Drug therapy

227 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi alan hastalarda tat alma değişikliği ve malnütrisyon riski

Bu çalışmayla; kemoterapi alan hastalarda tat alma değişikliği ve malnütrisyon riskinin incelenmesi amaçlandı. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi İç Hastalıkları Kliniği ve Günübirlik Kemoterapi Ünitesi'ne Aralık 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında başvuran ve kemoterapi alan hastalar arasından, çalışmaya katılmaya gönüllü olanlar çalışmanın örneklemini (n=200) oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Kemoterapi Alan Hasta Tanıtımı Formu", "Kemoterapiye Bağlı Tat Alma Değişikliği Ölçeği (K-TADÖ)" ve "Malnütrisyon Evrensel Tarama Aracı (MUST)" kullanıldı. Formlar yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından dolduruldu. Verilerin değerlendirilmesinde KolmogorovSmirnov dağılım testi, Pearson Ki-Kare testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Çalışmaya katılan hastaların %59'unun erkek, yaş ortalamasının 58,22±12,63 olduğu saptandı. En sık karşılaşılan kanserler arasında ilk sırada akciğer (%23) kanserinin olduğu bulundu. Çalışmaya katılan hastalarda kullanılan kemoterapi protokollerinin %17'sinin sisplatin/karboplatin, %15'inin eloxatin, 5 Fu, folinik asid ve %12'sinin paklitaksel/doxetakselden oluştuğu saptandı. Hastaların K-TADÖ alt boyutlarına göre karşılaştırıldığında; yaş, cinsiyet, tanı grupları, kemoterapi protokolleri, kilo kaybı ve ağız kuruluğunda anlamlı fark bulundu (p<0,05). K-TADÖ alt boyutlarından "Fantoguzi ve paraguzi" ve "Genal tat alma değişiklikleri" alt boyutları ile MUST arasında anlamlı fark olduğu görüldü. Tat alma değişikliği yaşayan hastaların malnütrisyon riskinin yüksek olduğu sonucuna varıldı. Araştırma sonuçları doğrultusunda, tat alma değişikliği ve malnütrisyon riskinin yönetiminde; tat değişikliğine gerekli önemin verilmesi, bu konu üzerine daha geniş çalışmaların yapılması ve diyet danışmanlığı planlanması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kanser, kemoterapi, malnütrisyon, tat alma değişikliği

Beslenme incelemeleriKanser hastalarıMalnütrisyon+5
Didem Çetin
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalık uyumuna etkisi

Arteryal kan basıncının tekrarlayan ölçümlerle 140/90 mmHg üstünde olmasına hipertansiyon denir. Hipertansiyon kan basıncının devamlı yüksek seyretmesiyle kendini gösteren sistemik bir hastalık olup, çeşitli komplikasyonlara sebep olması ve toplumda sık görülmesi sebebiyle önemli bir sağlık sorunudur. Hipertansiyon olgularının tamamının %80-90'ı mekanizması kesin olarak belirlenememiş olan primer (esansiyel) hipertansiyondur. Geriye kalan %10-20'lik kısmı ise altta yatan ek bir hastalığa bağlı olarak meydana gelen sekonder hipertansiyondur. Hipertansiyon tedavisine başlama kriterleri sistolik ve diyastolik kan basıncı seviyeleri ve total KV risk seviyesine göre belirlenir. Hipertansiyonu kontrol altına alabilmek için ilaç tedavisi kadar yaşam tarzı değişiklikleri dediğimiz non-farmakolojik tedavide önemlidir. Bunların yanında diyabet, dislipidemi, abdominal obezite ve sigara gibi değiştirilebilir risk faktörleri de tespit edilmelidir. Hipertansiyonun kronik bir hastalık olması nedeniyle hastaların hipertansiyonla birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bu nedenle hastaların hipertansiyona uyum sağlarken hangi alanda zorlandıklarını belirlemek önemlidir. Hipertansiyon tedavisindeki başarıyı arttırabilmek amacıyla doğru ilaç tedavisinin seçilmesi kadar, bu tedaviye hastaların ne kadar uyum gösterdiği tespit edilmelidir. Birinci basamakta hastaların almakta oldukları tedavilerin etkinliğini arttırmak amacıyla hastaların ilaç tedavisi uyumları ve kronik hastalıklara uyumları açısından hızlı bir değerlendirme yapılması mümkündür. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine Nisan 2021-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran 106 hipertansiyon hastasının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalıklara uyumunu değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışmamızda hastalarımızın %63,2'si ilaç tedavisine düşük uyum göstermekteydi. İlaç tedavisine yüksek uyum gösteren hastaların hipertansiyona fiziksel, sosyal ve psikolojik uyumlarının da anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.Literatüre baktığımızda uyuma etki eden birçok neden tanımlanmıştır. Ancak sonuçlar çelişkidir. Benzer çalışmaların birinci basamakta ve daha çok katılımcı ile yapılabilmesi hastaların tedaviye uyumunu ve yaşam kalitesini arttırabilmek adına önemlidir.

Aile hekimliğiHipertansiyonKan basıncı+6
Nuri Irğa
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Üçlü negatif meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapiye yanıt ve prognoz ile FHIT ifadesi arasındaki ilişkinin araştırılması

Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen ve ölüm oranı en fazla olan kanser türüdür. Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), en agresif ve prognozu kötü meme kanseri alt tipidir. Östrojen, progesteron ve HER2 reseptörü ifadesi olmadığından hedefli bir tedavi tanımlanmamıştır. Bu nedenle bugün sadece kemoterapiyle tedavi edilebilmektedir. Neoadjuvan tedavi ile nüks riskinin azaltılması, cerrahi müdahale şansının artırılması, cerrahi sonrası komplikasyon riskinin azaltılması ve hayat kalitesinin artırılması sağlanmaktadır. TNBC neoadjuvan kemoterapiye en iyi tümöral, nodal ve patolojik tam yanıt pCR veren alt gruplardan biridir. Bu çalışmanın amacı TNBC hastalarında Fhit ifadesinin hem neoadjuvan kemoterapiye yanıt hem de klinik patolojik verilerle ilişkisini araştırmaktır. FHIT, FRA3B frajil bölgede olup tümör baskılayıcı gendir. Meme kanserinde sıklıkla Fhit ifade kaybı görülmektedir. Çalışmaya TNBC'li 50 hasta dahil edildi. Parafin bloklu preparatlarda Fhit ifadesi immünohistokimyasal (IHC) olarak değerlendirildi. İfade yüzdeleri ve skorları, klinik patolojik ve sağkalım verileri ile karşılaştırıldı. Fhit ifade kaybının görüldüğü hastalarda, T evresinin arttığı belirlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Çalışmamızda Fhit ifadesinin TNBC'de, T evresi dışındaki klinik patolojik ve prognostik faktörlerle anlamlı ilişkisi bulunmadı (p>0,05). Ancak Fhit ifade kaybının genel sağkalım üzerine negatif korelasyonda prognostik belirteç olabileceği gösterildi. Fhit ifade kaybıyla TNBC ilişkisinin daha net ortaya konulabilmesi için ileri çalışmalar gerekmektedir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumlu olup yeni verilerle alana katkı sağlayacak ve bu konudaki gelecekteki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir.

Gen ifadesiKemoterapi-kanser-bölgesel perfüzyonMeme hastalıkları+6
Nur Banu Satık
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda çevresel kanda T lenfosit fonksiyonel değişimleri

Meme kanseri dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüm kadın kanserleri içinde en sık olarak gözlenen kanserdir. Bağışıklı sisteminin hastalık sürecindeki prognostik rolü son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Kanser hastalarında tümör ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimi değerlendirme için periferik kandaki T lenfositlerin alt gruplarından faydalanılabilir. Bizde erken evre meme kanserinde periferik kanda T lenfosit alt gruplarının durumunu değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle, neoadjuvan kemoterapi alan 47 meme kanserli olgunun başlangıç periferik T lenfosit alt grupları ile tedavi yanıtı (en iyi objektif yanıt-EIOY) arasındaki ilişkiyiaraştırtık. Çalışmamızdaolguların başlangıç CD3, CD4 ve CD8 mutlak sayısı ile EİOY arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Ayrıca EİOY'ı etkileyen diğer faktörler incelediğimizde CD4/PD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda, tedavi yanıtı kötü olarak bulundu (OR:0.212 %95 CI: 0,061-0,735, p=0.015). Benzer şekilde CD8/PD1 expresyonu yüksek olanlarda objektif yanıt oranı anlamlı olarak düşük saptandı. (OR: 0,250 %95 CI: 0,073-0,858, p=0,028). Sonuç olarak, meme kanserinde periferik kandaki T lenfositlerin alt grup dağılımları hem tedavi yanıtına hem de hastalıkla ile ilişkili sağkalıma etkisi olabileceği gösterilmiştir.

LenfositlerMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Tarkan Yetişyiğit
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizdeki bakteri dağılımı, antibakteriyel direnç ve antibiyotik kullanımı salgından nasıl etkilendi?

Hastanemizdeki Bakteri Dağılımı, Antibakteriyel Direnç ve Antibiyotik Kullanımı Salgından Nasıl Etkilendi? Antibakteriyel direnç ve çoklu dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların sayısındaki artış, tüm dünyada insan sağlığını tehdit etmektedir. COVID-19 pandemisi antibakteriyel dirence olumlu ya da olumsuz etki edebilecek faktörleri birlikte barındırmaktadır. Bu çalışma, COVID-19 salgınının hastanemizdeki bakteri dağılımını, antibakteriyel direnci ve antibiyotik tüketimini nasıl etkilediğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda 01.04.2018-31.03.2022 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde yatan hastaların kan, idrar ve alt solunum yolu kültürlerindeki bakteriyel üremelerin dağılımı ve kültürlerde üreyen KNS, S. aureus, E. faecium, E. faecalis, E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa ile A. baumannii izolatlarının pandemi öncesi ve pandemi dönemindeki antibakteriyel duyarlılıkları karşılaştırılmıştır. Ayrıca pandemi öncesinde ve pandemi dönemindeki seftriakson, meropenem, imipenem, vankomisin, teikoplanin ve levofloksasin tüketimi yatarak tedavi gören 1000 gün başına tanımlanan günlük doza göre standardize edilerek değerlendirilmiştir. Kan, idrar ve alt solunum yolu kültürlerinde en sık izole edilen bakteri türünde pandemi döneminde değişim olmadığı görüldü. Her iki dönemde de kan kültürlerinde KNS, idrar kültürlerinde E. coli, alt solunum yolu kültürlerinde A. baumannii en sık izole edilen bakteri türü idi. Seftriakson tüketimine paralel olarak E. coli ve K. pneumoniae izolatlarının 3. kuşak sefalosporin direnci ve GSBL oranının pandemi döneminde arttığı görüldü. Karbapenem tüketimine paralel olarak E. coli ve K. pneumoniae izolatlarının karbapenem direncinin pandemi döneminde arttığı, ancak A. baumannii izolatlarının karbapenem direncinin azaldığı görüldü. Vankomisin tüketimine paralel olarak E. faecium izolatlarının vankomisin direncinin azaldığı görüldü. Ancak teikoplanin tüketimindeki artışa rağmen KNS ve E. faecium izolatlarının teikoplanin direnci azalmıştı. Kinolon tüketimine paralel olarak pandemi döneminde S. aureus ve K. pneumoniae izolatlarının kinolon direncinin arttığı, ancak E. faecium ve A. baumannii izolatlarının kinolon direncinde azalma olduğu görüldü. Pandeminin antibakteriyel direnç üzerine gerçek etkisinin anlaşılabilmesi ve daha anlamlı sonuçlara ulaşabilmek için sonuçlarımızın hasta özelliklerinin de değerlendirildiği çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanaatine vardık. Anahtar Kelimeler: COVID-19, antimikrobiyal ilaç direnci, antibakteriyel ilaçlar, enfeksiyonlar, terapötik kullanımlar

Bakteriyel enfeksiyonlarCOVID 19İlaç tedavisi+2
Merve Büyükçelik
Süleyman Demirel University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hematoloji hastalarında oral mukozit riskinin değerlendirilmesi

Bu araştırma kemoterapi alan hematolojik tanılı bireylerin oral mukozit riskini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisi ve Ayaktan Kemoterapi Ünitesine başvuran 97 birey oluşturmuştur. Araştırma Ekim 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama formu olarak 'Tanıtıcı Bilgi Formu' ve 'Hematoloji Hastalarında Oral Mukozit Risk Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştır. Veriler Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Spearman sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirilmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre; meslek grubunu diğer olarak belirten, çürük dişi olan, ağzında daha önce sık yara oluşan, ek ilaç kullanan, oral mukozayı korumak için herhangi bir solüsyon uygulayanların oral mukozit gelişmesi açısından riskli grupta olduğu belirlenmiştir. Ayrıca nötropenik olan, diş fırçasını uzun süre değiştirmeyen, kemoterapinin ilerleyen günlerinde değerlendirilen hastaların da riskli olduğu saptanmıştır. Bu doğrultuda hastaların risk durumlarının ve etki eden faktörlerin belirlenerek gerekli önlemlerin alınması önerilebilir.

Ağız hastalıklarıAğız sağlığıHastalar+5
Hilal Benzer
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemoterapi alan kanser tanılı çocuklarda, tedavi sonrası aşı serolojik yanıtlarının ve aşılama programının değerlendirilmesi

Amaç: Çocuklarda kanser tanısı çocukluk çağı aşı programının tamamlanamamasına ve immünsüpresif tedavilere bağlı aşı ile kazanılmış bağışıklığın zayıflaması/kaybına neden olmaktadır. Bu durum, kanser tedavisi tamamlanan çocukları aşı ile önlenebilen hastalıklara karşı savunmasız hale getirmektedir. Kanser tedavisi alan çocukların tedavi sonrası aşı yanıtlarının da değişkenlik gösterdiği bilinmektedir. Kanser tedavisi sonrası çocuklarda aşı uygulaması ile ilgili uluslararası ortak rehber bulunmamaktadır. Bu çalışmada kanser tedavisi sonrası serum antikor durumları, uygulanan aşılar ve aşı yanıtlarının incelenmesi planlandı. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Polikliniğine 1 Ocak 2015-31 Aralık 2020 yılları arasında başvurmuş, lenfoma ve solid organ tümörleri tanısı ile kemoterapi almış, hastalıkları remisyonda olan, aşılama planı ve takibi için başvuran çocuk ve ergenler değerlendirildi. Kanser tedavi tamamlandıktan sonra uygulanan aşılar ve hepatit A (HAV), hepatit B (HBV), varisella zoster (VZV), kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) serum antikor düzeyleri ve aşı yanıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 533 hastanın, 304'ü (%57) erkek, 229'u (%43) kız (E/K: 1,3), tanı yaşı ortalaması (±SD) 5 yıl 10 ay (±57 ay) idi. En sık saptanan tanılar Non-Hodgkin lenfoma (NHL) (%15,4), santral sinir sistemi (SSS) tümörleri (%13,1) ve Hodgkin lenfoma (HL) (%12) idi. Tedavi sonrası en az bir doz aşı uygulanan hasta sayısı 508 (%95,3) idi. Hastaların %52,9'unun tanı yaşı 0-59 ay olup çocukluk çağı aşıları eksik, %26,8'inin tanı yaşı 0-24 ay olup süt çocukluğu aşıları eksikti. Tedavi sonrası yapılan aşılar en çok konjuge pnömokok aşısı (KPA) (%85,4), KKK (%80,7) ve HBV (%66,8) idi. Tedavi sonrası hastaların HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak seronegatifliği sırası ile; %64, %48,5, %43,3, %83,5, %28 ve %60,1'inde olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve sonrası antikor düzeyi bilinen hastaların, HAV, HBV, VZV, kızamık- kızamıkçık-kabakulak antikor kaybı sırası ile; %31,9, %31,4, %21,7, %47,1, %11,4 ve %28,6'sında olduğu saptandı. Hastaların bir doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %83,6, %81,4 %63,5, %33,3 %82,9 ve %45,4'ü serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Hastaların iki doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %98,8, %80 %84,6, %32,2, %80 ve %36,2'sinin serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Sonuç: Aşı ile bağışıklama, enfeksiyon hastalıklarına karşı geliştirilmiş en etkili yöntemdir. Çocukluk çağı kanserleri ve immünsüpresif tedaviler aşı ile korunabilen hastalıklara karşı antikor kaybına neden olmaktadır. Kemoterapinin bağışıklık sistemi üzerine uzun süren yan etkileri, hastaların tedavi sonrası aşı yanıtlarının değişkenlik göstermesine neden olmaktadır. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı kanserleri, kemoterapi, aşılama, antikor yanıtı

AntikorlarAşılamaAşılar+5
Sebiha Şükran Gündeşli
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Neoadjuvan kemoterapi sonrası rezidü meme kanserinde tümör mikroçevresi ve nükssüz sağ kalımındaki ırksal farklılılar

Neoadjuvan kemoterapiden (NAK) sonra rezidü östrojen reseptörü pozitif (Estrogen Receptor,ER+) meme kanseri olan Siyahi kadınlar, Beyaz kadınlara kıyasla daha düşük sağkalıma sahiptir ve meme kanseri sonuçlarında ırksal eşitsizlik görülmektedir. Irksal sağ kalım eşitsizliğini açıklayabilecek faktörlerden biri tümör mikroçevresindeki değişiklikler olabilmektedir. Bu tez çalışmasının hipotezi, "Rezidü ER+/ İnsan Epidermal Büyüme Faktörü Reseptör 2 negatif (Human Epidermal Growth Factor Receptor 2 negative, HER2-) meme kanseri olan hastalarda nükssüz sağ kalımdaki (Distant Recurrence-Free Survival, DRFS) ırksal eşitsizlik, neoadjuvan kemoterapi sonrası tümör mikroçevresindeki artmış pro-metastatik bileşenlerden (makrofaj, mikrovaskülerite, kanser kök hücresi ve tümör mikroçevresi metastaz (Tumor Microenvironment of Metastasis, TMEM) kapısından yoğunluğu) kaynaklanmaktadır". TMEM kapıları (Pan-Mena eksprese eden tümör hücresi, CD68 makrofajlar ve CD31 endotel hücreleri) ve SOX9 eksprese eden kanser kök hücreleri (KKH'ler) için 183 invaziv duktal karsinom örneğini (96 Siyahi kadın, 87 Beyaz kadın) boyadık. Tüm kohortta ve ER+/HER2- alt tipinde Siyahi hastalarda TMEM kapı skoru ve makrofaj yoğunluğu daha yüksekti. TMEM kapı skoru genel olarak bağımsız bir prognostik faktördü. Mikrovasküler yoğunluk ve KKH'lerde ırksal bir farklılık yoktu. Sonuç olarak, NAK sonrası rezidüel kanserli hastalarda yüksek TMEM kapı skoru düşük sağkalım için bağımsız bir prognostik risk faktörüdür. Irksal farklılık, rezidü ER+/HER2- meme kanseri olan Beyaz hastalara kıyasla Siyahi hastalarda kemoterapiye daha belirgin bir pro-metastatik yanıttan kaynaklanıyor olabilir.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMikroçevre+6
Burcu Karadal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi ilişkili periferik nöropatinin biyopsikososyal modele göre incelenmesi

Tanımlayıcı kesitsel tasarıma sahip bu araştırmanın amacı, kemoterapi ilişkili periferik nöropatinin (KİPN) biyopsikososyal model kapsamında biyolojik sağlık, algılanan esenlik ve sosyal iyilik durumları ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma 20 Eylül-2021-24 Mart 2023 tarihleri arasında Gülhane Eğitim Araştırma Hastanesi Onkoloji Klinik ve Polikliniklerinde yapılmıştır. Araştırma örneklemini, dahil edilme kriterlerini sağlayan 109 hasta oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında Hasta Bilgi Formu Kemoterapiye Bağlı Periferik Nöropati Ölçeği (EQRTC QLQ CIPN 20), Algılanan Esenlik Ölçeği ve Sosyal İyi Olma Ölçeği kullanılmıştır. SPSS 23 programında Pearson korelasyon testi, Bağımsız örneklem t testi ve ANOVA testi yapılmıştır. Analiz sonucunda, EQRTC QLQ CIPN 20'nin duyusal, motor ve otonomik alt boyutları ile Algılanan Esenlik Ölçeği'nin fiziksel alt boyutu arasında negatif yönlü zayıf korelasyon saptanmıştır (p˂0,05). EQRTC QLQ CIPN 20'nin otonomik alt boyutu ile Algılanan Esenlik Ölçeği'nin sosyal alt boyutu arasında negatif yönlü zayıf düzeyde ilişki saptanmıştır (p˂0,05). Lise ve üzeri seviye eğitim alanlarda (ilkokul ve altı gruba göre) EQRTC QLQ CIPN20 puanı daha yüksek saptanmıştır (p˂0,05). Yaş arttıkça, erkeklerde, kemoterapiye ek immünoterapi almayanlarda, ek stresörü olmayanlarda, çalışmayanlarda, evde eşinden bakım desteği alanlarda, eşiyle yaşayanlarda algılanan esenlik düzeyi yüksek bulunmuştur (p˂0,05). Yaş ve kür sayısı arttıkça, kök hücre nakli olmayanlarda, ek stresörü olmayanlarda, ilkokul ve altı düzey eğitime sahip olanlarda ve yalnız yaşayanlarda sosyal iyi olma düzeyi daha yüksek bulunmuştur (p˂0,05). KİPN semptomlarının biyolojik, psikolojik ve sosyal semptomlar yönünden bütüncül değerlendirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kemoterapi, kanser, periferik nöropati, biyopsikososyal model

Biyopsikososyal yaklaşımNeoplazmlarNöropatiler+1
Selin Sevinçelli
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-hodgkin lenfomada tromboz riski ve sıklığı retrospektif analizi

Giriş ve Amaç: Malignite ve tromboz gelişimi arasındaki bağlantı iyi bilinmektedir. Malignitesi olan hastalarda trombotik komplikasyonların ortaya çıkması, ilgili kanama riski ile birlikte kronik antikoagülasyona gereksinim, kemoterapinin verilmesinde olası gecikmeler, tekrarlayan tromboz riskinin yüksek olması gibi önemli etkilere sahiptir. Bu çalışmanın amacı Non-Hodgkin Lenfomada tromboz riski ve sıklığını göstermek,tesadüfen saptanan tromboz olaylarını tespit etmek, tromboz olaylarının cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, Non-Hodgkin Lenfomanın tipi, Non-Hodgkin Lenfoma hastalığının evresi, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, ECOG performansı arasındakı ilişkiyi göstermek idi. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 220 NHL hastasının tıbbi bilgileri retrospektif olarak incelendi. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri Microsoft Office Excel programı kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayı hesaplandı. Bütün analizler SPSS 20.0 paket programında yapılırken,anlamlılık kriteri olarak (p) 0,05 değeri kriter olarak kullanılmıştır. Çalışmada yer alan bireylerin, toplam tromboz olaylarının, tesadüfi radyolojik görüntüleme ile saptanan tromboz olaylarının, venöz ve arteriyel tromboz sıklığının frekans ve yüzde hesaplamaları gerçekleştirilmiştir. Frekans ve yüzde hesaplamalarının ardından tromboz olayı, cinsiyet, yaş, ek hastalık, tanı tipi, evre, kemoterapi, ECOG değişkenleri kullanarak tüm bireylerin verileri üzerinden bağımsızlık (ki-kare) testlerinden gerçekleştirilmiştir. Cinsiyet, yaş, tanı tipi, evre, ECOG değişkenlerinin tümünde Yates ki-kare değerleri incelenmiştir. Bunun yanı sıra kemoterapi değişkeninde ise Fisher'ın Kesin ki-kare testi dikkate alınmıştır. Bulgular: 220 NHL tanılı hastanın 31'inde (% 14) tromboz olayı görüldü. En sık tromboz olayı 8 bireyde görülen DVT, 2. sık görülen tromboz olayı ise 6 kişide saptanan PTE oldu. 2 hastada PTE ve DVT eş zamanlı saptandı. Tesadüfi olarak radyolojik görüntüleme ile toplam 15(% 6,8) hastada tromboz görüldü ve en çok saptanan olay herbiri 3 kişide olduğu belirlenen portal ven trombozu ve dalak enfarktıdır. Bireylerden 15'inde (% 6,8) arteriyel; 17'inde (% 7,7) ise venöz tromboz olduğu görüldü. NHL tanı tipi ile trombozun bir-birinden istatiksel olarak bağımsız olduğu saptandı (p=1.000; p>0,05). DBBHL tanılı 77 bireyin 11'inde diğer alt tanı tiplerine sahip 143 NHL tanılı bireyin 20'sinde tromboz olayı tespit edildi. İleri ECOG performansı ( p=0,000; p<0,05) ve ileri hastalık evresi ( p=0,006; p<0,05) ile tromboz arasında anlamlı bir şekilde ilişki olduğunu gösterdik. İleri evredeki 124 bireyin 25'inde (% 20) tromboz saptandı. Yaptığımız çalışmada tromboz olayı geçirmiş 20 hasta Doksorubisin ve Siklofosfamid bazlı kemoterapi protokolu almıştı. Sonuçlar: Hasta grubumuzda yapılan retrospektif analiz sonucunda NHL hastalığının kazanılmış tromboz insidansını arttırdığını göstere bildik. NHL hastalarında ileri ECOG performansı, ileri hastalık evresinin tromboza eğilim yaptığı istatiksel olarak gösterildi. İnsidental görüntüleme ile tesbit edilmiş 15 (% 6,8) tromboz vakası saptandı. Anahtar Sözcükler: NHL, DBBHL , Tromboz, PTE, DVT, ECOG performansı

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınLenfoma-non Hodgkin+4
Vaqif Valiyev
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İlaç uygulamalarında hemşirelerin mesleki sorumlulukları yasal sorumlulukları ve bilinç düzeyleri

İlaç uygulamalarında hemşirelerin mesleki, yasal sorumlulukları ile bilinç düzeylerinin incelenmesine ilişkin çalışmamızın ilk bölümünde problemin tespiti, çalışmanın amacı, metodolojisi, sınırlılıkları ortaya konulacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise hemşirelerin ilaç uygulama hataları kapsamında ilaç uygulamalarındaki temel ilkeler ve hatalar ile hemşire kaynaklı ilaç uygulama hatalarına yer verilecektir. Çalışmanın yine bu bölümünde hemşire sorumlulukları incelenecek olup hemşirelerin ilacın uygun şartlarda saklanmasına ilişkin sorumluluğu, narkotik dışı ilaç kullanımına ilişkin sorumluluğu ile narkotik ilaçların sorumluluğu konuları alt başlıklar halinde sunulacaktır. Çalışmanın asıl amacı hemşirelerin mesleki, yasal sorumlulukları ile bilinç düzeylerinin tespitine ilişkin analiz çalışması doğrultusunda birtakım önemli verilere ulaşmaktır. Anahtar kelimeler: Tıbbi Hata, Hemşire, İlaç Uygulamaları, Mesleki, Yasal Sorumluluk, Bilinç Düzeyi.

BilinçHemşirelerHemşirelik hizmetleri+6
Hızır Acar
İstanbul Arel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin ilaç uygulama hatalarının gözlenmesi

Araştırma, İstanbul'daki bir devlet hastanesinin pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin parenteral, oral ve inhaler ilaç uygulama hata oranlarını gözlemlemek amacıyla tanımlayıcı tasarım tipinde gerçekleştirildi. Araştırmanın örneklemini Nisan-Aralık 2018 tarihleri arasında bu hastanede çalışan toplam 43 hemşireye ait 653 pediatrik ilaç uygulaması oluşturdu. Verilerin toplanmasında güvenli ilaç uygulama ilkeleri doğrultusunda hazırlanan "gözlem formu" ve "veri toplama formu" kullanıldı. Araştırmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra iki grup arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U test, ikiden fazla grup arası karşılaştırmalarında Kruskall Wallis test, farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak amacıyla da Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U test kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin güvenli ilaç ilkeleri doğrultusunda ilaç uygulama hata oranlarının parenteral ilaçlarda 0,53, inhaler ilaçlarda 0,67, oral ilaçlarda ise 0,57 olduğu, inhaler ilaç hata oranının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). İlaç hata oranlarının; hemşirelerin yaşına, öğrenim durumuna, meslekte toplam çalışma süresine, pediatri kliniğindeki çalışma deneyimine, çalıştığı birime, pediatri kliniğinde kendi isteği ile çalışıp çalışmama durumuna, aylık ortalama nöbet sayısına, hemşire-hasta oranına ve uygulama zamanına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda ilaç uygulamalarına yönelik daha fazla sayıda gözlemsel çalışma yapılarak ilaç hatalarının nedenlerine yönelik önlemler alınması ve etkin standart eğitim modellerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

Ana-çocuk hemşireliğiGözlemHasta güvenliği+7
Zeynep Yayla
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanseri olan ve kemoterapi alan hastalarda uygulanan pulmoner rehabilitasyonun solunum fonksiyon testine, egzersiz kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisi

Son yıllarda yapılan çalışmalarda pulmoner rehabilitasyonun hem solunum yolu hastalıklarında, akciğer kapasitesini geliştirmesinde hem de akciğer kanseri hastalarında genel sağlık durumunu olumlu yönde etkilediği saptanmıştır. Literatürde kemoterapi alan akciğer kanseri hastalarının pulmoner rehabilitasyonun iyileşmeye ve genel sağlık durumunu olumlu yönde etkilediğini gösteren sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda kemoterapi gören akciğer kanseri hastalarına uygulanan pulmoner rehabilitasyonun solunum fonksiyonlarına , egzersiz kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisi araştırıldı. Akciğer kanseri olan 30 hasta randomize olarak 15'er kişiden oluşan iki gruba ayrılmıştır. Her iki gruba da pulmoner rehabilitasyon öncesi ve sonrasında solunum fonksiyonlarını ölçmek için Solunum Fonksiyon Testi (SFT) , egzersiz kapasitesini ölçmek için 6 Dakikalık Yürüme Testi (6 DYT) , akciğer kanserinde yaşam kalitesini ölçmek için Lung Cancer Symtom Scale (LCSS) anketi uygulamıştır. Tedavi grubu olan 15 hastaya fizyoterapist eşliğinde 8 hafta boyunca günde 2 kez 20 tekrarlı solunum egzersizi, bronşiyal temizleme teknikleri, öksürme egzersizleri ve aktif solunum döngüsü uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece ev programı verilerek solunum egzersizleri ve öksürme egzersizleri öğretildi. Tedavi öncesi ve sonrasında bağımsız iki grubun parametrelerini değerlendirmek için Independent Samples Test, grubun kendi içinde tedavi öncesi ve sonrası bağımlı olduğu değişkenler için ise Paired Samples Testi ile analiz yapıldı. Kontrol grubu ve tedavi grubu arasında cinsiyet, yaş ortalaması beden kütle indeksinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmayıp demografik veri açısından 30 bireyin de benzer olgular oldukları saptandı. Tedavi sonrasında tedavi grubunda solunum fonksiyon testinde zorlu vital kapasite (FVC), birinci saniye zorlu ekspirasyon volümü (FEV1), tepe akım hızı (PEF) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p<0,05), FEV1/FVC ve maksimal ekspirasyon ortası akım hızı (FEF 2575%)'te istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Kontrol grubunda sadece FEV1 ve PEF değerlerinde istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,05). Her iki grupta da FEV1 ve PEF değeri istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (p<0,05). 6 DYT ve LCSS anketinde fizyoterapist eşliğinde olan tedavi grubu pulmoner rehabilitasyon sonrası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (p<0,05). Sonuç olarak; Fizyoterapist eşliğinde 8 hafta pulmoner rehabilitasyon uygulanan tedavi grubunun, evde egzersiz programı uygulanan kontrol grubuna göre istatiksel olarak daha anlamlı sonuçlar elde ettiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, pulmoner rehabilitasyon, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıEgzersiz+6
Merve Hasgül
Haliç University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi alan kanserli yetişkin hastalarda oluşan mukozitin beslenmedeki tat alma üzerine etkisinin saptanması

Bu araştırma; Temmuz 2019 – Haziran 2020 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'ne kemoterapi tedavisi almak için gelen, 19-65 yaş aralığındaki 80'i kadın, 42'ü erkek toplam 122 yetişkin bireyin kemoterapiye bağlı oluşan oral mukozitin tat alma durumuna etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, iki aşamalı Çalışma Formu (Sosyodemografik Değerlendirme Formu ve Hasta Bilgi Formu) ve Kemoterapiye Bağlı Tat Alma Değişikliği Ölçeği (K-TADÖ) uygulanmış, katılımcılara ait genel bilgiler, sosyo-demografik durumlar, beslenme durumunu etkileyen kemoterapi ilaçları ve buna bağlı olarak oluşan oral mukozit, beslenme durumunu olumsuz etkileyebilen tat alma durumu ve besinlerin tatlarını alabilme miktarları değerlendirildi. Araştırma sonucu elde edilen bulguların istatistiksel analizleri SPSS 22.0 veri analiz programı ile yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken, tanımlayıcı istatistiksel metotlar (sıklık) ve niteliksel verilerin kıyaslanmasında Ki-Kare testi uygulandı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bazı kemoterapi ilaçları ile oral mukozit varlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Katılımcıların %70,5'inde tat almada azalma yaşadığı %29,5'inin yaşamadığı görülmüştür. Oral mukozit varlığı ile tat almada azalma yaşayan 30 katılımcı bulundu (p<0,05). İlaç grupları ve tat almada azalma arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulundu (p<0,05). Katılımcılar açısından zor bir süreç olan kemoterapi ve onunla birlikte ortaya çıkan, beslenmeyi etkileyen tat alma durumunun saptanması, değerlendirilmesi ve bu konuda farklı branşlardan bir ekip ile onkoloji hastalarının değerlendirilmesi gerektiğinin büyük önemi olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tat Alma, Oral Mukozit, Kemoterapi

Kanser hastalarıNeoplazmlarStomatit+4
Ferhan Düzgün
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Bir kemoterapi ajanı olan paklitakselin kanser kaşeksisi üzerine etkisinin in vitro araştırılması

Kaşeksi; geleneksel beslenme desteği ile tamamen geri döndürülemeyen, ilerleyici fonksiyonel bozukluklara yol açan, iskelet kası ve adipoz doku kaybı ile karakterize edilen çok faktörlü bir sendromdur. Kaşeksinin potansiyel biyobelirteçlerinden olan ve AZGP1 (Alpha-2-Glycoprotein 1, Zinc-Binding) geni tarafından kodlanan çinko-α2-glikoprotein (ZAG), adipoz dokuda lipit sentezini düzenleyici bir faktör olarak tanımlanmıştır. Adipoz doku, öncü adipositlerin PPARγ ve C/EBPα gibi transkripsiyon faktörlerinin etkisi ile olgun adipositlere dönüştüğü adipogenez süreci sonucunda oluşmaktadır. AZGP1'in, bu transkripsiyon faktörlerini baskılayarak adipogenezi ve lipit birikimini engellediği bildirilmiştir. Bununla birlikte AZGP1'in, beyaz adipositlerin kahverengi adipositlere dönüşümünü tetiklediği ve kaşekside yağ katabolizmasını arttırarak adipoz doku kaybına katkı sağlayabileceği bildirilmiştir. Kemoterapi spesifik tedavi hasarı oluşturmasının yanı sıra, beslenme ve metabolik durum değişikliklerine neden olarak kaşeksiye doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlayabilir. Paklitaksel birçok kanser türünün tedavisinde sıklıkla kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Bu çalışmada, paklitakselin kanser kaşeksisi üzerindeki etkisi, lipit birikimi ve kaşeksi ilişkili AZGP1 geni ifadelenmesi yoluyla araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, insan öncü adiposit hücreleri 37°C ve %5 CO2 şartlarında ticari olarak satın alınan öncü adiposit büyüme besiyerinde çoğaltılmıştır. Çoğalan hücreler 12 kuyucuklu hücre kültür tabaklarına 105 hücre/kuyu olacak şekilde ekilmiş ve farklılaşmanın tamamlanma süreci olan 15 gün boyunca 3 gün ara ile 50 nM paklitaksel + farklılaşma besiyeri uygulanmıştır. Uygulama zaman bağımlı olarak 0.gün, 3.gün, 6.gün, 9.gün ve 12.gün paklitaksel + farklılaşma besiyeri şeklinde yapılmıştır. 15. günün sonunda hücrelere lipit birikiminin tespiti için Oil Red O boyama ve gen ifade analizi için total RNA izolasyonu yapılmıştır. Adipogenez sürecinde zaman bağımlı olarak uygulanan paklitakselin AZGP1 gen ifadesine etkisi RT-PCR ile analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, adipogenez sürecinde verilen paklitakselin, insan öncü adipositlerinde farklılaşmayı ve lipit birikimini baskıladığı (p<0.01) tespit edilmiştir. Gen ifade analizi sonucunda AZGP1; 0.gün, 6.gün, 9.gün ve 12.gün sırasıyla 0.42, 0.44, 0.5 ve 0.36 kat daha az ifadelenme göstermiş ancak 3.günde AZGP1 ifadelenmesinde bir değişim olmamıştır (p>0.05). PPARγ gen ifadesi 0.gün, 3.gün ve 6.gün sırasıyla 0.03 (p<0.05), 0.65 ve 0.9 kat daha az ifadelenme göstermiş ancak 9.gün ve 12.günde sırasıyla 2.29 (p=0.015) ve 3.99 (p=0.003) kat daha fazla ifadelenme gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, paklitakselin lipit birikimi baskılayarak kanser kaşeksisinde adipoz doku kaybına katkı sağlayabileceği ancak bu süreçte kaşeksi ilişkili AZGP1 ve adipogenez ilişkili PPARγ gen ifade düzeylerinde gösterdiği değişimin daha fazla çalışma ile analiz edilmesi gerektiği tespit edilmiştir.

Adipoz dokuGlikoproteinlerKaşeksi+5
Özlem Ağırel
Haliç University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kanser tedavisinden sonra çalışmaya başlayan bireylerin iş stresinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Günümüzde erken tanı olanaklarının artması kanserden sağkalım oranlarını olumlu yönde etkilemiştir. Bu nedenle ilerleyen yıllarda çalışan nüfusun içinde kanser tedavisi alan bireyler daha fazla yer alacaktır. Araştırma kanser tedavisi sonrası iş yaşamına devam eden bireylerde, iş yaşamını etkileyen faktörleri incelemek, iş yaşamının ve stresinin yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini belirleyebilmek amacı ile kesitsel, ilişki arayıcı ve tanımlayıcı bir çalışma olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini bir üniversite hastanesinde onkoloji polikliniğine başvuran bireyler, örneklemini kanser tedavisi sonrası iş yaşamına başlayan ve devam eden 302 birey oluşturdu. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Algılanan İş Stresi Ölçeği kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesi, tanımlayıcı istatistiksel analizler, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Walls-H testi ve Spearman korelasyon analizi ile gerçekleştirildi. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi. Yaş ortalamasının 44,97±10,08 olan bireylerin %53'ü kadın, %33,5'i lisans mezunu, %66,9'u evli, %69,5'nin çocuk sahibi olduğu belirlendi. Bireylerin hastalık sürecine ilişkin özellikleri incelendiğinde; %83,1'inin solid tümör ve %32,8'inin meme kanseri tanısı aldığı, %94,4'üne kemoterapi tedavisi uygulandığı belirlendi. Bireylerin algılanan iş stresi puan ortalaması 2,10±0,68, EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalaması 65,95±20,11olarak bulundu. Bireylerin Algılanan İş Stresi Ölçek puan ortalamalarının çalışılan sektör, aylık gelir durumu, işle ilgili endişe duyma, çalışma süresi, işten ayrılma isteği ve meslek değiştirme durumuna göre istatistiksel anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalamalarının cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, çocuk sahibi olma durumu, geçirmiş olduğu kanser türü, eş zamanlı kronik hastalığa sahip olma durumu, aylık gelir, işle ilgili endişe, çalıştığı kurumu değiştirme, mesleki konumunu değiştirme, işten ayrılma isteği ve meslektaşlardan destek görme durumlarına göre istatistiksel anlamlı farklılık gösterdiği (p<0,05) belirlendi. Algılanan İş Stresi Ölçek puanı ile EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği genel sağlık, fiziksel durum skala puanları arasında negatif yönde, semptom skalası puanları ile arasında pozitif yönde ilişki (p<0,05) olduğu belirlendi. Kanser tedavisi sonrası iş yaşamına devam eden bireylerde algılanan iş stresinin olumsuz şekilde yaşam kalitesini etkilediği görüldü.

Kanser hastalarıNeoplazmlarSağkalım+3
Yasemin Özer Güçlüel
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Leptin ve leptin reseptör antagonistinin glioblastoma temozolomid direncindeki rolü

Glioblastoma (GB) bilinen en malin beyin tümörüdür. GB, radyoterapi ve kemoterapi uygulamalarına moleküler ve klinik özellikleri açısından sıklıkla dirençlidir. Kemoterapide kullanılan en yaygın ilaç Temozolomid (TMZ)'dir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, leptinin kanser tedavisinde gelişen kemoterapötik dirençte rol oynayabileceği belirtilmektedir. Bu tez çalışmasında; Glioblastoma'da TMZ'ye karşı gelişen kemoterapötik dirençte, leptin ve/veya leptin antagonistinin (SHLA) olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada T98G, U373 MG ve LN-405 GB hücre serileri kullanılmıştır. Bu hücrelerde TMZ, leptin ve SHLA'nın sitotoksisitesi MTT ile saptanmıştır. TMZ, leptin ve SHLA'nın tekli kullanımlarının ve ikili, üçlü kombinasyonlarının TMZ direnç yolağında yer alan MGMT, MLH1, MSH2, MSH6, PMS2 genlerinin ekspresyonları üzerine etkisi RT-PZR ile saptanmıştır. Moleküllerin genomik DNA hasar etkisi COMET ve hücre döngüsüne olan etkileri ise akım sitometri ile belirlenmiştir. TMZ, leptin ve SHLA'nın TMZ direnç yolağındaki genlerin ekspresyonlarına olan etkileri birbirinden farklılık göstermektedir. Genomik DNA hasarı ve hücre döngüsü açısından hücre serileri arasında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Elde edilen veriler TMZ, leptin ve SHLA'nın hücre tipine göre kemoterapötik dirence farklı düzeyde katkı sağladığı, leptinin özellikle MGMT ekspresyonunu arttırdığı, MMR genlerinde ise genel olarak değişikliğe neden olmadığı tespit edilmiştir. Leptin ve SHLA'nın tek başlarına genomik DNA'da hasar oluşturabildiği ve hücrelerin G1 fazında birikmesine neden olduğu ancak kombinasyonlarda bu etkinin hücre tiplerine göre farklılık gösterdiği saptanmıştır. Sonuçlarımız, leptin ve SHLA'nın tek ve kombine kullanımlarının TMZ kemoterapötik direncinde rol alabileceğini ve bu etkinin hücre tipine göre ve gen spesifik olarak değiştiğini göstermektedir. Bu tez çalışması, leptin ve SHLA'nın TMZ direncindeki etkisinin araştırıldığı ilk çalışmadır.

AntagonistlerBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+6
Farika Nur Denizler Ebiri
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere skuamöz hücreli özofagus kanserinde sağkalımı etkileyen faktörler

Amaç: Skuamöz Hücreli Özofagus Kanseri (SHÖK) gastrointestinal sistem malignitelerinden nispeten nadir görülen son derece ölümcül bir malignitedir. Bu çalışmada opere olmuş SHÖK hastalarında sağkalımı etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmaya 2004-2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezinde SHÖK nedeni ile takipli hastalar olarak alındı. Çalışmaya SHÖK nedeni ile opere olmuş 18 yaş ve üzerinde olan, metastatik evrede olmayan hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 38 (%34.5) erkek ve 72 (%65.5) kadın olmak üzere 110 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 54 (26-77) idi. Başlangıçta 39 (%35.5) hasta klinik lenf nodu pozitif, 71 (%64.5) hasta negatifti. 35 (%31.8) hastaya Neoadjuvan kemoradyoterapi (NAKRT) sonrası cerrahi, 75 (%68.2) hastaya NAKRTsiz direk cerrahi uygulanmıştı. NAKRT sonrası cerrahi yapılanlarda 5 yıllık genel sağkalım (GSK) %84.4 iken direk cerrahi uygulananlarda % 59.2 idi. NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda Ortanca genel sağkalım (GSK) istatistiksel olarak anlamlı uzundu (log rank p=0.003). NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda tümör yanıtına göre sağkalım istatistiksel olarak anlamlı farklı idi (log rank p=0.040). GSK için yapılan tek değişkenli analizde tanı anında obstrüksiyon varlığı (p=0.007), ECOG performans skorunun artması (p=0.001), Lenf nodu pozitifliği (p=0.018), ileri Patolojik evre (p=0.001) ve adjuvan tedavi verilmesi (p=0.036) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.003) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Çok değişkenli analizde ileri Patolojik evre (p=0.002) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.031) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Tartışma: Çalışmamızda Opere SHÖK de patolojik evre arttıkça sağkalım anlamlı olarak kısalıyordu. Ancak NAKRT verilmesi sağkalımı anlamlı olarak uzatıyordu. Çalışmamızda NAKRT ile tedavi edilen hastalarda patolojik yanıt arttıkça sağkalım anlamlı olarak uzuyordu. Sonuç: Bu bulgular eşliğinde özellikle lokal ileri SHÖKde Cerrahi öncesi NAKRT verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca NAKRT yanıtının sağkalım için iyi bir parametre olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Bu sonuçlarımızın profspektif klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.

Karsinoma-yassı hücreliNeoplazmlarRadyoterapi+4
Nida Akgül
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

İmmünokemoterapötik nanoplekslerin kolon kanseri tedavisinde etkinlik ve güvenliğinin in vitro - in vivo değerlendirilmesi

Kolon kanseri tedavisinde cerrahiden sonra en sık kullanılan yöntem kemoterapidir. Ancak kanser hücreleri, hayatta kalmak için immün sistem hücrelerinin tanıma mekanizmasından kaçmakta ve farklılaşma yetenekleri ile kemoterapötiklere karşı direnç geliştirmektedirler. Bu nedenle, kemoterapinin yanı sıra immünoterapinin de kullanılmasının tedavinin etkinliğini artırabileceği bilinmektedir. Nanopleksler, zıt yüklerin etkileşimine dayalı oluşan nano boyutlu sistemlerdir ve bu çalışmada nanopleks yapısını oluşturmak için siklodekstrin (CD) polimeri, 5-Florourasil (5-FU) ve İnterlökin-2 (IL-2) kullanılmıştır. Nanoplekslerin ortalama partikül büyüklükleri ve dağılımı, yüzey yükü tayini, ilaç yükleme etkinliği, her iki etkin madde için farklı ortamlarda salım profili belirleme ve çeşitli stabilite çalışmaları yapılmıştır. Konvansiyonel hücre kültürü çalışmalarında CD polimerlerin güvenliliği hücre proliferasyonuna etkisi ile belirlenmiştir. Ardından ilaç yüklü nanoplekslerin etkinlikleri 2-boyutlu hücre kültürü ve gerçek zamanlı hücre canlılığı analizi ile belirlenmiştir. 3-boyutlu hücre kültürü çalışmaları ile nanoplekslerin etkinliği hücre canlılığı, immünohistokimyasal inceleme ve elektron mikroskobu incelemesi ile belirlenmiştir. Yapılan in vivo çalışmalarla ise CD polimerlerin güvenlilikleri sağlıklı farelerde tek doz intravenöz (i.v.) uygulama sonrası alınan kan örnekleri ile belirlenmiştir. Son olarak, tümör indüklenen farelerde, nanoplekslerin antitümöral etkinlikleri hayatta kalma oranı, metastaz ve immün cevap açısından belirlenmiştir. Çalışmaların sonucunda, IL-2 ve 5-FU'yu birlikte taşıyan nanopleksler hazırlanmış ve parenteral yoldan kolorektal immünokemoterapi açısından umut vaat eden bir model ilaç taşıyıcı sistem ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: immünokemoterapi, kolon kanseri, kombine ilaç taşınımı, nanopleks, siklodekstrin

Kolon hastalıklarıKolon neoplazmlarıNanopleks+6
Safiye Akkın
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Ayaktan kemoterapi alan kanser hastalarına bakım verenlerin karşılanmayan destekleyici bakım gereksinimleri, bakım memnuniyeti ve bakım yükünün 65 yaş altı ve üzeri gruplar açısından karşılaştırılması.

Araştırma, ayaktan kemoterapi tedavisi alan kanser hastalarına bakım veren 65 yaş altı ve üzeri bireylerin karşılanmayan destekleyici bakım gereksinimleri, bakım yükü ve bakım memnuniyetini belirlemek ve karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Şehir Hastanesi ayaktan kemoterapi ünitesine başvuran kanser tanısı ile izlenen ikinci ve üçüncü kür kemoterapi tedavisi alan 112 hastanın primer bakım verenleri alınmıştır. Araştırmada veriler, Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu, Bakım Veren Tanıtıcı Bilgi Formu, Bakım Verenler İçin Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği, Bakım Verenlerin Memnuniyeti Değerlendirme İndeksi ve Zarit Bakım Verme Yükü Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizi için t-testi, ANOVA ve Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda 65 yaş altı bakım veren bireylerin karşılanmamış destekleyici bakım gereksinimleri toplam puanı 104,48±20,52, 65 yaş ve üzeri bakım veren bireylerin karşılanmamış destekleyici bakım gereksinimleri toplam puanı 100,96±19,12 bulunmuştur. Bakım Verenlerin Memnuniyeti Değerlendirme İndeksi toplam puanı 65 yaş altındaki bakım verenler için 51,16±6,91, 65 yaş ve üzeri bakım verenlerin ise 51,46±7,25 olup, her iki yaş grubundaki bakım verenlerin bakım memnuniyeti benzer düzeyde bulunmuştur.Araştırmamızda 65 yaş altı bakım verenlerin bakım yükünün 26,00±13,86, 65 yaş ve üzeri bakım verenlerin ise 27,23±15,28 olduğu saptanmış, her iki yaş grubundaki bakım verenlerin bakım yükü hafif düzey olarak değerlendirilmiştir. Altmış beş yaş altı bakım verenlerin destekleyici bakım gereksinimleri ile memnuniyet indeksi puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı, ters yönlü, orta dereceli bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca 65 yaş altı bakım verenlerin destekleyici bakım gereksinimleri ile bakım verme yükü arasında istatistiksel olarak anlamlı, doğrusal ve güçlü bir ilişki, 65 yaş ve üzeri bireylerin destekleyici bakım gereksinimleri ile bakım verme yükü arasında ise istatistiksel olarak anlamlı, doğrusal ve orta dereceli bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Araştırmamızda 65 yaş altı ve üzerindeki bakım veren bireylerin destekleyici bakım gereksinimleri, bakım memnuniyeti ve bakım yükü benzer düzeyde bulunup, yaş bağlamında anlamlı fark bulunmamıştır. Araştırma sonucuna göre; bakım yükünü azaltmak ve bakım memnuniyetini artırmak için bakım verenlerin değerlendirilmeleri, destek ihtiyacı olan konuların belirlenmesi önerilmektedir.

Bakım verme yüküHasta bakımıHasta memnuniyeti+5
Büşra Akdoğan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Stafilokokal enterotoksin A (SEA) varlığında akut myeloid lösemi hücre hatlarında karakteristik özelliklerdeki değişimin ve kemoterapiye yanıtın incelenmesi

Kanser hastalarında ortaya çıkan enfeksiyonlar, tümörün kendisi, nötropeni veya uygulanan anti-neoplastik tedavi (sitotoksik, immünosupressif, vb) nedeniyle sık karşılaşılan, ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan en önemli komplikasyonlardan biridir. Çocukluk çağı akut lösemilerinin %15'ini ve lösemiden ölümlerin %50'sini oluşturan akut miyeloid lösemide (AML) en sık gözlenen bakteri enfeksiyonlarının başında stafilokokal enfeksiyonlar gelir. Stafilokokus aureus (S. Aureus)'un en etkili toksinlerinden biri olan enterotoksin tip A (SEA), besin zehirlenmesi, toksik şok sendromu, pnömoni ve septik şok benzeri enfeksiyonlara yol açan bir virulans faktörüdür. SEA'nın kanser hücreleri üzerindeki etkileri konusunda bazı çalışmalar olmakla birlikte bu çalışmalar çoğunlukla solid tümörler üzerinde yapılmıştır. SEA'nın kan kanserleri, özellikle akut lösemiler üzerindeki etkisini ve etki mekanizmalarını inceleyen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, SEA'nın 6 farklı AML ve bir kontrol hücre hattı üzerindeki etkilerini (inhibe/aktive edici etki) ve bu etkilerin moleküler mekanizmalarını araştırmayı; ayrıca SEA'nın klinikte AML'de sıklıkla kullanılan bazı kemoterapötiklere karşı oluşan direnç üzerindeki etkilerini ve bundan sorumlu etki mekanizmasını incelemeyi amaçlamaktadır. SEA'nın AML hücre hatlarındaki etkisi, hücre hatlarında SEA ile muamele sonrasında çoğalma, proliferasyon, transwell göç ve invazyon testleri uygulanarak araştırılacaktır. Ayrıca SEA'nın etkisinden sorumlu olabilecek genlerin ve yolakların belirlenmesi için in siliko analizler yapılacaktır. SEA'nın hücre hatlarının kemoterapötik ilaçlara karşı gösterdiği direnç profillerinin saptanmasında AML tedavisinde sıklıkla kullanılan FDA onaylı idarubicin ve cytarabine ilaçları kullanılacak; SEA'nın AML hücre hatlarının söz konusu ilaçlara olan duyarlılığı veya direnci üzerindeki etkileri hücre canlılık testleriyle tayin edilecektir. Kanser ile birlikte oluşan enfeksiyonların kanser süreçleri ile ilişkisinin moleküler temellerinin anlaşılmasının, özellikle lösemi gibi kanserlerin tedavisine yeni yaklaşımlar getireceğine inanılmaktadır. Söz konusu enfeksiyonların AML'de gelişen ilaç direnci üzerindeki etkileri ve bu etkilerin moleküler mekanizmasının aydınlatılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmanın verileri, daha sonra yapılacak in vitro ve in vivo ilaç geliştirme/hedefleme çalışmalarına öncülük edecektir.

EnfeksiyonlarEnterotoksinlerHücre dizisi+4
Hatice Yanpar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililik arasındaki ilişki

Bu tanımlayıcı araştırma, kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililik arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, iki farklı hastanede 10 Nisan 2021-29 Nisan 2022 tarihleri arasında ayaktan kemoterapi alan, evre IV meme kanseri tanılı 122 hasta ile yürütülmüştür. Araştırma verilerinin toplanmasında, Tanıtıcı Özellikler Bilgi Formu, MD Anderson Semptom Envanteri (MDASE), Fonksiyonel Yaşam Ölçeği-Kanser (FYÖ-Kanser) ve Meme Kanserinde Kemoterapi Semptom Yönetimi Öz-Etkililik Ölçeği (MKKSYÖ) kullanılmıştır. Veriler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Spearman korelasyon testleri ve path analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortancasının 54 yıl olduğu, %42,6'sının ilköğretim mezunu olduğu ve %64,8'inin gelir durumunu gelir-gidere eşit olarak tanımladığı görülmüştür. MDASE semptom şiddeti ortanca puan değerinin 4,54 (orta), yaşam üzerindeki etkisi ortanca puan değerinin 6,5 (orta), FYÖ-Kanser ortanca puan değerinin 96,5 (orta) ve MKKSYÖ ortanca puan değerinin 176 (orta) olduğu bulunmuştur. Eğitim düzeyi düşük olan bireylerde semptom yükünün daha fazla; öz-etkililik düzeyi ve fonksiyonel durumun ise daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Gelir düzeyi düştükçe fonksiyonel durumun kötüleştiği belirlenmiştir (p<0,05). MDASE semptom şiddeti ile FYÖ-Kanser ve MKKSYÖ puanları arasında negatif ve orta düzey bir ilişki; FYÖ-Kanser ile MDASE semptomların yaşam üzerindeki etkisi boyutu arasında çok güçlü ve negatif bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). FYÖ-Kanser ve MKKSYÖ arasında orta düzey ve pozitif bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır (p<0,001). Kurulan path modeli semptom şiddetinin öz-etkililik üzerinde doğrudan, fonksiyonel durum üzerinde ise dolaylı bir etkisinin olduğunu ve öz-etkililiğin fonksiyonel durumu doğrudan etkilediğini göstermiştir (p<0,001). Araştırmada, ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü arttıkça, öz-etkililiğin azaldığı ve fonksiyonel durumun kötüleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma bulgularına göre, kemoterapi alan ileri evre meme kanseri hastalarında semptom yükü, fonksiyonel durum ve öz-etkililiğin birlikte değerlendirilmesi, semptom yükünü hafifletmek ve fonksiyonel durumu iyileştirmek için hastaların öz-etkililik düzeyini destekleyecek müdahalelerin planlanması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel durum, hemşirelik, kemoterapi, meme kanseri, semptom yükü, öz-etkililik.

Belirti ve semptomlarFonksiyonel yetkinlikMeme hastalıkları+5
Beyza Erdemsoy
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Granülosit aferezi sırasında antikoagülan olarak kullanılan asit-sitrat-dekstroz (ACD) ve trisodyumsitrat (TCC) moleküllerinin granülosit aferezi sonunda toplanan granülosit sayısına etkisinin karşılaştırılması

Nötropeniye bağlı immünsüpresif hastalarda enfeksiyonlar önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu hastalarda antibiyotik tedavisinin dışında granülosit transfüzyonu bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Transfüzyonun etkili olabilmesi için yeterli sayıda granülosit toplanması elzemdir. Çalışmamızda donörlerin granülosit ürünlerinin total granülosit sayısına, işlem sırasında kullanılan değişik antikoagülanların etkisinin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2016-2020 tarihleri arasında işlem yapılan 295 granülosit donörü dahil edilmiştir. Granülosit donörlerinin 25'i (%8.5) kadın, 270'i (%91.5) erkek olup, ortanca yaşı 31 (24-39) olarak saptanmıştır. Aferez işlemi sırasında 229 (%77.6) donörde asit-sitrat-dekstroz (ACD), 52 donörde (%17.6) trisodyum sitrat (TCC) + hidroksietilnişasta (HES) ve 14 (%4.7) donörde ACD+HES kullanılmıştır. Aferez sırasında ACD kullanılan donörlerde ürünlerin ortanca granülosit değeri 0.96 x1010/ml, TCC+HES kullanılan donörlerde ürünlerinin ortanca granülosit değeri 2.46 x1010/ml ve ACD+HES kullanılan donörlerde ürünlerinin ortanca granülosit değeri ise 0.62 x1010/ml olarak saptanmıştır. TCC+HES ile granülosit toplanan grupta ACD+HES ve ACD ile granülosit toplanan gruplara göre total granülosit sayısı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). ACD ile granülosit toplanan grupta ACD+HES ile granülosit toplanan gruba göre total granülosit sayısı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). ACD kullanılan donörlerinin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 6.3 (5.1-7.8) g/dl, TCC+HES kullanılan donörlerin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 5.1 (4.5-6.6) g/dl ve ACD+HES kullanılan donörlerin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 6.9 (6.7-8.7) g/dl olarak saptanmıştır. TCC+HES ile toplanan ürünün hemoglobin değeri ACD ve ACD+HES ile toplanan ürünlerin hemoglobin değerine göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). ACD ile toplanan ürünün hemoglobin değeri ACD+HES ile toplanan ürünlerin hemoglobin değerine göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Anahtar Sözcükler: Granülosit, aferez, asit-sitrat-dekstroz, trisodyum sitrat

AntikoagülanlarGranülositKan bileşenlerini ayırma+4
Bera Ömer Uğurlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteosarkom tedavi sonuçları

Çocukluk çağı osteosarkom tanılı hastaların tedavi sonuçlarının incelenmesi ve bu sonuçlara etki eden prognostik faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2000 ile Aralık 2019 yılları arasında tanısı konmuş, ünitemizde tedavi edilmiş, tümör rezeksiyonu yapılmış, tedavisi tamamlanmış ve izlem verilerine ulaşılabilen 18 yaş altındaki osteosarkomlu hastaların onkoloji dosyaları ve hastane bilgi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hasta erkek/kız oranı 1.5 idi. Hastaların ortanca yaşı 12.9 yıldı (6.5-17.9). Hastaların %40'ında metastaz mevcuttu. Elli dokuz hastaya (%65.6) doksorubisin-sisplatin protokolü verildi. Haziran 2015'ten itibaren 31 hasta (%34.4) EURAMOS protokolü ile tedavi edildi. Hastaların çoğuna (%80) ekstremite koruyucu cerrahi uygulandı. Hastaların büyük bölümünde (%94.2) cerrahi sınırlar negatif saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %71.6'sında nekroz oranı %90 ve altında idi. Hastaların 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları %32.9 ve %59.6 bulundu. On yaşın altında 5 yıllık genel yaşam hızı %79 idi. Metastatik hastaların 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları sırasıyla %16.9 ve %45.7 idi. Lokalize hastalıkta ise 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları sırasıyla %39.9 ve %65.3 olarak bulundu. Bu iki grup arasında genel yaşam hızları arasındaki fark büyük ölçüde anlamlıydı (p=0.009). Hastaların %48.8'inde ortanca 10.2 ayda (2.1-77.7 ay) rölaps gözlendi. Çalışmamızda tedavi sonuçları ve sağkalım hızları literatür ile benzer bulundu. EURAMOS protokolünün izlem süresi henüz kısa olmakla birlikte benzer izlem süresinde AP protokolüne göre tedavi başarısının yüksek olduğu gösterilmiştir (EFS p=0.003, OS p=0.016). Osteosarkomda en kötü prognostik işaret metastatik hastalıktır. Ekstremite koruyucu cerrahi yaklaşım ile birlikte metotreksat, sisplatin ve doksorubisin içeren kemoterapi protokolü osteosarkomda etkindir.

Cerrahi tedaviEkstremitelerMetotreksat+5
Yunus Emre Güneş
Hacettepe University
2022
00

Related subjects