Economic developments
Bu konu başlığı altında 77 tez
Ekonomideki yapısal dönüşümlerin işgücü piyasaları üzerine etkileri
Dünya ekonomisindeki küresel dönüşümler neticesinde yapısal dönüşüm kavramı önem kazanmıştır. Günümüzde bu süreç; Neo-Liberalizm, küreselleşme, sanayisizleşme ve finansallaşma ile karakterize edilmektedir. Yapısal dönüşümler ve verimlilik artışı gibi gelişmeler ekonomik büyümede önem bir rol oynamaktadır. Ekonominin gelişme sürecinde bazı sektörlerin karakteristik değişimlere bağlı olarak diğerlerine nazaran hızlı büyümesi söz konusu olmaktadır. Ekonomideki kaynaklar, bu süreçte düşük verimli sektörlerden daha verimli sektörlere kaymaktadır. Böylece tarım sektörünün toplam istihdamdaki payı giderek azalırken, önce sanayi, sonra da hizmetler sektörünün payı artmaktadır. Bu yapısal değişiklikler, aynı zamanda kalkınma sürecinin belirleyici özelliklerini oluşturmaktadır. Çalışmada OECD ülkelerinde yapısal dönüşümlerin işgücü piyasaları üzerine etkileri analiz edilmiştir. Analizde statik panel veri modellerinin yanı sıra dinamik panel veri modellerinden yararlanılmıştır. Analiz bulguları; ekonomideki yapısal dönüşümlerin işgücü piyasaları üzerinde anlamlı etkilerinin olduğunu göstermektedir. Bulgular aynı zamanda, ekonomide işgücü verimliliği artışının, beklenen şekilde sanayi sektörü istihdamında gerilemeye yol açtığını, dolayısıyla sanayisizleşme olgusunun gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Yapısal Dönüşüm, Yapısal Değişme, Sanayisizleşme, İşgücü Piyasası, OECD Ülkeleri.
Vakıfların İslam iktisadının gelişmesindeki etkisi
İslam ülkelerinin medeniyet inşası ve kalkınmasında, toplumun çeşitli ihtiyaçlarının karşılanmasında ve insanların geneli için faydalı programların desteklenmesinde vakıfların büyük bir etkisi vardır. İslam tarihi, Peygamber Efendimizin (sav) döneminden günümüze kadar Müslümanların faydasına hizmet eden vakıf tecrübeleriyle doludur. MeşruiyetiniKur'ân, Sünnet ve İcma'dan alan vakıflar; camiler, okullar, kütüphaneler, yetimhaneler, hastaneler kurmakla yetinmemiş, hatta hayvanları ve çevreyi korumak için müesseseler kurmuşlardır. Hayır işlerini ve kalkınmayı desteklemek için inşa edilen bu vakıflara ait kayıtlar ve belgeler buna şahitlik yapmaktadır. Vakıf sistemi, sosyal yapının güçlendirilmesi konusunda büyük etkiye sahip olan çeşitli aktivitelerle, kurumlarla ve projelerle sıkı bir irtibat halindedir.Ayrıca vakıf sistemi; arazi, gayrimenkul ve üretim araçları gibi muhtelif servet türlerini, bunun yanı sıra dinî, iktisadi ve ictimai hayatın çeşitli alanlarını kapsayacak şekilde geniş bir yelpazeye sahiptir. Arap ve İslam toplumlarının ilerlemesinde ve gelişmesinde, ayrıca iktisadi kalkınmaya katkıda bulunan modern mevzuatın ortaya çıkmasında büyük önem taşıyan eğitim, bilgi ve bilimsel araştırma alanlarını destekleme konusunda vakıfların büyük bir etkisi bulunmaktadır. Araştırmanın önemi, vakıfların İslam iktisadı araştırmacıları nezdinde büyük bir yere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Zira vakıflar, eğitimi, sağlığı ve bilimsel ilerlemeyi destekleyerek iktisadi kalkınma üzerinde önemli bir rolesahiptir. Ayrıca tarım, sanayi ve ticaret sektörlerinin gelişmesine, toplumun üretim kapasitesinin artmasına ve istihdam düzeyinin yükselmesine, devlet üzerindeki yüklerin hafifletilmesine ve daha pek çok konuda katkısağlamışlardır. Bu nedenle vakıf sistemi, İslam ülkelerindeki ekonomilerin gelişmesinde ve diğer milletlere nazaran temayüz etmesinde büyük etkisi olan ve olmaya devam eden sistemlerden biridir. Bunların yanı sıra, İslam ülkelerinin geri kalmışlık tezahürlerinden mustarip olmaları, vakıfları, İslam toplumlarına hizmet edecek şekilde iktisadi kalkınmayı destekleme konusunda daha büyük bir role sahip olmaları yönünde onları zorlamaktadır. Bütün bunlar, konunun İslam Hukuku açısından ele alınarak incelenmesini gerekli kılmıştır. Buradan hareketle konuyu "Vakıfların İslam İktisadının Gelişmesindeki Etkisi" başlığı altında inceledik. Tez bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın amacı, önemi, metodu ve kaynakları hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde vakıf kavramı, vakfın meşruiyeti, rükünleri, tarihi, türleri, fonksiyonları ve karşılaştığı sorunlar ele alınmıştır. İkinci bölümde vakıfların iktisadi hayatın gelişmesine etkisi, iktisadi fonksiyonları, vakıf yatırımları ve destekleri, finansman temini ve ortaklık, vakıf işletmeleri, vakıfların eğitime katkısı ve sosyal hayattaki rolü gibi konular üzerinde durulmuştur. Sonuç bölümünde ise araştırma boyunca elde edilen bulgular özetlenerek önerilere yer verilmiştir. Böylece vakıfların İslam iktisadına etkisinin olup olmadığı, varsa nasıl bir etkisinin olduğu ve nasıl bir katkı sağladığı temel kaynaklar ışığında tespit edilmiş oldu. Araştırma neticesinde vakıfların, muhtelif rolleriyle, etki alanlarıyla ve yatırımlarıyla toplum ve birey üzerinde olduğu kadar iktisat üzerinde de olumlu ve önemli bir etkiye sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bizlere düşen, vakıfların toplum içindeki rolünü tıpkı önceki dönemlerde olduğu gibi, hatta daha iyi bir şekilde ihya etmek ve devam ettirmektir. Anahtar Sözcükler: Vakıf, İslam Hukuku, İktisat, Yatırım, İşletme.
İnternet iktisadında son gelişmeler: Türkiye üzerine bir çalışma
IX ÖZET Internet günümüz dünyasının etrafında döndüğü tarihsel olarak 30 yıllık ancak son devrimsel gelişmesi açısından 5 yıllık bir icattır. Ağların ağı olarak ifade edilmektedir. Amerikan Ordusu ve Akademisyen Mühendisler tarafından tasarlanıp uzunca bir süre yönetilmiştir. İşin içine özel sektörün ve de bunu takiben elektronik ticaretin girmesi ile son yıllardaki hızlı değişim yaşanmıştır. Bu hızlı değişimin yaşanmasında telekomünikasyon sektöründe de önemli bir faktör olan ağ dışsalhklarının payı büyüktür. Ağ dışsallıkları yalnızca üssel büyümenin kaynağını oluşturmamıştır. Aynı zamanda, bazı önemli faktörleri de beraberinde getirmektedir; tarife yapısı, ağlar arası bağlantı, standartizasyon süreçleri, ağların optimal boyutu ve ağlar arası rekabet bunların belli başlılarıdır. Talebi etkileyen ağ dışsallıkları tıkanıklığında önemli sebeplerinden biridir. Tıkanıklıkla mücadele iki yolla olabilir: Fiyatlandırma veya vergilendirme. Vergilendirme konusunda otoyollar üzerine yapılmış olan çalışmalar aynı şekilde Internet adapte edilebilir. Sonuçları açısından veri gelir dağılımında etkinliğin sağlanması konusunda yardımcı olabilir. Fiyatlandırma tartışmaları ilk ortaya çıkış tarihinden itibaren başlamamıştır. Ticarileşmesi ile paralel olarak iktisatçılar arasında tartışılmaktadır. Akıllı piyasa çözümü, trafiğe dayalı fiyatlandırma, transfer oranı fiyatlandırması, düz-minimalist B-ISDN oranı, işleme-duyarlı fiyatlandırma modelleri gibi modeller öne sürülmüştür. Modellerin en önemli özelliği teknolojik olarak uygun olmamasıdır. Bu noktada, tezimizin vergilendirmeden sonraki analizi tepe-noktası fiyatlandırm asıdır. Tepe-noktası fiyatlandırması teknolojik olarak da uygundur ve kıt kaynak olan bantgenişliğinin kapasite yatırımları için kaynak oluşturabilmektedir. Bu tartışmalar ışığında, Internet'in Türkiye macerası az gelişmiş ülkelerin yaşadıkları ile paraleldir. Ülkemize Internet sancılı gelmiştir. Son kullanıcılar açısından Internet'in Türkiye'ye gelişi ise endüstriyel organizasyon teorilerine uygulama alanı olarak sunulacak bir yapıdadır. Piyasada yeterli penetrasyonu sağlamak için çeşitli fiyatlandırma stratejileri oluşturulmuştur. Bunların en önemlilerinden birisi de tepe-noktası fiyatlandırması olarak analitiğini incelediğimiz modeldir. Ampirik olarak, bantgenişliği-fiyat ilişkisi tepe noktası fiyatlandırmasının yapılması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.
Gelişme sürecinde sermaye hareketliliği ve finansal piyasaların bütünleşmesinde yapısal değişme dinamiklerinin analizi: Karşılaştırmalı bir yaklaşım
1970'li yıllardan bu yana dünya ekonomisinde gözle görülür değişikliklerden birisi de, finansal sermaye hareketlerindeki kısıtlamaların kaldırılmasına paralel olarak gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki bütünleşme derecesindeki ve sermaye akımlarının miktarındaki artıştır. Giderek yaygınlaşan bir uygulama olan finansal piyasalardaki düzenlemelerin kaldırılmasına paralel olarak uluslararası finansal piyasaların birbiriyle bağlantısı giderek artmıştır. Bu tez çalışmasının ana amacı, politika yapıcılar ve uluslararası yatırımcılar açısından önemli bilgiler sunması nedeniyle seçilmiş OECD üyesi ve diğer ülkeler için sermaye hareketliliği ve finansal piyasaların bütünleşme derecesini incelemektir. Bu amaçla, ilk aşamada 1960-2008 döneminde sermaye hareketliliğinin derecesini incelemek maksadıyla Feldstein-Horioka ve Jansen hata düzeltme modelini güncel zaman serileri ve panel veri yöntemleri ile tahmin edilmiştir. Bireysel zaman verilerine dayalı analizler birçok ülkede ve de bir bütün olarak bütün ülke grubunda yatırım ve tasarrufların eşbütünleşik olmadığını dolayısıyla yüksek bir sermaye akışkanlığına işaret etmektedir. Ayrıca, literatürde yatırım ve tasarruf ilişkisini etkilediği öne sürülen bazı kontrol değişkenleri (dışa açıklık, nüfus bağımlılık oranı, kişi başına gelir, ülke büyüklüğü ve cari denge v.s.) kullanılarak panel eşik regresyon analizleri yapılmıştır. İkinci aşamada, Reel Faiz Paritesi (RIP)'nden sapmalar finansal piyasaların bütünleşme derecesiyle ilgili bir gösterge olduğundan, uluslararası finansın köşe taşlarından birisi konumunda olan ve Güvencesiz Faiz Paritesi (UIP) ile Satın Alma Gücü Paritesi (PPP)'ni kapsayan Reel Faiz Paritesi (RIP) koşulu 1974:Q1?2008:Q4 döneminde seçilmiş ülkeler için ampirik olarak sınamaya tabi tutulmuştur. Bu amaçla analizlerde, geleneksel birim kök testleriyle yapısal değişime olanak veren birim kök sınamalarının yanı sıra doğrusal olmayan birim kök sınamaları da kullanılmıştır. RIP geçerliliğini yapısal değişime olanak tanıyan doğrusal ve doğrusal olmayan birim kök testleri çerçevesinde ele almak çalışmamızın önemli bir yönünü oluşturacaktır. Analiz sonuçları özellikle doğrusal olmayan birim kök testleri kullanıldığında analize konu ülkelerde yüksek bir piyasa entegrasyonu olduğu yönündedir.
Bağımsızlık öncesi ve sonrası Balkan ekonomilerinin karşılaştırılması, 1800-1914
Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine girdiği 18. yüzyılın başlarından itibaren en büyük çabası, Avrupa'da etkinliğini sürdürmek amacıyla Balkan topraklarındaki hâkimiyetini yeniden tesis etmek olmuştur. Ancak bu dönemde Rusya'nın sıcak denizlere inme politikası nedeniyle sürekli Osmanlı ile karşı karşıya gelmesinin, hâkimiyetin sağlanmasındaki en büyük engel olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Bu durum özellikle 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nın imzalanmasının ardından neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu dönem süresince, Balkan halklarının bir taraftan Avrupa'da hızlı bir şekilde yayılan milliyetçilik akımlarından etkileniyorken, diğer taraftan Rusya'nın desteğiyle isyanlarını hızlandırdığı dikkati çekmektedir. En nihayetinde 19. yüzyıl, Osmanlı için Balkan topraklarındaki halkların kontrolünü sağlamaya yönelik bir takım yenilik hareketlerinin gerçekleştirildiği dönem olarak kabul edilebilir.Bu doğrultuda mevcut çalışmada Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyıl boyunca büyük oranda Balkan halkları için gerçekleştirdiği Tanzimat, Islahat ve I. Meşrutiyet gibi yenilik hareketlerinin iktisadi etkileri üzerinde durulmakta ve dönemin siyasi olaylarından uzaklaşarak, bağımsızlıklarının son dönemlerinde Balkan eyaletlerinde yaşanan refah artışlarının dinamikleri ortaya konulmaktadır. Ayrıca 1878 yılında elde edilen bağımsızlık döneminden Birinci Dünya Savaşı'na kadar geçen sürede, bağımsız Balkan ülkelerinin iktisadi performansları karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Temel olarak bağımsızlık öncesinde yaşanan refah artışının, bağımsızlık sonrasında Sırbistan ve Bulgaristan için ortadan kalktığı, Romanya için ise görece iktisadi gelişmeyi destekleyen yatırımlar sayesinde devam ettiği görülmektedir.
Doğal kaynakların ekonomik gelişme üzerine etkisi: Seçilmiş ülke deneyimleri
Doğal kaynak donamımları ülkeleri farklı yönlerden etkilemektedir. Doğal kaynakların büyümeyi ne yönde ve ne derece etkilediği, son zamanlarda literatürde yoğun bir şekilde incelenmektedir. 1980'ler öncesi dönemde hakim olan geleneksel görüş, doğal kaynak donanımının büyümeyi teşvik ettiğini savunmuştur. 1980'lerden sonra ise doğal kaynak zengini ülkelerin doğal kaynak donanımına sahip olmayan ülkelerle karşılaştırıldığında daha yavaş bir iktisadi büyüme sergilediklerini ifade eden 'Kaynak Talihsizliği', üzerine geniş bir literatür oluşmuştur. Otoriter rejimler ve kötü kurumsallaşmalar, artan borçluluk ve volatilite, iç savaş ve siyasi istikrarsızlık ve Hollanda hastalığı, doğal kaynak talihsizliğinin başlıca açıklamaları olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada doğal kaynak donanımı ve iktisadi performans arasındaki ilişki, seçilmiş 12 ülke (İran, Irak, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Nijerya, Azerbaycan, Kazakistan, Rusya, Brezilya, Meksika ve Venezüella) kapsamında, 2000-2010 dönemi yıllık panel verileri kullanılarak analiz edilmiştir. Doğal kaynak donanımını temsilen ham petrol baz alınırken, ülke seçiminde ülkelerin ham petrol bakımından zengin olmaları ve dolayısıyla ham petrol ihracatçısı olmaları dikkate alınmıştır. Ayrıca petrol ihracatçısı ülkelerin seçiminde, farklı bölgelerden ülkeler seçilmesine de dikkat edilmiştir. Ülkelerin iktisadi performanslarının bir göstergesi olarak kişi başına reel GDP değişkeni alınmıştır. Açıklayıcı değişkenler ham petrol ihracat hacmi, ham petrol fiyatı, TÜFE ve reel döviz kurudur. Makroekonomik istikrarın önemini ortaya koymak ve modelin tahmin gücünü artırmak için, çalışmanın teorik modeline fiyat seviyesi ve reel döviz kuru değişkenleri de dahil edilmiştir. Çalışmada ele alınan ülkelerin geneli için yapılan ampirik analizler ile incelenen açıklayıcı değişkenlerin kişi başına GDP'yi hangi yönde ve ne derece etkiledikleri belirlenmiştir. Tahmin sonuçlarına göre, kişi başına GDP ile ham petrol ihracat hacmi, ham petrol fiyatları ve tüketici fiyat endeksi arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken, reel döviz kuruyla negatif yönlü bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Yapılan analizlerden elde edilen sonuçlara göre, petrolün söz konusu ülke ekonomilerine pozitif yönde katkı yaptığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, ham petrol ihracat miktarı ve ham petrol fiyatlarındaki bir artış kişi başına GDP'yi artırmasına rağmen, bu artışın çok küçük olduğu anlaşılmaktadır. Ham petrol ihracatından elde edilecek gelirler, çalışmada ele alınan ülkeler için oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Bu yüzden söz konusu ülkelerin, sahip oldukları ham petrol kaynaklarını verimli bir şekilde kullanarak iktisadi performanslarını artırmaları beklenilmektedir. Ham petrol ihracatındaki ve fiyatlarındaki artışın kişi başına GDP üzerindeki pozitif etkisinin oldukça küçük olmasından dolayı, elde edilen sonuçlar bu beklentilerin gerçekleşmediğini göstermektedir. Bu sonuçlar, zengin doğal kaynak donanımına sahip ülkelerin kaynak donanımı bakımından nispeten daha fakir olanlarla kıyaslandığında daha yavaş bir büyüme sergilediklerini ifade eden 'kaynak talihsizliği hipotezini' ni destekler niteliktedir. Çalışmada elde edilen genel sonuçlar incelenen ülkeler için, bu kaynakları etkin kullanmaya ve kaynak talihsizliğine neden olan faktörleri engellemeye yönelik politikaların önemini ortaya koymaktadır.
Turizm ve ekonomik gelişme:Türkiye ekonomisi üzerine bir uygulama
Günümüzde dünya nüfusunun belirli bir kısmı iç dünyalarını zenginleştirmek için doğal ve kültürel çevre içinde yaşama amacı ile ülke içi ya da ülkeler arası seyahat etmektedirler Turizm birçok aktivite ve bölümü bünyesinde barındıran çok boyutlu bir endüstridir Dünya Turizm ve Seyahat Konseyi ( WTTO ) verilerine göre 2012 yılında turizm sektörünün küresel GSYİH' ya doğrudan katkısı 2 trilyon dolar olup küresel istihdama katkısı ise doğrudan ve dolaylı 265 milyon kişi olmuştur. Türkiye turizm sektörü ise 2014 verileri ile yıllık 38 milyon ziyaretçi ve 35 milyar dolar turizm geliri beklemektedir ve dünyada 6. sıraya yerleşmiş bulunmaktadır. Turizm sektörü sürdürülebilirlik ilkelerinin benimsenmemesi halinde nüfusu hızla artan ve doğal kaynakları hızla tükenen ve kirlenen dünyamızda, iklim değişikliğinden en olumsuz etkilenecek sektörlerdendir. Ülkemizin de dahil olduğu Akdeniz çanağı çevresinde yer alan ülkeler gelişmiş ülkelere göre daha olumsuz etkilenecektir. Turizm sektörünün her yıl % 3-4 büyüyeceği dikkate alınırsa bu büyümenin sürdürülebilir olması önem kazanmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de turizm sektörünün ekonomik büyüklükleri 1969-2012 dönemi için ele alınarak, sektörün GSMH ve istihdam içerisindeki yeri ve önemi anlatılmış, zaman serisi analiz yöntemi kullanılarak turizm gelirlerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Turizm sektörü, ekonomik büyüme, hollanda hastalığı, zaman serisi analizi
Kent ekonomisi ve gelişimi: Mersin örneği
Son yıllarda, küreselleşme olgusuyla birlikte ticarette yaşanan küresel düzeydeki rekabet, kentsel ekonomilerede hızlı bir şekilde yansımıştır. Küresel alana değişim rekabet öğesinin topluluklar açısından önemini artırmıştır.Rekabet kavramının, küresel boyutu kendini içselleştirerek minimalize olmuştur. Bunun en önemli örneğini kentsel üstünlüklerin ulusal ve uluslararası alandan aşağılara inmesi olarak gösterilmektedir.Mersin kentide tarih boyunca akdenizdeki önemini kullanarak rekabetini liman şehri olma sıfatını küresel alanda ileriye taşımak istemektedir. Tarım, turizm ve ticaret akışlarının iç içe geçmesiyle gelecekte bir liman kenti olarak kentsel kimliğinin ağırlık merkezinin hangi sektör olması gerektiği çalışmada belirtilmektedir.
Kurumlar, yönetişim ve ekonomik gelişme
Sosyal bilimlerin birçok alanında kullanılan, disiplinler arası bir kavram olan kurumlar, iktisat yazınında önemli bir yer tutmaya başlamıştır. North'un kavramsallaştırması ile oyunun kuralları olarak tanımlanan kurumlar, bireylerin davranış kalıplarını belirleyen kısıtları koymaktadır. Bu kısıtlar resmi veya gayri resmi nitelikte olabilir. İnsan davranışları üzerindeki etkisi her geçen gün daha fazla kabul gören kurumlar, iktisadi ve siyasi olarak sistemin işleyişini, sistemin kazan ve kaybedenlerini de belirleme gücüne sahiptir. Bu işleyiş birçok araştırmacı tarafından farklı yönleri ile alınarak kavramsallaştırılmıştır. Kurumların gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini ele alan birçok kuram geliştirilmiştir. Kurumlar literatürüne bu anlamda katkı sunan önemli isimlerden biri de Daron Acemoğlu'dur. Kurumların kapsayıcı veya dışlayıcı niteliğe sahip olmasını toplumsal atışma teorisi temelinde ele alan Acemoğlu'na göre kapsayıcı kurumlara sahip ülkeler gelişme gösterebilmektedir. Çünkü bu ülkeler farklı sosyal gruplar arasında uzlaştırıcı bir iktisadi ve siyasi sistem kurgulayarak siyasi gücün tek bir kişi veya grup elinde toplanmasını engellemektedir. Böylelikle yatırım ve yenilik yapma isteği, kendi kazancına ve mülkiyetine sahip çıkabileceğini bilen bireylerin oluşturduğu toplumlarda gelişmiş olmaktadır. Gelişme probleminin önündeki en önemli sorun, elindeki siyasi gücü kaybetme kaygısı taşıyan seçkinlerin toplumun elindeki kaynakları sadece kendileri için kullanmasıdır. Siyasi kaybedenler hipotezi olarak ifade edilen bu yaklaşım, siyasi gücün ve siyasi kurumların önemine de vurgu yapar. Bu çalışmada siyasi kaybedenler hipotezi Türkiye özelinde de ele alınarak değerlendirilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar farklı sosyal gruplar arasındaki çatışmaları uzlaştırıcı kapsayıcı kurumların oluşturulamaması, yönetişim başarısızlıklarının temel sonucu olarak görülmektedir. Ayrıca yapılan panel veri analizi ile resmi kurumların özellikle gelişmekte olan ülkelerde etkisinin yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Kurumlar, Yeni Kurumsal İktisat, siyasi kaybedenler hipotezi,iktisadi ve siyasi kurumlar, panel veri analizi
Türkiye ekonomisinde geleneksel olmayan para politikalarının etkinliği
Bir ekonomide para politikaları, istikrarın sağlanması için en önemli araçlardır. Bu politikalar sayesinde ekonomide istikrar sağlanarak, refah düzeyi arttırılmaya çalışılır. Son zamanlarda ekonomilerdeki değişimler politikaların da değişmesine neden olmuştur. Bu yeni politikalar Geleneksel Olmayan Para Politikaları olarak adlandırılmaktadır. Böylece kamuoyu ile daha etkili iletişim kurulmak hedeflenmektedir. Türkiye'de de bu politikalar son yıllarda ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. Bu tezin amacı, Türkiye'de kullanılan geleneksel olmayan para politikalarının hedeflenen amaçlara ulaşmada etkin olarak kullanılıp kullanılmadığının araştırılmasıdır. Bu amaçla kumla değişkenli zaman serisi modellerinden GARCH ( garch(1,1), Tgarch ve Egarch) modelleri kullanılarak en iyi model tahmin edilmiştir. Analizde Türkiye ekonomisi için 02.01.2017- 28.12.2018 dönemi verileri kullanılmıştır. Bunun için uluslararası piyasa iki yıllık tahvil faiz oranı, ABD doları cinsinden döviz kuru be rezerv opsiyon katsayısındaki değişiklikler ve geleneksel olmayan para politikası araçları olarak sözlü döviz müdahaleleri kapsamında, Cumhurbaşkanı ve TCMB Başkanı'nın yaptığı basın duyuruları, konferansları ve toplantıları kullanılmıştır. Söz konusu sözlü müdahaleler MB açıklamaları ve Cumhurbaşkanlığı açıklamaları olmak üzere iki farklı kukla değişkene dönüştürülerek modele dahil edilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, geleneksel olmayan para politikası araçlarından sözlü müdahalelerin ve rezerv opsiyon mekanizmasının, para politikası amaçlarını gerçekleştirmede istatistiksel olarak etkili olduğu, bu politika araçlarının etkin olarak kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Osmanlı Devleti'nin son döneminde müslüman düşünürlerde iktisadi gelişme düşüncesi ve bunun iktisat politikalarıyla iktisadi gelişmeye etkisi
19. yüzyıl ve sonrasında dünya ekonomileri yeni bir sistemin bünyesinde olgunlaşmaya başlar. Osmanlı ekonomisi ise Batı kaynaklı bu sistem tarafından organik ve dinamik bir parçalanma sürecine çekilir. Bu süreç Osmanlı toplumu açısından büyük bir direniş ve kalkınma mücadelesine sahne olur. Bir taraftan toplumu yüzyıllarca ayakta tutan temel ilke ve değerler korunmak istenirken diğer taraftan uluslararası ekonomik konjonktüre uyum sağlama amacıyla geleneksel kurum ve faaliyetler modernize edilmeye çalışılır. Dolayısıyla başta düşünce dünyası olmak üzere tüm toplumsal alt şubeler, politikalar, kurumlar, faaliyetler ve sektörlerde önemli değişim ve gelişimler kaydedilir. Bu bağlamda çalışmanın ilk bölümünde genel olarak Osmanlı iktisadi düşüncesi ve gelişimi ele alınıp ardından Müslüman düşünürlerden Ahmed Cevdet Paşa, Namık Kemal ve Said Nursi'nin iktisadi zihniyetleri ortaya konulmuştur. Bu düşünürlerin İslami kavramlar çizgisinde akıl yürüttüğü ve iktisadi fikirlerini bu kavramlar ile temellendirdiği belirlenmiştir. Bu bakımdan iktisadi konulara israf, iktisat, tutumluluk, maişet, say, bereket, şükür, rızk gibi kavramların penceresinden yaklaşmışlardır. İkinci bölümde ise iktisadi zihniyet dünyası referans alınarak üretilen politikalara değinilmiştir. Bu doğrultuda reel ekonomiyi oluşturan tarım, sanayi ve ticaret sektörlerine ilişkin olarak geliştirilen programlar ve benimsenen politikaların özellikle II. Abdülhamid ve İttihatçılar döneminde yeniden yapılanma sürecine ve kalkınmaya yönelik olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde yürürlükteki politikaların iktisadi gelişmeye etkisi detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Nitekim Osmanlı'nın son döneminde tarımda belli ölçüde bir modernleşme sağlanmış, aynı zamanda ticaret sektörü büyük ölçüde genişlemiştir. Ancak modern anlamda bir temel sanayi tam anlamıyla kurulamamıştır. Genel olarak bakıldığında ise incelenen dönemde Osmanlı'da iktisada ilişkin kurum ve faaliyetlerde belli ölçüde bir gelişmenin sağlandığı ileri sürülebilir.
Dünya ekonomisinde ana dönüşümler ve gelecek: 1500 ve sonrası
1500 yılında Asya, bölgesel anlamda dünyanın en güçlü ekonomisi olarak ön plana çıkarken, Asya'ya bu gücü kazandıran en büyük iki ekonomi ise Çin ve Hindistan'dır. Ancak dünyanın geri kalanına kıyasla çok daha gelişmiş bir ekonomiye sahip olan bu bölgenin, Coğrafi Keşiflerin de etkisiyle yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başladığı görülmektedir. Bu keşifler ve sonrasında ortaya çıkan sömürgecilik hareketleri nedeniyle Asya, Afrika ve Amerika Kıtaları, Avrupalıların kontrolü altına girmiştir. Asya'dan ipek, pamuk ve baharat; Afrika'dan köle ve değerli madenler; Amerika'dan ise altın, gümüş ve gıda maddeleri, özellikle Portekiz, İspanya, İngiltere, Hollanda ve Fransa aracılığıyla Avrupa'ya taşınmıştır. Bu sayede dünya ekonomisinin merkezi de Asya'dan Avrupa'ya kaymıştır. Bu süreçten en çok kazançlı çıkan ülke ise İngiltere olmuştur. 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Sanayi Devrimi sayesinde, İngiltere dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri haline gelmiştir. Önce Kıta Avrupa'sına daha sonra ise Amerika'ya yayılan Sanayi Devrimi, başta Amerika olmak üzere birçok ülkenin gelişmesine katkı sağlamıştır. İngiltere'de Sanayi Devrimi'nin ortaya çıktığı dönemlerde bağımsızlığını kazanan Amerika, sanayi yatırımları sayesinde sonraki yüz yıl boyunca hızlı bir şekilde büyümüştür. 1914 yılında patlak veren 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ülkelerini ekonomik anlamda zor günler beklerken, Amerika ise bu süreçten güçlenerek çıkmıştır. Ancak tüm bu ekonomik gücüne rağmen 1929 yılında yaşanan Büyük Buhran'dan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Amerika, 2. Dünya Savaşı ile birlikte tekrar eski gücüne kavuşmuştur. Böylece Sanayi Devrimi ile birlikte dünya ekonomisinin merkezi Asya'dan Avrupa'ya kayarken, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu güç artık Amerika'ya geçmiştir. 21. yüzyıla gelindiğinde ise Amerika, hâlâ dünyanın en güçlü ekonomisidir. Ancak, özellikle teknoloji yatırımları sayesinde hızlı bir şekilde büyüyen Asya ülkeleri, Amerika merkezli dünya ekonomisindeki hâkimiyetin yüzyıllar sonra tekrar Asya'ya kaymasının çok da uzak bir ihtimal olmadığını gösteriyorlardı. Özellikle son yirmi yılda yaptığı yatırımlarla önemli sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmaya çalışan, sanayi üretimini artıran ve teknoloji yatırımlarını hızlandıran Türkiye ise bu sayede bölgenin en güçlü ekonomilerinden biri haline gelmiştir. Ancak Türkiye sadece kendi bölgesinin değil aynı zamanda dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olmak için çabalamaktadır. Mevcut şartlarda bu hedefinden uzak gibi görünen Türkiye'nin, uzun vadede ise bu hedefe ulaşacağı tahmin edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Dünya Ekonomisi, Dönüşüm, Merkantilizm, Coğrafi Keşifler, Sanayi Devrimi, Teknoloji, 21. Yüzyıl.
İbn-i Haldun ve Arthur Laffer'de vergi politikası ekonomik gelişme ilişkisi
İbn-i Haldun, ekonomiden siyasete, ahlaktan kültüre, epistomolojiden coğrafyaya, felsefeden hukuka ve diğer birçok bilim dalıyla ilgili dikkate değer görüşlerin sahibidir. Düşünür, oldukça erken sayılabilecek bir dönemde ekonomi biliminin birçok ilkesini keşfeden birisidir. Özellikle onun vergi oranları ile kamu gelirleri arasında kurduğu paralellik günümüzde iktisatçı ve maliyecilere ilham vermektedir. Gerçekten, İbn-i Haldun'un ekonomi biliminin gelişmesine katkısı çok önemlidir. Düşünür, ekonomi ile ilgili değer kavramı, iş bölümü, fiyat sistemi, arz ve talep yasası, üretim ve tüketim, para ve sermaye oluşumu, nüfus artışı, kamu finansmanı gibi konular üzerinde çeşitli düşünceler geliştirmiştir. Ekonomik gelişme olgusuyla toplumların göçebe topluluktan devlete evrilme süreçleri arasında paralellikler bulmuştur. İbn-i Haldun'u özel kılan şey onun sadece tarihi olayları hikaye etmesi değil, sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik parametreler arasındaki ilişkileri determinist ve bilimsel bir tarzda ele alışıdır. Bu açıdan o, Max Weber'e, A.Smith'e, Marx'a, Durkheim'e, Ricardo'ya vb. çok sayıda bilim adamına öncülük etmiştir.
Max Weber'de rasyonelleşme ve iktisadi gelişme ilişkisi
Ekonomik gelişme modern dönemlerin en önemli amaçlarından biridir. Ekonomik gelişmeyi sürdürülebilir bir düzeyde gerçekleştirebilmek için toplumun tüm maddi ve beşeri kaynaklarını seferber etmesi yanında onları en verimli ve en etkin şekilde kullanması da gerekir. Bunun için toplumun çerçevesi iyi belirlenmiş bir rasyonellik ilkesini benimsemesi, içselleştirmesi ve kurumsallaştırması kalkınması için olmazsa olmaz bir modernleşme sürecidir. Rasyonelleşme, en genel ifadeyle bireylerin düşünce yapılarına ve eylemsel faaliyetlerine akılcılığın hakim olması sürecidir. Çıkarların ön planda tutulması, amaçlara en kısa ve en uygun yoldan ulaşılması, amaçlara ulaşmada kullanılan araçların en az maliyetle temin edilmesi gibi özellikler rasyonelleşme sürecini niteler. Rasyonelleşme sadece kapitalist ekonomide olan bir şey değildir, aynı zamanda yönetim, bilim, sanat, etik ve inanç gibi alt sistemlerde de söz konusudur. Weber, rasyonelleşme olgusuyla, modern Batı toplumlarının iktisadi gelişmesini açıklamaya giriştiğinde karşılaşır. Weberyen sosyolojide rasyonelleşme süreciyle kapitalizmin gelişmesi (dar anlamda ekonomik gelişme) arasında yakın bir ilişki vardır. Bu çalışmada mantıksal bir süreç takip edilerek öncelikle Weber?de rasyonelleşme olgusu; kısaca çeşitleri, içeriği, geçirdiği tarihi süreç ve bu süreçte karşımıza çıkan diğer olgular ve toplumsal ve psikolojik sonuçları incelenecek, ardından Weberyen sosyolojide rasyonelleşme ile iktisadi gelişme (genel anlamda kapitalizm) arasındaki ilişki ele alınacaktır.
Five essays on Sub-Saharan Africa economic development: External debt, poverty, natural resources, corruption, and trade
Sub-Saharan Africa (SSA) region is undergoing an unparalleled economic depression, which is having a significant negative effect on development. Fewer commodity prices, poor governance performance, and higher import dependence, compounded by much-needed home lockdowns and other pandemic-control measures, have resulted in a serious and widespread worsening of the economic condition. The hazards of financial distress have grown due to limited budgetary flexibility, difficult financing circumstances, and growing foreign debt. Among the various challenges that face the development of the Sub-Saharan African region, this dissertation in form of five independent essays attempts to inspect five major issues that tackle the sustainable path of economic development in the Sub-Saharan African countries namely; external debt, poverty, resource curse, corruption, and trade. Chapter Two investigates the impact of external debt on economic growth as well as the differential impact of debt below and above a threshold that is empirically estimated using the Panel Threshold regression method. For a robust estimation, the Generalized Method of Moments (GMM) has also been employed to investigate the dynamic link between external debt and economic growth. The findings found no evidence of a non-linear relationship between debt and economic growth. It has been indicated that the deleterious impact of external debt on economic growth does not preclude poor or rich SSA countries. Results from dynamic panel threshold estimates reveal that external debt has a negative and significant effect on economic growth above the threshold level of 43.25%. The adoption of robust ways to generate domestic revenue to complement external sources of funding such as the inclusion of all domestic informal businesses onto a common state-of-the-art platform so that domestic revenue collection will be effective. Chapter Three inspects if variations in poverty between nations or regions are attributable to variations in income inequality or changes in mean income levels by the Panel Vector Autoregressive (PVAR) Model. Forecast error variance decomposition (FEVD) and impulse response functions (IRF) are employed in this investigation to estimate the effect of positive economic growth and income inequality shocks on poverty intensity in the short and long term. Findings of PVAR reveal that all three main variables have a significant causal relationship. The analysis shows that economic growth may potentially accelerate poverty reduction by 2.28 percent. Moreover, the results also prove a two-way positive nexus between the poverty gap and income inequality, suggesting the rise in the income inequality index results in a 3.53 percent increase in poverty intensity. These findings imply that Sub-Saharan African governments should focus on policies that narrow the economic disparities which result in considerably reducing poverty. The experiences of several emerging countries demonstrate that structural transformation toward income inequality reduction has a greater influence on poverty than the average rise in per capita GDP. Chapter Four examines the commonly held belief that natural resources are harmful to economic growth in resource-rich countries employing the Panel Quantile Regression method. As reported by Sachs and Warner (1997), natural resource-rich African economies have a larger service sector and a smaller industrial sector than resource-poor African nations. Furthermore, raw-material-rich nations tend to have slower GDP per capita growth in manufacturing exports. Findings support the resource curse hypothesis in Sub-Saharan African countries specifically the resource-rich countries. African governments should be ensured that natural resource rents are directed from traditional sectors to modern sectors. In this way, instead of using resource rents inefficiently in non-productive areas, productive sectors are offered the opportunity to grow and develop. Consequently, it is vital that the country optimized productive investments. Chapter Five assesses the determinants of corruption in Sub Sahara Africa and focuses on the effect of institutional quality on corruption by applying the Instrumental variables Two Stages Least Square (IV-2SLS) regression model. The model is based on Luo's (2005) approach, which includes institutional theories as a theoretical approach established by DiMaggio and Powell (1983), Tolbert (1996), and Scott (2001). Results highlight the significant effects of four institutional quality indicators (government effectiveness, political stability, voice and accountability, and rule of law) on the reduction of corruption. Also, general results show that income inequality measured by the GINI index plays an important role in increasing corruption levels. Therefore, SSA governments should take responsibility for implementing a comprehensive whistle-blower protection act to guarantee that those who speak out about dishonest or illegal activities occurring in a government organization are not retaliated against. Also, should endeavor to raise community awareness about the risks of corruption and the necessity of anti-corruption legislation to foster resilience and integrity at all levels of society. In Chapter Six, the causal relationship between trade flow and economic growth has been examined using the Cross Sectionally Auto-Regressive Distributed Lag (CD-ARDL) and the latest Granger non-causality method developed by Juodis et al. (2021). The outcomes reveal that for upper middle-income countries group, expanding exports through various export promotion techniques has been an essential component of their economic growth path. As a result, the study suggests that both export promotion methods and pro-growth policies be strengthened, because economic growth and exports have been shown to support each other in those nations. However, there is robust evidence of unidirectional causality running from economic growth to imports in low-income and lower-middle-income countries. Broad comparisons suggest that growth is connected to imports. The study cautions low-income and lower-middle-income SSA nations against depending too heavily on an export-led growth strategy to attain a sustainable growth path, where there is no prevailing causal association between exports and economic growth has been observed in such countries. Keywords: Economic growth, income inequality, institutional quality, panel data analysis, sustainable development, indebtedness.
Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisinin Türkiye ekonomisi üzerine etkileri
1 Ekim 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, 1970'li yılların sonuna kadar dışa kapalı bir ekonomik yapıda gelişimini sürdürmüştür. 80'li yıllarda ise, ülkede uluslararası sistem ile bütünleşmek için uygulanmaya başlayan ?açık kapı? politikaları ile hızlı bir ekonomik büyüme ve kalkınma süreci başlamıştır. Çin 1992 yılında ?Sosyalist Piyasa Ekonomisi?ni uygulamaya koymuş ve böylece dış ticarete dayalı bir dışa açılma politikası izlemeye başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, başarılı reformlar ve 2001 yılındaki Dünya Ticaret Örgütü üyeliğiyle birlikte önemli bir küresel aktör haline gelmiştir. Yıllar itibariyle gerçekleştirilen yüksek büyüme hızı, kalabalık nüfusu ve kalkınmakta olan ekonomisi ile Çin, ülkeye ihracat yapan ülkeler için büyük bir hedef pazar ve fırsat olarak görülebilir. Diğer taraftan ÇHC, ihracat yaptığı ülkelere karşı düşük işgücü maliyetleri, devletin uyguladığı teşvikler, yüksek doğrudan yabancı yatırımlar gibi faktörler sayesinde sağladığı rekabet avantajı ile de, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomilerinde iç piyasalar için bir tehdit haline gelmiştir.Türkiye ile ÇHC ekonomik ve ticari ilişkileri henüz arzu edilen seviyede değildir. Türkiye açısından en büyük sorun 1990'lı yıllardan bu yana Çin karşısında hızla artan dış ticaret açığıdır. İki ülke arasındaki yatırım ilişkileri de henüz istenilen seviyelerde değildir. Bu çalışmada Çin'in ekonomik gelişim süreci ve dünya ticaretindeki yeri, Türkiye ile ticari ilişkileri ve Türkiye ekonomisi üzerine etkilerinden bahsedilecektir. Ayrıca, Türkiye'nin Çin'e olan dış ticaret açığını azaltması ve iki ülke arasında uzun vadeli ve dengeli bir ekonomik ilişki kurulabilmesi için çözüm önerileri öne sürülecek ve Türkiye'nin Çin'le olan ekonomik ilişkilerinde alınması gereken önlemlere değinilecektir.
Yüksek ve üst orta gelirli ülkelerde kuznets hipotezinin geçerliliği: Ekonometrik bir analiz
Bu çalışmada 1990-2018 döneminde yüksek ve üst-orta gelir grubunda bulunan ülkelerde Kuznets hipotezinin geçerliliği panel veri analizi ile araştırılmıştır. İki farklı iktisadi gelişme göstergesi kullanılarak, iktisadi gelişme sürecinde gelir eşitsizliğinin seyri Kuznets hipotezi çerçevesinde ele alınmıştır. Analizlerde, iktisadi gelişme göstergesi olarak hem kişi başına düşen GSYH hem de İnsani Gelişme Endeksi (İGE) kullanılmıştır. İki farklı model kurularak eşbütünleşme analizi gerçekleştirilmiş ve uzun dönem katsayı tahmini yapılmıştır. Eşbütünleşme ilişkisi Westerlund ve Edgerton (2007) tarafından geliştirilen panel eşbütünleşme testi ile araştırılmış, uzun dönem katsayıları AMG (Genişletilmiş Ortalama Grup) tahmin yöntemi ile elde edilmiştir. Çalışmada elde edilen ampirik bulgular, ele alınan her iki ülke grubunda da Kuznets Hipotezinin aksine U şeklinde bir ilişkinin daha baskın olduğunu göstermiştir. Ayrıca elde edilen sonuçlar, çalışmada alternatif iktisadi gelişme göstergesi olarak kullanılan İGE'nin gelir eşitsizliğini açıklama gücünün KBGSYH'ye göre daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır
The relationship between financial development and renewable energy production: The case of G20 countries
The requirements of the increasing population of our world are being fulfilled by the economic growth of the countries. Providing the energy demand with sensitive to environment by being sensitive to the environment is one of the basic conditions in terms of sustainability. The main purpose of this study is to reveal the relationship between the renewable energy production of countries and the symbols of their financial development and economic growth. In the 20th century, when the countries began to be managed as companies in terms of effective and efficient use of energy and financial resources, the increasing need for energy increased with the tendency towards fossil fuels and nuclear energy, while increasing pollution became a source of concern. The Kyoto Protocol, which was signed in 1997, is an important milestone that directs countries to renewable energy sources against increasing pollution. In this study, G20 countries which represent a significant part of the world population and economy are examined. The relationship between domestic credits to private sector, gross domestic product amounts which are one of the important cause and effect indicators of financial development and renewable energy production, were examined for the period between 2001 and 2016. Findings obtained from the research, cointegration between the variables was clearly seen. However, no causal relationship was found between the studied variables.
Bankacılıkta risk yönetimi ve finansal istikrar için önemi
Bankacılık sektörü, ülkenin tasarruflarını yöneterek ve kaynakları katma değer yaratacak alanlara yönlendirerek, büyümeye finansman yönünden katkıda bulunmaktadır. Bankacılık sektöründe yaşanan sıkıntılar ekonominin birçok makro ve mikro değişkenini etkileyerek istikrarsızlığa yol açabilmektedir. Söz konusu özelliğinden dolayı sektörün etkin bir biçimde yönetiminin sağlanması ekonomik istikrar açısından önem arz etmektedir. Bankaların hem verimli bir şekilde çalışabilmelerinin hem de sağlam bir mali bünye ile belirli bir karlılık düzeyini yakalayabilmelerinin koşullarından biri de etkin risk yönetimine sahip olmalarıdır. Faaliyetleri çeşitlenen ve karmaşıklaşan bankaların faaliyetlerini sürdürürken maruz kaldıkları riskler de çeşitlenmekte ve karmaşıklaşmaktadır. Faaliyetlerin ve hizmetlerin fiyatlandırılması aşamasında risk faktörünün büyük önem kazanması bankaların risk yönetimi hususu üzerinde daha yoğun düşünmesine sebep olmaktadır. Etkin risk yönetimi bankaların, mevcut olan veya oluşabilecek risk faktörlerini analiz ederek etkili ve verimli bir şekilde çalışmalarının koşullarından biridir. Çalışmada bankacılık sektörü ve sektörün maruz kaldığı riskler incelenmiş ve Türkiye'de bankacılık sektörünün son 10 yıllık konsolide mali verileri ülkemizde yaşanan ekonomik gelişmelerle birlikte analiz edilmeye çalışılmıştır.
Bağımsızlıktan sonra Tacikistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dış siyaset, ekonomik güçlendirme ve gelişmeye yönelik ilişkiler
Bu tezde Sovyetler Birliğinin dağılmasını izleyen dönemde Türkiye ile Tacikistan arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamaktadır. İki ülke ilişkileri, 1991-1995 yılları arasında Tacikistan'ın Türkiye ile ilişkileri, ekonomik koşullarının olumsuzluğu, Tacik İç Savaşı ve bu ülkenin İranve Rusya ile olan yakın ilişkisi nedeniyle kısıtlı kalmıştır. 1996-2004-2010 arası dönemde ise iki ülke ilişkileri Tacikistan'ın Orta Asya coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olduğunun Türkiye tarafından daha iyi anlaşılması, Tacik İç Savaşının önemli bir siyasal uzlaşı ile sonuçlanması ve Tacikistan'ın bölgesel istikrar için vazgeçilmezliği gibi etkenler nedeniyle gelişmiştir. Türkiye-Tacikistan ilişkilerinde bugün gelinen nokta değerlendirildiğinde, bağımsızlığın hemen ardından gelen ilk yıllara oranla ilerleme olduğu, fakat bu ilerlemenin henüz istenen düzeyde gerçekleşmediği sonucuna varmak mümkündür. Anahtar Kelimeler: 1. Tacikistan, 2. Bölgesel İstikrar, 3. Türkî Cumhuriyetler, 4. Tacikistan İç Savaşı, 5. Türk Tacik İlişkileri.
Petrol ihraç eden ülkelerin dış ticaret hadlerindeki değişmelerin gelir etkisi: Azerbaycan örneği
Günümüzde, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının ülke ekonomisi ve sosyal hayat üzerinde yarattığı etki bilinen bir gerçektir. Azerbaycan Cumhuriyeti, özgürlüğüne yakın bir geçmişte kavuşan ve sınırlı sayıda ülkelenin elinde olan petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahiptir. Zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olunması, Azerbaycan için bir taraftan avantaj olarak görülmekle beraber yanında bazı olumsuzlukları da taşıdığı bilinmektedir. Bu çerçevede, dış ticarette uluslararası rekabet gücünü gösteren değişkenlerden birisi olan dış ticaret hadleri ve dış ticaret hadlerinin gelir etkisi üzerine yapılmış olan bu çalışmada, Azerbaycan ın uluslararası ilişkilerinde petrolün rolü incelenmiştir. Bunun için, petrolün iktisadi gelişme surecindeki yeri, 1996-2011 yıllarını kapsayan dönemde, Nicholson ve Sachs-Dornbusch yöntemleriyle incelenmiştir. Bu dönem zarfında ülkede, 1996 yılından başlayan ekonomik gelişim süreçleri temel makroekonomik parametrelere dayanılarak detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Ayrıca, petrol ihracatının toplam ihracatı içinde önemli paya sahip olan; Venezuela, Kazakistan, Rusya Federasyonu ve Nijerya gibi ülkelerin de Nicholson yöntemiyle dış ticaret hadlerinin gelir etkisi hesaplanarak, Azerbaycanla karşılaştırma yapılmıştır. Diğer taraftan, Azerbaycan ekonomisinde sanayi çeşitlenmesinin olup olmamasının araştırılması da çalışmanın sonucları arasında yer almaktadır.
Underlying factors of the economic miracle of Japan after the Second World War
Japan has undergone four significant phases in the post-war period: reconstruction in the late 1940s of the war-induced economic downturns, stability period in the 1950s, fast growth in the 1960s and early 1970s, and ending fast growth triggered by the first oil crisis in 1973. The aim of this thesis is to determine the factors related to the evolution of Japan's economic development called as Japanese miracle after the Second World War and until the oil crisis of the 1970s.In the post-war era, following the occupation and influence of the United States along with the increased intervention of the Japanese government in the economy, enhancing its capacity to foster sustainable growth through exports and investment, Japan experienced an economic miracle and became one of the most flourishing industrial economies in the world. A series of reform policies have been set out by the U.S. occupation of Japan aimed at rebuilding and restoring the ruined nation and ultimately creating an opportunity for Japan to become an industrial superpower. These reform policies have had a significant effect on the democratization and transformation of the nation which affected the capacity of the nation to evolve. Furthermore, Japan as a 'developmental state' set out policies aiming to achieve fast growth through promoting and protecting the key industries from foreign competition under the guidance and control of the state. In order to understand the Japanese economic miracle, the key concepts of political, social, and economic shifts accompanied by the impact of the state's capacity during the 20th century will be examined. Additionally, this thesis also seeks to contextualize the mechanism of Japanese growth under the state's intervention in a country of a different culture and that has been experiencing ongoing economic growth. Keywords: Japanese Government, Reforms, Economic Growth, Developmental State, Policies, State Capacity.
Osmaniye'de sanayi
Araştırma sahası olarak belirlenen saha Osmaniye ve yakın çevresidir. Araştırma sahası Akdeniz Bölgesi Adana BölümüYukarı Ova Yöresinde bulunmaktadır. Yer şekil-leri, toprak, iklim ve ulaşım gibi coğrafi koşullarından dolayı yerleşmeye uygun şartlar taşıyan araştırma sahası ve çevresindetarım, hayvancılık ve buna bağlı olarak ticaret gibi ekonomik sektörler sanayi sektöründen daha fazla gelişme fırsatı bulmuştur. Sanayi ise1996 yılında Osmaniye'nin il merkezi yapılması ve özellikle 2000'li yıllardan sonra uygulanan teşvik politikaları sonucunda hızlı bir gelişme fırsatı bularak ekonomik ge-lişmedeki önemini artmıştır. Araştırma sahasını kapsayan Osmaniye, ana hatlarıyla kıvrım ve kırık dağlar, alüvyal malzemelerden oluşan eğimi az ovalar ve vadi vb gibi çeşitli morfolojik ünitelerden müteşekkil topoğrafik özelliklere sahiptir. Söz konusu özellikler iklim, bitki örtüsü su kaynakları nüfus ve yerleşme ile ekonomik faaliyetleri belirleyen coğrafi unsurların en önemlilerindendir. Ovalarda ekip biçme; dağlık alanlarda ormanın seyreldiği yerlerde hayvancılıkormanın sık olduğu ormancılık faaliyetleri yapılmaktadır. Son yıllarda nüfu-sun ve sermayenin artışı, devlet teşvikleri ve coğrafi şartların uygunluğu nedenleriyle sanayi faaliyetleri belirgin bir şekilde gelişmektedir. Bu durum, sanayinin istihdam oluşturma potansiyeli ve ihracattaki payının artmasıyla etkisini hissettirmektedir. Yaptığımız çalışma sonucunda Osmaniye sanayinin gelişmesi ile Türkiye sana-yisinin gelişmesinin genel özelliklerinin benzer özellikleri taşıdığı bulgusuna varılmıştır. 1996 yılına kadar modern bir şekilde üretim yapan ve işletilen fabrika sayısı çok azken 2004 yılından sonra fabrika sayılarının hızla arttığı görülmektedir. Bu gelişmenin en önemli nedeni organize sanayi bölgesinin kurulması ile coğrafi konumun da uygunluğu nedeniyle teşviklerin etkisinin fazla olmasıdır. Osmaniye'de sanayinin gelişmesi, çeşitli illerden göç alımına neden olurken ko-nut sayısının hızla artmasına, plansız kentleşmeye, niteliksiz konutların sayısının artma-sına neden olmuştur. Anahtar kelimeler: Osmaniye, Ekonomi, Sanayi, Çevre, Kentleşme
1980 sonrası Türkiye kalkınma deneyiminin uluslararası boyut bağlamında değerlendirilmesi
1980 ile birlikte dünya çapında yeni tek biçimli ekonomi yönetimi anlayışı hakim olmuştur. Bu anlayış ülkeleri ?aynı? gören, aralarındaki farklılığı dikkate almayan neoliberalizmdir. Neoliberalizmin hakimiyetiyle `altın çağ'ın Keynesyen ekonomi politikalarından vazgeçilmiştir. Ayrıca kalkınma anlayışı da değişmiş, makroekonomik göstergelere odaklanılmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan borç krizidir. Borç krizi ile birlikte birçok ülke IMF ile anlaşmalar yaparak istikrar politikaları uygulamaya başlamıştır. İstikrar politikasının yanı sıra ekonomi yönetiminde yapısal dönüşümlerde yaşanmıştır. Bu dönüşümler, Washington Uzlaşısı ve daha sonra revize edilmiş hali olan Post-Washington Uzlaşısı ile tanımlanan ekonomi politikalarından oluşmaktadır.Brezilya ve Arjantin örneklerine bakılırsa IMF istikrar programının sonucuna ulaşılabilir. Bu iki ülkede uygulanan IMF istikrar politikaları istikrarsızlığa neden olmuştur. Ayrıca bu ülkelerde IMF politikalarını uygulamanın neden olduğu yapısal problemler, ülkelerin kalkınma hamlelerini engellemiştir.Türkiye de 1980 ile birlikte yapısal bir dönüşüm geçirmiştir. Artık liberal, dışa açık, piyasa merkezli bir ekonomi anlayışı geçerlidir. Bu dönüşümün faili IMF ve Dünya Bankası'dır. Türkiye bu iki kurum ile yaptığı anlaşmaların yönlendiriciliğinde bu dönüşümü geçirmiştir. En son olarak ise yine bu kurumlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde, Post-Washington Uzlaşısı'na uygun düzenlemeler yapılmıştır. Devletin ekonomik aktör konumu yapısal reformlarla edilgenleştirilerek, belirleyicilik uluslararası kurumlar ve bu kurumların mantığına uygun düzenlenen ulusal teknokrat kurullara devredilmektedir. Sonuç kalkınma ve neolibaral ?kalkınma?da başarısızlığın yanı sıra ekonomi yönetiminde bağımsızlığın kaybedilmesidir.Anahtar Sözcükler:1.Kalkınma2.Neoliberalizm3.Yapısal Dönüşüm4. Uluslararası Kurumlar5.Washington Uzlaşısı