Cross infection
95 theses under this subject heading
Yoğun bakımda yatan hastalarda nozokomiyal çoklu ilaç dirençli acinetobacter enfeksiyonlarındaki risk faktörlerinin belirlenmesi ve izolatların genotiplendirilmesi
Bu çalışma ile erişkin yoğun bakım üniteleri (YBÜ)'nde hastane kökenli çoklu ilaç dirençli (ÇİD) Acinetobacter enfeksiyonları, özellikle Acinetobacter baumannii, gelişiminde etkili olabileceği düşünülen risk faktörlerini belirleyerek Acinetobacter enfeksiyonu oranlarını azaltmak için görüş ve önerilerde bulunmak ve antimikrobiyal duyarlılığın değerlendirilmesi ile tedavi protokollerinin geliştirilmesi ve izolatların genotiplendirilmesi amaçlanmıştır.Araştırma ileriye dönük vaka-kontrol çalışması olarak yapılmış olup, Nisan 2011-Mart 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi erişkin YBÜ'de yatan ve hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı saptanan 108 vaka ile aynı dönemde erişkin YBÜ'de takip edilen ve kültürlerinde üreme olmayan 105 kontrol grubu hastası karşılaştırılarak enfeksiyon gelişiminde rol oynadığı düşünülen risk faktörleri belirlenmeye çalışıldı. Tek ve çok değişkenli regresyon analizi yapılarak hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimini ve mortaliteyi etkileyen risk faktörleri belirlendi.Çok değişkenli regresyon analizi sonrasında son modelde yaş, mekanik ventilatör uygulaması, trakeotomi uygulaması, PEG uygulaması, karbapenem kullanımı ve 3. kuşak sefalosporin kullanılmaması hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimi için bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. Mortalite için yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde son modelde, mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri ise enteral beslenme şekli ve APACHE II skoru tespit edilmiştir. Bu risk faktörlerinin kontrolü, özellikle karbapenem gibi geniş spektrumlu antibiyotik kullanımının kısıtlanması ve ampirik tedavide 3. kuşak sefalosporinlerin uygun durumlarda tercih edilmesi desteklenmelidir.İzolatların %94'ünde çoklu antibiyotik direnci saptanmıştır. İmipenem direncinin %82.4 ve meropenem direncinin %88 oranında olduğu gözlenmiştir. Kolistin duyarlılığı %100 ve tigesiklin duyarlılığı %99,1 olarak bulundu.Çalışmamızda en fazla izolat sayısına sahip klonun hastanemizde yaklaşık 14 ay varlığını sürdürdüğü tespit edildi. Bu veri ile özellikle ÇİD Acinetobacter baumannii salgın klonlarının önlem alınmadığı durumda hastane ortamında uzun yıllar kalabileceği ve hastadan hastaya taşınabileceği ortaya konulmuştur.
Acinetobacter baumannii klinik suşlarının fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Acinetobacter baumannii suşları, dünya üzerinde yaygın görülen nozokomiyal patojenlerdir. Bu çalışmada 2018-2019 yılları arasında Hitit Üniversitesi-Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çeşitli klinik örneklerden izole edilen A. baumannii izolatlarının fenotipik ve genotipik testlerle virülans faktörlerinin test edilmesi (biyofilm oluşumu, haraket yeteneği, hemoliz oluşturma), direnç genlerinin araştırılması, uluslararası klon analizi yapılması, izolatlar arasındaki klonal yakınlığın belirlenmesi ve plazmid profilinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 98 A. baumannii izolatının identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılığı Vitek 2 sistemiyle, kolistin antibiyotik duyarlılığı ise sıvı mikrodilüsyon metoduyla belirlendi. Karbapenem direnci ilişkili genler ve biyofilm ilişkili genler tarandı. İzolatlar moleküler yöntemlerle tiplendirildi, uluslararası klonları belirlendi ve alkali lizis yöntemiyle suşların plazmid profilleri çıkarıldı. İzolatların koloni tipi, hemoliz özelliği, motilitesi, biyofilm oluşumu ve metallobetalaktamaz üretimi fenotipik yöntemlerle test edildi. Biyofilm oluşumu seramik yüzey, plastik tüp, vasküler kateter ve foley kateter yüzeylerinde araştırıldı. Biyofilm seviyesi spektrofotometreyle ölçüldü, elektron mikroskobuyla görüntülendi. Bulgular: A. baumannii izolatlarının imipenem-meropenem direnci %87 (85/98), kolistin direnci %8 (8/98) olarak bulunmuştur. İzolatların %42'si çoklu ilaca dirençli, %45'i aşırı ilaç dirençli, %13'ü ise tüm antibiyotiklere duyarlı saptanmıştır. Suşların %83,5 (71/98)'inde metallobetalaktamaz enzimi pozitif bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatların %98,8 (84/85)'inde blaOXA-51, blaOXA-23, ISab1/blaOXA-51, ISAba1/blaOXA-23 genleri pozitif saptanırken, blaOXA-24/40 ve blaOXA-58 genleri saptanmamıştır. Hastane salgın izolatı Genotip D, uluslararası clon II olarak belirlenmiştir. Genel olarak, duyarlı ve dirençli izolatların plazmid profilleri, genotipleri ve klonalitesi arasında benzerlik gözlenmemiştir. İzolatların %88'inde farklı seviyelerde biyofilm oluşumu ölçülmüştür ve çoğunda biyofilm genleri saptanmıştır. Biyofilm oluşumu en güçlü foley kateter yüzeyinde gözlenmiştir. Çalışmada hemolitik aktivite haricinde virülansla direnç arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Dirençli A. baumannii suşlarının virülans özelliklerinin ve direnç mekanizmalarının belirlenmesi, suşların epidemiyolojik takibi A. baumannii enfeksiyonlarına karşı korunma ve tedavide fayda sağlayacak, olası komplikasyonları ve mortaliteyi azaltmada etkili olacak, gelecekte yeni tedavi yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: A. baumannii, antibiyotik direnci, virülans, REP-PCR, plazmid
Çocuk yoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan izole edilen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları
Çocuk Yoğun Bakım Ünitelerinde (ÇYBÜ) enfeksiyonla mücadale zamanla daha önemli bir konu haline gelmiştir. Yoğun bakım (YB) enfeksiyonlarının risk faktörleri giderek değişmektedir. Etken mikroorganizmaların oluşturduğu dirence rağmen tedavide kullanılan antibiyotiklerin sınırlı olması ve mikroorganizmaların antibiyotiklere hızla direnç geliştirmesi günümüzde polimikrobiyal dirençli patojenlerle gelişen YB enfeksiyonları ile mücadelede hekimleri zor durumda bırakmaktadır. Bu durum mutlak şekilde mortalite hızını etkilemektedir. Yaşamı tehdit eden ağır enfeksiyonu olan hastalarda ampirik antibiyotik tedavisi tercih edilmektedir. Bu nedenle, her YBÜ'nin kendi florasında bulunan etken patojenleri ve bunların duyarlılık ve direnç paternlerini bilinmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olmaktadır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2020-Mart 2022 tarihleri arasında 48 saatten uzun süre yatmış olan ve yatış sırasında en az bir kez trakeal aspirat ve/veya kan kültürü alınan hastaların verileri toplanarak yapıldı. Hastalardan alınan kan kültürü örnekleri, pediatrik kan kültürü şişelerine (BD BACTEC, ABD) alındı ve bekletilmeden mikrobiyoloji laboratuarına gönderildi. Mikrobiyoloji laboratuvarında otomatize kan kültürü sisteminde (BACTEC FX, ABD) 7 gün inkübasyona bırakıldı. İnkübasyon süresi içerisinde pozitif üreme sinyali görülen kan kültürü şişeleri %5 koyun kanlı agar (BD, ABD) ve Eozin-Metilen Blue Agar (BD, ABD) besiyeri plaklarına inoküle edilerek ekim yapıldı. Trakeal aspirat örnekleri sterilite kurallarına uygun olarak %5 koyun kanlı agar (BD, ABD) ve Eozin-Metilen Blue Agar (BD, ABD) besiyeri plaklarına inoküle edilerek ekim yapıldı. Akabinde, ekim yapılan plaklar etüve kaldırılarak 37°C'de 24 saat boyunca inkübe edildi ve yine otomatize sistem (Vitek 2, Fransa) ile antibiyotik duyarlılık profilleri belirlendi. Kan kültürü ve trakeal aspirat kültüründe üreyen mikroorganizmalar antibiyogram duyarlılıklarına göre sınıflandırıldı ve sonuçlar yüzde olarak verildi. Kan kültürü alınan 165 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 97'si (%58.7) erkek, 68'i (%41.2) ise kız çocuktu. Hastaların ortalama yaşı 5.6±0.38 SD yıldır. Hastalardan toplam 677 kan kültürü alındı. Bu kültürlerin 279'unda (%41.2) üreme oldu. En sık üreyen 5 mikroorganizma değerlendirmeye alındı. En sık görülen mikroorganizma Staphlococcus haemolyticus (n:54, %7.9) idi. ÇYBÜ'nde yatan 93 hastadan alınan trakeal aspirat kültürü çalışmaya alındı. Hastaların 58'i (%62.3) erkek, 35'i (%37.6) ise kızdı. Hastaların ortalama yaşı 5.6± 0.5 SD yıl idi. ÇYBÜ'nde 93 hastadan 407 trakeal aspirat kültürü alınmıştır. Bu kültürlerin 297 (%72.9) tanesinde üreme tespit edildi. Üreme olan en sık 5 mikroorganizma değerlendirmeye alındı. Trakeal aspirat kültür üremelerinde en sık rastlanan mikroorganizma Pseudomonas aeruginosa (n:106, %26) idi. Çalışmamızda hastanemiz ÇYBÜ'de kan ve trakeal aspirat kültüründe en sık üreyen 5'er enfeksiyon etkeni tespit edildi ve antibiyotik duyarlılıkları belirlendi. Kan kültüründe en sık üretilen mikroorganizma olan S. haemolyticus'un %75'i tigesiklin duyarlı bulundu. Trakeal aspirat kültüründe en sık üreyen mikroorganizma olan P.aeruginosa'nın %66'sı kolistin duyarlı bulundu. Sonuçlarımızı dünyada ve ülkemizde yapılan çalışmalarla karşılaştırdığımızda sık görülen enfeksiyon etkenlerinin diğer çalışmalarla uyumlu olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi, hastane enfeksiyonları, kan kültürü, trakeal aspirat kültürü
Çocuk hastalıkları servislerinde nozokomiyal enfeksiyon etkenleri ve direnç dağılımının belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Nozokomiyal enfeksiyonlar, diğer ifade şekliyle "sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE)" hastanın sağlık kuruluşundaki bakım sürecinde gelişen ve hasta sağlık kuruluşuna başvurduğu sırada bulunmayan veya kuluçka döneminde olmayan enfeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. SHİE ile ilgili yapılan sürveyans çalışmaları artmakla birlikte çocuk hastalıkları servislerinde yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Bu çalışmada bir merkezde 2016-2020 yılları arasında çocuk sağlığı ve hastalıkları servislerinde yatarak tedavi gören hastalarda gelişen SHİE etkenleri, antibiyotik dirençleri incelenerek bu etkenlerdeki direnç dağılımının saptaması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2016- Aralık 2020 tarihlerinde Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servislerinde tedavi gören ve SHİE tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. SHİE tanısı Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) ve Türkiye Ulusal Hastalık Sürveyans Ağı (UHESA) tanı kriterlerine göre konulmuştur. Tüm hastaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Hastaların mikrobiyolojik kültürleri klinik seyir kayıtları ile birlikte değerlendirilerek, SHİE'ye sebep olan etken/etkenler ve kültür duyarlılık sonuçları kaydedilmiştir. Bulgular: Beş yıllık retrospektif değerlendirmede mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış 297 SHİE saptanmıştır. Servislere göre dağılımı sırasıyla çocuk yoğun bakım ünitesi (ÇYBÜ)(n=148, %49,8), yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YYBÜ)(n=76, %25,6) ve çocuk hastalıkları servisidir (n=73, %24,6). En sık görülen SHİE'ler sırasıyla kan dolaşım enfeksiyonu (KDE)(n=155, %52,2), pnömoni (n=88, %29,6) ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) (n=22, %7,4) olmuştur. Etkenlerin %64,9'unu gram negatif bakteriler, %23,4'ünü gram pozitif bakteriler, %11,7'sini mantarlar oluşturmaktadır. Enfeksiyon tipinden bağımsız olarak en sık saptanan etkenler Klebsiella spp.(%20,4), Pseudomonas aeruginosa (%13) ve koagülaz negatif stafilokoklar (KoNS) (%12,7) 'dır. KDE'de en sık izole edilen etken KoNS (%22,2), pnömonide P. aeruginosa (%26,1), ÜSE'de Klebsiella spp. (%50) olmuştur. KoNS'lerin %92'si; Staphylococcus aureus suşlarının ise %57'si metisilin dirençli bulunmuştur. Klebsiella spp. suşlarında %30, E. coli suşlarında %.50 oranında GSBL pozitifliği saptanmıştır. E.coli suşlarında karbapenem direnci saptanmazken Klebisella spp. suşlarının %15'i, P.aeruginosa suşlarının %20'si, Acinetobacter baumanii suşlarının %60'ı karbapenem dirençli bulunmuştur. P.aeruginosa ve A.baumanii suşlarında kolistin direnci saptanmazken, karbapenem dirençli iki Klebsiella suşunda kolistin direnci saptanmıştır (%3,2). Sonuç: Antibiyotiklere karşı giderek artan direnç, özellikle kritik hastaların ampirik tedavi seçiminde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Çocuk hastalarda SHİE ile ilgili yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Merkezlerin kendi hasta profillerini, hastane florasını oluşturan mikroorganizmaları ve bunların direnç özelliklerini, her bölümdeki SHİE dağılımını ve sıklığını bilmeleri, SHİE'lere karşı doğru ampirik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesini sağlayacaktır.
Yoğun bakım hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonlarını önlemeye yönelik bilgi düzeyleri ve kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Yoğun bakım ünitelerinde görülen sağlık hizmeti ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu santral venöz kateterlerin komplikasyonlarından birisidir ve önlenebilir sorundur. Çalışmalarda, hemşirelerin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonları (SKİ-KDE) ile ilgili yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları ve kanıta dayalı uygulamalar ile enfeksiyon riskinin önlenebildiği gözlenmiştir. Kanıta dayalı uygulamalar; profesyonelleşmeye, hemşirelik uygulamalarının bilimselleşmesine, bilimsel bilginin güncel tutulmasına, etkin karar vermeye, hasta bakım kalitesini arttırmaya neden olmaktadır. Bu araştırma da, yoğun bakım hemşirelerinin SKİ-KDE önlemeye yönelik bilgi düzeyleri ile kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma İstanbul'daki bir devlet hastanesinde 2023 tarihinde çalışmayı kabul eden 90 yoğun bakım hemşiresi üzerinde, gerekli etik izinler ve onamlar alınarak yapılmıştır. Örneklem sayısı G*Power ile yapılan güç analizi sonucunda hesaplanmıştır. Çalışmanın verileri; kişisel bilgi formu, SKİ-KDE önlemeye yönelik soru formu, kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutum ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 24.0 ile yapılmıştır. Çalışmada ilişki, pearson korelasyon testi ve regresyon testi ile analiz edilmiştir. Bulgular:'Santral Venöz Katater İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonlarını Önlemeye Yönelik Soru Formu'alanında katılımcıların ölçek puan ortalaması 70,22 ve standart sapması 9,48 bulunmuştur.'Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği' Toplamı alanında katılımcıların ortalaması 4,26 ve standart sapması 0,52 bulunmuştur. Veriler sonucunda, kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutum değişkeninin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonlarını önlemeye yönelik etkisinin incelenmesi amacıyla regresyon analizi yapılmıştır ve kurulan model arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Kurumlarda SKİ-KDE önlemeye yönelik kanıta dayalı uygulamalar içeren hizmet içi eğitimlerin verilmesi ve eğitimin devamlılığının sağlanarak geri bildirim alınması, hemşirelerin kanıta dayalı uygulamalarda (KDU) önemli rol oynadığını benimsemesi, KDU ile ilgili sempozyum, kongre gibi etkinliklere katılım sağlaması gerekmektedir.
Ç. Ü. Tıp Fakültesi Balcalı hastanesinin kliniklerindeki enfeksiyon hızı ve bu hızları etkileyen faktörler
10.1- ÖZET Çalışma, Ç.Ü. Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi onkoloji, nefroloji, genel cerrahi ve üroloji kliniklerinde yatırılarak tetkik ve tedavi edilen 500 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Prospektif olarak araştırma kapsamına alınan toplam 500 hastadan 79'unda (%15.8) hastane enfeksiyonu tespit edildi. Kliniklere göre enfeksiyon hızları onkolojide %21.1, nefrolojide %16.7, genel cerrahide %14.5 ve ürolojide %13.7 olarak görüldü. Hastane enfeksiyonları türlerine göre; görülme sıklığı sırasıyla üriner enfeksiyon (%4.6), cerrahi yara enfeksiyonu (%4.6), solunum yolu enfeksiyonu (%3.4) ve bakteremi (%3.2) olarak saptandı. Hastane enfeksiyonu hızı 55 yaşın altındaki hastalarda %11.0, 55 yaşın üstündeki lerde ise %18.6 olarak bulundu. Hastaların bakım gördükleri süre içerisinde ilk 10 gün yatanlarda enfeksiyon hız %2.5, 41 gün ve daha fazla yatanlarda ise %54.4 idi. Hastaların hastanede yatış süreleri 5-93 gün arasında idi ortalama yatış süresi 19.3 ± 13.3 gün, enfeksiyon görülen hastalarda ortalama 29.7 ± 15.2 gün, enfeksiyon görülmeyenlerde ise 17.3 ± 11.5 gündü. Farklılık istatistiksel olarak önemlidir (P<0.001). Hastane enfeksiyon hızı I.V. yolla ilaç verilenlerde %19.9, oral yolla ilaç verilenlerde %1.3 idi. Kateter ve benzeri kullanılan hastaların %26.0'ında hastane enfeksiyonu görüldü. Enfeksiyon görülen hastalarda ortalama kateter kullanım süresi 18.6 ± 13.5 gün, enfeksiyon görülmeyen hastalarda ise ortalama 12.0 ± 7.6 gündü. Farklılık istatistiksel olarak önemlidir (P<0.001). 71
Nurses performance about compliance with infection control precautions in alhilla city hospitals
ABSTRACT NURSES PERFORMANCE ABOUT COMPLIANCE WITH INFECTION CONTROL PRECAUTIONS IN ALHILLA CITY HOSPITALS Mohammed Amer Mousa Mousa Master of Nursing Science Health Science Institute Advisor: Assoc.Prof. Özge Çınar Medeni September 2022 Background: Hospital surfaces that have been contaminated play an essential role in the propagation of harmful diseases .Because of the possible threats to the environment and public health that medical waste poses, it is a huge global concern. Aim: To assess nurses' compliance with standard precautions and determine the relationship between nurses' compliance with the standard preventive measure and their demographic characteristics in Al Hail city. Method: A suitable sample consisting of (270) nurses was selected using the appropriate sampling method with G.Power program, and these samples were collected from (3) hospitals. Scale, the Cronbach alpha scale was 0.89. The interview lasted (15-25) minutes. Data collected between 1st February 2022 – 1st May 2022. Results: The study showed that most nurses performed well. Half of the 135 nurses responded by always removing PPE in a designated area, 132–48.9% always disinfecting surfaces and equipment after use, 215 nurses (79.6%) always disposing of used needles after injection. Significantly different between age groups X2 = 9.94, P < 0.05. Nurses' compliance with respect to standard precautions did not differ significantly when disaggregating cases by sex, education level, marital status, total hours of clinical exposure and years of service p > 0.05. Conclusion: The results of the study concluded that most of the nurses have good precautionary standards. The nurses have good practices regarding infection control (person to person) by washing hands before and after patient care and wearing protective gloves. There are significant differences between nurses' compliance with regard to standard precautions and age nurses.
Karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında direnç genlerinin Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile araştırılması ve Pulsed Field Gel Electrophoresis yöntemi ile genotip tayini
Acinetobacter baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal infeksiyonlara ve salgınlara yol açan önemli bir patojendir. Karbapenem grubu antibiyotikler de dahil, çoklu ilaç direnci göstermesi bu patojenle olan infeksiyonların tedavisinde ciddi problemlere sebep olmaktadır. Karbapenem direnci sıklıkla OXA tipi karbapenemazlar ile oluşmaktadır. OXA tipi enzimler 4 subgrupta (OXA-51, OXA-58, OXA-23, OXA-24) toplanır. Acinetobacter izolatlarında OXA-51 subgrubundaki enzimler intrinsik olarak bulunurken, mobil elementler ile horizontal olarak kazanılan genlerle kodlanan OXA-58, OXA-23 ve OXA-24 subgrup enzimlerde beraberinde bulunabilmektedir. Ayrıca blaOXA-51 geninin upstream bölgesinde yerleşen ISAba 1 segmenti de transkripsiyonel bir promotor olarak ß-laktamaz gen ekspresyonunu indüklemektedir.Bu çalışmada hastanemizde hastane enfeksiyonlarndan izole edilen karbapenem dirençli A. baumannii izolatlarında karbapenemaz enzimini kodlayan blaOXA genlerinin subgruplarının Multipleks PCR, ISAba1 segmentinin tek tüp PCR yöntemi ile araştırılması ve klonal ilişkilerinin PFGE yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır.İncelenen 55 izolatın tamamında(%100) OXA 51 ve ISAba1 geni tespit edilmiştir. İzolatların 4(%7.27)ünde OXA 58, OXA 51 ve ISAba1, 3(%5.45)ünde OXA24, OXA51 ve ISAba1 geni belirlenmişken OXA 23 geni hiç bir izolatta bulunamamıştır. PFGE ile klonal ilişkilerinin incelenmesi sonucu, 55 izolatın 29(%52.72)'unun yakın ilişkili olduğu ve aynı klondan köken aldığı görülmüştür.Anahtar sözcük: Anahtar Sözcük: Acinetobacter baumannii, blaOXA21, blaOXA23, blaOXA51, blaOXA58, PFGE
Çocuklarda hastane kökenli acinetobacter baumannii izolatlarının antibiyotik duyarlılıkları ve moleküler epidemiyolojisi
Amaç: Acinetobacter baumannii suşları ile oluşan hastane enfeksiyonları son yıllarda morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebi haline gelmiştir. Biz bu çalışmada hastanemizde yatmakta olan çocuk hastalardan izole edilen Acinetobacter baumannii suşlarının neden olduğu enfeksiyon tiplerini ve bu suşların antibiyotik duyarlılığı, fenotipik ve genotipik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.Yöntem: Bu çalışmaya klinik örneklerinde Acinetobacter Baumannii suşu izole edilen 69 çocuk hasta dahil edildi. İzole edilen suşların neden olduğu enfeksiyon tipleri ve bu izolatların antibiyotik duyarlılıklarına bakıldı. Yanı sıra, bu suşlarda antibiyotipleme yöntemi fenotipik ve pulsed field gel electroforesis yöntemi ile genotipik özellikleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın % 50'sinde A. baumanni'ye bağlı enfeksiyon tespit edildi. Hastane kökenli pnömoni en fazla tespit edilen enfeksiyon tipi idi (% 58). Karbapenem direnci % 91.3 oranında tespit edildi. Tigesikline karşı direnç oranı yalnızca % 18.84 idi ve kolistin direnci tespit edilen suş yoktu. Fenotipik bir yöntem olan antibiyotipleme sonucunda 69 A. baumannii izolatın; birisi 62 üyeden oluşan diğeri 2 üyeden oluşan 2 küme içerisine dağıldığını belirledik. Pulsed Field Gel Electrophoresis ile inceleme sonunda 8 majör küme ve 2 ayrı izolat olmak üzere toplam 10 küme belirlenmiştir.Sonuç: Acinetobacter baumannii hastane kaynaklı enfeksiyonlarda önemli bir role sahiptir ve antibiyotik direnci yüksek oranda izlenmektedir. Acinetobacter baumannii izolatlarının tiplendirilmesinde moleküler tiplendirme yöntemleri fenotipik yöntemlerden daha üstündür.Anahtar kelimeler: Hastane enfeksiyonu, Acinetobacter baumannii, Pulsed field gel electrophoresis,
Nozokomiyal CTX-M pozitif Escherichia coli' enfeksiyonları ve risk faktörleri ilişkisi
ÖZETAmaç; Hastane ortamında izole edilen Esherichia coli' lerin beta-laktamazlarının çoğu Genişlemiş spektrumlu beta-laktamazlar' dır. Bu çalışmanın amacı Esherichia coli'lerde CTX-M sıklığını saptanmak, bu suşlar arası klonal ilişkinin moleküler yöntemlerle belirlenmesi ve bu çok ilaca dirençli Esherichia coli'lerle enfeksiyon gelişimi ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Materyal-metod; Bu çalışmaya 1 Mart 2011- 31 Mart 2012 tarihleri arasında merkez laboratuvarında izole edilen Esherichia coli izolatlatlarına dayanarak, Centers for Disease Control and Prevention (CDC) kriterlerine göre hastane enfeksiyonu olarak yorumlanan erişkin hastalar dahil edildi. Bu izolatlarda moleküler ve epidemiyolojik yöntemlerle, CTX-M tipi beta-laktamaz üretenlerin prevalansı ve subgrupları grup spesifik polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptandı. Bu suşlar arasındaki muhtemel klonal ilişkinin ve bunların risk faktörleri ile olan ilişkisinin ortaya konulması için Pulse field gel elecrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı.Bulgular; Tek değişkenli analizde GSBL üretiminde rolü olduğu düşünülen ve anlamlı bulunan üriner sistem hastalığı, son 3 ayda hastanede yatış öyküsü, son 3 ayda 3.kuşak sefalosporin kullanımı, üriner kateter uygulaması, Pitt bakteriyemi skoru çok değişkenli analizde de GSBL gelişimi yönünden risk faktörü olarak tespit edildi ]sırasıyla; OR(% 95 GA) = 3(1,6-5,5), OR (% 95 GA)= 2,1(1,17-4,01), OR=(% 95 GA)=8(2-38), OR=(% 95 GA)=2(1,2-4), OR=(% 95 GA)= 0,1(0,03-0,36)]. Mortalite yönünden ise GSBL pozitif ve negatif hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,14). CTX-M pozitifliği % 54,5 tespit edildi. En sık saptanan CTX-M grubu CTX-M-1 (% 85,7) idi. CTX-M pozitif ve CTX-M negatif hasta gruplarının karşılaştırılmasında istatiki olarak anlamlı risk faktörü saptanmadı. PFGE yöntemi ile Esherichia coli suşlarının klonal ilişkisi değerlendirildi ve suşlar arasında hastane kaynaklı bir bulaşı düşündürecek anlamlı bir klonal ilişki saptanmadı.Sonuç; GSBL taşıyan türlerin toplum içerisinde yayılımları, bulaş yolları ve muhtemel risk faktörlerinin tespiti bu tür çok ilaca dirençli mikroorganizmalarla oluşacak enfeksiyonların önlenmesinde önemlidir. Akılcı antibiyotik kullanımı GSBL pozitif mikroorganizmalarla oluşan enfeksiyonları azaltmada önem taşımaktadır. Bu nedenle, GSBL'lerin doğru antibiyotik kullanımı ve enfeksiyon kontrol önlemleri ile yayılımını ve sayısını kısıtlamak mümkün olabilir.Anahtar sözcükler; CTX-M, E.coli, hastane kaynaklı GSBL enfeksiyonları, risk faktörleri
Hastane enfeksiyonlarından izole edilen a.baumannii suşlarının AFLP ve pfge yöntemi ile moleküler karakterizasyonu
A. baumannii?nin hastane infeksiyonlarında önemi giderek artmaktadır. Özellikle yoğun bakm ünitelerinde sıklıkla izole edilmektedir. Hastane infeksiyonlarının önlenmesinde hijyen, personel eğitimi, akılcı antibiyotik kullanımı ve surveyans önemlidir. Tüm hastane infeksiyonlarında olduğu gibi A. baumannii?nin neden olduğu infeksiyonlarda da infeksiyonun epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmek ve infeksiyon ile ilişkili izolatların klonal özelliklerini ortaya koymak için genotipik yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerden PFGE, A baumannii salgınlarının surveyansında, salgın izolatlarının klonal ilikisinin ve kaynağının tespit edilmesinde `?altın standart?? olarak kabul edilen bir yöntemdir. Ancak son yıllarda AFLP?nin sürveyans çalışmalarında PFGE yönteminin alternatifi olabileceği, yöntemin, PFGE?ye gore maliyet, geri dönüş süresi ve ayırım gücü yönünden avantajları olduğu ileri sürülmüştür. Bu çalışmada hastane infeksiyonlarının sürveyansında AFLP?nin kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlanmış, test mikroorganizması olarak A. baumannii kontrol yöntem olarak da PFGE seçilmiştir. Çalışmada test suşu olarak Ç. Ü. Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuarına çeşitli servislerden gönderilen klinik materyalden izole edilen Karbapeneme dirençli 49 A. baumannii izolatıkullanılmıştır. Test suşları arasındaki klonal ilişki AFLP ve PFGE ile araştırılmıştır. PFGE yöntemi ile % 100 uyumlu bulunan ve A kümesi içerisinde alt kümelere dağılan 18 suşun 11?inin AFLP ile de % 100 ilişkili benzer alt kümelere dağıldıkları, bu küme içeriside yer alan 14 suşun da her iki yöntem ile bağımsız tek üyeli kümeler içerisine dağıldıkları görüldü. Böylece iki testin aynı suşları % 100 uyumlu ve ilişkisiz tek üyeli kümelere dağıtabilme yetenekleri dikkate alındığında AFLP?nin PFGE karşısında özgüllüğünün % 78.1 (25/32) olduğu görüldü. Ancak her iki yöntemin ayırım güçleri arasında anlamlı bir fark tespit edilemedi. Anahtar Kelimeler: Acinetobacter baumannii, Amplified Fragment Length Polymorphism, Pulsed Field Gel Electrophoresis.
Kan kültüründen izole edilen candida türü mayaların repetetive-PCR ile klonal dağılımlarının belirlenmesi
Yoğun bakım üniteleri (YBÜ) hastane enfeksiyonlarının en sık rastlandığı hastane birimleri olup, son yıllarda maya enfeksiyonlarında da artış gözlenmektedir. Maya enfeksiyonlarının çoğunun endojen kökenli olduğu bilinmekle birlikte çapraz bulaşın da olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışma, YBÜ'sinde yatmakta olan hastaların kan kültürü örneklerden izole edilmiş Candida izolatlarının DNA parmak izi analizi ile benzerliklerinin araştırılması amacı ile yapılmıştır. Mayıs-Aralık 2014 tarihinde, YBÜ'sinde yatmakta olan hastaların kan kültürü örneklerinden izole edilen Candida izolatları çalışmaya alındı. Kan kültürü örnekleri Bactec (BD, USA) sisteminde değerlendirildi. Üreme olan kan kültürü şişelerinden önerilen prosedüre uygun olarak subkültürler yapıldı. Tanımlama, konvansiyonel yöntemler ve Phoenix (BD, USA) kullanılarak yapıldı. Candida olarak saptanan mikroorganizmaların Diversilab (Biomerieux, Fransa) cihazı ile rep-PCR ile DNA parmak izi analizi yapıldı. Çalışma kapsamında 44 farklı hastadan soyutlanmış izolatta DNA parmak izi araştırması yapıldı. Bununla birlikte 40 izolatta sonuç alındı. Çalışmada değerlendirilen 40 izolatın, 21'i (% 52.5) C. albicans, 12'si (% 30) C. parapisilosis, 7'si (% 17.5) C. tropicalis, idi. DNA parmak izi analizi sonrasında 9 C. parapisilosis izolatının aynı klon olduğu saptandı. Ayrıca C. albicans izolatları arasında 3 farklı benzerlik (her birinde iki izolat bulunan) saptandı. Kandidemide mikroorganizmanın kaynağının sıklıkla endojen olduğu bilinmekle birlikte, izolatların bazılarının identik saptanması kandida için ekzojen kaynaklar olabileceğini düşündürmüştür. YBÜ gibi birçok risk faktörü taşıyan hastaların yattığı alanlarda enfeksiyon kontrol önlemlerinin doğru uygulanmasınınen önemli yaklaşım olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kandidemi, Yoğun bakım ünitesi, rep-PCR
Hemşirelerin enfeksiyon kontrolü ve önlenmesine yönelik gözlemlerinin değerlendirilmesi
Bu araştırma hemşirelerinin enfeksiyon kontrolü ve önlenmesine yönelik gözlemlerinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan ve araştırmaya gönüllü olarak katılan 507 hemşire ile yapılmıştır. Çalışma için gerekli etik kurul onayı ve kurum izinleri alınmıştır. Araştırma verileri, tanıtıcı özellikler formu ve Hemşirelerin Enfeksiyon Kontrolü ve Önlenmesine Yönelik Gözlemleri Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, Mann Whitney U Testi Kruskal Wallis Testi ve spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Hemşirelerin yaş ortalaması 30,58±7,92, hemşirelikte toplam hizmet süresi (ay) ortalaması 100,95±103,97 olup %81,9'unun kadın ve %44,4'ünün evli olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin %64,9'nun lisans mezunu olup %42,4'ünün klinik hemşiresi olarak çalıştığı ve %95,5'inin enfeksiyon kontrolü ile ilgili eğitimi aldığı bulunmuştur. Hemşirelerin Enfeksiyon Kontrolü ve Önlenmesine Yönelik Gözlemleri Ölçeği toplam puan ortalamasının 29,36±8,90 olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerin bazı tanıtıcı özelliklerine ve enfeksiyon kontrolü ile ilişkili özellikleri incelendiğinde bekar olan, ameliyathanede ve gündüz vardiyasında çalışan, hemşire sayısının yeterli olduğunu ifade eden, uyguladıkları hemşirelik bakımından memnun olan, enfeksiyon kontrolü eğitimini hizmet içi eğitimden ve kongreden alan, aldıkları enfeksiyon kontrolü eğitimini yeterli bulan, enfeksiyon kontrolü eğitimi gereksinimi olmadığını belirten, enfeksiyonun eğitim ile kontrol edilebileceğine inanan ve kısmen inanan hemşirelerin, enfeksiyon kontrolü ve önlenmesine yönelik gözlemleri ölçeği puanının daha düşük olduğu belirlenmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Araştırma sonucunda hemşirelere enfeksiyon kontrolü ve önlenmesine yönelik hizmet içi eğitim programlarının planlanması, güncelliğinin sağlanması ve verilen eğitimlerin çıktılarının kontrol edilmesi önerilmektedir.
Karbapenemlere direnç gösteren gram negatif bakterilerde metallo-beta- laktamaz enziminin fenotipik yöntemlerle araştırılması
Karbapenemler, çoklu ilaç dirençli Gram negatif bakteri enfeksiyonlarında en sık kullanılan antibiyotiklerdir. Karbapenem direncinin en önemli mekanizmalarından biri Metallo-Beta-Laktamazların üretimidir. Metallo-Beta-Laktamaz genleri kromozomda ya da plazmidde bulunur ve bakteri kökenleri arasında kolayca yayılabilir. Çalışmamızda, Balcalı Hastanesi kliniklerinden Merkez Laboratuvarı Mikrobiyoloji birimine gönderilen çeşitli örneklerden izole edilen ve karbapenemlere direnç gösteren Gram negatif bakterilerde, Metallo-Beta-Laktamaz enzimi üreten suşların fenotipik yöntemlerle oranını belirlemek, Metallo-Beta-Laktamaz tayininde bu fenotipik yöntemleri karşılaştırmak ve Metallo-Beta-Laktamaz üretiminde fenotipik yöntemleri kullanarak hangisinin rutin uygulamalarda daha yararlı olabileceği amaçlanmıştır. Bu amaçla Haziran-Ekim 2012 ve Şubat-Mart 2014 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden Merkez Laboratuvarına gönderilen materyallerden karbapenem dirençli 261 Gram negatif bakteride fenotipik yöntemlerle Metallo-Beta-Laktamaz üretimi araştırıldı. Bakterilerin tanımlanması ve antibiyotik dirençleri Clinical and Laboratory Standards Institute önerileri doğrultusunda Vitek 2 otomatize sistem ile belirlendi. Metallo-beta-laktamaz üretimi Modifiye Hodge Testi, Kombine Disk Difüzyon ve Çift Disk Sinerji Testi ile araştırıldı. Karbapenem dirençli suşlar arasında, imipenem %90.4, meropenem %74.3, ertapenem %46.6 dirençli olarak bulunmuştur. Karbapenem dirençli Gram negatif bakteri suşlarında Metallo-Beta-Laktamaz üretimi modifiye Hodge testi ile %76.2, Kombine disk difüzyon ile %27.2, Çift disk sinerji yöntemi ile %14.2 olarak bulunmuştur. Kombine disk difüzyon ve modifiye Hodge testi ile en çok A. baumannii, Çift disk sinerji testi ile en çok P. aeruginosa suşlarında Metallo-beta-laktamaz üretimi saptandı. Metallo-beta-laktamaz araştırılmasında hızlı, basit, duyarlılık ve özgüllüğü yüksek olan iyi bir fenotipik tarama yöntemine gerek vardır. Bu bulguların ışığı altında, fenotipik yöntemlerden hangisinin rutinde kullanılabileceği konusunda, bu suşlardaki Metallo-beta-laktamaz üretiminin moleküler yöntemlerle saptanması gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
Toplum ve hastane kökenli üriner sistem enfeksiyonlarına neden olan gram negatif bakterilerin genişlemiş spektrumlu βeta laktamaz (GSBL) aktivitesi ve çeşitli antibiyotiklere direnç paternlerinin kıyaslanması
Üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE) enfeksiyonlar içerisinde ilk sırada yer almaktadır. ÜSE'larına en sık Enterobacteriaceae ailesi neden olmakta ve bunlarda genişlemiş spektrumlu β-laktamaz ( GSBL) üretimi giderek artmaktadır. 1.10.2015-3.3.2016 tarihleri arasında alınan 7500 idrar örneğinin 1478(%19,7)'inde üreme tespit edildi. Bunun 1172(% 79,3)'si Gram negatif, 306(%20,7)'sı Gram pozitif bakterilere aitti. En sık üreyen bakteriler E. coli (%45,9), Klebsiella spp (%14,9), Pseudomonas spp. (%7,9), ve Proteus spp. (%3,78) olmuştur. E. coli suşlarının 400'ü (%59.0) K. pneumoniae suşlarının da 129'u (60.8%) Vitek 2 sisteminde GSBL pozitif bulundu. E. coli ve K. pneumoniae suşlarında GSBL pozitifliği kliniklerde sırasıyla %67,2 ve %62,9 iken polikliniklerde %53,5 ve %58,7 şeklindeydi. GSBL pozitifliği açısından Vitek 2 ile ÇDS arasında % 94,5 uyum, Vitek 2 ile Chrom ID arasında E. coli'de %99,8, K. pneumoniae'da ise %100 uyum bulundu. Antibiyotik direncine baktığımızda E.coli'lerde poliklinik ve serviste GSBL pozitif suşlarda %100 oranında ampisiline direnç görüldü. Bunun sefuroksim için sırasıyla %91,2 ve %91,3 ile seftriaksonda yine sırasıyla %90,2 ve %96,1 oranında direnç görülmüştür. GSBL üreten E. coli'de en yüksek hassasiyet poliklinikte %96,3, 98,15 serviste %83,7-96,8 ile karbapenem grubu antibiyotiklerde görülmüştür. GSBL pozitif K. pneumoniae'da servis ve polikliniklerde en yüksek direnç yine %100 ile ampisilinde ve sefuroksim de görüldü. En etkili antibiyotik ise polikliniklerde %73,8-77 ile ve servislerde %69,2-82,4 ile karbapenem grubu antibiyotiklerde görülmüştür. Servislerden izole edilen GSBL pozitif K. pneumoniae'da ise amikasin %77,9 ile dikkat çekici oranda yüksek hassasiyet göstermiştir.
Klinik örneklerden izole edilen pseudomonas aeruginosa suşlarında n-asetilsistein'in çeşitli antibiyotiklerin mik değerlerine etkisinin araştırılması
Pseudomonas aeruginosa hastane infeksiyonlarının en önemli nedenlerinden biridir. Hastane infeksiyonlarında Pseudomonas'ları önemli kılan virulans faktörlerinin yanında, oluşturdukları plazmid ve kromozom kontrolündeki beta-laktamazları da bulunmaktadır. Asetilsistein doğal bir aminoasit olan L-sistein'in N-asetillenmiş türevi olup mukolitik olarak kullanılan ajandır. Bu çalışmada, klinik örneklerden izole edilen P. aeruginosa suşlarında, N-asetilsistein'in (NAC) çeşitli antibiyotiklerin Minimal İnhibitör Konsantrasyon (MİK) değerleri üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 50 P. aeruginosa suşu değerlendirmeye alındı. Antibiyotiklerin MİK değerleri Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) önerileri doğrultusunda sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle araştırıldı. Daha sonra aynı antibiyotikler NAC (10 mM, 1.6 mg/ml) ile kombine edilerek MİK değerleri yeniden belirlendi. Kolistine duyarlı 37 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 1.07±0.65 µg/mL ve kolistin+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 1.62±1.36 µg/mL (p<0.05), Siprofloksasine duyarlı olan 11 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 0.78±0.31 µg/mL, siprofloksasin+NAC kombinasyonu'nun 1.36±0.63 µg/mL (p<0.05), Amikasine duyarlı olan 42 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 6.80 ±1.92 µg/mL ve amikasin+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 8.09 ±3.36 µg/mL (p<0.05), Meropeneme duyarlı 40 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 2.52 ±1.36 µg/mL ve meropenem+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 53.70 ±17.65 µg/mL (p<0.05), Seftazidime duyarlı 37 P. aeruginosa suşunun ortalama MİK değeri 6.05 ±2.18 µg/mL ve seftazidim+NAC kombinasyonu'nun ortalama MİK değeri 10.05 ±5.76 µg/mL olarak belirlendi (p<0.05). Antibiyotiklerin NAC ile kombinasyonları'nda MİK değerlerindeki artış göze çarpmaktadır, en ciddi artış meropenem+NAC kombinasyonun'da gözlendi. Klinik kullanımda bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca bu konuda daha ileri çalışmalar yapılmalıdır
Al-Diwaniyah kadın ve çocuk eğitim hastanesi yeni doğan yoğun bakım ünitesinde çalışan pediatri hemşirelerinin hastane enfeksiyonları hakkında bilgilerinin değerlendirilmesi
Hastane enfeksiyonları, yenidoğanlarda önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Tanımlayıcı tipteki bu çalışma ile Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde çalışan pediatri hemşirelerinin hastane enfeksiyonları hakkında bilgi düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, Al-Dıwaniyah Kadın ve Çocuk Eğitim Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde çalışan pediatri hemşirelerinden oluşmaktadır (n = 51). Veriler, hemşirelerin sosyodemografik özellikleri ve hastane enfeksiyonlarına ilişkin bilgi düzeylerini belirlemek için araştırmacılar tarafından ilgili literatür incelenerek geliştirilen, "Veri Toplama Formu" kullanılarak toplanmıştır. Veriler sayı, yüzde ve ortalama olarak özetlenmiş, değerlendirmelerde Ki-kare testi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan hemşirelerin, %84,3'ü kadın, %62,7'si 30-39 yaş aralığında, %64,7'si bekâr, %51'i hemşirelik enstitüsü mezunu, %66,7'si 1-5 yıl arasında kamu hizmetinde bulunmuştur. Hemşirelerin %58,8'i 1-5 yıl arası pediatri hemşiresi olarak çalışmış olup %60,8'i 1-5 yıldır Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde çalışmaktadır. Hemşirelerin %94,1'i hastane enfeksiyonları konusunda eğitim kurslarına katılmamış ve %90,2'si hastane enfeksiyonları konusundaki bilgilerini güncellememiştir. Hemşirelerin hastane enfeksiyonu bilgi düzeyleri ile yaş, medeni durum, eğitim düzeyi ve kamu hizmet süresi gibi bazı sosyal ve demografik özellikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu belirlenmiştir (p < 0,05). Hemşirelerinin hastane enfeksiyonu hakkındaki bilgilerinin 1.50 puan ile orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Çalışma, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde çalışan hemşirelerin hastane enfeksiyonu ile ilgili eğitim kurslarına ve hizmet içi eğitim programlarına dahil edilmesini önermektedir.
Yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon uyum düzeylerinin belirlenmesi
Araştırma, yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon uyum düzeylerini belirlemek, sonuçlar doğrultusunda öneriler geliştirmek amacıyla tanımlayıcı olarak 2019 Ocak- 2020 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini Aydın Devlet Hastanesindeki sekiz adet yoğun bakım ünitesinde çalışan toplam 101 gönüllü hemşire oluşturmuştur. Örneklem seçimine gidilmeden evrenin tamamına ulaşılmıştır. Araştırma verileri, literatürden yararlanılarak hazırlanan anket formu ve Tayran tarafından geliştirilen "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Anketin ilk bölümünde; kişisel bilgiler ve hastane enfeksiyonları ve izolasyon uyumu ile ilgili sorular, ikinci bölümde ise "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği (İÖUÖ)" yer almaktadır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular, SPSS 18.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, aritmetik ortalama, ortalama ve ± standart sapma olarak verilmiştir. Verilerin analizinde Ki-Kare ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. Normal dağılan analizlerde Student T Testi, normal dağılmayanlarda Mann-Whitney Test kullanılmıştır. Bulgular literatür ışığında tartışılmıştır. Hemşirelerin hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon önlemlerine uyumları ortalamanın üstündedir. Cinsiyet, medeni durumları, eğitim durumları, meslekte çalışma yılları, hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon önlemlerine ilişkin eğitimi kimden aldıkları, hastane enfeksiyonları ve izolasyon önlemleri hakkında yeterli bilgiye sahip olma durumları, çalıştıkları birimin enfeksiyon hızını bilme durumları, hastane enfeksiyonlarının eğitimle kontrol edilebileceğine inanma durumları, çalıştıkları birimde uyguladıkları izolasyon türü, izolasyon odası ayırabilme durumları, hastane enfeksiyonlarının yayılmasında sağlık personelinin etkili olduğuna inanma durumları, enfeksiyonların önlenmesinde el hijyeninin etkili olduğuna inanma durumları ve izolasyon önlemlerine yeterince uyma durumlarının izolasyon önlemlerine uyumlarını etkilediği tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak en fazla anlamlılık bulaşma yolu ve çevre kontrolü boyutlarında olmuştur. Yaş, görev ve hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon önlemlerine ilişkin eğitim alma durumları ise izolasyon önlemlerine uyumları üzerinde etkisi olmayan değişkenler olarak nitelendirilmiştir. Etkili eğitim, gözlem, geribildirim ve hastane yönetiminin enfeksiyon kontrol komitesine destek olması öneriler arasındadır.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü
Giriş ve amaç: Hastane enfeksiyonu, semptomları, önemi, yan etkileri, sonuçları, önlemleri, mikroorganizmaların bulaşma yolları, personelin korunma yolları konularında hastane personeline eğitim verilmelidir. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde, tıbbi bakım uygulamalarında, enfeksiyon kontrol önlemleri açısından sorunların saptanması, gerekli önlemler hakkında eğitim verilmesi ve eğitimin bu uygulamalara etkisinin araştırılmasıdır. Materyal metot: Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 30 hemşire ve 9 hastabakıcıya uygulanmıştır. Ünitenin tıbbi bakım uygulamalarını değerlendirmek için el hijyeni gözlemi ve ünite denetimi yapılmıştır. Ünite hemşire ve temizlik personellerine, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında eğitim verilmiştir. Eğitim, 104 slayt içeren PowerPoint sunumu ile yapılmıştır. Gözlem ve denetimler, eğitim öncesi, eğitimden sonraki 1. ay ve 3. ay sonrasında olmak üzere üç kez tekrarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS (Statistical for the Social Sciences) 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, hemşirelerin, el hijyeni sağlama oranı, aseptik işlemler öncesi durumunda, eğitim öncesi % 53, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda %80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Vücut sıvılarının bulaşma riski sonrasında, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %56, eğitimden sonrası 1. ayda % 80, eğitim sonrası 3. ayda %96 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Hasta çevresi ile temas sonrası, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %40, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda % 80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Elde edilen bulgular, verilen eğitim sonrasında doğru tıbbi bakım uygulamalarında artma olduğunu göstermiştir. Eğitimde özellikle enfeksiyon kontrol önlemlerinin farkındalığın sağlandığı, denetimlerle de doğru tıbbi bakım uygulanmalarının arttığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda, yanlış ve doğru uygulamaların saptanması ve farkındalık oluşturulması için yapılan denetimlerin de önemli olduğu görülmüştür. Bu nedenle eğitimlerle beraber denetimlerin de sürekli olması, sonuçların personellerle paylaşılmasının önemi anlaşılmıştır. Eğitimler, yanlışların saptanması ve düzeltilmesi, doğruların devamlılığının sağlanması yönünde olmalıdır. Çalışmamızda, eğitimin ve etkili iletişimle yapılan denetimlerin, enfeksiyon kontrolü önlemlerini artırdığı görülmüştür.
İnvaziv enfeksiyonlardan izole edilen çoklu ilaç dirençli asinetobakter suşlarında, direncin moleküler karakterizasyonu, suşlar arası klonal ilişkinin PFGE (Pulse field gel elektrophoresis) ve MLST (Multi locus sequencing typing ) ile karşılaştırılması
Mortalitesi ve morbiditesinin yüksek olmasının yanı sıra iş gücü kaybı psikolojik ve ekonomik yük oluşturan SHİE'ın etkenleri arasında çoğunlukla yoğun bakım ünitelerinde ÇİD infeksiyon salgınlarıyla karşımıza çıkan ve güncel yayınlarda tüm ilaçlara dirençli suşlarının yayılmaya başladığı düşünülen asinetobakter infeksiyonlarının tedavisinde ve önlenmesinde büyük zorluklar yaşanmaktadır. Son yıllarda artan direncin yayılımının önlenmesinde en önemli strateji surveyans sistemlerinin oluşturulmasıdır. Bu çalışmanın amacı; klinik patoloji oluşturan ÇİD ya da Pan-drug A.baumannii izolatları ile toplum kökenli, poliklinik hasta örneklerinden izole edilen suşlarının direnç mekanizmalarının moleküler karakterinin sorgulanması, suşlar arası klonal ilişkilerin tespiti ve uluslararası izolatlarla karşılaştırılması ve direncin hastane ve toplumda yayılımının araştırılmasıdır. Bu çalışmada; Akdeniz bölgesinde nufüs hareketinin yoğun olduğu iki büyük şehirde bulunan 3. basamak iki ayrı hastaneden 18 ay boyunca, farklı klinik servisler, yoğun bakım üniteleri ve polikliniklerden tedavi hizmeti alan hastalardan alınan örneklerden izole edilen A.baumannii suşunu değerlendirdik. İzolatlar her iki merkezde otomatize sistemlerle tanımlandıktan sonra, merkezimizde de konvansiyonel yöntemler ve blaOXA-51 gen pozitifliğiyle doğruladık. İki merkezden gelen toplam 160 izolatın 3 tanesi blaOXA-51 negatif çıktığı için çalışmaya 157 izolatla devam ettik. İzolatlar arası klonal ilişkiler PFGE yöntemiyle değerlendirilirken, MLST yöntemiyle de uluslarası izolatlarla kıyaslama yaptık. Antibiyotik direncinin moleküler mekanizmalarının tespiti için yapılan PZR bazlı çalışmaların sonucunda; 157 izolatın 139' unun (%88.5) blaOXA-23, 76'sının (%48.4) blaOXA-235,19 unun (%12.1) blaOXA-24 pozitif olduğu, 74(%47.1) ünde blaOXA-23 ve blaOXA-235 birlikte iken blaOXA-24 pozitif olan19 izolatın 1'inde blaOXA-24 ve blaOXA-235 birlikte, 7' sinde blaOXA-23 ve blaOXA-24 ile birlikte ve 8 inde her 3 genin birlikte olduğu tespit ettik. Ayrıca ülkemizde daha önce çalışılmamış blaOXA-235 geninin blaOXA-23 den sonra en yüksek oranda tespit edilen karbepenamaz geni olduğunu bulduk. Ayrıca izolatların 56'sında (%35.7) TEM genini pozitif bulduk. Bunun yanısıra izolatların tamamında adeC geni tespit edilirken, adeB, adeR, adeA, adeS genleri sırasıyla %96.8, %95.5, %90.4 ve %74.5 oranında tespit ettik. Aminoglikozid direnci açısından incelendiğinde, en yüksek oranda (%68.2) armA metilaz geni tespit edilirken, AME genleri içinde en yüksek orana(%49) aph(3)1 in sahip olduğu bulduk. Kolistin direnciyle ilişkili pmrA genini ise %95.5 oranında pozitif tespit ettik. Çalşılan 157 izolatın PFGE analizi sonucunda 79 farklı pulsotip ortaya çıkarken,149 izolat %85 benzerlik seviyesinde 14 farklı PFGE grubunda(A-Y) kümelenirken 8 izolatın tamemen ilişkisiz olduğunu tespit ettik. C grubu (n=43), G grubu (n=27), D grubu (n=21) ana gruplar olduğu C grubunda özellikle yoğun bakım izolatlarının kümelendiğini gördük. İzolatların %94.9 unda tespit edilen klonal ilişki A.baumannii izolatlarının dağılımının büyük farklılıklar oluşturmadığını düşündürdü. Çalışmamızda rastgele seçilen 41 izolata uyguladığımız MLST analizi sonucunda 2 izolat ST718,1 izolat ST158 dizi tipine ait iken kalan 38 izolatın Avrupadaki en yaygın dizi tipi olduğu bilinen ST-2 dizi tipine sahip olduğunu gördük. Bu çalışmanın Türkiye'de A.baumannii infeksiyonlarının tedavisi ve önlenmesi için oluşturulacak politikalara ışık tutacağını düşünmekteyiz. Ülkemizde salgın oluşturan klonlar net bilinmemekteyken bu çalışmayla Avrupada en yaygın olduğu bilinen CC-2 klonunun ülkemizde de en yaygın klon olduğu sonucuna vardık.
Bazı antiseptik dezenfektanların antimikrobiyal aktivitelerinin ın vıtro olarak araştırılması
Amaç: Araştırmamızda, hastanelerde sık kullanılan sekiz adet dezenfektanın dört adet standart bakteri suşu üzerine etkisi ve etki süresinin kalitatif dilusyon yöntemi ile incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasında etil alkol, povidon iyot, hidrojen peroksit, gluteraldehit, benzalkolyum klorür, lizol, klorhekzidin ve hipoklorit gibi dezenfektanların, Staphylococcus aureus ATCC 6539, Escherichia coli ATCC 25922, Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853, ve Klebsiella pneumoniae 13883 standart suşlarına karşı antimikrobiyal etkinlikleri ve etki süresi kalitatif süspansiyon metodu ile araştırılmıştır. Etil alkol için %95 (sulandırmadan), %70 ve %50, diğer dezenfektanlar için 1/10, 1/100 ve 1/1000'lik dilüsyonlar hazırlanmıştır. Üreme zaman aralıkları ise 1-2-5-10-30 dk olarak belirlenmiş, değerlendirme; süreler sonunda üremenin olmaması dezenfektanın bakterisidal etkisi olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bulgular: Bu çalışmada tüm sulandırmalarda 1 dakikalık maruziyet sonrası tüm bakterilerin üremesini inhibe eden dezenfektan olarak sadece %95'lik etil alkol saptanmıştır. 1/10 sulandırmada yine 1 dakikada tüm bakterilerin üremesini inhibe eden glutaraldehit (%2) en etkili dezenfektan olarak gözlenmiştir. Etil alkolün %70'lik konsantrasyonunun bakterilerle en az 2 dakika temasının uygun olduğu tespit edilmiştir. Sodyum hipoklorit (%5) 1/10 sulandırmada kullanıldığında 1 dakikalık temas ile tüm bakterilerin üremesini inhibe ederken, 1/100 sulandırmada tüm bakterileri öldürmek için en az 5 dakika süre ile uygulanması uygun bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonlarından korunabilmesi için tüm hastanelerde dezenfeksiyon politikası oluşturulmalıdır. Her hastanenin kendi mikroorganizmalarına karşı etkili antiseptik ve dezenfektanları tespit etmesi hem maliyet hem de güvenli sağlık ortamı için faydalı olacaktır.
Cerrahi yoğun bakım ünitesinde görev yapan sağlık çalışanlarının el yıkama durumlarının değerlendirilmesi
Bu araştırma; Cerrahi yoğun bakım ünitesinde görev yapan sağlık çalışanlarının, hastane enfeksiyonunun kontrolü ve önlenmesinde önemli ve etkili bir yol olan el yıkama durumlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlandı. Araştırma örneklemini, belirlenen tarihlerde yoğun bakım ünitesine hasta yatıran 12 hekim ve yoğun bakım ünitesinde 24 saat vardiya usulüne göre çalışan 17 hemşire olmak üzere toplam 29 sağlık çalışanı oluşturdu. Veri toplama aracı olarak, literatür ve uzman görüşleri doğrultusunda araştırmacı tarafından geliştirilen anket formu ve gözlem formu kullanıldı. Verilerin analizi bilgisayar ortamında SPSS 16.00 programı kullanılarak değerlendirildi. Araştırma grubunun %58,6'sının erkek, %37,9'unun 28-32 yaş aralığında, % 94,1'inin lisans mezunu olduğu belirlendi. Sağlık çalışanlarının meslekte toplam çalışma süresi hemşire grubunda 62,12 ± 18,6 ay, hekim grubunda ise 86,0 ± 55,77 ay olarak bulundu. Sağlık çalışanlarının %65,5'inin kedisini ve diğer hastaları enfeksiyonlardan korumak için el yıkadığını, %75,9'unun el yıkama sırasında su ve sabun kullandığını, %51,7'sinin ise ünite içinde el yıkama süresini yanlış olarak bildiği belirlendi. Hekim ve hemşirelerin ünite içindeki el yıkama durumlarını değerlendirmeye ilişkin gözlem sonuçları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanırken (p>0.005), hekim ve hemşirelerin üniteye ilk girişte el yıkama durumlarına ilişkin gözlem sonuçları karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0.005). Bu sonuçlar doğrultusunda el hijyeni eğitimlerinin gerçekleştirilmesi, uyumun izlenmesi, konu ile ilgili broşür afiş gibi görsel hatırlatıcı eğitim gereçlerinin kullanılması sağlık çalışanlarının el yıkama durumlarına olumlu yönde önemli katkılar sağlayacağını düşünmekteyiz.
Toplum ve hastane kökenli sistemik enfeksiyonlardan izole edilen karbapenem dirençli klebsiella pneumoniae suşlarının moleküler sürveyansında kapsül tipleri ve virulans faktörlerinin önemi
K. pneumoniae suşları günümüzde sıklıkla irrasyonel antibiyotik kullanımına bağlı olarak tüm dünyada yeniden önem kazanan halk sağlığı tehdidi haline gelmiştir. Özellikle hastane enfeksiyonlarından izole edilen karbapenemler ve geniş spektrumlu β- laktam grubu antibiyotiklere dirençli suşlar morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. K. pneumoniae enfeksiyonları hastaların, hastanede yatış sürelerinin uzamasına, daha etkili ve geniş spektrumlu rezerv ilaçların kullanılma mecburiyetine, tedavi maliyetlerinde artışa ve etken suşların geniş spektrumlu ajanlara hızla direnç kazanmasına sebep olmaktadır. Pnömoni, üriner sistem enfeksiyonları, cerrahi alan enfeksiyonları ve bakteriyemi gibi sık karşılaşılan hastane enfeksiyonlarından izole edilen K. pneumoniae suşlarında plazmidler aracılığı ile taşınan karbepenem direnç genlerinin suşlar arasında hızla yayılması bu suşların yarattığı tehdidin boyutlarını hızla büyütmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda karbapenem grubu antibiyotikler başta olmak üzere antimikrobiyallere direnç ve kapsül serotipleri arasında ilişki olabileceği ileri sürülmüştür. Karbepenem dirençli suşların geniş spektrumlu antibiyotiklere karşı kolaylıkla direnç kazanmaları ile kapsül yapısı gibi prognozu etkileyen diğer virulans faktörleri arasındaki muhtemel ilişkilerinin klonal düzeyde belirlenmesi, hem tedavinin doğru yönlendirilebilmesi hem de yayılımın önüne geçilebilmesi açısından önem göstermektedir. Çalışmamızda Çukurova bölgesinde sistemik enfeksiyonlardan izole edilen ve karbapenem dirençli olduğu belirlenenen K. pneumoniae suşlarında karakterize edilmiş belirli virulans faktörlerinden hangilerine sahip oldukları ve kapsül serotipleri belirlenerek, VNTR yöntemi ile suşların muhtemel klonal ilişkileri irdelenmiştir. Çalışmamız bu suşların sahip oldukları virulans faktörleri ve kapsül serotipleri ile klonal ilişki yönünden gösterdikleri benzerliklerin klinikle korelasyonlarına göre epidemiyolojik veri oluşturarak benzer enfeksiyonların tedavisinde daha hızlı karar verilmesine ve antibiyotiklerin daha akılcı kullanılmasına yardımcı olmak amacı ile gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hastane Enfeksiyonu, Kapsül Tipi, Karbapenem, Klebsiella pneumoniae, Virulans Faktör
Hastane enfeksiyonlarından en sık izole edilen gram negatif bakterilerde beta laktam antibiyotiklere, aminoglikozidlere ve kolistine karşı gelişen direncin moleküler olarak tanımlanması
Hastane enfeksiyonu etkeni Gram negatif bakterilerde karbapenem ve aminoglikozidlere karşı birlikte direnç gelişmesinin yanında kolistin direncinde de artış görülmesi endişe vericidir. Çalışmamızda hastane enfeksiyonlarından en sık izole edilen Gram negatif bakterilerde beta laktam antibiyotiklerine, aminoglikozidlere ve kolistine karşı gelişen direncin direnç genleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Adana Şehir Hastanesinden hastane enfeksiyonu etkeni olarak izole edilen 101'i K. pneumoniae, 93'ü E. coli, 61'i P. aeruginosa ve 85'i A. baumannii olmak üzere toplam 340 suş fenotipik ve genotipik yöntemlerle doğrulandıktan sonra, beta laktamaz genlerinin, aminoglikozid direncinden sorumlu plazmid aracılı metiltransferaz genlerinin ve kolistin direncinden sorumlu tutulan mcr-1 geninin varlığı PCR yöntemi ile araştırıldı ve DNA dizi analizi ile doğrulandı. Pulsed-Field Gel Electrophoresis (PFGE) yöntemiyle dirençli izolatların tür içerisindeki muhtemel filogenetik ilişkileri incelendi. Yüksek oranda karbapenem ve aminoglikozid direncine ek olarak kolistin direnci %18,2 olarak bulundu. Karbapenem ve aminoglikozidlere karşı birlikte direnç geliştiren izolatların oranının %53,5; karbapenem, aminoglikozid ve kolistine birlikte direnç oranının ise %14,4 olduğu görüldü. Genelde baskın direnç geni blaCTX-M-1 iken, karbapenemaz genlerinden en sık görüleni blaOXA-48 like, metiltransferaz genlerinden ise rmtH idi. Plazmid aracılı mcr-1 geni ise tek bir E. coli izolatından izole edildi. Antibiyotik direnç risklerini direnç genlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilediği görüldü. Kolistine dirençli izolatlar ile karbapenem ve kolistine karşı birlikte direnç geliştiren izolatlarımızda direnç riskini blaCTXM-9, blaOXA-48 like ve blaOXA-51 like genlerinin artırdığı, karbapenem, aminoglikozid ve kolistine karşı birlikte direnç geliştiren izolatlar ile aminoglikozid ve kolistine karşı birlikte direnç geliştiren izolatlarda direnç riskini blaCTXM-9, blaOXA-48 like, blaOXA-51 like ve rmtH genlerinin artırdığı görüldü. PFGE analiz sonuçlarına göre yakın ilişkili suşların direnç profillerinin birbirlerinden farklı olduğu görüldü. Gram negatif bakteri izolatlarında aynı plazmidler üzerinde birarada da taşınabilen bu direnç genlerinin erken tespit edilmesinin ve antibiyotiklere karşı direnç gelişme riski ile ilişkilerinin bilinmesinin rasyonel antibiyotik kullanım politikalarının gelişmesine katkıda bulunacağını düşünmekteyiz. Ayrıca, çalışmamız ülkemizde insan klinik E. coli izolatlarında kolistin direncinden sorumlu plazmid aracılı mcr-1 geninin tanımlandığı ilk çalışma özelliğini taşımaktadır.