Echocardiography

194 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak prolapsuslu çocuklarda elektrokardiyografi bulgularının ve 24 saat ritim holterde kalp hızı değişkenliği bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Mitral kapak prolapsusu, mitral kapak yaprakçıklarının birinin veya her ikisinin sol ventrikül kasılması sırasında sol atrium içine doğru çökmesi olarak tanımlanır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda mitral kapak prolapsusunun çocukluk çağındaki güncel sıklığının %2-5 arasında değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Çocuklarda mitral kapak prolapsusu çoğunlukla iyi seyirlidir ve sağ kalımın sağlıklı kişilerle benzer olduğu görülmüştür. Ancak bazı hastalarda mitral yetersizlik, infektif endokardit, tromboembolik olaylar, aritmiler, korda tendinea rüptürü, kalp yetersizliği, kardiyak ani ölüm gibi komplikasyonlar da görülebilir. Çalışmamızda mitral kapak prolapsuslu çocuklarda kalp hızı değişkenliğinin ölçümleri ventriküler ritim bozukluğu varlığı, mitral yetmezlik varlığı ve mitral yetmezliğin kalp hızı değişkenliği ölçümlerine etkisi belirlenmeye çalışıldı. Gereç ve yöntem: Araştırma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji polikliniği tarafından, Ocak 2022-Temmuz 2022 tarihleri arasında mitral kapak prolapsusu tanısı almış olan 7-17 yaş arası 50 hasta ve çocuk kardiyoloji polikliniğine üfürüm şikayeti ile başvuran kardiyak patoloji saptanmayan 30 sağlıklı çocuğun verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesiyle yapılmıştır. Araştırma kapsamındaki hastalar başvuru yakınmaları, kardiyak fizik muayene bulguları, elektrokardiyografi bulguları, ekokardiyagrafi bulguları ve 24 saatlik ritim holter bulgularına göre ayrılarak incelenmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 11,04±2,81 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 10,80±3,14 yıldı (p>0,05). Hastaların 30'u kız (%60), 20'si erkek (%40) ve kontrol grubunun 19'u kız (%63), 11'i erkekti (%37) (p>0,05). Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik özellikleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). 24 saatlik ritim holter incelemesinde 10 hastada nadir ventriküler ekstra vuru (<%1), 2 hastada hafif ventriküler ekstra vuru (%1-10 arası), 4 hastada nadir atrial erken vuru ve 1 hastada 2. derece atrioventriküler blok saptandı. Hasta ve kontrol grubu arasında kalp hızı değişkenliği ölçümleri hasta grupta sağlıklı kontrollere kıyasla düşük olarak bulunmuş olmasına rağmen istatiksel açıdan fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunda 30 hastada minimal mitral yetmezlik (%60), 13 hastada hafif-orta mitral yetmezlik (%26), 7 hastada orta -ağır mitral yetmezlik (%14) olduğu görüldü ve kalp hızı değişkenliği açısından incelendiğinde mitral yetmezlik derecesi arttıkça kalp hızı değişkenliğinin azaldığı görülmüş olmasına rağmen istatiksel açıdan anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Sonuç: Mitral kapak prolapsuslu hastalarda kontrol grubuna göre kalp hızı değişkenliğinin azaldığı ve hastalarda mitral yetmezlik derecesi arttıkça kalp hızı değişkenliğinin azaldığı görülmüş olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.

EkokardiyografiElektrokardiyografi-ambülatuarKalp hastalıkları+3
Ezgi Tanburoğlu Çeliker
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopatili hastalarda ventriküler taşikardi ablasyonu öncesi ve sonrası sağ ventrikül fonksiyonlarının üç boyutlu ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Aritmojenik sağ ventrikül kardiyomiyopatisi (ARVC), iyi karakterize edilmiş kalıtsal bir hastalıktır. Yaş ortalaması 30 olup özellikle adölesanlarda ani kardiyak ölümle sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte aritmi ile seyreden özellikle ventiküler taşikardiye sebep olması sebebiyle erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. ARVCde sağ ventrikülde belirgin olmak üzere sağ ventrikül miyokardiyumundaki yağ ve fibröz dokunun infiltrasyonuna sekonder yapısal ve fonksiyonel bozukluklar ile karakterize hastalıktır. ARVC 'de fibröz-yağ doku replasmanı sıklıkla sağ ventrikül anterolateral veya septumun serbest duvarında olmaktadır, sol ventrikül tutulumu nadirdir. Fonksiyonel olarak tutulan alanda akinetik veya diskinetik duvar hareketleri izlenir. Çalışmamızda 13 (7 Erkek, 6 Kadın; yaş ortalaması 38.2 SD: ± 13) ARVC kesin tanılı hastanın retrospektif olarak üç boyutlu eko bulguları değerlendirilmiştir. Yapılan kateter ablasyon öncesi üç boyutlu ekokardiyografik incelemelerde EDV ve ESV'nin ortalamalarına baktığımızda ise sırasıyla 175.73 ±38.26 ve 124.83±39,31 olarak ölçüldü. RVEF değeri ortalaması 29.77±10,95, SV ortalaması 50.90±20,16 olarak tespit edildi. RVD1 ve RVD2'nin ortalamaları sırasıyla 50.10±4,35 cm, 44.66±5,36 cm olarak ölçüldü. TAPSE'nin ortalaması 11.80±5,54 olarak saptanırken FAC değeri ortalaması 27.86±10,49 olarak sonuçlandı. RVLS1 ve RVLS2 değerleri ortalamaları sırasıyla 9.18±5.11 ve 13.80±5,76 olarak ölçüldü. Normallik varsayımını sağlamayan bir sayısal değişken olması sebebiyle RVD3 ölçümü için ortanca değer tespit edildi. İşlem öncesi RVD3 ortanca değeri ise 90.50 (85.10 – 100.50) şeklinde sonuçlandı. Kateter ile ventriküler taşikardi ablasyonu sonrası ilk bir ay içerisinde tüm hastalara kontrol üç boyutlu ekokardiyografik değerlendirme yapılarak tüm parametreler tekrar değerlendirildi. EDV değeri işlem sonrası 166.86 ±40,41 olarak sonuçlandı, p değeri <0.001 olarak anlamlı bulundu. ESV değeri 114.02 ±41,75 olarak bulundu ve p değeri <0.001 olarak anlamlı tespit edildi. RVEF ortalaması 32.80 ±12.08 ve p değeri 0.008 olarak anlamlı sonuç şeklinde değerlendirildi. SV ortalama değeri 52.80±20.06 p değeri 0.208 olarak anlamlı bulundu. RVD1 ve RVD2 sırasıyla 48.90±4.01 ve 43.46±5.56 p değerleri sırasıyla 0.038 ve 0.014 olarak anlamlı bulundu. TAPSE ve FAC sırasıyla 13.20±6,13 ve 30.64±11,92, p değerleri sırasıyla 0.002 ve 0.010 olarak anlamlı bulundu. RVS1 ve RVLS 2 değerleri 10.33±5,89 ve 15.63±7,25, p değerleri 0.006 ve 0.008 olarak anlamlı bulundu. Son olarak non-parametrik değişken olan RVD3'ün işlem sonrası ölçümde ortanca değeri 85,60 (80.10–95.30) p değeri ise 0,016 olarak anlamlı değişiklik lehine bulundu. Literatür incelendiğinde ARVC tanısı alan hastaların üç boyutlu verilerini inceleyen herhangi bir araştırmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın; her ne kadar hasta sayısı az olsa da diğer çalışmalara destek olarak bu bağlamda liteatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir Anahtar Kelimeler: Kardiyomyopati, ARVC, Aritmi, Ekokardiyografi, Kateter Ablasyon, Üç Boyutlu Ekokardiyografi

AblasyonAritmi-kardiyakEkokardiyografi+6
Ahmet Emre Gültekin
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi

Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.

EkokardiyografiFetal hastalıklarFetüs+5
Mustafa Onur Kamani
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler prematür atımlarda nöropeptid Y'nin rolü

Amaç: Ventriküler ekstrasistol (VES) etyolojisinde tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada VES'lerin oluşumunda nöropeptit Y (NPY)'nin rölünün olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 saatlik ritim holter sonucunda VES olan 150 olgu çalışma grubu, olmayan 86 olguda kontrol grubu olarak alındı. Çalışma grubu da kendi içinde 15 binden fazla ve az VES'i olanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Tüm olguların detaylı anamnez alınıp, fizik muayeneleri, elektrokardiografileri (EKG) ve ekokardiyografileri yapıldı. Bütün vakalarda biyokimya parametreleri ve NPY düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. İstatistiksel analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Her iki grup arasında diyabetis mellitus (DM), diyastolik kan basıncı, vücut kitle indeksi (BMI), LDL, TG, WBC, kreatin, Na, K, CRP, PLT, albümin, TSH, IVS, PWD, standart QRS, ortlama QRS açısından istatistiksel bir fark yoktu (hepsi için p>0.05). Ancak yaş, cinsiyet, sigara, LVEF, nabız, HDL, HGB, üre, NPY, total kolesterol, LVED, SDNN, SDNNİNDEX, RMSD, PN50, LF, HF, VLF, LF/HF istatiksel açıdan anlamlı fark izlendi (hepsi için p <0.005). Çalışma grubunda 15 binden fazla VES gelişen olgu sayısı 48 iken (%32) ve 15 binden az VES gelişen olgu sayısı 102 (%68) bulundu. İkili korelasyon analizinde, serum NPY düzeyi ile VES sayısı (r=0.577 p=0.001), LF (r=0140, p =0.032), YAŞ (r=0.151, p=0.02), LVED (r=0.162, p= 0.013), LVES (r=0.290, p=0.001) arasında anlamlı pozitif korelasyon görüldü. Aynı şekilde NPY ile RMSSD (r=-0.162, p=0.012), SDNNİNDEX (r=-0.136, p=0.037) arasında da negatif kolerasyon görüldü. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde NPY (odds oranı [OO]: 1.204; %95 güven aralığı [GA]: 1.103-1.315; p=0.001) VES gelişiminin bağımsız öngördürücüleri olduğu gösterildi. VES sıklığı tahmin etmek için NPY' nin en iyi cut off değerini belirlemek için ROC eğri analizi kullanıldı. NPY ≥ 78,91 VES sıklığı %85,5 duyarlılık ve %82,4 özgüllükle öngördü (eğri altındaki alan: 0.948, %95 GA: 0.915-0.980, p =0.001). Sonuç: Çalışma serum NPY düzeyi ile VES gelişiminde rol oynadığı ve VES sıklığı ile de yakın ilişki gösterdiğini göstermekteydi. Anahtar Sözcükler: Ventriküler ekstra sistol, aritmi, nöropeptid Y, etyoloji

Aritmi-kardiyakEkokardiyografiEkstrasistol+3
Necip Fazıl Dedeoğlu
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut romatizmal ateşli hastalarda plazma gelsolin düzeyi ve karotis intima media kalınlığı değerlendirilmesi

Amaç: Akut romatizmal ateş az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çocuklarda edinilmiş kalp hastalıklarının en önemli nedeni olan otoimmün bir hastalıktır. Juvenil romatoid artrit, sistemik lupus eritematozis ve bazı sıçan çalışmalarında plazma gelsolin düzeyinin farklı sonuçlar doğurduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda akut romatizmal ateş tanısı almış hastaların demografik özellikleri, ekokardiyografik bulguları, klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi ve hastaların akut atak sırasında plazma gelsolin düzeyleri araştırıldı. Yöntem: Bu çalışma prospektif bir çalışmadır. Bu çalışmaya, Ağustos 2016 ile Eylül 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Kardiyoloji polikliniğine başvuran, 5-18 yaş arasında, 2015 Modifiye Jones Kriterleri'ne (2 major veya 1 major + 2 minor) (tablo 1) göre ARA tanısı alan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalardan tanı anında kan alınarak plazma gelsolin düzeyi çalışıldı. Kontrol grubu olarak, eş zamanlı genel çocuk polikliniğine başvuran, aynı yaş ve cinsiyetteki kronik hastalığı olmayan çocuklar seçildi. Bulgular: Hasta grubunda ortalama yaş 11 ± 3.1 iken kontrol grubunda ortalama yaş 10.7 ± 3.2 olup gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Çalışma grubundaki hastaların 26'sı kız (%59) ve 18'i (%41) erkekti. Kontrol grubunda ise 19 (%54) kız ve 16 (46) erkek vardı. Hasta grubunda sadece artriti olup karditi olmayan 15 (%34) hasta vardı. 2 (%4.5) hastada izole kardit ve 27 (%61.5) hastada ise artrit ve kardit birlikteliği mevcuttu. Hasta grubunda kontrol grubuna göre gelsolin düzeyi anlamlı yüksek saptandı. Hasta ve kontrol grubunda ateroskleroz riski açısından Karotis Doppler USG parametrelerine bakıldı. Hasta ve kontrol grubu arasında CAS, CAD ve CIMT açısından anlamlı fark saptanmadı. KAdÇ ve KAsÇ hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek idi. M-mode ve iki boyutlu EKO kullanılarak yapılan değerlendirmede sol ventrikül sistol sonu çapı (LVesD) ve MAPSE bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda sol ventrikül posterolateral duvar kalınlığı (LVpWD), sol ventrikül diyastol sonu çapı (LVedD) ve IVS kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Grupların KDE ile değerlendirilmesinde, gruplar arasında S, DT ve İVRT açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubunda E, A, İVCT ve MPI değerleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptanırken, ET ve E/A oranı hasta grubunda daha düşük saptandı. Mitral anülus lateralinden gerçekleştirilen doku Doppler ekokardiyografik incelemede gruplar arasında E', S', İVRT', E'/A' ve MPİ' açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. A', DT', E/E' ve İVCT' değeri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptanırken, ET' hasta grubunda anlamlı düşük saptandı. Sonuç: ARA'lı hastalarda kalbin diastolik disfonksiyonunu gösteren LVedD, E, A, parametrelerinin artığını; E/A, E/E' ve ET süresinin azaldığını saptadık. Kalbin sistolik disfonksiyonunu gösteren İVCT süresinin uzadığı saptandı. Hem sistolik hem de diastolik disfonksiyon gösteren MPİ, İVS ve LVpWD parametrelerinin artığını gözlemledik. Gelsolin düzeyi birçok hastalıkta artıp ya da azalabilmektedir. Bizim çalışmamızda gelsolin düzeyi hasta grubunda anlamlı yüksek saptandı. Sadece artriti olan grup ile kardit + artrit birlikteliği olan grup arasında ise benzer olduğunu saptandı. Bu grup hastalarda yapılacak daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Artmış gelsolin düzeyinin sol kalbin diastolik disfonksiyonu ile korele olduğu gözlemlendi. Sadece artritli ARA hastalarında subklinik kardiyak etkilenmenin olduğunu saptadık. ARA'lı hastalarda karotis Doppler USG ile CIMT değerlendirilmesinde CAS ve CAD değerlerinin hasta ve kontrol grubunda benzer olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Akut Romatizmal Ateş, Plazma Gelsolin Düzeyi, Karotis İntima Media Kalınlğı, Ekokardiyografi

EkokardiyografiGelsolinKarotis intima media+3
Orhan Argış
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde mitral balon valvüloplasti işlemi yapılan romatizmal mitral darlığı hastalarının demografik, klinik ve ekokardiyografik özellikleri

Mitral darlığı en sık görülen romatizmal kalp kapak hastalığıdır. Etiyolojisinde çeşitli nedenler olmakla birlikte, en sık neden romatizmal ateştir. Romatizmal kalp hastalığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık problemidir. Inoue ve arkadaşlarının 1984 yılında perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işlemini tanımlamaları ile bu yöntem mitral darlığı olan birçok hastada cerrahi tedavinin yerini almıştır. Günümüzde uygun kapak morfolojisine sahip, semptomlu mitral darlığı olan hastaların çoğuna PMBV işlemi uygulanmaktadır. Bu işlemin kısa ve uzun dönemde etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, kliniğimizde yapılan perkütan mitral balon valvüloplasti olgularımızın erken dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek amacıyla yapıldı. Ekokardiyografik olarak ciddi mitral darlığı, semtomatik orta mitral darlığı olan ve wilkins skoru ≤ 12 olan 52 hasta (36 kadın, 16 erkek, ortalama yaş 48±13) çalışmaya dahil edildi. Valvüloplasti ile mitral kapak alanı 1.18±0.19' cm²'den 2.27±0.48 cm²'ye (p =0.001) yükseldi. Ortalama mitral gradiyent 12.82±3.5'den 5.97±2.04'e (p =0.001) düştü. Diğer hemodinamik parametrelerde de anlamlı düşüşler sağlandı. Tüm hastalarda işlem başarımız %87, eko skoru ≤ 8 olan hastalarda %90, eko skoru > 8 olan grupta ise %80 hastamızda PMBV başarılı bir şekilde uygulandı. Eko skoru ≤ 8 olan grupta 3 hastada, eko skoru > 8 olan grupta da 4 hastamızda olmak üzere toplam 7 hastamızda işlem başarısız oldu. PMBV uyguladığımız 2 gebe hastamızda işlem başarılı oldu. Başarısız olgularda işlem öncesi MVA anlamlı olarak düşüktü. Eko skoru yüksek olan grupta PMBV başarısı düşük olmakla beraber istatiksel anlamlılık taşımamaktadır (p=0.02). Başarısız olan olgularımızın nedenleri, hastalardan ikisinde kapak geçilememesi birisinde de septostomi yapılamaması nedeniyle PMBV uygulanamadı. İki olgumuzda kapak açılması az oldu (< 1.5cm²). Sonuç olarak semptomatik mitral darlığında PMBV, eko skoru ≤ 8 olanlarda olduğu gibi ve eko skoru 9-12 olan hastalarda da başarılı uygulanabilmekte ve hemodinamik ve semptomatik düzelmeler sağlanabilmektedir.

Anjiyoplasti-balonDemografiEkokardiyografi+5
Haşım Tüner
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut romatizmal ateşli hastalarda serum malondialdehit asit, superoksit dismutaz, katalaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktivitelerinin incelenmesi

Bu çalışma akut romatizmal ateşi (ARF) olan hastalarda oksidatif stresin (OS) rolünü, antioksidanların seviyesini ve hastalığın ilerlemesi ile ilişkisini araştırmayı içerir. Akut romatizmal ateş tanısı konan hastaların akut atak sırasında oksidatif stres parametresi olan malondialdehit aktivitesi ve antioksidan parametrelerden katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz düzeyleri incelendi. Ayrıca, akut romatizmal ateş tanısı konulmuş çocuk hastaların demografik özellikleri, ekokardiyografik bulguları ile klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi. Yöntem: Bu çalışma prospektif bir çalışmadır. Bu çalışmaya Ağustos 2016 ile Kasım 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniği ve Genel Çocuk Polikliniği'ne başvuran, 5-17 yaş arasında akut romatizmal ateş tanısı alan toplam 68 hasta dahil edildi. Hastalardan tanı anında kan örnekleri alınarak malondialdehit asit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktiviteleri çalışıldı. Kontrol grubu olarak, eş zamanlı Çocuk Kardiyoloji Polikliniği'ne başvuran, aynı yaş ve cinsiyetteki herhangi bir hastalığı olmayan çocuklar seçildi. Biyokimyasal parametreler serum örnekleriyle belirlendi. malondialdehit asit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktiviteleri sprektrofotometrik olarak tayin edildi. Bulgular: Hasta grubu yaş ortalaması 12.2±3.2 iken kontrol grubunda ortalama yaş 11.8±3.5 olup gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p>0.05). 68 hastanın 48'inde (%70.6) kardit saptandı. Bu 48 hastanın 4'ünde (%5.9) eklem bulguları olmaksızın izole kardit mevcuttu. 44 (%64.7) hastada ise artrit ve kardit birlikteliği mevcuttu. Karditli hastaların 23'ü (%47.9) hafif kardit, 10'u (%33.3) orta kardit ve 9'u (%18.7) ağır kardit idi. Kardit saptanan toplam 48 olguda en sık mitral kapak tutulumu gözlendi. 45 (%93.8) hastada mitral yetersizlik saptandı. 2. sıklıkta olan aort kapak tutulumu 25 (%52.1) hastada gözlendi. 21 (%43.8) hastada mitral ve aort kapak tutulumu birlikteliği belirlendi. Grupların oksidan ve antioksidan değerlerine bakıldığında; MDA hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.001). GSHPx, CAT, SOD ve GSH ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p<0.05). Sadece artriti olan grup ile kardit + artrit birlikteliği olan grup arasında MDA, GSHPx, CAT, SOD ve GSH aktivitesi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Parametreler arasındaki korelasyona bakıldığında; CAT ile GSHPx arasında orta düzeyde (r=0.359, p=0.003), MDA ile GSH arasında düşük düzeyde ve pozitif yönde (r=+0.247, p=0.042), GSHPx ile ESH arasında düşük düzeyde (r=-0.276, p=0.022), GSHPx ile CK arasında orta düzeyde (r=-0.325, p=0.049), SOD ile ürik asit arasında orta düzeyde negatif yönde (r=-352, p=0.022) anlamlı korelasyon saptandı. MDA ile CRP, ASO ve ESH arasında ise anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda ROC eğrisi analiz sonuçlarına göre hasta ve kontrol grubunu ayırmada; eğri altında kalan alan MDA için 1.000 0.001 olarak bulundu. MDA için kesim (cut-off) değeri 4.7105 (duyarlılık %100, özgüllük %100) olarak saptandı. Çalışmamızda MDA'nın hasta ve kontrol gruplarını birbirinden ayırmadaki ayırıcı gücünün oldukça yüksek olduğu ve buna göre de hastaları kontrol grubundan ayırmada destekleyici "tanı testi" olarak kullanılabileceği belirtildi.. Sonuç: Akut romatizmal ateşte oksidatif stresin arttığını, antioksidanların da azaldığını belirledik. ARA'lı hastalarda oksidatif stres biyobelirteci olan MDA düzeyini anlamlı yüksek saptadık. Antioksidan olan GSHPx, SOD, CAT ve GSH düzeylerini ise anlamlı düşük saptadık. ARA'lı hastalarda prooksidan enzimlerinin artması, ARA patofizyolojisinin açıklamasında bir belirti olarak kabul edilebileceğini belirttik. Çalışmamızda ARA'nın değerlendirilmesinde MDA'nın biyobelirteç olarak mevcut diğer teşhis araçları ile birlikte, ARA hastalarını kontrol grubundan ayırmada destekleyici "Tanı Testi" olarak kullanılabileceğini gördük. Antioksidanların tedaviye eklenerek oksidatif stresi azaltabileceğini, bunun da akut romatizmal ateşli hastalarda faydalı olabileceğini belirttik. Bulgularımız aynı zamanda farklı evrelerdeki ARA hastalarında antioksidan tedavinin gerçek etkisini değerlendirmek için daha çok randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu görsterdi. ARA'lı hastalarda oksidatif stres ve antioksidanlarla ilgili daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut romatizmal ateş, oksidatif stres, antioksidan, malondialdehit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon, glutatyon peroksidaz, ekokardiyografi.

AntioksidanlarEkokardiyografiGlütatyon+7
Cihat Erol
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi major hastalarında kardiyak demir birikiminin atriyal ve ventriküler fonksiyon ve geometrik ölçüm değerleri ile ilişkisinin 4 boyutlu transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Fedai A. B. Talasemi Major hastalarında kardiyak demir birikiminin atriyal ve ventriküler fonksiyon ve geometrik ölçüm değerleri ile ilişkisinin 4 boyutlu transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, ANKARA, 2022. Talasemi major hastalarında kardiyak demir birikimi en önemli mortalite nedenlerindendir. Talasemi major hastalarının izleminde rutin olarak önerilen kardiyak MR (KMR) T2*'a göre daha ulaşılabilir bir yöntem olan transtorasik ekokardiyografi (TTE) ile kardiyak etkilenimi öngören çeşitli parametreler tanımlanmıştır. Bu çalışmada talasemi major hastalarında 2 ve 4 boyutlu ekokardiyografik ölçümlerle sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirilmesine ek olarak, strain ölçümleri, ventrikül volüm ve geometrisi tanımlandı. Böylece TTE ile kardiyak etkilenimin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı' nda takip edilen 44 Talasemi Major hastası dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar özellikleri retrospektif olarak incelendi. Kontrol muayenesi için başvuran hastalara 2 boyutlu ve 4 boyutlu ekokardiyografik inceleme yapıldı. Beta talasemi major hastalarında bazal 4 boyutlu ekokardiyografik ölçümlerde, ejeksiyon fraksiyonu (EF) %62.2, sistol sonu volüm (ESV) 42.3 ml, diastol sonu volüm (EDV) 111.93 ml, stroke volüm (SV) 69.2 ml, kardiyak output (CO) 5.23 l/dk, mass indeks 78.4 g/m², global longitudinal strain (GLS) %-19.07, global circumferencial strain (GCS) %-16.57, global area strain (GAS) %-29.11, global radial strain (GRS) %39.91 olarak görüldü. Sferesite indeksi (SI) ortalama 0.44 olarak görüldü. Talasemi hastalarında sol ventrikül şekli daha küresel olarak değerlendirildi. Ferritin >1000 ng/ml olan hastalarda lateral erken diyastolik miyokardial velosite (e') (13.4 cm/sn, p=0.015), SV (64.0 ml, p= 0.037), GLS (%-18.17, p=0.032) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Diğer strain analizleri ve kardiyak volümler arasında fark saptanmadı. KMR T2* <20 ms olan hastalarda lateral e' (12.3 cm/sn, p=0.027) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Ayrıca KMR T2* <20 ms olan hastalarda diyastolik disfonksiyon anlamlı olarak daha fazla saptandı. Diyastolik disfonksiyonu olan 6 hastadan 5'inde grade 3 diyastolik disfonksiyon saptandı. KMR T2* <20 ms olan hastalarda, GLS (%-17.08, p<0.001) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Kardiyak etkilenim tahmini için GLS kesme değeri %-18.5 olarak belirlendi (AUC 0.845, sensitivite %91.7, spesifite %71.9). Sonuç olarak talasemi major hastalarında 4 boyutlu TTE ile kardiyak geometri ve strain ölçümleri ile kardiyak etkilenim tahmin edilebilir. Kardiyak etkilenimin değerlendirilmesi için daha fazla hasta ile yapılan 4 boyutlu ekokardiyografi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Talasemi Major, 4 boyutlu ekokardiyografi, Global Longitudinal Strain, Sferisite indeks.

Atriyal fonksiyonEkokardiyografiKalp fonksiyon testleri+2
Ahmet Burak Fedai
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sporcularda D vitamini düzeyi ile ekokardiyografik sağ ve sol kalbin yapısal ve dinamik parametrelerinin ilişki düzeyinin incelenmesi

Sporcu kalbi (SK), spor hekimliği pratiğinde yaygın olarak görülen ve kalbin maksimum atım hacmine (AH) izin vermek için büyüdüğü ve dinlenim kalp atım hızının (KAH) normalden düşük olduğu patolojik olmayan bir durumdur. Spor türü ve sistolik ve diyastolik fonksiyondaki değişiklikler ve özellikle D vitamini ve diğer biyokimyasal belirteçler gibi bu değişikliklerin belirleyicileri arasındaki ilişki iyi belirlenmemiştir. Bu çalışmada, farklı spor disiplinlerinde yer alan sporcularda konvansiyonel iki boyutlu (2D) ekokardiyografi ve Doppler ekokardiyografi parametreleri ile değerlendirilen sporcu kalbinin sistolik ve diyastolik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran yaşları 18-40 arasında, önceden bilinen kronik hastalığı olmayan 93 sporcu çalışmaya dahil edildi. Sporcuların yaş, boy, kilo, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) skoru, D vitamini ve diğer serum biyokimyasal belirteç değerlerini içeren verileri kaydedildi. Ayrıca, tüm bireylerin günlük güneş ışığına maruz kalma süresi, cilt maruziyeti şekli ve güneş koruyucu kullanımını içeren bir anket doldurmaları istendi. Değerlendirme için kaydedilen hasta verileri ekokardiyografiden ve elektrokardiyografiden (EKG) elde edilen bulguları içeriyordu. Futbol ve koşu grubu, halter ve kontrol grubundan yüksek D vitamini düzeyine sahiplerdi (sırasıyla 25.1 ng/mL, 24.9 ng/mL, 18.9 ng/mL, 22.2 ng/mL). Koşu grubu, kontrol grubundan daha yüksek EKG Cornell değerlerine sahipti (13,36 ± 4,77 vs 8,50 ± 4,27 mV, p=0.005). Futbol, halter, koşu grupları daha yüksek sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) değerlerine sahipti (sırasıyla, 83.7 ± 14.7, 75.7 ± 12.3, 84.2 ± 15.8, 69.9 ± 15.0 ng/mL, (p=0.002). Diyastolik ekokardiyografik değerlerde gruplar arasında D vitamini düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sol ventriküldeki yalancı tendon sıklığı futbol, halter ve koşu gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksek görünmektedir (sırasıyla, %26.3, %18.2, %4.6 ve %12). Futbol, koşu ve halter sporcularında sol ventrikül yapılarında yeniden yapılanma görülmekle birlikte, sporcularda kontrollere kıyasla artmış diyastolik fonksiyona dair daha az kanıt vardır. Bununla birlikte, sonuçlarımız kardiyak diyastolik fonksiyonun sporculardaki D vitamini eksikliğinden etkilenmediğini göstermektedir.

DiastolEgzersizEkokardiyografi+4
Ömer Özkan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akromegali ve prolaktinoma tanılı hastalarda kardiyak steatozis, kardiyovasküler risk ve ilişkili biyomarkerlar

Sistemik hastalıklarda, kardiyovasküler komplikasyonlara bağlı işlev bozukluklarının erken dönemde tanınması önemlidir. Bu çalışmada; akromegali ve prolaktinoma hastalarında, dört boyutlu ekokardiyografik ölçümlerin, kardiyovasküler riski öngörebilecek asprosin, GDF-15 düzeyleri ve epikardiyal yağ kalınlığı ile ilişkileri araştırılmıştır. Çalışmaya 41 akromegali, 29 prolaktinoma ve kontrol grubu olarak 33 birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar antropometrik, biyokimyasal ve ekokardiyografik ölçümler ile değerlendirilmiştir. Framingham kardiyovasküler risk skorunun; akromegali hastalarında, prolaktinoma ve kontrol grubundan daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). İki boyutlu ekokardiyografide; sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, akromegali [%63 (63-65)] ve prolaktinoma [%63 (60-65)] hastalarında kontrol grubuna [%66 (63-68)] kıyasla daha düşük saptanmıştır (p=0.003). Her iki hasta grubunda; global longitudinal strain, global sirkümferansiyel strain, global areal strain ve global radyal strain ölçümleri kontrol grubundan daha düşük bulunmuştur (sırasıyla akromegali: p=0.007, p=0.008, p=0.015, p=0.008; prolaktinoma: p=0.033, p=0.019, p=0.030, p=0.025). Epikardiyal yağ kalınlığı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Asprosin düzeyleri; prolaktinoma grubunda [2.4 ng/mL (0.0-9.7)], akromegali [6.8 ng/mL (2.6-9.9)] ve kontrol grubundan [10.2 ng/mL (2.3-18.0)] daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0.022 ve p=0.006). Asprosin düzeyi ile yaş arasında bağımsız bir ilişki olduğu gösterilmiştir (p<0.001). GDF-15 düzeyleri; prolaktinoma grubunda [262.2 pg/mL (169.3-336.1)], akromegali [332.5 pg/mL (257.4-438.8)] ve kontrol grubundan [331.3 pg/mL (233.6-428.9)] daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.008 ve p=0.047). GDF-15 düzeyini etkileyen bağımsız faktörler incelendiğinde; her iki hasta grubunda, Framingham kardiyovasküler risk skoru ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (her iki analiz için p<0.001). Bu çalışmada; akromegali ve prolaktinoma hastalarında subklinik sistolik disfonksiyon olduğu ve GDF-15'in bu hasta gruplarında kardiyovasküler riski öngörmede bir biyomarker olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

AkromegaliAkromegaliAsprosin+4
Büşra Fırlatan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel hiperkolesterolemili çocuk hastaların kardiyovasküler değerlendirilmesi

Ailesel hiperkolesterolemi otozomal dominant kalıtılan yaygın bir durumdur. Düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörünü kodlayan gende, apolipoprotein B geninde veya PCSK9 proteinini kodlayan genlerin üçünden birinde olan bir mutasyon ailesel hiperkolesterolemiye neden olur. Bu mutasyonlar yaşam boyu LDL kolesterol seviyesinde yüksekliğe ve erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalıklara neden olur. Tedavi edilmediği takdirde heterozigot hastalarda, mutasyonları taşımayanlara göre erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalık riskinde önemli derecede artış görülür. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen çocuk yaş grubundaki ailesel hiperkolesterolemi tanılı hastaların kardiyovasküler durumunun yaş, kolesterol düzeyleri ve risk faktörleri ile olan ilişkilerinin kendi içinde karşılaştırılması ile literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Bilim Dalı ve Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda ailesel hiperkolesterolemi tanısıyla takipli 5-18 yaş arasında, total ve LDL kolesterol düzeyleri 95 persentil üzeri olan 32 hasta ile aynı demografik özelliklere sahip total ve LDL kolesterol düzeyleri normal olan 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubu birbirleriyle EKO, EKG, efor testi ve karotis USG ile karşılaştırılarak değerlendirildiğinde 3 hastada orta derece mitral yetmezlik, 3 hastada aort yetmezliği, 2 hastada aort darlığı ve 1 hastada aort darlığı ve yetmezliği birlikte olduğu gözlendi. Homozigot hastaların interventriküler septum ve sol ventrikül posterior duvar kalınlıkları, sol ventrikül içi hacimleri ve sol ventrikül kütle indeksleri (sırasıyla 99±25,65 ve 70,96±18,12 g/m2 p=0,015) heterozigot hastalarına göre daha yüksek bulundu. Kan LDL kolesterol düzeyi 200 mg/dL'nin altında olan hastalar ile 200 mg/dL ve üzeri olan hastalar karşılaştırıldığında, LDL kolesterol düzeyi yüksek olan hastaların aort STB çapı ölçümlerinin (sırasıyla 16,47±2,58 ve 19,65±3,20 mm p=0,030) anlamlı derecede daha düşük, İVKZ ölçümlerinin ise (sırasıyla 75,60±3,65 ve 70,14±9,72 ms p=0,024) anlamlı derecede daha uzun olduğu gözlendi. Homozigot AH hastalarının tüm global longitüdinal strain ölçümleri heterozigot hastalara göre daha düşük bulundu, ancak yalnız GLPS-LAX ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla %15,70±2,40 ve %20,31±3,26 p=0,028). 2 hastada eksentrik hipertrofi, 3 hastada konsentrik remodelling tespit edildi. 27 hastanın ventrikül geometrisi normaldi. Homozigot AH tanılı 7 hastanın 2 (%28,6)'sinde ve heterozigot AH tanılı 24 hastanın 3 (%12,5)'ünde efor testi, hedef kalp hızına ulaşılamadan bitkinlik nedeniyle sonlandırıldı. Karotis USG ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu EKG verileri açısından karşılaştırılarak değerlendirildiğinde hasta grubun P dalga dispersiyonu, PR dispersiyonu ve QT dispersiyonu ölçümlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Hasta grubun QTc süresi ölçümleri de kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha uzundu (sırasıyla 416,96±22,12 ve 406,35±17,28 ms p=0,023). Sonuç olarak; ailesel hiperkolesterolemi, kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz etkileri olan bir durumdur. AH taraması ile bu hastaların erken tespit edilmesi ve sıkı kan LDL kolesterolü kontrolüne erken başlanması, kardiyovasküler sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir. Bu hastalar kardiyoloji takibinde olmalıdır ve EKO ile strain ölçümleri rutin yapılmalıdır. Böylece subklinik fonksiyon bozuklukları daha erken tespit edilebilir.

AterosklerozEkokardiyografiHiperkolesterolemi+5
Görkem Abdikan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında hodgkin lenfoma nedeni ile tedavi edilmiş hastalarda geç dönem kardiyotoksisitenin 3 boyutlu ekokardiyografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Hodgkin Lenfoma (HL) hastaları kullanılan tedaviler nedeni ile uzun dönemde kardiyak hastalık gelişimi açısından risk altındadır. Hastalardaki kardiyak değişikliklerin erken tespiti erken müdahaleye olanak sağlar. Kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde sıklıkla kullanılan yöntem ekokardiyografidir. 3 boyutlu ekokardiyografi (3BE) kalbin sistolik fonksiyonlarını daha doğru değerlendirme imkanı sağlamaktadır. Bu çalışma ile çocukluk çağında HL nedeni ile tedavi edilen hastalardaki geç dönem kardiyak değişikliklerin 3BE yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda çocukluk çağında Hacettepe Üniversitesi'nde HL nedeni ile antrasiklin ve/veya mediastinal radyoterapi ile tedavi edilmiş, en az iki yıldır remisyonda olan 15 yaş ve üzeri 50 hasta değerlendirildi. Hastaların 3BE ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonları (LVEF) ve global strain bulguları değerlendirildi. Hastaların 10'unda (% 20) LVEF %53'ten düşük bulundu ve bu hastaların hiçbirinin semptomu yoktu. Mediastinal radyoterapi uygulanan hastaların LVEF, global peak sistolik strain (GPSS) ve global longitudinal strain (GLS) değerleri uygulanmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,003, p=0,007, p=0,018). Hastaların LVEF, GPSS ve GLS değerleri ile uygulanan radyoterapi dozu arasında ilişki varken, adriamisin dozu arasında ilişki saptanmadı. Çalışmamızda kardiyotoksik tedavi almış asemptomatik hastalarda sistolik fonksiyon bozukluğu varlığı gösterildi. Tedavi sonrası erken dönemde dahi hastalarda 3BE ile strain bulgularında düşüşler saptandı. Sonuç olarak kardiyotoksik tedavi uygulanmış hastaların kardiyovasküler hastalıklar açısından hassas yöntemler ile rutin izlemi önermekteyiz.

EkokardiyografiHodgkin hastalığıKalp+4
Kübra Çakmakkaya
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipertansiyon ön tanılı olgularda; pulmoner arter sertliği, sağ ventrikül yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans görüntüleme ve sağ kalp kateterizasyonu bulgularının korelasyonu

Giriş: Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon (PAH) nadir görülen, progresif seyirli, sağ ventrikül (RV) yetmezliğine neden olabilen mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Erken tanısı ve spesifik tedavisinin erken başlanması hastalığın kötü gidişatını yavaşlatmada önem arz etmektedir. RV yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesi de prognoz ve takipteki tedavi yanıtına karar vermede önemlidir. Ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans (MRG) ve sağ kalp kateterizasyonu (SKK) PHT'deki değişikliklerin değerlendirildiği tanı yöntemleridir. PHT kesin tanısı SKK ile invaziv olarak basınçların ölçülmesi ile konulmaktadır. Olası komplikasyon riskleri nedeniyle non-invaziv tanı yöntemleri son zamanlarda dikkat çekmektedir. İnvaziv ve non-invaziv yöntemlerle değerlendirilebilen pulmoner arter sertliği (PAS), daha önce yapılan PHT ile ilişkili çalışmalarda prognostik bir belirteç olarak değerlendirilmiştir. PHT tedavisine alınan klinik yanıtın PAS ile takip edilip edilemeyeceğini değerlendiren çalışmalar da mevcuttur. Çalışmamızda RV yapı ve fonksiyonları, PAS bu tanı yöntemleri ile değerlendirildi. PA sertliği, 24 saat içinde MRG ve SKK yöntemleri ile değerlendirildi. Bu iki yöntemin birbiri ile korelasyonunun gösterilmesi, PHT tanı, takip ve tedavisinde non- invaziv yöntemlerin kullanılması açısından destekleyici olacaktır. Metod ve sonuç: 35 PHT ön tanılı hastaya (27 kadın 8 erkek) 24 saat içinde SKK ve MRG uygulandı. Daha sonra veriler gözden geçirilirken 3 olgu dışlandı. 16 PAH'lı olgu ve SKK ile oPAB'ı normal olan 16 olgu çalışmaya dahil edildi. PAH'lı olgularda RV FAC 37,95±8,39%, PAH'ı olmayan olgularda 46,91±6,66% saptandı (p=0,001). PAH'lı olgularda beklendiği üzere, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde sPAB ve MPA (ana pulmoner arter çapı) daha yüksek, TAPSE ve RV Sm daha düşük saptandı. RVFAC ve kardiyak MRG ile ölçülen RVEF arasında güçlü korelasyon saptandı. Çalışmamızda PA/Aortik çap oranı 1.0377 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 81.8% özgüllük ile öngörmektedir. RV/PA coupling, 0.7885 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 75% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite 34.70 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'ı 92.3% duyarlılık ve 81.2% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling değerleri oPAB, PVR, PVRi ile güçlü biçimde korele idi. PAC and PACi ile pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling oranı arasında orta dereceli korelasyon vardı. MRG ile değerlendirilen RVEF ve RV FAC ile PVRi arasında güçlü negatif korelasyon, PACi arasında orta düzeyde negatif korelasyon mevcuttu. PAH'lı olgularda pulsatilite, PA/Aortik çap oranı, kompliyans, kapasitans, RV-PA coupling ile oPAB arasında güçlü korelasyon, elastisite modülleri ile oPAB arasında çok güçlü korelasyon saptandı. Gruplar arasında hacimler, kardiyak debi ve kardiyak indeks arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç : Çalışmamızda PAH'ın değerlendirilmesinde MRG ve SKK ile ölçülen parametrelerde orta, güçlü ve çok güçlü korelasyonlar saptandı. PA/Aortik oran, pulsatilite ve RV coupling oPAB≥25mmHg saptanmasını yüksek duyarlılık ve özgüllük ile öngördüremektedir. Bu bilginin günlük pratikte kullanılması ve PA sertliği parametrelerinin valide edilebilmesi için daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır. Destekleyici çalışmalar ve gelişen MRG teknolojisi ile PAH algoritmalarında kardiyak MRG daha sık kullanılan bir yöntem olacaktır. Anahtar kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, vasküler stiffness, pulmoner arter kateterizasyonu, manyetik rezonans görüntüleme, transtorasik ekokardiyografi.

AterosklerozEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+3
Songül Akkoyun
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastaların anksiyete ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Göğüs ağrısı en sık acil servis başvuru nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısının kardiyak nedenleri olabileceği gibi pulmoner, plevral, kas iskelet sistemi, gastro-intestinal, dermatolojik ve psikiyatrik sebepleri olabilmektedir. Göğüs ağrısının hayatı tehdit edici nedenleri dışlandıktan sonra diğer sebeplerin araştırması yapılmaktadır. Çalışmamızda göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastaların Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) kullanılarak anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli prospektif bir çalışma olup, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi 16.09.2022 tarihli İlaç ve Tıbbi Cihaz Dışı Araştırmalar Etik Kurulu onayı alındıktan sonra acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 250 hasta dahil edilerek yapılmıştır. Hastaların demografik verileri hastanın hekimi tarafından kayıt altına alınmış olup hastalara 14 sorudan oluşan HAD ölçeği uygulanmıştır. Veriler SPSS versiyon 21.0 (Chicago, ABD) paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 250 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 51,0 ± 17,0 idi. Olguların %57,2'si erkek, %42,8'i kadındı. En sık izlenen komorbid hastalıklar koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon (HT) ve diyabetes mellitus (DM) idi. HEART skoruna göre olguların kardiyak risk sınıflaması gerçekleştirildi. Buna göre kardiyak risk %56,4'ünde düşük, %36,8'inde orta, %6,8'inde ise yüksekti. HEART skoruna göre kardiyak risk grupları arasında HADS-A (p=0,015) ve HADS-D (p=0,001) skorlarında anlamlı farklılık izlendi. Düşük risk grubunda hastaların %28,4'ü, orta risk grubunun %39,1'i, yüksek risk grubunun ise %41,2'si anksiyete bozukluğu açısından yüksek riskli idi. Benzer şekilde, düşük risk grubunda hastaların %21,3'ü, orta risk grubunun %38'i, yüksek risk grubunun ise %47,1'i depresyon için yüksek riskli olarak saptandı. Sonuç: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda hayatı tehdit eden nedenler dışlandıktan sonra özellikle mükerrer başvuruya sebep olan organik sebep bulunamayan göğüs ağrısında anksiyete bozukluğu ve depresyon gibi psikolojik nedenler de akılda tutulmalıdır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAnksiyete+6
Büşra İşleyen
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral darlığının ciddiyetinin değerlendirilmesinde akciğer ultrasonografisinin önemi

Amaç: Bu çalışmamızda amacımız kardiyoloji kliniğinde takipli olan hafif ve orta-ciddi mitral darlığı (MD) bulunan hastaların rutin kontrolleri sırasında non-invaziv şekilde ekokardiyografik (EKO) olarak ölçülebilen rutin ekokardiyografik parametreler ile birlikte bazal akciğer ultrasonu ve efor testi sonrası bakılan akciğer ultrasonundaki (LUS) B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişikliğin standart EKO parametreleri dışında MD ciddiyetini değerlendirmede öngördürücü değerinin araştırılması olacaktır. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde takipli 70 MD hastası alındı. MD hastaları hafif ve orta-ciddi MD olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kardiyoloji polikliniğinde muayene olup kalp yetersizliği (KY) ve ek kapak patolojisi olmayan 35 kontrol grubu hasta olmak üzere toplam 105 vaka alındı. Ekokardiyografik değerlendirme konvansiyonel ekokardiyografi yöntemleri ile yapıldı. Efor testi öncesinde hastaların bazal LUS yapıldı, B çizgilerinin sayı ve dağılımı kaydedildi. Efor öncesi kalp hızı ve oksijen saturasyonu kaydedildi. Hastalara bazal kalp hızının %85 ine ulaşacak şekilde efor testi yapıldı. Efor sonrası kalp hızı ve oksijen satürasyonunun ardından EKO ile mitral kapak gradyentleri ve pulmoner arter basıncı tekrar değerlendirildi. Efor sonrası LUS tekrarlanarak B çizgilerinin dağılımı ve sayısı tekrar kaydedildi. Her üç grup arasında efor öncesi ve sonrası B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişiklikle MD ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Yaş, cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı (KAH) ve vücut kitle indeksini (BMI) içeren temel demografik özellikler MD ve kontrol grubunda benzerdi. Efor sonrası B çizgilerinin sayısı sağ ve sol hemitoraksta kontrol grubuna göre daha fazla artış gösterdi. [(8 (11,5), 0,5 (3)), p<0,0001; (4(13), 0(2)), p<0,0001]. Her iki hemitoraksta toplam B çizgi sayısı MD grubunda belirgin olarak daha fazla artış gösterdi [14(19,25), 2(4,25); p<0,0001]. MD grubunda B çizgisi sayısındaki artış kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış izlendi. Ancak orta-ciddi MD ve hafif MD grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. [(9(12), 7(10,5), 0(1); p<0,001) ; (10,5(24,7), 4 (9,5) , 0 (1); p<0,001)]. Orta-ciddi MD grubunda semptomatik olan hastalarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesinde hem de efor sonrasında anlamlı olarak daha fazla izlendi [(11(42), 5(10); p:0,02 ); (45(92), 12(21); p:0,002)]. Sol hemitoraksta yapılan değerlendirmede efor öncesi ve sonrası >3 B çizgisi sayısı farkı bulunması %85,7 sensitivite (%95 GA %57,2-98,2), %66,2 spesifite (%95 GA %55,5-76,0) ile mitral balon valvüloplastiyi (MBVP) öngördürmektedir. Pozitif prediktif değeri % 28,6 (%95 GA 21,8- 36,5), negatif prediktif değeri %96,7 (%95 GA 89-99,1) dır. AUC: 0,69 (%95 GA 0,59-0,78) p:0,006. Sonuç: Eforla birlikte B çizgi sayısındaki artış MD grubunda kontrol grubuna göre daha fazla izlendi. Ancak artış kapak ciddiyeti ile korelasyon göstermedi. Orta-ciddi MD grubunda ise semptomatik olanlarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesi hem de efor sonrası belirgin olarak daha yüksek izlendi. Çalışmamız LUS'un MD si bulunan hastaların takibinde ve girişim zamanının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol alması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mitral darlığı, Subklinik konjesyon, Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri

Akciğer hastalıklarıEkokardiyografiMitral kapak+4
Nergiz Aydın
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak değerlendirilmesi: Transtorasik ekokardiyografi ve kardiyak manyetik rezonans görüntülemenin karşılaştırılması

Giriş: Mitral darlığı hemen her zaman ARA'e bağlı gelişen ve dünya çapında önemli mortalite ve morbidite nedeni olan çok boyutlu bir hastalıktır. MD'nda tedavi stratejisi; MD ciddiyeti ve özellikle MKA'na göre belirlenir. Bu nedenle, girişimsel olmayan yöntemlerle MD'nin tanısının konması, ciddiyetinin belirlenmesi, eşlik eden kapak patolojilerinin tespiti ve kapağın anatomik yapısı hakkında detaylı bilgi edinilmesi hastalığın yönetiminde büyük önem taşımaktadır.Amaç: Çalışmamızda sinüs ritmindeki saf MD hastalarında planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızlarının TTE ile değerlendirilmesi, bu değerlerin KMRG`den elde elden veriler ile karşılaştırılmasını ve bu alanda KMRG kullanımının yeri olup olmadığının araştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza TTE'lerinde MD tespit edilen sinüs ritmindeki 28`i (%90.3) kadın, 3'ü (%9.7) erkek toplam 31 hasta dahil edildi. EF'u < %50 olan, AF'u olan, mitral kapakta yetersizlik derecesi hafiften fazla ve diğer kapaklarda hafif derecenin üzerinde darlığı ya da yetersizliği olan, daha önceden geçirilmiş komissurotomi ve valvulotomi hikayesi olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Tüm hastalara detaylı TTE'yi takiben 1 saat içerisinde KMRG incelemesi yapıldı. TTE ile değerlendirilen planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızları; KMRG`den elde elden veriler ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda ekokardiyografik olarak ölçülen planimetrik MKA, MKAİ ve pik E ve A hızları ile, KMRG ile ölçülen planimetrik MKA, MKAİ, pik E ve A hızları arasında çok yüksek bir korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r= 0,948, r= 0,971, r= 0,786, r= 0,839; p<0,0001). Hastalar hafif MD ve orta-ileri MD olarak 2 gruba ayrılarak analizler tekrarlandığında tüm parametreler arasındaki korelasyonların yine yüksek olduğu gözlendi. Çalışmamızda TTE ile MKA<1.5 cm2 olan hastalar için KMRG'nin duyarlılığı % 84.2, özgüllüğü % 100, negatif tahmin ettirici değeri % 80, pozitif tahmin ettirici değeri % 100 olarak hesaplandı.Sonuç: Çalışmamızda KMRG ile ölçülen planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızlarının ekokardiyografik ölçümlerle yüksek korelasyon gösterdiğini saptadık. Çalışmamızın sonucunda KMRG'nin MD tanısı ve takibinde; ekokardiyografik veriler yeterli değil ise, ya da hastanın klinik durumu ve kateter bulguları arasında çelişkiler mevcutsa tamamlayıcı bir tetkik olarak güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

EkokardiyografiManyetik rezonans görüntülemeMitral kapak stenozu
Fatma Funda Helvacıoğlu
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif hastalarda stres ekokardiyografi ıle sol ventrikül diyastolik fonksiyon rezervinin değerlendirilmesi

Giriş: Dinamik egzersiz sırasındaki diyastolik fonksiyon, artmış sempatik aktivasyon, taşikardi, artan önyük ve azalmış sol ventrikül diyastolik doluş zamanı arasındaki kompleks etkileşimlerle belirlenir. Normal ventrikülün egzersize yanıtı, hızlanmış relaksasyon ve buna bağlı olarak artan elastik gevşemedir. İstirahat halinde relaksasyon bozukluğu gösteren sert miyokard, artan kardiyak debi, yükselen kan basıncı ve taşikardiyle oluşan egzersizin hemodinamik stresi altında relaksasyonunu hızlandırmayabilir ve bu durum ventriküler doluş bozukluğunda belirginleşmeye neden olabilir. Sonuç olarak, istirahatte semptomsuz olan hastalarda egzersizle dispne ve çabuk yorulma gibi semptomlar ortaya çıkar.Amaç: Hipertansif hastaların diyastolik fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi, bu parametrelerin egzersiz sonrası değişikliklerinin belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası diyastolik fonksiyon parametrelerinin efor kapasitesi ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 29'u(% 58) erkek, 21'i (% 42) kadın 50 adet hasta alındı. Normal sinüs ritmi dışında olan, Diabetes Mellitusu olan, koroner arter hastalığı olan, kapak yetmezliği ve kaçağı olan hastalar,protez kapağı olan hastalar ve böbrek yetmezliği olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastaların istirahatte ekokardiyografik değerlendirilmesinin ardından, efor sonrası diyastolik fonksiyon parametreleri ölçüldü ve istirahat öncesinde ki verilerle karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda egzersiz sonrası erken diyastolik akım hızında egzersiz öncesine göre istatiksel anlamlı (0.76±0.11 m/sn vs 0.91±0.14 m/sn, p<0.0001) artış gözlenirken, geç diyastolik akım hızı dinlenme ve egzersiz sonrasında benzer bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (0.75±0.14 m/sn vs 0.75±0.18 m/sn, p=0.77). Mitral diyastolik akım E/A oranı egzersiz sonrasında önemli derecede artmış olarak bulundu (0.99±0.34 vs 1.34±0.55,p<0.0001). E/e' oranı değerlendirildiğinde; hem ortalama değerlerde, hem de lateral ve septal bölgeden yapılan ölçümlerin ayrı ayrı değerlendirilmesi sonucunda, istirahat ve egzersiz sonrası, istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark olduğu gözlendi ( p=0.0001). `Borg indeksi' ile hastanın istirahatte ölçülen E/e' değerleri arasında ileri derecede anlamlı ilişki tespit edildi (r=0.285, p=0.008). Benzer şekilde, egzersiz sonrası E/e' oranı arasında da anlamlı korelasyon vardı (r=0.372, p=0.001).Sonuç: Bu çalışma, hipertansif hastalarda kısıtlanmış efor kapasitesinin diyastolik fonksiyon bozukluğu ile yakın ilişkili olduğunu göstermiştir. Diyastolik stres testi, sol ventrikül dolum basınçlarının egzersiz sonrası invazif olmayan değelendirilmesinde uygulaması kolay, klinik pratikte yapılabilecek ve prognostik bilgiler verebilecek bir testtir. Çalışmamız, diyastolik stres test ile elde edilen E/e' oranının, normal ya da hafif derecede diyastolik fonksiyon bozukluğu olan hipertansif hastalarda dispnenin açıklanmasında önemli bir parametre olduğunu göstermiştir.

DiastolEkokardiyografiHipertansiyon+2
Ahmet İlker Tekkeşin
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda; "Dipper" ve "Nondipper" hipertansiyon tipi ile, aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametrelerinin ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş: Hipertansiyonun diürnal ritmi ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki, birçok çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmalarda, noktürnal kan basıncı düşüklüğü olmayan "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda; gece kardiyak indeks ve atım indeksi ile, sempatik aktivitede yetersiz derecede azalma saptanmıştır. Bu nedenle kardiyovasküler sistem, gece daha fazla basınca maruz kalmakta ve vücutta bu basınca uyum amaçlı yapılan yapısal ve fonksiyonel değişiklikler, tüm vasküler sistemlerde geri dönüşümsüz hasar yaratmaktadır.Amaç: Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda, "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon tipi ile; aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza bilinen koroner kalp hastalığı olmayan ve hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 35'i (% 68.6) erkek, 19'u (% 31.4) kadın 54 adet hasta dahil edildi. Tüm hastalar ambulatuvar kan basıncı takibi sonrası "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon olarak ayrıldı. Hastalara transtorasik ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirildi. Asendan aorta çapları ölçülerek ilgili formüllerden aortun elastisite parametreleri hesaplandı ve karotis intima mediya kalınlıkları ultrason altında ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların demografik ve ekokardiyografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda, "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak aortik sertlik artmış , aortik gerilim ve aortik elastikiyetse azalmış saptandı. Karotis intima mediya kalınlığı; "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. Ayrıca hastaların karotis intima mediya kalınlığı ile ortalama kan basıncı arasında anlamlı derecede korelasyon bulundu. Her iki grup arasında sol ventrikül hipertrofisi ve diyastolik fonksiyon bozukluğu açısından anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda; "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda, aortun elastisite parametrelerinde bozulmanın ve hedef organ hasarının bir göstergesi olan karotis intima mediya kalınlığındaki artışın daha fazla olduğunu gösterdik.

AortAortografiDiastol+4
Emrah Özdemir
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatizmal mitral darlığında perkütan mitral balon valvuloplasti ile mitral kapak replasmaninin erken ve geç dönem sonuclarinin karsilastirilmasi

Giriş: Mitral darlığın en sık gözlenen sebebi, kapağın romatizmal tutulumudur. Gelişmiş toplumlarda sıklığı çok azalsa da, gelişmekte olan toplumlarda halen önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Mitral darlığında tedavi, hastalığın ciddiyeti ve hastalığın semptomlarına göre medikal, PMBV ve Cerrahi (Komissürotomi, Mitral Kapak Replasmanı[MKR] ) olarak 3 farklı şekilde uygulanabilir. PMBV ve MKR uzun yıllardır romatizmal mitral darlık tedavisinde kullanılan yöntemler olmasına rağmen bu iki tedavi şeklini karşılaştıran çalışmalar çok az sayıdadır. Amaç: Bu çalışmada mitral darlık nedeniyle takipli hastaların, Perkütan Mitral Balon Valvuloplasti (PMBV) ve Mitral Kapak Replasmanı ( MKR) sonrası erken ve geç dönem klinik takip sonuçlarının ve ekokardiyografik parametrelerinin karşılaştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: 1991 ? 2012 yılları arasında kliniğimizde romatizmal mitral darlığı nedeniyle Perkütan Mitral Balon Valvuloplasti (PMBV) ve Mitral Kapak Replasmanı ( MKR) uygulanan toplam 527 hastanın (276 hasta PMBV, 251 hasta MKR) klinik, ekokardiyografik ve kateterizasyon bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların işlemden önceki klinik (fonksiyonel kapasite,özgeçmiş, ek hastalıklar) ve ekokardiyografik verileri ayrıca kliniğimizde en son yapılan ekokardiyografik tetkikleri ve uzun dönem klinik takip sonuçları toplandı. Hastane yatış süreleri içerisinde (Erken dönem) ve uzun dönem takiplerinde ana sonlanım noktaları ölüm, erken cerrahi ihtiyacı, yeniden girişim ihtiyacı, perikardiyal tamponad, embolik inme ve ciddi kanama olarak belirlendi. Bulgular: Hastaların 276?sına PMBV, 251?ine MKR uygulandı. MKR grubundaki hastaların yaş ortalaması PMBV grubuna göre daha yüksekti( 40.88 vs 51.49, p<0.001). Ayrıca MKR grubundaki erkek cinsiyet oranı daha yüksekti( %23.1 vs %11.6, p<0.001). İşlem sonrası hastane yatış süreleri PMBV grubunda belirgin olarak daha kısaydı (2.02 vs 10.62 gün, p<0.001). PMBV grubunda hastane içi mortalite oranı %0 iken, MKR grubunda %2 olarak bulundu. PMBV grubunda işlem başarısı %92,1 olarak bulundu, %7,9 hastada hastane yatış süresi içerisinde cerrahi girişim gerekti. PMBV grubu ortalama 4.70 yıl, MKR grubu ortalama 5,45 yıl takip edildi(p=0.053). Bu süre sonunda MKR grubunda %4 ölüm gözlenirken, PMBV grubunda ölüm izlenmedi (p<0.001). PMBV grubunda yeniden girişim oranı %16.3 iken, MKR grubunda %2.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Takip süreleri sonrası olaysız sağkalım PMBV grubunda %81 iken MKR grubunda %88 olarak bulundu(p=0.107). Sonuç: Yaptığımız çalışmada PMBV ve MKR?nin uzun dönem olaysız sağkalım oranları benzer bulundu. PMBV uygulanan hastalarda yeniden girişim ihtiyacı, MKR grubuna göre daha fazla iken; mortalite oranları MKR grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak her iki yöntem de mitral darlık tedavisinde kullanılmakta olsa da; uygulama kolaylığı, anestezi ihtiyacı olmaması ve düşük mortalite oranları dikkate alındığında PMBV tedavisi daha avantajlı olarak gözükmektedir.

Balonla dilatasyonCerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovasküler+6
Emrah Usta
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

VDDve DDD pacemaker implante edilen hastaların uzun dönem sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının ekokardiyografik ve elektrokardiyografik parametrelerinin karşılaştırılması

Amaç: VDD pacemaker sistemi, atriyoventriküler blok varlığında atriyal sensing yapıp ventrikülü uyararak atriyoventriküler senkron çalışmayı sağlayan, tek lead ve bataryadan ibaret pacemaker sistemidir. DDD pacemaker sistemi ise AV bloklu hastalardaki bu görevi çift elektrod yardımıyla yapmaktadır. Lead teknolojisinde (daha ince leadler, istenen yere fiksasyon, atriyuma direkt temas eden ikinci lead) ve batarya yazılımlarında gelişmelerle birlikte, uzun dönemde atriyal pacing ihtiyacının doğabileceği düşüncesiyle günümüzde DDD pacemaker sistemleri daha çok tercih edilmektedir. Çalışmamızda daha önce VDD pacemaker implante edilen hastaların kayıtlarından hastaların sol ventrikül fonksiyonlarının zamanla değişimini ve klinik seyrini değerlendirerek, DDD pacemaker takılan hastalarla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1985-2014 yılları arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim dalı poliklinik ya da acil servislerine başvuran ve çeşitli nedenlerle pacemaker implantasyonu yapılmış 2025 hastadan VDD ve DDD mod pacemaker uygulanan 1238 hasta alındı. Bu hastaların pacemaker öncesi ve uzun süreli takiplerindeki sol ventrikül sistolik fonksiyonları, komplikasyonları, takip süreleri, pacemaker implantasyon öncesi ve sonrası ritimleri, pacemaker bağımlılıkları, pacemaker ile ilgili olabilecek potansiyel sorun ve ek girişimler, kapak sorunları, koroner arter hastalığı ve revaskülarizasyon uygulanıp uygulanmadığı gibi demografik ve klinik gidişle ilgili faktörler değerlendirildi. Bulgular: VDD ve DDD pacemaker implante edilen hastalar arasında yaş, hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetersizliği ve koroner arter hastalığı açısından her ki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Ekokardiyorafik veriler karşılşatırıldığında, bazal EF, end-diastolik çap, end-sistolik çap ve ortalama sistolik pulmoner arter basıncı her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında LA çapları DDD hastalarına göre biraz daha küçüktü (p=0.05). Hafif – orta ve ciddi olarak sınıflanan mitral yetersizliği oranları arasında her iki grup arasında istatistiksel olarak fark varken, aort yetersizliği oranları her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), LV end sistolik çapı (p<0.001), LA boyutu (p<0.0001) ve sistolik PAB değerlerinde (p<0.008) anlamlı artış saptandı. Kontrol ve bazalde ölçülen LV end diastolik çapında ise anlamlı farklılık yoktu. Yine DDD hastalarında da, takip süresince ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma, LV end diastolik çap, LV end sistolik çapı, LA boyutu ve sistolik PAB değerlerinde anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.0001). Sadece AV tam blok nedeniyle PM implantasyonu yapılan hastalar alınarak yapılan istatistiklerde yine her PM grubunda kontrollerindeki EF'lerde anlamlı azalma tespit edildi (p<0.0001). DDD pacemaker implante edilmiş olan hastalar RVA ve RVNA lokalizasyonlu ventriküler pacing gruplarına ayrılarak karşılaştırıldığında, RVA grubunda olanların ejeksiyon fraksiyonu RVNA grubuna göre daha yüksekti (p<0.05), RVA grubunda pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), RVNA grubunda, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p=0.022) mevcuttu. Takip sürelerinin sonunda ulaşılabilen hastaların son kontroldeki ritmleri değerlendirildiğinde, en fazla sinüs ritminin görüldüğü grup, VDD pacemaker takılan hastalardı. Hastalarımızın uzun süreli takiplerindeki, tamponad, enfeksiyon ve pnömotoraks gibi komplikasyonlara bakıldığında her iki grup arasında fark yoktu (p>0.05). VDD PM implante edilen 7 hastaya (%1.5) takiplerinde DDD PM upgrade yapıldı. Pacemaker implantasyonu sonrası ekokardiyografi ile ölçülen EF'nin % 40 ve % 45'in altı olması ile değerlendirilen sol ventrikül sistolik disfonksiyonu oranları açısından VDD ve DDD pacemaker hastaları açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Hem VDD hem de DDD pacemaker takılan tüm hasta gruplarında zamanla sol ventrikül EF'de azalma ve LV çaplarında artış olmaktadır. Komplikasyon ve klinik seyir açısından VDD ve DDD modlar arasında farklılık görülmemiştir. Ancak tüm hasta grubuna bakıldığında DDD mod seçiminin avantajı olmadığı gibi, AF açısından ve batarya ömrünün kısa olması gibi dezavantajlar taşıdığı görülmektedir. AV blok olan hastalarda VDD veya DDD mod seçiminde en önemli kriter olan sinüs düğümü fonksiyonuna ek olarak hasta bazında bireysel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: VDD pace maker, DDD pacemaker, sol ventrikül sistolik fonksiyonları

EkokardiyografiElektrokardiyografiKalp pili-yapay+2
Songül Usalp
Demiroğlu Bilim University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Parvoviral enteritisli köpeklerde kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Kanin Parvovirus (CPV) köpeklerde dünya çapında etkili olan önemli bir patojendir. Hastalık yavru köpeklerde sepsis ve sistemik inflamatuvar yanıt sendromuna (SİYS) neden olmaktadır. Sepsis ve SİYS çeşitli mekanizmalarla kalp kası fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu çalışmada parvoviral enteritisli yavru köpeklerde önemli ölüm nedenlerinden olan myokardiyal hasarı belirlemek için kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen sahipli CPV pozitif 16 yavru köpek (Grup A) ve herhangi bir şikâyeti bulunmayan, klinik ve hematolojik bulguları normal 16 sağlıklı sahipli yavru köpek (Grup B) dâhil edildi. Hasta olan yavrular semptomatik olarak tedavi edildi. Grup A ve Grup B'de bulunan köpeklerden bir kez kan alınarak hematolojik muayene gerçekleştirildi. Grup A'da bulunan köpeklerde SİYS kriterleri (beden ısısı (ºC), kalp ve solunum frekansları (dk), total lökosit sayısı (x109/l) ve nötrofilik lökosit (%)) değerlendirildi. Her iki gruptaki yavru köpeklere standart ekokardiyografi ve iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi (2DBTE) uygulandı. 2DBTE ile sol ventrikül radyal gerilimi ve gerilim hızını belirlemek için görüntüler kaydedildi ve çevrimdışı olarak analiz edildi. Grup A ve Grup B'nin radyal gerilim ve gerilim hızları kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı. Ancak Grup A'da ölen hayvanların sağlıklı hayvanlara kıyasla daha düşük radyal gerilim değerlerine sahip olduğu belirlendi. Standart ekokardiyografi ile belirlenen ejeksiyon fraksiyonunun (EF) ve fraksiyonel kısalmanın (FS) gruplar arasında fark oluşturmadığı görüldü. Sepsis ve SİYS görülen parvoviral enteritisli yavru köpeklerde sol ventrikül fonksiyonlarının etkilendiği ve bu fonksiyonların değerlendirilmesinde standart ekokardiyografi ile beraber 2DBTE metodunun da kullanılması gerektiği kanısına varıldı.

EkokardiyografiGastroenteritHayvan hastalıkları+6
Kadir Sevim
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında sol atriyum fonksiyonları ve non-invaziv hemodinamik parametrelerin ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Giriş: Kardiyovasküler hastalıklar, hemodiyaliz hastalarında oldukça sık görülmektedir ve bu hasta grubunda önde gelen mortalite nedenidir. Kronik böbrek hastalığı nedeni ile ortaya çıkan fizyopatolojik birçok faktör sol atriyal remodelinge (yeniden yapılanma) neden olarak sol atriyum mekaniklerinin bozulmasına ve sol atriyal çapta artışa neden olur. Sol atriyum yapısında meydana gelen değişiklikler doku doppler ekokardiyografi, pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilebilir. Son yıllarda benek takip ekokardiyografi ile strain(gerinim)değerlendirmesi subklinik miyokardiyal disfonksiyonun belirlenmesinde önem kazanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2017 ile Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Hemodiyaliz Ünitesi'nde kronik HD tedavisi uygulanan ve bilinen majör kardiyovasküler hastalığı olmayan 39 HD hastası çalışmamıza dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, HD süresi(ay), HD ilişkili takip verileri, daha önce aldıkları renal replasman tedavisi (RRT) çeşitleri ve ekokardiyografinin yapıldığı zamandaki laboratuvar tetkik sonuçları kaydedildi. Hastaların HD seansının 1 saat öncesinde ve sonrasında pulsed wave doppler ekokardiyografi ve doku Doppler ekokardiyografi ile erken transmitral pik velositesi (E) , geç transmitral pik velositesi (A) ,deselerasyon zamanı, mitral medial ve lateral annülüsten e' (erken anüler doku doppler velositesi), a'(geç anüler doku doppler velositesi) ve s' (sistolik anüler velosite) ile birlikte bunların oranları E/A, E/e (ortalama) ve "nagueh formülü 1.24 x E/e'(ortalama) +1.9" ile ePCWP(estimated pulmonary capillary wedge pressure) hesaplandı. İki boyutlu benek takibi ekokardiyografi ile rezervuar (LASr) ,iletici (LAS-cd) ve kontraksiyon (LAS-ct) fazlarında sol atriyal strain ile global longitudinal strain (GLS) ölçümleri ile sol atriyum maksimum hacmi (LAV-max), sol atriyum minimum hacmi (LAV-min), sol atriyum atriyal kontraksiyonundan önceki hacmi (LAV-PreA) ve total sol atriyum emptying (boşalma) fraksiyonu (LAEF) hesaplandı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 53.9 ± 13.9 yıl; 20'si (%51.3) kadın,19'u (%48.7) erkekti ve tümüne AV fistül yoluyla HD uygulanmaktaydı. Ortalama HD süresi 65.3 (4-300) aydı. Hastalardan 4'ü (%10.3) haftada 2 gün, 35'i ( %89.7) haftanın 3 günü HD'ye girmekteydi. Ekokardiyografinin yapıldığı HD seansında ortalama UF miktarı 2.7 ± 0.8 litre, UF yüzdesi ortalama %3.9 ± 1.3 olarak saptandı. Geleneksel iki boyutlu ekokardiyografi ve doku doppler ekokardiyografi ile HD öncesi ve sonrası yapılan değerlendirmelerde; mitral E, mitral A, mitral lateral s', mitral lateral e' ve ePCWP değerlerinde anlamlı olarak azalma görülürken, (sırasıyla p:<0.001, p:0.011, p:0.029, p:0.023 ve p:0.005) HD sonrası mitral E/A ve mitral E/e' değerlerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İki boyutlu BTE'de ise hastaların HD sonrası LAV-max, LAV-min ve LAV-preA değerleri anlamlı olarak azaldı. (sırasıyla p:0.001, p:0.014, p:0.033) Hastaların HD sonrası GLS değeri anlamlı olarak bozuldu (HD öncesi %-16.7 ± 3.11, HD sonrası %-14.2 ± 3.5, p: 0.000). Hastaların HD sonrası LASr, LAS-cd ve LAS-ct değerlerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi.(HD öncesi; LASr: % 22.95 ± 9.42, LAS-cd: % -12.71 ± 6.84, LAS-ct: %-11.24 ± 7.57; HD sonrası; LASr: % 20.58 ± 8.77, LAS-cd: % -10.87 ± 6.68, LAS-ct: % -10.32 ± 5.36.) Hastaların HD sonrası LAEF değerlerindeki azalma anlamlı değildi. (HD öncesi LAEF: % 50.03±12.30 HD sonrası LAEF: %49.39±10.97.) Sonuç: HD seansı sonrasında, hastaların doku doppler ve pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilen parametrelerde değişme olurken, sol atriyal strain'in üç fazında da strain parametreleri değişmedi. Kronik HD hastalarında volüm değişikliklerinin sol atriyum strain üzerine etkisini değerlendiren daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, sol atriyum, strain, ekokardiyografi

AtriyumDiyalizEkokardiyografi+5
Ayda Aydoğan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi ve hemodiyaliz hastalarında (diyaliz öncesi ve sonrası) diyastolik ve sistolik ekokardiyografi parametrelerinin iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi ile karşılaştırılması

Giriş: Son dönem böbrek hastalığı popülasyonunda kardiyovasküler hastalıklar çok sık görülmekle birlikte bu hastalarda en önemli mortalite nedenidir.Periton diyalizi (PD) ve hemodiyaliz (HD) hastalarının ekokardiyografik verilerle karşılaştırıldığı az sayıda çalışma mevcuttur. Periton diyalizinin hemodiyalize göre daha fizyolojik bir yöntem olduğu kabul edildiğinde, iki grup arasındaki kardiyak değişimlerin karşılaştırılması prognoz açısından önemli bilgiler sunabilir. Ventrikül ve atriyum yapısında meydana gelen değişiklikler doku Doppler ve pulse wave Doppler ile değerlendirilebilir. Son yıllarda önem kazanan benek takibi ekokardiyografi (BTE) ile yapılan strain değerlendirmesi subklinik miyokard disfonksiyonun saptanmasında önemli bir yere sahiptir. Gereç Yöntem: Ocak 2022 ile Mayıs 2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bilinen kardiyovasküler hastalığı olmayan 47 sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) hastası ve Kasım 2017 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında ekokardiyografik görüntüleri kaydedilmiş 58 HD hastası çalışmamıza alındı. Hastaların demografik özellikleri, kronik hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, diyaliz süreleri, diyaliz takip verileri ve laboratuvar belirteçleri toplandı. PD ve HD hastalarının (HD öncesinde ve sonrasında) pulse wave Doppler ve doku Doppler ile; Mitral ve Triküspit pik akım hızları E (erken diyastolik akım velositesi), A (geç diyastolik akım velositesi), bunların birbirine oranı E/A ve delerasyon zamanı (DZ), Mitral medial ve lateral anülüsten ve Triküspit kapaktan e' (erken diyastolik hız), a' (geç diyastolik hız), s' (sistolik), Ortalama E/e', Mitral medial-lateral ve Triküspit miyokardiyal performans indeksi (MPİ) hesaplandı. BTE ile rezervuar (SR), iletim (S-CD) ve kontraksiyon (S-CT) fazlarında sol atriyal strain, sağ-sol ventrikül GLS, sağ ventrikül serbest duvar straini ölçüldü, sol atriyum hacimleri (LAVmax, LAVmin, LAVpreA, LA-EF) ve sol atriyum hacim indeksi (LAVİ) hesaplandı. Bulgular: PD hastalarının ortanca yaşı 54 (26-80) , 27'si (%57,4) kadın, 20'si (%42,6) erkekti, PD süresi ortanca 48 (6-192) aydı. HD hastalarının ortalama yaşı 54,38 (± 15,88), 24'ü (%41,4) kadın, 34'ü (%58,6) erkekti. HD süresi ortanca 55 (6-384) aydı. PD hastalarında HD öncesi hastalara göre Mitral E, Mitral E/A, Medial e', Lateral e', Ortalama E/e', Triküspit E/A, Triküspit s', Triküspit e', TAPSE daha düşüktü (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,001, p:0,032, p:0,008, p:0,000, p:0,027, p:0,028, p:0,002). PD hastalarında HD sonrası hastalara göre Medial a', Triküspit E, Triküspit A, Triküspit DZ, TAPSE değerleri daha yüksekti (sırasıyla p:0,020, p:0,009, p:0,000, p:0,023, p:0,001). HD sonrası hastalarda PD hastalarına göre GLS LV, LAVmax , LAVmin ve LAVİ daha düşüktü (sırasıyla p:0,001, p:0,000, p:0,041, p:0,000). HD hastalarında HD sonrası Mitral E, Mitral A, Mitral E/A, Medial e', Ortalama E/e', Triküspit E, Triküspit E/A, Triküspit e', Triküspit a', TAPSE azaldı. (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,001, p:0,001, p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,021, p:0,000). HD sonrası GLS-LV, GLS-RV, FWS-RV, SR, S-CD'de bozulma izlendi (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,030, p:0,002). Sonuç: LVEF korunmuş hastalarla yaptığımız bu çalışmada her iki grupta Strain değerlerinde bozulma saptadık. Sonuçlarımız HD'nin sistolik ve diyastolik fonksiyonları kötüleştirdiğini ve sistolik fonksiyonları PD'ye göre daha kötü etkilediğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Periton diyalizi, hemodiyaliz, strain, ekokardiyografi

DiyalizEkokardiyografiPeriton diyalizi+2
Ayşenur Ceylan İşler
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEkokardiyografiKalp fonksiyon testleri+2
Nuran Çelik
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00

Related subjects