Orta Doğu
141 theses under this subject heading
Arap milliyetçiliğinin düşünsel temelleri
Bu çalışmada Arap Milliyetçiliği düşüncesinin hangi koşullarda nasıl şekillendiği ve temelinde neleri barındırdığı incelenecektir. Arap milliyetçiliği üç döneme ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İlk dönem I. Dünya Savaşının sonuna kadar olan kısmı kapsamaktadır. Çalışmanın kapsamı ilk dönemdir. Arap dünyasında millet inşa süreci bazı tarihi olaylar ve sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hayali bir cemaat ve modern dönemin ürünü olan Arap milletinin kökenleri dini ve kültürel bağlara da dayandırılmaktadır. Kültürel milliyetçilik türüyle benzerlik göstermektedir. Arap milliyetçiliğinin Müslüman ve Hristiyan tebaa içerisinde ortaya çıkışının dayanakları ve yeni bir devlet isteği farklıdır. Dönemin Müslüman düşünürleri Osmanlı'nın son dönemde girdiği sürece bir çözüm aramaya girmiştir. Müslümanlar arasında hilafet makamının Araplara geçmesi ve âdem-i merkeziyet düşüncesi 19.yüzyılın sonlarına doğru ağırlık kazanırken, Hıristiyan Araplar arasında müstakil devlet ve millet olma eğilimi veya Avrupalı devletlerden hami tayin etme gibi düşünceler gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, asırlar boyunca başta Anadolu toprakları olmak üzere, bugün Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika olarak tanımlanan alanlarda hâkim bir güç olmuştur. Geniş alanda hakimiyet sağlaması, Osmanlı toplumunun çeşitli etnik, dini gruplardan oluşmasını sağlamıştır. "Millet Sistemi" şeklinde bilinen bu toplumsal yapıda Osmanlı üst kimliğinin yanında etnik kimlikten ziyade dini cemaatlerinin kimliği önemlidir. 1798-1801 yılları arasında Fransa'nın Mısır'ı işgal etmesiyle Arap vilayetlerinde milliyetçilik ideolojisi yayılmaya başlamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın reformları, Arap vilayetlerin Batılı devletlerle ticari ilişkilerinin gelişimi ve misyonerlik faaliyetleri, Arap kültürel uyanışının başlangıcıdır.19.yüzyılda giderek gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan modernleşme süreci millet sisteminin çözülmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemde yaşanan ağır toprak kayıpları ve Balkanlar'da başlayan milliyetçi hareketler, zamanla Arap vilayetlerinde de kendini göstermiştir. 19.yüzyılın sonuna gelindiğinde elde kalan topraklarda yoğun olarak Türkler ve Araplar bulunmaktaydı. Dönemin Osmanlı yönetiminin elde kalan sınırlı toprak parçasını muhafaza etmek adına aldığı kararlar, merkezileştirme politikaları, Arap vilayetlerinde daha önceden de var olan huzursuzlukların artmasına sebep olmuştur. Son olarak I. Dünya Savaşının başlaması ikili ilişkileri çıkmaza sürüklemiştir. Bu bağlamda kültürel bir milliyetçilik türü olarak ortaya çıkan Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve pan-Arapçılık düşüncesinin gelişimi incelenecektir.
Rusya'nın Putin dönemi Suriye politikasının Neoklasik Realizm bağlamında analizi
Tarih boyunca büyük güçlerin çıkar mücadelesine ev sahipliği yapmış olan Orta Doğu coğrafyası günümüzde de hala bu özelliğini korumakta ve büyük güçlerin mücadele alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Rusya için de bu bölge güney sınırlarının güvenliği ve jeopolitik olarak çevrelenmişlik algısının kırılması bağlamında her zaman önemli bir coğrafya olmuştur. Çarlık Rusya'sı döneminden itibaren Rusya tarafından bölgeye duyulan ilgi dönem dönem dış politikada ikinci plana atılsa da günümüze kadar sürmüştür. Bölge devletlerinden özellikle Suriye ile derin ve tarihsel bağlara sahip olan Rusya 2010'da Tunus'ta patlak veren ve Arap Baharı olarak literatüre geçen sürecin bölgedeki tek müttefiki Suriye'ye sıçramasıyla birlikte sessiz tutumunu bırakarak proaktif bir yaklaşımla olaylara müdâhil olmuştur. Bu tezde ele alınan konu, devletlerin dış politika yapım süreçlerinin analizinde etkili olan sistemik uyarıcı faktörlerin yanı sıra iç faktörlerin de analize dâhil edilmesi gerektiğini savunan Neoklasik Realizm perspektifinden analiz edilmiştir. Bu kapsamda Rusya Federasyonu'nun Suriye politikası; iç faktörler kategorisinde yer alan Rusya'nın devlet içi özelliği ve devlet lideri algısı üzerinden değerlendirilmiştir. Neoklasik Realizm çerçevesinde ele alınan bu tez çalışması, Rusya Federasyonu'nun Putin dönemindeki dış politika davranışlarını devlet içi değişkenler ve lider faktörü bağlamında analiz etmiştir. Neoklasik Realizm bağlamında, Putin döneminde Rusya Federasyonu'nun dış politika çıktıları üzerinde iç değişkenlerin ve lider faktörünün etkileri incelenmiştir.
Kimlik dış politika ilişkisi bağlamında Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye-İsrail ilişkileri
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle uluslararası ilişkilerin uğradığı değişim, kimlik ve kültür gibi sosyal kavramların uluslararası ilişkiler analizlerinde yer edinmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Kimliklerin uluslararası ilişkiler disiplinine dahil oluşunda önemli katkıları bulunan Alexander Wendt, kimliklerin çıkarları belirlediğini öne sürmektedir. Çıkarların da dış politika üzerinde etkileri olduğu düşünüldüğünde kimlikler dış politik analizlerde göz ardı edilmemesi gereken bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri de Filistin'de yaşananlardan ötürü kimliklerden etkilenmektedir. İsrail devletinin kuruluşuna giden süreçten günümüze kadar Müslüman ve Yahudi kimlik karşı karşıya gelmiştir. Bu süreç zarfında Filistinli Müslümanların yaşadıkları sıkıntılar, dünyanın pek çok noktasında bulunan Müslüman kimliği taşıyan bireyler açısından Filistin sorununu hassas bir konu haline getirmiştir. Nitekim İsrail devletinin kuruluşunun akabinde de İsrail'e karşı bir ön yargı oluşmasına sebep olmuştur. Halkın aidiyet duygusu hissettiği kimlik kaynaklı bir ön yargıya sahip olması, karar alıcılara baskı yapmalarını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla ulusal menfaatler ve kimlikler arasında sıkışıp kalan Türkiye-İsrail ilişkileri zaman zaman normalleşme dönemlerine girerken zaman zaman da gerileme eğiliminde olmaktadır. İlişkilerin normalleşme dönemine girmesinde, iki ülkenin menfaatlerinin ortak olması ve bu ortak menfaatler durumunun karşılıklı bağımlığı artırması gerçeği etkilidir. Ancak ortak menfaatlerin ortadan kalkması veyahut da alternatif müttefiklerin ortaya çıkması kimliksel sorunları gün yüzüne çıkarmaktadır. Bundan ötürü Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in kuruluşuna giden süreçten günümüze değin kriz, yumuşama ve normalleşme olarak adlandırılabilecek bir döngü içerisindedir.
Türkiye'nin Ortadoğu Projesinin doğuşu (1945-1956)
Bu araştırma, Osmanlı devletinin zayıflamaya başlamasıyla birlikte uygulamaya çalıştığı ve yerine kurulan cumhuriyetin de sürdürdüğü batılılaşma veya modernleşme hareketlerinin Türk-Arap ilişkileri üzerindeki etkisini tarihsel bir arka plan ile ele alarak, 1945-1956 yılları arasında Türkiye'nin Ortadoğu devletlerine karşı izlemiş olduğu politikaların oluşumundaki iç-dış etkenlerin nasıl etkilediğini analiz etmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden canlanma sürecine giren Türk-Arap ilişkileri çerçevesinde Osmanlı döneminde ilişkilerin kopmasına neden olan Batı, bu toplumların ilişkilerinin oluşmasında ve gelişmesinde önemli roller üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren batılılaşma veya modernleşmenin temel hedef olarak alınması, Türk siyasetçilerinin veya politik aktörlerin Ortadoğu'ya yönelik istikrarlı bir politika oluşturmalarını engellemiştir. Hem tek parti döneminde hem de çok partili hayatın ilk dönemlerinde Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik politikaların belirlenmesinde, Batılı odaklı bakış açısı ve ikinci olarak da güvenlik algısı etkili olmuştur. Atatürk döneminde ilişkilerin iyi olduğu Sovyet Rusya'nın II. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında Türkiye'ye yönelik tutumu değişerek, savaş sonrasında Türkiye için bir tehdit unsuru olmuştur. Bu durum Türkiye'nin Batı Blok'una yakınlaşmasına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye, Batı Blok'unun kurduğu güvenlik şemsiyesi olan NATO başta olmak üzere Batı devletlerinin kurdukları veya oluşturmak istedikleri bütün oluşumlar içerisinde yer almaya yönelmiştir. Bunun için de kendi iç politik yapısında revizyona giderek çok partili hayata geçişi gerçekleştirmiştir. Bu çok partili hayata geçiş süreci ile birlikte Türkiye, her ne kadar Batı'nın safında yer alıyor görünse de bu dönemde kendine özgü bir dış politika projesi geliştirmeye yönelik bir takım diplomatik faaliyetlere girişerek kendi inisiyatifi ile Batı merkezli oluşumların içerisinde yer almıştır. Bu dönemdeki Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik izlediği politikalar da bu eksende şekillenmiş ve Bağdat Paktı'nın kurulması da bunun bir sonucu olmuştur.Anahtar Kelimeler: Dış politika, Ortadoğu, Bağdat Paktı, Batılılaşma, Ortadoğu Projesi.
Ortadoğu'da Türk imajı: Arap basınında Türkiye'nin Ortadoğu'daki yeni rolü (2002-2009)
Türk-Arap ilişkileri Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Birbirlerini bağlayan din unsuruna rağmen Türkler ve Araplar birbirinden hep uzak durmuşlardır. 1990'lı yıllarda bölgede oluşan politik ve ekonomik değişimler Türkiye- Arap ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Daha sonra Türkiye-Suriye arasındaki kriz, Türk-Arap ilişkilerinin en gergin noktası olmuştur. Türkiye ve Ortadoğu ilişkileri olumsuz havada ilerlerken 2002 yılında Türk-Arap ilişkileri hızla olumlu yönde gelişmiştir. Türkiye, Türk-Arap ilişkilerini geliştirmekle kalmamış aynı zamanda Ortadoğu'daki önemli konularda çözüm yolu bulmak için girişimlerde bulunmuştur. Bu anlamda Türkiye, Ortadoğu'da önemli bir role sahip olmuştur. Türkiye'nin Ortadoğu'daki hızlı yükselişi Araplar tarafından nasıl karşılandığı merak konusu olmuştur. Bu çalışmada Türkiye'de son 18 yıl içinde oluşan dış politikadaki değişimi ele aldık. Bu çerçevede 2002 yılından itibaren bölgede yükselen Türkiye'nin rolünün Arap basınında nasıl yorumlandığını incelemeye çalıştık. Bu yönde Arap dünyasının önemli dört gazetesi göz önünde bulundurarak, gazetelerdeki yazarların köşe yazıları ele alarak Türkiye hakkındaki yorumlarını derledik.Çalışmamız Türkiye'nin Ortadoğu'daki hızlı yükselişi karşısında Arapların düşüncelerini ele almıştır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde Türkiye'nin doksanlı yıllarda izlediği politikaların neden Türkiye'yi Ortadoğu'dan uzaklaştırdığını, ikinci bölümde ise Türkiye'de yaşanan iktidar değişikliği sonrası Türkiye'nin Ortadoğu ülkeleriyle yakınlaşması ve bunun Arap basınına nasıl yansıdığını incelemeye çalıştık.Anahtar Kelimeler: Arap Basını, Türkiye'nin Yeni Rolü, Dış Politika, Ortadoğu.
İki askeri darbe arası dönemde Türkiye'nin Ortadoğu politikaları (1960-1980)
Bu araştırmada, Türkiye'nin yaşadığı iki askeri darbe ve bir muhtıra döneminde Ortadoğu ülkelerine yönelik dış politikalarının analizi ve bu politikaların siyasi, ekonomik, kültürel sonuçları ele alınmaktadır. Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinin tarihi arka planı da göz önünde bulundurularak bütüncül bir çerçeve oluşturmak temel amaçtır. Bu dönemdeki Türkiye'nin Ortadoğu ülkelerine yönelik politikaları iç politika dış politika etkileşimi çerçevesinde ele alınmıştır. Bu dönemde kamuoyunun Türk dış politikası üzerindeki belirleyiciliği göz önünde bulundurulduğunda Türkiye'nin siyasal kültürünün kökleri incelenmeden ve iç politikadaki gelişmeler ele alınmadan bu dönemdeki Türkiye-Ortadoğu ilişkilerini değerlendirmek gerçekçi olmaktan uzak kalacaktır. Atatürk döneminde reform ve inkılaplar yoluyla stratejik bir değişim geçiren Türk dış politikası, daha sonraki dönemlerde ise taktiksel açıdan farklılık göstermiştir. Türkiye, bazen Ortadoğu'dan uzaklaşmakta bazen de Ortadoğu'ya yakınlaşma içine girmektedir. Yani Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik politikaları tutarsız ve çelişkili bir görüntü içindedir. Bu durum dönemin şartları karşısında uygulanan taktiklerden kaynaklanmaktadır. Bu duruma yol açan etkenlerden biri de iç politikada meydana gelen gelişmelerdir. Ülkelerin iç politikalarında yaşanan olaylar dış politikayı da ister istemez etkilemektedir. Hatta bazen dış politikanın yönü iç politik gelişmeler doğrultusunda değişebilmektedir.Anahtar Kelimeler: Diplomasi, Dış Politika, Kimlik, Ortadoğu, Siyasal Kültür.
Ortadoğu ve Arap baharı: Türkiye demokratik bir ülke olarak Ortadoğu'da model olabilir mi?
İnsanoğlunun en eski yerleşim alanı olan Ortadoğu; coğrafyası, tarihi, zengin kültürü ve ekonomik değerleri gibi pek çok özelliği nedeniyle yüzyıllardan beri sarsıcı olaylara sahne olmuştur. Gözlerin her daim üzerinde olduğu bu bölge günümüzde de yeni bir değişim dalgasıyla karşı karşıyadır. Bölgede tüm dengeleri alt üst eden ve sonucu bilinmeyen pek çok sorunu beraberinde getiren bu yeni süreç, Ortadoğu'nun kaderini de belirleyecektir.Yakın tarihte Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin incelendiği bu çalışmada ise bölgeye geniş çerçeveden bakılarak Ortadoğu kavramı ele alınmış, bölgenin dinamikleri aktarılmıştır. Bu verileri, bölgede önem arz eden ve meydana gelen olaylarda başrolü paylaşan ülkeler üzerine yapılan incelemeler izlemiştir. Elde edilen bu bilgiler ile yaşanan olayların temellerine ilişkin bir arka plan sunulmuştur.Bu teorik çerçeve ekseninde Ortadoğu'nun yaşadığı değişim ve dönüşüm dalgası ülkeler bazında ayrı ayrı incelenmiş, ortaya çıkan konjonktüre ilişkin açıklamalarda bulunulmuştur. Son olarak bölgede önemli bir ülke olan Türkiye'nin gelişmeler karşısında politikaları ele alınmış ve Ortadoğu'nun geleceğine yönelik tartışmalarda kritik önem taşıyan ?Türkiye demokratik bir ülke olarak Ortadoğu'da model olabilir mi?? sorusuna cevap aranmıştır.Anahtar Kelimeler: Arap Baharı, Ortadoğu, Dış Politika, Türkiye, Oryantalizm, Yönetim
Ortadoğu'nun sınırlarının jeopolitik arka planı ve geleceği
Bu çalışmada, Ortadoğu'nun tarihsel sürecinde yaşanan savaş ve iç çatışmalarının arka planında bulunan küresel güçlerin, kendi çıkarları ve birbirleriyle olan siyasi-askeri mücadelelerinin Ortadoğu coğrafyasında günümüze kadar sürecek krizlerine ve Ortadoğu ülkelerinin yapay sınırlarının oluşmasındaki kırılma noktalarına değinilmiştir. Ortadoğu'nun iç dinamikleri, dini ve jeopolitik konumu bakımından iştah kabartan bir bölgeyi temsil etmesi birçok savaşın ve krizin çıkış noktası olarak tarihi süreçte önemli bir yere sahiptir. Dinlerin ve bu dinlerin peygamberlerinin bu bölgede ortaya çıkması, siyasi gücün kaynağının din referanslı tayin edilmesi ve güçlü olmanın yolu bölgeye hâkim olmaktan geçer algısı Ortadoğu'yu daima ilgi odağı haline getirmiştir. Batıda ortaya çıkan Sanayi devrimiyle beraber Ortadoğu'nun açık pazar alanına dönüşmesi ayrıca Hindistan gibi zengin bir bölgeye geçiş sağlayacak güzergâhları içinde barındırması siyasal ve askeri krizlerin ortak noktası olmasına da yol açmıştır. Dünyadaki petrol sanayisinin gelişmesi ve Ortadoğu'nun petrol bakımından zengin rezervlerinin keşfedilmesiyle vazgeçilmez bir bölge haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş sanayisinde ve ulaşımda yaşanan yaşanan gelişmeler bölgede yaşanan askeri müdahalelerin şiddetini artırmış ve bölgede askeri üslerin kurulmasını hızlandırmıştır. Ortadoğu tarihinde yaşanan askeri işgal ve müdahaleler bölgede yeni sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan sorunların çözümü ise yeni müdahaleleri ve savaşları beraberinde getirmiştir. Ortadoğu'nun kaderi bu kısır döngü içinde günümüze kadar devam etmektedir. Batı tarafından desteklenen oligarşi temelli yönetimler ve diktatörler bölgede istikrasız ve patlamaya hazır radikal grupları ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu, Batının Ortadoğu'ya demokrasi pazarlama siyasetinin perde arkasında yatan gerçekliğin farkında olmasına rağmen bölgenin ekonomik, siyasi ve askeri bakımından yetersizliği bölge halkının kaderini batının vicdanına bırakmıştır.
Irak: Krallıktan cumhuriyete evrilme (1932-1958)
Irak, günümüzde cumhuriyetle yönetilen Ortadoğu devletlerinden biridir. Daha Ortadoğu topraklarında cumhuriyet yönetim biçiminin nadir görüldüğü bir dönemde cumhuriyet yönetim biçimini benimseyen Irak'ın demokratikleşme adımlarını nasıl aştığı ve bu yönetim biçimine nasıl ulaştığı ise bölgenin toplumsal yapısında ne gibi dönüşümler yaşandığını özetler niteliktedir. Birinci Dünya Harbi sonrasında büyük imparatorluklar son bulmuş ve birçok Ortadoğu toprağı da çoğunluğu dış etkenler vasıtasıyla devletleştirilmiştir. Irak'ın kaderi de bir dış etken olan İngilizlerce belirlenmiştir. Yüzyıllarca birçok etkin gücün hâkimiyeti altında yaşayan Irak toprakları hiçbir zaman milli veya mezhepsel bir devlete kaynaklık etmemiştir. Ayrıca sınırları da bu doğrultuda çizilmemiştir. İngilizlerden önce bölgeye hâkim olan birçok unsur bölgenin yaygın toplum düzenine uygun bir yönetim anlayışı benimsemiş, zaman zaman bölgede bu durumun değiştirilmesi yönünde adımlar atılmak istense de başarısız olunmuştur. İslam tarihi açısından vazgeçilmez olan toplum yapısı da İslam Devleti döneminde büyük ölçüde günümüzdeki haline benzer olarak şekillenen bölgenin demografik yapısı ve yaygın inanç sistemleri de yıllarca korunmuştur. İngilizler Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında işgal ettiklerinde bölgenin toplum yapısı olarak bir bütün teşkil etmediğini anlamışlar ve bölgede yapılacak çalışmaları da devletleştirmeyi kolaylaştırmak için ortak değerler üzerinden kurgulamışlardır. İngilizler bölgede her ne kadar kalıcı olmayı planlasalar da Irak coğrafyasında yaşayan unsurların çoğunluğunu Müslümanların oluşturması Hıristiyan bir dış faktörün tutunamayacağının kanıtı olmuştur. İngilizlerin bölgeyle bir bütün oluşturmadıkları manda yönetimleri uzun sürmemiş, yaşanan kısa süreli işgal döneminde de İngiliz yanlısı bir kesim oluşsa da bunlar da azınlık olmaktan ileriye gidememiştir. Irak toplumu istemedikleri bir dış etken aracılığı ile yönetildikleri dönemden dersler çıkarmışlar ve geleceklerini inşa ederken de bu birikimi kullanmışlardır. Manda döneminde ve sonrasında kurulan partiler Irak toplumunda parlamenter sitemin oluşmasına önemli katkılar yapmışlardır. Dönem dönem geçmiş alışkanlıkların da etkisiyle bir kişi ya da grubun yönetimde etkin olduğu dönemler yaşansa da demokratikleşmek için yapılan çalışmalar da sürdürülmüştür. Irak topraklarında yönetimde istikrarı engelleyen en önemli faktörü bölgenin farklı etnik gruplara, farklı dinlere ve farklı mezheplere mensup unsurları bir arada barındırması oluşturmaktadır. İşte Irak'ta cumhuriyetin inşasına kadar geçen sürecin aydınlatılmaya çalışıldığı bu çalışmada bölgenin kendi içinde ayrışmasına sebep olan faktörlere ve bölgenin yönetim anlamında yaşadığı dönüşüme yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler: Irak, Demokratikleşme, Cumhuriyet, I. Dünya Savaşı, İngiliz Mandası, Müslüman.
Ortadoğu'da otoriter rejimler
Ortadoğu siyasal coğrafyasının en belirgin özelliklerinden biri, uzun yıllardır bölgede hüküm süren dirençli otoriter rejimlerdir. Otoriter rejimler yalnızca güncel siyaset üzerinde değil, yürüttükleri politikalarla, bölgenin ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısı üzerinde de uzun erimli ve belirleyici etkilere sahiptir. Bu nedenle, Ortadoğu siyasetini ve toplumlarını anlayabilmek için, otoriter rejimlerin kaynaklarını ve işleyiş mekanizmalarını kavramak büyük öneme sahiptir. Bu tez, Ortadoğu'da otoriter rejimler üzerine akademik literatürün bir bilançosunu sunmayı hedeflemektedir. Otoriter rejimleri incelerken hangi kuramsal yaklaşımların benimsendiği, bu yaklaşımların literatüre olan katkıları ve sorunlu yönleri eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Böylece, Ortadoğu'da otoriter rejimleri uzun yıllar ayakta tutan kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal dinamikleri ana hatlarıyla ortaya koyabileceğime inanıyorum. Bu amaç doğrultusunda, ilk olarak, mevcut literatür otoriter rejimlerin kaynakları ve rejimlerin kendilerini sürdürme stratejileri bakımından iki ana başlık halinde sınıflandırılacaktır. Literatürün sınıflandırılması ve alt başlıklar halinde incelenmesinin ardından, son bölüm, otoriter rejimler nasıl incelenmeli sorusuna cevap arayan bir tartışmaya ayrılmıştır. Bu bölümde ilk olarak, son yılların yeni otoriteryanizm tartışmaları ele alınacaktır. Yeni otoriteryanizm çalışmalarının vaatleri ve sınırlılıkları ortaya konulduktan sonra, otoriter rejimleri siyasal iktidar perspektifinden okumanın, ana akım rejim çalışmalarının sıkıştığı dar formalist bakış açısını zenginleştireceği, siyasal rejimleri ortaya çıkaran toplumsal faktörleri ve rejimlerin maddi ve sembolik yaşam stratejilerini bütün veçheleriyle kavramamıza yardımcı olabileceği ileri sürülecektir. Burada, siyasal iktidar perspektifi olarak önerilen yaklaşıma, Pierre Bourdieu'nun alan teorisi ve Michael Mann'ın siyasal iktidar üzerine geliştirdiği kavramsallaştırmalardan hareketle varılmıştır.
İran ve nükleer silahlanma politikası
Nükleer silahlar ilk kez 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın bitirilmesi için kullanılmış, Soğuk Savaş dönemine damgasını vurmuş ve halen devletlerin güvenlik politikalarında önemini korumaktadır. Öte yandan, bu silahlara sahip olmanın meşruiyeti de dünyada başlı başına bir tartışma konusudur. Nükleer yayılmanın gerek dikey ve gerekse yatay boyutlarıyla devam etmesi ve devlet-dışı aktörlerin de bu silahlara sahip olmaya çalışması, uluslararası barış ve istikrarın korunmasında bu tür silahların kontrolünü ve nükleer yayılmanın önlenmesi çabalarını önemli kılmaktadır.Bu bağlamda İran gibi stratejik öneme sahip orta ölçekli bölgesel güçlerin nükleer silahlanma çabasında olması kuşkusuz Ortadoğu'daki güç dengesini ve güvenlik denklemlerini alt üst edici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. İran, nükleer güç olduğu takdirde Ortadoğu'daki gücünü ve nüfuzunu dramatik olarak arttırırken bölgede var olan nükleer silahlanma yarışına ivme kazandıracaktır. Diğer yandan bölgedeki [bu arada İran'ın] nükleerleşme çabaları askeri müdahaleyle önlendiği takdirde bölgede uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklar ve insani trajediler ortaya çıkacak ve dünyadaki Müslüman [Doğu]-Hıristiyan [Batı] gerginliği tırmanacaktır.Türkiye ise İran'ın bu çabalarından en ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. İran'ın nükleer güç olması Türkiye'yi askeri güvenlik bakımından yeni önlemler almaya yönelteceği gibi siyasal, ekonomik ve çevresel sorunlarla da yüzleştirecektir. Öte yandan ABD'nin [veya bir bölge ülkesinin] İran'ın nükleerleşme çabalarına yönelik olası bir müdahalesi de Türkiye için farklı düzlemlerde sorunlar doğurabilecek bir seçenek olacaktır.Anahtar Kelimeler: İran, Ortadoğu, Nükleer Silahlanma, Nükleer Yayılma, Nükleer Yayılmanın Önlenmesi, Nükleer Güçler, Soğuk Savaş, Nükleer Terörizm, Türkiye
Arap Birliği'nin, Orta Doğu ve bölge dengeleri üzerindeki etkisi (1945-2006)
Arap Birliği'nin kurulmasının etkileri, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi harekete dek geri götürülebilir. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki dönem, Batı ülkelerinde milliyetçi hareketlerle yayılan millileştirme eğilimleri, milletlerin etnolinguistik bir temelde tanımlanmasına yol açmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiş ve millileşmemiş toplumların millet olma talepleri ve eğilimleri artarak Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Daha sonra Arap Milliyetçileri, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa'nın sömürge yönetimlerine dâhil olmuşlardır. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa'nın mandası altında kalan Araplar, milliyetçi hareketlerinin amacını değiştirmiş ve bu kez manda yönetimlerine karşı tavır almıştır. Yedi ülke ve Filistinlilerin temsilcilerinin katıldığı İskenderiye Protokolü'yle Arap Birliği'nin temeli teşkil edilmiştir. Arap Birliği, 22 Mart 1945 tarihinde kurulmuş olup, o tarihten bu yana 22 üye ile faaliyetlerine devam eden siyasi bir örgüttür. Arap Birliği, kuruluşundan sonra birçok zorlukla ve birbirini takip eden olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu'nun ve Bölge dengelerinin, Arap Birliği'nin kuruluşundan 2006'ya dek incelendiği bu Tez içerisinde; Arap-İsrail Savaşları, Arap devletleri arasındaki çatışmaları, Amerika'nın Irak'a müdahalesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün kurulması gibi gelişmelerde Arap Birliği'nin işlevi incelenmiştir. Arap Birliği'nin Orta Doğu ve Bölge dengesi üzerindeki etkisi dikkat alındığında; Birlik'e üye devletlerin özel çıkarlarının ortak çalışma, birlikte hareket etme ve Birlik'in savunulması fikrini çürütecek neticeler verdiği görülmektedir. Ayrıca bu Tez Arap Birliği'nin yapısından kaynaklanan bu sorunlarının yapısal analizine de eğilmektedir. Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Ortadoğu, Arap Birliği, İskenderiye Protokolü, Diğer Hareketler.
Çin'in yükselişi ve güç dönüşümü tartışmaları: 21. yüzyılın başında değişen güç dinamikleri ve Türkiye
Bu çalışma, "Doğu" ile "Batı" arasındaki güç mücadelesini; güç geçişi, Çin'in yükselişi ve Soğuk Savaş sonrasının mevcut hegemonyası ABD nezdinde "Batı" ile verilen güç dönüşümü temelli "Doğu"nun mücadelesini incelemektedir. Uluslararası İlişkilerin iki ana akım teorisi, idealizm ve realizm çerçevesinde Çin'in yükselişi ve güç geçişine ilişkin özellikle hegemonik tartışmalara değinilmektedir. Çin'in yükselişiyle birlikte Uluslararası İlişkiler alanı Neorealizm, Neoliberalizm, Neomarksist ve hatta ilerisine giderek Asya Merkezli hegemonya ve hegemonik mücadele ile açıklamaktadır. Amacımız teorik tartışmanın çerçevesini sınırlamak için özellikle kötümser ve iyimser argümanlarla konuyu açıklamaktır. Çalışmanın ikinci bölümü; Çin'in Uluslararası İlişkilerdeki rolünü genel hatlarıyla özetlemekte, özellikle büyük güç politikalarına ve Çin'in yakın bölgesel komşularıyla ilişkilerine odaklanmaktadır. Bölgesel yaklaşımlardan Ortadoğu ve özellikle Arap olmayan ülkelerle ilişkisinde Çin ve Ortadoğu ile ilgili literatürün bir incelemesini sunmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümü, Çin'in Arap olmayan Ortadoğu ülkelerinden tarihi ve diplomatik ilişkileri olan Türkiye özeline odaklanmaktadır. Çin'in Ortadoğu politikalarının tarihsel arka planını dört farklı döneme ayırdığımızda karşımıza çıkan; (i)ideolojik dış politika, (ii)bağımsız dış politika arayışı, (iii)pragmatist dış politika ve (iv)aktif pragmatist dış politika, yapısı ile Çin'in aktivizmine odaklanarak konu aktarılmaktadır. Bu bağlamda, 21.yüzyılın şu ana kadar ki en büyük ve başarılı birliktelik vurgulu projesi Kuşak ve Yol ile orta koridor üzerindeki kilit ülke konumu, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik önemi günümüzde daha fazla artan Türkiye ile ilişkiler incelenmektedir. Bu kapsamda, örneğin; yükselen hegemonik güç Çin'in, Kuşak ve Yol ile Türkiye'ye bölgesel güç / bölgesel hegemonik güç olma fırsatını sunup sunmadığı soruları araştırılmaktadır.
Suriye iç savaşının Türkiye'nin Orta Doğu politikaları üzerine etkileri (2011-2016)
Arap Baharı ile Suriye'de olayların baş göstermesi üzerine Türkiye, başlangıçta Esad rejimi ile farklı düzeylerde birçok defa temasa geçmiş ve reform çağrılarında bulunmuştur. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, Esad rejiminin reformlar konusunda yavaş davranması ve halkına karşı uyguladığı şiddeti artırması sonucunda, iyi ilişkiler kurduğu Esad rejimini karşısına alarak, Suriye halkının yanında olmayı tercih etmiştir. Bu aşamadan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler kopmuştur. Türkiye'nin, Suriye'de yaşanan olaylar karşısında politikalarını muhaliflerden yana değiştirmesinin en büyük nedeni Arap Baharı'ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi Suriye'de de rejimin kısa süre içerisinde değişeceği beklentisi olmuştur. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) Suriye politikalarının başlangıçta benzer çizgide olmasına rağmen, Suriye iç savaşının ilerleyen dönemlerinde iki ülke arasında farklı bakış açıları geliştiği görülmektedir. ABD'nin askeri ve diplomatik olarak, Türkiye'nin güvenlik kaygılarına cevap verecek şekilde Suriye krizine müdahil olmaması hatta tam tersine"Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele" adı altında terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı Halkçı Koruma Birliklerine (YPG) silah ve mühimmat yardımı yapıp binlerce militanını eğitmesi gibi konular Türkiye'nin radikal kararlar almasına neden olmuştur. Suriye iç savaşın başlangıcında Türkiye ve Rusya farklı noktalarda bulunmuşlardır. Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen kopmasına neden olmuştur. Ancak ABD'nin değişen Suriye politikaları ve YPG'yi desteklemesi, bozulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin de hızlı bir şekilde düzelmesine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türkiye'nin ve İran ile ilişkileri, her ne kadar karşı kutuplarda yer alsalar da, hiçbir zaman kopma noktasına gelmemiştir. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yanı sıra barındırdıkları Kürt nüfus nedeniyle bölgedeki Kürt devleti oluşumuna karşı tavırları da benzerlik göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye'de devam eden krizden ekonomik, siyasi ve güvenlik açısından en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Suriye iç düzenindeki istikrarsızlığa paralel olarak, Türkiye de Suriye ile ilişkilerinde inişli ve çıkışlı, farklılıklar gösteren bir politika takip etmek durumunda kalmıştır. Türkiye'nin Suriye konusundaki bu faklı tutumları, Suriye krizine müdahil olan devletlerle ilişkilerine de etki etmiştir.
Siyasi yönleriyle İsrail tarihi ve Türkiye ile olan ilişkileri (1948-1967)
Orta Doğu, tarihin her döneminde sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik önemi nedeniyle dünyanın çekim merkezi konumunda olmuştur. Bu durum, tarih boyunca bölgede savaşların ve egemenlik mücadelelerinin yaşanmasına yol açmıştır. Yahudiler için, bu durumun nedenleri dini temellere dayanmakla birlikte, daha sonraları Siyonizm'in etkisiyle siyasi bir şekle de bürünmeye başlamıştır. Milliyetçilik akımıyla birlikte, milletleşme sürecini tamamlayan azınlıklar, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmeye başlarlarken, Osmanlı Yahudileri, Ermeni ve Rum toplumları gibi devlet aleyhine ayaklanma faaliyetleri içinde olmamışlardır. Ancak, antisemitizmin ve milliyetçiliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan Siyonizm, daha sonraları Batılı ülkelerin de desteğini arkasına alarak, İsrail'in kuruluşuna giden süreci başlatmıştır. Yahudiler, Türkiye Cumhuriyeti döneminde milli devletin bir parçasını oluşturmuşlar ve yurttaşlık temelinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Türkiye-İsrail ilişkileri, Türk dış politikasında önemli bir yer tutmuş ve İsrail'in dünya siyasetine dahil olduğu 1948 yılından beri inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Türk Hükümeti'nin İsrail'i devlet olarak tanıma sürecinde, Türklerle Yahudilerin köklü tarihsel geçmişleri, Türk toplumunun yapısı, Filistin'in ve Arap ülkelerinin de geleceği göz önünde bulundurularak dikkatli bir siyaset izlenmesine neden olmuştur. Türkiye, 1967 Arap-İsrail Savaşının başlamasıyla birlikte Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler karşısında Arap ülkelerinden yana bir tutum içinde olmuştur. Bu savaş, Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir dönüm noktasını teşkil ederken, gerek savaş sırasında, gerek savaş sonrasında Türkiye, Arap devletleriyle yakınlaşma çabası içinde olduğunu, bu ülkelere verdiği destek ile somut bir şekilde göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Dış Politika, İsrail, Orta Doğu, Siyonizm, Türkiye-İsrail İlişkileri
Ortadoğu'da su sorunu ve su güvenliği: IŞİD faktörü
Hayatın ana kaynağı olan su, doğadaki tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlak ihtiyaç duyulan bir maddedir. Bununla birlikte yeryüzünde farklı sebeplerle su toplumlar için bir sorun haline dönüşebilmektedir. Geçmişten günümüze dek gelen su sorunu nedenlerine baktığımızda en temelde; dünya nüfusundaki hızlı artış, kuraklık, küresel ısınma ve kirlilik yer almaktadır. Ortadoğu bölgesindeki su sorunu ise, bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar, su kaynaklarının su ihtiyacını karşılayacak miktarda olmaması gibi temellere dayanmaktadır. Türkiye ve Irak arasında yer alan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde sınıraşan su sorununa bağlı anlaşmazlıklar mevcuttur. Fırat ve Dicle nehirlerinin paylaşımlarında Türkiye ve Irak ihtilaf olup farklı görüşler ortaya atmaktadırlar. Bunun sonucunda bir uzlaşma yoluna varılamamış, Irak ve Türkiye arasındaki su sorunu bölgede yeni bir aktörün, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD),varlığıyla daha da karmaşık bir hale gelmiştir. Örneğin, IŞİD'in 2014 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Musul Barajı'nı ele geçirmesiyle baraj çevresinde yoğun çatışmalar yaşanmıştır. Bu çalışma, Türkiye ve Irak ilişkilerinde su sorununun tarihsel arka planına yer vererek, her iki ülkenin su paylaşımı konusunda kabul ettikleri tezleri inceleyip, bölgede 2013 ve sonrasında varlığını gösteren IŞİD'in bölgedeki su sorununa etkisini ele almaktadır. IŞİD'in ortaya çıkması yıllardır su sorunu yaşayan Irak için probleme farklı bir boyut katarken, diğer bir kıyıdaş ülke olan Türkiye'de Irak'taki bu çatışmalardan olumsuz olarak etkilenmektedir.
Büyükelçiliklerin işlevi ve Ürdün büyükelçilerinin Türkiye'ye ilişkin belli başlı yaklaşımları
Devletler ve diğer aktörler arasındaki etkileşimi ve iş birliğini inceleyen bir disiplin olan uluslararası ilişkiler dünya barışını, istikrarını teşvik etmek ve küresel zorluklara kolektif çözümler bulmak için gerekli olmuştur. Bu ilişkilerde büyükelçiler, devletlerarasındaki iletişimin ve diplomasinin kolaylaştırılmasında, ikili ilişkilerin geliştirilmesine katkıda bulunan yüzlerce anlaşma, protokol, sözleşme ve müzakerenin başlatılmasında oldukça önemli roller üstlenmişlerdir. Haşimi Ürdün Krallığı'nın bağımsızlığını elde ettiği tarih olan 1946'dan itibaren ortaya konulan dostane ilişkiler neticesi, 11 Ocak 1947'de Ankara'da Türkiye Cumhuriyeti ile Haşimi Ürdün Krallığı arasında "Dostluk Antlaşması" imzalanmış, bu antlaşma iki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına, büyükelçilik nezdinde temsil hakkına temel teşkil etmiş ve bugüne kadar devam eden diplomatik ilişkilerde yakın temas dönemini başlatmıştır. Cereyan eden gelişmeler ve verilen mesajlar her iki ülke ilişkilerinin sıkı bir şekilde birbirine bağlı olup, bu ilişkilerin dinî, kültürel, tarihi ve coğrafî faktörleri de içine aldığı ortaya konulmuştur. Çalışmada, evrenin özellikleri hakkında bilgi toplamak, kişileri, durumları ya da olayları tam ve doğru olarak betimlemek olan araştırma modeli esas alınmıştır. Araştırma, Haşimi Ürdün Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerinde Türkiye-Ürdün Dostluk Antlaşması'nın tarih ve diplomasi alanındaki etkilerini ve Haşimi Ürdün Krallığı'nın Türkiye'de görevlendirdiği büyükelçiler ve bu büyükelçiler temelinde uluslararası sistem içinde Türkiye Cumhuriyeti ile Ürdün arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamıştır.
ABD dış politika kararlarının oluşumunda enerji kaynaklarının rolü: Orta Doğu örneği
Dünyanın yaşam kaynağının temel taşlarından biri enerji kaynaklarıdır. İnsanoğlu varoluşundan günümüze kadar enerji kaynaklarından yararlanmıştır. Bu nedenle geçmişten günümüze kadar geçen süreçte insanların bitmek bilmeyen ve sürekli daha da artan ilgisini üzerinde toplamıştır. Hatta tarihte yaşanan birçok savaşın ve katliamların asıl nedeni olmuştur. Çünkü enerjiye sadece tarım ve sanayide değil, kültürel ve sosyal ihtiyaçların karşılanabilmesi için de gereksinim duyulmuştur. Bu nedenle de her daim bağımlılığın yanı sıra elde edilmesinin zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. Sanayi devrimiyle birlikte enerji öncelikle askeri ve sanayi alanında olmak üzere birçok alanda önemini arttırarak hissettirmiştir. Günümüzde ise ülkeler toplumsal refahını, ekonomisini ve sürdürülebilir kalkınmalarını olumlu yönde gerçekleştirebilme hedeflerini enerji ihtiyaçlarını karşılama yoluyla ulaşabilmekte ve dış politikalarını bu yönde şekillendirip, uygulamaktadırlar. Bundan dolayı dünya siyaseti enerji üzerine şekillenmekte ve yaşadığımız yüzyılda ülkeler arasında enerji kaynaklarına sahip olabilmek için büyük bir rekabet yaşanmaktadır. Bu çalışmada enerjinin ve enerji kaynaklarının ülke çıkarları açısından önemi vurgulanmış, enerji politikaları kavramı tanımlanarak uluslararası ilişkilerde enerjinin rolü ortaya konulmuş, ABD'nin dış politika stratejilerinin oluşumu ve bu dış politika stratejilerini belirleyen temel unsurlar ele alınarak bu politikaları şekillendiren enerji kaynaklarından petrol ve doğal gaz incelenmiştir. Bu bağlamda Orta Doğu bölgesinin zengin petrol yataklarının ABD çıkarları açısından önemine değinilmiştir. Çalışmada enerji kaynaklarının uluslararası arenada gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler açısından sosyal ve ekonomik refah düzeyinin yükseltilmesinde ve bu arenada söz sahibi olabilmek adına bu kaynağı vazgeçilemez bir nimet olarak gören ülkelerin başında ABD'nin geldiği savunulmaktadır. Orta Doğu'daki mücadelelere katılmak ve bu mücadeleleri kendi lehine çevirmek için çeşitli bahaneler üreterek binlerce kilometre uzakta bile olsa yine de bölge üzerinde söz sahibi olmaya çalıştığı, bölgenin yer altı zenginliklerinde hakimiyet kurmak, bölge üzerindeki sözde müttefiklerine yardım etmek ya da insan haklarının çiğnendiği, soykırımın yapıldığı gibi bahanelerin arkasına sığınarak kendi çıkarları doğrulusunda bölge üzerinde faaliyetlerini sürdürmekte olduğu ve bölgedeki tek büyük gücün sadece kendisi olması için adımlar attığı savunulmuştur. ABD'nin bölgedeki asıl amacının, koltuğa hangi başkan geçerse geçsin hiç fark etmeksizin hedeflerine ulaşmak ve enerji mücadelesinde rakip devletler karşısında kazanacağı kâr paylarını ve menfaatlerini en üst seviyeye taşımak olduğu ve bunu da Amerikan ulusunun çıkarları doğrultusunda yaptığı ve ilerisi içinde yapacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Enerji, Enerji Kaynakları, Dış Politika, ABD, Orta Doğu, Petrol.
Türkiye İsrail ilişkilerinde ABD etkisi: Konstrüktivist bir yaklaşım
Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in bağımsız bir devlet olarak sahneye çıktığı 1948'den bu yana inişli-çıkışlı bir seyir halindedir. Bu süreçte iki ülke arasında yaşanan olumlu veya olumsuz gelişmelere, ABD'nin kayıtsız kalmadığı görülmektedir. Zira İsrail, Amerikan dış politikasında öncelikli ve stratejik bir konuma sahiptir. İsrail'in güvenliği, ABD'nin Orta Doğu politikasını belirleyen en önemli unsurdur. Buradan hareketle, Orta Doğu'da İsrail ile sorun yaşayan ülkeler ve İsrail için tehdit oluşturan unsurlar, doğrudan veya dolaylı olarak karşılarında ABD'yi görmektedirler. Bu çalışmanın amacı, konstrüktivist bir yaklaşımla Türkiye-İsrail ilişkilerini Amerikan dış politikası ekseninde değerlendirmektir. Uluslararası ilişkilerde İsrail'e adeta kalkan olan ve İsrail'i Orta Doğu'ya yönelik dış politikasının merkezine yerleştiren ABD'nin koşulsuz İsrail desteğinin arkasında yatan sebepler, konstrüktivist bir yaklaşımla ele alınmıştır. ABD ve İsrail arasındaki özel ilişkinin bağları, konstrüktivizmin kilit kavramları olan söylemler, kültürler, kimlikler ve çıkarlar üzerinden ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Uluslararası ilişkilerde ABD'nin İsrail'i her anlamda koşulsuz destekleme politikasının ve Türkiye-İsrail ilişkilerinde ABD'nin İsrail yanlısı bir tutum sergilemesinin nedenleri, konstrüktivizmin "kimlikler çıkarları oluşturur çıkarlar da devletlerin dış politika tercihlerini şekillendirir" ana hipotezinden hareketle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu minvalde çalışmada dış politika çıktılarına bakıldığında gerek İsrail'in Orta Doğu'daki uygulamalarında gerekse Türkiye-İsrail ilişkilerinde ABD'nin İsrail yanlısı tutumlarının kökeninde konstrüktivist yaklaşımının yattığı savunulmaktadır. ABD'nin İsrail'in Gazze'ye yönelik operasyonlarını desteklemesi, BM nezdinde İsrail'in aleyhine alınacak kararları veto etmesi, İsrail'in Filistin topraklarındaki yerleşim faaliyetlerini desteklemesi, Golan Tepeleri'nin işgalinde İsrail'e arka çıkması, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve Amerikan Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıması Amerikan dış politikasındaki başlıca İsrail yanlısı uygulamalardır. ABD, diğer taraftan Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde de İsrail yanlısı bir dış politika izlemektedir. Türkiye, başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti'nin kurulmasına destek verirken, İsrail'in aksi yöndeki uygulamaları ve ABD'nin İsrail yanlısı tutumu ikili ilişkilerde kırılmalara yol açmıştır. Bununla birlikte ABD, Türkiye ile İsrail arasında yaşanan sorunlara, Davos ve Mavi Marmara gibi kriz meselelerine konstrüktivist bir anlayışla dâhil olmuştur. En nihayetinde, ABD'nin Türkiye-İsrail ilişkilerine olan yaklaşımının temel itibariyle Yahudi kimliğiyle benzer nitelikler taşıyan Evanjelist kimliğinden kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır.
Jeopolitik risk endeksi ve borsa endeksi arasındaki nedensellik ilişkisi: Ortadoğu örneği
Bu çalışmada aralarında Türkiye'nin de bulunduğu sekiz Ortadoğu ülkesinin(Birleşik Arap Emirlikleri, Filistin, Ürdün, Lübnan, Umman, Mısır, Katar ve Türkiye) 2004-2018 tarihleri arasındaki İnvesting.com web adresinden alınan borsa verileri kullanılarak, jeopolitik risk endeksleri ile borsa volatilitesi arasındaki nedensellik ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada her ülkenin günlük borsa getirileri kullanılarak aylık volatilitesi hesaplanmış ve ilgili aya denk gelen jeopolitik risk endeksi(GPR) ile tek yönlü ilişki analizi Toda- Yomamato nedensellik analiz yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda Katar, Filistin ve Ürdün ülkelerinin borsa volatilitelerinin GPR ile nedensellik ilişkisinin olduğu bilgisine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler; Volatilite, Jeopolitik Risk ve Toda- Yomamato Nedensellik Testi
Suretü'l Etrak Lede'l Arab "Arapların Gözüyle Türkler" kitabının tercüme ve değerlendirilmesi
Türk-Arap İlişkileri Türklerin İslamiyet'i benimsemelerinden çok daha öncelere dayanmaktadır. Özellikle Türklerin Müslüman olmalarıyla birlikte bu ilişkiler zirveye çıkmıştır. Selçuklular döneminde bu ilişkiler daha çok İslam dünyasını koruma temelli olmuş ve o dönem Abbasi-Selçuklu ilişkileri dikkat çekmiştir. Nihayi olarak Osmanlı Devletinin Mısır Seferinden sonra Arap Dünyası 1918 yılına kadar sürecek olan Türk egemenliği altında kalmıştır. Osmanlı Devletinin çöküşünden sonra Arap coğrafyası İngiliz kaynaklı yalancı özgürlük furyasına kendini kaptırsa da, esasında yeni kurulan Türk Devleti ve Mustafa Kemal Atatürk'ü kendisine özgürlük mihenk taşı olarak benimsemiştir. Zikredilen bu ilişki ağı tarihin her döneminde özellikle Arap bilginlerinin dikkatini çekmiş ve bu konu üzerine çok sayıda eser kaleme almışlardır. Burada tercümesi yapılan eser de bunlardan birisidir. Iraklı tarihçi, hukukçu ve siyaset bilimci İbrahim DAKUKİ, bu eserinde Türk-Arap ilişkilerini başlangıcından 1999 yılına kadar her yönüyle ele almıştır. Eser özellikle Osmanlı'nın son dönemlerinden 1999 yılına kadar olan süreçteki Türk-Arap İlişkilerine olabildiğince tarafsız bir bakış açısıyla sergilemeye çalışmıştır. Anahtar kelimeler: Türk-Arap İlişkileri, Türkler, Araplar, Ortadoğu, İbrahim Dakuki
Sınıraşan su sorunu ve güvenlik olgusu: Orta Doğu örneği
Su canlıların yaşaması için en önemli doğal kaynaktır. Su, aynı zamanda medeniyet demektir. Çünkü ilk uygarlıklar su kaynaklarının olduğu yerlerde gelişmiştir. Su sanılanın aksine aslında kıt bir kaynaktır. Tarım ve sanayi alanında artan kullanımı, iklim değişikliği, artan nüfus ve ülkelerin su konusundaki politikaları su sorununa neden olmaktadır. Ortadoğu coğrafi açıdan kurak bir iklime sahiptir ve suya en çok ihtiyacı olan bölgelerden biridir. Küresel aktörlerin bölgede ki etkisi ve siyasi istikrarsızlık su sorununu karmaşık hale getirmiştir. Dünya üzerinde birden fazla ülke sınırından geçen akarsular yani sınıraşan sular aktörler arasında su paylaşım ve kullanım sorunlarına neden olabilir. Orta Doğu Bölgesi özellikle sınıraşan suların paylaşımı ve kullanımından kaynaklanan uyuşmazlıkların yaşandığı bölgelerdendir. Bu durum bölge ülkelerinin geleceği için endişe uyandırmaktadır. Su, ekonomik, stratejik ve güç unsuru olarak ülkelerin güvenliği açısından günümüzde daha da önemli hale gelmiştir. Sınıraşan Su Sorunu Ve Güvenlik Olgusu: Orta Doğu Örneği isimli bu tez çalışması su sorununun dünyada en çok yaşandığı bölgelerden biri olan Orta Doğu Bölgesi ve bölgede olabileceği öngörülen özellikle sınıraşan sulardan kaynaklı çatışmaların neden sonuç ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır ve araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Ortadoğu bölgesi stratejik, ekonomik açıdan olduğu kadar siyasi açıdan da geçmişten günümüze hep gündemde olmuştur. Dünyada suya en çok ihtiyaç duyan bölgelerdendir. Karmaşanın bitmediği bölgede su artık petrolden daha önemlidir. Sonuç olarak Orta Doğu'da sınıraşan sulardan kaynaklanan uyuşmazlıklar devam ederse gelecek yıllarda bölgede su savaşlarına neden olabileceği değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Su, Sınıraşan Su, Orta Doğu, Nehir, Güvenlik
Selective media coverages of Trump's Middle East plan
In this study, the 45th President of the U.S., Donald Trump's "Middle East" plan, which is claimed to aim to find a solution to the Israeli-Palestinian conflict and is named the "Deal of the Century", is discussed. The study aims to reveal the differences in the handling of the news by two different broadcasters, the websites of TRT World and Al Arabiya English news channels. While determining the working range, the news on 28 January 2020, when the plan was announced, and the news on the next day were examined. In the research, analysis was tried to be made based on van Dijk's Critical Discourse Analysis method. By examining the Critical Discourse Analysis, a general framework was drawn regarding the broadcasters' approach to the plan in line with the foreign policies of their own countries. It was determined that TRT used a discourse against Trump's "Middle East" plan in line with the views of the Turkish public and the foreign policy of the government, but Al Arabiya defended the plan with a very clear discourse, which the Saudi Arabian government supported, albeit with contradictory, vague and open-to-interpretation sentences. It has been determined that media organizations produce discourse in line with the policies, interests and ideologies of the structures that control and finance them.
The role of the British and American actors in the Middle East peace process (1967-2020)
Palestine as a geopolitically important location in the world has been focus of the Western countries since the 19th century. The rise of colonial struggles between the Great Powers in the 20th century has led them to latch onto Palestine, and develop their ambitious strategies for regional governance. The Jewish immigrations accelerated after the Balfour Declaration by Britain in 1917 and the establishment of Israel 1948 have caused endless conflict in the region. The initial focus of the study is first to gather evidence regarding the historical background of the Israeli-Palestinian conflict and analyze the peace plans on Palestine-Israel conflict after the World War II. The study later evaluates the role of the British and American actors, in the Middle East peace process between 1967-2020. Third, the discussion focuses on some of the critical junctures in the peace process: UN Security Council Resolution 242 in 1967, Camp David Accords in 1978, Oslo Agreement in 1993, Camp David Summit Meeting in 2000, Taba in 2001, Geneva Accord in 2003, and lastly the Trump Peace Plan in 2020. The study focuses on the explanation and interpretation of past events based on available materials. Therefore, the analysis applies "Historical Research Method" in order to comprehend complex nuances, communities, concepts, events, and even thoughts and ideas of the past that have an impact on the present. The results of the research reveals that the development of the problem has been largely based on the way the regional and global powers have been involved in the issue. Compared to regional states, global powers, especially Britain and the USA, have been more decisive in the course of events since they had a greater impact on the past, present and future of the problem. Despite the involvement of various actors in the peace process, the solution of the Palestinian issue still remains uncertain. Britain as the root cause of the Palestinian issue due to the Balfour Declaration has been actually concerned about the protection of its regional interests rather than a sustainable peace since the beginning of the process. Similar to Britain, other Western powers such as the United States and France have failed to produce stable and consistent policies towards the peace process since they have primarily given weight to their own interests. The course of event in the Israeli-Palestinian conflict demonstrates that peace and cooperation plans have not solved the conflicts in the past, nor do they offer hope today.