Diabetik nefropatiler
53 theses under this subject heading
Diyabetik nefropatili hastalarda serum apelin düzeyleri ve tiyol / disülfit dengesi ile albüminüri arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabet hastalarında apelin, dinamik tiyol / disülfit dengesi ve albüminüri düzeylerinin ölçülmesi, ölçülen parametrelerin karşılaştırarak hastalık patogenezinde oynadığı rolün incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla çalışmaya 87 tip 2 diyabetes mellitus (DM) tanılı hasta ile cinsiyet ve yaş aralığı eşitlenmiş 24 kişi, sağlıklı kontrol grubu olarak dahil edildi. Tüm bireylerden sabah açlık kanları serum ve plazma tüplerine alındı. Örnekler daha sonra 4000 devirde 10 dk santrifüj edildikten sonra serum ve plazmaları porsiyonlandı ve -80°C saklandı. Plazma örneklerindeki total ve native tiyol testleri Erel ve ark. tarafından geliştirilen kolorimetrik yöntemle çalışıldı. Disülfit düzeyleri hesaplandı. Hemogram ve HbA1c tam kan örneklerinde çalışıldı. Biyokimya parametreleri (Glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, bikarbonat, sodyum, potasyum, klor, fosfor, alkalen fosfataz, albümin, total protein, ürik asit, spot idrarda albümin ve kreatinin) düzeyleri spektrofotometrik yöntemle otoanalizörde ölçüldü. C-reaktif protein (CRP) düzeyleri nefelometrik yöntemle çalışıldı. Serum parathormon, 25-(OH) vitamin D ve ferritin düzeyleri ölçüldü. Glomerüler filtrasyon hızı (GFH) düzeyleri kreatinin bazlı CKD-EPI formülüne göre hesaplandı. Apelin düzeyleri ise ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi ve tartışıldı. Bulgular: Çalışma sonucunda diyabetik hasta grubunda native ve total tiyol düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (her ikisi için p=0.001). Buna karşın hesaplanan disülfit düzeyleri hasta ve kontrol grubu arasında benzer olarak bulundu (p=0.182, p=0.119). Serum apelin düzeyleri diyabetik hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.001). Native tiyol, total tiyol ve apelin düzeyleri ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu. Native tiyol, total tiyol, apelin düzeyleri ile glukoz, HbA1c ve albüminüri arasında anlamlı ve negatif yönde yüksek bir korelasyon bulundu. Bunun yanında, native tiyol, total tiyol, apelin düzeyleri ve GFH ile anlamlı ve pozitif yönde yüksek bir korelasyon gösterdi. Disülfit ile yaş ve GFH arasında korelasyon saptanmadı. XI Sonuç: Dinamik tiyol düzeylerinin kolorimetrik ölçümü rutin klinik biyokimya laboratuvarlarında kolayca uygulanabilir olması ve kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda hastalık şiddeti ile ilişkisi nedeniyle bir belirteç olarak hastalığın tanısına ve takibine katkı sağlayabilir. Apelin / APJ sistemi diyabet ve komplikasyonlarının patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenle, hayvanlarda ve hatta insanlarda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dinamik tiyol / disülfit dengesi, Apelin, Diyabetik nefropati, Mikroalbüminüri, Diyabetes mellitus
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı çocuklarda renal elastografi değerlerinin sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması
Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı, diyabetik nefropatisi olmayan çocukların non-invaziv bir method olan shearwave elastografi ile ölçülen shear dalga SWVları (SWV) değerlerini , sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılmayı amaçladık. Çalışmaya Amerikan Diyabet Derneği tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre Tip 1 DM tanısı (HbA1c > %6,5, açlık kan şekeri ≥ 126 mg/dl, tokluk kan şekeri ≥ 200 mg/dl) almış 18 yaşından küçük, ancak Diyabetik Nefropati (DN) tanısı almamış normoalbüminürik, kreatinin değerleri, ve glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) yaşına göre normal sınırlarda olan 30 hasta ve klinik laboratuvar bulguları normal olan 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Tüm hastalara ve sağlıklı gruba shear wave elastografi incelemesi yapıldı. Her iki böbrek parankiminin üst, orta ve alt zonundan ROI yardımıyla metre/saniye birimiyle değerler elde edildi. Her zondan üçer adet olmak üzere her böbrekten toplam dokuz adet SWV ölçümü yapıldı ve bu ölçümlerin her iki böbrek için ortalamaları hesaplandı. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. (p>0,05).Sağlıklı grupta sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,91 ± 0,38 m/s,2,14 ± 0,41 m/s olarak saptandı. Hasta grupta ise sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,99 ± 0,24 m/s, 2,06 ± 0,34 m/s, olarak saptandı. Bu sonuçlara göre sağ ve sol böbrek SWV değerleri ortalamasında hasta grup ile sağlıklı grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. (p>0,05). Buna göre çalışmamızda DN olmayan Tip 1 DM hastalarıyla sağlıklı kontrol grubun elastografi değerleri benzer olarak bulundu. Kronik bir hastalık olan Tip 1 DM hastalığında kronik komplikasyonu olan DN'nin gelişimi tanı aldıktan sonraki ortalama 5-15 yıl içinde başlamaktadır. Biz yaptığımız çalışmada erken evrede diyabetik çocuklarda elastografi değerlerini normal relatif hasta olmayan populasyonla farklı bulmadık. Bu sonuçlarda bize elastografinin sonuçlarının önemli olabileceğini göstermiştir. Erken evrede hastalığın takibinde ve ileri evre ayırımında böbreklerin etkilenip etkilenmediğini belirlemek açısından ve gerekli önlemleri almak için elastografi kullanılabiliceğni düşünüyoruz. Ancak bu çalışmanın ileri evre hastalığı bulunanlarda da devam etmesi gerekmektedir. Çalışmamızın gelecekte renal elastografi konusunda yapılacak daha kapsamlı ve kontrollü çalışmalara yol göstereceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabete Mellitus, Elastografi, Diyabetik Nefropati
Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda mikroalbuminüri düzeyi ile mikro RNA ilişkisinin incelenmesi
Diyabetik nefropati kronik böbrek hastalığının en önemli nedenidir. Diyabetik nefropati zemininde gelişen kronik böbrek hastalığı yaşam kalitesinde bozulma ve azalmış yaşam beklentisi ile ilişkilidir. Böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastaları tespit etmeye yönelik basit laboratuvar testlerinin yaygın olarak kullanılabilmesine rağmen, hastalar hastalığın geç dönemlerinde tanı alabilmektedir. Yakın zamana kadar böbrek fonksiyonundaki düşüşü yavaşlattığı gösterilen tek ilaç sınıfı anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri ve anjiyotensin reseptör blokerleriydi. Son yıllarda kullanımda olan sodyum glukoz kotransporter 2 inhibitörleri ile yapılan çalışmalar sonucunda renal olumlu etkiler gösterdikleri tespit edilmiştir. Çalışmamızda diyabetik nefropatisi olan hastalarda miRNA let 7a, miRNA 25 ve miRNA130b'nin dapagliflozin tedavisi öncesi ve sonrası alınan kan örneklerindeki düzeylerinin analizi yapılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrasında araştırılan miRNA'ların düzeylerinde anlamlı fark görülmesi halinde, diyabetik nefropatinin tedavisinde ve takibinde kullanılabilecek invaziv olmayan bir biyobelirteç olarak kullanılabileceği ve tedavide bir terapötik hedef olarak değerlendirilebileceği düşünülmüştür. Çalışma sonunda elde edilen veriler ışığında dapagliflozin tedavisi öncesi ve sonrası 2.ay hasta serumlarında miRNA let 7a, miRNA 25 ve miRNA130b değerleri arasında anlamlı fark olduğu tespit edilmiştir. Dapagliflozin tedavisi öncesi ve sonrası bakılan idrarda mikrototal protein ve mikroalbuminüri düzeyleri arasında anlamlı fark tespit edilmesine rağmen miRNA düzeyleri ile anlamlı bir korelasyon tespit edilememiştir. Diyabetik nefropatili hastalarda dapagliflozin kullanımının mikroalbuminüri üzerindeki olumlu etkisinin diyabetik nefropatiyle alakalı miRNA değişiklikleri ile ilişkisinin daha net aydınlatılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir.
Tip 2 diabetes mellitus'lu hastalarda nefropati ile ilişkili miRNA değişikliklerinin değerlendirilmesi
Diyabetik nefropati, prevalansı ve mortalitesi artan diabetesmellitusun en ciddi mikrovasküler komplikasyonlarından biridir. Günümüzde böbrek fonksiyonu, albümin atılım hızı ve glomerüler filtrasyon hızı hesaplanarak değerlendirilmektedir. Diyabetik nefropatinin erken teşhisi, böbrek fonksiyonlarını iyileştirmede ve ilaçlarla hastalığın ilermemesini geciktirmede önemli bir role sahiptir. Böbrekle ilişkili yapısal değişiklikleri karakterize edebilen biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda birçok hastalığın patogenezinde ve tanısında kullanılan mikrornalar tanımlanmıştır. Çalışmamızda retrospektif olarak sodyum glukoz kotransporter 2 inhibitörü olan dapagliflozin kullanan hastaların diyabetik nefropati ile ilişkili mikrornalar üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Diyabetik nefropati tanısı alan ve dapagliflozin kullanan 47 hastanın tedaviden sonraki 60.günde tedavi öncesine göre miRNA 21, miRNA 141 ve miRNA 377 düzeylerinde istatiksel anlamlılıkta azalma tespit edilmiştir (p<0.05).İncelenen mikRNA düzeyleri ile serum glukoz, hbA1C değeri, mikroalbüminri ve mikrototal protein düzeyleri arasında istatiksel bir anlamlı fark saptanmadı.
Hafif ve orta düzey diyabetik nefropati tanılı hastalarda sodyum glukoz transporter-2 inhibitörlerinin kemik mineral metabolizma belirteçlerine etkisi
Giriş ve Amaç: Sodyum glukoz transporter 2 inhibitörleri proksimal tübülden glukoz geri emilimi inhibe ederken aynı zamanda natriürez ve osmotik diürezi sağlamaktadır. Renal tübüler etki mekanizması göz önüne alındığında dapagliflozinin kalsiyum ve fosfat metabolizmasını potansiyel olarak değiştirebileceği, serum magnezyum, fosfat ve parathormon düzeyinde küçük artışlar yaptığını öne sürülmüştür. Bu çalışma SGLT-2i'lerinden dapagliflozinin, evre 2-4 kronik böbrek hasarı (KBH) hastalarında kemik mineral metabolizması, vasküler olaylar ve inflamasyonda rol oynayan fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23), hidroksiprolin, osteoprotegerin (OPG) ve sklerostin isimli belirteçlere olan etkisini araştırmayı amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Nefroloji polikliniğine ayaktan gelen 80 hasta randomize edilerek SGLT-2i tedavisi başlananlar (grup 1) ve mevcut antidiyabetik tedavisi devam edenler (grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, kreatinin, üre, eGFH, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, fosfor, magnezyum, tam idrar tahlili, hemogram, kemik metabolizma belirteçlerinden serum FGF-23, sklerostin, OPG, hidroksiprolin düzeyi kaydedildi. 12 haftalık takip sonrası 2 grubun parametreleri ve grup 1'in başlangıç ve son değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Dapagliflozin grubunda başlangıç HbA1c (p=0,0001) ve kreatinin (p=0,007) değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. Başlangıçta ürik asit seviyesi açısından bir fark yok iken üçüncü ayın sonunda dapagliflozin kolunda ürik asit düzeyi anlamlı olarak daha düşük bulundu(p=0,004). Başlangıçta iki grupta FGF-23 ve sklerostin açısından fark yok iken üç ayın sonunda dapagliflozin kolunda bu iki değer anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,009 ve p=0,004). OPG ve hidroksiprolin düzeyleri açısından ise iki grup arasında fark saptanmadı(sırasıyla p=0,09 ve p=0,88). Dapagliflozin grubunda tedavi öncesi ve üç ay sonra bakılan OPG, FGF-23 ve sklerostin seviyelerinde anlamlı bir düşüş gözlendi (hepsinde p=0,0001), hidroksiprolin düzeyindeki gerileme ise anlamlı bulunmadı (p=0,104). Sonuç: KBH morbidite ve mortalitesi yüksek, erken tanı oranı düşük, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Diyabetik nefropatiye bağlı KBH'de morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Birçok klinik çalışma ile kardiyovasküler sonlanımlar ve KBH progresyonu üzerinde oldukça olumlu etkileri gösterilmiş olan SGLT-2i'lerinin bu etkilerini hangi mekanizmalar ile gösterdiği tam olarak açıklanamamıştır. Yine KBH hastalarında kemik mineral bozuklukları oldukça önemli bir morbidite nedenidir ve SGLT-2i'lerinin bu soruna etkisi tam net değildir. Çalışmamızda KBH'de görülen inflamasyon, vasküler kalsifikasyon gibi durumların patogenezinde yer alan kemik belirteçlerinden FGF-23, sklerostin ve OPG seviyelerinin dapagliflozin tedavisi sonrası anlamlı olarak gerilediğini gözlemledik. Bu sonuç SGLT-2i'lerinin kardiyovasküler olumlu etkilerinin hangi mekanizmalarla meydana geldiği konusunda bir ipucu sağlayabilir ve bundan sonraki çalışmalar için bir dayanak noktası oluşturabilir. Anahtar kelimeler: SGLT-2i, osteoprotegerin, FGF-23, sklerostin, hidroksiprolin
Diyabetik nefropati hastalarinda anti insülin anti vücut tespiti
Among the leading causes of illness and death worldwide, diabetes mellitus (DN) ranks high. It has not yet been established what causes diabetic nephropathy. Only 30–40% of diabetic people will show signs of nephropathy. The objective of this study was to provide such estimates for DN and the presence of insulin antibody levels in the blood of patients DN, where samples were collected from 29 females, 44 men, and 30 healthy people (≥ 75 years of age). Our study was on insulin resistance and the formation of insulin antibody complex that is associated with kidney nephron destruction which is known as diabetic nephropathy. We detected no significant level of anti-insulin antibodies among these patients because our patients were not affected by autoimmune disease. Results: The study showed a positive correlation between Anti-Insulin Ab and serum creatinine, with microalbumin of DN patients (r: 0.284, P<0.01) (r: 0.398, P<0.01), respectively. The study showed a strong positive correlation of blood urea, serum creatinine, albumin/creatinine ratio, and HbA1c with anti-insulin antibodies in DN patients (r: 0.617, P<0.01), (r: 0.567, P<0.01), (r: 0.288, P<0.01), (r: 0.816, P<0.01) respectively. It can be concluded that the current study confirms the high prevalence of CKD in T2DM.there is no significant value in anti-insulin antibodies among diabetic nephropathy patients.
Investigation of myloperoxidase activity and neutrophil-to-lymphocyte ratio as prognostic markers of inflammation in patients with diabetic nephropathy in Al-Diwaniyah city
Diabetic nephropathy (DN) is a common complication in diabetics, chronic inflammation also plays an important role in the development, and progression of T2DM. Recent evidence suggests that the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) affects the development and acceleration of some diabetic complications. The aim of this study is to investigate the relationship between the neutrophil/lymphocyte ratio and the present level of diabetic nephropathy (DN). In the present study, it has been found that serum levels of glucose and the rate of MPO concentrations were higher in T2DM patients. Patients with nephropathy presented higher MPO levels that correlate positively with the albumin/creatinine ratio. In addition, nephropathic patients showed increased (NLR) which was accompanied by, a rise in levels of the proinflammatory cytokine tumor necrosis factor-alpha (TNF-a), and the adhesion molecule E-selectin. Furthermore, MPO levels were positive, correlated with DN. The result of present study leads to the hypothesis that T2DM induces oxidative stress, an increase in MPO levels, leukocyte-endothelium interactions, and that these effects correlate with the development of nephropathy. 2021, 88 pages Keywords: Myeloperoxidase, Neutrophil-to-lymphocyte, Inflammation, Diabetic nephropathy, Type 2 diabetes
Diyabetik nefropatide oksidatif stres ile serum inflamatuar durumunun korelasyonu
This study investigates the interaction between DN, inflammatory status, and oxidative stress. As well as the effect of oxidative stress biomarkers on patients with DN. The study population was 87 participants (Patients = 57, HCs = 30), the patients were divided into three stages (3, 4, and 5) based on the GFR values; according to (MDRD) equation. The current study showed that Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), and Tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels were elevated in all stages of disease progression as compared with healthy controls. When compared the increased levels of ADP, MDA, and TNF-α, we observed that the levels of ADP and MDA was higher increased compared to the slight increase in TNF-α. Where TNF-α considered an inflammatory state that leads to increased levels of ADP. Through the study of receiver operating characteristics curve analysis (ROC curve) the results have been showed that ADP and MDA have a high AUC in all stages (3, 4, and 5). While TNF-α was in lower AUC in all three stages. The results of the current study indicate that ADP can be considered as a good indicator to diagnosis in early stage of disease development, since it is an anti-inflammatory who's increased due to the presence of inflammatory cells represented by TNF-α. MDA is also considered as a good indicator of the progression of diabetic nephropathy, which explains the association of oxidative stress with DN.
Estimation of human erythropoietin and visfatin serum levels and their relation with nephropathy development in type 2 diabetic patients
The much more frequent cause of diabetic nephropathy is type 2 diabetes. The glomerular filtration rate (GFR) decreases due to type 2 diabetic nephropathy, and protein excretion in the urine (especially albumin) increases. As a result, end-stage renal failure takes hold. Microalbuminuria is present in people with diabetes, those with a GFR less than 60 (mL/min/1.73m2), and those with severe DKD. The case-control study included 180 volunteers undergoing medical follow-up at Salah El-Din General Hospital; they have divided into two groups, the foremost group of 60 T2DM patients without nephropathy and the second group of 60 T2DM patients with nephropathy. In the Control group, T2DM without nephropathy patients, and T2DM with nephropathy patients, the results of EPO, VF, and other biomarkers showed a statistically significant difference was found between control vs. each patients groups and between the first patients group vs. second patients group (p-value ≤ 0.001) for each variable separately, and Erythropoietin correlated negatively with microalbuminuria, ACR, and HbA1c, respectively, and VS correlated positively with HbA1c. In conclusion, Erythropoietin & Visfatin rises in patients with T2DM without nephropathy, and Visfatin increases in T2DM with nephropathy patients while EPO starts to decrease in the same category. Keywords: Type 2 diabetes mellitus, Diabetic nephropathy, Erythropoietin, Visfatin
Relationship between preptin serum level and other biochemical parameters in Iraqi diabetic nephropathy patients
As a chronic metabolic illness, diabetes mellitus impacts glucose, fat, and protein metabolic processes. Here, we looked at preptin levels as well as other biochemical variables. Iraqi diabetes mellitus was researched for the link between these values. As the condition progressed into middle age, it became more prevalent among those in their forties and fifties. Our research found no variations in weight or height that were statistically significant. Preptin levels were found to be higher in diabetics, indicating that it plays a crucial function. As a result, more research on this topic is warranted. Diabetic individuals have lower quantities of trace elements in their bloodstreams compared to the general population. Despite statistical disparities, the lipid profile's total cholesterol level had no diagnostic value despite its importance and the fact that it was altered by the other indicators. The levels of urea and creatinine not effect. As for GOT and GPT also not effect, but the HbA1c and FBG changed this is normal because they are considered diagnostic parameters for diabetes mellitus patients. This leads us to conduct future studies on larger groups of patients to ensure its role in diabetes mellitus patients.
Investigation of diabetic nephropathy and its risk factors with type 1 and type 2 diabetes patients in Karbala city
The purpose of this study was to investigate the prevalence of diabetic nephropathy and its risk factors in Karbala, Iraq. Examine 148 participants (in which was 77 (52.02 % men) and 71 (47.97 % women) participants, from these participants was 108 (72.97 %) patients with Diabetic. There was diagnosed in 19 (12.83) patients with diabetic nephropathy in which 13 (68.42 % men) and 6 (31.57 % women). While healthy group (Controls group) was 40 (20.02 %) . ADA and DN clinical diagnosis were utilized to distinguish different forms of diabetes and classified into T1DM, DN and T2DM. The study indicated that sugar greatly affects patients, which leads to their transformation into diabetes accompanied by nephropathy. According to our study statistics, the most important risk factors for diabetic nephropathy in the population of diabetic nephropathy in Karbala include length of diabetes, serum creatinine, neuropathy, high RBS, age over 45, hyperlipidemia, HbA1c, and insulin hormone, in that order, among others. Type 1 diabetes risk factors include high serum creatinine, neuropathy, high RBS, hyperlipidemia, and low serum HDL, but type 2 diabetes risk factors are limited to long-term diabetes, age above 45 years, and men gender in women over 45 years.
Diyabetik nefropatili hastalarda vitamin D tedavisinin proteinüri üzerine etkisi
Amaç: Diyabetik neftropati son dönem böbrek yetmezliğinin majör nedenlerindendir. Proteinüri glomerüler hasarın derecesini göstermekle birlikte hastalığın son dönem böbrek yetmezliğine gidişini hızlandırmaktadır. Bu çalışmada diyabetik nefropatili hastalarda tedaviye vitamin D eklenmesinin proteinüri, lipid ve glukoz metabolizmasına etkileri araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji polikliniklerinde Diyabetik nefropati tanısıyla takip edilen 30 hasta alındı. Aktif enfeksiyonu, kalp yetersizliği, kontrolsüz hipertansiyon, serum kreatinin >2 mg/dL olmayan ve kan şekeri yönünden stabil olan hastaların tedavilerinde hiçbir değişiklik yapmadan kontrendikasyon yoksa vitamin D 800 İ.Ü/gün eklendi. Tüm takip boyunca hastaların fizik muayeneleri kaydedildi. Kan basıncı, vücut ağırlığı izlendi. Çalışma başlangıcında (period [P] I), 3 aylık vitamin D tedavisinin sonunda (P II) ve vitamin D kesildikten 3 ay sonra (P III) kan şekeri, HbA1C, BUN, kreatinin, Na, K, Ca, P, total protein, albumin, total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, trigliserid, günlük proteinüri ölçümleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 7'si ACE inhibitörü, 7'si ARB, 7'si ARB+ACE inhibitörü kullanıyordu. 9 hasta antihipertansif almamakta idi. PI (Başlangıç)'den PII (Vitamin D tedavisi ile)' ye göre; HbA1C, serum albumin, total protein, vitamin D ve kalsiyum değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PTH, günlük proteinüri ve mikroalbüminüride istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (PTH için p:0,017, günlük proteinüri için p: 0,011 ve mikroalbüminüri için p: 0,064). PII'den (Vitamin D tedavisi ile) PIII'e göre (Vitamin D tedavisi kesildikten 3 ay sonra); serum albumin, total protein, vitamin D ve kalsiyum düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı idi. PTH, günlük proteinüri ve mikroalbüminüride artış istatistiksel olarak anlamlı idi (PTH için p= 0,012; günlük proteinüri için p=0,016; mikroalbuminüri için p=0,03). Günlük proteinüri >0,5 gr olan hastalarda proteinürinin azalması yönünden vitamin D daha etkili idi. Kan lipidlerinde LDL dışında değişiklik saptanmadı. Tedavi sırasında hafif hiperkalsemi dışında advers olay gelişmedi.Sonuç: Diyabetik nefropatili hastalarda tedaviye eklenen vitamin D (800 İ.Ü/gün)'nin istatistiksel olarak önemli oranda proteinüriyi azalttığı ve buna paralel olarak serum albumin düzeyini artırdığı saptandı. Mikroalbuminüride azalma gözlendi (p=0,064). Kan basıncı, böbrek fonksiyon testlerinde, lipid düzeylerinde değişiklik gözlenmedi. Ancak vitamin D'ye bağlı PTH düzeyinde baskılanma, hafif hiperkalsemi ve HbA1C düzeylerinde önemli artış saptandı. Açlık kan glukozu ve vücut kitle indekslerinde istatistiksel önemli değişiklik saptanmadı. Antihipertansiflerle vitamin D etkisi değişmedi. Vitamin D kesildikten sonra proteinüri, mikroalbuminüri ve HbA1C dahil tüm parametreler başlangıç değerlerine döndü. Sonuç olarak diyabetik nefropatili hastalarda, antiproteinürik etkisi nedeni ile Vitamin D tedavide bir seçenek olabilir diye düşünüldü.Anahtar Sözcükler: Diyabetik nefropati, proteinüri, vitamin D.
Çocukluk çağı tip 1 diyabetli hastalarda erken nefropati ve endotel disfonksiyon bulguları
Diyabetes mellitus erken kardiyovasküler hastalık için bir risk faktörüdür. Tip 1 diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarının hastalık süresi ile arttığı bilinmektedir. Tip 1 DM'da vasküler hastalık, hastalığın süresini ve kronik metabolik bozuklukların ciddiyetini yansıtmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diyabetin süresi ile mikroalbüminüri, vasküler endotelyal büyüme faktörü, angiopoietin 2, arteriyel sertlik ve yaşam içi kan basıncı izlemi (YİKBİ) gibi mikrovasküler komplikasyon belirteçleri arasındaki ilişkiyi analiz etmektir. Çukurova Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji polikliniğinde Tip 1 DM tanısıyla takipli 40 çocuk ve 40 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı: Diyabetin başlangıcından itibaren 5-9 yıl süre geçen 20 çocuk DM-1 grubuna, diyabet başlangıcından itibaren 10 yıl ve üzerinde süre geçen 20 çocuk DM-2 grubuna dahil edildi. Bütün çocukların 24 saatlik idrar mikroalbumin atılımı, HbA1c düzeyi, böbrek fonksiyon testleri, lipid profili kaydedildi. Tüm çocuklara aynı zamanda 24 saatlik kan basıncı izlemi yapıldı ve ELISA testi kullanılarak Ang-2 ve VEGF düzeyleri ölçüldü. Arteriyel sertlik, Vicorder cihazı kullanılarak nabız dalga analizi (Pulse Wave Analizi) ve nabız dalga hızının (Pulse Wave Velocity) ölçülmesi ile değerlendirildi. Ultrasonografik bir cihaz olan Acuson kullanılarak karotis intima kalınlığı değerlendirildi. 24 saatlik idrar mikroalbumin atılımı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında daha yüksekti ( p değerleri sırasıyla 0.037, 0,006). HbA1c değerlerinde DM-1 ve DM-2 grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Gece, gündüz ve 24 saatlik sistolik, diastolik ve ortalama kan basıncı z skorları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0.001). Sistolik ve diastolik kan basıncı yükleri (>% 30) kontrol grubuna göre DM-1 ve DM-2 gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu. Ortalama IMK kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında yüksek değildi. Karotis distenbility, elasticity RAW ve SDS, stifness RAW ve SDS için gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında nabız dalga hızı DM-2 grubunda daha yüksekti (p=0.02). VEGF düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında yüksek olarak bulundu (p <0.001). Ang-2 düzeyleri kontrol grubuna göre DM - 2 grubunda yüksek olarak bulundu (p < 0.001). Ang- 2 düzeylerinde DM-1 ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p <0.5). DM-1 ve DM-2 grupları arasında Ang-2 seviyelerinde önemli fark vardı (p=0,017). Ang-2 ve 24 saat idrar mikroalbumin atılımı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Bu çalışmada, diyabetik hastalarda hipertansiyonun tespiti ile yüksek VEGF ve Ang-2 düzeyleri mikrovasküler komplikasyon başlangıcını ve endotel hasarını göstermektedir. 24 saatlik idrarda mikroalbüminüri ve yüksek kan basıncı, bu çocuklarda diyabetik nefropatinin belirleyicileri olabilir. Diyabetik çocuklarda mikrovasküler komplikasyonun azaltılması için sıkı glisemik kontrol gereklidir. Anahtar kelimeler: Tip 1 Diyabetes Mellitus, mikrovasküler komplikasyonlar, Ang-2, VEGF
Üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastanesi olarak diyabetik hasta populasyonunda glisemik kontrol ve kronik komplikasyon sıklığının araştırılması
Giriş ve amaç: Bu çalışmada 3. basamak olarak hastanemize başvuran tip 2 diyabetik hastaların glisemik kontrol durumunu görmek ve kronik komplikasyon sıklığını araştırmak amaçlanmıştır. Bu şekilde tedavi etkinliğini değerlendirmek ve metabolik kontrol hedeflerine ulaşmak için uygulamalarımızı güncellemeyi hedefledik. Bu durumun hastaların yaşam kalitesini ve süresini arttırmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 01/06/2018 ve 01/08/2018 tarihleri arasındaki dönemde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğine başvuran daha önceden takipli toplam 351 diyabetik hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastaların yaş, cinsiyet ve bilinen ek hastalıkları sorgulandı; diyabet tipi ve almakta olduğu tedavi kaydedildi. Diyabetik hastalardan rutin olarak istenen tetkiklerden cbc, üre, kreatinin, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, hemoglobin A1c (HbA1C), total-, LDL-, HDL kolesterol ve trigliserid değerleri, tam idrar tahlili, spot idrarda kreatinin,mikroalbumin ve mikrototalprotein düzeyleri retrospektif olarak incelenmiş ve kaydedilmiştir. Hastaların eşlik eden hastalıkları (hipertansiyon, hiperlipidemi, kalp hastalığı, inme) sorgulandı ve tedavisi kaydedildi. Mikrovasküler komplikasyonlar (retinopati, nefropati, myopati) ve makrovasküler komplikasyonlar (aterosklerotik kalp hastalığı, periferik arter hastalığı,svo varlığı) açısından hasta sogulandı ve kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hasta sayısı toplam 351 kişiydi.Hastaların %59,0'ınınkadın, %41,0'ının erkek cinsiyette olduğu saptandı.%7,1'i tip 1 diyabetli, %92,9'u tip 2 diyabetli hastalardan oluşmaktaydı.HbA1c değerleri ve AKŞ değerlendirildiğinde ortalama HbA1c değeri %8,2 olarak saptandı. Hedef HbA1c değerine ulaşan hasta oranı %35,3'di. Hastaların hedef açlık kan şekerine ulaşma oranı %26,8 olarak tespit edildi. Hastanın hipertansiyon tanısı, süresi ve tedavisi kaydedildi. Toplam hipertansif hasta oranı %35,9 olarak saptandı. Hipertansif hastaların %92,9'ü tedavi almakta olup %7,1'i tedavi almamaktaydı. Kadın hastalarda hipertansiyon varlığı erkek hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi(p=0,001).Kadınların %43,0'ında hipertansiyon varlığı bulunurken erkeklerin %25,7'sinde hipertansiyon saptandı. Hastaların hiperlipidemi tanısı ve almakta olduğu tedavisi sorgulandı.HDL Kolesterol düşüklüğü %51,6;LDL Kolesterol yüksekliği %89,5 ve TG yüksekliği %66,1 oranında saptandı. Retinopati varlığı hastanın yakın zamandaki muayenesinden ve hastanemizdeki uzman göz doktoru tarafından muayene sonucu oluşturulmuş ve kaydedilmiştir. Hastaların %28,2'sinde retinopati varken, %71,8'inde yoktu. Retinopatisi bulunanların %92,9'unda nonproliferatif retinopati bulunmaktayken, %7,1'inde proliferatif retinopati bulunmaktaydı. Diyabetik nefropati oranı için spot idrarda albümin/kreatinin oranına bakıldı ve hastaların %28,8'inde albüminüri saptanırken, %71,2'sinde albüminüri görülmemiştir. Albüminürisi bulunan hastaların %79,2'sinde mikroalbüminürisi bulunurken, %20,8'inde makroalbüminüri bulunmaktaydı. Mikrovasküler komplikasyonlar ve makrovasküler komplikasyonlar kaydedildi ve oranına bakıldı.Hastaların %20,2'sinde koroner arter hastalığı saptanmışken, %79,8'inde koroner arter hastalığı bulunmamaktaydı. Araştırmaya dahil edilen diyabetli hastaların %51,6'sında polinöropati bulunurken %48,4'ünde bulunmamaktaydı. Hastaların %26,8'i sigara kullanmaktayken,%73,2'si sigara kullanmamaktaydı. Erkek hastalarda sigara Hastaların %49,8'i oral antidiyabetik kullanırken,%49,3'ü insülin kullanmaktaydı. Tip 1 diyabetli hastaların tamamı(%100) insülin kullanırken, tip 2 diyabetli hastaların %53,7'si oral antidiyabetik, %45,4'ü insülin kullanmakta olup %0,9'u ilaç kullanmamaktaydı.İnsülin kullanan hastaların %52,6'sı bazal bolus insülin, %27,7'si karışım insülin, %19,7'si de bazal insülin kullanmaktaydı. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmamızda da görüldüğü gibi diyabetik hastalarda metabolik kontrol hedeflerine ulaşamayan hasta oranı hala yüksektir. Önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet ve komplikasyonlarının önlenmesi ve azaltılması için ulusal ve yerel karar vericiler düzeyinde istek ve kararlılık sağlanmalı; diyabetik hasta eğitimi ve düzenli takibi aksatılmadan yapılmalıdır
Diyabetin vasküler komplikasyonlarının, insan göbek kordon dokusu ve wharton jölesi mezenkimal kök hücre sayılarına etkileri
Diyabetes Mellitus (DM) insülin eksikliği veya etkisizliği sonucunda kan şekerinin regüle edilememesine bağlı olarak, metabolizmanın ve dokuların etkilendiği, akut ve kronik komplikasyonların eşlik ettiği, metabolik bir hastalıktır. Günümüzde diyabetin pek çok çeşidi tanımlanmış olup; her bir çeşidinde hastalık mekanizmasında ve dokuların hastalıktan etkilenmesinde farklılıklar olmaktadır. Yüksek kan şekerinin direkt olarak dokularda hasarlayıcı etkisinin; indirekt olarak da gelişen hipoksi ve kronik vasküler hasara bağlı perfüzyon azalmasının dokuları etkileyen temel mekanizmalar olduğu bilinmektedir. Gebelik öncesinde başlayıp, nefropati, retinopati gibi kronik komplikasyon gelişmiş bir gebe ile gebeliği sırasında diyabet hastalığı oluşmuş bir gebenin, bebeklerinin farklı klinik tablo sergilediği görülmüştür. Göbek kordonu bağ dokusunun (Wharton Jölesi) mezenkimal kök hücreler açısından zengin olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda daha önceden diyabet hastası olup, vasküler komplikasyon olarak nefropati gelişmiş (VK-PGDM) 7 gebe, gebeliği sırasında diyabet tanısı almış olan (GDM) 7 gebe ve herhangi bir hastalığı bulunmayan (Kontrol) 7 gebeden doğum sonrası alınan göbek kordonları kullanıldı. Bu dokulara; H-E, Masson Trikrom ve PAS boyaları uygulanarak ışık mikroskobik değerlendirmesi yapıldı. Wharton Jölesinden enzimatik sindirme metodu ile buradaki kök hücreler izole edildi. Mezenkimal kök hücrelerde (+) olduğu bilinen CD73, CD90, CD105, (-) olduğu bilinen CD45 ve CD34 kokteyl belirteçleri kullanılarak flow-sitometri cihazı ile sayıları tespit edildi. Ayrıca yine aynı belirteçler kullanılarak mezenkimal kök hücreler immünohistokimyasal boyama ile görsel açıdan değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda; göbek kordonu çapının GDM grubunda artmasına rağmen VK-PGDM grubunda azalmış olduğu; göbek kordonu arter duvar kalınlıklarının GDM ve VK-PGDM'de belirgin olarak artmış olduğu bulunmuştur. Wharton Jölesi mezenkimal kök hücrelerinin ise GDM'li grupta artarken VK-PGDM'li grupta belirgin olarak azaldığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Göbek Kordonu, Wharton Jölesi, Mezenkimal Kök Hücre, Gestasyonel Diyabet, Pregestasyonel Diyabet
Diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi
Amaç: Diyabetin hem dünya hem de ülkemizde yaşam tarzı değişikliğinden dolayı hızla artış gösteren ve hastanelerde yatış sürelerini artıran birçok komplikasyona yol açan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Diyabetin her komplikasyonun ciddi tedavi gerektirmesi ve sonucunda hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmesi ve birçok komplikasyonun geri dönüşü olmadığı gözlemlenmektedir. Bu komplikayonların en önemlilerinden bir tanesi de diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropatiye bağlı proteinurinin erken tedavi edilmesi hayati organ fonksiyonlarında bozulmayı yavaşlattığı için oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda mevcut proteinurisi olan ya da sonradan proteinuri saptanan hastaların proteinuri nedeninin araştırılması ve erken tedavi edilmesinin öneminin anlaşılması gerekmektedir. Proteinurinin mortalite üzerine etkisi birçok çalışmada gösterilmiştir fakat bizim çalışmamızda sadece diyabetik hastalar yönelik proteinurinin mortaliteye katkısnın gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2015-2021 yılları arasında nefroloji polikliniğine başvuran 80 kişi den oluşmaktadır. Hastaların hastane sistemine kayıtlı olan dosyasından labaratuar değerlerine, klinik tanılarına ve kullandığı ilaç bilgileri gibi veriler kullanıldı.. Hastaların dosyasından laboratuar kan değerlerine (Üre, Kreatin, Gfr, Ürik Asit, Sodyum, Potasyum, Magnesium, Kalsiyum, Fosfor, Albumin, Total Protein, Parathormon, Ferritin, TSH, LDL, Hba1c) spot idrar (Spot Protein, Spot Mikroalbumin) ve 24 saatlik idrar değerlerine (İdrar Klirensi, Mikroprotein, Mikroalbumin) bakıldı. Bu çalışmada hastaların hastane sistemine kayıtlı dosya bilgilerinden ve öbs kayıtlarından alınan bilgiler doğultusunda son 6 yıl içerisinde gerçekleşmiş olan ölümlerin ölüm tarihleri ve ölüm nedenleri ile ilgili bilgiler kullanıldı. Analizlerin tümü SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: çalışmamız toplam 80 kişiden oluşmaktadır 6 yıl içerisinde 20 hastamızı öldüğünün 60 hastamız sağ idi. Ölen 20 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 1561,205 mg/gün,24 saatlik idrar mikroalbumin ortalması 435,630 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortaması 133,2742 mg/dl iken sağ olan 60 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 2142,502, 24 saatlik idrar mikroalbumin ortalaması 544,907 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortalaması 156,4824 mg/dl olarak hesaplandı. Sağ olan hastalarımız proteinuri miktarı ölen hastalarımızdan daha yüksek olduğu görüldü ve istatistiksel olarak diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi anlamlı viii bulunamadı (p>0.05). Bunun üzerine 24 saatlik idrarda bakılan mikroprotein değerine göre 1000 mg/gün, 2000 mg/gün ve 3000 mg/gün olmak üzere 3 gruba ayırdık. Bu gruplar da bakılan mikroprotein değerinin üzerinde ve altında olan hastalar arasında mortalite olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda bakılan diğer parametrelerden mortaliteyi etkileyen faktörler yaş (p=0,001), albümin (p=0,043) ve Ferritin (p=0,001) olarak bulundu. Yaşın 1 birim (1 yaş) artması mortalite riskini %14.8; ferritinin 1 birim artması mortalite riskini %1.5 oranında artırmaktadır. Buna karşılık albüminin 1 birim artması mortalite riskini yaklaşık %96 (p=1 - 0.043 = 0.957) oranında azaltmakta olduğunu saptadık. Sonuç: Proteinurin mortalite üzerine etkisi olan çalışmaların ve literatürlerin aksine diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi gösterilememiştir. Ancak diyabetik proteinurisi olan hastalarda hemoglobin ve albümin miktarında azalmanın ve ferritin değerlerinin artışı mortalite üzerine etkisi olduğu için bu hastaların tedavisi düzenlenirken bu değerlere dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Proteinuri, mortalite, albümin, diyabetik nefropati.
Tip 2 diyabetli hastalarda apelin 13 seviyelerinin nefropati varlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tip 2 diyabetes mellitusta (DM) böbrekler erken dönemde hasar görmeye başlayabilir ve diyabetik nefropati (DN) gelişebilir. Literatürde diyabetik hastalarda böbrek hasarını ve hastalığın progresyonunu gösteren birçok labaratuvar parametresi mevcut olmasına rağmen, çelişkili sonuçlar mevcuttur. Apelin; adipoz dokudan salgılanan, peptid yapıda bir hormondur. Hayvanlarda diyabetik nefropati ve apelin düzeyi ile ilgili literatürde birçok çalışma mevcutken, insanlarda yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Biz bu çalışmada DN'li hastalarda apelin-13seviyesi ile hastalığın ciddiyeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Vaka-kontrol metodu ile yapılacak olan arştırmamıza 01/ Nisan/ 2019 - 01/ Eylül/ 2019 tarihleri arasında endokrinoloji poliklinik ve servisi ile nefroloji polikliniğine başvuran hastalar arasından; 30 sağlıklı gönüllü birey ile tip 2 DM tanısı olan 120 hasta dahil edildi. Bütün hastalardan ön kol antekübital venden 4 cc venöz kan örneği alındı, rutin labarauvar parametreleri ve apelin-13 düzeyi çalışıldı. Spot idrarda mikroalbumin/kreatinin oranları hesaplandı. Diyabet öyküsü olmayan hastalar sağlıklı grup (grup 1) olarak belirlendi. Diyabetik olanlardan; kreatinin değeri normal olan ve spot idrarda mikroalbümin değeri <30 mg/gün altında olan hastalar grup 2, 30-300 mg/gün olanlar grup 3, >300 mg/gün olanlar grup 4 olarak belirlendi. Kreatinin değeri yüksek (>1.1 mg/dl) olan ve mikroalbumin düzeyi>300 mg/gün olan hastalarda grup 5 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 30 sağlıklı gönüllü birey ve 120 tip 2 diyabetli hasta alındı. Açlık kan glukozu grup 1'de anlamlı oranda düşük saptandı (p<0.001). Üre, kreatinin, potasyum, ürik asit değeri diğer gruplara göre grup 5'te anlamlı oranda yüksek, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) değeri anlamlı oranda düşük saptandı (herbiri için p<0.001). Albumin değeri grup 5'te anlamlı oranda düşük (p=0.032), fosfor (p=0.002) ve HDL (p=0.007) anlamlı oranda yüksek saptandı. Hemoglobin A1c, mikoralbumin/kreatinin ve HOMA-IR değerleri grup 1'de anlamlı oranda düşük saptandı (herbiri için p<0.001). Apelin-13 düzeyi ise grup 4 ve grup 5'te anlamlı oranda yüksek saptandı (p<0.001). Apelin-13 ile GFR arasında negatif korelasyon saptandı (r= -0.286, p=0.003). Apelin-13 ile HOMA-IR (r=0.309, p=0.009) ve mikroalbumin/kreatinin arasında pozitif korelasyon saptandı(r=0.296, p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda diyabetik nefropatili hastalarda, nefropatinin derecesinin artışı ile birlikte apelin-13 düzeyinin arttığı tespit edilmiştir.
IGA nefropatili hastalarda böbrekte glukokortikoid reseptör ekspresyonunun klinik gidişteki rolü: Tek merkez deneyimi
Amaç: IgA nefropatisinde birincil tedavi olarak kullanılan glukokortikoidler etkilerini hücre içi glukortikoid reseptörlerine bağlanarak göstermektedir. GCR ekspresyonunun bazı hastalıklarda steroid cevabının derecesi ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, IgAN'li hastalarda steroidlere yanıt ile Glukokortikoid reseptör (GCR) ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2002-2019 yılları arasında klinik ve böbrek biyopsisi ile primer IgA nefropatili ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğinde takipli 110 hasta alındı. GCR ekspresyonu; hastaların böbrek doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Hasta kayıtlarından tanıdan itibaren 1 yıllık sürede hasta takipleri ve tedavileri kayıt edildi. Steroid tedavisinin biyopsi tanısından itibaren böbrek fonksiyonu ve proteinüriye etkisi değerlendirildi. Bulgular: GCR boyanma oranına göre demografik ve laboratuvar verileri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi. Hastaların GCR boyanma oranı ile MEST skoru karşılaştırıldığında; mezengial proliferasyon M0 olanlara göre M1 olanlarda GCR pozitifliği 33 (%41,8) olup istatiksel olarak anlamlı artmış bulundu. Tanı anında; sistolik ve diyastolik kan basıncının, beyaz küre ve nötrofil sayısının, PTH, BUN, kreatinin, ürik asit, potasyum, magnezyum, total kolesterol, LDL düzeylerinin, MCV, Mentzer indeksinin, biyopside skleroz oranının yüksek olması, total protein düzeyi ve eGFR değerinin düşük olması kötü prognostik faktörler oarak saptandı. M1 dışında GCR boyanma oranlarına göre hiçbir parmetrede farklılık saptanmadı. Sonuç: IgA nefropatili hastalarda glukokortikoid reseptör aktivasyonunu gösteren GCR boyanma oranı ile prognoz arasında bir ilişki bulunmadı. GCR boyanması yüksek olanlarda M1 daha yüksek idi. Kötü prognoz olarak belirlenen başlangıçta yüksek proteinüri, düşük eGFR ve yüksek kan basıncı olan hastalarda MEST skorlarından E, S ve T daha yüksek idi. IgA nefropatisinde tedavide veya klinik gidişte GCR ekspresyonun etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, glukokortikoid reseptörü, steroid
Fransız sahil çamı (pinus maritima) ekstresi'nin yüksek yağ içerikli diyet ve düşük doz streptozotosinle diyabet oluşturulmuş sıçanlarda etkinliğinin araştırılması
Bu projenin amacı, Fransız sahil çamı (FSÇ) kabuğu ekstresinin, yüksek yağlı diyet (YYD) ve düşük doz streptozotosinle (STZ) tip 2 diyabet modeli oluşturulan sıçanlardaki etkinliğinin araştırılmasıdır. Tip 2 diabetes mellitus (Tip 2 DM), çağımızın en hızlı büyüyen epidemik hastalıkların biri olup, insülin direnciyle karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. DM'un başlıca komplikasyonları arasında, kardiyovasküler komplikasyonlar, nöropati, retinopati, nefropati ve vasküler patolojiler bulunmaktadır. Diyabete bağlı artmış oksidatif hasar, oluşan komplikasyonlarda önemli rol oynamaktadır. DM'taki morbitide ve mortalitenin başlıca nedeni kardiyovasküler bozukluklardır. Diyabetik nefropati ve bunun sonucunda gelişen böbrek yetmezliği de, diyabete bağlı morbitide ve mortalitenin ana nedenlerinden birisidir. Mevcut tedavi yaklaşımları ise, böbrek yetmezliği gelişimini engellemede yetersiz kalmaktadır. Öte yandan, FSÇ ekstresi, biyoflavonoidlerin bir karışımı olup, esas olarak oligomerik proantosiyanidinleri (OPS) içerir. OPS'nin birçok antioksidanlar içerisinde, en güçlü serbest radikal yakalayıcı ajanlardan biri olduğu bildirilmiştir. Bu bitkisel ekstrenin, diabetes mellitus üzerine yararlı etkileri de birkaç deneysel ve klinik çalışmada rapor edilmiştir. Bu çalışmada, diyabet oluşturmak amacıyla, 4 hafta süreyle YYD ile beslenen sıçanlara düşük doz intraperitoneal STZ enjeksiyonu (35 mg/kg) uygulandı. Deney hayvanları rastgele olarak; kontrol grubu (standart diyet), YYD grubu, YYD ve STZ ile indüklenen diyabetik gruplara ayrıldı. Ayrıca, diyabetik gruplar da alt gruplara ayrıldı: Bu gruplara 4 hafta süreyle oragastrik olarak; serum fizyolojik (SF, diyabetik kontrol) veya metformin (300 mg/kg/gün, pozitif kontrol) veya farklı konsantrasyonda (10, 50 ve 100 mg/kg/gün) FSÇ ya da FSÇ ekstresi (50 mg/kg/gün) ile (300 mg/kg/gün) metformin kombinasyonu verildi. Çalışma sonunda, sıçanların serumlarında, açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserid, HbA1c, üre, kreatinin, C-reaktif protein (CRP), serum nitrit/nitrat ve malondialdehid (MDA) düzeyleri tayin edildi. Ayrıca, sıçanların böbrek örneklerinde, lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak MDA düzeyi ölçüldü. Sıçanların torasik aortalarında endotel fonksiyonunun belirlenmesi amacıyla, endotele-bağımlı gevşeme yanıtları değerlendirildi. İlave olarak, pankreas ve böbreklerde histopatolojik değerlendirmeler yapıldı. FSÇ ekstresi, diyabetik sıçanlardaki artmış olan açlık kan şekeri, HbA1C ve HOMA-IR değerlerinde anlamlı iyileştirme göstermiştir. Serum CRP ve MDA değerleri ve böbrekte MDA düzeyleri diyabetik sıçanlarda artmış olup, istatistiksel olarak anlamlı farklılık sadece serum MDA düzeyleri için bulunmuştur. Tedavi uygulamaları ise, artmış olan bu parametrelerde azalmaya neden olmuştur. Pankreas ve böbrek histopatolojisi üzerine yapılan çalışmalarda da, diyabete bağlı gelişen hasar üzerine tedavi uygulamalarının olumlu etkileri tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda elde edilen olumlu etkiler, FSÇ ekstresinin, diyabetin komplikasyonlarının önlenmesi amacıyla, tek başına ya da diğer antidiyabetik ilaçlarla kombine olarak kullanılmasına katkı sağlayabilir.
Tip 1 diyabetes mellitus'lu çocuklarda tek plazma örnekleme ve gama kamera yöntemi ile glomerüler filtrasyon hızının hesaplanması
Bu çalışmada Tip 1 DM tanılı hastaların böbrek fonksiyonlarını tek plazma örnekleme ve gama kamera yöntemleriyle glomerüler filtrasyon hızlarını hesaplayarak değerlendirmeyi ve iki yöntemi karşılaştırmayı amaçladık. DM'da erken dönemlerde glomerüler hiperfiltrasyon saptandığı ve bu durumun diyabetik nefropati gelişimini hızlandırdığı bildirilmektedir. Çalışmaya dahil edilen ve Tip 1 DM tanı süresi 3 ay ile 18 yıl arasında değişen 36 hastada 2. saatteki dağılım hacmini gösteren tek plazma örnekleme yöntemi ile gama kamera yöntemi (Gate's) karşılaştırıldığında iki yöntem arasında tutarlılık %66.7 kappa değeri 0.314 ve p 0.034 olarak bulunmuştur. 130 ml/dk/m2'nin üzeri hiperfiltrasyon olarak değerlendirildiğinde 120.dk'da alınan tek plazma örnekleme yönteminde (vücut yüzey alanı düzeltmesi yapılmış) hastaların %75'inde; gama kamera yönteminde (Gate's) ise %56 oranında hiperfiltrasyon saptanmıştır. Diyetteki protein miktarının azaltılması filtrasyon basıncını korumak için önerilir. Gama kamera yönteminde Tonnesen formülü ile hesaplanan böbrek derinlikleri arttıkça GFR'nin azaldığı görülmüştür. Vücut yüzey alanı (BSA) ile normalize edilmiş Gate's analizi ile bulunan GFR arasında negatif yönde bir ilişki mevcuttu. Vücut yüzey alanı (BSA / m2) ile yağsız vücut kitlesi (LBM / kg) arasında lineer bir ilişki bulunmaktadır. İnsülin dozları (U/kg) ile tek plazma örnekleme ve gama kamera yöntemleriyle hesaplanan GFR değerleri arasında negatif yönde bir ilişki vardı. İnsülin dozları ile tek plazma örnekleme yönteminde saptanan GFR değerleri arasında bulunan pearson korelasyon katsayısı – 0.543 ve p = 0.01 idi. İnsülin dozları ile normalize edilmiş Gate's GFR değerleri arasında bulunan pearson korelasyon katsayısı – 0.461 ve p = 0.005 idi. Her hastadan doğrulama için ikişer plazma örneği alınmıştı. Bu plazma sayımlarından elde edilen GFR değerleri arasında (Rho = 0.833 ve p = 0.0001) bir ilişki mevcuttu. Yani her iki örnekleme arasında tutarlılık vardı. Mümkün oldukça iki yöntemi birlikte kullanarak daha fazla ve ayrıntılı bilgi sahibi olabiliriz. Ayrıca Tip 1 DM'da diyabetik nefropati gelişmesi beklenmeksizin rutin olarak böbrek fonksiyonlarınının değerlendirilmesi hastanın kliniği için gerekli bilgileri sağlayacaktır.
Deneysel diyabetik nefropati modelinde Apigenin'in mezanjiyal gata-3 ekspresyonu ve PDGFR-B/NFxB sinyal yolağı üzerine etkileri
Diyabetik nefropati (DN), diyabetin en sık görülen mikrovasküler komplikasyonu olup diyaliz gerektiren son dönem böbrek yetmezliğinin de (SDBY) en sık rastlanan nedenidir. Çeşitli tedavi stratejileri geliştirilmesine rağmen, şu ana kadar DN için etkili ve işlevsel bir tedavi protokolü bulunamamıştır. Yapılan çalışmaların birçoğunda, birden fazla koruyucu etkiye sahip flavonoidlerin DN'yi hafifletebileceği gösterilmiştir. Bazı meyvelerde ve sebzelerde bol miktarda bulunan bir flavonoid olan Apigenin'in anti-enflamatuvar, antioksidan ve antikanser gibi farklı farmakolojik etkiler gösterdiği bilinmektedir. DN non-immün bir hastalık olarak kabul edilmesine rağmen, yapılan çalışmalar immünolojik ve enflamatuvar mekanizmaların DN patolojisinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Diabetes Mellitus (DM) kaynaklı hipergliseminin neden olduğu mezanjiyal hücre proliferasyonu, DN'nin belirleyici bir özelliği olup, mezanjiyal proliferasyonda yer alan mekanizmaları anlamak klinik açıdan önemlidir. Bu nedenle, bu çalışmada, ilk defa, Streptozotosin (STZ) enjeksiyonuyla indüklenen deneysel DN modelinde Apigenin'in mezanjiyal hücre proliferasyonu üzerindeki etkisi GATA bağlayıcı protein 3 (GATA3), Platelet kökenli büyüme faktörü reseptör-β (PDGFR-β) ve Nükleer faktör-kappa B (NFκB) ekspresyonları üzerinden değerlendirildi. Kırk iki adet erkek Wistar cinsi sıçan, diyabet oluşturulmayan ve herhangi bir işlem yapılmayan kontrol grubu, diyabet oluşturulmayan ve 4 hafta boyunca sadece serum fizyolojik verilen sham grubu, diyabet oluşturulmayan ve 4 hafta boyunca Apigenin alan Api grubu, diyabet oluşturulmayan ve 4 hafta boyunca bir NFκB inhibitörü olan Pyrrolidine dithiocarbamate (PDTC) alan PDTC grubu, tek doz STZ enjeksiyonuyla DN modeli oluşturulan DN grubu, diyabetin oluştuğu deneyin üçüncü gününden itibaren 4 hafta boyunca Apigenin alan DN+Api grubu ile DN modeli oluşturulan ve DN modeli oluşturulan ve sakrifikasyondan 4 saat önce PDTC verilen DN+PDTC grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Bütün gruplardan elde edilen böbrek doku ve kan serum örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal, moleküler biyolojik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. DN grubunda GATA3, PDGFR-β ve NF-κB ekspresyonlarının arttığı, DN+Api ve DN+PDTC gruplarında ise ekspresyon seviyelerinin belirgin olarak azaldığı bulundu. Mikroskobik incelemelerde, DN grubunda glomerüllerde mezanjiyal proliferasyona bağlı olarak diffüz ve nodüler glomerüloskleroz, fibrozis, tübüler hücrelerde ve renal cisimciklerde şiddetli dejeneratif değişiklikler izlenirken, Apigenin tedavi grubunda bu DN kaynaklı renal hasarın azaldığı gözlendi. İlginç olarak çalışmamızda, Apigenin tedavisi uygulanan gruba göre PDTC uygulanan grupta PDGFR-β ekspresyonunun etkili bir şekilde azalması, PDGFR-β ile NFκB arasında feedback mekanizmasının olduğunu düşündürdü. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde, DN durumunda PDGFR-β/NF-κB üzerinden ekspresyonu artan GATA3'ün ve NF-κB'nin, Apigenin tedavisiyle ekspresyonunun azaldığı, böylece mezanjiyal proliferasyonun ve enflamasyonun baskılandığı düşünüldü. Apigenin tedavisi ile birlikte glomerüloskleroz ve fibrozisin etkili bir şekilde azaldığı ve bu yolla renal iyileşmeyi de sağladığı, dolayısıyla DN'de mezanjiyal proliferasyonu azaltıcı anti-glomerülosklerotik terapötik bir ajan olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldı.
Diyabetik nefropati modeli oluşturulmuş sıçanlarda Bongardia Chrysogonum'un etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile indüklenerek oluşturulan diyabetik sıçan modelinde, diyabetik nefropati oluşturularak böbrekler üzerinde Bongardia chrysogonum'un etkisi incelendi. Çalışmada Wistar Albino cinsi 40 adet erişkin erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar; kontrol grubu (K) , B. chrysogonum verilen grup (B), diyabet oluşturulmuş grup (D) ve diyabet oluşturulduktan sonra tedavi amaçlı B. chrysogonum verilmiş grup (DB) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. D ve DB gruplara intravenöz olarak 45 mg/kg STZ verildi. Bir gün sonra sıçanların idrarına bakıldı, sarı striplerin yeşile dönüşmesiyle ve glikometre ile de kan şeker düzeylerine bakılan sıçanlardan 300 mg/dl üzeri değerler diyabet kabul edildi. B ve DB gruplarına 5 hafta boyunca her gün 3 gram tartılarak hazırlanan B. chrysogonum infüzyonu gavaj ile verildi. Her hafta ağırlıkları ölçüldü. Glikometre ile kan şeker düzeyleri ölçülerek kaydedildi. 5 haftanın sonunda DB grubunun D grubuna göre kan şeker düzeyinin önemli ölçüde düştüğü gözlendi. Daha sonra sıçanlar ketamin (90mg/kg)+ksilazin (3mg/kg) anestezi verilerek böbrekleri alındı. Histopatolojik inceleme sonucunda D grubunun böbreklerinde glomerül bazal membran kalınlaşması, mezengiyal hücre artışı gözlemlendi. DB grubu sıçanların böbrekleri ile K grubunun böbreklerinde benzer histopatolojik bulgular olduğu görüldü, Periyodik asit Schiff (PAS) ve retiküler boyama ile bu sonuçlar desteklendi. Bu çalışma sonucunda, B. chrysogonum'un diyabet sonrası kan şeker düzeyini düşürdüğü ve oluşan böbrek hasarlarını azalttığı gözlemlendi. B. chrysogonum, diyabetik sıçanlarda kan şekerini düzenlemesi ve yaygın olarak ortaya çıkan sekonder hasarlanmalara etkisinin hangi mekanizma üzerinde olduğu detaylı olarak araştırılmalıdır.
ACACB geni rs2268388 polimorfizminin diyabetik nefropati ile ilişkisinin araştırılması
Diyabetik nefropati, böbreklerin glomerüllerindeki kılcal damarlarda hasarın ortaya çıktığı ilerleyen bir böbrek hastalığıdır. Bu hastalığın en önemli sebebi, uzun süredir devam eden diyabettir ve pek çok gelişmiş ülkede diyalizin esas sebebi olarak görülmektedir. Literatürde bulunan bazı çalışmalar, diyabetik nefropati ve polimorfizm arasında bir ilişkinin bulunduğunu göstermektedir. Bu sebeple, yapılan bu tez çalışmasının amacı, diyabetik nefropatide genetik ilişkileri, özellikle de bu genetik varyantlardan birine, yani Türk popülasyonu için ACACB rs2268388 polimorfizmi ile diyabetik nefropati arasındaki ilişkiye odaklanarak araştırmaktır. Bu amaçla; 31 diyabetik nefropati hastası, 31 diyabet hastası ve 30 kişilik kontrol grubundan kan örnekleri toplanmış ve bu örneklerde genetik analizlerin yanı sıra; HbA1c, serum kreatinin, trigliserit, toplam kolesterol, LDL, HDL, BUN, idrar albümin,idrar kreatinin, 24 saatlik idrarda protein seviyelerine ek olarak eGFR ve UACR gibi biyokimyasal parametreler ve yaş, cinsiyet, kilo, boy, vücut kitle endeksi, diğer hastalıklar, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, sigara içme ve alkol tüketme alışkanlıkları, aile diyabet geçmişi, aile Tip II diyabet geçmişi, son dönem böbrek hastalığının aile geçmişi, Tip II diyabet tanısı yaşı, Tip II diyabet süresi, diyabetik retinopati, diyabetik nöropati, serebrovasküler olay insidansları gibi bazı farklı kişisel bilgiler de analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, Türk toplumu için diyabetik nefropati ile ACACB geni rs2268388 polimorfizm arasında, yapılmış olan diğer çalışmaların aksine çok yüksek bir ilişkinin bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Ancak, idrar kreatinin düzeyinin ve cinsiyetin ACACB rs2268388 polimorfizmine bağımlı olarak 24 saatlik idrar protein düzeyinin etkilediği gözlemlenmiş; buna ek olarak, ACACB rs2268388 polimorfizminin de bağımsız şekilde SBP değeri ile ilişkisi olduğu görülmüştür.
Tip 1 diyabetes mellitus tanısıyla takip edilen çocuklarda diyabetik nefropati'nin erken belirteci olarak plazma ve idrarda gelsolin, adipsin, taurin düzeylerinin belirlenmesi
Diabetes mellitus (DM) insülin sekresyonu, insülinin dokular üzerindeki etkisi veya her ikisinin de bozulması sonucunda oluşan hiperglisemi ile karakterize bir metabolik hastalıktır. İdrarda bakılan mikroalbumin hali hazırda diyabetik nefropati tanısı için en kıymetli parametredir. Bu çalışmada mikroalbuminürisi olan ve olmayan tip 1 diyabetik hasta gruplarının plazmalarında ve idrarlarında Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin (NGAL), Taurin, Gelsolin ve Adipsin düzeylerini ölçerek, bu parametrelerin diyabetik nefropatinin erken tanısındaki kullanılabilirliklerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Kliniğinde 5-18 yaş arası Tip 1 Diyabet tanısıyla (HbA1C >6,5%, açlık kan şekeri≥126 mg/dl, tokluk kan şekeri ≥200 mg/dl) takip edilen 50 hasta çocuk ve Fırat Üniversitesi Hastanesi Genel Çocuk Kliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran sağlıklı 30 çocuk kontrol grubu olarak dahil edildi. Bu grupların biyokimyasal parametreleri hastane kayıtlarından elde edildi. Ayrıca katılımcılardan eş zamanlı olarak 5 ml kan ve 10 ml idrar örneği alındı. Biyolojik numunelerde gelsolin, adipsin, taurin, NGAL düzeyleri çalışıldı. Literatürle uyumlu şekilde idrar ve serumdaki NGAL seviyeleri Tip1 DM'li çocuklarda kontrol grubundaki çocuklara göre anlamlı şekilde daha yüksekti. Tip 1 DM'li çocuklarda taurin ve gelsolin seviyeleri hem serum hem de idrarda, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulundu. Adipsin ise Tip 1 DM'li çocukların serumunda kontrol grubuna göre daha düşük iken, idrar adipsin seviyelerinde iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuçlara göre artan NGAL, azalan taurin ve gelsolin diyabetik nefropatinin (DN) tanısında önemli bir belirteç olduğu ve bahsi geçen parametrelerin plazma seviyelerinin idrardaki konsanstrasyonları ile paralellik göstermesinden dolayı; idrar düzeylerinin ölçümünün gelecekte diyabetik nefropatinin tanı ve takibinde hasta konforu açısından (invaziv olmadığından) tercih edilebilecek önemli bir metod olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adipsin, diyabetik nefropati, gelsolin, NGAL, taurin