır. Erkek tarım işçilerinin yüzde 56,1'i KRK taraması için nereye başvuracağını ve yüzde 82'si KRK taramasında hangi testlerin yapıldığını bilmediğini ifade etmiştir. Erkek tarım işçilerinin yüzde 21,5'i bağırsak kanseri taramaları ile ilgili herhangi bir sağlık çalışanı tarafından bilgilendirilmediğini belirtmiştir. Erkek tarım işçilerinin gelecekte KRK taramasına katılma düşüncesi ile güven yarar sağlık motivasyonu alt boyut puanı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Altı ay içinde ve bir yıl içinde bağırsak kanseri taramasına katılmayı düşünenlerin güven yarar sağlık motivasyonu puanları gelecekte taramaya katılmayı düşünmeyenlerin güven yarar sağlık motivasyonu puanlarından yüksek çıkmıştır (p<005). Sonuç: Tarımsal ürünlerin kalitesini ve verimini arttırmak için pestisitleri sık kullanan ve bundan dolayı KRK risk grubunda yer alan erkek tarım işçilerinin KRK sağlık inançları, bilgi ve risk düzeylerini gösteren araştırma sonuçlarının literatürde yer alması yarar sağlayacaktır. Riskli gruplar için KRK'dan koruyucu eğitim programları hazırlanmalı ve bu eğitim programlarının etkililiği değerlendirilmelidir. Ayrıca KRK tarama testlerinin risk grubundaki bireylere uygulanması yaygın hale getirilmelidir.
Kolon polipleri ve uzun kodlanmayan RNA (LNCRNA) polimorfizmleri
Kolon Polipleri Ve Uzun Kodlanmayan RNA (LncRNA) Polimorfizmleri, Senem Yılmaz, Uzmanlık Tezi, Manisa 2021 Giriş ve Amaç: Kolon poliplerinde lncRNA'ları içeren tümörojenik sinyal yollarını anlamak, kolorektal kanser patogenezine ilişkin daha fazla bilgi sağlayacaktır. Bu nedenle çalışmamızda kolon polipleri ve uzun kodlanmayan RNA (lncRNA) polimorfizmlerinin araştırılmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 65 kolon polipli hasta ve 60 kontrol grubu olmak üzere toplam 125 kişi çalışmaya dâhil edildi. Olguların periferik kan örnekleri EDTA'lı tüpe alındı. Alınan kan örneklerindeki SNP'ler CCAT1 (RS67085638), HULC (RS7763881), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615), PRNCR1 (RS12682421) Fluidigm SNPType metodu ile incelendi. İstatiksel değerlendirme t testi, ki kare testi ve Mann Whitney U testi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Yapılan istatiksel analiz sonucunda CCAT1 (RS67085638), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615) polimorfizmlerin hasta ve kontrol grup karşılaştırmasında, neoplastik non-neoplastik polip arasında ve neoplastik polip tipleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p≥0.05). HULC (RS7763881) polimorfizminde neoplastik ve non-neoplastik polipler arasında anlamlı fark tespit edildi (p=0,014). PRNCR1 (RS12682421) polimorfizminde neoplastik polip tipleri arasında anlamlı fark bulundu (p=0,026). Sonuç: HULC (RS7763881) polimorfizminde AC genotipinin neoplastik polip geçişinde etkili olabileceği, PRNCR (RS12682421) polimorfizminin displazide karsinomaya geçişte önemli rol alabileceğini düşündürmüştür. Fakat altta yatan mekanizmaları anlayıp tanı ve tedavide ilerleyebilmek için bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolon polipleri, kolorektal kanser, CCAT1 (RS67085638), HULC (RS7763881), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615), PRNCR1 (RS12682421), polimorfizm, lncRNA.
Hepatosellüler karsinoma ve kolon kanser hücrelerinde miR-105-5p'nın etkisinin incelenmesi
Son yıllardaki gen ekspresyon çalışmaları kanser hücrelerinde çarpıcı bir şekilde değişikliğe uğramış miRNA ekspresyonlarına dikkat çekmektedir. miRNA'lar hedefledikleri genin karakterine göre tümör baskılayıcı veya onkogen bir özellik gösterebilmektedirler. Bir miRNA olan miR-105'in de kanser tipine göre tümör baskılayıcı yada onkogen olarak işlev gördüğü bilinmektedir. Araştırmamızda miR-105-5p'nin kolon ve hepatosellüler karsinomadaki (HCC) etkisini incelemek amacıyla; HCT116 ve Huh7 hücrelerine miR-105-5p- mimic, inhibitör ve negatif kontrolün transfeksiyonu gerçekleştirildi. miR-105- 5p'nin transfeksiyonunun; HCT116 ve Huh7 hücre hatlarında; hücre proliferasyonuna, koloni oluşumuna, invazyonuna, hTERT, p21 ve p53 ekspresyonuna nasıl bir etkisi olduğu araştırıldı. miR-105'in downregülasyonunun HCC de kolonileşmeyi azalttığını upregülasyonunun ise HCT116 da kolonileşmeyi ve hTERT, p53, p21 genlerinin ekspresyonlarını azalttığı gözlemlendi. Ancak Huh7 hücrelerinde miR-105-5p'nin downgülasyonu hTERT ve p53'ün ekspresyonlarını azalttı. Ayrıca miR-105-5p'nin downregülasyonu ise her iki hücre hattının da proliferasyonunu arttırdı. Son olarak miR-105-5p'nin ekspresyonunun artışı hem Huh7 hem de HCT116 hücrelerinde kolonileşmeyi arttırmıştır. Ayrıca miR-105-5p'nin inhibisyonu her iki hücre hattında da proliferasyonunun artmasına neden olmuştur. Ek olarak transfeksiyon işleminin gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol etmek amacıyla transfekte Huh7 ve HCT116 hücrelerinde miR-105-5p ve let-7c gen ekspresyonları kontrol edildi ancak sonuç alınamadı.
HCT-116 ve HT-29 kolon kanseri hücre hattında kuersetinin hücre ölüm yolakları üzerine etkisinin incelenmesi
Kanser çok basamaklı, uzun süreli bir süreçtir ve sağlıksız bir hücrenin kontrolsüz bölünüp büyümesinin ardından tümör üreten hücre ölümünün yokluğu ile karakterizedir. Kolorektal kanserler dünyada en sık görülen kanserlerdendir Literatüre kalın bağırsağın iç yüzeyindeki hücrelerin kontrolsüz bölünmesiyle karakterize, yaygın gastrointestinal malign tümör olarak geçmiştir. Ülkemizde oluşan kanser türleri arasında ilk beşte yer alır ve görülme sıklığı giderek artmaktadır. Kanser araştırmalarındaki önemli zorluklardan biri sağlıklı hücreler bozulmadan, kanser hücrelerinin etkili bir şekilde nasıl öldürüleceğidir ve bu noktada kanserli hücreleri tedavi etmek için ölüm yolaklarının bilinmesi kritik bir önem taşır. Son yıllarda keşfedilmiş olan ferroptoz, demir bağımlılığı ile ortaya çıkan yeni bir programlanmış hücre ölümü türü olarak bilinir ve kanser hücreleri büyümeyi sağlamak için normal hücrelere kıyasla daha fazla demir talebi sergilediğinden kanser hücrelerinde ferroptozun indüklenmesinin çoklu kemoterapötiklerin direncini tersine çevirdiği ve kanser direncini azalttığı doğrulanmıştır. Bu çalışmalar ferroptozun tömör oluşumunda, gelişmesinde önemli bir düzenleyici olarak rol oynadığını göstermiştir. Flavonoidlerden kuersetin kanser önleme, ilerlemesini durdurma ve geleneksel kanser tedavilerinin yan etkilerini azaltılmasında başarılı olduğu bilinen metabolittir. Kuersetinin kolon kanserini engelleyici etkilerinin hücre ölüm yolakları üzerine etkilerinin ortaya çıkarılabilmesi için yapılan bu çalışmada kuersetin molekülünün kolon kanseri hücre hatlarında kemoterapik ajan ile kombine kullanımlarına ve tek kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenerek hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz ve ferroptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda öncelikle kuersetin ve kemoterapik ajan sitotoksik konsantrasyonları 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)- 2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) testi ile HT-29 ve HCT-116 hücrelerinde 14 belirlendi. Daha sonra sitotoksik kuersetin ve kemoterapik ajan ile 24 saat inkübe edilen HCT-116 ve HT-29 hücreleri Apoptotik Proteaz Aktive Edici Faktör-1 (APAF-1), İnsan Kaspaz-3 Proteini (CASP-3), Uzun Zincirli Yağ Asidi-KoA Ligaz (ACSL4) ve Glutatyon Peroksidaz 4 (GPx4) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi yöntemiyle (ELİSA) belirlendi. Çalışmada kuersetin molekülünün her iki kolon kanseri hücresinde tek başına APAF-1 ve CASP-3 biyobelirteçlerini kontrol grubuna göre arttırarak apoptotik yolağı aktive ettiği belirlenmiştir. GPx4 ve ACSL4 biyobelirteçlerinde ise kombine uygulamanın ACSL4'ü arttırıp GPx4'ü azaltarak ferroptotik yolağı indükleyip kanserli hücrede sinerjik etki yaptığı belirlenmiştir. Yapılan bu çalışma sonucundaki veriler kolon kanserine karşı kombine veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayıp kanser tedavisi için ferroptoz sinyal yolağının daha detaylı araştırılmasında etken maddenin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayabilir.
Anne sütünde bulunan probiyotiklerin belirlenmesi, kolon kanseri hücre hattında (HT-29) antiproliferatif etkilerinin ve apoptoz yolağındaki bazı gen ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Günümüzde terapötik açıdan büyük önem taşıyan yeni probiyotik adayların keşfini sağlamak üzere tasarlanmış bu çalışmanın amacı, sağlıklı annelerden alınan süt örneklerinden bakteri izolasyonu, izole edilen bakterilerin probiyotik özelliklerinin aydınlatılması ve 16s rRNA dizilemesi ile moleküler karakterizasyonunun yapılması, karakterizasyonu yapılan izolatların insan kolon adenokarsinoma hücrelerinin (HT-29) proliferasyonuna olan etkisinin belirlenmesi ve apoptoz yolaklarını etkileyen Bax, Bcl-2, kaspaz-3 ve kaspaz-9 genlerin ekspresyon seviyelerinin tespit edilmesidir. Bu amaç doğrultusunda, anne sütünden izole edilen ve moleküler karakterizasyon çalışmaları ile Enterecoccus faecalis PA-1 (OQ642313) olarak tanımlanan laktik asit bakterisinin probiyotik doğası aydınlatılmıştır. Probiyotik özellikleri açısından PA-1 suşunun asit toleransı, safra toleransı test edilmiş ve simüle edilen GIS şartlarına dayanıklı olduğu, güvenirlilik testleri kapsamında gerçekleştirilen hemolitik aktivite tayini açısından gama hemolitik olduğu antibiyotik hassasiyeti açısından ise test edilen antibiyotiklere karşı duyarlı olduğu bu bağlamda güvenli olarak kabul edilebileceği, Klebsiella pneumoniae patojenine karşı inhibitör aktivite gösterdiği, DPPH serbest radikal süpürme yeteneği % 48 ve kolon hücrelerine adezyon yeteneği ''iyi adezyon'' olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmaların sonucunda Enterecoccus faecalis PA-1 güçlü probiyotik potansiyeli taşıdığı tespit edilmiştir. Antikanser aktivite çalışmaları kapsamında E. faecalis PA-1'in McF 0.5, 5 ve 10 konsantrasyonlarının 18 saat sonunda hücre canlılığını %50'nin altına indirdiği kaydedilmiştir. Bu oran süre uzadıkça (24 ve 48 saat) daha da azalmıştır. Gen ekspresyon çalışmalarında, HT-29 hücre ortamına verilen canlı E. faecalis PA-1 suşunun 18 saatlik inkübasyonu sonucu tüm konsantrasyonlar kaspaz-3 ve kaspaz-9 gen ekspresyonunu anlamlı olarak artırırken Bcl-2 ifadesini baskılamıştır. Hücre ortamına verilen bakterilerin 24 ve 48 saatlik inkübasyonu sonucunda da 18 saate paralel sonuçlar elde edilmiştir. Özellikle McF 5 konsantrasyonu 48 saat sonrası gen ekspresyon seviyelerini kaspaz-3'te 9 kattan fazla ve kaspaz-9'da 13 kattan fazla indüklemiştir. Sonuç olarak E. faecalis PA-1'in HT-29 hücreleri üzerinde antikanser etkinliğinin olduğu söylenebilir. E. faecalis PA-1'in antikanser etkisi daha ayrıntılı moleküler testler ve farklı hücre hatlarında gerçekleştirilecek çalışmalar ile aydınlatılmalıdır.
Anti-vasküler endotelyal büyüme faktörü (ANTİ-VEGF) bevasizumab tedavisi alan metastatik kolorektal kanserli hastalarda kras mutasyon durumunun tedavi sonuçları ile olan ilişkisi
Giriş : Son 2-3 dekaddır standart kemoterapilerle kombine edilen hedefe yönelik ajanlar ile kolorektal kanser tedavisinde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. VEGF fizyolojik ve patolojik anjiogenezin önemli bir regülatörüdür ve birçok tümörde aşırı eksprese edilir. Bevasizumab VEGF-A üzerinden etkinligini gösteren monoklonal antikordur.Birçok çalışmada farklı moleküller degerlendirilmesine ragmen bugüne kadar klinikte antianjiojenik tedavi yanıtını predikte eden biomarker tanımlanamamıştır. Çalışmamızda KRAS mutasyon durumunun MKRK'li hastalarda prognostik önemi degerlendirildi.Hastalar ve Yöntem : 10 farklı merkezden 236 metastatik kolorektal kanserli hastanın klinik ve patolojik özellikleri dosya kayıtlarından retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların parafin bloklarındaki kanserli dokudan Polimeraz zincir reaksiyonu ile KRAS mutasyon durumları tesbit edildi. Hastaların kombinasyon tedavisinde sıklıkla FOLFİRİ tedavisi uygulanırken, daha az hastada historik olarak IFL, FOLFOX ve XELOX rejimleri uygulanmıştı.Bulgular: Çalışmaya alınan 236 hastanın 156'sı KRAS wild tip, 80'i KRAS mutant olarak bulundu. KRAS wild tipte hastaların median yaşı 54 (23-80) iken, mutant gruptaki hastaların median yaşı da 54 (18-76) olarak bulundu. KRAS wild tip grupta 60 kadın (%38.5), 96 erkek (61,5) hasta, KRAS mutant grupta ise 29 kadın hasta (%36,3) ve 51 erkek hasta mevcuttu (%63,8). KRAS wild tip gruptakombinasyon kemoterapisi olarak 141 hastada FOLFİRİ kullanılırken (%90,4), 1 hastada IFL (%0,6), 1 hastada irinotekan ile (%0,6) kombine edilmişti, 13 hastada ise diger rejimler (xeliri,xeloda,xelox ve folfox) (%8,3) kullanılmıştı. KRAS mutant grupta ise 75 hastada FOLFİRİ rejimi (%93,8), 1 hastada IFL rejimi kullanılırken (%1,3), 4 hastada ise diger kombinasyon rejimleri kullanılmıştı (%5,0). KRAS mutasyon varlıgı/ yoklugu durumuna göre hastalar degerlendirildiginde KRAS wild tip hasta grubunda ortanca progresyosuz sagkalım (PFS) 11,7 ay (%95 CI, 9,6 ? 13,8) bulunurken, KRAS mutant grupta ise ortanca progresyonsuz sagkalım 11,9 ay (%95 CI, 9,4 -14,5) olarak benzer bulundu.Her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p =0,758). KRAS mutasyon varlıgı/ yoklugu durumuna göre hastalar degerlendirildiginde KRAS wild tip hasta grubunda genel sagkalım (OS) 35,1 ay (%95 CI,30,9- 39,3) bulunurken, KRAS mutant grupta ise genel sagkalım 30,1 (%95 CI, 25,1-35,1) olarak benzer bulundu.Her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p =0,231).Sonuç : KRAS gen mutasyonu metastatik kolorektal kanserde anti-EGFR tedavisi etkinligini gösteren prediktif markır olmasına ragmen anti-VEGF tedavisi üzerine etkinligi tartışmalıdır. Pratik düzeyde KRAS testi hangi hastanın bevasizumab tedavisi alması gerektigini belirlemekten uzaktır ve bu veriler MKRK biyolojisindeki KRAS kompleksligini vurgulamaktadır. Bu bulgular daha geniş popülasyonlarda prospektif olarak konfirme edilmelidir. Bununla birlikte hastalar rutin olarak uygulanabilen, güvenilir, mutasyon tipi ve sıklıgını belirleyen testler ile KRAS mutasyonu açısından degerlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Metastatik kolorektal kanser, Bevasizumab, Anjiogenez, KRAS mutasyonu, prognoz
Kolon kanseri hastalarında fas ve trail gen polimorfizmlerinin incelenmesi
Gelişmiş ülkelerde yaşam sürecinde kolorektal kanser (KRK) gelişimi oranı %5 olup ölüme neden olan kanser türlerinin arasında 2. sırasında yer alır. KRK de aile öyküsü varlığı %25-35 oranında olup, iyi bilinen bir risk faktörüdür. Apoptozis, programlanmış hücre ölümü olarak adlandırılır. Organizmadaki istenmeyen hücreler apoptozis işlemiyle yok edilerek bu denge muhafaza edilir. Bu çalışmada apoptozisle ilişkili Fas ve Trail genlerindeki polimorfizmlerin kolon kanseri ile ilişkisi incelenmiştir. Fas geni promotor bölge -1377G\A polimorfizmi ile Trail geni ekzon 5 bölge +1595 polimorfizmi bu çalışma kapsamında araştırılmıştır. Bu aşamada ilk olarak kolon kanserli bireylerden parafin doku örnekleri ve sağlıklı bireylerden kan örnekleri alındı. Ve DNA izolasyonu kit kullanılarak yapılmıştır. Hasta ve sağlıklı bireylerden izole edilen bu DNA'larda ilgili polimorfizmlerin incelenmesi için PCR, RFLP yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir. Fas promotor bölge -1377 ve Trail ekzon bölge +1595 polimorfizmlerinin kolon kanserinde belirleyici bir nitelik olup olmadığı araştırılmıştır. Bu çalışmaya 56 kolon kanserli hasta ve 46 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre fas promotor -1377 ve trail ekzon +1595 genotipleri ve allel dağılımlarında kolon kanserli hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Hastalarda Fas A>G genotipi (p=0.001) ve Trail C>T genotipi (p=0.015), bunların kontrol gruplarından ve diğer genotiplerden daha sık görülmüştür. Ayrıca Trail ve Fas genotipleri ile cinsiyet, tümör derecesi, tümör tipi, aile hikayesi, sigara ve alkol arasında bir ilişki saptanmamıştır. Bu bulguların, KRK de genetik risk faktörlerinin belirlenmesine klinik anlamda yardımcı olabileceği ve hastalığın moleküler mekanizmasının çözümlenmesine katkı sağlayacak çalışmalara yeni bir bakış açısı getirebileceği düşüncesindeyiz.
Sıçan kolon kanserinde seçili COX-2 inhibitörlerinin antiproliferatif etkinliklerinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünya çapında üçüncü en yaygın kanser türü olup çevresel ve genetik faktörlerden oluşan karmaşık bir etiyolojiye sahiptir. 1,2 Dimetilhidrazin (DMH), iyi bilinen ve deneysel kolon karsinogenez modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ajandır. KRK'ların erken teşhisi ve tedavisi, sağkalımı artırmak için önemlidir. Non-steroid anti-inflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), tümör gelişimini ve hücresel proliferasyonu bloke etme kabiliyetleri nedeniyle çeşitli kanser türlerine karşı kullanılan yeni kemopreventif ajanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu çalışmada, deneysel KRK modelinde iki NSAİİ'nin (Diklofenak ve Selekoksib) tümör gelişimi ve hücre proliferasyonu üzerindeki kemopreventif etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Wistar türü sıçanlar dört gruba ayrılmıştır. Grup 1'deki sıçanlara ilk 12 hafta boyunca 1 mL DMSO ve 1 mM EDTA, kalan 13 hafta boyunca sadece DMSO uygulanmış ve bu grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 25 mg/kg dozundaki DMH haftada 1 kez olmak üzere subkutan yolla ilk 12 hafta boyunca uygulanmış, deney süresi boyunca da 1 mL DMSO günlük olarak oral gavaj yöntemiyle uygulanmıştır ve bu grup kolon kanser grubu olarak belirlenmiştir. Grup 3 ve 4'e, grup 2'deki gibi DMH uygulanmıştır. Bununla birlikte, Grup 3'teki sıçanlara her gün 25 hafta oral gavaj yoluyla diklofenak (8 mg/kg vücut ağırlığı) ve grup 4'teki sıçanlara ise selekoksib (6 mg/kg vücut ağırlığı) uygulanmıştır. Serum CEA, HIF-1α, PCNA ve Ki-67'nin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. PTEN, PI3K ve Akt ekspresyonunu tespit etmek için Western blot analizi kullanılmıştır. DMH uygulamasının ardından CEA, HIF-lα, PCNA ve Ki-67 düzeylerinin arttığı gözlenmiştir. Seçilen kemoprevetif ajanların uygulandığı gruplarda ise bu parametrelerin düzeylerinin normale yakın değere indiği gözlenmiştir ki bu durum diklofenak ve selekoksibin anti-kanserojen etki sergilediğini düşündürmektedir. Western blot analiziyle DMH uygulamasının PTEN kaybına yol açtığı, PI3K ve Akt protein ekspresyon düzeylerini ise artırdığı sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, diklofenak ve selekoksib uygulanan sıçanlarda, PTEN protein ekspresyonunun belirgin şekilde arttığı, PI3K ve Akt protein ekspresyonlarının ise azaldığı saptanmıştır. Elde edilen bu bulgulardan, seçici olmayan veya seçici COX-2 inhibitörlerinin, kanser gelişimine ve DMH kaynaklı hücre proliferasyonunun baskılanmasına karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülmektedir.
Kolon kanser hücre hatlarında reseptör tirozin kinaz ve JAK-STAT inhibitörlerinin apoptotik ve anti-proliferatif etkilerinin araştırılması
Kolon kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde ölüme neden olan en yaygın 4. kanser tipidir. Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörü (EGFR), kolorektal kanser olgularında sıklıkla ifade edilmekte olan bir tirozin kinaz (TK) reseptörüdür. Gefitinib (Gef), EGFR'nün hücre içi TK bölgesinin ATP bağlanma yerine bağlanan, oral olarak aktif TK inhibitörüdür. JAK-STAT gibi EGFR ile ilişkili sinyal yolakları kanser gelişiminde önemli bir rol oynar. Triterpenoid bir bileşik olan Kukurbitasin B (CuB), güçlü anti-tümör aktivitesi ile JAK-STAT sinyal yolağının seçici ve kuvvetli bir inhibitörüdür. Bu çalışmada, CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte kullanımının HT-29 ve HCT-116 kolon kanser hücre hatları üzerine olan apoptotik ve anti-proliferatif etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamızda, p53 mutant HT-29 ve p53 yabanıl tip HCT-116 insan kolon adenokarsinom hücre hatlarında, çeşitli doz ve inkübasyon sürelerinde, CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte uygulanması sonrasında, MTT yöntemi, AO/EtBr boyaması ve BrdU ELISA yöntemleriyle hücre canlılığı belirlendi. Apoptotik oran LDH, DNA Fragmentasyon ve Kaspaz-3 ELISA yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Apoptotik ve proliferatif sinyal iletim yolaklarında görev alan Bcl-2, Bax, Bak, Bad, siklin D1 ve p27kip1 genlerinin mRNA ve protein ifade düzeylerinin belirlenmesi için kantitatif Real-Time PCR ve Western Blot yöntemleri kullanıldı.Sonuçlarımız CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte kullanılmasının doza bağlı olarak her iki hücre hattında apoptotik cevaba neden olduğunu gösterdi. Aynı zamanda, CuB'nin apoptotik etkisinin Gef varlığında daha da arttığını belirledik. Bu bulgular, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, apoptotik ve anti-proliferatif genlerin ve proteinlerin, sırasıyla mRNA ve protein ifade düzeylerindeki uygun değişimlerin olması ile doğrulandı. Elde ettiğimiz veriler, CuB'nin kolon kanser tedavisinde potansiyel anti-neoplastik ajan olarak yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak çalışmamız, JAK/STAT yolağı hedefli kanser tedavisinde, CuB'nin kemoterapötik ajanlarla birlikte kullanılmasının, uygun apoptotik ve anti-proliferatif etkiye düşük doz ve sürede ulaştırabilmesine bağlı olarak, klinik açıdan yararlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Buna ek olarak, kukurbitasinlerin moleküler etkilerinin tam olarak belirlenmesi kolon kanser tedavisi için yeni moleküler hedeflerin tanımlanmasına olanak sağlayacaktır.
Kolon adenokarsinomlarında asprosin, meteorin like-protein ve irisin immünreaktivitelerinin araştırılması
Kolorektal kanserler dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir. Kolorektal kanserlerin %98'inin patolojik alt tipi adenokarsinomdur. Kanser hücreleri ortamdaki oksijen varlığından bağımsız olarak aeorobik glikoliz ile enerji elde etmektedirler. Yakın zamanda asprosin, meteorin like-protein (METRNL) ve irisin adında glukoz metabolizması üzerine etkili hormonlar keşfedilmiştir. Bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında asprosin, METRNL ve irisin immünreaktivitesinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden rastgele seçilen 60 kolon adenokarsinomu (20 grade I, 20 grade II, 20 grade III) ve 20 normal kolon mukozası örneği alındı. Toplam 4 gurupta asprosin, METRNL, irisin immünohistokimyasal olarak boyanıp düzeyleri incelenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomları ile karşılaştırıldığında ise Grade III kolon adenokarsinomunda irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Grade I kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmezken, Grade II kolon adenokarsinomlarında METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında irisin, asprosin, METRNL immünreaktivitelerinde değişikliğin gözlenmesi nedeniyle gelecekte daha ayrıntılı çalışmalar ile kolon adenokarsinomlarının erken tanısı ve gradelenmesinde rol oynayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: asprosin, irisin, metrnl, kolon adenokarsinom
Azoksimetan ile oluşturulan deneysel kolon kanserinde antiinflamatuvarların etkinliği
Kolorektal kanser kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir. Kolorektal kansere karşı antiinflamatuvar veya antioksidan mediyatörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda azoksimetanla (AOM) indüklenen kolorektal kansere karşı rosmarinik asitin antikanserojen etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız da sıçanlar 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Kontrol grubunun standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. %0,9 salin enjeksiyonu yapıldı. Azoksimetan grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Azoksimetan+rosmarinik asit grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Bu grubun diyetine oral olarak deney süresince günlük 5 mg/kg rosmarinik asid eklenerek tedavi grubu oluşturuldu. Tüm gruplar 30 hafta sonunda sakrifiye edilerek alınan örneklerinden biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik değerlendirilmede AOM grubunda %87,5 adenokarsinom ve %12,5 displazi görüldü. AOM+rosmarinik asit grubunda ise %66,7 adenokarsinom ve %33,3 displazi görüldü. Kontrollerle karşılaştırıldığında AOM grubunda TAS ve adiponektin seviyelerinde anlamlı düşüş, TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı artış gözlendi. AOM grubu ile karşılaştırılan tedavi grubunda, plazmada sadece TAS, dokuda ise TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı değişiklik gözlendi. Sonuç olarak rosmarinik asitin antikanserojen etkinliği tümör insidansındaki azalma ile kendini gösterdiği ancak bazı biyokimyasal parametrelerde bu yansımanın olmadığı tespit edilmiştir. Rosmarinik asitin bu etkinliği için daha fazla çalışma ve doz belirleme çalışması yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, rosmarinik asit, adiponektin, MCP-1
Kolon adenokarsinomlarında kras mutasyonu görülme sıklığı ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi
Gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olan kolon kanserleri mortalite ve morbiditenin ana nedenlerinden biridir. Kolorektal kanser tedavisinde en son varılan nokta EGFR hedefli ajanların kullanılmasıdır. Tedaviye ilişkin kararlarda RAS mutasyon durumu dikkate değer bir role sahiptir. Kanserlerdeki RAS mutasyonlarının %90'ı KRAS geninde ortaya çıkar. KRAS mutasyonlarının çoğu kodon 12, 13, 59 ve 61'de tanımlanmıştır. KRAS geninin 12. ve 13. kodonunda mutasyon olması durumunda EGFR'yi hedefleyen ajanların tedavisine yanıt vermedikleri, KRAS geni wild tip olanların ise tedaviye uygun adaylar olduğu bilinmektedir. Kolorektal kanserlerin %30-40'ında KRAS gen mutasyonu izlediğinden tedaviye başlamadan önce mutasyon taraması önemlidir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden seçilen 60 adet lenf nodu metastazlı ve 60 adet lenf nodu metastazı olmayan toplam 120 adet orta derecede diferansiye kolon adenokarsinomu örneği alınmıştır. Çalışmamızda lenf nodu metastazı olmayan olgularda %35 (21/60), lenf nodu metastazlı olgularda %40 (24/60) olmak üzere tüm olgularda %37.5 (45/120) oranında KRAS mutasyonu olduğu görüldü. KRAS mutasyon oranı lenf nodu metastazlı olgularda lenf nodu metastazı olmayan olgulara göre daha yüksek görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tüm olguların %33.3'ünde kodon 12'de, %4.1'inde kodon 13'de, lenf nodu metastazı olmayan olguların %30'ü kodon 12'de, %5'i kodon 13'de, lenf nodu metastazlı olguların %36.6'sı kodon 12'de, %3.3'ü kodon 13'de KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 12 ve kodon 13 mutasyon dağılımı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). KRAS kodon 61'de ise mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile yaş, cinsiyet, tümör çapı ve tümör lokalizasyonu arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak; çalışmamızda orta derece diferansiye kolon adenokarsinomlarında %33.3'ünde kodon 12'de ve %4.1'inde kodon 13'de olmak üzere %37.5 oranında KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 61'de mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile lenf nodu metastazı arasında anlamlı korelasyon bulunmadı.
Deneysel kolorektal kanser modelinde eugenol ve glisirizik asitin koruyucu etkileri
Kanser, dünyada ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Kolorektal kanser (KRK) ise dünya genelinde hem erkek hem de kadınlarda dördüncü en yaygın kanser tipi olup kanser nedenli ölümlerde üçüncü sırada yer almakta ve her yıl yaklaşık 1 milyon yeni vaka meydana gelmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan konvensiyonel antineoplastiklerin birçok olumsuz yan etkisi bulunmaktadır. Çalışmanın amacı deneysel olarak azoksimetan (AOM) ile kolorektal kanser modeli oluşturulan ratlarda bitkisel kaynaklı eugenol (EU) ve glisirizik asit (GA)'in muhtemel koruyucu etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada 80 adet Sprague Dawley ırkı erkek rat kullanıldı. Ratlar, her grupta 10 hayvan olacak şekilde; kontrol, AOM (15 mg/kg, deri altı yolla, haftada bir kez olmak üzere iki kez), EU (100 mg/kg, gavaj), GA (15 mg/kg, gavaj), EU+GA, AOM+EU, AOM+GA, AOM+EU+GA olarak 8 gruba ayrıldı. EU ve GA, AOM ve kontrol grubu dışındaki gruplara çalışmanın başlangıcından itibaren 16 hafta boyunca günlük olarak uygulandı. Çalışmanın sonunda alınan kolon doku örneklerinde histopatolojik olarak anormal kript odakları (ACF) tayini ve klasik histopatoloji yapıldı. Biyokimyasal olarak malondialdehit (MDA) ve indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ile süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktiviteleri ölçüldü. Kan örneklerinde ise MDA, GSH, SOD ve CAT analizleri yapıldı. Kolon dokusunda Western blot tekniğiyle Bax, Bcl-2, COX-2, NF-kB ve p53 protein ekspresyonları belirlendi. AOM uygulamasının kolon dokusu MDA düzeyleri ve CAT aktivitelerini artırdığı buna karşın GSH düzeyleri ile SOD aktivitelerini azalttığı; kanda ise oksidatif stres parametreleri üzerine önemli bir değişikliğe yol açmadığı tespit edildi. AOM uygulamalarının kolon dokusunda Bcl-2/Bax oranlarını artırdığı buna karşın NF-kB, COX-2, p53 ve Bax oranlarını ise azalttığı; histopatolojik incelemelerde ise ACF ve kötü huylu tümöral lezyon sayısını artırdığı tespit edildi. Tedavi gruplarından sadece AOM+EU ve AOM+EU+GA gruplarında oksidatif stres parametrelerinin iyileştiği, ACF sayılarının azaldığı, apoptozun indüklendiği ve tümör süpresör protein olan p53 ekspresyonlarının arttığı görüldü. Sonuç olarak, tedavi grupları içerisinde EU ve EU+GA uygulamalarının kolorektal kansere karşı koruyucu etkileri olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Rat, eugenol, glisirizik asit, azoksimetan, ACF, oksidatif stres.
Kolon ve mide kanserli hastalarda platelet lenfosit oranı ve nötrofil lenfosit oranı'nın genel sağkalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Platelet/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranı ise inflamasyon durumunu yansıtan bir parametre olarak bilinmekte olup kanserli hastaların prognozunun tayininde kullanılabilmektedir. Bu çalışmada Platelet/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranının opere edilmiş mide ve kolon kanserli olgularda genel sağkalım üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Cerrahi tedavi sonrası takip edilen mide veya kolon kanserli 100 hasta çalışmaya alındı. Hastaların preoperatif kan tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif Platelet/Lenfosit ve Nötrofil/Lenfosit oranları hesaplanarak bu oranların medyan değerleri belirlendi. Medyan değerin üzerinde ve altında olan gruplardaki hastaların genel sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile yapıldı. Bulgular: Kolon kanserli hastalarda genel sağkalım 63.2 ay, mide kanserli hastalarda ise genel sağkalım 37.7 ay olarak bulundu. Platelet/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranı yüksek ve düşük olan gruplar sağkalım açısından karşılaştırıldı. Platelet/Lenfosit oranı yüksek olan kolon kanserli hastalarda genel sağkalım (59 aya karşılık 66.3 ay) daha düşüktü ve istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kolon kanserli, Nötrofil/Lenfosit oranı yüksek olan hastalarda ise genel sağkalım (58.7 aya karşılık 65.8 ay) daha düşüktü ancak istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu. Mide kanserli hastalarda da; Platelet/Lenfosit oranı yüksek olan grupta genel sağkalım (31.7 aya karşılık 41.1 ay) daha düşüktü ve istatistiksel olarak anlamlı değildi. Nötrofil/Lenfosit oranı yüksek olan mide kanserli hastalarda ise genel sağkalım (30.8 aya karşılık 44.4 ay) daha düşüktü ve iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Yüksek Platelet/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranının kolon ve mide kanserinde genel sağkalım üzerine istatistiksel açıdan anlamlı etkisi bulunmamıştır.
Vitis vinifera ekstraktı (üzüm çekirdeği) ile sentezlenen altın nanopartiküllerinin in vitro antikanser etkilerinin ve kolon kanseri hücrelerine karşı gemsitabin ile birlikte kullanımlarının araştırılması
Vitis vinifera Ekstraktı (Üzüm Çekirdeği) ile Sentezlenen Altın Nanopartiküllerinin in Vitro Antikanser Etkilerinin ve Kolon Kanseri Hücrelerine Karşı Gemsitabin ile Birlikte Kullanımlarının Araştırılması Kolon kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde gözlenen en yaygın kanser türlerinden biri olup, önlenmesi ve tedavisi ile ilgili çözüm arayışları halen devam etmektedir. Mevcut kanser tedavilerinde karşılaşılan problemleri çözmek adına yenilikçi teknolojilerden biri olan nanoteknoloji, istenen özellikleri elde etmek için çok çeşitli organik ve inorganik malzemeler kullanarak nanoparçacıkların tasarlanmasını ve karakterize edilmesini mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada, Vitis vinifera (üzüm çekirdeği) ekstraktı kullanılarak altın nanopartiküllerin (Vv-AuNP) biyosentezi ve HT-29 insan kolon kanseri hücreleri üzerine tek başına ve Gemsitabin ile birlikte kullanımının in vitro sitotoksik ve apoptotik etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Vitis vinifera (üzüm çekirdeği) sulu ekstraktı kullanılarak sentezlenen altın nanopartiküllerin karakterizasyonu UV-görünür spektrofotometre (UV-vis) ve taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. HT-29 hücreleri farklı konsantrasyonlarda (0-400μg/mL) hazırlanmış Vv-AuNP'lerle ve 200 μg/ml sabit dozda Gemsitabin ile birlikte 72 saat boyunca muamele edilmiştir. Sentezlenen Vv-AuNP'lerin ve Gemsitabinle kombinasyonunun HT-29 hücreleri üzerine sitotoksik etkileri BrdU hücre proliferasyon testi ile apoptoz ilişkili Kaspaz-3 protein seviyeleri ise Western blot yöntemi ile değerlendirilmiştir. Artan konsantrasyona bağlı olarak Vv-AuNP'lerin kontrol grubuna kıyasla kolon kanseri hücrelerinde hücre ölümünü arttırdığı gözlenmiştir. Vv-AuNP'lerin 200 μg/ml ve üzeri dozda kullanıldığında hücre canlılığında %50'den fazla azalma olduğu, Gemsitabin ile birlikte kullanımında ise daha düşük Vv-AuNP dozunda kombine etkide artış olduğu görülmüştür. Artan Vv-AuNP dozlarında Kaspaz-3 aktivasyonunun arttığı kombine kullanımda bu apoptotik etkinin daha belirgin olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada üzüm çekirdeği ekstraktı ile sentezlenmiş Vv-AuNP'lerin Gemsitabin ile birlikte kullanımının sinerjistik bir etki oluşturduğu ve kolon kanseri tedavisi için alternatif bir terapötik ajan olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Vitis vinifera, Altın Nanopartikül, Gemsitabin, Kolon Kanseri, HT-29