Skin diseases

162 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Edirne ili Keşan içesine bağlı iki köyde tarım çalışanlarının deri kanseri risk düzeyleri, risk algıları konu ile ilgili bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Deri kanseri tüm dünyada ve Türkiye'de artan insidansı ile dikkat çeken önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada, tarım çalışanlarının deri kanseri risk algıları, risk düzeyleri, deri kanseri ve güneşten koruma ile ilgili bilgi düzeyleri ve davranışlarını belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan çalışma Edirne ili Keşan ilçesine bağlı Akhoca ve Suluca köylerinde yaşayan 186 tarım çalışanı ile yürütülmüştür. Veriler, tarım çalışanlarının sosyodemografik özelliklerini sorgulan kişisel bilgi formu, Fitzpatrick deri fototipi sınıflaması, deri kanseri bilgi ve davranış soru formları ile toplanmıştır. Anket yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. İstatistiksel analizleri yapmak için SPSS (IBM SPSS Statistics 20) adlı paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada tarım çalışanlarının yaş ortalaması 52,89±13,63 olup %89,8'i erkek ve %67,7'si ilkokul mezunudur. Katılımcıların %34,4'ünün Fitzpatrick deri fototipi sınıflamasına göre yüksek risk düzeyinde olduğu fakat %75,3'ünün kendisini deri kanserine yakalanma açısından riskli görmediği belirlenmiştir. Tarım çalışanlarının bilgi puan ortalaması 7,76±1,65, davranış puan ortalaması 12,11±3,78'dir. Tarım çalışanlarının bilgi puan ortalamasını özellikle yüksek gelir durumuna sahip olma 0,896 puan ve 40 yaşından küçük olma 0,854 puan arttırmaktadır. Davranış puan ortalamasını ise kadın cinsiyeti 3,562 puan, 6 aydan daha az çalışma süresi 1,987 puan, risk düzeyi 2,306 puan ve bilgi puan ortalaması 0,385 puan arttırmaktadır. Sonuç: Çalışmada her üç çiftçiden birinin deri kanseri risk düzeyinin yüksek olduğu söylenebilir. Bununla birlikte katılımcıların deri kanseri ve güneşten korunma ile ilgili bilgi düzeyinin iyi olduğu fakat davranış puanlarının düşük olduğu belirlenmiştir. Risk düzeyleri yüksek, bilgi ve davranış puan düzeyleri düşük olan kişilere yönelik deri kanseri ve güneşten korunma hakkında eğitimler verilmesi ve tarama programlarının düzenlenmesi gereklidir. Anahtar kelimeler: Deri kanseri, tarım çalışanı, risk algısı, risk düzeyi, güneşten korunma

Deri hastalıklarıGüneş radyasyonuKaçınma davranışı+4
Gülsüm Tombul
Trakya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç

Antiinflamatuar ajanlarBiyobelirteçlerDeri hastalıkları+3
Hülya Baykız Güney
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'lı hastalarda serum endocan, TNF-α ve IL-17A düzeylerinin hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisinin araştırılması

Hidradenitis suppurativa (HS), sıklıkla aksiller, inguinal, mamarian ve gluteal bölgelerde, pilosebase ünitelerin foliküler bölümünü etkileyen kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. HS'nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış olup multifaktöriyel bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Kıl folikülü oklüzyonu sonrası anormal immün yanıt HS gelişimini başlatmak için gereklidir. HS patogenezinde, TNF-α ve IL-17A'nın anahtar sitokinler olduğu öne sürülmektedir. Endocan, yaklaşık 50 kDa ağırlığında, çözünebilir ve salgılanabilir bir dermatan sülfat proteoglikanıdır. Endocanın, kronik inflamatuvar hastalıkların patogenezindeki rolüne ve serum düzeylerinin biyobelirteç olabileceğine yönelik son yıllarda yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, HS'nin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve komorbiditeleri ile yakın ilişkisi nedeniyle endocanın, HS patogenezinde anahtar rolü olduğu düşünülen TNF-α ve IL-17A'nın hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında monosit, hs-CRP, rutin biyokimya ve lipid parametreleri ölçüldü. Serum endocan, TNF- ve IL-17A düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca tüm katılımcıların vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında serum endocan düzeyi ortalaması (sırasıyla 6108,80 ± 1517,35 pg/ml, 6114,51 ± 1561,89 pg/ml, p=0,906) ile serum IL-17A düzeyi ortalamasının (sırasıyla 45,78 ± 24,92 pg/ml, 38,78 ± 12,84 pg/ml, p=0,981) benzerdi. Serum TNF-α düzeyi ortalaması (sırasıyla 81,72 ± 51,51 pg/ml, 53,55 ± 32,83 pg/ml, p=0,016) ise hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Hurley evreleme sistemine göre bakılan hastalık şiddeti ile serum endocan ve IL-17A düzeyi arasında korelasyon olmadığı, serum TNF-α düzeyi ile pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Hasta grubunda serum endocan düzeyi ile serum TNF-α düzeyi ve monosit/HDL-K oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamızın HS'nin patogenezine ışık tutacağını ve bir proteoglikan olan endocanın HS ile ilişkisi üzerine yapılacak ileri çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlarımız HS patogenezinde TNF-α'nın, IL-17A'dan daha önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir. HS patogenezinin ve endocanın HS'de rolünün aydınlatılması için hem serum hem de doku düzeyinde geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıEndokanHastalık şiddeti indeksi+4
Mehmet Cirit
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazisli hastalarda serum catestatin düzeyinin hastalık şiddetiyle ve metabolik parametrelerle ilişkisinin araştırılması

Psöriazis, dünya nüfusunun yaklaşık %2'sini etkileyen, genellikle deri ve eklemleri tutan, sistemik komorbiditelerin de eşlik edebildiği kronik seyirli inflamatuvar bir hastalıktır. Genetik ve çevresel faktörler hastalık patogenezinde birlikte rol oynar. Kromogranin A'nın çeşitli dokularda proteolitik işlenmesi sonucu birçok aktif peptid oluşur. Bunlar içerisinde catestatinin (CST) antimikrobiyal peptid özelliklere sahip olduğu ve vücutta çeşitli anti adrenerjik, antihipertansif ve anti inflamatuvar etkilere aracılık ettiği, leptin sinyalizasyonunu düzenleyerek lipit metabolizmasında önemli rolü olabileceği düşünülmüştür. Literatürde psöriazisli hastalarda serum CST düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, psöriazisin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve çeşitli komorbiditelerle yakın ilişkisi nedeniyle CST'nin hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya 70 psöriazis hastası ve 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında hs-CRP, rutin biyokimya parametreleri, serum lipid profilleri ölçüldü. Serum CST düzeyleri de ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmanın sonuçlarında; hasta ve kontrol grubunda serum CST düzeylerinin ortanca değerleri sırasıyla 0,519 (0,267) ve 0,453 (0,231) ng/ml olarak bulunmuş olup iki grup arasında serum CST düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,013). Tırnak tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre serum CST ortanca değerleri istatiksel açıdan anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,037). Ancak serum CST düzeyleri ile PASI ve NAPSI skoru arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Psöriazis gelişiminde rol oynayabilecek risk faktörleriyle birlikte çok değişkenli lojistik regresyon analizinde catestatin düzeyindeki artışın psöriazis gelişim riskini 6,8 kat arttırdığı saptandı (p=0,027). Çalışmamızın psöriazis patogenezine ve hastalığa eşlik eden komorbiditelerin önüne geçilmesi doğrultusunda geliştirilebilecek yeni tedavi modalitelerine yönelik yapılacak çalışmalara ön ayak olabileceğini düşünüyoruz. Hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak kapsamlı vaka serileriyle, psöriazis patogenezinin ve CST'nin psöriazisteki rolünün daha iyi bir şekilde aydınlatılması gerekmektedir.

Deri hastalıklarıHastalık şiddeti indeksiHipertansiyon+3
Onur Köse
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren Aftöz Stomatit hastalarında serum midkine düzeylerinin değerlendirilmesi

Rekürren Aftöz Stomatit (RAS), toplumun geniş bir kesimini etkileyen, ağrılı oral ülserlerle karakterize, tekrarlayıcı inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamış olup genetik yatkınlık, mikrobiyal etkenler, hematolojik eksiklikler, stres ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi birçok faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu karmaşık yapının anlaşılması, tanı ve tedavi süreçlerinde biyobelirteç ihtiyacını gündeme getirmektedir. Midkine, çeşitli dokularda eksprese edilen ve başta inflamasyon olmak üzere birçok fizyopatolojik süreçte etkili olan bir büyüme faktörüdür. Özellikle Th1 tipi immün yanıt ile ilişkili pek çok hastalıkta serum düzeylerinin arttığı ispatlanmıştır. Literatürde RAS'lı hastalarda serum midkine düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, midkine düzeyinin RAS patogenezindeki olası yerini değerlendirmeyi ve midkine'in hastalık aktivitesiyle olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmamıza 44 RAS hastası ve yaş ile cinsiyet açısından eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcıların detaylı klinik öyküleri alınmış, hs-CRP, vitamin B12, folat, hemoglobin, demir, ferritin parametreleri ölçülmüştür. Serum midkine düzeyleri de ELISA yöntemiyle çalışılmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 30.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edilmiştir.Çalışmamızda hasta grubunun serum midkine düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu gösterilmiştir (p= 0,006). ROC analizinde midkine'in 0,228 ng/mL kesme değeri için %97,7 özgüllük, %22,7 duyarlılıkla RAS'ı ayırt etmede etkili olabileceği belirlenmiştir. Bu sonuç midkine'in RAS tanısında yüksek özgüllüğe sahip destekleyici bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir.Midkine düzeyi ile hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca kontrol grubunda serum hemoglobin ve vitamin B12 düzeyleri hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak bu çalışma, midkine'in RAS'ın tanı sürecinde ve etyopatogenezinin aydınlatılmasında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini ortaya koymakta; bu doğrultuda, midkine ile RAS arasındaki ilişkiyi inceleyecek çalışmalara bilimsel bir temel oluşturabileceğini düşündürmektedir. RAS patogenezinin ve midkine'in bu süreçteki olası rolünün daha kapsamlı biçimde anlaşılabilmesi için hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak geniş örneklemli ileri düzey çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyobelirteçlerDeri hastalıklarıMidkin+3
Ali Sarıca
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-3 yaş atopik dermatitli çocuk hastalarda ve ebevenylerinde uyku kalitesinin değerlendirilmesi

Atopik dermatit (AD) en yaygın çocukluk çağında görülen kronik inflamatuar deri hastalıklarından biridir ve genellikle uyku bozuklukları ile ilişkilidir. Kısa Bebek Uyku Anketi-Revize edilmiş (BISQ-R) birçok merkezde validasyon çalışmaları yapılmış, 0-36 ay çocukluk çağında uyku problemlerini belirlemeye yönelik hassas ve spesifik bir araçtır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne başvuran atopik dermatit tanılı hastaların ve ebeveynlerinin uyku kalitesinin değerlendirilmesi, hastalık şiddeti ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 15 Mayıs 2022 ile 10 Ağustos 2022 tarihleri arasında Hanifin-Rajka kriterlerine göre atopik dermatit olarak değerlendirilen 0-3 yaş arası 92 hasta ve uyku problemi olmayan, tipik gelişim gösteren 86 sağlıklı kontrol dahil edildi. Atopik dermatit hastaları (n=92, erkek % 66,3), yaş ortanca [IQR] 7 ay [5-11] ) ile kontrol grup arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu (p>0.05). Hastaların demografik, klinik, laboratuvar özellikleri ve Objektif SCORAD indeksi ile hastalık şiddeti değerlendirildi. Ayrıca ebeveynler (anne) tarafından hastaların uyku kalitesi değerlendirildiği BISQ-R ve ebeveynin uyku kalitesinin değerlendirildiği Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) dolduruldu. Atopik dermatit tanılı hastaların BISQ-R bebek uyku skoru (p<0.001), BISQ-R toplam skor (p<0.001) ve BISQ-R ebeveyn algı skoru (p=0.001) sağlıklı kontrollere göre daha düşüktü. Hastaların ebeveynlerinin % 71,7'si PUKİ kötü uyku kalitesine sahipti. Benzer şekilde atopik hastalar, atopisi olmayanlara göre BISQ-R infant uyku skoru (p=0.008) ve BISQ-R total skor (p=0.015) daha düşüktü; VAS skorları gruplar arasında fark göstermedi. Hasta BISQ-R bebek uyku skoru (r=-0.205; p<0.001) hastalık şiddeti ile koreleasyon gösterdi. Hasta BISQ-R bebek uyku skoru (r=-0.426; p<0.001) BISQ-R toplam skor (r=-0.388; p<0.001) ve BISQ-R ebeveyn algı skoru (r=-0.352; p=0.001); PUKİ ile istatistiksel anlamlı korelasyon gösterdi. Atopik dermatit hastaları ve aileleri farklı düzeylerde uyku bozukluğu ile karşı karşıyadır ve atopi varlığı bu durumu daha da kötüleştirebilir. Hastaların uyku kalitesini iyileştirecek müdahalelerin tespit edilebilmesi için daha geniş katılımlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ana-babaDeri hastalıklarıDermatit+5
Kadriye Tol
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik skleroz hastalarında gastrointestinal tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Sistemik sklerozda (SSc) gastrointestinal sistem (GİS) tutulumu en önde gelen morbidite nedenidir. GİS tutulumu açısından non-invazif biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. GİS tutulumunda, anti muskarinik 3 reseptör (anti M3R) antikorlarının patogenezindeki rolü gösterilmiştir Bu çalışmanın amacı SSc hastalarında GİS tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorlarının ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışma 41 SSc tanılı hasta ve 5 sağlıklı kontrol ile yapıldı. Tüm hastaların GİS şikayetleri ayrıntılı olarak sorgulandı. MUST, ESPEN ve UCLA SCTC GIT 2.0 skorları hesaplandı. Anti M3R antikorunu tespit etmek için, sandviç-ELISA testi kullanıldı (MyBioSource, Inc. San Diego, USA). Hastaların 31 (%85,4)'ü kadındı, 32 (%78,0)'sinin limitli SSc tanısı vardı, ortalama yaşları 53,6±13,5 yaş, hastalık süresi medyan 15,0 yıl (6,00-21) idi. 37 (%90,2) hastanın GİS tutulumu vardı. Sistemik skleroz hastalarında anti M3R antikorlar titreleri (optik dansite olarak, OD) sağlıklı kontroller arasında anlamlı fark yoktu (medyan 0,18 OD 0,13-1,65'e karşı 0,25 OD 0,12-0,53; p: 0,61). Hastaların 18 (%46,1)'inde anti M3R antikor pozitifti. Fekal inkontinansı olan hastalarda olmayanlara göre anti M3R antikor titreleri daha düşük bulundu (medyan 0,13 OD 0,12-0,42'ye karşı 0,40 OD 0,13-2,75; p: 0,05). Kilo kaybı olan hastalarda, olmayanlara göre antikor titrelerinde yüksek olma eğilimi mevcuttu (medyan 0,64 OD 0,13-2,81'e karşı 0,14 OD 0,12-0,26; p: 0,09). Anti sentromer antikor pozitif olan hastaların hepsinde (n=5) anti M3R antikorlar negatif, miyozit olan hastaların tümünde (n=4) pozitif olarak tespit edildi. Total UCLA SCTC GIT 2.0 skoruna göre orta – ağır şiddette GİS tutulumu ile anti M3R antikor titreleri arasında ilişki saptanmadı (hepsi için p: >0.05). MUST skoru ile ESPEN kriterleri kullanılarak belirlenen malnutrisyon riski olan ve olmayan hasta grupları arasında anti M3R antikorları titreleri ve antikor pozitif hasta sayısı farklı değildi (hepsi için p: >0.05). Sonuç olarak bu çalışmada SSc hastalarında önemli oranda anti M3R antikor pozitifliği tespit edilmiştir. Anti M3 antikor pozitifliği veya titreleri ile total UCLA SCTC GIT skoru veya malnütrisyon riski arasında bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, GİS tutulumu, Anti M3R antikoru

AntikorlarDeri hastalıklarıEndoskopi-gastrointestinal+4
Fatma Rukiye Uysal
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofraksiyone stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilmiş Uveal Melanom hastalarında tedavi öncesi Manyetik Rezonans Görüntüleme'den elde edilen radyomiks parametrelerinin lokal nüks ve metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısının araştırılması

Uveal melanom yıllık insidansı milyonda 10'un altında olmasına rağmen erişkin döneminde en sık görülen primer intraoküler malign tümördür. Hipofraksiyone streotaktik radyocerrahi son yıllarda uveal melanom tedavisinde alternatif radyoterapi tekniklerine benzer etkinliği; daha düşük maliyeti, cerrahi işlem gerektirmemesi ve kolay ulaşılabilir olması ile ön plana çıkmıştır. Ancak beş yıl içerisinde vakaların yaklaşık %25'inde lokal nüks ve %20'sinde uzak metastaz gelişmektedir. Uveal melanomda prognozu öngörmek için günümüzde AJCC TNM evrelemesinin yanı sıra doku tanısı gerektiren moleküler ve genetik analizler kullanılmaktadır. Tıbbi görüntülerdeki çok boyutlu verilerin sayısal değerlere dönüştürülmesine dayanan radyomiks çalışmalarında birçok kanser için prognostik değeri olan öznitelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmada sterotaktik radyocerrahi uygulanmış uveal melanom hastalarında tedavi öncesi MR görüntülerinden elde edilen radyomiks özniteliklerinin lokal nüks ve uzak metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısını araştırarak kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunabilecek potansiyel biyobelirteçlerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 88 olgunun 16'sında 4 yıllık takipte lokal nüks ve yine 16'sında metastaz geliştiği tespit edilmiştir. İki araştırmacı uveal melanom lezyonlarının segmentasyonunu bağımsız olarak elle yapmış ve T1AG, YB-T2AG ve kontrastlı YB-T1AG sekanslarının her birinden 854 olmak üzere toplam 2562 radyomiks özniteliği elde edilmiştir. İki gözlemci arasında korelasyon katsayısı 0.80'in altında olan öznitelikler dışlandığında T1AG için 90; YB-T2AG için 164 ve kontrastlı YBT1AG için 91 öznitelik seçilmiştir. Vakalar %70'i model eğitimi %30'u ise test grubunda kalacak şekilde rastgele ayrılmıştır. Eğitim setinde geliştirilen modellerin performansı test setinde analiz edilmiştir. Elastik ağ regresyon yöntemi ile yapılan öznitelik seçiminde lokal nüks modeli için YBT2AG'den 4 ve T1AG'den 3 olmak üzere 7 öznitelik seçilmiştir. Naive Bayes algoritması kullanılarak geliştirilen modelin test setindeki performansı doğruluk %92(95% CI: 0.75, 0.99), duyarlılık %100, özgüllük %91.6, pozitif kestirim değeri %60 ve negatif kestirim değeri %100 şeklinde bulundu. Metastazı öngörmek içinse tümü YB-T2AG'den olmak üzere 5 öznitelik seçilmiştir. Yine Naive Bayes algoritması ile oluşturulan modelin test setindeki performansında doğruluk %81 (95% CI : 0.62, 0.93), duyarlılık %33, özgüllük %87.5, pozitif kestirim değeri %25, negatif kestirim değeri %91 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar MRG'den elde edilen radyomiks tabanlı makine öğrenmesi modelinin stereotaktik radyocerrrahi (SRS) tedavisi sonrası lokal nüksü öngörerek kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunacak bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu modelin klinik kullanıma girebilmesi için çok merkezli veri setleri üzerinde doğrulanması gerekmektedir. Metastaz gelişmesini öngörmeyi amaçlayan modelin düşük performansı ise makine öğrenmesi alanında sık karşılaşılan aşırı uyum problemi nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Bunun üstesinden gelmek için daha fazla olgu içeren ve sınıflar arası (metastaz var/yok) dengesizlik bulunmayan veri setleri ile yapılacak çalışmalar yararlı olabilir.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıManyetik rezonans görüntüleme+6
Yusuf Baytar
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel psöriazis modelinde bergenin ve mezenkimal kök hücrelerin kombine terapötik etkinliklerinin araştırılması

Psöriazis, keratinosit ve immün hücre etkileşimleri sonucu epidermal hiperplazi ve inflamasyona neden olan kronik inflamatuvar bir otoimmün hastalıktır. Mevcut tedaviler semptomları hafifletse de uzun süreli kullanımda ciddi yan etkilere yol açabilmektedir. NLRP3 inflamazom aktivasyonu ve Nrf2/KEAP1/SIRT1 sinyal bozukluklarının psöriazis şiddetini artırması, yeni anti-inflamatuvar ve immunsüpresör tedavilere olan ihtiyacı doğurmuştur. Sunulan çalışmada, anti-inflamatuvar etkili bergenin (BER) ve immünosüpresif özellikteki mezenkimal kök hücrelerin (MZKH) kombinasyonuyla translasyonel bir tedavi stratejisi hedeflenmiştir. Çalışmada imiquimod (IMQ) ile indüklenen psöriazis fare modelinde, BER ve MZKH'lerin kombine uygulamasının, NLRP3 inflamazomu ile Nrf2/Keap1/SIRT1 ekseni üzerindeki terapötik potansiyelinin aydınlatılması amaçlandı. 48 adet BALB/c fare: Kontrol, Serum Fizyolojik+Vazelin (SF+VAZ), BER, MZKH, IMQ, IMQ+BER, IMQ+MZKH ve Kombine olmak üzere sekiz gruba ayrıldı. Farelerin sırt ve kulak derilerine yedi gün boyunca IMQ uygulamasıyla psöriazis modeli oluşturulduktan sonra psöriazis şiddeti ve yaygınlığı PAŞİ skoruyla, deri ve dalak dokularındaki değişiklikler histopatolojik analizlerle, epidermis/dermisteki hacim yoğunlukları ise stereolojik yöntemlerle belirlendi. İmmünohistokimya ile Ki-67, NLRP3 inflamazom bileşenleri, Nrf2, Keap1 ve SIRT1'in immünoreaktif yoğunlukları ImageJ ile değerlendirildi. Serum örneklerinde TNF-a, IL-1β, IL-17A, IL-6, IL-22 ve IL-23 seviyeleri ELISA ile ölçüldü. Veriler, IMQ grubuna kıyasla BER, MZKH ve kombine tedavilerin; i) PAŞİ skoru ve epidermal kalınlığı azalttığını, ii) hiper/parakeratozis ve Munro mikroapse oluşumlarını hafiflettiğini, iii) dermal immün hücre infiltrasyonunu ve vaskülarizasyonu azalttığını, iv) epidermal/dermal hacim yoğunluğunu düşürdüğünü ve v) dalaktaki splenomegali, ektstrameduller hematopezi ve beyaz pulpa artışını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. BER, MZKH ve kombine uygulamaların Ki-67, NLRP3, ASC, Kaspaz-1, IL-1β ve Nrf2, Keap1'in immünreaktivite yoğunluğu ile psöriazis ile ilişkili sitokin seviyeleri anlamlı derecede azalttığı ve SIRT1 ifade seviyelerini IMQ grubuna kıyasla önemli ölçüde arttırdığı tespit edildi. Sonuçlarımız, BER, MZKH ve kombine tedavilerin; NLRP3 inflamazom aktivasyonunu baskıladığını, KEAP1/NRF2 sinyal yolunu modüle ettiğini ve SIRT1 aktivasyonunu artırarak psöriazis patogenezini hafiflettiğini göstermektedir. Bulgular, BER'in anti-psöriatik etkilerinin, MZKH'lerin immünmodülatör özellikleriyle birleşerek psöriazis tedavisinde potansiyel bir terapötik ajan olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Bergenin, Mezenkimal Kök Hücre, NLRP3 inflamazomu, Nrf2/Keap1/SIRT1 aksı,Psöriazis

Deri hastalıklarıKök hücrelerPsoriyazis+5
Seda Keskin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi

Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.

AğrıBiyopsiDeri+4
Sahıb Rovshanov
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikozis fungoides ve pitriyazis likenoides kronika deri lezyonlarında inflamazom ekspresyonunun immünhistokimyasal olarak değerlendirilmesi

Mikozis Fungoides (MF) derinin primer T hücreli lenfomalarının en sık görülen alt tipidir. Pitriyazis likenoides ise akut formu pitriyazis likenoides et varioliformis akuta; kronik formu pitriyazis likenoides kronika (PLK) olarak sınıflandırılan bir deri hastalığıdır. İnflamazom; reseptör, adaptör ve çeşitli ligand veya aktivatörler için spesifisite gösteren efektör proteinden oluşan multimerik bir yapıya sahip doğal immün sistem elemanıdır. AIM2, NLRP1, NLRP3, pyrin ve NAIP/NLRC4 olacak şekilde beş inflamazom tanımlanmıştır. Bu inflamazomların aktive olması sonucu ile kaspaz-1 aktive hale gelmekte ve interlökin-18 ve interlökin-1β salgılanmaktadır. Bu interlökinlerin etkisi ile inflamatuvar kaskadın büyümesi tetiklenmektedir. Çalışmamızda 16 kontrol grubu ve 16 PLK, 12 evre 1 MF, 12 evre 1 dışı MF hastasına ait lezyonel deri biyopsilerinde NLRP1, NLRP3, kaspaz-1, interlökin-18 ve interlökin-1β ekspresyon düzeylerini immünohistokimyasal olarak inceleyip karşılaştırmayı ve böylelikle inflamazomun bu iki hastalığın patogenezindeki rolünü ortaya koymayı amaçladık. NLRP1 ekspresyonunun ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında ve kontrol grubu ile PLK grubu arasında NLRP1 açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı.IL-1β ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında IL-1β açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Kaspaz-1 ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında kaspaz-1 açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. IL-18 ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında IL-18 istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Kısıtlılıklarına rağmen çalışmamızda, inflamazomun MF ve PLK patogenezinde önemli bir rol oynayabileceği ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: inflamazom, mikozis fungoides, pitriyazis likenoides Destekleyen kuruluş: Türk Dermatoloji Derneği

Deri hastalıklarıMycosis fungoidesPitriyazis+2
Ecem Bostan
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yaygın deri siğilleri olan hastalarda HLA sınıf I ve sınıf II allellerinin araştırılması

Deri siğilleri, insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonlarına bağlı olarak ortaya çıkan, farklı klinik prezentasyonları olan benign epitelyal proliferasyonlardır. HPV enfeksiyonlarında genetik duyarlılığın ve enfeksiyonu elimine etmeye yönelik fonksiyon gösteren immünolojik mekanizmaların rolü henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. HLA antijenlerinin patojenlere karşı konak savunmasında kritik rolleri bulunmaktadır. Çalışmamızda yaygın deri siğilleri olan hastalarda HLA Sınıf I (HLA-A, HLA-B, HLA-C) ve Sınıf II (HLA-DRB1, HLA-DQB1 ve HLA-DQA1) allelerinin sıklığını araştırarak sağlıklı popülasyonla karşılaştırmak ve siğillerin oluşumunda bu allellerin etkisini incelemek amaçlandı. Çalışma kapsamında yaygın deri siğili tanısı alan 100 hasta ve hastanemize kemik iliği donörü olarak başvurmuş 100 sağlıklı birey kontrol grubu olarak seçilerek, periferik venöz kan örnekleri alındı, DNA izolasyonu sonrası HLA tiplendirmeleri yapıldı. Hastaların 61'inde (%61) siğil aile öyküsü tespit edildi. Siğil lokalizasyonları değerlendirildiğinde bazı hastalarda birden fazla lokalizasyonda olmak üzere 29 (%29) hastada genital bölgede, 39 (%39) hastada üst ekstremitelerde, 21(%21) hastada baş-boyun, 31 (%31) hastada ise alt ekstremitelerde yer almaktaydı. Birer (%1) hastada da gövde ve oral mukozadaydı. Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında yaygın deri siğilleri olan hasta grubunda B*38, B*40, B*44 ve C*12 alleleri için p<0,05 anlamlılık düzeyinde fark bulundu. Sağlıklı kontrollerde B*38, B*40, B*44 ve C*12 allelleri hasta grubuna göre daha yüksek tespit edildi (sırasıyla B*38 için p=0,025; OR:0,31; %95 GA, B*40 için p=0,046; OR:0,32; %95 GA, B*44 için p=0,029; OR:0,41; %95 GA ve C*12 için p=0,0070; OR:0,49; %95 GA). Genital siğilli hasta grubunda ise DQA1*0103 alleli sağlıklı kontrollere göre daha düşük bulundu (p=0,049870; OR:0,28; %95 GA). Çalışmamızda bir risk alleli tespit edilememiş olup HLA-B*38, B*40, B*44 ve C*12 allelleri yaygın deri siğilleri gelişimine karşı, DQA1*0103 alleli de genital siğil gelişimine karşı koruyucu bulunmuştur.

Deri hastalıklarıHLA antijenleriPapillomavirüsler+1
Duygu Gülseren
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planopilaris ve diskoid lupus eritematozusta merkel hücre sayısı ile derideki dağılımının ve cd200 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Liken planopilaris (LPP) ve diskoid lupus eritematozus (DLE), primer skatrisyel alopesiye neden olan hastalıklardır. Bu hastalıkların patogenezinde folikülün "bulge" bölgesindeki immün ayrıcalığın bozulmasının agresif immün yanıta neden olabileceği düşünülmektedir. CD200, transmembran bir protein olup CD200 reseptörüne bağlanınca immün toleransı destekler ve kıl folikülünde"bulge" bölgesindeimmün ayrıcalıklı bir ortam oluşturur. Merkel hücreleri kıl folikülünün dış kök kılıfında yer alırlar ve immün yanıtta rol oynayabilecekleri düşünülmektedir.Bu çalışmada derinin inflamatuvar hastalıklarında Merkel hücresinin orkestra şefi gibi merkezi bir rol oynadığı hipotezinden yola çıkılarak, LPP ve DLE'da Merkel hücre sayısı ve dağılımı (CK20 immünhistokimyasa boyamasıyla) ile CD200 ekspresyonuna kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak bakıldı. DLE grubuna 31, LPP grubuna 60, kontrol grubuna 28 olmak üzere toplam 119 olgu çalışmaya dahil edildi. İmmünhistokimyasal incelemelerde epidermal Merkel hücre sayısı bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Foliküler Merkel hücre sayısı, toplam Merkel hücre sayısı (epidermal+foliküler), ortalama foliküler Merkel hücre sayısı (foliküler Merkel hücre sayısı/folikül sayısı)vaka gruplarında (DLE ve LPP) kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha azdı. Vaka gruplarında CD200 ekspresyonunun da istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu görüldü.CD200(-) olan olgularda, (+) olanlara göre foliküler Merkel hücre sayısının ve toplam Merkel hücre sayısının istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Sonuç olarakbulgularMerkel hücreleri ile CD200 molekülünün ilişkisini ve Merkel hücrelerindeki azalmanın immün yanıt üzerine etkisini destekler nitelikteydi. Kısıtlılıklarına rağmen çalışmamız skatrisyel alopesilerde Merkel hücrelerinin rolünü inceleyen ilk araştırmadır. Ancak bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDeri hastalıklarıKıl folikülü+3
Ece Erbağcı
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve geç başlangıçlı psoriazisli hastaların sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması

Psoriazis başlangıç yaşına göre erken başlangıçlı psoriazis (EBP) ve geç başlangıçlı psoriazis (GBP) olmak üzere iki tipe ayrılmaktadır. 40 yaş altında başlamış olan psoriazis EBP, 40 yaş ve üzerinde başlamış olan psoriazis GBP olarak sınıflandırılmaktadır. Genetik altyapı, klinik prezentasyon ve hastalık seyri açısından EBP ve GBP farklılık göstermektedir. Bu çalışmada EBP ve GBP'nin psoriazisde sık görülen sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması ve olası farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır, ayrıca bu komorbiditeler açısından farklı risk gruplarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmaya 121 EBP ve 39 GBP'li olmak üzere toplam 160 plak psoriazisli hasta dahil edildi. Veriler yüz yüze anket yöntemi ile özgeçmiş, soygeçmiş, hastalık özellikleri ve psoriazisle ilişkili sistemik inflamatuvar komorbiditelerin varlığı açısından sorgulamak üzere oluşturulmuş sorular yöneltilerek toplandı. EBP'de aile hikayesi %47.1 (n=57), GBP'de ise %17.9 (n=7) olarak bulundu. EBP'de aile hikayesinin daha sık olduğu görüldü (p=0.001). EBP'de en sık başlangıç yeri %39.7 oranda saçlı deri iken GBP'de lezyonlar en sık olarak %25.6 oranında ekstremite ekstansör yüzlerinden başlamaktaydı. EBP'de tırnak lezyonlarının gelişme süresi 9.6 ± 8.5 ay, GBP'de ise bu sürenin 2.1 ± 3 ay olduğu görüldü, GBP'de EBP'ye kıyasla tırnak lezyonlarının daha kısa sürede geliştiği gözlendi (p<0.01). EBP'de hastalık başlangıcından itibaren psoriatik artrit (PsA) gelişme süresinin 15.72 ± 10.36 ay, GBP'de ise bu değerin 0.75 ± 7.6 ay olduğu görüldü. GBP'de EBP'ye kıyasla PsA'nın daha kısa sürede gelişmekte olduğu saptandı (p<0.01). GBP'de kardiyovasküler hastalık sıklığı (KVH) %7.7, hipertansiyon (HT) sıklığı %38.5, diyabetes mellitus (DM) sıklığı %33.3 ve metabolik sendrom (MS) sıklığı % 44.7;. EBP'de KVH sıklığı %0.8, HT sıklığı %14, DM sıklığı %9.9 ve MS sıklığı % 24.8 olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda GBP'de KVH, HT, DM ve MS'nin daha sıklıkla görüldüğü bulundu (p=0.045, p=0.001, p<0.01, p=0.022). Sistemik komorbiditelerin gelişimine psoriazis tipinin katkısı incelendiğinde, GBP'nin KVH ve DM için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (p<0.01, R square: 0.036 ve p<0.01, R square: 0.077). Sonuç olarak GBP'nin sistemik komorbiditelerle etkileşerek daha şiddetli inflamatuvar yük oluşturan ve daha hızlı seyir gösteren bir psoriazis tipi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler : psoriazis, komorbidite, erken başlangıçlı psoriazis, geç başlangıçlı psoriazis, inflamasyon

Deri hastalıklarıKomorbiditePsoriyazis+1
Leyla Huseynova
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun incelenmesi

Hidradenitis süpürativa derinin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Patogenezi henüz kesin olarak aydınlatılamamıştır ve bu sebeple tedavisinde güçlükler yaşanmaktadır. Hidradenitis süpürativa, psoriazis ve inflamatuar bağırsak hastalıkları kronik inflamatuar hastalıklar olmaları; genetik yatkınlık; Th1, Th17 ve Treg hücreleri ilişkili TNF-α, INF-γ, IL-12, IL-17 ve IL-23 gibi inflamatuar sitokin yanıtları ve benzer tedavilere cevap vermeleri açısından bir çok paralellik gösterir. Bu hastalıkların patogenezinde ortak olarak bağırsak mikrobiyomundaki disbiyogenezin sistemik bir inflamasyonun tetikleyicisi olabileceği hipotezinden yola çıkılarak, 15 hidradenitis süpürativa hastası ve 15 sağlıklı kontrolün fekal örnekleri yeni nesil dizileme yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Hidradenitis süpürativa hastalarının bağırsak mikrobiyomlarında bakteri bolluğu ve çeşitliliğinin sağlıklı insanlara kıyasla azaldığı gösterilmiştir (Shannon çeşitlilik indeksi, p=0,048). Hastaların bağırsaklarında mikrobiyal topluluk bileşimi, benzer türler bulunma ve zenginliği bakımından sağlıklı insanlardan farklıdır (Bray-Curtis farklılık indeksi, p=0,01). Ortak tür içerme bakımından birbirlerine en yakın bireyler sağlıklı bireyler iken, en uzak bireyler ise hasta bireyler olarak bulunmuştur (Jaccard Distance, p=0,007). Bakteri dağılımında Clostridiales_unclassified, Fusicatenibacter ve Firmicutes_unclassified cinsi bakteriler hidradenitis süpürativa hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmıştır (sırasıyla p=0,005, p=0,046 ve p=0,029). Sonuçlar hidradenitis süpürativa hastalığında bağırsak mikrobiyomundaki disbiyozisin hastalığın patogenezinde rolü olabileceği hipotezini desteklemektedir. Bu çalışma hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun yeni nesil dizileme yöntemi ile analiz edildiği ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler :Hidradenitis süpürativa, bağırsak mikrobiyomu

BağırsaklarDeri hastalıklarıHidradenitis süpürativa+2
Neslihan Demirel Öğüt
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Psoriazis tedavisinde kullanılmak üzere dermal taşıyıcı sistemlerin hazırlanması ve in vitro değerlendirilmesi

Psoriasis toplumda sıkça görülen popülasyonun % 2-3' ünü etkileyen kronik enflamatuar bir hastalıktır. Psoriasiste uygun etkili tedaviye ve uzun süreli hastalık kontrolüne ihtiyaç duyulmaktadır. Hastalığın tekrarlanması, kronik olması yaşam kalitesinde düşme ve fizikososyal eksikliğe sebep olmaktadır. Çalışmamızda tedavi etmenin yanı sıra hastalığın tekrarlanmasını engellemek amacıyla , selektif olarak RAR reseptörlerine bağlanarak gen ekspresyonunu azaltan tazaroten etkin maddesi kullanılmıştır. Psoriasisli deri enflamasyonlu ve bütünlüğü bozulmuş bir deri olduğu için klasik tedavilerde irritasyon gibi yan etkiler sıklıkla görülmektedir ve tedaviye devam edilememektedir. Çalışmamızda uzun süreli ilaç salımı ile tazarotenin yan etkilerini azaltarak, hasta uyuncunu arttırmak için uygulama sıklığını azaltıp deri üzerinde harabiyet vermeden, etkinliğini arttırmak amacıyla katı lipit nanopartikül, katı lipit nanopartikül içeren in situ jel ve in situ jel formülasyonlar hazırlanmıştır. Formülasyonların karakterizasyon çalışmaları yapılmış ve sonuçlar değerlendirilmiştir. Seçilen ideal formülasyonların in vitro salım çalışmaları yapılmış ve değerlendirilmiştir. Buna ilaveten mikrobiyoloji çalışması ve ideal olarak belirlenen formülasyonun biyo uyumluluk çalışmaları yapılmıştır. Sonuç olarak, TZN'nin daha etkin bir psoriasis tedavisi sağlaması amacıyla topikal katı lipit nanopartikül, in situ jel ve katı lipit nanopartikül içeren in situ jel formulasyonları başarı ile hazırlanmış ve istenilen özelliklerin sağlandığı görülmüştür. Uzun süre deri yüzeyinde kalabilen in situ formülasyonları ile hasta uyuncunun artması sağlanabilir ve uygulama sıklığı azaltılabilir.

Biyouyumlu materyallerDeri hastalıklarıFarmasötik teknoloji+5
İpek Erol
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skatrisyel alopesi olgularında pilosebase folikül kök hücrelerinin durumu ve T lenfosit infiltrasyonu alt tiplerinin değerlendirilmesi

Sikatrisyel alopesiler etiyolojisi ve patogenezi henüz net aydınlatılamamış kronik, inflamatuvar bir hastalık grubudur. Kıl folikülü primer sikatrisyel alopesilerde (PSA) otoagresif immunitenin primer hedefi olarak bilinmektedir. Kıl folikülü kök hücrelerinin (KFKH) geri dönüşümsüz harabiyetinin genellikle inflamatuvar mekanizmalar sonucunda gerçekleştiği düşünülmektedir. Patogenezde birçok mekanizma suçlanmıştır. Bunlardan en çok göze çarpanı inflamasyon ve kök hücre harabiyetidir. Çalışmamızda PSA'larda pilosebase foliküldeki kök hücrelerin varlığı, hastalık ilişkili inflamatuvar infiltratın tipinin belirlenmesi, varsa aralarındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. 2007-2015 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları ve Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan 26 liken pilanopilaris (LPP), 15 diskoid lupus eritematozus (DLE), 7 (Brocq'un psödopeladı) BP olmak üzere toplam 48 PSA olgusu ve 9 normal saçlı deri örneği kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Hastalar dermatolojik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Dermatolojik muayenede olguların alopesik alanları, lokalizasyonu, skar varlığı, PSA alt tipi tanısına yönelik atrofi, eritem, skuam, püstül, perifoliküler hiperkeratoz, perifoliküler papüllerin varlığı değerlendirildi. Patolojik değerlendirmede ise tüm hastaların hematoksilen&eozin (H&E) boyali preparatları fibrozis, inflamasyon, folikültropizm açısından incelenirken ayrıca her olguya sitokeratin-15 (CK-15), CD34, nestin, CD4 ve CD8 immun boyama yapılarak immunhistokimyasal (İHK) olarak da değerlendirildi. PSA'larda klinik olarak gözlenen ana bulgu skatris, alopesik odaklar iken, LPP'de perifoliküler likenoid papüller ve hiperkeratoz; DLE'de eritem, skuam, atrofi; BP'de ise değişik paternlerde gözlenen atrofik yamalar izlendi. PSA'larda histopatolojik olarak gözlenen ana bulgu sebase atrofi, perifoliküler yangısal infiltrasyon ve kıl folikülü harabiyeti idi. Dermoepidermal hasar bulgularından bazal membran kalınlaşması DLE'li olgularda, foliküler dilatasyon ve multinükleer dev hücre varlığı da LPP'li olgularda daha sık gözlendi. Perifoliküler inflamasyon DLE tanılı olgularda, LPP ve BP tanılı gruplara göre belirgin olarak daha yoğun izlendi. Perifoliküler yerleşimli infiltrasyon PSA alt tiplerinde en yoğundan en hafife sırasıyla DLE, LPP, BP şeklinde sıralandı. Kök hücre belirteçleri olan CK-15, CD34 ve nestin pozitif hücreler folikülün farklı bölgelerinde gözlendi. Hastaların %89,6'sında CK-15 kaybı izlendi, CK-15 tam kaybı gözlenen hastalarda belirgin inflamasyon ve minimal fibrozis izlendi. CK-15'in DLE'de diğer PSA alt tipleri ve kontrol gruba göre hem epidermal hem foliküler bölgede kayıp olması anlamlı bulundu. Sikatrisyel alopesilerin patogenezi ve kök hücre kaybı ile ilişkisi karmaşık bir süreçtir. Kök hücre harabiyetinin belirgin olduğu olgularda inflamatuvar infiltratın yoğun olması bu düşünceyi desteklemektedir. Yine de bu hastalık grubunun patofizyolojisinin daha net anlaşılabilmesi, patogenezde kök hücrelerin rolünü tanımlanabilmesi ve tedavide yeni, etkili terapötik ajanların geliştirilebilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDeri hastalıklarıKök hücreler+4
Gizem Kocabaş Yenipazar
Ege University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Kutanöz malign melanomda bazı onkogen ve tümör baskılayıcı genlerin ekspresyon düzeylerinin araştırılması

Kutanöz malign melanom (KMM), epidermal melanositlerden meydana gelen cilt kanserinin agresif bir şeklidir ve insidansı dünya çapında artmaktadır. Diğer kanser türlerinde olduğu gibi, KMM'ler de çeşitli protoonkogenlere ek fonksiyon kazandıran mutasyonlar ya da tümör baskılayıcı genlerin işlev kaybetmesine sebep olan değişimler nedeniyle gelişir. Melanomagenezde onkogenlerinin aktivasyonlarıve tümör baskılayıcı genlerinin inaktivasyonlarının yanı sıra, tümör baskılayıcı genlerin hipermetilasyonu ya da onkogenlerin hipometilasyonu gibi epigenetik değişimler de etkili olabilmektedir. Bu çalışmada kutanöz malign melanom yolağında rol aldığı düşünülen tümör baskılayıcı ve onkogenlerin (NOTCH2, ABCB5, HAGE (DDX43), NRAS, CDKN2A, CTNNB1, MYC, BCL-2) ekspresyon düzeyleri araştırılmıştır. Çalışma grubunu, KMM tanısı almış 50 hasta ile bu tanıyı almamış 50 sağlıklı birey olmak üzere toplamda 100 birey oluşturdu. Bu bireylere ait parafin blok doku örnekleri Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden temin edildi. Hasta ve sağlıklı bireylerden alınan parafin blok doku cilt materyallerinden 10 mikron kalınlığında kesitler alınarak total RNA izolasyonu ve cDNA sentezi gerçekleştirildi ve seçilen genler, qPCR yöntemiyle analiz edildi. Bu genlerin ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişki için Pearson korelasyon katsayısından yararlanıldı. İstatistik anlamlılık olarak p<0.05 baz alındı. Çalışmada gen ekspresyonlarının hasta ve kontrol grupları bakımından farklılıkları incelendiğinde CTNNB1, NOTCH2 ve MYC (p<0.05). Gen ekspresyonlarında gruplar arası farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ABCB5, HAGE (DDX43), NRAS, CDKN2A, BCL-2 genlerinin ise ekspresyon düzeyi bakımından gruplar arasında bir farklılık göstermediği tespit edildi. Genlerin ekspresyon düzeylerinin birbiri ile korelasyonu incelendiğinde, CTNNB1gen ekspresyon düzeyinin artışına bağlıolarak CDKN2A, ABCB5 ve NRAS gen ekspresyon değerleri de artmaktadır (sırasıyla r ve p değerleri; r=0.264, p<0.05; r=0.261, p<0.05 ve r=0.253, p<0.05). Benzer şekilde BCL-2 ile HAGE-DDX43 geni arasında(r=0.230, p<0.05) ve ABCB5 ile NRAS geni arasında aynı yönlü doğrusal ilişki olduğu bulunmuştur (r=0.212, p<0.05). Hasta grubunda gen ekspresyonları ile metastaz olma durumu arasındaki farklılıklar incelenmiş sadece NOTCH2 gen ekspresyonundaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, bu çalışmada bahsedilen onkogen ve tümör baskılayıcı genlerdeki düzensizliklerin hücre döngüsünü ve sinyal yolaklarını etkilediği, bu durumun melanom gelişimine ve ilerlemesine katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu sebeple yapılacak olan moleküler analizlerin, KMM' deki biyolojik davranış ve moleküler etyopatogenezi daha iyi aydınlatılması ile histoloji ile biyolojik davranış profillerini ortaya çıkarmada yol göstericiolacaktır.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıGen ifadesi+4
Öznur Bucak
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne skarların tedavisinde KTP, ND-YAG lazerler ile birlikte derma elektroporasyon kullanımı ve sonuçların değerlendirilmesi

Akne skarlarında KTP / Nd-YAG lazerler ile derma elektroporasyon yönteminin birlikte kullanımının etkinliğini araştırdığımız çalışma 2007 mayıs ayı ile 2010 kasım ayı arasında kliniğimize gelmiş 63'ü kadın, 6'sı erkek toplam 69 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Yaşları 15 ile 43 arasında değişmekte olan olguların ortalama yaşı 30,0, erkek hastaların yaş ortalaması 20,2 , kadın hastaların yaş ortalaması 31,0 idi.Akne skarların derinliğini azaltmak, deri yapısını, gözenek büyüklüğünü düzeltmek ve mikro vaskularizasyonu tedavi etmek için Nd-YAG lazeri ile, küçük damarlar, pigmenter lezyonları tedavi etmek ve deriyi daha canlı hale getirmek için de KTP lazeri kombinasyonu uygulanmış hasta sayısı 30 idi. Lazer uyguladığımız hastalardan biri tedaviyi tamamlamadı.Sadece derma elektroporasyon uygulanmış 2 kadın hastamız vardı.Daha iyi bir sonuç almak amacıyla hücresel aktivitenin, fibroblastların sentez kapasitelerinin, yeni kollajen, elastin ve hyaluronik asit üretiminin arttırılması, derinin neminin, parlaklığının ve sıkılığının sağlanmasına daha fazla etkili olması için bazı ilaçların transdermal iletimini sağlayan derma elektroporasyon yöntemi ile iki lazer kombinasyonu birlikte uygulanmış hasta sayısı ise 37 idi. Kombine tedaviyi tamamlamayan 6 hasta vardı.Sonuç değerlendirmelerine 3-4 ve 5-6 tedavi sayısını tamamlayan hastalar alındı.Derma elektroporasyon tedavisi alan hasta sayısı 2 kişi olduğu için sonuç mükayese değerlendirmesine alınmadı.Bu uygulamalardan aldığımız cevapların değerlendirmelerinin ortalama yüzde sonuçlarına baktığımızda; hiç cevap vermeyen hastamız olmadığı gibi tama yakın iyileşme yani tamamen skarın kaybolduğu bir cevap gözlemlenmedi.Her iki tedavi grubunda tedavi sayısı arttıkça iyileşme oranlarında da yükselme gözlemlendi.Hastalarımızın büyük çoğunluğu sonuçtan memnun olduklarını ve ciltlerinin gerginliğinin, canlı görünümlerinin devamını sağlamak için zaman zaman tekrar aynı tedaviyi görmek istediklerini bildirdiler.

Akne vulgarisDeri hastalıklarıDerma elektroporasyon+1
Derya Bayram Kokangül
Demiroğlu Bilim University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Selexipag ve vismodegib ilaç etken maddeleri ve impüritelerinin spektroskopik olarak karakterizasyonu ve kromatografik yöntemlerle analitik yöntem geliştirilmesi ve validasyonu

Selexipag ilaç etken maddesi, nadir bir hastalık olan pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tedavisinde kullanılmaktadır. Vismodegib ise bir cilt kanseri türü olan bazal hücreli karsinom tedavisinde kullanılmaktadır. Bu amaçla tez kapsamında eşdeğer olarak üretilen Selexipag ve Vismodegib ilaç etken maddeleri için ICH rehberi baz alınarak, ilgili maddeler ve miktar tayini yöntemi geliştirilmiş ve validasyonu yapılmıştır. İlaç etken maddelerinin apolar özellikte olmasından kaynaklı ters faz kromatografisi çalışılmıştır. ICH rehberine göre etken madde ve safsızlıkların limitleri belirlendikten sonra, maddeler spektroskopik olarak; 1H-NMR, 13C-NMR, FTIR, kütle spektrometreleri ile tanımlanmıştır. Tanımlanan maddelerin standardizasyonları yapılmış ve üretim şarjlarından alınan ilaç etken maddeleri için ilgili maddeler ve miktar tayinleri yapılmıştır. Yöntemler ICH Q2(R1) rehberine göre başarıyla valide edilmiştir. Böylece; kalite kontrol laboratuvarlarında rutin analizler için kullanılabilecek kesin, doğru, kararlı, seçici yöntemler elde edilmiştir. Ardından ilaç etken maddelerinin stabilite ve raf ömrü çalışmaları için zorlu bozundurma koşullarına tabi tutularak, valide edilen ilgili maddeler ve miktar tayini yöntemleri ile eş zamanlı analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda iki ilaç etken maddenin bu koşullarda kararlı olduğunu göstermiştir. Hızlandırılmış altı aylık stabilite sonuçları arasında da önemli bir fark gözlenmemiştir.

Analitik yöntemAntineoplastik ajanlarDeri hastalıkları+6
Melike Ceren Miser
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı endikasyonlarla fototerapi alan hastaların tedavi uyumları ve tedavide kalma durumlarını etkileyen faktörler

Amaç: Fototerapi dermatolojide uzun yıllardır başarıyla kullanılan bir tedavi olmasına rağmen literatürde hasta uyumunu araştıran çalışmalar sınırlıdır. Mevcut çalışmalar sekonder tedavi uyumunu araştırmakta olup, primer tedavi uyumu ile ilgili veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada endikasyon ayırt etmeksizin fototerapi tedavisine uygun hastaların hem primer hem sekonder tedavi uyuma etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine Mart 2022- Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında fototerapi önerilen 18 yaş üstü 207 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Primer tedavi uyumu araştırılırken tedaviyi reddeden hastaların sosyodemografik, hastalık ilişkili özellikleri ve ret sebepleri öğrenildi. Tedaviyi kabul eden hastalar takip edilerek sekonder uyum araştırıldı, ek olarak tedavi ilişkili faktörler ve ekip ilişkili faktörler sorgulandı. Bulgular: Hastaların 81'i (%39,1) erkek ve 126'sı (%60,9) kadındı. Yaşları 18 ile 81 arasında değişmekte olup, ortalaması 50,80±14,69 yıldı. Eğitim düzeyi ve ortalama aylık gelir arttıkça primer tedavi uyumunun arttığı bulundu. Özel sektörde çalışanların kamuda çalışanlara göre; çalışmayanların emeklilere göre ret oranı anlamlı yüksekti. Uzaklık ve varış süresindeki artışın primer tedavi uyumunu azalttığını bulundu. Psoriasis hastalarının hem primer hem sekonder tedavi uyumu diğer hastalıklara göre düşüktü. Hastalık süresindeki uzama, özellikle 10 yıl ve üzeri, tedavi ret oranlarını arttırmaktaydı. Görünür yerde hastalık tutulumu primer tedavi uyumunu artırmakta, yüzde tutulum sekonder tedavi uyumunu azaltmaktaydı. DYKİ skoru arttıkça primer tedavi uyumu artarken sekonder tedavi uyumunun azaldığı bulundu. Daha önce tedavi almamış olmak, dış görünüşü için tedavi arayışında olmak da primer tedavi uyumunu arttırmaktaydı. Geçmiş topikal tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin primer, sistemik tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin sekonder tedavi uyumu düşüktü. Sistemik ilaç kullanmak istemeyen hastaların primer tedavi uyumu yüksek ancak sekonder tedavi uyumu düşük bulundu. En sık ret sebepleri uzaklık ve işten izin alamamaktı. Tedavi alan hastalarda yan etki oranı %19,2 bulunmuştur. Hastaların %9,6'sında hiperpigmentasyon veya lentigo, %5,8'inde eritem, %4,8'inde kuruluk kaşıntı gelişmiştir. Çalışma sonunda fototerapide primer tedavi uyumu %63,8, sekonder tedavi uyumu %91,3, genel tedavi uyumu %53 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamız fototerapide primer tedavi uyumunun araştırıldığı literatürdeki ilk çalışmadır. Ayrıca Türkiye'de fototerapi tedavi uyumunu gösteren ilk verilerdir. Prospektif oluşu ile tedavi alanlarda hasta takip verileri de belirtilmiştir. Çalışmanın bir diğer farklılığı da farklı çok sayıda endikasyonu içermesidir. Fototerapi hastalarına bütüncül yaklaşım ile tedavi uyumu ve başarısını arttırabilecek faktörler literatüre kazandırılmıştır.

Deri hastalıklarıDermatolojiFototerapi+2
Kaan Gündüz
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Beliren yetişkinlik döneminde erken dönem travmatik yaşam olayları ve duygu düzenlemenin psikosomatik deri yakınmaları ile ilişkisinin ve yordayıcı rolünün araştırılması

Beliren yetişkinlik dönemi insan gelişiminde bir geçiş dönemidir. Bu dönemin sorunları Türkiye örnekleminde oldukça az çalışılmış bir alandır. Bu çalışmanın temel amacı psikosomatik deri yakınmalarının yordayıcılarını incelemektir. Erken dönem travmatik deneyimlerin ve duygu düzenlemenin psikosomatik deri yakınmaları ile ilişkisi ve yordayıcılığı incelenmiştir. Aynı zamanda psikosomatik deri yakınmalarında sosyodemografik özelliklerin yordayıcılığı araştırılmıştır. Bu çalışma 372 geç ergenlik dönemindeki katılımcılardan oluşmaktadır. Uygun örnekleme yöntemiyle ulaşılan geç ergenlik dönemindeki katılımcılara çevrimiçi anket yoluyla ulaşılmıştır. Araştırma sırasıyla bilgilendirilmiş onam formu, demografik bilgi formu, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDG), Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (ÇÇT) verilmiştir. Bireylerdeki deri yakınmaları demografik Bilgi Formu ile araştırılmıştır. Psikosomatik deri yakınmalarını daha kapsamlı araştırmak adına bileşik deri puanı oluşturulmuştur.Bileşik deri puanı deri yakınmaları sayısı ve bu yakınmalarının şiddeti ve deri hastalıkları tanı sayısı olmak üzere üç değişkenin toplamından oluşmaktadır. Çalışmanın sonuçlarında erken dönem travmatik deneyimlere maruz kalanların daha yüksek bileşik psikosomatik deri yakınması puanı aldıklarını ortaya konulmuştur. Özellikle duygusal istismarın psikosomatik deri yakınmalarının yordayıcısı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Psikosomatik deri yakınmaları ile duygu düzenleme güçlüğü ve psikosomatik deri yakınmalarının ilişkili olduğu bulunmuştur. Bunlarla beraber, kadın geç ergenler, psikiyatrik tanısı, kronik rahatsızlığı olanlar ve daha yüksek eğitim düzeyine sahip olanların daha yüksek psikosomatik deri yakınmaları gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma sonucunda, psikosomatik deri yakınmalarını kadın olmak, erken dönem travmatik deneyimler ve psikiyatrik tanının yordadığı bulunmuştur. Deri hastalıkları tanı sayısını ise kadın olmak, eğitim durumu, erken dönem travmatik deneyimler ve psikiyatrik tanının yordadığı sonucu elde edilmiştir. Bu çalışmanın sonucu geç ergenlik döneminde yaşanan psikosomatik deri yakınmalarını hafifletecek sağaltımlar geliştirilmesi adına önemli bulgular elde edilmiştir.

Deri hastalıklarıDuygu düzenlemeGenç yetişkinler+4
Dilan Özbek
Maltepe University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 Pandemisinin Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Poliklinik başvuruları üzerine etkileri

Giriş: COVID-19, ülkemizde ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinde DSÖ tarafından pandemi ilan edildi. COVID-19 pandemisi dermatoloji poliklinikleri dahil tüm sağlık sistemini birçok yönden etkiledi. Pandemi başlarında çoğu sağlık merkezinde dermatoloji poliklinikleri kapandı veya randevu sayıları azaldı, hastaların sayı ve tanı dağılımlarında değişiklikler oldu. Çalışmamızda, dermatoloji poliklinik başvurularının pandemi sürecinden nasıl etkilendiğinin tespit edilmesi, pandemi sürecinde polikliniğimize başvuran hastaların hangi deri hastalıklarını daha acil olarak algıladığının ve hastaların pandemi hakkındaki farkındalık düzeylerinin belirlenmesi hedeflendi. Yöntem: Pandemi sürecindeki 60 iş günü ve pandemiden önceki 60 iş günü boyunca polikliniğimize başvuran hastaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edildi. Ayrıca pandemi sürecindeki 60 iş gününde polikliniğimize başvuran erişkin hastalara 10'u pandemiyle ilişkili olmak üzere 24 soruluk anket uygulandı. Çalışmamız için hedeflenen örnek büyüklüğü (pandemi ile ilgili soru sayısı x 10) formülüne göre hesaplandı. Pandemi sürecinde polikliniğimize başvuran 1314 hastadan toplam 123 hastaya (%9,3'üne) anket uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 20 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: 1888'i (%59) pandemi öncesi, 1314'ü (%41) pandemi döneminde olmak üzere toplam 3202 hasta değerlendirildi. Pandemi döneminde hasta sayısında %30,4'lük bir azalma gözlendi. Erkek hastaların oranında anlamlı bir artış olurken, kadın hastaların oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Pandemi sırasında görülme sıklığı istatistiksel anlamlı olarak artan hastalıklar psoriasis, büllöz hastalıklar, melanom; sıklığı anlamlı olarak azalan hastalıklar ise akne, kserozis kutis, tırnak hastalıkları idi. Anket çalışmasına katılan kadın hastaların pandemiden ruhsal olarak etkilenme oranı (%76,1), erkek hastalara (%53,8) göre daha yüksek bulundu (p=0,017). Pandemiden ruhsal olarak etkilenmesinin dermatolojik şikayeti ile ilişkisi olduğunu düşünen hastaların yaş ortalaması (51±16,7), düşünmeyenlerin yaş ortalamasına (41,8±13,7) göre daha yüksekti (p=0,012). Hastaların 60'ı (%48,8) en az bir kronik hastalığa sahipken, 63'ünün (%51,2) kronik hastalığı bulunmamaktaydı. Bağışıklık sistemini baskılayıcı bir ilaç kullanan (sistemik kortikosteroidler, biyolojik ilaç tedavileri, kemoterapi gibi) dokuz (%7,3) hasta vardı. Hastaların 121'i (%98,4) pandemide zorunlu olmadıkça evden çıkılmaması gerektiğinden haberdardı. Hastaların dermatolojik şikayet sürelerine bakıldığında 44'ünün (%35,8) şikayet süresi üç aydan kısa, 12'sinin (%9,8) üç ila altı ay arası, 67'sinin (%54,5) altı aydan uzundu. Hastaların 91'i (%74) dermatoloji polikliniğine başvurma sebebinin acil olduğunu düşünüyorken, 32'si (%26) başvurma sebeplerinin acil olduğunu düşünmemekteydi. Hastaların dermatoloji polikliniğine başvurma sebebinin acil olduğunu düşünme durumu ile hastalık yakınma süreleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p =0,830). Sonuç: Ülkemizde uzman hekime ulaşmadaki kolaylık, dermatolojik hastalıkların hastaların vücut algısını ve yaşam kalitesini etkilemesi, kişiye göre değişen risk algısı, artan stres yükü gibi faktörler, pandemi döneminde dermatoloji uygulamalarında tanısal dağılımın değişmesine neden olmuştur. Hastaların acil kavramının genel tıp anlayışı ile örtüşmediği bulgusu çarpıcıdır. Pandemi gibi sağlık sisteminde dramatik değişiklikler olan bir dönemde hastaların sağlık hizmetine ulaşımında teletıp uygulaması, whatsapp ve benzeri görüntülü uygulamaların kullanılması yarar sağlayabilir. Hastaların yönelimlerinin, tedavi arama davranışlarının belirlenmesi ve olağanüstü zamanlardaki hastalıkların dağılımının bilinmesi, hastalara daha iyi sağlık hizmeti verilebilmesi için gereklidir. Bu konuda yapılacak ileri araştırmalar hasta memnuniyetinin ve tıbbi uygulamaların iyileştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, pandemi, dermatoloji

COVID 19Deri hastalıklarıDermatoloji+3
Hilal Topyıldız
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı dermatolojik bozukluğu bulunan köpeklerde kutanöz hastalık aktivitesinin belirlenmesine yönelik epidermal korneometrik analizler ve D-dimer seviyelerinin tespiti

Amaç: Hastalık takibinde biyokimyasal belirteçler, veteriner hekimin hastalığın ciddiyetini, ilerlemesini ve terapötik müdahaleyi sınıflandırmasına izin verir. Çapraz bağlı fibrinin iyi bilinen bir parçalanma/degradasyon metaboliti olan D-dimer, pıhtı oluşumu ve fibrinoliz ile yükselebilir. Bu doktora tezinin amacı, D-dimer konsantrasyonlarını analiz etmek ve köpeklerde birkaç farklı kutanöz hastalık aktivitesinin teşhisindeki önemini ve ayrıca ikinci biyobelirteçlerin erken teşhisi belirlemedeki gücünü değerlendirmekti. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 5 köpek grubunda D-dimer analizleri yapıldı; (I) Endokrin grupta 10 köpek, (II) Enfeksiyöz grupta 10 köpek, (III) Enfeksiyöz olmayan grupta 10 köpek, (IV) Paraziter dermatozlu 10 köpek, (V) sağlıklı kontrol grubunda 10 köpek. Bulgular: Klinik olarak sağlıklı köpeklerde D-dimer aralığı < 0,1 mg/L idi. D-dimer düzeyleri (ortalama standart hata) açısından sağlıklı grup ile leishmania (p= 0.008), gıda alerjisi (p=0.016), atopik dermatit (AD) (p=0.000), piyoderma (p= 0.000) arasında istatistiksel anlamlılık vardı. Ayrıca uyuz grubuna göre leishmania (p=0.021), piyoderma (p=0.000), AD (p=0.001) ve gıda alerjisi grupları (p=0,034) arasında anlamlılık vardı. Dermatofitozis grubu ise AD (p=0.004) ve piyoderma (p=0.001) grupları arasında anlamlı değişiklikler gösterdi. Ayrıca malassezia ve AD (p=0.054) ve piyoderma (p=0.011) grupları arasında da anlamlı değişiklikler saptandı. Epidermal korneometrik analiz, uyuz (p=0.000), dermatit grubu (p=0.000), pire alerjik dermatit (p=0.034), malesezia (p=0.022), leishmania (p=0.011), dermatofitozis (p=0,044) ve piyoderma (p=0,054) ile sağlıklı grup arasında epidermal hidrasyon (%) ile ilgili önemli değişikliklerin var olduğunu gösterdi. Sonuç: Her iki parametre, D-dimer seviyeleri ve epidermal hidrasyon yorumu, klinik hastalık kanıtı ile kutanöz hastalık aktivitesi sırasında değişmiştir. D-dimer seviyeleri, seçilen hastalıklar sırasında bir biyobelirteç veya kutanöz hastalık aktivitesi olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, belirli kutanöz enflamatuar durumlarda cilt bozukluklarının yararlı olası bir biyobelirteci olabilir. Anahtar kelimeler: Analiz, D-dimer, Epidermal, Hastalık, Korneometrik, Kutanöz.

BiyobelirteçlerD-dimerDeri hastalıkları+3
Şükran Gözde İçaçan Çığırgan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00

Related subjects