Egemenlik
63 theses under this subject heading
Bir gelecek inşası olarak egemenlik ve küreselleşme
Tezin ilk bölümünde egemenlik kavramının genel çerçevesi ele alınmakta, egemenliğin tanımı, güç-iktidar gibi bazı kavramlarla olan ilişkisi ve sınıflandırılması incelenmektedir. İkinci bölümde egemenliğin doğuşu ve gelişimi çerçevesinde mutlak egemenlikten sınırlı egemenliğe geçiş ve halk-ulus egemenliklerinin tarihsel arka planı incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise küreselleşen dünyada egemenliğin nasıl bir hal aldığı, egemenliğin bölünmezlik ile devredilemezlik ilkelerinin küresel süreçteki aşınmaları incelenmektedir. Tüm bu incelemeler yapılırken çalışmanın ana eksenini; egemenliğin bir hakikat olmadığı, modern devlet anlayışı kapsamında tanrısız bir sistem tanımlayabilmek için zorunlu olarak ihtiyaç duyulan, bir anlamda tanrısız teolojinin tanrısal karşılığını oluşturmak için tasarlanan bir söylem olduğu düşüncesi oluşturmaktadır.
PKK'nın hâkimiyet stratejisinde şiddet kullanımı
Terör ve terörizm genel olarak baskı ve korku ile güvensizlik atmosferi oluşturarak halkı siyasi otoriteyekarşı caydırmaya çalışmaktır. Bu güvensizlik ortamında hem açık amaçlarını hem de gizli amaçlarına ulaşabilmek için şiddet kullanımını tercih eden bu tip illegal organizasyonlar hem halka hem de siyasi otoriteye karşı bu yöntemi kullanmaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin uzun yıllardır karşı karşıya kaldığı terörizm faaliyetleri birçok olumsuz sonuçlara sebep olmuştur. Terör örgütü PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik yapısını, birlik beraberliğini, ekonomisini ve huzur ortamını hedef alan birçok eylemi olmuştur. Örgüt zaman içerisinde bu tür terör eylemlerini gerçekleştirerek silahlı mücadelenin yanında siyasallaşma çabasının da olduğugörülmektedir. Örgüt silahlı eylemler ve baskılar neticesinde baskı altında tuttuğu bölge halkının desteğini alarak siyasi anlamda amaçlarına ulaşmaya hedeflemiştir. Terör örgütü bu siyasallaşma sürecinde ortaya çıktığı coğrafyanın etnik anlamda temsilcisi olduğunu öne sürerek Kürt kökenli vatandaşları etkisi altına almaya çalışmıştır.
Türkiye'deki milliyetçi ve muhafazakâr partilerde "Millî İrade" söylemi ve değişim süreci
Egemenlik kavramı, günlük hayatta sık sık kullanılan iktidar, siyasî iktidar ve otoriteden daha farklı ve daha geniş bir anlam ihtiva eder. Egemenlik, toplumu yöneten devlet mekanizmasının ayırt edici bir özelliğidir. İnsanların kalabalıklardan topluma evrildiği dönem boyunca egemenlik, dönüşüm içine girmiştir. Başlarda egemenliğin, kaynağını Tanrı'dan alan ve onun adına bu yetkiyi kullanan bir kral ile özdeşleştiği görülürken ilerleyen dönemde egemenliğin kaynağı (auctoritas) ve kullanılışı (potestas) insanların tekeline girmiştir. Fransız Devrimi'yle birlikte beşeri ölçüler nispetinde ifade bulmaya başlayan egemenlik, halk egemenliği ve ulus egemenliği gibi iki farklı teorinin konusu olmuştur. Halk egemenliği teorisi, egemenliği somut olarak, tek tek vatandaşlara ait kabul ederken millî egemenlik teorisi ise egemenliği soyut olarak halkı işaret eden, geçmiş, şimdi, gelecek köprüsündeki ulusa ait görür. Batı'da egemenliğin dönüşümü arz-talep sürecinin ürünüyken Türkiye'de süreç, tepeden inme politikalar sayesinde işlemiştir. Bu süreç, esasen Osmanlı-Türk modernleşme süreciyle birebir ilişki içindedir. Osmanlı-Türk modernleşmesi Batı'daki ekonomik, siyasî, hukukî ve kültürel gelişmeleri hayatın olağan akışı içinde geçirememiş toplumun, elitler vasıtasıyla süreci yakalama uğraşıdır. Bu noktada modernleşme, Batı'ya benzeme hevesinin içinde bulunduğu ancak taklit kurum ve uygulamaların Batı'daki içeriğinden farklılaştığı bir sonuca ulaşmıştır. Böylece topluma hâkim olan ayrım çizgisi ya da sağ-sol kutuplaşması da sınıf yerine modernleşme uygulamalarına bakış açısı temelinde anlam kazanmıştır. Toplumun bir kesimi, dayatılan değer kalıpları karşısında kendi öz değerlerinden uzaklaşarak yabancı konumuna düştüğüne kanaat getirdiğinden siyasa sürecine katılmanın yollarını aramıştır. Çalışmanın benimsediği, literatürde merkez-çevre şeklinde belirlenen ayrım çizgisinin çevre tarafı, dayatmacı elitist modernleşme uygulamaları karşısında seçimlere ve dolayısıyla seçimler sonucunda ortaya çıkan duruma büyük önem vermiştir. Millî irade ismiyle efsaneleştirilen bu durum Türkiye siyasî tarihinde sıkça başvurulan bir referans noktasıdır. Millî irade yoluyla oy devşirme ve popülist politikalarını millî irade vasıtasıyla perdeleme, çalışmanın ana konusunu teşkil eden DP-AP-ANAP-AK Parti çizgisinin sıkça başvurduğu bir yoldur.
Egemen kadınlık kurgusu ve belediyelerin kadına yönelik sosyal politikalarının karşılaştırılması üzerine bir araştırma
Günümüzde, belediye ve belediye hizmetleri herkesin üzerinde yoğun olarak tartıştığı bir konudur. Bu çalışmada belediyecilik hizmetlerinin sosyal politika kapsamında kadın açısından değerlendirilmesi ve bu politikaların uygulanma biçimi örnekleri ile birlikte ele alınarak değerlendirilmiştir. Birinci bölüm tezin giriş bölümü olup kısaca tez hakkında bilgi verilmiş ve tezin genel hatları, kavramsal çerçeve ve çalışmanın üzerine oturduğu zemin ele alınmıştır. İkinci bölümde, sosyal politika kavramı ve çeşitleri, belediyeciliğin tanımı, Türkiye'de belediyecilik tarihi, toplumcu belediyecilik anlayışı ve ilkeleri incelenmiştir. Üçüncü bölümde tezin ana konusu olan kadın ve toplumdaki kadınlık kurgusu ideolojik açıdan ele alınmıştır. Çalışmanın araştırma bölümünü; belediyelerin kadına yönelik hizmetleri, sosyal hizmet, kültürel hizmetler, eğitim unsurlarını içeren Faaliyet Raporu değerlendirmeleri oluşturmaktadır. Belediyelerin kadına yönelik yapmış oldukları çalışma örnekleri ve faaliyet raporları araştırma verisi olarak ele alınmış ve kritik edilmiştir. Ayrıca Türkiye'deki kadın sorunları sosyal ve toplumcu belediyecilik temelinde, Birleşmiş Milletler Ortak Programı (BMOP) Kadın Dostu Kent Projesi (KDKP) paydaşlarından Yenimahalle Belediyesi ve bu kapsamda olmayan diğer ilçe belediyesi olan Keçiören Belediyesinin eğitim, sosyal ve kültür hizmetleri bakımından incelenmiştir. Bu belediyelerin 2015 -2019 yılları arasında yaptıkları hizmetler, stratejik plân ve faaliyet raporları araştırma verisi olarak ele alınmış ve nitel bir değerlendirme ile belediyelerin kadına yönelik hizmetleri ve bu hizmetlerin niteliği kıyaslanmıştır. Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet eşitsizliği perspektifinden ele alınan veriler, kadının toplum içindeki rolü, görevleri, cinsiyete dayalı iş bölümü gibi kadına atfedilerek yaşamını zorlaştıran toplumsal ve kültürel mitler ekseninde eleştirel olarak değerlendirilmiştir. Değerlendirmeler sonucu, sosyal politikaları yerel bazda hayata geçiren organlar olan belediyelerin, kadına yönelik hizmetlerinin etkinliği ve niteliğine yönelik belirlemelerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Sosyal politika, Belediye, Toplumcu belediyecilik, Sosyal belediyecilik, Kadın, toplumsal cinsiyet algısı, ev içi roller, toplumsal cinsiyet rolleri.
Yeni bir uluslararası hukuk süjesi olarak çevre
Çevre kavramının, insanlık medeniyetinin gelişmesi ve modern toplumların oluşmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası hukukun gündeminde yer bulduğu söylenebilir. Sanayi toplumlarının bireyci yaklaşımı, insanlığı öncelikle bireysel olarak sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama düşüncesine götürmüş; iç hukukta çevre, bir insan hakkı olarak tezahür etmiştir. Sonrasında, devletlerin sınır aşan zararlardan sorumlu olması anlamında, uluslararası bir yükümlülük olarak çevrenin korunması gündeme gelmiştir. Dijitalleşen ve teknolojik gelişmelerin eskisine kıyasla çok daha hızlı yaşandığı bugünün dünyasında da çevre kavramının, bu anlamda dünyanın değişen koşullarından etkilenmesi kaçınılmaz olmuştur. Bugün küresel iklim değişikliği ile mücadele başlığı altında gündemde olan çevrenin, zamanın dairesel döngüsü içerisinde, insanlığın "ilkel" dönemlerindeki bilincine varılarak haklara ehil bir süje şeklinde kabulünün, uluslararası hukuk bakımından da kaçınılmaz olduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, öncelikle hukuki kişilik kavramının ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında karşılaştırması ile uluslararası hukukun kişileri incelenmiş ve yapılan tasnifte yeni bir öneri olarak "Aktör-Süje" ayrımı ortaya konulmuştur. İkinci olarak; bir uluslararası hukuk süjesi olarak çevrenin ortaya çıkışında geçirdiği evrim sürecine kısaca değinilmiş ve buna ilişkin hukuk metinleri incelenmiştir. İnsan hakkı olarak kabul edilen çevrenin, doğaya haklar tanıyan dünya örnekleri incelendiğinde, insanlığın "ilkel" dönemlerindeki bilincine varılarak haklara ehil bir süje şeklinde ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Son olarak; doğal kaynaklar üzerindeki devlet egemenliğinin, klasik uluslararası hukuk öğretisindeki anlamının zaman içerisinde yaşadığı değişim, ulusal yargı sınırlarının ötesine ve diğer devletlerin çevrelerine zarar vermeme yükümlülüğü, paylaşılan doğal kaynaklar, ortak mülkiyet, küresel ortak alanlar ve insanlığın ortak mirası kavramları irdelenmiştir. Sonuç olarak çevrenin uluslararası hukukun süjesi olarak kabul edilmesi gerektiği tespit edilmiştir.
Ideal sovereignty and rule over the holy land based on Islamic incluvisity
Jerusalem is an important geography that is in terms of many field with its strategic location, its history dating back thousands of years, hosting different different peoples and civilizations, being in relation to the three monotheistic religions and their adherents and the important buildings in it -Al-Aqsa Masjid for Muslims; the Western Wall for modern Jews and the Church of the Holy Sepulcher for Christians. So, Jerusalem has been significant for Muslims, Christians and Jews, and these three monotheistic religions, and it is the only city that all these three monotheistic religions have in common. All three religions have different and justified claims about this city, so there has been chaos and struggle for centuries in Jerusalem within exeption under Muslim sovereignity. In order to solve these problems and to put an end to these struggles and chaos, it is necessary to know the historical background of these issues, the perspectives of different religions on Jerusalem, how people from different civilizations approached this issue and what it means to them. This research aims to understand the perception of Jerusalem in three monotheistic religions, to see the perspectives of religions on Jerusalem, to reveal which sovereignties has been seen in Jerusalem throughout history, and how the situation of Jerusalem was during these periods of sovereignty. Thus, it will be seen who has succeeded best in ruling Jerusalem and who is competent in this task. So, it will be revealed that the rule of Muslims was different from other periods of rule in the history of Jerusalem. Moreover, the foundations and principles of the Muslim method will be revealed.
France's intervention on Ivory Coast (2002-2011): A case of neo-colonialism
A decade of crises has seen France's permanent and multifaceted interferences in the Ivory Coast, which it considers the showcase of Françafrique and the remainder of its neocolonial power. We want to investigate the causes, nature and consequences of French intervention, why it creates an anti-French backlash in society and whether it contributes to conflict resolution in the country. We will also explore how the Ivory Coast-France relationship can be reshaped. After conducting a case study of French intervention in the Ivory Coast between 2000 and 2011 and drawing comparisons from other French interventionisms, we have found that France interferes on behalf of its own economic and geostrategic interests under its strategy of maintaining domination in the former colonies. French intervention neither resolves nor transforms conflict nor contributes democratization and sustainable development of these countries, perpetuating neocolonial dependence on France. We suggest that the international community must not endorse French intervention. A multinational organization must intervene if necessary, and the French role in former colonies must be limited to soft power rather than hard power.
Küreselleşme sürecinde uluslararası kuruluşlar ve devlet egemenliği
Egemenlik kavramı uluslararası ilişkiler, kamu hukuku ve siyaset biliminin üzerinde en çok durulan ve tartışmalara sıklıkla konu olan konularının başında gelmektedir. Egemenlikle ilgili genel kabul görmüş bir tanım elde etmenin zorluğunun yanında, kavram tarihsel süreç içerisinde tanımsal farklılıkları bünyesinde barındırmıştır. Bugünün dünyasındaki egemenlik anlayışı, genel olarak, bir devletin ülke toprakları üzerinde yönetme yetkisini kullanma hakkını işaret etmektedir. Bu kavramın hukuksal bir anlamı olduğu kadar siyasi bir anlamı da mevcuttur ve bu iki anlam iç içe geçmiş durumdadır. Egemenlik devletin gücünü nitelemektedir ki, devletler arasında işbirliği sahaları artıkça egemenliğin görünümü ve kapsamı yeniden gündeme gelmektedir.Devletlerarasında işbirliği mekanizmalarının eriştiği derinlik, geleneksel egemenlik algılarını dönüştürmekte ve egemenliğe dair temel verilerin sorgulanması bir zorunluluk haline gelmektedir. Ülkeler arasındaki ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkilerin gelişmesi, farklı toplum ve kültürlerin inanç ve beklentilerinin daha iyi tanınması, uluslar arası ilişkilerin yoğunlaşması gibi birbirleriyle bağlantılı konuları içeren küreselleşme süreci, ulus devlet yapısı içindeki siyasi iktidarın etkinliğini azaltmaktadır. Hükümetler; ekonomik nesnelerin, teknolojik yeniliklerin, bilgi ve fikirlerin akışını kontrolde tekel noktasından uzaklaşmakta ve devletlerin müstakil olarak bir hukuk sistemini inşa etme erki zayıflamaktadır.Küreselleşme olgusu, devletlerin uluslararası ve ulus-üstü düzeyde ortak çıkarlarını gözeten ve koruyan örgütlenmelere katılımlarını ön plâna çıkarmaktadır.Gelinen nokta itibariyle dünyada devlet egemenliğinin kurulu modelleri ve uygulamalarına meydan okuyan pek çok aktör bulunmaktadır. Bu paralelde önce evrensel uluslararası örgütlenmeler ardında da Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi uluslarüstü yapılanmalar egemenliğin dönüşümünde rol oynamaktadır. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği örgütlenmeleri, gerek hedefleri gerekse bu hedeflere ulaşma doğrultusunda oluşturulan teşkilâtlanma yapısıyla diğer uluslar arası örgütlenmelerde kaydedilmeyen sui generis uluslararası yapılanmalardır.Özellikle İkinci Dünya Savaşının ardından güvenliğe dayalı işbirliği mekanizmalarına yönelen ilgiyle birlikte, devlet egemenliği sorgulanmaya başlanmış; ortaya çıkan yoğun çatışma sürecinin işaret ettiği şekilde mutlak bir egemenlik anlayışının kişi hak ve özgürlüklerinin ihlaline sebep olabileceği fikri ön plana çıkmıştır. Bu noktada mutlak egemenlik anlayışı uluslararası kuruluşların etki sahası ve temel insan hakları paydaları nispetinde sınırlanmakta ve bir dönüşüm sürecine şahitlik etmektedir.
1921 Anayasası'nın kuramsal temelleri ve dayandığı egemenlik anlayışı
Egemenliğin halka ait olduğunu kabul eden 1921 Anayasası bir köşe taşıdır. Bu tez çalışması 1921 Anayasası'nın kuramsal temellerini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bunu yapabilmek için Osmanlı Devleti'ndeki egemenlik anlayışı ve Avrupa'da halk egemenliğinin gelişmi incelenmiştir. Avrupa'da devlet ve egemenlik anlayışıyla ilgili gelişmelerden ve bu gelişmelerin Türk düşünce dünyasına yansımalarından bahsedilmiştir. Sonuç olarak egemenliğin halka ait olduğunun kabul edilmesiyle cumhuriyet yönetimine ve sekülerleşmeye geçişin adımının atılmış olduğundan bahsedilmiştir.
Cihan Tarihinin Umûmî Hatları
Cihan Tarihinin Umûmî Hatları adlı eser, xx. yy'ın başlarında meydana gelen Cihan Harbinin toplumların ekonomik, sosyal ve siyasi yapısında meydana getirdiği büyük değişimin doğurduğu yeni yapıdaki milletlerarası münâsebetleri anlatmaktadır. Eserde bütün egemenlikler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünyanın yok olacağı belirtilmektedir. Ayrıca insanlar kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek itemiyorlarsa er geç federal bir dünya devleti altında birleşmelidirler. Dünya tarihini ve siyasetini bilmek tarihimizi daha iyi anlamamızı sağlar. Anahtar Kelimeler: Dünya, Federal, Egemenlik, Gelişme, Savaş.
Sosyal psikolojik açıdan toplumsal cinsiyet ve atasözleri: Erkek egemen cinsiyetçiliğin Türk atasözlerine yansıması
Kültür, bir toplumun tarihsel süreç içerisinde meydana getirdiği ve nesilden nesile taşıdığı miras, maddi ve manevi özelliklerin tümüdür. Kültür, bir toplumun kimlik ve kimlik kodlarını oluşturur, onu öteki toplumlardan farklı kılar. Kültür, bir toplumun yaşam biçimi ve düşüncelerini yansıtma ve anlatma biçimidir. Kültür kavramına, toplumsal cinsiyet rolleri açısından bakıldığında ise, birçok karşılıklı belirlemeler söz konusudur. Toplumsal cinsiyet kalıpları kültürü etkilerken kültür de bahsedilen kalıpların kişilerarası ve nesiller arası aktarımında rol oynar. Bu noktada dilin kültür üzerinde tanımlayıcı ve taşıyıcı bir etkisi vardır diyebiliriz. Ve bunu yaparken de sözlü kültür geleneği olan birçok anlatım biçimini kullanmaktadır. Burada söz konusu olan anlatım biçimi ise atasözleridir. Atasözleri kültürü taşıması ve toplumun hayata bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, atasözleri doğrultusunda Türk kültüründe kadın ve erkeğin rollerini ve toplumun bu rollerden beklentilerini açığa kavuşturmaktır. Çalışmada "kız, oğul/oğlan, kadın, erkek, ana, baba, kaynana, gelin, elti, dul, avrat " kavramlarının yer aldığı atasözleri ele alınacak, söz konusu kavramlar toplumsal cinsiyet bağlamında irdelenecektir. Anahtar Kelimeler: Atasözü, kadın, erkek, kültür, toplumsal cinsiyet.
Uluslararası terörizmin egemenlik-otorite ilişkisi açısından analizi: Lübnan 1967-2006
Bu çalışmada, Lübnan'da egemen güç olarak devletin, otoritesini kuramayarak başarısız olması sonucunda ülkede oluşan otorite boşluğunun transnasyonel terörizmin yeşermesine meydan vererek, ülkede devlete meydan okuyan bir başka gücün; Hizbullah örgütünün çıkmasının analizi yapılmaktadır.Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümü, modern devletin oluşumuyla beraber ortaya çıkan egemenlik kuramları ve egemen devletin sahip olduğu otorite kavramı üzerinde teorik çalışmaları içermektedir. Bu bölümde, egemenliğin kurucusu Jean Bodin'in yanı sıra Thomas Hobbes, John Locke ve Jean Jacques Rousseau'nun egemenlik kuramlarına yer verilmiştir. Ardından, günümüz egemenlik tartışmaları ve tipolojik yaklaşımlar konu edilmiştir. Siyasal otorite ve toplumsal rıza ilişkisi güç, kuvvet ve düzen konularına değinilmiştir. Bu bölümde son olarak başarısız devletler ele alınmıştır. Devletlerin ülke içinde otorite kuramamalarının sonucunda başarısız olarak nitelendirilmeleri ve bu duruma yol açan nedenler ve sonuçta meydana gelen, tehdit niteliğinde ulusal ve uluslararası sorunlar ortaya konmuştur.Çalışmanın ikinci bölümü, Osmanlı devletinin idaresinden itibaren günümüze kadar Lübnan'ın siyasi tarihini içermektedir. Bu bölümde, Lübnan'da devletin otoritesini yitirmesi sonucu meydana gelen olaylar; farklı din ve mezhep grupları tarafından kurulan silahlı örgütler ve çatışmaları, iç savaş, ülkenin de facto bölünmesi, Suriye'nin ülkeye askeri ve siyasal açıdan müdahale etmesi, Filistin varlığının ülkedeki özerkliği, ülkenin İsrail-Filistin anlaşmazlığına müdahil edilmesi ve bölgede ve dünyada terörizm ihraç eden ülke konumuna gelinmesi ve sonunda Hizbullah'ın devlet içinde devlet pozisyonunu alması detaylı olarak anlatılmaktadır.Üçüncü ve son bölümde ise, başarısız devlet Lübnan'da terörist yapılanma, dini söylemle meşrulaştırılmış terörizm ekseninde ele alınarak Hizbullah örgütünün analizi yapılmıştır. Hizbullah örgütünün kuruluşu, Suriye ve İran ile ilişkileri, siyasallaşması ve Lübnan topraklarında İsrail ile savaşması ve ülke içinde geldiği konum, Lübnan devletinin otorite zafiyeti açısından ortaya konulmuştur.Anahtar Sözcükler: Uluslararası Terörizm, Egemenlik, Otorite, Lübnan, Hizbullah
Ulus devlet ve Avrupa Birliği ilişkisinde Türkiye
Uluslararası ekonomik bütünleşmeler ve devletlerin egemenliği
Egemenlik, jeopolitik, uluslararası güvenlik üçgeninde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının statüsü
Araştırmanın amacı Türk Boğazları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'nin tam egemenliğini sağlarken, diğer yanda Misakı Milli sınırlarına bütünlük kazandıran Montrö Boğazlar Sözleşmesini egemenlik, jeopolitik ve uluslararası güvenlik kavramları çerçevesinde incelemektir. Boğazların statüsü, "Soğuk Savaş" sonrası dönemde nispeten görmezden gelinen "jeopolitik" kavramı üzerinden ele alınmış, ek olarak "egemenlik" kavramının "ulusal güvenliğe" ve "uluslararası güvenliğe" etkileri incelenmiştir. Tarihsel kurgu içerisinde askeri ve ticari su geçiş yolları olan boğazların jeopolitik önemleri üzerinde durulmuştur. Montrö Boğazlar Konferansı'nı ve Sözleşme metnini daha iyi analiz edebilmek için konferansın öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan gelişmelere jeopolitik ve egemenlik kavramları çerçevesinde değinilerek genel resim netleştirilmeye çalışılmıştır. Yöntem olarak, jeopolitik, egemenlik ve uluslararası güvenlik kavramlarını açıklayan teorik makale ve kitaplar incelenerek kuramsal karşılaştırmalar yapılmıştır. Araştırmayı somutlaştırmak için konferans tutanak ve bildirileri incelenmiş. İngilizce metinler ile Türkçe metinleri karşılaştırılarak sözleşme metnini ortaya çıkaran tartışmaların özü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca dönemin yazılı basın organlarının kopyalarına ulaşılarak kamuoyundaki yankıları ele alınmıştır. I. Dünya Savaşı serbest ticareti sekteye uğratmıştır. I. Dünya Savaşından sonraki dönemde İngiltere ve Fransa gibi deniz ticaretinde söz sahibi devletler, deniz geçiş yollarının güvenliği konusunda kuşkular duymaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda Japonya'nın Mançurya'yı, İtalya'nın da Habeşistan'ı işgali uluslararası arenada güvensizlik ortamı meydana getirmiştir. Söz konusu dönemde Milletler Cemiyeti'nin uluslararası sorunların çözümünde yavaş ve nispeten pasif kaldığı ifade edilebilir. Devletlerin geniş bir coğrafyaya yayılan ticaret ağlarının güvenliğini sağlamak konusunda kararlılıkları Montrö Sözleşmesinin temellerini oluşturduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu dönemde ortaya attığı yeni bir anlaşma isteği dönemin koşullarından doğan endişeler ile birleştiğinde taraf devletler açısından olumlu değerlendirilmiştir. Tüm bu bulgular ışığında elde edilen sonuçlar; dönemin uluslararası sisteminin sağlanmak istenilen barış ortamının aksine anarşik olduğudur. Diğer bir sonuç Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin ve diğer katılımcı devletlerin haklarını korurken, bununla birlikte temelinde Türkiye Cumhuriyeti'nin toprakları üzerinde tam egemenliğini ilan eden ve koruyan bir sözleşme olduğudur. Bu özelliğiyle günümüzde halen taraf devletler tarafından itiraz etmeden uygulanan bir sözleşmedir.
Uluslararası hukukta eğemenlik ve milli yetki sorunu
Osmanlı modernleşmesinde bürokrasinin egemen konumunun genel bir analizi
Türkiye'nin güncel siyasal-toplumsal sorunlarının başında bürokrasinin sistem içerisindeki olağanüstü konum ve ağırlığı gelmektedir. Bu sorun, temellerini Osmanlı örgütlenme modelinde ve Osmanlı modernleşmesinin özgün yapısında bulmaktadır. Gerçekten, Osmanlı'nın klasik örgütlenmesi, bürokrasinin etkin bir konuma sahip olduğu patrimonyal toplumsal-siyasal sisteme dayanmaktadır. Bu sistem, Osmanlı'nın çöküş döneminde başgösteren batılılaşma çabalarını etkilemiş ve bu yolla Osmanlı modernleşmesini şekillendirmiştir. Cumhuriyet modernleşmesinin selefi olan Osmanlı modernleşmesinde bürokrasi başat aktör olmuştur. Öyle ki, modernleşme projesi, bürokrasinin eliyle ve bürokrasinin belirlediği öncelikler dikkate alınarak yürütülmüştür.
Gramsci'nin siyaset teorisi
Avrupa?da Marksizm `in kurucusu olan Antoni Gramsci, bir çok kavramı yeniden ele alarak, eleştirel yaklaşım sergilemiş ayrıca yeni kavramlar ortaya atmıştır. Bu anlamda onun düşünce ve kuramları, pek çok Marksist kuramcıyı da etkilemiştir. Ayrıca, Gramsci kapitalist sisteminin çözümlemesini yaparak, hegemonya, devlet ve ideoloji gibi kavramlarla, kapitalist sistemi ortaya çıkışı, organik bunalım dönemleri ve sistemin sürdürülebilirliğini muhafaza etme yöntemlerini bütünsel olarak irdelemiştir. Bu çalışmada, Antoni Gramsci?nin siyaset teorisi öznelinde, onun hayatı ve düşünsel gelişimi ve Marksist ideolojiye yapmış olduğu katkılar, kavramlar eşliğinde, yapı ve üst yapı arasında yeni bir etki ve görev paylaşımı irdelemesi yaparak sunduğu, aydınların ve basının oynamış olduğu rolün etkisi incelenerek, yeni bir tarihsel blokun ortaya çıkması ve proletarya diktatörlüğüne giden yolda, işçi partinin önderliğine atfettiği roller ortaya konmaya çalışılmış, son kertede, sınıfsız topluma geçiş için Gramsci'nin açıkça teorik ve pratik bağlamda, tasvir ettiği, Marksist teoriyi somutlaştırma girişimi ele alınmıştır.
Yapı ve fail ilişkisinden hareketle ataerkil ideoloji ve toplumsal cinsiyet etkileşimini anlamak
Bu çalışmanın temel amacı, toplumdaki güç ve egemenlik ilişkileri içinde bireyin direnme gücüne, özgürleştirici potansiyeline vurgu yapan teorileri toplumsal cinsiyet temelinde incelemek ve bu teoriler içinde kadının, ataerkil düzen karşısındaki konumunda aynı direnme olasılığını koruyup korumadığını irdelemektir.Feminist teorinin tarihsel gelişimine bakıldığında düalist bakış açısının egemen olduğu, kadın/erkek ikiliğinin baskın çıktığı görülmektedir. Bu çalışmada, ikilikler, ayrımlar yaratmak yerine, toplumsal cinsiyetin içinde taşıdığı değişme ve direnme ihtimallerini, toplumsal cinsiyet ile ataerkil ideoloji arasındaki karşılıklı etkileşimi ön plana çıkaran bir bakış açısı benimsenmiştir. Yapı ve fail çözümlemeleri ataerkil ideoloji ve toplumsal cinsiyet etkileşimini anlamak açısından çok önemli bir hareket noktası olmaktadır. Ataerkil ideoloji ve toplumsal cinsiyet etkileşiminde faillik anlayışını ön plana çıkarmak, bir yandan ataerkil ideolojinin kadın ve erkeği baskı altına alan, sınırlayan ve çoğu zaman içselleştirilen yönlerine vurgu yaparken bir yandan da toplumsal cinsiyetin içinde taşıdığı özgürlük, değişim potansiyeline işaret etmektedir.Çalışma süresince, toplumsal cinsiyet konusunda gücün değişken yapısını ve karşılıklı etkileşimini vurgulayan bir bakış açısı benimsenecek; ataerkil ideolojinin sadece kadını baskı altına alan, engelleyen bir yapıya sahip olmadığı, erkeği de içine alan bir süreçte işlediği göz önünde bulundurulacaktır.Konunun gündelik hayat üzerinden ilerlemesi kuramsal çözümlemelere ek olarak bir uygulama alanı gerekliliğine işaret etmektedir. Çalışmanın uygulama alanı fotoğraf çözümlemeleri üzerine şekillenmektedir.
Türk inkılâbında ulus kavramının gelişimi
On altıncı yüzyılla birlikte egemenlik ve iktidar olma kavramları yeni anlamlar kazanmaya başlamışlardır. Machiavelli ile başlayan bu süreç Bodin ve Suarez ile devam etmiş olup Hobbes'ta modern devlet kuramıyla sonuca varmıştır.Modern devlet kuramının sahipleri olan kral ve burjuva sınıfları, karşıt sınıflar aristokrasi ve ruhbanları sindirdikten sonra kendi iktidarları için kavgaya tutuşmuş ancak bu kavgayı özellikle Fransız Devrimi'nden sonra iktidara gelen burjuva sınıfı kazanmıştır. Bu ihtilal sonrası ulus-devletler ile birlikte milliyetçilik, eşitlik, milli egemenlik ve özgürlük ilkeleri ortaya çıkmıştır.Osmanlı döneminden beri devam eden çağdaşlaşma çabaları Türk Ulus Devrimi ile en net ve kesin tavrını almıştır. Çağın gereği olan ulus-devlet ülkemizde 1923'te kurulsa da, gerçekte uluslaşma süreci bundan sonra yapılan köklü reformlar ile oluşmuştur. Türk toplumu bu günkü çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmasını o dönemde başarılan bu uluslaşma sürecine borçludur.
Carl Schmitt'e göre modern devlette ideal egemen
Egemenlik kavramı siyasal teorinin en çok tartışılan kavramlarından birisi olmuştur. Bunun en önemli sebebi temelde iktidar olgusu ile olan yakın ilişkisidir. Siyasal düşüncede ideolojilerin kavranması ve yorumlanması, iktidar kavramını konumlandırmaları ekseninde şekillenen bir egemenlik anlayışı tartışmasını gerekli kılmaktadır. Bu açıdan, egemenlik anlayışı üzerinden tarihsel bir okuma ideolojik değişimlerin kavranmasına da imkan verecektir. Çalışmada egemenlik anlayışı üzerinden yapılan tarihsel okumanın ana eksenini Carl Schmitt'in egemenlik anlayışı oluşturmaktadır. Mutlak egemenlik kavramlarının tarihsel arka planı ile beslenen Schmittyen anlayışın, özellikle liberalizm eleştirilerinde açığa çıkan, tarihsel ideolojik dönüşümde izlerini bulmanın mümkün olduğu savunulmuştur. Schmitt'in liberalizme egemenlik anlayışı noktasında getirdiği eleştirileri haklı çıkarır şekilde; klasik liberalizmden neoliberalizme doğru gerçekleşen ve egemenlik anlayışında etkili bir dönüşümün yaşanması, süreci Schmitt'e referans vererek okumayı mümkün kılmıştır. Liberalizmin egemenlik anlayışı, iktidarı konumlandırışı ve yirminci yüzyılda gerçekleşen konjektürel savaşlarla beraber ön plana çıkan kavramların, Schmityen bakış açısıyla değerlendirilmesi yapılmıştır. Modern devlet anlayışının kaynağı itibariyle Tanrı anlayışından uzaklaşması ile istisnai durumlarda karar vericinin kim olacağı muğlaklığı çalışmada giderilmeye çalışılmıştır. Çalışmada istisnai duruma karar verecek olan Egemenin, Schmitt'in görüş ve düşünceleriyle klasik liberal anlayıştaki parlamento kararını beklemeden anayasayı askıya alarak tüm yetkinin kendisinde toplandığı bir anlayış ileri sürülmüştür. Modern devletin yerine total devleti koyan Schmitt, liberalizmi eleştirerek kendi devlet modeleni oluşturmaya çalışmıştır. Tarihsel süreçte liberalizm içerisinde yaşanan dönüşümü Schmitt'in eleştirileri ile ilişkilendirebilmek, Schmitt'in siyaset anlayışının siyasal düşüncede merkezi ve güncel bir tartışma alanı yarattığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Modern Devlet, Liberalizm, Demokrasi, Egemen, İstisnai Durum.
Türkiye'de temsil anlayışı ve milletvekillerinin parti değiştirmesi
ÖZET M.Ö. 500'lü yıllarda, halkın yönetime doğrudan katılımı olarak ortaya çıkan, demokrasi anlayışı zamanla temsili bir karaktere dönüşmüştür. 13. ve 14. yüzyılda İngiltere ve Fransa'da hakim olan uygulama "emredici vekalet" anlayışı olmakla birlikte, 17. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde, yerini "yeni temsil(temsili vekalet)" anlayışına bırakmıştır. 19. yüzyılda siyasi partilerin, siyasal yaşamda ağırlıklı olarak yer almaya başlaması, geçerli temsil anlayışının bir kez daha değişmesine neden olmuştur. Türkiye'de temsili demokrasinin ortaya çıkışı ve gelişimi, Batı demokrasilerinden çok sonra ve onun gelişiminden farklı bir çizgide olmuştur. Cumhuriyet sonrasında, "milli egemenlik" ve buna bağlı "temsili rejim" anlayışının tüm anayasalarda yer aldığını söyleyebiliriz. Çok partili hayata geçişle birlikte, siyasi partilerin hukuk alanında tanınıp, kapsamlı olarak düzenlenmesi, Türkiye'de çağdaş Batı demokrasilerinden önce olmuş, belirgin uygulamalardır. 1961 Anayasası'nın uygulamaya konulmasından 1980 yılına kadar olan dönem, siyasi bunalım ve istikrarsızlıkların yoğun olarak yaşandığı yıllardır. Bu istikrarsızlıkların ortaya çıkmasında, hiçbir partinin tek başına. ^ hükümet kurabilecek çoğunluğu elde edememesi yanında/^partiler arası görüşmelerle değil, milletvekili transferleriyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu tür uygulamalar sonuçta toplumun siyasete ve siyasetçilere olan güvenini sarsmış ve parlamentonun itibarının zedelenmesine neden olmuştur. 1982 Anayasası'nın hazırlayıcıları, önceki dönemde yaşananları göz önünde bulundurarak anayasanın kendi içinde ortaya çıkabilecek çelişkileri düşünmeksizin istikrarsızlık sebebi saydığı milletvekili transferlerini önleyici hükümler getirmiştir. Bu araştırmada, Cumhuriyet sonrası Türk anayasalarına hakim olan egemenlik ve temsil anlayışı çerçevesinde, seçmen-temsilci ilişkileri incelenerek yasalarda ve uygulamada karşılaşılan çelişkiler belirlenmeye çalışılmıştır.
Hava sahası egemenliği ve hukuki sınırları: Kavramsal temeller, tarihsel analiz ve gelecek perspektifleri
Uluslararası hukuk çerçevesinde, her devlet kendi kara parçası ve kara sularının üzerindeki hava sahasında tam ve münhasır egemenlik hakkına sahiptir. Söz konusu egemenlik, devletlere yabancı sivil ve askeri hava araçlarının ülke hava sahasına girişini kontrol etme, izin verme ya da yasaklama yetkisi tanır. Ancak bu egemenlik, uluslararası hava trafiğinin güvenliği ve iş birliği gereklilikleri doğrultusunda belirli kurallara tabi tutulur. Devletler egemenliklerini kullanırken, hava sahasının barışçıl ve güvenli kullanımını sağlayacak şekilde hareket etmekle yükümlüdür. Ne kadarda hava sahasının barışçıl olarak kullanılması gerektiği uluslararası hukukta kabul görse de bizler bu kuralların ihlal edildiği ile karşılaşmaktayız. Hava sahasının ihlalleri genellikle askeri veya casusluk amaçlı gerçekleşir ve uluslararası ilişkilerde gerginliklere neden olabilir. Uluslararası hava hukuku çerçevesinde, devletler hava sahalarını korumak için çeşitli tedbirler alabilirler. Günümüzde teknolojik gelişmelerle birlikte hava egemenliği ve hava sahası korunması konuları daha da önem kazanmaktadır. Özellikle bu gelişmeler hava trafik yönetimi, hava trafik kontrol sistemleri üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Çalışmamızda tüm bu konular detaylı bir şekilde incelenmiş, hava sahasının önemi ve tehditlere açık bir alan olduğu ele alınmıştır. Aynı zamanda bu alanın korunması için ulusal ve uluslararası alanda neler yapılabilir konusu açıklanmaya çalışılmıştır.
Carl Schmitt ve Antonio Gramsci'de siyasal olan, egemenlik ve hegemonya: Tarihselci perspektiften bir karşılaştırma
20. yüzyılın başlarından itibaren ekonomik ve siyasal değişimler, yaşanan savaşlar devletin bir bütün olarak çeşitli krizlere girmesine neden olmuştur. Bu krizler, içinde bulunulan koşullara ve tarihsel amaçlara göre çözülmeye çalışılmıştır. Bu noktada iki tür kriz çözüm yolu ön plana çıkmaktadır. Ya devleti içinde bulunduğu durumdan kurtararak eski gücüne kavuşturma amacıyla hareket eden muhafazakar, otoriter çözüm ya da devletin ve temsil ettiği değerlerin tümünü ortadan kaldırarak yeni bir düzen kurmayı amaçlayan devrimci çözüm. Schmitt'in ve Gramsci'nin çalışmalarıyla amaçladığı temel mesele de bununla ilgilidir. İki düşünür de kriz koşullarında siyasal liderliğin nasıl sağlanacağı sorusuyla ilgilenmiştir. Bu sorunun cevaplanabilmesi için geliştirmiş oldukları çeşitli kavramlarla hem geriye dönük çözümlemeler yaparak hem de ileriye yönelik olarak bir yol gösterici konumuna gelmişlerdir. İki düşünür de beslendikleri tarihsel kaynaklar bakımından siyasal liderliğin nasıl sağlanacağı ile ilgili olarak benzerlikler taşımaktadır. Onları ayıran temel çizgi ise siyasal liderliğin kurulması aşamasında halkla kurulan ilişki olmuştur. Schmitt, halkın devlet için var edilmesi gerektiğini düşünerek bir egemen devlet geliştirmeyi amaçlamıştır. Gramsci ise halkın devleti var etmesi gerektiğini düşünerek, halka göre bir devlet teorisi geliştirmeyi amaçlamıştır. Schmitt, devletin kendi halkını inşa etmesi gerektiğini savunurken; Gramsci ise halkın devleti inşa etmesi gerektiğini savunmaktadır. Sonuç olarak bu çalışma, Gramsci ve Schmitt'in devleti ele alma ve onu inşa etme konusundaki fikirlerinin benzerlikleri ve farklılıkları üzerinde durarak, iki düşünürü tarihsel referanslarıyla karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Antonio Gramsci, Carl Schmitt, Devlet, Egemenlik, Hegemonya, Siyasal Olan