Enzymes
195 theses under this subject heading
Biyoaktif besin bileşeni piperlongumin'in histon deasetilaz enzim inhibitörü etkisinin araştırılması
Beslenme ve Diyetetik alanında önemli bir yeri olan besin-gen etkileşimlerinin araştırılmasıyla besinlerin organizma üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarla çeşitli besinlerdeki çok sayıda biyoaktif bileşen Histon Deasetilaz Enzimi İnhibitörü (HDACi) olarak tanımlanmıştır. Bu tez çalışması kapsamında, biyoaktif bir besin bileşeni olarak bilinen Piperlongumin'in (PL) HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisi deneysel olarak araştırılmıştır. PL'in HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisini tespit etmek için, öncelikle uygulanması planlanan LD50 dozları MTT ve AO/PI boyama yöntemleriyle tespit edilmiştir. NETN lizis yöntemi ile hazırlanan hücresel lizatlarda protein miktar tayini Bradford yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Yürütülen deneysel çalışmalar ile; HDAC enzim aktivitesinin, 24 ve 48 saat PL uygulanması sonrasında HeLa hücrelerinde azaldığı, HEK293T hücrelerinde ise arttığı tespit edilmiştir. Normal koşullarda çoğaltılan HeLa ve HEK293T hücrelerinden hazırlanan lizatlar HDAC aktivite tayininden hemen önce PL ile doğrudan muamele edildiğinde ise, HDAC enzim aktivitesinin HeLa hücrelerinde istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı, HEK293T hücrelerinde ise azaldığı belirlenmiştir. Sonuçlarımız PL'in HEK293T normal ve HeLa kanser hücre soylarında HDAC enzim aktivitesi üzerine farklı yönde etkisinin olduğunu göstermiştir. Ayrıca sonuçlarımız HEK293T ve HeLa hücre soyları, hücre kültürü ortamında PL ile 24 ila 48 saat sürelerle muamele edildiğinde veya PL hücresel lizatlarla doğrudan muamele edildiğinde yine zıt yönde etkiler oluşabileceğini ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar PL ile HDAC enzimleri arasında doğrudan bir etkileşim olabileceği gibi PL' in HDAC enzim aktivitesi üzerinde dolaylı mekanizmalarla da etkili olabileceğini ortaya koymaktadır.
Serum angiotensin converting enzim (ACE) düzeyinin obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ağırlığı ile ilişkisi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), uyku sırasında solunum çabası olmasına rağmen ağız ve burunda hava akımının olmadığı, tekrarlayıcı üst solunum yolu obstrüksiyonları, hipoksi, reoksijenizasyon, arousallar ile karakterize bir uyku bozukluğudur. Bu tekrarlanan süreçte oluşan serbest oksijen radikalleri, vasküler endotelyal disfonksiyon nedeniyle kardiyovasküler ve metabolik morbiditede artışa yol açar. Anjiotensin converting enzim (ACE); çinko bağımlı bir dikarboksipeptidazdır. Bu enzim özellikle akciğerde üretilir ve pulmoner damarların endotel hücrelerin luminal kısmında bulunur. Anjiotensin 1' in Anjiotensin 2 'ye dönüşmesini kataliz ederken bronkokonstrüktör ve inflamatuar mediatörler olan bradikinin ve substans P'nin inaktive edilmesinde rol oynar. Vasküler endotelyal hasar eşlik eden pulmoner hastalıklarda ACE enzim aktivitesi değişebilmektedir. Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS)'ın ciddiyeti, apne-hipopne indeksi(AHİ) ve apne zamanı ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) ilişkisi gösteren Türk popülasyonuna ait veri çok az bulunmakta olup çalışmamızın amacı da uygun hasta grubundan bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz veriler ile obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) arasındaki ilişkisini saptamaktır. Prospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Gönüllü olarak toplam 90 kişi katılmıştır. Gönüllüler PSG sonucuna göre OUAS olan hasta grubu, OUAS olmayan kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Gönüllüler Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine OUAS şüphesi ile başvuran veya dış merkezden OUAS şüphesi olup polisomnografi (PSG) tetkiki için gelen hastalardan oluşmaktadır. Uyku Bozukluğu Ünitesi'nde bir gece yatırılarak PSG testi yapılmıştır. Test öncesi cinsiyet, boy uzunluğu, kilo, VKİ, sigara alışkanlığı, kronik hastalık öyküsü, iletişim bilgileri, kimlik bilgileri not edilmiştir. PSG yapılan gecenin ertesi sabahı venöz kandan serum ACE, hemogram, biyokimya için hastalardan kan alınmıştır. OUAS olan grupta erkeklerin ortalama serum ACE değeri 33,56±16,62 IU/L , kadınların ortalama serum ACE değeri 32,27±17,61 IU/L , tüm grubun ortalama serum ACE değeri 32,92±16,98 IU/L hesaplanmıştır. Kontrol grubunda erkeklerin ortalama serum ACE değeri 35,69±20,33 IU/L, kadınların serum ACE değeri 29,14±10,37 IU/L, tüm grubun serum ACE değeri 32,42±16,21 IU/L hesaplanmıştır. OUAS olan grupta PSG sonucuna göre 34 kişide (%56,6) ağır, 23 kişide (%38,3) orta ve 3 kişide (%5,1) hafif OUAS mevcuttur. OUAS şiddetine göre serum ACE ortalama değerleri ağır OUAS olanlar 35,14±18,93 IU/L, orta OUAS 30,24±13,72 IU/L, hafif OUAS 28,3±18 IU/L olarak hesaplanmış olup OUAS şiddeti arttıkça serum ACE değerinde artış izlenmiş olup istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. OUAS ve kontrol grubundaki serum ACE değerleri ve cinsiyetler arasındaki serum ACE değerleri karşılaştırıldı istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. AHİ ile serum ACE değerleri arasındaki korelasyon yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Anahtar Kelimeler: Anjiotensin converting enzim, Hipoksi, Obstrüktif uyku apnesi sendromu, PSG testi
Siirt yöresinde neonatal kuzu ishallerinde D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak enzimlerin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, neonatal dönemdeki kuzularda ishalin, kardiyak enzimler, bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yeni doğan ishalli kuzuların kalp parameterlerini değerlendirmek için ELISA yöntemiyle kardiyak biyobelirteçlerden olan serum DD, NT-proBNP, cTn-I, CK, CK-MB, AST ve CRP konsantrasyonları ölçüldü. Bu araştırmanın hayvan materyalini, Siirt Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Hastanesine getirilen 0-28 gün aralığındaki ishalli 50 kuzu hasta grubu, aynı yaş aralığındaki klinik olarak sağlıklı ve hızlı ishal test kitleriyle etken yönünden negatif olan 20 kuzu kontrol grubu olmak üzere toplam 70 adet kuzu oluşturdu. Hızlı test kitleriyle dışkıda belirlenen etkenlerden Clostridium perfringens %38, Clostridium perfringens ve Epsilon birlikte %22, Cryptosporidium parvum %16, Clostridium perfringens ve Cryptosporidium parvum birlikte %14, Epsilon toksini ise %6 oranında bulundu. Ayrıca 3 etkenin birlikte seyrettiği iki hasta kuzunun birinde Clostridium perfringens, Cryptosporidium parvum ve Epsilon toksini bulunurken diğerinde ise Clostridium perfringens, E. coli ve Rotavirüs miks olarak seyrettiği görüldü. Hematolojik muayene yönünden kontrol ve hasta grubu arasında yapılan karşılaştırmada kontrol grubuna kıyasla hasta grubundaki WBC ve MCHC değerlerinde önemli (p<0,01, p<0,001) derecede artış saptandı. Buna karşılık RBC, HGB, HCT, MCV, PLT ve PCT değerlerinde kontrol ve hasta grupları arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kontrol ve hasta grupları arasında serum AST, CK, CK-MB, cTn-I, D-Dimer ve NT-proBNP düzeyleri bakımından önemli bir fark tespit edilmedi. Ancak CRP aktivitelerinde kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda önemli (p<0,05) derecede yüksek olduğu görüldü. Sonuç olarak, hasta kuzularda biyokimyasal parametreler, CRP dışında her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da sağlıklı kuzulara kıyasla hasta kuzularda gözle görülebilir bir artış olması kalp hasarının varlığının ortaya konulması açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ishalli neonatal kuzularda yapılan bu çalışma, literatür taraması neticesinde, bu anlamda bir ilk olma niteliğinde olması ve daha sonraki yapılacak çalışmalara ışık tutması yönünden önemli olabileceği kanısına varılmıştır.
Chaetomium erraticum dekstranaz enziminin amino grubu ile fonksiyonellştirilmiş çok duvarlı karbon nano tüpler üzerine adsorpsiyon yöntemi ile immobilizasyonu
Bu tez çalışmasında, Chaetomium erraticum dekstranazı (CED), amino çok duvarlı karbon nanotüpler (MWCNT-NH2) üzerine adsorpsiyon yöntemiyle immobilize edilmiştir. İmmobilizasyon tamponunun pH'sı ve derişimi, MWCNT-NH2 miktarı ve immobilizasyon süresi optimize edilerek %100 immobilizasyon verimi ve % 137.5 aktivite verimi elde edilmiştir. İmmobilize CED (ICED) ve serbest CED (FCED)'in karakterizasyonu yapılmış ve immobilizasyon sonrasında CED'in optimum pH değeri 5.0'den 5.0-6.0'e aralığına genişlemiş, ancak optimum sıcaklık (55°C) değişmemiştir. Ayrıca, Lineweaver-Burk grafiği kullanılarak FCED ve ICED'in kinetik sabitleri belirlenmiştir. Dekstran substratı kullanıldığında, FCEDve ICED'in Km değerleri sırasıyla 325.7 g/L ve 211.9 g/L olarak hesaplanmış, Vmax değerleri ise sırasıyla 2785.5 µmol/ml.dk ve 6211.2 µmol/ml.dk olarak bulunmuştur. Art arda tekrar edilen 20 kullanım sonrası ve optimum koşullarda 20 günlük depolama sonrası ICED'in başlangıç aktivitesinde bir azalma gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışmasından elde edilen ICED, gıda endüstrisinde dekstranın hidrolizi ve dekstrandan IMO üretimi uygulamalarında etkin bir şekilde kullanılabilir.
Roka'dan (Eruca sativa) polifenoloksidaz enziminin karakterizasyonu
Yapılan bu çalışmada, Roka'da ( Eruca sativa ) Polifenoloksidaz ( PFO ) enziminin karakteristik özellikleri incelenmiştir. Organik bir bahçede yetiştirilen roka yaprakları distile su ile yıkandıktan sonra 50 mM fosfat tamponu ile blenderda homojenize edilmiştir. Elde edilen karışımdan soğutmalı santrifüj kullanarak ham ekstre elde edildi. Elde edilen ham ekstrede PFO enziminin substrat spesifikliği, optimum pH, optimum sıcaklık, inhibisyon türü, metal iyonlarının etkisi çalışılmış ve protein tayini yapılmıştır. Bu çalışmada enzimin üç farklı substrata ( pirokateşol, gallik asit, kateşin ) karşı ilgisi test edildi. Substratlar 5-30 mM konsantrasyonlarında çalışılarak Km ve Vmax değerleri ( pirokateşol; Km = 10.24 mM, Vmax = 0.0018 U/dk ), ( kateşin; Km = 12.57 mM, Vmax = 0.0012 U/dk ), ( gallik asit; Km = 23.07 mM, Vmax = 0.0001 U/dk ) Lineweaver-Burk grafikleri çizilerek hesaplandı. Yapılan deneyler sonucu enzimin en çok pirokateşol substratına ilgi gösterdiği belirlendi. Polifenoloksidaz enziminin aktivitesi üzerinde pH etkisi, 4.0-10.0 arasında test edildi ve en yüksek enzim aktivitesi pH = 7.0 olarak bulundu. Optimum sıcaklık enzim ( PFO ) aktivitesi için farklı sıcaklıklarda, 20-70 oC arasında 10oC artışlarla test edildi ve en yüksek aktivite 20oC'de bulundu. İnhibitörlerin polifenoloksidaz aktivitesi üzerinde etkisini belirlemek için optimum şartlarda değişik konsantrasyonlarda sitrik asit inhibitörü kullanılarak, Km, Vmax değerleri ve inhibisyon türü Lineweaver-Burk grafiği çizilerek hesaplandı. Çalışılan sitrik asit inhibitörü substratla rekabete girerek yarışmalı inhibisyona sebep olduğu belirlendi. Çalışmamızda 6 farklı metal iyon ( Zn2+, Fe2+, Cu2+, Mn+2, Hg2+, K+ ) kullanılarak enzim aktivitesi ölçülmüştür. Çalışılan metal iyonlarından Zn2+, Cu2+, Mn2+ iyonlarının aktiviteyi arttırdığı, K+ varlığında ise polifenoloksidaz aktivitesinin diğer metallere göre önemli oranda arttığı gözlenmiştir. Fe2+ ve Hg2+ iyonları ise polifenoloksidaz aktivitesini inhibe ettikleri gözlenmiştir. Çalışmamızda Lowry yöntemiyle protein miktarı tayin edildi ve bu yöntemde sığır serum albuminiyle standart kalibrasyon grafiği çizilerek ekstrenin protein miktarı 488 mg/ml tayin edilmiştir. Anahtar kelimeler : Roka, Polifenoloksidaz, Enzim, Eruca sativa
Tetranychus urticae Koch (Acari: Tetranychidae)'de spirodiclofen direnci ve endosimbiyont Wolbachia arasındaki ilişki
İki noktalı kırmızıörümcek, Tetranychus urticae Koch (Acari:Tetranychidae) dünyada birçok kültür bitkisi çeşidinde ekonomik kayıplara neden olan önemli bir zararlıdır. T. urticae'nin mücadelesinde, uygulamasının kolay olması ve kısa sürede etki göstermesi nedeniyle kimyasal mücadele ilk sırada tercih edilmektedir. Ancak T. urticae'nin fitofag yapısı, üreme potansiyelinin yüksek ve yaşam döngüsünün kısa olması gibi faktörler birkaç uygulamadan sonra akarisitlere direnç geliştirmesini kolaylaştırmaktadır. Endosimbiyont Wolbachia akarlarında içinde bulunduğu birçok zararlıda bulunmaktadır. Zararlıda insektisit direnci ile endosimbiyont arasındaki etkileşimlerin altında yatan mekanizma, hala net olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada T. urticae'de gelişen spirodiclofen direnci ile Wolbachia varlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle T. urticae'nin Wolbachia enfekteli ve enfektesiz iki popülasyonunda eş zamanlı olarak spirodiclofen seleksiyonu yapılmıştır. T. urticae'de LC değerlerinin belirlenmesi amacıyla kuru rezidü yöntemi kullanılmıştır. Bioassay denemeler 7 doz +1 kontrol olacak şekilde ve 3 tekerrürlü olarak kurulmuş ve bu işlem için akarınen hassas dönemi olan larva dönemi kullanılmıştır. Ölü-canlı sayımları 7. günün sonunda yapılmış ve direnç oranları belirlenmiştir. T. urticae'nin Wolbachia enfekteli en son seleksiyonunda 23 kat, Wolbachia enfektesiz son seleksiyonunda ise 103 kat spirodiclofen direnci belirlenmiştir. Her iki seleksiyon popülasyonunda Wolbachia varlığı ve frekans yoğunluğu kontrol edilmiştir. Ayrıca akarda spirodiclofen direncinin detoksifikasyon enzimleri ile olan ilişkisi de incelenmiştir. Sonuç olarak, Tetranychus urticae'de spirodiclofen direnci ve endosimbiyont Wolbachia arasında negatif bir ilişki oolabileceği, bu ilişki kapsamında direnç gelişimi üzerinde de esteraz enziminin etkisinin bulunabileceği düşünülmektedir.
Orta-ağır malnütrisyonlu hastalarda pankreas enzim replasmanının tedavideki etkinliği
Mis D.M, Orta-Ağır Malnütrisyonlu Hastalarda Pankreas Enzim Replasmanının Tedavideki Etkinliği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada, Dünya Sağlık örgütü (DSÖ) sınıflamasına göre orta-ağır malnütrisyon tanısı almış hastalara uygun beslenme rejimi ile birlikte pankreas enzim replasman tedavisinin (PERT) kilo alımı üzerinde etkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2018 – 1 Şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji ve Genel Çocuk polikliniklerine ayaktan başvuran, orta-ağır malnütrisyon tanısı alan 3 ay-17 yaş arası 45 çocuk (22 kız, 23 erkek) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar verileri incelendi. Yaşlarına ve kilolarına uygun beslenme rejiminin yanında birinci gruba sadece hiperkalorik mama, ikinci gruba ise hiperkalorik mamanın yanında 2000 U lipaz /kg/gün dozunda PERT verildi. Hastaların ilk ve ikinci ay muayenelerinde antropomerik ölçümler yapıldı, fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin seviyeleri çalışılarak PERT'in kilo alımı ve laboratuar değerleri üzerinde etkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 45 hastanın 22si kız (%48,8), 23'ü erkek (%51,2) idi. Hiçbir hastamızda ek hastalık yoktu. Hastaların tamamında pankreas yetmezliği görüldü. Hastaların ilk ve iki aylık tedavi sonrası değerleri karşılaştırıldığında PERT grubundaki hastaların daha iyi kilo aldığı ancak istatiksel anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin düzeyleri arasında da iki grup arasında anlamlı değişiklik olmadı. Sonuç: Malnutrüsyonun önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdüğü günümüzde yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi hala önemini korumaktadır. PERT üzerinde düşünülen bir seçenek olmakla birlikte bu konuda literatür sınırlıdır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu konuda yapılan hasta grubunun en fazla olduğu ve PERT süresinin en uzun tutulduğu çalışmadır. Malnütre hastalarda PERT verilmesinin klinik ve biyokimyasal etkilerini incelediğimiz çalışmamızda PERT verilen grubun daha iyi kilo almakla birlikte anlamlı fark yaratmadığı, biyokimyasal belirteçler üzerinde beslenme desteğinden farklı bir sonuç çıkarmadığı görülmüştür.
Ratlarda ksilazin'in sedatif, analjezik ve bazı karaciğer enzimleri üzerine etkisi
Bu çalışma ratlarda Ksilazin iki değişik dozda kullanıldıktan sonra şekillenen sedasyonun derecelendirmesi, karaciğerde oluşabilecek hasarın ölçülmesi ve sedasyona bağlı olarak ağrı tepkisinin değişme durumunun belirlenmesi amacıyla yapıldı. Ağrı kontrolü çalışmalarında analjezik madde kullanılması en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Sedatif amaçla kullanılan ilaçlarda da analjezik etki söz konusudur. Ksilazin'in, ağrı hafifletilmesi, sakinleştirmesi (sedatif), uykuya yol açması (hipnotik), çizgili kasları gevşetmesi gibi etkilerinden yararlanılmaktadır. Ayrıca farklı anestezik ilaçların kullanımının öncesinde premedikasyon gayesi ile kullanılmaktadır. Çalışmada kullanılan 24 adet rat rastgele seçilip üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki (KO) ratlara sadece FTS verildi. Oluşturulan ikinci gruba Ksilazin (K10) 10 mg/kg intraperitonal verilip diğer üçüncü gruba ise Ksilazin (K15) 15 mg/kg/ip verildi. Sedatif ilaç uygulanan ratların uyaranlara karşı davranışlarına göre sedasyon değerlendirmesi yapıldı. Sedasyon hafif, orta ve ileri derecede olmak üzere sınıflandırıldı. Ratlarda ağrı kesici özelliğinin ne derecede olduğunu tespit etmek amacıyla Ksilazin'in etkinliği ağrı deneyi ile ölçüldü. Ağrı deneyi, hotplate testi ve hotplate aparatı ile yapıldı. Ağrı deneylerinden sonra sakrifiye edilen hayvanlardan kan alınarak AST, ALT ve kortikosteroid değerlerine kan serumunda bakıldı. Sonuç olarak AST ve ALT'nin kontrol ve deneme gruplarındaki serum değerlerinin değişmemiş olması küçük girişimler yapmak için gerekli olacak sedasyon sonrasında karaciğerde bu iki parametrenin değişikliğe uğramayacağının bilinmesi açısından önemli bulunmuştur. Ayrıca ratlarda ksilazinin ağrıyı azaltıcı özelliğinin bulunduğu ve kısa süreli tam hareketsizliğe ihtiyaç duyulması durumunda 15 mg/kg dozunda ksilazin uygulanmasının tercih edilmesinin daha iyi olacağı sonucuna varıldı Anahtar Kelimeler: Rat, Sedasyon derecesi, Ksilazin
Fonksiyonel karın ağrısı olan hastalarda pankreas yetersizliği/ kısmi pankreas enzim eksikliği sıklığının değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kronik karın ağrısı olan çocuklarda pankreas yetersizliği/ pankreas kısmi enzim eksikliği sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Genel Çocuk Polikliniğine, 1 Nisan 2019 – 1 Eylül 2019 tarihleri arasında fonksiyonel karın ağrısı ile başvuran 110 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak da gastrointestinal herhangi bir şikayeti olmayan 80 hasta seçildi. Hastalardan etyolojiye yönelik tam kan sayımı, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, amilaz, lipaz, pankreatik amilaz, immun reaktif tripsinojen (IRT), tam idrar tahlili, gaita mikroskobisi, gaitada H.pylori antijeni ve fekal elastaz (FE-1) çalışıldı. Gaitada parazit tespit edilen, biyokimya parametrelerinde anormallik olan, aktif enfeksiyonu veya ek kronik hastalığı olan çocuklar çalışmadan çıkarıldı. Hasta ve kontrol gruplarının demografik ve laboratuvar değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubuna %51,9'u kız, yaş ortalaması 8.7±3.13 yıl olan 108 hasta alındı. Kontrol grubuna ise %55,8'i erkek, yaş ortalaması 9.23±3.55 yıl olan 77 hasta alındı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, ağırlık SDS, lipaz, pankreatik amilaz, IRT ve glukoz açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,347, p=0,302, p=0,064, p=0,672, p=0,432, p=0,110, p=0,801). Hasta grubunda amilaz değeri belirgin olarak yüksek ve fekal elastaz değeri ise düşük tespit edildi (p=0,007, p=<0.001). Fekal elastaz değerlerinin fonksiyonel karın ağrısını öngörmede tanısal karar verdirici özellikleri ROC analizi ile incelendi. Anlamlı sınır değeri 140,107 (μg/g) olarak tespit edildi. Bu sınır değerine göre fekal elastazın duyarlılığı %82.1, özgüllüğü %66.2, pozitif prediktif değeri %77 ve negatif prediktif değeri %73 olarak bulundu. Sonuç: Çocuklarda fonksiyonel karın ağrılarının altında yatan nedenler halen net olarak bilinmemektedir. Etyopatogenezine bakıldığında mukozal proinflamatuar sitokinlerde artma, mikrobiyatadaki değişiklikler disbiyozis, bağırsak geçirgenliğinde artma ve motilitede bozulma gibi faktörler suçlanmaktadır. Biz fonksiyonel karın ağrısı olan hastalarla ekzokrin pankreas yetmezliği arasında bir ilişkinin olabileceğini düşünerek bu çalışmayı planladık. Klinikte pankreas ekzokrin yetmezliği tanısı atlanabilmekte bu da hastaların erken teşhisi ve tedaviye yanıtını engellemektedir. Bu amaçla pankreas ekzokrin yetmezlik tanısında kullanılan amilaz, lipaz, pankreatik amilaz, fekal elastaz-1 ve IRT seviyelerini ölçerek fonksiyonel karın ağrısı olan çocuklarda pankreas ekzokrin fonksiyonları değerlendirdik. Çalışmaya alınan vaka gruplarının fekal elastaz-1 düzeylerini düşük olarak tespit ettik. Fekal elastazdaki bu düşüklüğün sebebinin de disbiyozise sekonder gelişen malabsorbsiyon tablosunun bir sonucu olabileceğini düşünmekyteyiz. Fonksiyonel karın ağrısı olan çocuklarda pankreas ekzokrin yetmezliğini değerlendiren çalışmaların yeterli olmaması nedeniyle bu çalışma ile literatüre katkı sağlayabileceğimizi düşünmekteyiz.
Helichrysum pallasii (sprengel) ledeb. bitkisinin in vitro biyolojik aktivite ve biyoaktif kompozisyon analizi
Helichrysum pallasii (Sprengel) Ledeb. Bitkisinin İn Vitro Biyolojik Aktivite ve Biyoaktif Kompozisyon Analizi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Eczacılık Bölümü, Temel Eczacılık Bilimleri Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2020. Bu çalışma, Van ili ve çevresinde böbrek rahatsızlıkları, karın ağrısı, astım, ishal, sarılık, diyabet gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde etkin bir şekilde kullanılan Helichrysum pallasii bitki yaprak organından elde edilen çeşitli ekstrelerin (etanol, infüzyon ve dekoksiyon) in vitro biyolojik aktivite (antioksidan ve enzim inhibisyonu) ve biyoaktif kompozisyonunun incelenmesini amaçlamıştır. Laboratuvar analizleri etanol bazlı ekstrenin geleneksel hazırlanma biçimlerine (infüzyon ve dekoksiyon) göre daha yüksek antioksidan (FCR: 103 mg Gallik asit Eş./g; FRAP: 2205 µmol Fe2+/g; ORAC: 2540 µmol Troloks Eş./g; DPPH: IC50-0.58 mg/ml; CUPRAC: IC50-0.37 mg/ml; Phosphomolybdenum: IC50-1.34 mg/ml ve metal şelatlama: IC50-1.42 mg/ml) ve enzim inhibisyonu (Asetilkolinesteraz: IC50-1.49 mg/ml; Bütirilkolinesteraz: IC50-1.98 mg/ml; Tirozinaz: IC50-0.68 mg/ml; Alfa-amilaz: IC50-2.09 mg/ml; Alfa-glukozidaz: IC50-0.51 mg/ml; ve Pankreatik lipaz: IC50-42.5 µg/ml) aktivitelerine sahip olduğunu ve daha yüksek miktarlarda fenolik (Klorocenik asit izomerleri ve rutin) ve yağ asidi (Palmitik, linoleik ve linolenik asitler) bileşiklerini içerdiğini göstermiştir. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, Helichrysum pallasii bitki yapraklarının yüksek antioksidan ve enzim inhibisyonu aktivitelerine sahip zengin bir fitokimyasal kaynak olduğunu göstermekte ve biyoterapötik ajan araştırma ve geliştirme çalışmalarında kullanılabilecek bir aday olarak önermektedir.
Kolon kanserinin tedavisinde fenotiyazin yapılı bileşiklerin kullanımlarının değerlendirilmesi ve etki mekanizmalarının araştırılması
Kansere bağlı ölümlerin en etkili nedenlerinden biri olan kolon kanseri, evrensel bir sorun olarak nitelendirilmektir. Epidomiyolojik çalışmalar, kanser ve nörodejeneratif hastalıkları birbirleri ile ilişkilendirmektedir. Transmembran bir protein olan amiloid prekürsör protein (APP), kanser ile ilgili araştırmalarda son zamanlarda oldukça dikkat çekmektedir. Üç APP aile üyesinden biri olan APP, en fazla çalışılan protein olup, kırılması sonucu β-amiloid peptid oluşumunun neden olduğu Alzheimer hastalığın'da (AH) temel rol oynamaktadır. AH'nda, APP'nin proteolitik olarak işlenmesi, 2 yol ile gerçekleşmektedir: (i) α-sekretaza bağlı amiloidojenik olmayan yol (ii) β-sekretaza bağlı amiloidojenik yol. Bu yolaklarda, sekretazlar adı verilen bir grup enzim tarafından proteolitik kırılma sonucu farklı fonksiyonları olan fragmentler üretilmektedir. APP'nin yanı sıra, diğer üyeler de (APLP1 ve APLP2), sekretazlar tarafından parçalanarak C-terminal fragmentlerin (CTF) salınmasına neden olmaktadır. Son araştırmalar, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilen APP ve/veya APLP2'nin inhibe edilmesinin ya da bu proteinlerin proteolitik kesim enzimlerine (α- ve β-sekretazlar gibi) karşı geliştirilen inhibitörlerin kanser hücre çoğalmasını azalttığını göstermektedir. Çünkü, APP ve amiloid prekürsör-benzeri protein-2 (APLP2) ekspresyonlarının ve bunların kesim ürünüleri CTF'lerin birçok kanser türünde, kanser hücre proliferasyonuna korelasyon göstererek arttığı bulunmuştur. Kolon kanseri ile ilgili in-vitro ve in-vivo çalışmalarda, APP'nin büyüme için gerekli olduğu bildirilmiştir. APP'nin, α-sekretaz (ADAM10) tarafından kesilmesi ile oluşan çözünür, sekrete formu sAPPα'nin sadece nöronal sağlığı destekleme işlevi olmayıp, aynı zamanda hücre büyümesi, çoğalması ve migrasyonu ile de yakından ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yakın zamanda, pankreas kanseri hücre hatları ile yapılan bir çalışmada, α-sekretaz (ADAM10) aracılı sAPPα oluşumu inhibe edildiğinde, hücre büyümesinin ve proliferasyonun etkili bir şekilde azaldığı gösterilmiştir. Aynı zamanda total APP ve sAPPα üzerinden de antikanser etkiye sağladığı katkı araştırılmak istenmektedir. Yakın zamanda laboravuvarımızda gerçekleştirilen çalışmalarda, fenotiyazin yapısına sahip azur B bileşiğinin total APP ve sAPPα üzerinde göstermiş olduğu etkili azalma, ayrıca TBO ve TH'nin PS70 hücrelerinde total APP ve sAPPα düzeylerinde yine, azaltıcı etki göstermesi, fenotiyazin yapısına sahip bileşiklerin, antikanser etkiye katkı sağlayabileceği öngörülmektedir. Sonuç olarak, fenotiyazin yapılı bileşiklerin , total APP, APLP2, sAPPalfa, sAPLP2alfa ve sAPPalfa ile yakından ilişkili alfa-sekretaz üzerine ilişkisi incelenecektir. Ayrıca, sAPPalfa'nın fosfotidil inozitol-3-kinaz-Akt kinaz sinyalizasyon yolağında anahtar bir rol oynaması nedeniyle bu yolak açısından antiproliferatif etkileri değerlendirilecektir.
Lizozomal depo hastalıklarının klinik, laboratuvar ve moleküler genetik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, LDH tanısı ile izlenen hastaların klinik, laboratuvar ve moleküler genetik özellikleri geriye dönük olarak incelendi, literatür ile karşılaştırıp, enzim tedavisi alan mukopolisakkaridoz ve Pompe hastalarının tedavi yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya 1980-2020 yılları arasında LDH tanısı ve/veya ön tanısı ile izlenen toplam 480 hasta dahil edildi. Hastaların %76,9'u mukopolisakkaridoz, %7,3'ü mukolipidoz, %7,1'i sfingolipidoz, %5'i Pompe hastalığı, %1,3'ü oligosakkaridoz, %1'i sistinozis, %0,83'ü multipl sülfataz eksikliği ve %0,63'ü lipid depo hastalığı tanısı ile takip edilmiştir. Hastaların cinsiyet dağılımı %60,4 erkek, %39,6 kadın şeklindeydi. Tanı yaşı 0-55 yaş arasında değişmekte olup, ortanca 2,2 yıl, ortalama 4,4±7,3 yıl idi. Hastaların %77,4'ünde akrabalık ve %40,7'sinin ailesinde benzer veya başka bir metabolik hastalık öyküsü mevcuttu. Hastalar en sık gelişim geriliği (%30,8), ortopedik sorunlar (%23,7) ve aile öyküsü (%10,3) nedeniyle hasteneye başvurmuşlardı. Hastaların klinik ve laboratuvar değerlendirmelerinde kaba yüz görünümü (%81,2), gelişim geriliği/zihinsel yetersizlik (%63,4), valvüler kapak hastalığı (%58,5), işitme kaybı (%52,5), korneal opasiteler (%41,7), kraniyo-servikal bileşke darlığı (%39,8), tekrarlayan akciğer enfeksiyonları (%36), hepatomegali/splenomegali (%33,5), torakolomber kifoz (%28,5) en sık görülen bulgulardı. Son durum değerlendirildiğinde hastaların %60'ının vefat ettiği tespit edildi. Enzim tedavisi alan MPS'lerde osteoartiküler, kardiyovasküler, nörolojik ve solunum sistemi bulguları tedavi başlama yaşı ve tedavi süresi ile istatistiksel olarak karşılaştırıldığında sadece solunum sistemi bulguları arasında tedavi başlama yaşı açısından istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir fark görüldü (p=0.035). Tedavi öncesi ve sonrası yürüme testi ortalamaları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0.185). Enzim tedavisi alan MPS hastalarında osteoartiküler bulgularında iyileşme bildirilmesine karşın boy ve kardiyak bulgularında kötüleşme olduğu görüldü. Pompe hastalarında osteoartiküler, kardiyovasküler, nörolojik ve solunum sistemi bulguları tedavi başlama yaşı ve tedavi süresi ile istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı sonuçlar görülmedi. Enzim tedavisi alan Pompe hastalarında kas ve kalp bulgularında iyileşme görüldü. Sonuç olarak erken tanı ve erken enzim tedavisi başlanması MPS hastalarında solunum sistemi bulgularını ve yıllık boy uzama hızlarını, infantil Pompe hastalarında kas ve kalp bulgularını olumlu yönde etkileyebilir.
Yeni sentezlenmiş katyonik stiril boyanın biyomoleküllerle etkileşiminin spektroskopik ve moleküler kenetlenme metotları ile incelenmesi
Tez çalışmasında (E)-2-(4-(dibütilamino)stiril)-1,3,3-trimetil-3H-indol-1-yum iyodür (Ci5) olarak verilen yeni katyonik stiril boya sentezlenmiştir ve spektral özellikleri karakterize edilmiştir. Ci5 bileşiğinin, proteaz enzimleri olan tripsin ile pH 7.4, pepsin ile pH 2.0 tampon ortamında etkileşimleri çoklu spektroskopik (floresans, absorpsiyon, FTIR ve CD) ve moleküler kenetlenme yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Ayrıca Ci5-DNA arasındaki etkileşim ise spektroskopik yöntemle incelenmiştir ve bağlanmanın, oluk türü bağlanma olduğu sonucuna varılmıştır. Florimetrik çalışmalarda, floresans sönümden elde edilen verilerden Ci5 bileşiği ile pepsin/tripsin etkileşiminin statik sönüm mekanizması ile gerçekleştiği ve bu etkileşimin kompleks oluşumuna dayandığı sonucuna varılmıştır. Bağlanma türleri ve özellikleri farklı sıcaklıklarda elde edilen termodinamik parametrelere (H ve S) dayanarak açıklanmıştır. Pozitif S ve negatif H parametreleri, Ci5 ile pepsin etkileşiminde hem elektrostatik kuvvetlerin hem de hidrofobik etkileşimlerin rolü olduğu sonucunu göstermiştir. Negatif ΔS ve negatif ΔH değerleri, Ci5'in tripsin ile etkileşiminde van der Waals kuvvetlerinin ve hidrojen bağlarının varlığını göstermiştir. FTIR çalışmaları, pepsin/tripsinin amid bantlarında oluşan kaymalar nedeniyle, boya ile enzimler arasında etkileşimin varlığına işaret etmiştir. Ayrıca CD sonuçları, Ci5 in pepsin/tripsine bağlanmasında, enzim heliks yapısının kararlılığının azalması ile sekonder yapıda konformasyonal değişiklik meydana geldiğini göstermiştir. Förster teorisine göre, donör-akseptör molekül çiftleri arasındaki uzaklık (r) Ci5-pepsin çiftinde 3.53 nm, Ci5-tripsin çiftinde ise 3.27 nm olarak bulunmuştur. Boya/enzim çiftleri arasında rezonans enerji aktarımının ışımasız yolla oluştuğu sonucuna varılmıştır. Deneysel sonuçlar, moleküler kenetlenmeden elde edilen veriler ile karşılaştırılmıştır ve desteklenmiştir. Moleküler kenetlenme sonuçları, Ci5'in pepsin/tripsinin belli amino asit uçları ile ve DNA'nın nükleotitleri ile bağlandığını göstermiştir. Ayrıca bağlanma kuvvetleri ve bağ mesafeleri hesaplanmıştır. Ci5'in pepsin ve tripsin varlığındaki tayini için elde edilen analitik verilere göre gözlenebilme sınırı (LOD); pepsin varlığında 1.324x10-5 M ve tripsin varlığında ise 4.238x10-6 M'dır. Tayin sınırı (LOQ) ise pepsin varlığında 4.414x10-5 M ve tripsin varlığında 1.413x10-5 M olarak bulunmuştur.
Polistiren nanopartiküllerin süt ile etkileşiminin incelenmesi
Mikrometre düzeyindeki plastikler halen pek çok araştırmaya konu olmakla birlikte nanoplastiklerle ilgili çalışmalar sınırlıdır. Nanoplastiklerin insanlar ve memeliler üzerindeki etkilerini bildiren çok az çalışma vardır. Bu çalışmada, farklı çaptaki NPS'lerin gıda matrisi ile etkileşimden sonra etrafında oluşan korona yapısı, gıda matrisi varken ve yokken çözelti içindeki davranışları incelenmiştir. Gıda matrisiyle etkileşimden önce ve sonra partiküllerin karakterizasyonu için TEM ve ESEM görüntüleme ve hidrodinamik çap ve zeta potansiyeli ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Aynı şekilde sindirimden sonra partiküllerin tek başlarına ve gıda matrisi etkisi ile korona oluşumlarına bakılmış ve çözelti içindeki agregasyon durumları gözlenmiştir. Sindirimin önce ve sonrası karşılaştırıldığında partiküllerin farklı sindirim ortamlarında farklı davranışlar gösterdiği saptanmıştır. Partiküllerin sindirim öncesi ve sonrası karakterizasyonu haricinde oluşturdukları protein koronanın floresans ölçümleri ve elektroforez ile nicel ve nitel analizleri yapılmıştır. Bu analizlerde en çok protein bağlayan partikülün NPS-30 olduğu görülmüştür. Protein korona analizlerinin ardından partiküllerin sindirim enzimlerinin aktiviteleri üzerindeki etkilerine bakılmıştır. Bu kapsamda amilaz, pepsin ve lipaz kullanılmıştır. Partiküllerin amilaz ve pepsin aktivitelerinde önemli etkilerinin olmadığı fakat bağırsak ortamında lipaz aktivitesini önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Tezin son aşamasında ise partiküllerin bağırsak epitel hücrelerinin toksisitesi incelenmiştir. Bazı partiküllerde canlılıkta anlamlı azalma ve ROS üretiminde anlamlı artış gözlenmiştir. Tüm analizlerden elde edilen çıktılarla, literatürde polistiren nanopartiküllerin hala tam aydınlatılmamış gıda ile etkileşimi ve sonuçları hakkında önemli bir adım atılmıştır. Tez kapsamında yapılan çalışmalarla partiküllerin çapa bağlı korona yapısı, çözelti içinde davranışları ve gıda matrisiyle etkileşimleri, sindirimden sonra ve sindirim boyunca vücutta geçirdikleri değişimler ve enzimlere etkileri hakkında önemli bulgular elde edilmiştir. Buradan elde edilen çıktılarla literatürde önemli bir boşluğun doldurulması ve yeni araştırmalar için kaynak oluşturması hedeflenmiştir. Sonraki aşamalarda farklı gıda matrisleri veya farklı özellikte nanoplastiklerle çalışılarak konuya önemli katkılar yapılabilir.
Preeklampside ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4f2, 4F3, 4A11, 2J2, 2C9, 2C19 ve solubl epoksit hidrolaz enzimlerinin genetik polimorfizmlerinin etkileri
Preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon (GH) annede ve bebekte morbidite ve mortaliteye neden olan hastalıklardır. Her iki hastalığın da patofizyolojisi henüz açık olarak ortaya konamamıştır. Preeklampsi ve GH yönünden yüksek riskli hastaların erken saptanması ve yakın takibi önemlidir. Preeklampsi ve GH risk faktörleri arasında genetik faktörler önemli yer tutar. Bu hastalıklarda rol oynayan genetik polimorfizmlerin saptanması, patofizyolojinin aydınlatılmasına yardımcı olabileceği gibi erken tanı ve tedavi için yol gösterici olabilir. 20-hidroksieikosatetraenoik asit (20-HETE), trofoblast göçünün inhibisyonundan, endotel disfonksiyonu ve hipertansiyondan sorumlu olduğu düşünülen bir vazokonstriktör endojen maddedir. CYP4F2, CYP4F3 ve CYP4A11 enzimleri araşidonik asiti 20-HETE'ye metabolize eder. Epoksieikosatrienoik asitler (EET) vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileri olan mediyatörlerdir. EET'nin oluşumundan CYP2J2, CYP2C9 ve CYP2C19 enzimleri sorumludur. EET, solubl epoksit hidrolaz enzimi ile daha az aktif olan metaboliti dihidroksieikosatrienoik asite (DHET) metabolize olur. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4F2*3, CYP2J2*7, sEH rs751141, CYP2C19*2 ve *17, CYP2C9*2, *3, CYP4F3 rs3794987, CYP4A11 rs9333025 genetik polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Kontrol grubuna 155 sağlıklı gebe, çalışma grubuna 58 preeklampsi ve 110 gestasyonel hipertansiyon hastası dahil edildi. Genetik analizler polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon (RFLP) analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. 20-HETE ve DHET düzeyleri sıvı kromatografi-kütle spektrometresi (LC-MS) kullanılarak ölçüldü. Kontrol, preeklampsi ve GH grupları arasında CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 genetik polimorfizmlerinin alel sıklıklarının dağılımda anlamlı farklılık saptandı. DHET plazma düzeyleri, preeklampsi ve GH gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Bu gruplarda 20-HETE düzeyleri arasında farklılık saptanmadı. Sonuçlarımız, CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 polimorfizmlerinin preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon hastalarının tanısı tedavi ve izleminde yararlı biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir.
Bazı Lamiaceae familyası bitkilerinin osteoartrite karşı etkilerinin matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) inhibitör etki tayini ile tespiti
Lamiaceae (Ballıbabagiller) familyası, dünyanın birçok bölgesinde yaygın olarak bulunan geniş bir familyadır. Taşıdıkları uçucu yağlar ve çeşitli fenolik bileşikler sayesinde ilaç ve kozmetik endüstrisinde, gıda ve baharatçılıkta, özellikle de parfümeride önemli bir yere sahiptirler. Osteoartrit, hayat kalitesini düşüren, yaygın bir eklem rahatsızlığıdır. Osteoartrit oluşumu ile birlikte matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) enziminin seviyesi artmaktadır. Tedavide sıklıkla MMP-3 enzim inhibitörleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada Lamiaceae familyasına ait Ajuga chamaepitys (L.) Schreber, Lamium purpureum L., Phlomis pungens Willd., Salvia cryptantha Montbret & Aucher Ex Bentham, Scutellaria orientalis L., Sideritis montana L., Stachys annua (L.) L., Teucrium chamaedrys L. ve Thymus longicaulis C. Presl. bitkileri ile okaliptüs, kekik, Niaouli, limon, servi, akgünlük, zencefil, mercanköşk, ardıç ve Romen papatyası uçucu yağlarının MMP-3 enzimini hangi oranda inhibe ettiği ilk kez tayin edilmiştir. Sonuçlar osteoartritte yaygın olarak kullanılan Abelmoschus esculentus L. (bamya) tohumu ve glukozamin içeren ürünlerle (Osteobi-flex® ve Glukorax®) karşılaştırılmıştır. Bamya tohumu ve glukozamin içeren ürünlerin MMP-3 inhibitör etkileri bu çalışma ile ilk kez tespit edilmiştir. Tüm sonuçlar, test edilen materyallerin glukozamin içeren ürünler (Osteobi-flex® ve Glukorax®) kadar güçlü MMP-3 enzim inhibitör etkiye sahip olduklarını göstermiştir. Sonuç olarak; çalışmaya konu olan Lamiaceae familyası bitkilerinden elde edilen ekstrelerin ve test edilen uçucu yağların osteoartritte önemli bir potansiyele sahip oldukları bulunmuştur.
Açık kalp ameliyatı yapılan konjenital kalp hastalığı olan çocuk hastalarda miyokardiyal mitokondri fonksiyonlarının histopatolojik ve enzimatik değişikliklerle olan ilişkisi
Siyanotik ve asiyanotik olarak iki gruba ayrılan konjenital kalp hastalıklarında mitokondriyal transplantasyon gibi inovatif yaklaşımlar çocuk kalp hastaları için yeni cerrahi alternatifler yaratmaktadır. Prospektif çalışmamızdaki amaç mitokondri transplantasyonunun belirli bir grup konjenital kalp hastalığı için cerrahi tedavi sırasında rutin uygulanabilecek bir yaklaşım olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmamıza 5 siyanotik-5 asiyanotik konjenital kalp hastalığı olan çocuk hasta dahil edilmiştir. Siyanotik ve Asiyanotik olarak iki grupta değerlendirilen hastalarda mitokondri fonksiyon bozukluğu, fibrozis, nükleer atipi ve kardiyak enzim değerleri ana parametre olarak kabul edilmiş ve hepsinin ayrı ayrı siyanotik grup ve mitokondriyal disfonksiyon ile ilişkisinin olup olmadığına bakılmıştır. Ayrıca, kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süreleri, yoğunbakım takip süreleri, hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyaçları kaydedilmiştir ve siyanotik grup ile mitokondri fonksiyon bozukluğuyla olan ilişkisine bakılmıştır. Araştırmanın sonucunda siyanotik hasta grubundaki tüm hastalarda mitokondriyal disfonksiyon tespit edilmiştir. Asiyanotik grupta ise hiç bir hastada mitokondri fonksiyon bozukluğu görülmemiştir. Mitokondriyal disfonksiyon olan siyanotik grupta kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süresi, yoğunbakım takip ve hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyacının asiyanotik gruba göre fazla olduğu görülmüştür. Hem siyanotik hem asiyanotik grupta tüm biyopsi örneklerinin normal doku ve normal nükleer yapıdan ciddi fibrozis ve skor 4 nükleer atipiye kadar değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Son olarak, postoperatif kardiyak enzim artış miktarının mitokondri disfonksiyonu olan siyanotik grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Araştırmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde çocuk kalbinde mitokondriyal fonksiyonların ve enzimatik sonuçlarının incelendiği ilk ve tek çalışmadır. Sonuç olarak siyanotik konjenital kalp hastalıklarında mitokondri fonksiyon bozukluğunun olduğu görülmüş, bu disfonksiyonun intraoperatif ve postoperatif sonuçlarla ilişkisi değerlendirildiğinde mitokondri transplantasyonunun siyanotik konjenital kalp hastalığı olan cocuk hastalar için rutin uygulanabilecek ve cerrahi başarı oranını arttırabilecek bir yaklaşım olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Badminton, Fiziksel performans, Teknik performans, Basit hata, İlişki
Uzun süreli sualtı ragbi antrenmanlarının serum paraoksonaz enzimleri üzerine etkileri ve PON1 ve PON2 polimorfizminin rolü
Bu çalışmada iyi antrene erkek sporcu grubu (SG, 21.7±4.2 yaş, n=42) ve kontrol grubu (KG, 23.9±3.2 yaş, n=43)'nda uzun süreli sualtı ragbi (USAR) antrenmanlarının kan paraoksonaz enzimleri üzerine etkileri ve bu etkilerde PON1 ve PON2 polimorfizminin rolü araştırıldı. Tokluk kanlarından; serum PON1, PON2, PON3 ve okside LDL (oksLDL) düzeyleri (enzim bağlantılı immüno sorbent assay; ELİSA yöntemiyle), nitrik oksit (NO) ve plazma tiyobarbitürik asit ile reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri, serum PON1 (PON1EA), tuzla stimule PON1 (TSPON1) ve arilesteraz (AREST) aktiviteleri, genomik DNA örneklerinden PON1-Q192R, PON1-L55M ve PON2-A148G, PON2-S311C ve eNOS3 intron 4a/b polimorfizmleri belirlendi. Tüm SG'lerin PON3 (p=0,000), çoğu (genotip yada diğer) grupların oksLDL (p=0,000) ve TBARS (p=0,013) değerleri KG'ninkilerden daha büyüktü. Sporcularda: PON2-A148G'nin G taşıyıcı (GT) grubunun PON1 ve PON2 düzeyleri (p=0,016, p=0,010) ve PON1-Q192R'nin QQ grubunun PON1EA'sı KG'ninkilerden daha büyüktü (p=0,005) ve ilgili polimorfizmlerle ilişkiliydi. PON1-Q192R'de R taşıyıcısının (p=0,005) ve LL grubunun AREST aktivitesi (p=0,002) KG'ninkilerden anlamlı olarak daha küçüktü ve polimorfizmleriyle ilişkiliydi. Gruplar arasında NO düzeyleri için anlamlı bir fark ve bunda polimorfizminin bir rolü bulunmadı. Kontrol gruplarında: PON2-A148G'de AA'nın PON2 düzeyi GT'ninkinden, PON1-L55M'de LL'nin AREST aktivitesi M taşıyıcısınınkinden, PON2-S311C'nin CC grubunun bazal kan yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K) düzeyleri S taşıyıcısınınkinden anlamlı olarak büyüktü. Sonuçlar; USAR antrenmanları; a) oksidatif stres yaratabilir ve buna ilk antioksidan yanıt PON3'deki bir artış şeklinde olabilir, b) polimorfizm ile ilişkili bir PON2 ve PON1EA artışına ve AREST aktivitesinde bir düşmeye neden olabilir. Kontrol genotip gruplarında; serum PON2 ve HDL-K düzeylerindeki ve AREST aktivitesindeki farklılıklarda belirtilen polimorfizmlerin rolü olabilir.
A-Galaktozidaz yüklü mikropartiküller: sentez, karakterizasyon ve In vitro salım çalışmaları
Enzimler uzun zamandır çeşitli endüstriyel sektörlerde kullanılmaktadır. Biyorafineride yenilenebilir malzemeleri kullanmak üzere son yıllarda artan ihtiyaç ve ilgi, enzimlerin endüstriyel uygulamasına daha fazla dikkat çekmiştir. α-Galaktozidaz (α-D-galaktozid galaktohidrolaz, EC 3.2.1.22), hem basit hem de kompleks oligosakkaritlerin terminal α-galaktozil kısımlarının hidrolizini katalize eden glikozid hidrolaz enzim grubudur. α-Galaktozidazlar doğada yaygın halde bulunur. Enzimlerin immobilizasyonu, temel olarak enzim maliyetlerinin işlem ekonomisi üzerindeki payını en aza indirmek amacıyla, enzimin birçok kez tekrar kullanılmasını mümkün kılan yaygın bir uygulamadır. İmmobilize edilmiş bir enzimin kullanımı ayrıca genellikle alt akım işlemini kolaylaştırır, çünkü ortamdan kolayca uzaklaştırılabilir. Enzimler ve destek taşıyıcıları arasındaki etkileşim düşünüldüğünde, enzim immobilizasyon yöntemleri fiziksel yöntemler ve kimyasal yöntemler olarak sınıflandırılabilir. Adsorpsiyon ve tutuklama, enzimler ve destek taşıyıcıları arasında kovalent etkileşimlerin olmadığı fiziksel yöntemlere dahil edilirken, kovalent bağlanma ve çapraz bağlanma kimyasal yöntemlere aittir. Bu projede, mısır unundan izole edilen ve gradient amonyum sülfat çöktürmesi ile kısmi olarak saflaştırılan -galaktozidaz enzimi tutuklama yöntemi ile kalsiyum aljinat-kitosan mikropartiküllerde immobilize edildi. Bu amaçla, mikropartiküllerin sentezi, karakterizasyonu ve son aşamada da in vitro ortamda salım çalışmaları gerçekleştirildi. İmmobilize enzim preparatının hazırlanması için belirlenen optimum koşullar; 0.1 mg protein, % 3 (w/v) aljinat, 0.15 M CaCl2, % 0.5 (w/v) kitosan, 1 saat çalkalama, %0.05 (v/v) glutaraldehit ve 1 saat inkübasyon olarak belirlenmiştir. Optimize edilen koşullarda hazırlanan immobilize ve serbest α-galaktozidaz enzimlerinin karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. Serbest ve immobilize enzim için optimum sıcaklık 40°C olarak belirlenmiştir. Termal kararlılık denemesinde serbest enzim 60°C, immobilize enzim ise 70°C sıcaklıkta hala aktivitesinin %50' sini korumuştur. Optimum pH değeri serbest ve immobilize enzimler için sırasıyla pH 4.5 ve 5.5 olarak bulunmuştur. Serbest enzim pH 3.0 – 6.5 aralığında aktivitesinin %80'inden fazlasını korurken, immobilize enzim pH 4.5 – 6.0 arasında aktivitesinin %70' den fazlasını korumuştur. Tekrar kullanılabilirlik denemesinde immobilize enzim 2 kere kullanılabilmiştir. İmmobilize enzim için in vitro ortamda salım çalışması yapılmıştır.
Çeşitli kaynaklardan fitaz üreticisi fungusların izolasyonu ve termostabil fitaz üretimi
Fitaz (E.C 3.1.3.8, myo-inozitol hegzakisfosfat fosfohidrolaz) fitik asidin inorganik fosfat ve myo inozitol fosfatlara hidroliz reaksiyonlarını katalizleyen enzimdir. Son yıllarda hayvan yetiştiriciliğinde ve insan beslenmesinde fitik asit fosforundan daha etkin şekilde faydalanılması ve çevre kirliliğinin azaltılması amacıyla fitatı parçalayan enzimlerle ilgili çalışmalar hız kazanmıştır. Ayrıca, myo-inozitol fosfatların hazırlanması ile, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirmede fitaz enzimi kullanılmaktadır. Yem katkısı olarak kullanılan fitazların yemlerin pelletlenme aşamasında yüksek sıcaklıklarda inhibe olmaması için termostabilitesinin yüksek olması aranılan en önemli özelliklerden biridir. Bu amaç doğrultusunda son yıllarda termostabil fitaz enzim arayışları hız kazanmıştır. Fitazlar, mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar gibi birçok kaynaktan tanımlanmıştır. Bu kaynaklar içinde mikroorganizmalar özellikle de küfler tercih edilen ticari fitaz üreticileridir. Bu çalışmada, Ege bölgesinde yer alan sıcak su kaynaklarından alınan toprak ve sediment örnekleri ile mantar çiftliklerinden alınan kompost örneklerinden 50 adet termofilik/termotolerant fungus izolasyonu gerçekleştirilmiş ve bu fungus izolatları polifazik yaklaşımla tanımlanmıştır. 50 adet izolatın fitaz aktivitesi kantitatif olarak belirlenmiştir. 50 adet izolattan 44 adedinin (%88) aktif fitaz üreticisi oldukları belirlenmiştir. İçlerinden en yüksek spesifik aktiviteye sahip izolat olan 4.5.37 numaralı izolat ileri çalışmalar için seçilmiştir. İzolata ait fitaz enzimi fermantasyonla üretilmiş ultrafiltrasyon yöntemi ile deriştirilmiştir. Deriştirilmiş enzim preparatı optimum sıcaklık, optimum pH, ısıl ve pH kararlılığı, çeşitli inhibitörlerin, ağır metallerin, denatürantların, deterjanların, etkileri, proteaz kararlılığı, çeşitli organik çözgenlerin etkisi ve substrat spesifitesi gibi özellikler bakımından karakterize edilmiştir. Bu karakterizasyon çalışmaları ve tanımlama çalışması sonucunda Aspergillus tubingensis olarak tanımlanan, 4.5.37 numaralı izolatın ürettiği fitaz enziminin birçok koşul bakımından (geniş bir sıcaklık ve pH aralığında aktivite gösterme, ısıl ve pH kararlılığı, metal iyonlarına, proteazlara karşı kararlılık, substrat spesifitesi) endüstriyel uygulamalarda kullanılması için uygun olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, Aspergillus tubingensis, 4.5.37 fitazının ticari bir fitaz olarak kullanılabilecek bir enzim olduğu düşünülmektedir.
Aβ (1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının nad+ metabolizmasında rol oynayan bazı enzimlerin mRNA ekspresyonları üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, amiloid β-peptid (1-42) ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde, endojen bir PARP-1 inhibitörü ve NAD+ öncülü olan nikotinamid uygulamasının NAD+'e bağımlı aktivite gösteren bazı enzimlerin (sirtuinler, CD38, ve PARP-2) mRNA ekspresyonu üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır. Alzheimer hastalığının gelişiminde enerji metabolizmasının bozulması merkezi bir rol oynamaktadır. Glikoz metabolizmasında görevli sitoplazmik ve mitokondriyal enzimlerin aktivitelerindeki değişimler hastalığın seyrini ve şiddetini belirler. Hücredeki metabolik olayların koenzimi olan NAD+ aynı zamanda hücrenin sağ kalımı ve sağlıklı yaşlanmasında rol oynayan sirtuinlerin aktivite göstermesi için gereklidir. Hücre ölüm yolakları ve DNA tamir mekanizmalarında görevli PARP-2 ile hücre içi Ca+2 düzeylerinin regülasyonunda rol oynayan CD38, aktivite için NAD+'e gereklilik gösteren enzimlerdir. NAD+ sentezinde rol oynayan ve NAD+'e bağımlı olarak aktivite gösteren enzimler; obezite, diyabet, kanser ve nörodejeneratif hastalıklarda önemli birer terapötik hedeflerdir. Çalışmamızda Sprague-Dawley sıçanlar kullanılmıştır. Deney gruplarındaki hayvanlar yapılan uygulamaların yedinci gününde dekapite edilip beyinleri çıkarılmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Total beyin ağırlıkları alındıktan sonra beyin bölgeleri buz üstünde disekte edilmiştir. Beyin dokusu örnekleri deney gününe kadar -80C'de saklanmıştır. Çalışmamızda kontrol (n=4), Aβ(1-42) (n=4) ve Aβ(1-42) + 100 mg/kg NA (n=4) olmak üzere 3 deney grubu oluşturulmuş ve deney gruplarındaki hayvanların hipokampüsleri kullanılmıştır. Hedef enzimlerin ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Real-Time PCR) öntemi ile saptanmıştır. Sonuçlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Aβ(1-42) uygulaması, SIRT1 kspresyonunu anlamlı bir biçimde azaltırken, hipokampüste SIRT2, PARP-2, CD38 ekspresyonlarında herhangi bir değişime neden olmamıştır. Aβ'ya karşı nikotinamid uygulaması ise Aβ'nın neden olduğu SIRT1 ekspresyonundaki azalmayı anlamlı bir şekilde artırmıştır. SIRT1 ekspresyonundaki bu yükseliş artan NAD+ miktarı ile ilişkili olabilir ve hücrenin gen ekspresyonunun, bilişsel ve hücresel fonksiyonlarının düzenlenmesinde, Alzheimer hastalığı modelinde oluşabilecek plak miktarının azalmasında nöroprotektif etki gösterebilir. Aβ'ya karşı NA uygulaması, aynı zamanda CD38 ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artışa neden olmuştur. İkincil haberci reaksiyonlarında aktif rol alan CD38 enzim miktarının artması kalsiyum (Ca+2) iyon salınımı ile hücrenin yaşamsal fonksiyonlarının düzenlenmesini sağlayabilir. Hipokampüsteki PARP-2 ve SIRT2 ekspresyonundan elde ettiğimiz sonuçlara göre gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Yapılan çalışma sonucunda Aβ(1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının NAD+ metabolizmasında rol oynayan SIRT1 ve CD38 enzimlerinin ekspresyonuna olan etkisinin nikotinamidin nöroprotektif rolüne katkısı olabileceği vurgulanmıştır. Alzheimer hastalığı ve diğer nörodejeneratif hastalıklarda SIRT1 ve CD38 üzerindeki düzenleyici etkisi ile nikotinamid umut vaat eden nöroterapötik bir ajan olabilir.
Gaucher hastalığı izleminde uzun süreli sonuçlar
Gaucher hastalığı (GH), beta glukoserobrozidaz enzim eksikliği ile karakterize, lizozomal lipit depo hastalığıdır. Otozomal resesif kalıtımla geçer. Glukoserebrozidaz enzimini kodlayan genin mutasyonu sonucunda makrofajlarda glukoserebrosid depolanması söz konusudur. Nörolojik tutulum ve nörolojik hastalığa ilerleme durumuna göre 3 alt grubu vardır: Tip 1 (kronik nonnöropatik tip), tip 2 (akut nöronopatik veya infantil tip), tip 3 (kronik nöronopatik veya jüvenil tip). Ege Üniversitesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalında Gaucher hastalığı nedeniyle izlenen hastalar klinik, laboratuvar bulguları, aldıkları tedavi ve yanıtları, uzun dönem izlem sonuçları değerlendirilmesi hedeflendi. Çalışmaya toplam 42 hasta dahil edildi. Hastaların 34 tanesi (% 81) tip1, 7 tanesi (% 16,7) tip 2 ve 1 tanesi tip 3 tanılı idi. Ortalama yaş 25,5 yıl (8 ay – 65 yıl), ortalama tanı yaşı 12 yıl (2 ay – 55 yıl) bulundu. En sık başvuru yakınması karın şişliği ve sitopeni idi. Tüm hastalarda tanı enzimatik analiz ve GBA gen analizi ile konuldu. Hastaların 19 tanesinde (% 45,2) anemi, 18 tanesinde (% 42,8) trombositopeni saptandı. Başvuru sırasında 33 hastada (% 80) organomegali, 10 hastada (% 24) büyüme geriliği, 5 hasta (% 12) akut kemik krizleri olduğu görüldü. Sekiz hastada (%19) kemik dansitometre incelemesinde osteoporoz saptandı. Altı hastada (% 14,3) splenektomi öyküsü mevcuttu. Splenektomi olan hastalarda kemik dansitometre Z skor değerleri femur boynu ve vertebra için anlamlı şekilde daha ağır osteoporoz bulgularını göstermekteydi. Bir hasta çocukluk döneminde Gaucher Tip 1 tanısı almsına karşın tedvi edilmemsi nedeniyle Parkinson bulguları gelişmesi sonrası başvurudu. Bir hastada ağır karaciğer yetmezliği gelişti ve karaciğer nakli oldu. Bir tip 3 tanılı kardiyak tutulumu olan hasta kardiyak arrset sonrası eksitus oldu. İlk tedavi seçeneği tüm hastalar için ERT idi. ERT başlama yaşı 2 ay - 65 yaş arasındaydı. ERT alma süresi 1 ayla 15 yıl arasında değişmekteydi. ERT tedavi dozu 30 IU / kg ile 120 IU / kg arasında değişmekte idi. Yüksek doz ERT tedavi yanıtına, hastalığın tipine göre belirlendi. Tip 3 tanılı 5 hasta 60 U/kg`dan, 2 hasta 120U/kg`dan ERT almakta idi. Altı hastada ERT sonrası izlemde SRT tedavisi uygulandı. Tedavi alan hastalarda hemotoljik parametreler, organ volümleri ve kemik bulgularında tedavi sırasında istatistiksel olarak anlamlı düzelme gözlendi. Takip göstergelerinde düşüş saptandı. Tedaviye ara veren 8 hastada Hb, Hct değerlerinde azalma olduğunu gözlendi, PLT değerinde ise farklılık saptamadı. Dört hastada (% 50) tedaviye ara verdikten sonra göstergelerde yükselme saptandı, 1 hastada organ volümünde artma olduğu gözlendi. Tedavi sırasında 6 hasta eksitus oldu. Bunlardan 3 hasta tip 1, 1 hasta tip 2, 2 hasta tip 3 tanılıydı. Gauıcher Tip 1 Hastalığı sık görülen lizozomal depo hastalığıdır. Hemotolojik ve visseral bulgular nedeniyle pek çok hastalıkla benzerlik göstermektedir bu nednele tanı gecikmesi görülebilmektedir. ERT gibi etklin tedavi şeklinin olması nedeniyle erken tanı ve erken tedavi mortalite ve morbidite üzerinde önemli etkiye sahiptir. Bu çalışmada tedavi uygulanan hastalarda tutulan sistemler açısından ERT ve veya SRT uygulaması ile başarılı sonuçlar elde edildiği görülmektedir. Hastaların düzenli takibi, multidisipliner şekilde izlemi sonucu hastaların tanı alması ve etkin tedavi edeilebilmeleri açısından önemlidir.
Süt molar dişlerin atravmatik restoratif tedavisinde enzim bazlı kemomekanik yöntemin etkinliğinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dişin sert dokularındaki demineralizasyon ile karakterize mikrobiyal kökenli bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Çürük dokunun uzaklaştırılmasında en sık tercih edilen yöntem döner aletler ile çürük dokusunun uzaklaştırıldığı geleneksel yöntemdir. Bu yöntemin beraberinde getirdiği bazı dezavantajlar bulunmaktadır. Bu dezavantajlar işlem sırasında oluşan ağrı nedeniyle lokal anesteziye ihtiyaç duyulması, ses ve vibrasyon nedeniyle hastanın hissettiği rahatsızlık olarak sıralanabilir. Bu nedenle dental fobisi olan ve kooperasyonun sağlanamadığı çocuklarda ağrısız bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyulmaktadır. Son zamanlarda tercih edilen bu yöntemlerden birisi ise kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemidir. Bu çalışmada kemomekanik bir ajan ile geleneksel Atravmatik Restoratif Tedavi (ART) yönteminin klinik ve radyografik başarıları ve ağrı düzeylerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne ebeveyni ile başvuran 3-8 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir (n=38). Çalışmaya dahil edilen çocukların süt ikinci molar dişlerinin oklüzal yüzeylerinde çürük bulunan ve ART endikasyonu olan dişlerine; ekskavatör, mine keskisi ve sond ile geleneksel ART yöntemi ve Brix 3000 materyali ile kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemi uygulanmıştır. Çürük temizleme yöntemlerinin ardından yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (YVCİS) ile restorasyonlar tamamlanmıştır. Restorasyon uygulamalarından sonra Wong Baker Ağrı Skalasına göre değerlendirme yapılmıştır. Restorasyonların klinik başarıları modifiye USPHS kriterlerine göre 3,6 ve 12. aylarda takip edilmiştir. Radyografik değerlendirme ise 6 ve 12. aylarda yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS versiyon 25 paket programı ile yapılmıştır. YVCİS uygulanan iki çürük temizleme yönteminin klinik ve radyolojik değerlendirme kriterlerine göre zaman dilimlerinde birbirleri ile karşılaştırılmasında Compare Column Proportions Testi, aynı grubun kendi içinde değerlendirilmesinde Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile algılanan ağrı düzeylerinin yaşlara göre dağılımlarının değerlendirilmesinde Kruskal Walli H Testi kullanılmıştır. Çalışmanın tamamında hata değeri %5 olarak alınarak p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. 3. ve 6. ayda kemomekanik çürük temizleme ve geleneksel ART yöntemleri sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar arasında kenar uyumu kriterinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (3. ay p=0,040; 6. ay p= 0,047). Kemomekanik çürük temizleme yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar 6. ay takipte sekonder çürük kriterinde %2,8 oranında Charlie skor almıştır. Geleneksel ART yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlarda ise zaman dilimlerinin hiçbirinde sekonder çürüğe rastlanılmamıştır. 6 ve 12. ayda radyografik değerlendirme kriterleri göz önüne alındığında her iki grupta da hiçbir dişte patolojiye rastlanılmamıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile yapılan ağrı düzeyi değerlendirilmesinde iki grupta da en çok ağrı yok ifadesini temsil eden yüz ifadesi tercih edilmiştir. İki grup arasında tüm sonuçlar değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,536). Yaptığımız çalışma; Brix 3000 materyali kullanılarak uygulanan kemomekanik çürük temizleme yönteminin, geleneksel ART yöntemi ile benzer şekilde ağrısız ve kabul edilebilir bir çürük doku uzaklaştırma tekniği olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Minimal Girişimsel Diş Hekimliği, Atravmatik Restoratif Tedavi, Kemomekanik Çürük Temizleme, Brix 3000, Wong Baker Ağrı Skalası
Etlik piliç karma yemlerine katılan bacillus subtilis ve proteaz enziminin büyüme performansına etkileri
Bu araştırma, karma yemlere katılan Bacillus subtilis probiyotiği ile proteaz enziminin etlik piliçlerde toplam canlı ağırlık, günlük canlı ağırlık artışı, yem tüketimi ve yemden yararlanma oranı üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır. Araştırmada karışık cinsiyette 234 adet Ross 308 etlik civciv kullanılmıştır. Civcivler deneme başında canlı ağırlıkları benzer olacak şekilde 1 kontrol, 2 deneme grubuna ayrılmış, her grupta 13 adet hayvan olacak şekilde 6 alt gruba ayrılmış, bu şekilde civcivler 40 gün boyunca beslenmişlerdir. Kontrol grubuna (K) geleneksel etlik piliç karma yemi verilirken, deneme (P) grubuna 100 kg yeme 1 g ilave olacak şekilde (1x108 Kob/g) içeren Bacillus subtilis suşu ilave edilmiştir. Deneme PE grubuna ise deneme K grubu yemlerine ilave olarak 100 kg konsantre yeme 1 g ilave olacak şekilde (1x108 Kob/g) içeren Bacillus subtilis suşu + 12.5 g proteaz enzimi ilave edilmiştir. Civcivlerin canlı ağırlıkları 7,14,21,28,35 ve 40. günlerde, yem tüketimleri ise günlük tartılarak kaydedilmiştir. Deneme sonunda (40. gün) en düşük canlı ağırlık ortalaması Bacillus subtilis ve proteaz enzimi katılan grupta (deneme 2) görülmüştür (p<0.05). Canlı ağırlık artışı değerleri kontrol ve sadece Bacillus subtilis içeren grupta benzer bulunurken (p>0.05), en düşük canlı ağırlık artışı Bacillus subtilis + proteaz enzimi içeren grupta olmuştur (p<0.05). Araştırma sonu yem tüketimlerine ve yemden yararlanma oranına bakıldığında tüm gruplarda istatistiksel olarak önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05) Sonuç olarak bu çalışmada; etlik piliç karma yemlerinde Bacillus subtilis'in tek başına kullanımı, özellikle 7-21. günler arasında günlük canlı ağırlık artışını, 14-21. günler arasında yem tüketimi ve yemden yararlanma oranı üzerine olumlu etki göstermiş (p<0.05), deneme süresince karma yemlerde probiyotik + proteaz enzimi ile kombine edilen grupta büyüme performansı olumsuz etkilenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bacillus subtilis, besi performansı, etlik piliç, proteaz, yem tüketimi.