Deri hastalıkları

140 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yetişkinlerin deri kanseri hakkında bilgi düzeyleri ve güneş ışınlarından korunma durumları

Amaç: Bu araştırmada birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yetişkinlerin deri kanseri hakkında bilgi düzeyleri ve güneş ışınlarından korunma durumlarını belirlemek amaçlandı. Yöntem: Çalışma kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olup Şubat-Eylül 2020 tarihleri arası arasında belirlenen dört ASM'ye herhangi bir neden ile başvuran, erişkinlere yapılmıştır. Anket sosyodemografik bilgiler ve fiziki yapı ile ilgili 12 soru, güneş kremi kullanma durumu ve güneş ışınlarının korunmayla ilgili 14 soru, Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeğinin 25 sorusu olmak üzere toplam 51 sorudan oluşmaktaydı. Bulgular: Çalışmaya 815 gönüllü katıldı. Katılımcılardan 458 (%54.9) kişi kadın, 377 (%45.1) kişi erkek olup yaş ortancası 27 (min:18-maks:65) idi. Güneş kremi kullanan 319 (%38.2) kişinin 83'ü (%26) her mevsim düzenli kullanıyordu. 119 (%23.1) kişi pahalı olduğu için güneş kremi kullanmıyordu. Katılımcılardan 738 (%88.4) kişi güneşten korunmak için aldığı önlem gölgede durmaktı ve ortalama alınan önlem sayısı ise 3.32±1.33 idi. Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeği puan ortancası 14 (min:3-maks:23) bulundu. Yaş ile ölçek puanları arasında negatif korelasyon olduğu görüldü (r=-0.185; p˂0.001). Gelir seviyesi iyi olanların ve üniversite/yüksekokul mezunlarının kendi kategorilerinde ölçek puanı yüksekti (p˂0.001). Kadınların 258 (%56.3) kişi, erkeklerin ise 61 (%16.2) kişi güneş kremi kullanıyordu (p˂0.001). Ayrıca gelir seviyesi iyi olanlarda ve üniversite/yüksekokul mezunlarında güneş kremi kullanma oranı daha fazlaydı (p˂0.001 ve p˂0.001). Cilt kanserine yakalanma fiziksel risk faktörü olmayan katılımcılardan 19 (%46.3) kişi 50 faktör ve üstü güneş kremi kullanmaktaydı. Sonuç: Toplumun, özellikle ileri yaş ve düşük öğrenim durumuna sahip kişilerin güneşin zararlı etkilerini bilme, güneşten korunma, cilt kanseri hakkında daha fazla bilgiye ihtiyaçları vardı. Ayrıca güneş kremi kullananlar da krem kullanımı hakkında yetersiz bilgiye sahipti. Anahtar kelimeler: Cilt kanseri, Güneşten korunma, Aile Hekimliği

Bilgi düzeyiBirinci basamak sağlık hizmetleriDeri hastalıkları+6
Yalçın Akgün
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellituslu hastalarda demodex yoğunluğuna sebum konfigürasyonunun etkisi

Amaç: Demodex spp. yaşla birlikte sıklığı artan, insanlarda pilosebase ünitede yaşayan ektoparazitlerdir. Konağın sebumu ile beslenirler. Demodex spp. akarları, konağın bağışıklık durumuna göre kommensalistik, mutualistik veya parazitik etki gösterebilir. Demodex spp. akarlarının sebep olduğu deri hastalıklarına demodikozis veya demodisidozis adı verilir. Diyabetes mellitus toplumda giderek sıklığı artan, çeşitli tipleri bulunan bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetes mellitusta enfeksiyonlar başta olmak üzere deri belirtileri sık görülmektedir. Bağışıklık sistem bozukluklarına da rastlanmaktadır. Deri, insan vücudunda önemli rolleri bulunan geniş bir organdır. Sebum salgısı, nem düzeyi ve asit manto yapısı ile koruyucu bariyer oluşturmaktadır. Bu çalışmada DM hastalarında Demodex spp. yoğunluğunu ve buna etkisi olabilecek deri sebum, nem, pH düzeyleri ve sebum konfigürasyonunu araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya DM tanılı 48 hasta, birinci kontrol grubuna DM tanısı olmayan Demodex spp./cm2 ?5 olan demodikozis tanısı almış 45 olgu ile ikinci kontrol grubuna DM ve demodikozis tanıları olmayan sağlıklı 40 birey alındı. Diyabetes mellitus grubu Demodex spp./cm2 yoğunluğuna göre Demodex spp.?5 ve Demodex spp.<5 olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tüm grupların yaş, cinsiyet, ek hastalık varlığı, sigara içimi, alkol kullanımı, diyabetin süresi ve tipi sorgulandı. Bel çevresi, vücut yağ yüzdesi, AKŞ, TG, TK, HDL-K, LDL-K, VLDL-K, HbA1c ve C-peptid düzeyleri kaydedildi. Tüm hasta ve kontrol gruplarında deri sebum, nem ve pH düzeyleri ölçüldü. Demodex spp. yoğunlukları SDYB ile belirlendi. Alın bölgelerinin sebum örnekleri alınıp, bu örneklere HPTLC metodu ve ardından çıkan plakalara dansitometrik analiz uygulandı.Bulgular: Diyabetes mellitus hastalarının %29'unda Demodex spp. saptandı. Demodex spp.'nin yanak bölgesine daha fazla yerleştiği görüldü. Tüm gruplarda derinin sebum ve nem değerleri düşük bulundu ve gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu (p>0.05). Demodikozis grubunda pH değerleri yanaklarda daha yüksek saptandı, sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sebum konfigürasyonu sonucunda, kolesterol esteri demodikozis grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.05).Sonuç: Çalışmamızda Demodex spp.'nin yanaklara daha fazla yerleştiğini ve daha alkali bir ortamda yaşadığını saptadık. Diyabetes mellitusta Demodex spp.'nin yoğunluğunu, literatürde karşılaştırdığımız çoğu çalışmaya oranla artmış olarak bulduk. Ancak bu konuda daha geniş hasta serileri ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Sebum konfigürasyonunda demodikozis grubunda kolesterol esterinin miktarı arttığından, Demodex spp.'nin sebumda besin olarak kolesterol esterini daha fazla tükettiğini veya kolesterol esterinin Demodex spp.'nin sayısının artmasında uygun bir vasat teşkil ettiğini düşünmekteyiz.

DemodexDeri hastalıklarıDiabetes mellitus+1
Hatice Gamze Demirdağ
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarının serum IL-32 ve IL-36 seviyelerinin ölçülmesi

Giriş ve Amaç: Hidradenitis süpürativa hastalığı kronik, inflamatuar hücre cevabı ve sitokin aktivasyonu ile karakterize, rekürren bir deri hastalığıdır. Patogenezi henüz iyi anlaşılmamıştır. Çoğu çalışmada interlökin ve sitokinlerin potansiyel rolü üzerinde durulmuştur. Bu çalışma ile amacımız hidradenitis süpürativa hastalarının özellikle daha önce az çalışılan serum IL-32 ve IL-36 seviylerinin ölçülüp normal populasyonla karşılaştırıp hastalık patogenezinde rolünü ortaya koymak, bilimsel çalışmalara katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran ve hidradenitis süpürativa hastalığına sahip, daha önce biyolojik ajan kullanmayan, 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, emzirmeyen 30 hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan, gebe olmayan, emzirmeyen 18-65 yaş arası 20 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hasta ve gönüllülerden alınan 10 mililitrelik kandan serum ayrıştırdıktan sonra ELISA yöntemi ile IL-32 ve IL-36 seviyeleri ölçülüp karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda (I. grup) IL-36 ortalaması 150,42 ± 46,68 iken kontrol grubunda (II. grup) 81,38 ± 57,85 olarak saptanmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında IL-36 seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). IL-32 seviyeleri ise I. grupta ortalama 11,37 ± 9,38 saptanırken II. grupta 5,8 ± 2,91 olarak saptanmıştır. I. grupla II. grup arasında IL-32 seviyeleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,004). Sonuç: Sonuç olarak ELISA yöntemiyle ölçülen serum IL-32 ve IL-36 seviyeleri hidradenitis süpürativa hastalarında normal populasyona göre daha yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Hidradenitis Süpürativa, IL-32, IL-36

Deri hastalıklarıHidradenitis süpürativaNüks+2
İdris Demir
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malin melanomda breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu arasındaki ilişki

Malin melanom (MM), melanositlerden kaynaklanan ve çoğunlukla deriden köken alan malin bir tümördür(1). Tümörün vertikal kalınlığı (Breslow kalınlığı), primer kütanöz melanomda en önemli lokal prognostik faktördür (2-4). Malin melanom en sık lenfatik yolla metastaz yapar ve ilk drene olduğu lenf nodu sentinel lenf nodu olarak adlandırılır. Sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB), melanom hastalarında lenf nodlarının tutulumunu saptamak amacıyla kullanılan bir evreleme prosedürüdür. Elektif lenf nodu diseksiyonu ile kıyaslandığında komplikasyon riski çok daha azdır. SLNB, Breslow kalınlığı 1 mm'den az olan melanomlarda önerilmemektedir(5). Sentinel lenf nodu pozitifliği ve prognozda en önemli histopatolojik parametre olan Breslow kalınlığı arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla yapılan çalışma sayısı az olduğu için bu çalışmada Breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu tutulumu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma, 1995-2015 yılları arasında Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran, histopatolojik olarak Breslow kalınlığı ölçülen ve sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 74 hasta üzerinde retrospektif ve prospektif olarak yapıldı. Breslow kalınlığı, mitoz sayısı ve lenfatik invazyon ile sentinel lenf nodu tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05). Breslow kalınlığı 1.00 mm altında olan hastalarda sentinel lenf nodu tutulumu saptanmazken, en sık sentinel lenf nodu tutulumu Breslow kalınlığı 4.00 mm ve üzeri hastalarda saptandı. Sentinel lenf nodu biyopsisi evreleme, prognoz tayini ve tedavi belirlenmesi için gerekli bir işlemdir (75). Literatürde Breslow kalınlığı 1mm ve üzeri olan tüm hastalara sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmektedir. Ancak 2009 yılında güncellenen AJCC kılavuzuna göre T1b olan yani Breslow kalınlığı 1.00 mm'den az olsa bile ülserasyon olan veya mitoz sayısı ≥ 1/mm2 olan melanom hastalarına sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmelidir. Anahtar Sözcükler: malin melanom, breslow kalınlığı, mitoz sayısı, sentinel lenf nodu

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıLenf nodları+2
Buğçe Topukçu
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında vitamin b12 düzeyleri

Psöriazis, genel popülasyonun %1-5 'ini etkileyen, eritematöz plaklar ile karakterize kronik ve tekrarlayan enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Psöriazis, epidermal keratinositlerin hiperproliferasyonu ve zayıf farklılaşması ile karakterize olan bir T hücresi aracılı enflamatuvar deri hastalığı olarak kabul edilir. Psöriazise yatkınlık kalıtım ile ilişkili olsa da, hastalık enfeksiyon ve stres gibi çevresel faktörlerden de etkilenmektedir. Diyetin psöriazis etiyolojisi ve patogenezinde rol oynadığı öne sürülmüştür. B12 vitamini, DNA sentezi ve hücresel enerji üretimi için gereklidir. B12 vitamini eksikliği, özellikle hayvansal gıdaların sınırlı alınması veya vitamin emilememesi nedeniyle yaygın görülmektedir. Bu bilgiler dahilinde çalışmanın amacı psöriazis tanısı olan hastalardaki B12 vitamini düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Psöriazis polikliniğine 01.02.2018 – 01.04.2018 tarihleri arasında başvuran ve vitamin B12 düzeyleri istenmiş 88 psöriazis hastası geriye dönük saptanıp hasta grubu olarak kabul edilmiştir. Aynı tarihler arasında diğer polikliniklere başvuran B12 düzeyleri istenmiş, yaş ve cinsiyet uyumlu 72 kişi geriye dönük saptanarak kontrol grubu olarak kabul edilmiştir. Mann Whitney U Non-parametrik testine göre kontrol grubu ile psöriazis grubu arasında B12 vitamini düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark görülmemiştir (p=0,092). Ancak psöriazis tanılı hastaların, kontrol grubuna göre daha küçük yaşta olduğu görülmüştür (p=0,001). Psöriazisli hastalardaki yaş ortalamasının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca cinsiyet ile de B12 vitamini düzeyleri arasında bir fark görülmemiştir. Elde edilen bu değerlerin ileriki çalışmalarda psöriazis alan şiddeti indeksi (PASİ) ile birlikte korelasyonunun araştırılması, kontrol ve hasta grubunda B12 vitamini düzeyleri arasında fark görülmese dahi serum B12 vitamini düzeylerine bakılarak hastalık şiddeti hakkında değerlendirme yapılmasına olanak sağlayacak bir belirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: Psöriazis, B12 vitamini, Psöriazis ve B12 vitamini ilişkisi

Deri hastalıklarıPsoriyazisVitamin B 12
Yahya Beşkardeş
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi

Giriş ve Amaç: Atopik dermatit; kaşıntı, egzama, uyku bozukluğuyla karakterize ve enfeksiyöz, alerjik, psikiyatrik komorbiditelerin görüldüğü, kronik olarak ataklar halinde tekrarlayan, inflamatuar bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya 1 Eylül 2022 ve 1 Ekim 2023 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesi, dermatoloji polikliniğine başvuran, yaşları 5-61 arasında olan 32 atopik dermatit hastası dahil edildi. Hastaların anamnez notları, fizik muayene bilgileri, kilo ve boy değerleri, vücut kütle indeksi (body mass index-BMI), SCORAD (Severity scoring of Atopic Dermatitis) ve EASI (Eczema Area and Severity index) değerleri ve laboratuvar değerleri, HOMA-IR(Homeostatic Model Assesment of Insulin Resistance), HbA1C, serum trigliserid, HDL, total IgE değerleri kaydedildi. Hastalar SCORAD değeri 25'in altında olanlar hafif, 25-50 arası orta, 50 üzeri şiddetli atopik dermatit olarak sınıflandırıldı. HOMA-IR değeri 2,5 üzeri değerler insülin direnci için eşik değer olarak kullanıldı. Bulgular: Yetişkin ve çocuklarda, orta ve şiddetli atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 2,16 iken hafif atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 1,62 saptandı. Çocuklarda HOMA-IR değeri yüksek hastalarda ortalama SCORAD 44,78 iken HOMA-IR 2,5'in altında olanlarda ortalama SCORAD 41,2 bulundu. İnsülin direnci olan yetişkinlerde ise hastalık şiddetinde anlamlı fark görülmedi. HOMA-IR değeri yüksek hastaların ortalama hastalık süresi 120 ay iken HOMA-IR düşük hastaların ortalama hastalık süresi 135 aydı; tüm hastaların ortalama hastalık süresi 132 aydı. Hastalık şiddetine göre hastalık süreleri arasında anlamlı fark görülmedi. Hastalarımızın %25'inin (n=8) klinik depresyon tanı ve tedavisi aldığı saptandı. Sonuç: Orta ve şiddetli atopik dermatit hastaları ile hafif AD hastaları arasında insülin direncinde istatistiksel anlamlı fark görülmemiştir. Fakat ilk grupta ikinci gruba göre daha yüksek ortalama HOMA-IR değeri ve ortalama BMI tespit ettik. Bu durum orta ve şiddetli AD hastalarının obeziteye ve insülin direncine daha yatkın olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca istatistiksel anlamlı farkla olmasa da, HOMA-IR değeri yüksek çocuklarda ortalama SCORAD değerini daha yüksek bulduk. İnsülin direnci çocuklarda hastalık şiddetini arttırıyor olabilir. Hastalık süresinin uzun olmasının hastalık şiddetini veya insülin direncini arttırmadığı sonucuna varıldı. Sağlıklı topluma göre atopik dermatit hastalarında klinik depresyon tanı ve tedavisinin daha sık görüldüğü saptandı. Sistemik tedavi alan hastalarda insülin direnci, sadece topikal tedavi alanlardan istatistiksel anlamlı olarak düşük saptandı. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, insülin direnci.

Deri hastalıklarıDermatitDermatit-atopik+2
Ömer Mert
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Assesment of nurses knowledge towrard leishmaniasis at primary health care centers in Thi-Qar province

Cutaneous leishmaniasis is a zoonotic disease that infects the skin, in which rashes and chronic ulcers appear, and it is classified within the group of zoonotic and anthroponic diseases. This means that it can be transmitted from animals to humans and between people. It is caused by parasite of the genus Leishmania, a single-celled, predatory organism that breeds in humid or aquatic environments. It is spread by a female bloodsucker , known as a sand fly, which forms its reservoir in vertebrate animals. Leishmaniasis is directly related to poverty and the determinants of health: sanitation, lifestyles and resource availability. However, social, environmental and climatic factors also directly affect the epidemiology of the disease. Climate change is one of the factors that should alert us to the way in which the humidity is increasing in Thi-Qar, and the high temperatures favor the proliferation of insects that transmit leishmaniasis.This study determines the assessment of nurses' knowledge of leishmaniasis in primary health care centers in Thi-Qar governorate, in 2020. It is a descriptive study, and a non-experimental design, with the nursing department 9 centers and 339 nurses in primary care centers. The sample was conducted using a non-probability intentional data type with 179 male and female nurses. The questionnaire was used on the topic of general information about cutaneous leishmaniasis, source of information about cutaneous leishmaniasis, awareness (knowledge) about the transmission of cutaneous leishmaniasis, awareness (knowledge) about the characters and places of reproduction of the disease-causing vector, and awareness (knowledge) of the clinical manifestations of cutaneous leishmaniasis. SPSS version 24 software was used to develop statistical database and tables. Related to knowledge about cutaneous leishmaniasis, from 179 nurses (92.73%) had heard or read about it and that more than half of the participants had regular knowledge of it. Whereas with regard to knowledge of infection (84.91%) of the sample had good knowledge of leishmaniasis infection and (15%) had poor knowledge of leishmaniasis. Thus, the nursing staff in Thi-Qar governorate have regular knowledge of cutaneous leishmaniasis and most of them apply good practices to prevent this disease. Key Words: Assesssment, Nurses, Leishmaniasis

Skin diseasesEvaluationNurses+2
Abdulhadı Jabbar Shareef Al-ashoor
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seboreik dermatitte malassezia türlerinin rolü

Amaç: Etyolojisi henüz tam olarak bilinmeyen, birçok nedenin ortaya sürüldüğü SD'te malassezia türlerinin etiyolojik rolünün araştırılması amaçlandı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji ABD polikliniğine başvuran 49 SD'li hasta (31 erkek, 18 kadın) alındı. Hastaların hem lezyonel hem de nonlezyonel bölgelerinden kültür için örnek alındı. Kültürler leming notman agar ile doldurulmuş rodac kontact platelere alındı.Bulgular: Lezyonel alınan örneklerden 7'sinde (% 14,3) m. furfur, 3'ünde (% 6,1) m.globosa üremesi oldu. Nonlezyonel alınan örneklerin ise 3'ünde (% 6,1) m. furfur üremesi oldu. Hem lezyonel hemde nonlezyonel örneklerin 3'ünde (% 6,1) tür tayini yapılamadı. Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde üreyen türler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyonel bölgede üreme saptanan hastaların 12'sinde (% 92,3) lezyonlar rekürren karakterdeyken 1 hastada (% 7,7) ise lezyon primer idi. Non-lezyonel bölge ise üreme saptanan 6 hastanın 4 tanesinde lezyonlar rekürren (% 66,7), 2'si (% 33,3) ise primer olarak saptandı. Yine yapılan istatistiksel analizde bu iki değer arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyon ve hastalık sürelerinin üreme üzerine etkisine bakıldı. İstatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Bu çalışmada lezyonel bölgede daha çok sayıda üreme saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Malassezia türlerinin bu hastalıktaki rolünün anlamlı olup olmadığının daha net olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Seboreik dermatit, malassezia, dermatoloji

Deri hastalıklarıDermatitDermatoloji+1
Kenan Yıldız
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Morfeada Fototerapi/Fotokemoterapinin etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2004 - Mart 2010 tarihleri arasında başvuran, kesin tanıları klinik ve histopatolojik olarak konulan 36 morfealı olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların verilerine bilgisayar kayıtlarından, dosyalarından ve Anabilim Dalımız fototerapi birimi kayıtlarından ulaşıldı. Morfealı olgular yaş, cinsiyet, klinik özellikleri ve uygulanan fototerapi/ fotokemoterapi protokollerine göre; uygulanan tedavilerden alınan klinik yanıtlarına, yan etkilerine ve nükslerine göre; uygulanan tedavilerden alınan histopatolojik yanıtlarına göre değerlendirildi. Klinik iyileşme inspeksiyon ve palpasyonla değerlendirildi skleroz ve eritemin kaybolması gibi klinik iyileşme bulguları ve histopatolojik bulgular ışığında iyileşmesi saptanan hastalar idame tedavi protokolüne alındı.Bulgular: 2 plak tip morfealı olguya geniş band UVA fototerapi, 1 plak tip morfealı olguya dar band UVB fototerapi, 1 lineer morfealı olguya sistemik PUVA, 2 morfealı (1'i plak, diğeri lineer) olguya geniş band UVA + nemlendirici, 2 plak tip morfealı olguya dar band UVB + nemlendirici, 1 plak tip morfealı olguya geniş band UVB + nemlendirici, 3 morfealı (2'si plak tip, 1'i lineer tip) olguya geniş band UVB + kalsipotriol, 24 morfealı (4'ü lineer tip, 20'si plak tip) olguya geniş band UVA + kalsipotriol tedavileri uygulanmıştı.Sonuçlar: Fototerapi/fotokemoterapi ile erken morfealı olgularda daha etkili ve güvenilir sonuçlar gözlenmiştir. Sistemik PUVA'nın şiddetli formlarda ve ciddi deformite riski olanlarda dikkatli olgu seçimi ile uygulanması gerektiği, etkinliğinin prospektif ve daha geniş olgu serileri ile araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz. Fototerapi protokollerine (Genişband UVB, Darband UVA gibi) kalsipotriol ilavesinin tedaviden istenilen yanıtta belirgin artış oluşturduğu kanaatindeyiz. Ancak morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin belirlenebilmesi için daha çok olguda uygulanımının ve karşılaştırılmalı prospektif çalışmaların yararlı olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Morfea, Fototerapi, Fotokemoterapi

Deri hastalıklarıFotokemoterapiFototerapi+4
Mustafa Mesut Demirci
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda cilt kuruluğu ve dermatolojik yaşam kalitesi

Bu araştırma hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda cilt kuruluğu ve dermatolojik yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini iki ayrı merkezde 1 Ocak-1 Mart 2018 tarihleri arasında en az 6 aydır hemodiyalize giren 225 hasta, örneklemi ise dahil edilme kriterlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 175 hasta oluşturmuştur. Veriler, iletişim engeli bulunmmayan, anksiyete ve depresyon tedavisi almayan, daha önce deri hastalığı tanısı almayan ve düzenli hemodiyaliz tedavisi alan hastalar dahil edilmiştir. Araştırmanın verilerinin toplanmasında hasta tanıtım bilgi formu, cilt nem ölçme cihazı ve dermatolojik yaşam kalitesi indeksi kullanılmıştır. Kurumlardan yazılı izin ve etik kurul izni alınmıştır. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız gruplarda t testi, One-way Anova Pearson Korelasyon ve multiple regresyon analizi kullanılmıştır. Hemodiyaliz hastalarının vücut cilt nem ortalaması %25.91±1.37 olarak bulunmuştur. Cilt nem ölçümü sonunda hastaların %99.4'ünün ciltlerinin kuru olduğu saptanmıştır. Vücut cilt nem ortalamaları ile serum BUN giriş-çıkış, kreatinin giriş değeri arasında, günlük su tüketimi arasında pozitif yönde yaş ile arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hastaların dermatolojik yaşam kalitesi puan ortalaması 11.88±4.64'tür. Hastaların %47.4'ünün dermatolojik yaşam kalitesinin kötü olduğu tespit edilmiştir. Dermatolojik yaşam kalitesi 65 yaş üstü, cilt kuruluğu ve kaşıntısı olan hastalarda daha düşük bulunmuştur. Hemodiyaliz hastalarının genel vücut cilt nem skoru ile dermatolojik yaşam kalitesi indeksi arasında negatif yönde orta bir ilişki saptanmıştır (r=-0.441; p<0.001). Cilt kuruluğu dermatolojik yaşam kalitesindeki değişimin %19 'unu açıklamaktadır. Sonuç olarak hastaların tamamına yakınının cilt nem ortalamalarının düşük olduğu yani ciltlerinin kuru olduğu saptanmıştır. Hemodiyaliz hastalarının genel vücut cilt nem ortalamaları düşüp kuruluk arttıkça dermatolojik yaşam kalitelerini düştüğü saptanmıştır. Hemodiyaliz hemşireleri hastalarının cilt kuruluğunu düzenli olarak nicel ve nitel olarak tanılamadır. Hastalara cilt sağlığı için bakım, eğitim ve danışmanlık vererek dermatolojik yaşam kalitelerini arttırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Cilt Sorunları, Dermatolojik Yaşam Kalitesi, Hemşirelik

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikCilt bakımı+5
Harun İn
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Leishmania türlerinin DNA dizi analizi ile tanımlanması

Leyişmanyoz etkeni olan Leishmania türlerinin tanımlanması hastalığın klinik özelliklerini belirlemek, hastalığın seyrini takip etmek ve hastalara uygun tedavi uygulamak için çok önemlidir. Leyişmanyoz'un epidemiyoloji ile ilgili klasik bilgilerde Leishmania tropica (L. tropica) ve Leishmania major (L. major)'un Kutanöz Leyişmanyoz'a, Leishmania infantum (L. infantum) ve Leishmania donovani (L. donovani)'nin ise Visseral Leyişmanyoz'a neden olduğu bildirilmektedir.Son yıllarda, Leishmania türlerinin genotiplerinin ve patojenitesinin belirlenmesinde polimeraz zincir reaksiyonuna (PCR) dayalı moleküler yöntemler geliştirilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda KL hikâyesi olmayan VL olgularında L. tropica, VL hikâyesi olmayan KL olgularında ise L. infantum türleri izole edilmiştir. Bu durum literatürde rapor edilen klasik bilgilerin doğru olmadığı, L. infantum ile L. tropica'nın her iki formdaki Leyişmanyoz'a neden olabileceği ihtimalini ortaya çıkartmıştır.Bu çalışmada Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan L. tropica (%49), L. infantum (% 36), L. major (%15), Visseral Leyişmanyoz'lu olgularda L. infantum (%56), L. donovani (%31) ve L. tropica (%13) türleri izole edildi. Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum ve L. major'un haplotip, L. tropica'nın heterotip olduğu tespit edildi. Visseral Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum, L. donovani ve L. tropica'nın haplotip olduğu tespit edildi. Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum'lar ile Visseral Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum'ların nükleotit dizileri arasında benzerlik görülmektedir. Bu durum Kutanöz Leyişmanyoz olgularından izole edilen L. infatum türlerinin Visseral Leyişmanyoza neden olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmada Kutanöz Leyişmanyoz hikayesi olmayan Visseral Leyişmanyoz olgularında ise L. tropica türü tespit edildi.Çalışmanın sonucunda Visseral Leyişmanyoz etkeni olarak bilinen L. infantum'un Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgularda da görülebileceği, Kutanöz Leyişmanyoz etkeni olarak bilinen L. tropica'nın Visseral Leyişmanyoz'lu olgularda da görüldüğü saptandı.Anahtar Kelimeler: Leishmania, Leyişmanyoz, DNA Dizi Analizi

DNADNA mutasyon analiziDeri hastalıkları+2
Fadime Eroğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Psöriazisli hastalarda VEGF, Fas, Fas L Gen polimorfizmleri ile Serum VEGF, fas ve fas l düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

PSÖRİAZİSLİ HASTALARDA VEGF, Fas, Fas L GEN POLİMORFİZMLERİ İLE SERUM VEGF, Fas ve Fas L DÜZEYLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ARAŞTIRILMASIPsöriazis kronik, multifaktöryel, keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonuyla ve keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş, parlak sedefi-beyaz skuamlarla karakterize kronik, otoimmün inflamatuar bir deri hastalığıdır. Demografik ve epidemiyolojik çalışmalar, aile/ ikiz çalışmaları, serolojik ve genetik çalışmalar psöriazisin poligenik ve multifaktöryel bir hastalık olduğunu göstermiştir.Bu çalışmada psöriaziste Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizmlerinin araştırılması, serumda soluble Fas (sFas) ve FasL (sFasL) değerleri ve serum VEGF düzeylerinin belirlenmesi ve gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı ve Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran sistemik tedavi gören 50, sistemik tedavi görmeyen 69 hasta dahil edilmiştir. Psöriazis hastası olmayan 140 sağlıklı birey kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Her üç grupta PCR-RFLP yöntemi kullanılarak Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri çalışılmıştır. Ayrıca hasta gruplarından randomize seçilen 40 tedavili hasta, 40 tedavisiz hasta ve kontrol grubundan randomize seçilen 80 bireyin, mikroelisa yöntemi ile serum sFas, sFas L ve VEGF düzeyleri ölçülmüş, gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda hasta ve kontrol gruplarında Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri açısından anlamlı bir fark görülmemiş ancak soluble Fas ve Fas L düzeyleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. VEGF serum düzeyi CT genotipli bireylerde, CC genotipli bireylere göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda Fas -670 A/G, FasL gen -844 T/C ve VEGF -936 T/C polimorfizmleriyle psöriazis arasında belki doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Ancak hastalarda serum sFas ve sFasL düzeylerinin yüksek bulunması, bu faktörlerin hastalığın patogenezinde önemli olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Psöriazis, Fas, Fas L, VEGF, Polimorfizm

Apolipoprotein A IDeri hastalıklarıPolimorfizm-genetik+3
Gülay Gülbol Duran
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planuslu hastalarda Diabetes mellitus, Hepatit B, Hepatit C sıklığının retrospektif olarak araştırılması

Amaç: Liken planus, deri ve deri eklerini etkileyebilen inflamatuar bir dermatozdur. Liken planus tanısıyla takip edilen hastalarda diabetes mellitus, hepatit C, hepatit Bgibi hastalıkların rutin olarak araştırılmasının gerekli olup olmadığı ile ilgili yorum yapılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Kliniği'nde 2008-2013 yılları arasında histopatolojik ve klinik olarak LP tanısı konulan ve bu tanı ile izlenen hastalara ait bilgisayar kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Hastaların 86'si (%64) kadın, 48'i (%36) erkek idi; kadın erkek oranı yaklaşık 1.8 olarak bulundu.Çalışmamızdaki LP' li hastaların anti-HCV pozitiflik oranı %1.5; HbsAg pozitiflik oranı %4.5; DM oranı %17.9 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda liken planus ile diabetes mellitus, hepatit B ve hepatit C arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Çalışma sonuçlarındaki farklılıklar nedeniyle ülkemizde ve dünyada benzer çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıDermatolojiDiabetes mellitus+4
Deniz Erkan
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi'nde çalışan hemşirelerde tinea pedis ve onikomikoz sıklığı üzerine mesleki ve mesleki olmayan risk faktörlerinin etkisi

Amaç: Ayaklarda, yüzeysel mantar enfeksiyonları sık görülmektedir. Çalışmamızda hastanemiz hemşirelerinin ayaklarındaki yüzeysel mantar enfeksiyonlarının sıklığını, bu enfeksiyonların gelişmesinde meslekî ve meslekî olmayan risk faktörlerinin etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde çalışmakta olan 203 hemşire çalışmaya alındı. Hemşireler standart forma göre sorgulandı ve muayene edildi. Hemşirelerden deri ve/veya tırnak kazıntıları alındı. Kazıntı örnekleri, potasyum hidroksit ile incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 203 hemşireden 22'sinin (% 10,8) ayaklarında mantar varlığı gösterildi. Bu olguların 5'i subklinik, 17'si klinik düzeyde idi. Klinik düzeydeki mantar enfeksiyonu, hemşirelerin 14'ünde (% 6,9) ayak derisinde ve 7'sinde (% 3,4) ayak tırnaklarında saptandı. Çok değişkenli lojistik regresyon testi uygulandığında, mantar varlığı gösterilmiş 22 hemşirede erkek cinsiyetinin, düzenli spor yapma alışkanlığının ve iş sırasında sentetik çorap giymenin daha sık olması, istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız değerlendirildiğinde kesin olmasa da, hemşirelerin ayaklardaki yüzeysel mantar enfeksiyonları açısından risk altında bir topluluk olabileceği söylenebilir. Bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmamızda, meslekî faktörlerden iş sırasında sentetik çorap giymek, ayaklardaki yüzeysel mantar enfeksiyonları gelişiminde anlamlı bir risk faktörü olarak bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Ayakların yüzeysel mantar enfeksiyonları, hemşireler, meslekî, risk faktörleri.

AyakAyak hastalıklarıDeri hastalıkları+5
Dilek Güngör
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Dermatofit izolasyonunda ve identifikasyonunda CDSAM, SGA ve MBLA besiyerlerinin karşılaştırılması

Dermatofitlerin insanlarda ve hayvanlarda oluşturdukları enfeksiyonlara dermatofitoz veya tinea adı verilir. Dermatofitozların laboratuvar tanısında altın standart yöntem doğrudan mikroskopik inceleme ve mantar kültürüdür. Doğrudan mikroskop incelemenin duyarlılığı kültüre göre daha yüksek olsa da bu yöntemde yalancı negatif sonuç alınabilmesi ve tür tayininin yapılamaması gibi dezavantajlar bildirilmiştir. Dermatofitlerin cins ve türü, ancak kültür sonrasında yapılan klasik veya moleküler identifikasyon yöntemleri ile belirlenir. Sunulan çalışmada, dermatofitlerin laboratuvar tanısı için temel besiyeri olan SGA ve sporülasyonu ve pigment oluşumunu uyararak dermatofitlerin tür düzeyinde tanınmasına yardımcı olan MBLA besiyerine eş zamanlı ekim yapıldı ve besiyerlerinin performanslarının karşılaştırılması ve elde edilen sonuçların literatür verileri eşliğinde tartışmaya açılması amaçlandı. Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na Eylül 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında dermatofitoz şüphesi ile başvuran veyaçeşitli kliniklerde yatan dermatofitoz kuşkulu 257 hastadan alınan saçlı deri, saçsız deri ve tırnak olmak üzere toplam 331 örnek incelendi. Bu örneklerden doğrudan mikroskop ya da kültürlerin herhangi birinden pozitif sonuç veren 81 kişinin 114 örneği çalışmaya dahil edildi. Çalışmada MBLA'ın 55 (%21.4) SGA'a 49 (%19.1) göre daha iyi performans gösterdiği ve rutin laboratuvar uygulamaları için önerilmesi ve kullanılması gerektiği anlaşıldı. Ayrıca, hemen her dermatofit türünün MBLA'da daha iyi sporlandığı ve oluşan pigment nedeni ile daha kolay identifiye edilebildiği ortaya konuldu. Ancak, MBLA'ın düşük maliyetli olmasına karşılık, hazırlanmasının daha zaman alıcı olması ve besiyerinin bulanık olması gibi dezavantajlarınında olduğu belirlendi. Ancak, ucuz, uygulaması kolay ve deneyim gerektirmeyen bir yöntem olan direkt mikroskop incelemesinde bu iki besiyerine göre daha fazla pozitiflik 76 (29.6%) elde edildi. Çalışmada, etken mikro-organizmalar koloni ve morfolojik özellikleri yanında ülkemizde ilk kez bir İlin dermatofit florası klasik yöntemler yanında sınırlı sayıda izolatta ITS dizi analizi ile belirlendi.Sunulan çalışmada, identifiye edilen toplam 63 izolatın tür dağılımı şu şekilde: Trichophyton spp. (n=45), T. rubrum (n=10), T. interdigitale (n=4), E. floccosum (n=2), T. violaceum (n=1) ve M. canis (n=1) idi. Ayrıca, tinea unguium'un erkeklerde daha fazla görülmesi yanında (p=0.006), yine tinea unguium'un yaşla birlikte artış gösterdiği ve bu artışın fark oluşturduğu anlaşıldı. Dermatofitozların laboratuvar tanısında en az iki besiyerinin kullanılmasının daha gerçekçi sonuçlara ulaşılması için yararlı olabileceği düşünüldü.

AdanaDeri hastalıklarıDermatofitler+6
Dilan Perişan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atipik nevüslerin melanomdan ayrımında dermoskopik bulguların tanısal değeri

Amaç: Atipik nevüsler klinik ve histolojik olarak benign melanositik nevüsler ile melanomun bazı özelliklerini gösterirler. Melanom, genç erişkinlerde en sık görülen kanser türlerinden biridir ve görülme sıklığı, mortalitesi son yıllarda artış göstermektedir. Deri malignitelerinde kesin tanı yöntemi histopatolojik incelemedir. Dermoskopi klinik gözlem ile histopatolojik inceleme arasında yer alan bir muayene yöntemi olarak pigmente lezyonların taramasında yaygın bir kullanım alanı bulmaktadır. Tanısal doğruluk oranı deneyimli kişilerce yapıldığında yüksektir. Bu çalışmada dermoskopik bulguların atipik nevüs ile melanomun ayrımındaki değerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğinde dermoskopik incelemeleri sonrası atipik nevüs ve melanom ön tanılarıyla eksize ettirilerek histopatolojik olarak tanıları kanıtlanmış lezyonların dermoskopik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya 24 melanom, 146 atipik nevüs dahil edilmiştir. Dermoskopik görüntüler benign nevüs paternleri, melanom spesifik yapılar, asimetri, kenar düzensizliği, renk, dermoskopik yapılar açısından incelenmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamına 85'i kadın, 85'i erkek 170 hasta alındı. Tüm hasta grubunda yaş ortalaması 31,23, melanomlularda 48,59, atipik nevüslülerde 28,38 olarak saptandı. Atipik nevüsün en sık gövde ön ve arka yüzünde, melanomun ise baş ve boyun yerleşimli olduğu gözlendi. Benign nevüs paternlerinden, yamalı retiküler, periferal retiküler ve merkezi hiperpigmentasyon, periferal globüler merkezi retiküler veya homojen alan; melanom spesifik yapılardan, radial streaming, psödopodlar, düzensiz lekeler, kabarık alanlarda mavi-beyaz yapılar, düz alanlarda mavi beyaz yapılar "regresyon yapıları"; dermoskopik genel özelliklerden asimetri varlığı, renk sayısında artış ve dermoskopik yapı sayısı bu iki lezyonun ayrımında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Atipik nevüsler melanomun taklitçisi, potansiyel öncüsü olabilmektedir. Melanom ve atipik nevüs ayrımında ortak kullanılan kriterlerle yapılmış az sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızdaki verilerin dermatologlara atipik nevüslerin melanomdan ayrımında yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Özellikle radial streaming, psödopodlar, düzensiz lekeler ve regresyon yapıları gözlenen lezyonlar dikkatle incelenmelidir. Anahtar Kelimeler: Atipik nevüs, Dermoskopi, Displastik nevüs, Melanom

Deri hastalıklarıDermoskopiDisplastik nevüs sendromu+3
Onur Çapkan
Çukurova University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Prolidaz enziminin psöriazisli hastalardaki aktivitesinin araştırılması

Amaç: Psöriazis, keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş parlak, sedef beyazı skuamlarla karakterize, kronik ve tekrarlayıcı özelliğe sahip, genetik ve immünolojik mekanizmaların etiyolojisinde rol oynadığı düşünülen bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada, kollajen proteininin metabolizmasını yansıtan prolidaz aktivitesinin psöriazis hastalığındaki olası rolünü gösterebilmeyi hedefledik. Bu amaçla, çalışmada psöriazis hastalarından ve sağlıklı kontrol grubundan kan alınarak serumlarındaki prolidaz aktivitesi ölçüldü. Ayrıca prolidaz aktivitesi ile tam kan parametreleri arasında ilişki olup olmadığı incelendi. Materyal ve Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine başvuran, klinik olarak kronik orta ve şiddetli plak tip psöriazis tanısı konulan 40 hasta ile herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, alkol, sigara ve ilaç kullanmayan sağlıklı 50 kişi kontrol grubu olarak alındı. Çalışma kapsamında katılımcıların serum plolidaz aktivitesi Chinard yöntemi ile, ve tam kan parametreleri flow sitometri yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Ölçüm sonunda elde edilen bulgulara göre psöriazis hastalarının serum prolidaz aktivitesinde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlendi (t=8,075; p<0,0001). Hasta ve kontrol grubundan alınan örneklerden yapılan tam kan ölçümleri ile prolidaz aktiviteleri arasında bir ilişki olup olmadığı incelendiğinde çok zayıf şiddette, pozitif yönde bir korelasyon bulundu. Bu ilişkinin lenfosit yüzde seviyesinin yüksekliği ile açıklanabileceği düşünüldü (r=0,105; p<0,0001). Sonuç: Hastaların prolidaz aktivitesi ile lenfosit oranı arasında anlamlı negatif bir ilişki olduğu saptandı. Bu bulgular prolidaz aktivitesi ile doku yıkımı arasında bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Yapılan çalışmalar bizim sonucumuzu destekler niteliktedir. Bu konuda yürütülecek yeni çalışmalar etiyopatogenizin aydınlatılması için büyük önem arz etmektedir.

Deri hastalıklarıKan sayımıKolajen+3
Chukrıe Jamo
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligoda serum il-6, il-12, il-17, il-23 düzeylerinin incelenmesi

Vitiligo sık rastlanan ve melanosit kaybı ile ortaya çıkan depigmente maküllerle karakterize bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezde otoimmün, nöral, ve sitotoksik teoriler öne sürülmüş olsa bile, hastalığın nedeni bilinmemektedir. Önceki çalışmalarda vitiligonun serum interlökin düzeyleriyle ilişkisi gösterilmiştir.Çalışmamızda, vitiligolu hasta ve kontrol grubu arasında IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 düzeyleri araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 30 vitiligolu hasta ile kendilerinde ve ailelerinde vitiligo bulunmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında ELISA yöntemiyle serum IL-6, IL-12, IL-17, L-23 düzeyleri belirlendi. Vitiligolu hastalar ile sağlıklı kontroller arasında serum IL-6, IL-12, IL-17 arasında anlamlı fark tespit edilmedi ancak serum IL-23 düzeyi vitiligo grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,000). Anogenital tutulum ile vücut yüzey tutulum alanı, yaş, IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 ve dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. . Yüzey tutulum alanı ile serum interlökin düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Dikkat çeken önemli bir bulgu ise, günümüze kadar yapılan çalışmalarda, henüz literatürde böylesi bir anlamlı ilişkinin bulunamamasıdır. Yüzey tutulum alanı ile yaş, IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23, dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, literatürde günümüze kadar aynı çalışmada IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23 birlikte çalışılmamıştır. Bizim araştırmamızda, tüm interlökinlerle olmasa bile, bazı interlökinlerle vitiligo hastaları arasında anlamlı ilişki olabileceğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Vitiligo, interlökin, IL-6, IL12, IL-17, IL-23

Deri hastalıklarıSerumSitokinler+5
Oya Önal
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Dermatoloji polikliniklerine başvuran kronik kaşıntılı hastalarda stres düzeyi ve stresle baş etme yöntemleri

DERMATOLOJİ POLİKLİNİKLERİNE BAŞVURAN KRONİK KAŞINTILI HASTALARDA STRES DÜZEYİ VE STRESLE BAŞ ETME YÖNTEMLERİ Bu araştırma, kronik kaşıntısı olan bireylerin yaşadıkları stres düzeyi ve stresle baş etme yöntemlerini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, 22.02.2016-15.07.2016 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Yozgat Devlet Hastanesi ve Sorgun Devlet Hastanesi'nde yer alan dermatoloji polikliniklerine kaşıntı şikayeti ile başvuran hastalarla gerçekleştirilmiştir (n:125). Veriler hasta tanıtım formu, Görsel Kıyaslama Ölçeği (GKÖ), Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) ile elde edilmiştir. Verilerin analizinde bağımsız gruplarda t testi, One-way Anova Analizi, Kruskall-Wallis Analizi ve Pearson Korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Araştırmada, hastaların ASÖ puan ortalaması 29.71±7.22 olup orta derecede stres yaşadıkları, kadınların erkeklere göre ASÖ puanlarının yüksek olduğu ve ASÖ puanı arttıkça boyun eğici yaklaşım puanı da artmaktadır (p<0.05). Ayrıca, ASÖ puanı şiddetli (7 ve üzeri) kaşıntı yaşayanlarda daha yüksek olduğu bulunmuştur (p˂0.05). SBÇTÖ alt boyutlarında; erkeklerin kendine güvenli yaklaşım puanlarının kadınlara göre yüksek olduğu, kadınların ise boyun eğici yaklaşım puanlarının erkeklere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sürekli kaşıntı yaşayan bireylerin iyimser yaklaşım puanı anlamlı olarak daha yüksektir (p˂0.05). Akşam saatlerinde kaşıntı yaşayan hastaların sosyal destek arama puanı diğer gruplara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p˂0.05) Hastalık süresi arttıkça sosyal destek arama puanı azalmaktadır (p<0.05). Sonuç olarak; kaşıntı şikayeti ile dermatoloji polikliniklerine başvuran hastaların algılan stres düzeyinin "orta derece" ve stresle baş etmede pasif baş etme yöntemlerini kullandıkları belirlenmiştir. Kadın hastaların algıladıkları stresin erkeklere göre daha yüksek olduğu, stresle başa çıkma tarzı olarak duygulara yönelik/pasif tarzı kullandıkları, erkeklerin ise probleme yönelik/aktif tarzı kullandıkları görülmüştür. Kaşıntının süresi, şiddeti ve şekli, kaşıntının yoğun yaşandığı zaman ve kaşıntı için kullanılan ilaç ile stres algısı ve stresle başa çıkma tarzları arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmış olup, risk grubunda olan hastalara stresle baş etmede aktif tarzların benimsenmesi için eğitimlerin vedanışmanlıkların verilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kaşıntı, Stres, Stresle Başa Çıkma, Hemşirelik

Deri hastalıklarıDermatolojiGerilme şiddeti+5
Sema Yabacı
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deri eki tümörü olgularının retrospektif analizi

Giriş ve amaç: Deri tümörleri tüm dünya çapında en yaygın olarak gözlenen tümörlerdir. Deri eki tümörleri (DET), farklı yönlerde diferansiye olan, histolojik özellikleri deri eklerine benzeyen neoplazmlardır. Çoğu benign özellikte olup nadiren de olsa malign karakterde olan deri eki tümörleri de gözlenebilmektedir. Deri tümörlerinin genetik, kimyasal, hormonal, beslenme, viral ve çevresel gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bir çok deri eki tümörü her yaş aralığında görülebilmektedir ve bazılarının ekstrakutanöz eş değerleri bulunsa da çoğu deriye özgüdür. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde tedavi edilen deri eki tümörü bulunan hastaların epidemiyolojik özelliklerinin incelenmesi, hastaların cinsiyet ve yaş açısından değerlendirilmesi, tümörlerin boyut, yerleşim yeri ve histolojik tip açısından değerlendirilmesi, hastalarda tedavide kullanılan operasyon tekniklerinin değerlendirilmesi ve malign deri eki tümörü bulunan olguların reeksizyon, nüks, sentinel lenf nodu biyopsisi, lenf nodu diseksiyonu, mortalite durumları ve mortalite süreleri açısından değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışma Mayıs 2010 ve Mayıs 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde tedavi edilen benign ve malign deri eki tümörlü 219 olgu (benign:159, malign:60) üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde yatan hastaların arşiv dosyalarındaki verilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Bulgular: Çalışmamızda 219 olgunun 159'unda (%72,6) benign deri eki tümörü görülürken 60'ında (%27,4) malign deri eki tümörü görülmüştür. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 62'si (%39) kadın hastalardan ve 97'si (%61) erkek hastalardan, malign deri eki tümörü bulunan olguların ise 34'ü (%56,7) kadın hastalardan ve 26'sı (%43,3) erkek hastalardan oluşmuştur. Literatürde yapılan çalışmalarda benign deri eki tümörlerinin malign deri eki tümörlerinden fazla olduğu izlenmiştir (18,85,86). Çalışmamızda yer alan benign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalaması 45,37±22,68 yıl (min-max: 1-93) olduğu ve malign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalamasının 72,51±14,13 yıl (min-max: 24-96) olduğu izlenmiştir. Yaş ortalamaları bakımından gruplar arasındaki farkın istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörlerinde erkek olgularda yaş ortalamasının (46,07±23,21 yıl) kadın olgulardan (44,94±22,01 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda yaş ortalamasının (75,53±12,4 yıl) erkek olgulardan (68,54±15,42 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Deri eki tümörlerinin görülme sıklığı açısından değerlendirdiğimiz olgularımızda benign olguların 40'ında (%25,2) sebase nevüs, 29'unda (%18,2) pilomatriksoma bulunurken, malign olguların 17'sinde (%28,3) porokarsinom, 12'sinde (%20) sebase karsinom bulunduğu saptanmıştır. Benign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık pilomatriksoma (15 hasta, %9,43) ve hidradenoma (13 hasta, %8,18) türleri izlenirken, erkek olgularda sebase nevüs (30 hasta, %18,87) ve pilomatriksoma (14 hasta, %8,81) türleri izlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık porokarsinom (10 hasta, %16,67), sebase karsinom (8 hasta, %13,33) ve prolifere trikilemmal tümör (8 hasta, %13,33) türleri izlenirken, erkek olgularda porokarsinom (7 hasta, %11,67) ve trikilemmal karsinom (7 hasta, %11,67) türleri izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü olgularının 22'sinin (%16,4) skalpte ve 17'sinin (%12,7) malar bölgede bulunduğu, malign deri eki tümörü olgularının 10'unun (%16,67) göz kapağında ve 9'unun (%15) malar bölgede bulunduğu gözlenmiştir. Literatürde yapılan çalışmalarda deri eki tümörü olgularının en sık baş ve boyun bölgesinde olduğu izlenmiştir (87,92,93). Çalışmamızda yer alan benign lezyonların ortalama boyutunun 1,47±1,41 cm olduğu gözlenirken malign lezyonların ortalama boyutunun ise 3,13±2,58 cm olduğu tespit edilmiştir. Benign lezyonlarda, fibrofolliküloma türünde ortalama boyutun (10 cm) ve keratinöz kist (Trikilemmal tip) türünde ortalama boyutun (2,83±2,82 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Malign lezyonlarda, prolifere trikilemmal tümör türünde ortalama boyutun (4,65±3,15 cm) ve trikoblastik karsinom türünde ortalama boyutun (4,50±3,57 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda lezyonların ortalama boyutunun (1,47±1,51 cm) erkeklerde (1,45±1,34 cm) yüksek olduğu izlenmiştir. Malign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda ortalama lezyon boyutunun (3,24±2,69 cm) erkeklerde (3,07±2,55 cm) daha yüksek olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 15'ine (%9,43) greft uygulaması, olguların 114'üne (%90,57) primer onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörü bulunan olguların 19'una (%33,93) flep uygulaması, olguların 22'sine (%39,29) greft uygulaması ve olguların 15'ine (%26,79) primer onarım yapılmıştır. Benign olgularda primer onarım en sık sebase nevüs (36 hasta, %22,64) ve pilomatriksoma bulunan hastalara (29 hasta, %18,24) yapılırken greft ile onarım ise en sık sebase nevüs (4 hasta, %2,52) ve hidradenoma bulunan hastalara (4 hasta, %2,52) yapılmıştır. Malign olgularda greft ile onarım en sık porokarsinom (7 hasta, %12,5) ve prolifere trikilemmal tümör (6 hasta, %10,71) bulunan hastalara yapılırken flep ile onarım ise en sık sebase karsinom (5 hasta, %8,93) ve trikoblastik karsinom (5 hasta, %8,93) bulunan hastalara yapılmıştır. Malign hastaların 9'unda (%15) reeksizyon uygulanmıştır ve 8'inde (%13,33) nüks gelişmiştir. Malign hastaların 7'sine (%11,66) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştır ve trikoblastik karsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign hastaların 5'ine (%8,33) lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır ve porokarsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign grupta radyoterapi verilen iki (%3,33) olgu yer almaktadır ve kemoterapi alan olgu bulunmamaktadır. Bir (%1,66) olguda sistemik metastaz olduğu tespit edilmiştir. Malign deri eki tümörü tanısı almış olguların 26'sında (%43,33) mortalite gelişmiştir. En çok mortalite gelişen olgular porokarsinom (13 hasta, %21,67) ve trikoblastik karsinom (7 hasta, %11,67) bulunan olgular olmuştur. Mortalite gelişen olguların yaş ortalamasının (75,65±15,88 yıl, min:24 max:96 ) yaşayan olgulardan (70,09±12,34 yıl, min:33 max:90) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Mortalite gelişen olguların lezyon boyutu ortalamasının (3,27±2,77 cm, min:0,5 max:10) yaşayan olgulardan (2,99±2,533 cm, (min:0,3 max:12) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Olgularda mortalite gelişimine etki eden değişkenler incelendiğinde yaş, lezyon türü ve lezyon boyutunun etkili faktörler olduğu, cinsiyetin mortalite gelişimine etki etmediği saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda deri eki tümörlerinin çoğunun benign olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların erkek hastalarda, malign lezyonların kadın hastalarda fazla olduğu izlenmiştir. Malign lezyonlar yaşlı hastalarda , benign lezyonlar ise daha genç hastalarda izlenmiştir. Benign lezyonların bulunduğu olgularda en sık yerleşim yerlerinin skalp ve malar bölge olduğu, malign lezyonların bulunduğu olgularda ise en sık yerleşim yerlerinin göz kapağı ve malar bölge olduğu izlenmiştir. Benign lezyonu bulunan olgularda en sık sebase nevüs ve pilomatriksoma türlerinin olduğu ve malign lezyonu bulunan olgularda en sık porokarsinom ve sebase karsinom türlerinin olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların tedavisinde en sık primer onarım yapılırken, malign lezyonların tedavisinde en sık greft ile onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörleri agresif olabilen, nodal tutulum ile uzak metastaz yapabilen ve mortalite ile seyredebilen tümörlerdir. Deri eki tümörlerinde erken tanı ve nüksün önlenmesi açısından hastaların takiplarinin düzenli aralıklarla yapılması önemlidir. İnsanlara deri kanseri belirtileri ve güneşten korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. Anahtar Kelimeler: deri eki tümörü, benign tümör, malign tümör

Apokrin bezleriCerrahi-plastikDeri hastalıkları+6
Seçkin İlmaz
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk allerji polikliniğine başvuran atopik dermatitli hastaların profili

Amaç: Atopik dermatitli çocukların demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve filagrin gen mutasyonu incelenerek hastalık şiddeti ve klinik ile ilişkisi değerlendirildi. Materyal ve Metod: Çocuk Alerji Polikliniği'ne başvuran atopik dermatitli 100 çocuk hasta çalışmaya alındı. Öykü ve fizik muayeneleriyle dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Filagrin gen mutasyonu çalışıldı. Analizlerde Ki-Kare (Chi-square) testi ve Fisher Exact Ki-Kare testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U-test ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Bulgular: Atopik dermatit tanısı ile çalışmaya aldığımız hastaların 53'ü kız, 47'si erkekti. Başvuran hastaların % 73'ü çocuk hekimleri tarafından yönlendirilmekteydi. Yakınmalarının başlangıç yaşı 29,75±39,9 aydı. En çok görülen yakınma kaşıntı (% 95) olarak saptandı. Hastaların % 64'ünün ailesinde atopik hastalık öyküsü vardı. Hastaların 43'ünde eşlik eden hastalık olup, 26 hasta ile en sık besin alerjisi görüldü. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayan hastaların % 40,9'unda besin alerjisi varken, 24 aydan sonra başlayanların % 7,9'unda besin alerjisi vardı. Sosyoekonomik durum iyileştikçe ek besinlere daha erken yaşta başlanmakta ve yakınmalar daha erken yaşta başlamaktaydı. Hastaların deri prick testlerinde, 47 hastada (% 51) pozitiflik saptandı. Besinlerde 11 hastayla en sık yumurta, inhalanlarda 29 hastayla en sık akar ve alternaria pozitifliği saptandı. Hastaların 33'ünde (% 39) phadiatop pozitif bulundu. İki yaş üstünde phadiatop pozitifliği daha yüksekti. Besin spesifik Ig E deri prick testi pozitif olanlarda ve 6 aydan küçük olanlarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç: Bu çalışmada atopik dermatitli çocuklarda etyolojik olarak en sık alerjik duyarlanma varlığı bulundu. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayanların 24 aydan sonra başlayanlara göre daha şiddetli seyrettiği ve sigara maruziyetinin atopik dermatit insidansını önemli ölçüde arttırdığı gösterildi. Anahtar sözcükler: Atopik dermatit, besin alerjisi, deri testi, Ig E, kaşıntı

Alerji ve immünolojiBesin alerjisiDeri hastalıkları+6
Ökkeş Özgür Mart
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onikomikoz tedavisinde 1,064NM ND:Yag lazer tedavisinin etkinliği

Amaç: Onikomikoz, tırnağın ve tırnak yatağının mantar hastalığıdır. Tedavide topikal antifungaller, oral antifungaller ve cerrahi veya kimyasal olarak tırnağın alınması gibi seçenekler bulunmaktadır. Oral tedaviler ile % 90 oranında mikolojik kür sağlanır. Ancak karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme yapabilmeleri, ilaç etkileşimlerine açık olmaları kullanımlarını sınırlandırır. Son yıllarda, onikomikoz tedavisinde lazer ve fotodinamik tedaviler etkinliklerinin yanında ciddi bir yan etkileri olmaması nedeniyle günden güne yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada 1,064 nm Nd:YAG lazerlerin onikomikoz üzerine etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, dermatoloji polikliniğe başvuran, potasyum hidroksid (KOH) yayma ile onikomikoz tanısı almış, çalışmaya dahil olmayı kabul eden, 18-80 yaş arası 30 (otuz) adet onikomikoz hastası alınmıştır. Hasta tırnaklara, bir hafta arayla toplam 7 kez lazer uygulanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası etkinliği değerlendirmek amacıyla, dermatoskopik ve makroskopik fotoğraflar çekilip, onikomikoz şiddet indeksi hesaplanmıştır. Mikolojik kürü belirlemek amacıyla, tedavi bitiminden 1 hafta sonra kontrol KOH inceleme yapılmıştır. Hastaların lazer uygulaması sırasında hissettikleri ağrı şiddetini saptamak için vizuel ağrı skalası kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 15'i (% 54) kadın, 13'ü (% 46) erkekti. Tırnakların % 73,5'inde onikomikoz şiddet indeksi skorlarında azalma olmadığı, % 26,5'inde ise azalma olduğu görüldü (p=0,012). Tedavi sonrası birinci haftada bakılan direk mikroskopide, 54 tırnağın 37'sinde (% 68,5) KOH incelemesi pozitif, 17'sinde (% 31,4) negatif idi. Mikolojik kür oranı % 31,4 olarak hesaplandı. Kadınların tırnaklarında erkeklere göre daha fazla mikolojik iyileşme olduğu görüldü (p<0,001). Vizüel ağrı skorları değerlendirildiğinde hastaların ilk seanslarda artan şekilde ağrı hissettiği, sonraki seanslarda ise bunun azaldığı görüldü. Sonuç: 1,064 nm Nd:YAG lazerin onikomikoz tedavisinde tek başına etkili olmadığını düşünmekteyiz. Sistemik tedavilerin kontraendike olduğu hastalarda ve onikomikoz şiddet indeks skoru düşük olan hastalarda faydalı olabilir. Çalışmalarda belirli bir tedavi dozunun tedavi aralıklarının ve süresinin belli standarta bağlanmamış olması tedaviyi uygulayacak hekimler açısından kafa karışıklığına sebep olabilir. Bu nedenle tedavi şeklinin ve elde edilen yanıtın standardize olabilmesi açısından prospektif kontrollü uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Onikomikoz, Lazer, 1,064nm Nd:YAG

Deri hastalıklarıLazer tedavisiMantar hastalıkları+4
Şenel Beydola
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesi ve dermatoloji yaşam kalite indeksine etkisi

Amaç: Kronik inflamatuvar deri hastalıklarındaki kaşıntı gibi semptomlar, kişilerin uyku kalitesini ve bağlantılı olarak yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu çalışmada, kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesini araştırmak, hastalığın ve hastalardaki kişisel özelliklerin uyku kalitesi ile ilişkilerini ve bu ilişkinin Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalında takip edilen 200 hasta dahil edildi. Hastalar sosyodemografik veri formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi ve Kaşıntı Şiddeti Görsel Analog Ölçeği anketlerini doldurdu. Bu ölçeklerden elde edilen sonuçlar, uyku kalitesine olan etkilerine göre karşılaştırıldı. Bulgular: Eksik verili hastalar dışlandıktan sonra kalan 195 hastanın 41'i atopik dermatit, 59'u kronik spontan ürtiker, 45'i liken planus ve 50'si psoriazis idi. Uyku kalitesine göre, bağımsız değişkenler arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı veya anlamlılığa yakın (p<0,10) sonuç veren değişkenler; evlilik durumu, deri hastalığı, kaşıntı skoru, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi, alkol kullanımı, akciğer hastalığı ve psikiyatrik hastalık idi. Çoklu lojistik regresyon analizinde, uyku kalite indeksi üzerinde, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (p<0,001), alkol kullanımı (p<0,05) ve psikiyatrik hastalık (p<0,01) anlamlı prediktörler olarak kaldı. Yapılan analizin prediktivitesi % 69,2, sensitivitesi % 75,0 ve spesifitesi % 65,2 idi. Sonuç: Kronik inflamatuvar deri hastalarında, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi skorlarının artması, eşlik eden psikiyatrik hastalık olması ve alkol kullanımı yaşam kalitesini ve uyku kalitesini bozmaktadır. Anahtar kelimeler: Deri hastalıkları, uyku, yaşam kalitesi

Deri hastalıklarıKronik hastalıkUyku+3
Selen Taner Akbay
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Visceral leishmaniasis'li köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesi

Bu tez çalışmasında Leishmaniasisli hayvanlarda derinin korneometrik analizleri yapılıp hastalığın deriyi ne oranda etkilediği tespit edilerek uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutması amaçlandı. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğine Canine Visceral Leishmaniasis pozitif (n=28) ve sağlıklı (n=10) olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette toplamda 38 köpek çalışma kapsamına alındı. Leishmaniasis tanısında klinik bulgular ile birlikte hızlı test kitleri (ELISA), IFAT ve PZR yöntemleri kullanıldı. Evrelendirme Leishvet grubunun rehber bülteni ile uyumlu olarak idrar protein/ kreatinin ve kan kreatinin düzeyleri dikkate alınarak yapıldı. Çalışmaya alınan CVL'li köpekler 4 farklı gruptan birinde (her grupta n=7) değerlendirildi. Buna göre; I. grup: evre 1 (hafif), II. grup: evre 2 (orta şiddetli), III. grup: evre 3 (şiddetli), IV. grup: evre 4 (çok şiddetli) olarak değerlendirildi. Sağlıklı kontrol grubu (V. grup) ise ADÜ Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Küçük Hayvan Kliniğine rutin kontrol amaçlı getirilen, klinik ve laboratuvar bulgularında herhangi bir anormallik saptanmayan farklı ırk, yaş ve cinsiyette köpeklerden (n=10) oluştu. Sağlıklı ve hasta hayvanlarda derinin hidrasyonu, elastikiyeti, sıcaklığı ve melanin miktarı ölçülerek biyofiziksel muayene gerçekleştirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda sağlıklı köpeklere göre tüm evrelerdeki Leishmaniasis'li köpeklerde pH değerinde azalma belirlenirken (p<0.001), melanin değerleri evre I ve III grubu köpeklerde, sağlıklı ile evre II ve IV'teki köpeklere göre yüksek bulunmuştur (p<0.01). Hidrasyon, elastikiyet ve sıcaklık parametrelerinde gruplar arası farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Sonuç olarak Visceral Leishmaniasis saptanan köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesinin önem teşkil ettiği ve uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutabileceği öne sürülebilir.

Deri hastalıklarıFizik muayeneHayvan hastalıkları+4
Gizem Gül İmbat
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00

Related subjects