Mouth
70 theses under this subject heading
Hemofili hastalarının oral bulgularının değerlendirilmesi
Bu çalışmada, şiddetli hemofili A ve B tanısı konulmuş hastaların oral hijyen alışkanlıklarını ve dişeti kanama durumlarını farklı indeksler kullanarak değerlendirmek, ayrıca hemofili hastalığının çene kemiklerine olan etkisini rezorbsiyon ve kemik mineral yoğunluğu açısından kontrol grubu ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 48 şiddetli tip hemofili A ve B hastası birey ile yaş ve cinsiyet olarak uyumlu rastgele seçilen 49 kontrol grubu birey karşılaştırma yapmak amacıyla dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bütün bireylerin oral hijyen durumları; Basitleştirilmiş Oral Hijyen İndeksi ve DMFT indeksi kullanılarak, inflamasyon ve dişeti kanama değerleri ise Gingival İndeks ve Dişeti Kanama Zamanı İndeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin kemik rezorbsiyon miktarları panoramik radyografiler üzerinden hesaplanan Panoramik Mandibular İndeks, Mental İndeks ve Alveolar Kret Oranı üzerinden, kemik mineral yoğunlukları ise kondil, angulus ve premolar bölgeden alınan kesitler üzerinde ölçülen Fraktal Boyut değerleri kullanılarak değerlendirilmiş, bütün değerler kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. İstatistiksel olarak, DMFT skorları hariç, ölçülen diğer bütün parametrelerde hemofili A ve B hastası bireylerin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede farklı bulunmuştur. Sonuç olarak, özellikle şiddetli tip hemofili A ve B hastası bireylerin oral hijyen ve kanamaya eğilim durumlarının sağlıklı popülasyona göre oldukça kötü olması nedeniyle hastalar ve aileleri bu durum hakkında bilgilendirilmeli, eğitilmeli ve diş hekimi kontrolleri ile ağız bakım prosedürleri sıklaştırılmalıdır. Sağlıklı popülasyona göre kemik rezorbsiyon miktarlarının yüksek ve kemik mineral yoğunluklarının düşük olması nedeniyle de hem hematologların hem de bu hastalarda ağız içi cerrahi prosedürleri planlayan diş hekimlerinin ve/veya çene cerrahlarının bu konu hakkında aydınlatılmaları gereklidir. Oral cerrahi prosedürler planlanıyorsa rezorbsiyon miktarı ve mineral yoğunluklarının farklılığı göz önünde bulundurulmalı, gerekli önlemler alınmalıdır.
Dişeti çekilmelerinin tedavisinde ağız içinde deepitelizasyon ve ağız dışında deepitelizasyon yöntemleriyle elde edilen palatal bağ dokusu greftlerinin histolojik olarak incelenmesi ve alıcı bölgedeki etkinliklerinin klinik olarak karşılaştırılması
Dişeti çekilmesi, serbest dişeti kenarının apikale doğru yer değiştirerek kök yüzeyinin klinik olarak açığa çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dişeti çekilmeleri saplı flepler, rejeneratif yaklaşımlar ve serbest greftler ile bu yaklaşımların kombinasyonları kullanılarak tedavi edilebilmektedir. Bu yaklaşımlardan bağ dokusu grefti (BDG) ile birlikte koronale kaydırılan flep (KKF) dişeti çekilmesi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen bir tedavi yöntemdir. BDG trap-door tekniği, L tekniği, tek insizyon tekniği, çift insizyon tekniği ve deepitelize gingival greft tekniği (DGG) ile elde edilebilmektedir. Literatürde DEG elde etme yöntemlerini kıyaslayan yeterli sayıda araştırma bulunmamaktadır. Mevcut araştırmanın amacı ağız içi deepitelizasyon (aiDE) ve ağız dışı deepitelizasyon (adDE) yöntemlerinin kök kapatma ve verici saha iyileşmesindeki etkinliklerini KKF+BDG yöntemi içerisinde klinik ve histolojik açıdan karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya dişeti çekilmesine sahip ve dahil etme kriterlerine uyan toplam 35 gönüllü (aiDE-16 hasta, adDE-19 hasta) katıldı. Alıcı bölgeden tedavi öncesi ve sonrasında çekilme derinliği-genişliği, ataçman seviyesi, keratinize dişeti yüksekliği-kalınlığı, vestibül derinliği ile estetik, iyileşme ve hassasiyet değerleri kaydedildi. Bu değerlerin zaman içindeki değişimleri hesaplandı. Verici bölgeden ise kanama, epitelizasyon, renk uyumu, his kaybı rahatsızlık ölçümleri kaydedildi. Ayrıca cerrahi sırasında greftle ilgili sayısal değerlere ek olarak BDG'lerden deepitelizasyon öncesi ve sonrası lam örnekleri alınarak fikse edildi ve cerrahi sonrasında epitel kalıntıları açısından incelendi. adDE ve aiDE yöntemleri alıcı bölgede; kök kapanma, tam kök kapanma, keratinize doku artışı, ataçman kazancı, dişeti kalınlığı, cep derinliği, dentin hassasiyeti, estetik sonuçlar açısından, verici bölgede; kanama komplikasyonu, post-operatif rahatsızlık, analjezik tüketimi, damaktaki erken dönem iyileşme, epitelizasyon hızı ve renk uyumu açısından benzer sonuçlar verdi. aiDE yöntemi ile tedavi edilen bölgelerde adDE yöntemine göre vestibül derinliğinde daha minimal azalma gelişti. adDE yöntemi aiDE yöntemine göre keratin hücreleri bakımından daha iyi oranda deepitelizasyon sağladı. Bu sonuçlar ışığında dişeti çekilmesi tedavisinde KKF+BDG uygulaması planlanan olgularda alıcı ve verici sahadaki başarı açısından her iki deepitelizasyon yönteminin de kullanılması tavsiye edilebilir.
İmplant üstü dijital ölçülerde tarama gövdelerinde yapılan modifikasyonun dijital ölçü hassasiyetine etkisi: In vitro çalışma
İmplant üstü restorasyonların dijital iş akışı ile yapılmasında kullanılan tarama gövdelerinde yapılan modifikasyonların ölçü hassasiyetine etkisi ile ilgili literatürde yeterli bilgi yoktur. Bu çalışmanın amacı, farklı ağız içi tarayıcılarla alınan dijital ölçülerde tarama gövdelerinde yapılan modifikasyonların ölçü hassasiyetine olan etkisini incelemektir. Bu amaçla, üç boyutlu yazıcıdan üretilen parsiyel üst çene dişsiz modele iki adet implant yerleştirilmiştir. İmplantların üç boyutlu konumu belirlemek içi laboratuvar tarayıcısı ile tarama yapılıp referans veri kümesi elde edilmiştir. Çalışmada tarama gövdelerinde yapılan modifikasyonlara göre 4 grup oluşturulmuştur: Grup 1; modifikasyon yapılmamıştır, Grup 2; proksimal yüzeyden 2x3 mm genişliğinde alan ile çıkartılmıştır, Grup 3; proksimal yüzeyden 3x4 mm genişliğinde alan çıkartılmıştır, Grup 4; vida giriş yuvasını bir bölümünü kapsayan 3x6 mm genişliğinde alan çıkartılmıştır. Her grupta üç farklı ağız içi tarayıcı (Itero Element 2, 3shape Trios 4, Medit i500) ile dijital ölçü alınmıştır (n=10). Ağız içi tarayıcılardan elde edilen dijital veriler, referans veri kümesi ile matematiksel çakıştırma algoritma programı kullanılarak ölçü hassasiyeti değerlendirilmiştir. Sonuçların değerlendirilmesi için Mann-Whitney U non-parametrik istatistiksel analiz testi kullanılmıştır. Ağız içi tarayıcıdan bağımsız olarak her iki implant bölgesinde de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup içi karşılaştırmalarda ağız içi tarayıcılar arasında Grup 1 ve 2'de anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), Grup 3 ve 4'te tarayıcılar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Açısal sapma değerleri incelendiğinde ise her iki implant bölgesi için cihazlar arası istatistiksel fark anlamlı değildir (p>0.05). Tarama gövdelerinde yapılan modifikasyonlar ölçü hassasiyetini etkilemektedir. Ağız içi tarayıcıların, bölümlü dişsizliklerdeki implant üstü dijital ölçü hassasiyeti benzerdir.
Çocuklarda obezitenin ağız kokusu ve ağız sağlığına etkisinin değerlendirilmesi
Obezite, vücuttaki yağ oranının normal değerlerin üstüne çıkması olarak tanımlanmaktadır. Obezitenin tüm dünyada yaygın bir problem olması, hem genel hem de ağız ve diş sağlığına olan etkilerini araştıran çalışmaların artmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, çocuklarda fazla kilo ve obezitenin ağız sağlığı ve ağız kokusuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran 10-13 yaş aralığındaki 295 çocuk katılmıştır. İlk aşamada, ebeveynlerden hem onlara hem de çocuklarına yönelik soruları içeren anketleri cevaplamaları istenmiştir. Çocukların ağız ve diş sağlığı durumu değerlendirilmiş, boy-kilo-bel çevresi ve ağız kokusu ölçümleri yapılmıştır. Ağız ve diş sağlığı durumu; DMFT/DMFS, dmft/dmfs ve ICDAS II indeksleri, plak indeksi, gingival indeks ve Winkel dil kaplaması indeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Ağız kokusunun ölçümünde sülfür monitorizasyonu yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen veriler Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi ve Mann-Whitney U testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir (p<0,05). Araştırmaya katılan 136 erkek ve 159 kız çocuğun ortalama yaşı 11,63±1,05'tir. Çocukların 111'i (%37,6) fazla kilolu-obez-morbid obez, 184'ü (%62,4) zayıf-normal kiloludur. Zayıf-normal kilolu grup ile fazla kilolu-obez-morbid obez grupları DMFT/DMFS, dmft/dmfs, ICDAS II, plak ve gingival indeksleri açısından karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Zayıf-normal kilolu grup ile fazla kilolu-obez-morbid obez grubu arasında ağız kokusu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Fazla kilolu-obez-morbid obez grubunun %24,3'ünde, zayıf-normal kilolu grubun ise %14,7'sinde ağız kokusu tespit edilmiştir. Çalışmamızda fazla kilolu-obez-morbid obez grubunda zayıf-normal kilolu çocuklara göre daha fazla ağız kokusu görülmüştür. Zayıf-normal kilolu grubunda dil kaplamasının varlığı ile ağız kokusu arasındaki ilişki anlamlı iken, fazla kilolu-obez-morbid obez grubunda bu ilişki anlamlı değildir. Tüm bu bulguların ışığı altında, fazla kilo ve obezitenin çocuklarda dil kaplamasından bağımsız olarak ağız kokusuna neden olabileceği ve diş hekimlerinin bu konuda farkındalıklarının olması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Baş boyun kanserli hastalarda radyoterapinin boyun, omuz fonksiyonları ve ağız açıklığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş: Baş boyun kanseri tedavisi kompleks bir süreçtir. Tedavisinde cerrahi, radyoterapi (RT) ve kemoterapi yöntemleri tek başına veya kombine olarak kullanılabilmektedir. Baş boyun kanserli hastalarda tedaviye bağlı olarak pek çok komplikasyon gelişebilmektedir. Literatürde RT'nin boyun, omuz fonksiyonu ve ağız açıklığı üzerine etkilerinin birlikte ve prospektif olarak değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, baş boyun kanseri nedeniyle RT alan hastalarda boyun, omuz fonksiyonlarını ve ağız açıklığını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 22.06.2020 - 15.06.2021 tarihleri arasında Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalına başvurup, baş boyun kanseri tanısı ile RT alması planlanan, 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar RT öncesi, sonrası ve RT'den 3 ay sonra değerlendirildi. Tüm hastaların demografik ve klinik bilgileri kaydedildi. Aktif, pasif boyun ve omuz eklem hareket açıklığı (EHA), ağız açıklığı ölçümleri yapıldı. Boyun, omuz ve orofasiyal ağrı şiddetini değerlendirmek için Vizüel Analog Skala (VAS) kullanıldı. Algometre ile belirli noktalardan basınç ağrı eşiği (BAE) ölçümü yapıldı. Boyun ve omuz disabilitesi sırasıyla Boyun Disabilite İndeksi ve Omuz Ağrı ve Disabilite İndeksi ile değerlendirildi. Bulgular: Analizler üç değerlendirmeyi de tamamlayan 20 hasta üzerinden yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 54,6±12,5 yıl (aralık, 35-91) idi. RT'den 3 ay sonra, RT sonrasına göre boynun hem aktif (p=0,008) hem de pasif (p=0,03) fleksiyonu istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. RT'den 3 ay sonra, RT öncesine göre sadece sol omuz aktif fleksiyonunun daha az olduğu görüldü (p=0,01). RT öncesine kıyasla, RT sonrası ve 3 ay sonraki kontrolde boyun disabilite (sırasıyla, p=0,009, p=0,02) ve omuz disabilite skorlarının (sırasıyla, p=0,002, p=0,01) ortalama değerleri istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. RT sonrası yapılan ölçümlerde baş boyun bölgesinde BAE değerlerinin azalmaya başladığı ve 3 ay sonra bu farkın istatiksel olarak anlamlı düzeye ulaştığı saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada baş boyun kanserli hastalarda RT'den hemen sonra boyun ve omuz fonksiyonlarında, maksimum yardımlı ve yardımsız ağız açma değerlerinde azalma meydana geldiği ve bu durumun RT'den 3 ay sonra da devam ettiği tespit edilmiştir. Bu olumsuz etkileri azaltmak için yüksek riskli hastalara rehabilitasyonun gecikmeden başlanabilmesi oldukça önemlidir. Dolayısıyla baş boyun kanserli hastalarda boyun, omuz disabilitesi ve trismus gelişiminde rol oynayan risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla daha fazla hastanın dahil edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran hastaların ağız kanseri ile ilgili farkındalığı ve bilgisi
Ağız kanseri vakalarının %50'den fazlasına ileri evrelerde tanı konmaktadır. Tanı konulan evre prognoz açısından çok önemlidir. Bireylerin ağız kanseri hakkındaki farkındalık ve bilgileri, hastalığın önlenmesine ve erken tanıya yardımcı olabilir. Bu çalışmadaki amaç Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran hastalara yapılan anket ile toplumumuzda bir grup bireyin ağız kanserinin belirti ve risk faktörleri ile ilgili bilgi ve farkındalığını değerlendirmek ve ilk yardım, aile planlaması gibi eğitimlere ek olarak çağımızın önemli bir hastalığı olan ağız kanserleri konusunda da eğitimlerin verilmesi gerekliliğine dikkat çekmektir. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi kliniğine başvuran, rastgele seçilmiş 1000 hastadan anket yöntemiyle veriler toplanmıştır. Ağız kanseri farkındalığı %54,2 olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların sırasıyla %75,8'i ve %52,8'i sigara ve alkolü risk faktörü olarak tanımlamışlardır. Katılımcıların %54,7'sinin, %35,3'ünün ve %24,4'ünün sırasıyla iyileşmeyen ağız yaralarının, kırmızı görünümlü lekelerin ve beyaz görünümlü lekelerin ağız kanseri bulgusu olabileceğini bildikleri saptanmıştır. Eğitim düzeyi yüksek olan bireylerin, 40 yaş üzeri katılımcıların, kadınların ve sağlık çalışanlarının ağız kanseri farkındalığının daha yüksek olduğu ve ağız kanserinin belirtileri ve risk faktörleri hakkında genel olarak daha fazla bilgiye sahip oldukları saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların ağız kanseri farkındalığı ve bilgilerinin yeterli düzeyde olmadığı tespit edilmiştir. Halka ağız kanseri konusunda bilgilendirici eğitimlerin verilmesi faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: ağız kanseri, farkındalık, bilgi, yetişkin hastalar, risk faktörleri
Nazal oksijen akımı tedavisi alan yoğun bakım hastalarında seyreltilmiş kekik balının ağız kuruluğuna etkisi: Randomize kontrollü çalışma
daha sonra doldurulacaktır
Kafein alımı ve ağızda çalkalanmasının kadın sporcularda kuvvet ve dikey sıçrama performansına etkisi
Kafein alımı ve ağızda çalkalanmasının fiziksel performans üzerinde etkilerine dair çeşitli sonuçlar literatürde bulunmaktadır. Bunun yanında her iki kafein takviye formunun kombine kullanılıp kuvvet ve dikey sıçrama performansının incelendiği çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca kadın sporcular üzerine yapılan çalışmaların sayısı oldukça azdır. Bu araştırmanın amacı, farklı kafein tüketim sıklıklarına sahip kadın sporcularda 3 mg/kg kafein alımı, 300 mg kafein çalkalanması ve her ikisinin kombine edilmesinin kuvvet ve dikey sıçrama performansı üzerine etkilerinin incelenmesidir. Araştırmaya toplam 35 kadın sporcu katılmıştır. Katılımcılar kafein tüketim sıklıklarına göre 2 gruba ayrılarak toplam 5 test gününe katılım sağlamışlardır: hiçbir alım ve çalkalanma olmayan kontrol denemesi, plasebo alımı ve plasebo çalkalama, kafein alımı ve plasebo çalkalama, plasebo alımı ve kafein çalkalama, kafein alımı ve kafein çalkalama. Katılımcılar kafein alımlarının ardından 60 dakikalık bekleme süresi sonrasında her test denemesi öncesi ağızda 10 saniye kafein çalkalaması yapılmıştır. Test denemeleri 2 el-pençe, 2 sırt-bacak ve 1 dikey sıçrama (eller belde 15 saniye tekrarlı) şeklinde yapılmıştır. Ayrıca test protokolü sonunda katılımcılara algılanan zorluk dereceleri ve solüsyon tahminleri sorulmuştur. Sonuç olarak kafein alımının, çalkalanmasının ve her ikisinin kombine edilmesinin kuvvet performansı ve algılanan zorluk derecesi üzerinde anlamlı etkileri görülmemiş ancak kafein alımının dikey sıçrama performansında zirve güç çıktısını artırdığı; kombine denemesinin ise maksimal sıçrama yüksekliği, zirve güç çıktısı ve yorgunluk indeksini artırdığı ortaya çıkmıştır. Katılımcıların normal hayatlarındaki kafein tüketim sıklıklarının, kafeinin ergojenik etkisini bu çalışma özelinde etkilemediği görülmüştür.
Mekanik ventilasyon desteğindeki hastalarda ağız bakım sıklığının oral mukoz membran bütünlüğüne etkisi
Bu araştırma mekanik ventilatöre bağlı hastalarda en etkili ağız bakım sıklığının oral mukoz membran bütünlüğüne etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü, tek kör, deneysel olarak yapılmıştır. 2021 yılı Haziran-2022 yılı Haziran tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi DahiliyeYoğun Bakım ünitesinde yatan 98 hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Hastalar randomize olarak belirlenerek üç farklı gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki hastalara günde iki kez, ikinci gruptaki hastalara günde üç kez, üçüncü gruptaki hastalara günde dört kez %0.12'lik klorheksidin glukonat ile ağız bakımı uygulanmıştır. Verilerin toplanmasında Hastalara Ait Tanıtıcı Özellikler Formu ve Ağız Değerlendirme Rehberi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 69,62±13,77 olup, hastaların %43,9'u kadın, %56,1'i erkek %83,7 si ilkokul mezunudur. Üç grupta da oral mukozanın ilk gün orta disfonksiyon, dördüncü gün hafif disfonksiyon olduğu tespit edilmiştir. Tüm gruplarda, ağız bakımı yapılan hastaların tüm günler arasındaki ağız değerlendirme ölçeğinden alınan puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.001). Ağız bakımı uygulama sıklığına göre hastaların birinci, ikinci ve üçüncü gün ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken, dördüncü gün tüm gruplar arasındaki ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p:0.032). Araştırma bulgularına göre; günde üç defa ağız bakımı yapılan hastalarda ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamalarının günde dört ve günde iki defa ağız bakımı yapılan hasta gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu, mekanik ventilasyon desteğindeki hastaların oral mukoz membran bütünlüğünün sürdürülmesinde en etkili ağız bakım sıklığının günde üç defa olduğu sonucuna varılmıştır.
Diyabetes mellituslu hastalarda ağız ve diş sağlığının diyabet kontrolü ve yaşam kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 2 Diabetes Mellitus (DM)'lu hastaların ağız diş sağlığı durumunu saptamak ve diyabet hastalığının, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesine (ASYK) etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma, Haziran 2019 – Eylül 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran Tip 2 Diyabet tanılı hastalarla gerçekleştirilmiştir. Çalışma için sosyodemografik-tıbbi öykü anketi, diş taraması için ağız sağlığı değerlendirme aracı (OHAT), Ağız Diş Sağlığı Ölçeği (ADSÖ) ve Ağız Sağlığı Etki Profili–14 (OHIP-14) ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma grubu 305 hastadan oluşmaktadır. Hastalara uygulanan OHAT ölçeğinin puan ortanca değeri 5 (min:0, maks:10), OHIP-14 ölçeğinin ortanca değeri 16(min:0, maks:40) olarak bulunmuştur. Düzenli diş fırçalama alışkanlığı olanların olmayanlara kıyasla daha düşük ölçek puanlarına sahip olduğu görülmüştür (p=0,001). Hastalık süresinde uzama ve tedaviye uyumsuzluğun ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesinde azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %92,8'inde diyabete ek başka hastalıkların olduğu görülmüştür. Diyabete ek kronik hastalığı olan gruplarda, olmayanlara kıyasla ASYK daha düşük bulunmuştur(p=0,006). ADSÖ, OHAT, OHIP-14 ölçekleri ile HbA1c arasında pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Sonuçlar: DM ile ağız ve diş sağlığı arasında çift yönlü bir ilişkili vardır. DM hastaların ağız ve diş sağlığını olumsuz etkilemektedir. Ağız ve diş sağlığı kötü olan hastalarda diyabetin kontrol altına alınması zorlaşmaktadır. Ağız ve diş sağlığında ki bozulma ASYK'de düşmeye sebep olmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabet, Aile hekimliği, Ağız sağlığı, Ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi
Ağız patojenlerine etkili olabilecek bazı uçucu yağların kimyasal bileşimlerinin ve antimikrobiyal aktivitelerinin değerlendirilmesi
Ağız ve dişler mikroorganizma kaynaklı pek çok hastalığın görüldüğü yapıdır. Bu hastalıkların tedavisi genellikle antibiyotik kullanımı ile yapılmaktadır. Artan antibiyotik dirençli mikroorganizmalar nedeniyle yeni doğal kaynaklı etken madde keşfi önem kazanmıştır. Uzun yıllardan beri uçucu yağların antimikrobiyal özellikleri olduğu bilinmekte ve tedavi amaçlı kullanımları önemli bir yer tutmaktadır. Bu tez kapsamında ağız ve diş hastalıklarına karşı kullanılan farmakope kalitesindeki Salvia officinalis L., Pimpinella anisum L., Eucalyptus globulus L., Matricaria recutita L., Achillea millefolium L. uçucu yağlarının kimyasal bileşimleri GK/AİD ve GK/KS yöntemleri ile belirlenmiştir. Ağız patolojisinde önemli rol oynayan bakterilerden Streptococcus mutans, Streptococcus sanguinis, Staphylococcus aureus, Corynebacterium striatum, Candida albicans ve Candida krusei suşlarına karşı uçucu yağların antimikrobiyal aktiviteleri mikrodilüsyon yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca aktivite gösteren uçucu yağlar antibiyotikler ile kombine edilmiş ve checkerboard yöntemi ile sinerjik etkileri test edilmiştir. Sonuç olarak test edilen uçucu yağların ağız patojenlerine karşı 20 ile 0.625 mg/mL arasında minimum inhibisyon konsantrasyon değerleri ile orta kuvvette antimikrobiyal etkili oldukları görülmüş ve antibiyotiklerle kombinasyonlarında M. recutita uçucu yağının tetrasiklin ile kombinasyonunda S. aureus'a karşı sinerjik etki gösterdiği bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Ağız boşluğu hastalıkları, Uçucu yağlar, Antimikrobiyal aktivite, Sinerjik etki
Oral tutulumu olan ve olmayan liken planus hastalarında dental seri yama testi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Liken planus, kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Liken planus etyolojisinde birçok hastalık ve ajanın rolü üzerinde durulmaktadır. Diş tedavi materyalleri etyolojide suçlanan faktörlerden biridir. Bu bakımdan dental restoratif materyallerin liken planus etyolojisinde rolü olup olmadığının belirlenmesi ve oral tutulum izlenmeyen klinik tiplerde dental materyallerin hastalık üzerindeki etkisini saptamak için oral tutulumu olan ve olmayan liken planus hastalarında dental seri yama testi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı ve İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, klinik ve/veya histopatolojik olarak tanı almış, oral tutulumu olan 19, oral tutulumu olmayan 19 toplam 38 liken planus hastası dahil edildi. Tüm hastalara dental seri yama testi uygulandı. Bulgular: 19 oral tutulumu olan liken planus hastasının 14?ünde (%73,7), 19 oral tutulumu olmayan liken planus hastasının 15?inde (%78,9) dental seri yama testi sonucunda en az bir maddeye karşı pozitif reaksiyon saptandı. Oral tutulumu olan ve olmayan grup arasında yama testi pozitifliği yönünden anlamlı bir fark yoktu (p= ). Oral liken planus grubunda, yama testi sonucunda en sık pozitif reaksiyon veren allerjenler; %23,3 ile copper sulfate ve cobalt(II) chloride hexahydrate olarak bulundu. Oral tutulumu olmayan grupta ise en sık pozitif reaksiyon saptanan allerjen %47,3 ile copper sulfate olarak saptandı. Sonuç: Oral tutulumu olan ve olmayan grupta dental seri yama testi pozitiflik oranlarının ve pozitif reaksiyon saptanan allerjenlerin benzer olması OLP dışındaki klinik tiplerde de dental restoratif materyallerin hastalığı tetikleyebileceğini desteklemektedir. Daha önceki çalışmalarda kontakt allerjenlerin daha çok oral tutulumu olan hastalardaki etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu nedenle oral tutulumun olmadığı olgularda dental restoratif materyallerin etyolojide rolü olup olmadığının net olarak ortaya konabilmesi için daha geniş serilerde çalışma yapılması uygun olabilir. Anahtar kelimeler: Liken planus, oral tutulum, dental seri yama testi
Clinical evaluation of the plaque inhibitory effect of aloe vera-containing mouth rinse in a 4-day plaque regrowth model
The unveiling of an alternative chemotherapeutic agent to chlorhexidine formulations with same efficacy and less side effects is necessitated for chemical plaque control and treatment of gingivitis. The aim of this study was to evaluate the clinical efficacy and patient perception of a combination mouth rinse containing aloe vera and chlorine dioxide (ALV+ClO2) as active ingredients compared to 0.2% chlorhexidine gluconate (CHX) and distilled water (DW) in a 4-day plaque regrowth model with a crossover design. Total of 33 systemically and periodontally healthy subjects were included and randomly assigned into one of three treatments that have different sequences with a 10-day washout period. Subjects were asked to refrain from mechanical oral hygiene and only rinse with the allocated mouth rinse twice a day during the 4-day period. Plaque index (PI), gingival index (GI), and gingival crevicular fluid (GCF) volume were evaluated at baseline and the fourth day of each period. Satisfaction questionnaire was performed at the end of each treatment period. Regarding the primary outcome, statistically significant changes in PI scores were detected between the treatments (ALV+ClO2), CHX and DW (p˂0.05) in favor of the CHX mouth rinse. Although VAS score of (ALV+ClO2) was less than CHX in terms of mouth cleanliness, it had better taste perception and subject preference with less negative impact on mouth dryness, sensitivity, burning, numbness and no tooth staining compared to CHX. It was concluded that (ALV+ClO2) rinse has a less plaque-inhibitory effect than that of CHX, but has a better patient perception and preference.
Temporomandibular eklemin internal düzensizliğinde artrosentez ve intra-artiküler hylan G-F 20 enjeksiyonunun ağrı ve ağız açıklığı üzerine etkisinin belirlenmesi
Artrosentez tekniği ile üst eklem boşluğu lokal anestezi altında basitçe yıkanarak fossaya yapışan diskin serbestleştirilmesi, diskin kayması ve böylece normal maksimal ağız açıklığının oluşturulması amaçlanmaktadır. Bu amaçla primer olarak eklem bölgesinde ağrı ve enflamatuar mediatörlerinin bölgeden uzaklaştırılmasının geçici bir etki olabileceği ileri sürülmektedir. Bu amaçla eklemin mikroyapısının rehabilitasyonunda; sinerjik etkiye sahip eklemin ana maddesi olan hyaluronik asitin eksojen olarak ekleme enjekte edilmesi ve böylece mikroyapının restore edilmesinde kalıcı bir role sahip olabileceği savunulmaktadır. Bu çalışma redüksiyonsuz anterior disk deplasmanlı (Rsuz ADD) ve/veya osteoartritli (OA) temporomandibular eklem rahatsızlığı olan hastalarda artrosentez ve yüksek molekül ağırlıklı HA'nın (Hylan G-F 20) ağız açıklığına ve eklem ağrısına etkisini belirlemek amacıyla planlandı. Çalışma yaşları 17 ve 65 arasında ve yaş ortalaması 36.85 ± 15.23 olan konservatif tedaviye cevap vermeyen sınırlı ağız açıklığı, ağrı şikayeti olan 21 hastanın 23 Rsuz ADD'li ekleminde yürütüldü. Ağrı ve fonksiyon bozukluk seviyesi visual analog skala (VAS) ile belirlendi. Tedavi öncesinde hastaların MR görüntüleri elde edildi. Tüm objektif ve subjektif değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 1., 3., 6., 12. aylarda yapıldı. Tedavi öncesi MAA 30.38 ± 4.70 (20 ile 36 mm)'den, post-operatif 32.66 ± 4.66 (23 ile 41 mm)'ye, 1 yıl sonunda 40.0 ± 3.65 (35 ile 45 mm)'ye kadar artış elde edildi. VAS değerleri sırasıyla 6.42 ± 2.46, 4.80 ± 2.71, 0.70 ± 1.05' e azalma kaydedildi. Zaman içerisinde VAS değerinde oluşan fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.01). Tedavi öncesi ile artrosentez ve intra-artiküler Hylan G-F 20 enjeksiyonu sonrasında VAS ortalamalarının birbirinden anlamlı derecede farklı olmadığı bulundu (p>0.05). Takip dönemlerinde VAS değerlerinde önemli bir azalma izlendi (p<0.01). Çalışmaya dahil edilen 21 hastanın 14'ünden MR görüntüleri elde edildi. Kondilde dejeneratif kemik değişiklikleri 3 eklemde izlenmezken, 3 eklemde erozyon, 6 eklemde osteofit ve 2 eklemde skleroz belirlendi. 7 eklemde T2 ağırlıklı MRG'de efüzyon belirlenirken, efüzyon olan eklemlerin 5'inde dejeneratif kemik değişiklikleri izlendi. Çalışmaya dahil olan hastaların hiçbirinde major komplikasyon izlenmedi. Artrosentez ve intra-artiküler Hylan G-F 20 enjeksiyonu sonrasında tüm hastalarda enjeksiyon sonrasında enjeksiyon yapılan eklem tarafında, okluzyonda open-bite olduğu ve işlem sonrasında 1-2 gün süresince kulak önünde dolgunluk ve sıvı hareketi hissi gibi şikayetler izlendi. Ağız açıklığının tedavi sonrasındaki belirgin artışı, lateral ve protrusiv hareketlerdeki artış ile ağrı değerlerindeki azalmanın 3. ayda belirgin olmasının, takip dönemlerinde değişimin yavaş iyileşmeden ve HA'nın mekanik etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünmekteyiz.
Ağız içi tarama ve model tarama yöntemleri ile elde edilen dijital modellerin güvenilirliğinin ve tekrarlanabilirliğinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında amaç, hafif, orta, şiddetli olmak üzere farklı çapraşıklık gruplarında ağız içi tarayıcı kullanılarak ve alçı modellerin model tarama cihazı ile taranması sonucu elde edilen dijital modeller üzerinde yapılan ölçümlerin güvenilirlik ve tekrarlanabilirliklerinin alçı modeller üzerinde yapılan ölçümler altın standart kabul edilerek değerlendirilmesidir. Bu amaçla kliniğimizde tedavi görmekte olan 183 hastaya ait alçı ve iki farklı yöntemle elde edilen dijital modeller oluşturulmuştur. Hastalar her grupta 61 hasta olacak şekilde, alt ve üst çene yer darlığı miktarlarına göre; az çapraşıklık grubu (0-4 mm), orta çapraşıklık grubu (5-9 mm), şiddetli çapraşıklık grubu (10 mm ve üzeri) şeklinde 3 gruba ayrılmışlardır. Elde edilen dijital ve alçı modeller üzerinde kanin, 1. ve 2.premolar, 1.molar dişler arası inter ark mesafeler, alt-üst çene yer darlığı miktarı, anterior ve toplam Bolton oranı ölçülmüş ve ölçüm süreleri kaydedilmiştir. Her gruptan rastgele seçilen 30 hastanın ölçümleri 2 hafta aralıkla tekrarlanmıştır. Alçı modeller üzerinde konvansiyonel yöntemle yapılan ölçümler altın standart kabul edilerek iki farklı yöntemle elde edilen dijital modeller üzerinde yapılan ölçümlerin güvenilirlik ve tekrarlanabilirlikleri değerlendirilmiştir. Her üç çapraşıklık grubunda da tekrarlanan ölçümler sonucunda yöntemlerin tutarlı ve tekrarlanabilir oldukları gözlenmiştir. Doğrusal ölçümler açısından sonuçlar değerlendirildiğinde her iki dijital yöntem arasında istatistiksel anlamlı farklar bulunmuştur. Ağız içi tarama yöntemine kıyasla, model tarama yöntemi ile yapılan ölçümlerde konvansiyonel yönteme daha yakın sonuçlar elde edilmiştir. Ağız içi tarama yöntemi ile yapılan ölçüm değerleri daha yüksek bulunmuştur. Ancak bu farklılıklar klinik olarak göz ardı edilebilcek düzeydedir. Alt ve üst çenedeki çapraşıklık miktarı, anterior ve toplam Bolton oranı açısından değerlendirildiğinde farklı çapraşıklık grupları arasında ve her iki dijital yöntem arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır. Ölçüm süreleri açısından değerlendirildiğinde ise, model tarama ve ağız içi tarama yöntemi arasında istatistiksel anlamlı fark gözlenmiş olup, ağız içi tarama yöntemi ile işlem süresi daha uzun ölçülmüştür. Dijital yöntemler ile yapılan ölçümlerin güvenilir ve tekrarlanabilir olması gelecekte dijital modellerin alçı modellere alternatif olabilecekleri yönünde umut vaad edicidir. Dijital modeller ayrıca, aşınma, kırılma risklerinin olmaması, kolaylıkla saklanabilmeleri ve yedeklenebilmeleri, kayıtların hekimler arasında konsültasyon amaçlı kolaylıkla aktarılabilmeleri gibi pek çok avantajı da beraberinde getirmektedirler. Anahtar Sözcükler: Alçı model, dijital model, model tarayıcı, ağız içi tarayıcı, güvenilirlik, tekrarlanabilirlik.
Kemoterapi alan kolorektal kanserli hastalarda ankaferd hemostat' ın oral mukozitleri önlemedeki etkisi
Ağız bakımında amaç, patolojik oral mikrobiyal floranın etkisini azaltmak ve kanser tedavisine bağlı enfeksiyon, ağrı ve kanamayı önlemektir. Kanser tedavisine bağlı mukozitin önlenmesi ve tedavisinde kullanılmak üzere her geçen gün yeni ajanlar eklenmektedir. Bunlardan biri de Ankaferd Hemostat'tır. Ankaferd Hemostat, doku iyileşmesinde pleiotropik etkilere ve anti-enfektif özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, kolorektal kanser tanısı almış erişkin hastalarda kemoterapiye bağlı oral mukoziti önlemede Ankaferd Hemostat'ın etkililiğini değerlendirmektir. Araştırma, kolorektal kanser tanısı yeni konulan ve kemoterapinin birinci kürünü alacak olan hastalar üzerinde randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Veriler bilgi formu, Performans Skoru, Oral Mukozit Değerlendirme Skalası ile toplanmıştır. Ankaferd Hemostat ve bikarbonat grubunda kemoterapiden sonra 7. ve 15. gün izlemlerinde mukozit semptom bulguları arasında anlamlı farklılık vardır (p<0,05). İkili lojistik regresyon analizinde, 7. gün mukozit oluşumunu etkileyen faktörlerden modelde sadece nötrofil ve TSH yer alırken, sadece TSH değişkeni istatistiksel olarak anlamlıdır. Çalışmada, literatürde yer alan diğer ajanlara göre daha düşük oranda mukozit görüldü. Kolorektal kanser tanısı almış erişkin hastalarda kemoterapiye bağlı oral mukoziti önlemede Ankaferd Hemostatın etkili olduğu belirlendi.
Kütahya Simav ağzı
Bu araştırmada, Simav yöresinde ağız incelemesi yapılmış ve bu yöreyle yazı dilimiz arasındaki ses, şekil farklılıkları ortaya konulmaya çalışılmıştır.Araştırmanın örneklemini Kütahya'nın Simav ilçesine bağlı, demografik yapıya ve merkez ilçeye uzaklıklarına göre seçilmiş toplam 21 köy oluşturmaktadır. Araştırmadaki incelemeler, bu köylerdeki kişilerle görüşme yapılarak video ve ses kaydı alınan 24 metne dayanmaktadır. Bu derlenen metinler çevriyazı sistemi esas alınarak fonetik yazıya aktarılmıştır. Türkçedeki ses ve şekil bilgisi ele alınıp Simav yöresindeki örnekleri gösterilmiş, Türkçenin günümüzde kullanımı ve Simav yöresindeki kullanılan ortaya konulmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Kütahya Simav, dil, ağız, ses, şekil, kelime bilgisi
Kütahya Aslanapa ve yöresi ağzı
Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan geçmişte yaşanan olayları bugüne, bugünkü olayları da yarına aktaran en önemli araçtır. Dil, aynı zamanda kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen bir yapıya sahiptir. Bu gelişim sürecinde dilin şekillenmesinde, toplumların içinde bulunduğu durumlarda etkin rol oynar. Dilin alt birimleri olan lehçe, şive ve ağız da bu süreçle birlikte oluşmaktadır. Bu araştırmada, Aslanapa yöresinde ağız incelemesi yapılmış ve bu yöreyle yazı dilimiz arasındaki ses, şekil farklılıkları ortaya konulmaya çalışılmıştır.Araştırmanın örneklemini Kütahya'nın Aslanapa ilçesine bağlı, nüfus yapısına göre seçilmiş toplam 17 köy oluşturmaktadır. Araştırmadaki incelemeler, bu köylerdeki kişilerle görüşme yapılarak kasete alınan 17 metne dayanmaktadır. Bu derlenen metinler, çevriyazı sistemi esas alınarak fonetik yazıya aktarılmıştır.Çalışmanın giriş kısmında Kütahya ili ve Aslanapa ilçesinin tarihi ve sosyal durumu ele alınmıştır. Birinci bölümde, ses bilgisi üzerinde durulmuştur.İkinci bölümde Türkçedeki şekil bilgisi ele alınıp Aslanapa yöresindeki örnekleri gösterilmiştir.Üçüncü bölümde de, derlenen metinler verilmiştir.Anahtar Kelimeler: Aslanapa, ağız, ses, şekil, kelime bilgisi.
Üzüm çekirdeği ekstresi (vitis vinifera) ve düşük doz lazer tedavisinin (DDLT) ağız içi yara iyileşmesine olan etkilerinin histomorfometrik olarak incelenmesi
Yara iyileşmesi hemostaz, enflamasyon, proliferasyon ve dokunun yeniden şekillenmesi olarak 4 faza ayrılmış kompleks biyolojik bir süreçtir. Yaranın iyileşmesine olumlu etkileri olan pek çok farklı ajanların olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı üzüm çekirdeği ekstresinin (ÜÇE) ve düşük doz lazer tedavisinin (DDLT), ratlarda palatinal mukoza iyileşmesi üzerine etkilerini ve rat serumlarındaki total antioksidan seviyesi (TAS), total oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyelerini araştırmaktır. Ratların palatinal yumuşak dokularına, standart biyopsi punch ile tam kalınlık 4 mm çapında mukozal defekt oluşturularak, ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı (n=18). Gruplar; kontrol (ÜÇE ve DDLT almayan), ÜÇE (300 mg/kg/gün) ile tedavi edilen grup, diyot lazer uygulanan grup, ÜÇE (300 mg/kg/gün) ve diyot lazer ile kombine tedavi edilen grup olarak belirlendi. Diyot lazer uygulanan deney gruplarına (lazer, lazer+ÜÇE) 4 gün boyunca günde bir kez 8 J/cm2 dozunda olmak üzere DDLT uygulandı (810 nm dalga boyunda, devamlı modda, 0.25 W, 9 sn). Bu gruplar daha sonra 4., 7. ve 14. günlerde sakrifiye edilmek üzere 3 alt gruba ayrıldı, ÜÇE ve ÜÇE+DDLT grupları arasında TOS ve OSİ değerlerinde 4. günde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu gözlendi. ÜÇE ve DDLT'nin kombine kullanımının, rat palatinal yumuşak dokularındaki yara iyileşmesini, sadece ÜÇE ya da lazer gruplarına göre hızlandırdıkları, bunu da vaskülarizayon, reepitelizasyon ve kollajen sentezini uyarak yaptıkları sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yara iyileşmesi, Üzüm çekirdeği ekstresi, Düşük doz lazer tedavisi, Oksidatif stres, Diyot lazer
Mukozit oluşturulmuş sıçanlarda farklı dalga boylarındaki lazer uygulamalarının otofajik mekanizmaya olan etkisinin incelenmesi
Günümüzde doku iyileşmesinde, yüksek doz radyasyonun aktif etkisinin olduğu bilinmektedir. Düşük doz radyasyonda ise tedavi gerçekleşmemektedir. Bu konunun aydınlatılmasında, radyasyonun haraplanmış bir doku üzerindeki tedavi başarısı ile apoptotik mekanizmasının kıyaslanması önem arzetmektedir. Bunun için çalışmaya 35 adet yetişkin Wistar Albino türü sıçan dahil edildi. Bütün sıçanlara, ilk gün 100 mg/kg, üçüncü gün 65 mg/kg 5-fluorouracil (5-FU) verildi. Bunun yanında 3. ve 5. gün hayvanların sol yanakları 18'lik gauge iğnesi ile çizildi. Mukozit oluşumu klinik olarak saptandıktan sonra hayvanlar eşit sayıda 5 gruba ayrıldı. 4 gruba, 4 gün boyunca günde bir defa olmak üzere, farklı dalga boylarında lazer uygulaması yapıldı. Kontrol grubuna lazer uygulaması yapılmadı. 4. günün sonunda hayvanların sol yanaklarından ekzisyonel biyopsi ile doku örnekleri alındı. Alınan patolojik ve normal dokulardan, moleküler analiz değerlendirmeleri yapıldı. Bu amaçla, dokularda ileri moleküler analiz ile otofajik mekanizmada rol oynayan genlerin (Atg5, Atg7, Atg10, Beclin1 ve Ulk) ekspresyon analizi yapıldı. Sonuçlar, normalizasyon ve istatistiksel analiz ile değerlendirildi. Sonuç olarak; Nd:YAG lazer uygulamasında Ulk1, Beclin1 ve Atg5 ekspresyonunun artmış olması, 1,064 nm dalga boyundaki lazerin otofajik mekanizmayı çalıştırdığını düşündürmektedir. Fakat Diod lazer uygulamalarında Becn1, Atg10, Atg5 ve Atg7 ekspresyonlarının rakamsal olarak azaldığı tespit edilmiştir. Atg5 geni, hücrede otofagozomların uzamasından sorumlu olan gendir. Becn1 geni ise otofajinin kontrol mekanizmasındaki kontrol genidir. Bu genlerde ekspresyonların azalması, yapılan çalışmada model oluşturmak için kullanılan ilacın (5-FU) etkisine bağlı gelişen bir olay olabileceğini düşündürmektedir. Oral mukozite bağlı olarak, hücredeki homeostazın sağlanması için tedavi genlerinin ekspresyonları artarken, koruma amaçlı genlerin ekspresyonlarında bir azalma olması, daha ayrıntılı çalışmaların planlanmasını işaret etmektedir
Pediatri yoğun bakım ünitelerinde ventilatöre ilişkin pnömoninin (VİP) önlenmesinde ağız bakımının önemi
Araştırmamız çocuk yoğun bakım ünitesinde mekanik ventilatöre bağlı hastalarda gelişebilen ventilatör ilişkili pnömonin önlenmesinde kapsamlı ağız bakımı/ hijyeninin önemini değerlendirmek amacıyla yarı deneysel olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesine Temmuz 2018-Mart 2019 tarihleri arasında en az 48 saat mekanik ventilatöre bağlı olan, 0-18 yaş arası pnömoni öyküsü olmayan 112 çocuk hasta oluşturdu. Araştırmada 33 çocuk hastada VİP gelişti. Araştırmada elde edilen bulguların değerlendirilmesinde SPSS v21 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile değerlendirildi. Normal dağılım varsayımı sağlamadığı görülen değişkenlerin analizi Mann Whitney U testi ile yapıldı. p<0,05 değerleri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. Sonuçlardan elde edilen verilere göre küçük yaş grubu çocuk hastalarda VİP insidansı daha yüksek bulundu. VİP gelişimi en çok akciğer hastalığı ile başvuran hastalarda görüldü (%32,9). PRISM skoru, enteral beslenmeye başlama zamanı, mortalite, başvuruda enfeksiyon varlığı açısından VİP gelişen ve VİP gelişmeyen hastalarda benzer görüldü. Antibiyotik kullanımının VİP gelişen ve VİP gelişmeyen hastalarda benzer oranda olduğu görüldü. En çok kullanılan antibiyotiğin seftriakson olduğu saptandı. VİP gelişen hastalarda yoğun bakımda yatış süresi, hastanede kalış süresi ve ventilatörde kalış süresinin VİP gelişmeyen gruba göre daha yüksek olduğu saptandı. VİP gelişen hastalarda oral mukoza değerlendirme puanının yüksek olduğu görüldü. VİP gelişen hastalarda en yüksek oranda görülen mikroorganizma Klebsiella pneumoniae'dır. VİP insidansı 2018 yılı ocak-şubat-mart aylarında 6,3/1000 ventilatör gününden 2019 yılı Ocak-Şubat-Mart aylarında 0/1000 ventilatör gününe düştüğü saptandı. Hemşirelere ağız bakım uygulamaları hakkında eğitim verilmesi, ağız bakım protokolünün oluşturulması ile hastaya verilen bakım kalitesini arttırmıştır.Etkin ve kapsamlı ağız bakımı vermek VİP gelişme riskini yüksek oranda önlemektedir. Anahtar kelimeler: mekanik ventilatör, ventilatör ilişkili pnömoni, ağız bakımı, VİP insidansı.
Kronik periodontitisli hastalara tüm ağiz dezenfeksiyonu sonrasi probiyotik uygulamasi: Klinik ve mikrobiyolojik analiz
Bu çalışmanın amacı oral olarak uygulanan Lactobacillus reuteri DSM17938 ve Lactobacillus reuteri ATCC PTA5289 içeren probiyotik tabletlerin kronik periodontitisli hastaların periodontal sağlıkları üzerine etkilerini araştırmaktır.Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 60 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Hastalar rastgele dört gruba ayrıldı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümleri (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, plak indeks, gingival indeks, sondalamada kanama, mobilite ve furkasyon) alınmasından sonra hastaların tedavileri başlatıldı. Başlangıç periodontal tedavi tüm ağız dezenfeksiyonu ve yarım çeneler şeklinde iki farklı tedavi yaklaşımına göre yapıldı. Hastalar yarım çeneler şeklinde (15 hasta-1. Grup) ve tüm ağız dezenfeksiyonu yapılan hastalar olarak ayrıldı. Tüm ağız dezenfeksiyonu yapılan hastalar da on iki hafta plasebo tablet (15 hasta- 2. Grup), altı hafta probiyotik-altı hafta plasebo tablet (15 hasta- 3. Grup) ve oniki hafta probiyotik tablet (15 hasta- 4. Grup) kullanımlarına göre üçe ayrıldı. Üç haftalık periyotlarda hastalardan klinik ölçümler alındı. 12 haftalık çalışma periodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bu çalışmanın sonucunda, tüm tedavi gruplarında periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatiksel fark olmadığı tepit edilmiştir.Anahtar Sözcükler: Probiyotik Bakteriler, Tüm Ağzın Dezenfeksiyonu, Periodontal Tedavi
Çocuklarda ventilasyon-entübasyon zorluk derecesini belirlemede, Mallampati ve Cormeck-Lehane, diş yapısı ve antropometrik ölçümlerin değerlendirilmesi
Genel anestezi altında opere olacak hastalarda preoperatif havayolu değerlendirmesi, anestezinin temel kurallarından biridir. Zor havayolu; anestezisti ciddi sıkıntılara sokabilmekle beraber hasta açısından da hipoksik hasar ve hatta ölüme varan riskler barındırır. Özellikle pediatrik hasta grubunda hipoksiye düşük tolerans ve hızlı klinik kötüleşme, etkin bir preoperatif hava yolu değerlendirilmesinin önemini arttırmaktadır. Çalışmamız etik kurul izni ve hasta ebeveynlerinin onamları alındıktan sonra, GAÜN Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD.'da elektif ameliyat olacak 7-15 yaş arası çocuklarda yapıldı. Genel anestezi altında endotrakeal entübasyon gerektiren ASA Ι-ΙΙ toplam 200 olgu çalışmaya dahil edildi ve Grup 1 (7-9 yaĢ n:69), Grup 2 (10-12 yaĢ n:65), Grup 3 (13-15 yaş n:66) olarak ayrıldı. Demografik veri olarak; yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksleri kaydedildi. Çalışmamızda çocuk ve adölesanlarda preoperatif havayolu değerlendirilmesinde; Modifiye Mallampati sınıflaması (MMC), mandibula protrüzyonu (MP), tiromental mesafe (TMM), sternomental mesafe (SMM), atlantooksipital eklem hareketliliği (AEH 1- AEH 2) testleri uygulandı ve diş anomalileri (eksik diş sayısı, çürük diş sayısı, fırlak diş ve uzun üst kesici dişlerin varlığı) gözlenerek kaydedildi. Bütün bulgular Cormeck-Lehane laringoskopik derecelendirilmesi ile karşılaştırılarak güvenilirlik araştırıldı. Havayolu değerlendirilmesi tamamlandıktan sonra hastalara standart monitorizasyon yapıldı. Uygun çaplı bir kanül ile damar yolu açılarak 0,5-1 mcg/kg dozunda fentanyl, 2 mg/kg propofol iv bolus uygulandı. Hastanın yüze uygun bir maskeyle ventile edilebildiği görüldükten sonra kas gevşemesi için 0,5 mg/kg rokuronyum i.v olarak uygulandı. Roküronyum uygulamasından 2-3 dk sonra direkt laringoskopi işlemine geçildi. Bunun için Macintosh 2, 3 veya 4 nolu laringoskop bleydleri kullanıldı. Larinksin görünümü Cormack-Lehane'in tanımlamasına göre derecelendirilerek zor havayolu öngörü testleri ile karşılaştırması yapıldı. Çalışmamızda 8 zor entübasyon olgusu tespit edildi ancak başarısız entübasyona rastlanmadı. Gruplar arasında tiromental mesafe, sternomental mesafe, ve eksik diş sayısı bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup diğer bulgular benzerdi. Testlerin cormeck-lehane ile korelasyon analizi sonucunda duyarlılığı ve PKD en yüksek test MMC (%100, %47), özgüllüğü en yüksek test MP (%94,5) olarak bulundu. TMM ve SMM ile ilgili olarak erişkinlerde zor entübasyon öngörüsünde kullanılan 'TMM ≤6 cm- SMM ≤12cm' kriterlerinin 7-9 yaş arasında geçerli olmadığı, yaĢ ve boy ile doğru orantılı olarak değişeceği öngörüldü. TMM ve SMM ölçümlerinde 10 yaş ve üstü çocuklar için erişkin referans değerler uygunken, 7-9 yaş arası çocuklarda TMM için ≤5 cm, SMM için ≤10 cm referans değerlerin daha yararlı bilgiler sağlayacağı öngörüldü.Pediatrik hasta grubunda uygun teknik ve referans değerlerle, bu testlerin daha yol gösterici olabileceği kanısındayız.
Çukurova Bölgesinde yaşayan pediatrik hemofili ve von willebrand hastalarında ağız sağlığının yaşam kalitesi üzerindeki etkileri
Bu çalışmada 8-14 yaş grubundaki hemofili hastalarının ağız sağlığında yaşam kalitesini sağlıklı çocuklarla karşılaştırarak araştırılması hedeflendi. Ağız sağlığında yaşam kalitesini ölçebilmek için orjinali dili İngilizce olan POQL anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapıldı. 8-14 yaş aralığındaki 149 çocuktan toplanan veriler kullanılarak POQL Türkçe versiyonun geçerliliği ve güvenilirliği yapıldı. Çalışmanın ikinci bölümünde ise aynı yaş grubundaki 44 hemofili hastasının tamamladığı anketlerle sağlıklı çocukların verileri karşılaştırıldı. Her iki gruptaki çocuklar ve anne babalar içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, genel ve ağız sağlığı soruları, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili alışkanlıklar, diş hekimi ziyaret durumu ve POQL anketinin olduğu bir formu doldurdular. Anketlere ilaveten bütün çocuklara diş hekimleri tarafından ağız ve dişleri kapsayan bir muayene yapıldı. Eğitim seviyesi, genel sağlık, diş hekimine ziyaret ve diş fırçalama sıklığı hemofili grubuyla karşılaştırıldığında sağlıklı grupta daha iyiydi. İstatistiksel farklılık total DMFT, süt dişi dmft, total çürüklü diş, total dolgulu diş ve çürüklü süt dişi sayısında ortaya çıktı. Hemofili grubu bu parametrelerde daha kötü sonuçlarla karşımıza çıkmış olsa da; kötü ağız sağlığının kötü yaşam kalitesi göstergesi olacağı yönündeki hipotezin tersine POQL skorları açısından sağlıklı grupla benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır.