Elastografi
Bu konu başlığı altında 76 tez
İkinci trimesterde sağlıklı ve kromozomal anomalili gebeliklerde fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, barsak, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-MOD histogram ve shear wave elastogram yöntemleri ile ı̇ncelenmesi
B-mod ultrasonografi Down Sendromu gibi fetal kromozom anomalilerin taramasında kullanılmaktadır. B-mod ultrasonografi taramasında hiperekojen barsak, geniş renal pelvis, nazal kemik hipoplazisi ve ense kalınlığında artış gibi yumuşak belirteçlerin varlığından yararlanılmaktadır. B-mod histogram, ilgilenilen dokunun B-mod ultrasonografisindeki siyah ve beyaz renk kodlarının ortalama değeri ve standart sapmasını hesaplamaktadır. Shear wave elastografi dokuların elastik özelliklerini ölçmede kullanılan yeni bir ultrasonografi yöntemidir. Bu çalışma, kromozomal anomalili ve sağlıklı gebeliklerde; fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-mod ultrasonografi histogramı ve shear wave elastografi yöntemleri ile incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmada yer alan gönüllüler, öploid (n=35) ve anöploid (n=14) fetüsü olan 19-23 gebelik haftalarında, tekil gebelerden oluşmaktadır. Fetal barsak, böbrek, karaciğer, nazal kemik, ense katlantısı, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının hem B-mod ultrasonografi hem de shear wave elastografi görüntüleri alınmıştır. Görüntüler araştırmacı tarafından yazılan ve kalibre edilen veri analizi dosyasında, histogramları çıkarılarak ve shear wave hızları hesaplanarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS Programı ile yapılmıştır. Normal dağılan değişkenler Student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler Mann Whitney-U testi kullanılarak analiz edilmiştir. Fetal nazal kemiğin shear wave hız ortalaması ile standart sapması anöploid fetüslerde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diğer dokuların shear wave hızı ile B-mod ultrasonografi histogramı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, anöploid fetüslerin nazal kemiklerinin öploid fetüslerden daha elastik olduğu bulunmuştur.
Alt extremite derin venöz trombozlarda medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının elastografi değeri ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda alt ekstremite, akut ve subakut evrede tespit edilen ve akım izlenmeyen derin venöz trombozlarda standart medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının trombüsün elastografi değeri ile korelasyonunu amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmaya aralık 2017 ve şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji Ana Bilim Dalına başvuran Renkli Doppler US (RDUS) değerlendirmesinde alt ekstremitede akut ve subakut evrede (< 1 ay), akımın izlenmediği derin ven trombozu tanısı konmuş hastalar dahil edildi. Kronik DVT'si olan hastalar, akut ve subakut evrede olupta akımın izlendiği hastalar, medikal tedavinin verilemeyeceği aktif kanaması olan(gastrik/duedonal ülser,serebrovasküler kanama),son bir yıl içerisinde geçirilmiş hemorajik stroke öyküsü olan, gebe hastalar, kanama-pıhtılaşma profili bozukluğu olan ve hemofili hastalıkları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya 75 sayıda hasta dahil edildi. İncelemelerde hastalara öncelikle alt ekstremite RDUS incelemesi yapıldı. RDUS incelemesinde, her iki ana iliak venden ayak seviyesine kadar alt ekstremite derin venöz sistemi DVT açısından değerlendirilerek, trombüs varlığı, varsa trombüs evresi ve anatomik lokalizasyonu raporlandı. Daha sonra alt ekstremitede derin venöz sistemde saptanan trombüsten, trombüsün en belirgin olduğu damardan ve en iyi izlendiği lokalizasyondan ARFI elastografi tekniği ile ölçümler yapıldı. Daha sonra hastalara standart medikal tedavi başlandı. Hastalara 1. ve 3. ay kontrollerde, tedavi öncesi tromboz saptanan segmentlerin uygulanan tedavilere yanıtlarının değerlendirilmesi için RDUS inceleme yapıldı. Rekanalizasyonun değerlendirilmesinde tromboze vendeki açıklık oranı tromboze ve kısmi-tam açık olacak şekilde iki grup olarak belirlendi. Bulgular: 1.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.49 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.21 m/sn ve standart sapma 0.54 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.24 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.001) . 1.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %72.2 (%60-84) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 1.85 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %71.4, spesifisitesi: %72.7'dir. 3.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.46 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.52 m/sn ve standart sapma 0.48 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.74 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001) . 3.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %88 (%81-95) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 2.23 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %80, spesifisitesi: %80'dir. Sonuç: ARFI elastografi tekniğini kullanarak yaptığımız çalışmada elastografi değeri yüksek olan yani daha sert izlenen trombüslerin medikal tedaviye yanıtının daha az olduğunu tespit ettik. Çünkü trombüsün normal fizyolojik süreci sebebiyle trombüs içerisinde zamanla kollojen liflerinin artmasına bağlı daha dayanıklı hale geldiğinden medikal tedavi ile çözülme ihtimali azalmaktadır. Böylece tanı anında elastografi değerleri yüksek olan trombüslerin medikal tedaviye yanıtının az olacağı ön görülebilir. Ayrıca elastografi değerleri yüksek olan trombüslerde medikal tedavi ile açılma oranı az olacağından alternatif tedavi yöntemleride düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Derin ven trombüsü, ARFI elastografi, ultrason , medikal tedavi
Derinlik sıçraması sırasında gerilme kısalma döngüsünü etkileyen faktörlerin incelenmesi
Gerilme kısalma döngüsü, derinlik sıçraması testi sırasında elde edilen yerde kalış süresi eşik değerine göre; hızlı (<250ms) ve yavaş (>250 ms) gerilme kısalma döngüsü olmak üzere, ikiye ayrılarak incelenmektedir. Ancak literatürde, yerde kalış süresi üzerinden yapılan bu sınıflamada, 250 ms olarak ifade edilen bu norm değerinin nasıl elde edildiği ve bu norm değerini hangi değişkenlerin nasıl etkilediği ile ilgili sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yerde kalış süresinin; (1) kuvvet, zaman, güç ve kuvvet-zaman etkileşimi değişkenleri ile kas-tendon mekanik özellikleri değişkenlerinden hangileri ile etkileşimde olduğunu belirlemek ve (2) elde edilen bulgulardan yola çıkarak, 250ms'den farklı yerde kalış süresi eşik değerleri elde edilip edilemeyeceğini araştırmaktır. Kuvvet, zaman, güç ve kuvvet-zaman etkileşimi olan değişkenler optimal düşüş yüksekliğinden gerçekleştirilen derinlik sıçraması (KİSTLER 9260AA6 model, İsviçre) sırasında elde edilmiştir. Yerde kalış süresini etkilediği düşünülen kas-tendon mekanik özelliklerine ilişkin değişkenler ise elastografi (Siemens Acuson S3000) yöntemi ile değerlendirilmiştir. Antrenmanlılığın çalışma sonuçlarını etkilememesi için, çalışmaya, en az 1 yıldır antrenmansız ve/veya haftada en fazla 6 saat egzersiz yapan 46 erkek (yaş: 22,02±1,41 yıl; boy: 179,93±7,04 cm; v. ağırlığı: 76,39±1,11 kg), gönüllü olarak katılmıştır. Değişkenler ile yerde kalış süresi değerleri arasındaki ilişki düzeylerine Pearson (r) ve Spearman korelasyon testi (rho) ile bakılmıştır. Yerde kalış süresi ile etkileşimde olduğu düşünülen değişkenler kullanılarak belirlenen sınıflandırma için, regresyon ağacı yöntemi ile analiz yapılmış ve en düşük RMSEA değerinin olduğu yerde kalış süresi eşik değerleri gruplandırmalar için baz alınmıştır. Araştırma grubu belirlenen eşik değerlerine göre yeniden gruplandırılmıştır. Değişkenler ile gruplar arası farklarının değerlendirmesinde tek yönlü ANOVA, Welch ANOVA, ve Kruskal-Wallis testi uygulanmıştır. Bu çalışmada güven aralığı %95 kabul edilmiştir. Çalışma bulgularına göre, yerde kalış süresi ile kuvvet, zaman, güç ve kuvvet-zaman etkileşimi olan değişkenler ve kas-tendon mekanik özellikleri değişkenleri arasında anlamlı korelasyon düzeyleri bulunmuştur (p<0.05). RStudio ile sınıflandırma ve regresyon ağacı yöntemine göre yapılan analiz sonucunda en düşük RMSEA değerine sahip, Reaktif kuvvet indeksi değeri dikkate alınmış ve analiz sonucunda karşılık gelen yerde kalış süresini eşik değeri belirlenmiştir (YKS<188 ms, 188≤YKS<222 ve YKS≥222 ms). Gruplar arası karşılaştırmalara göre, kuvvet, zaman, güç değişkenleri ile Aşil Tendonu uzunluğunun en az iki grupta farklı olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, 250 ms'nin tek başına bir eşik olarak kullanılması yerine birden fazla eşik değer ile incelenebilir olduğu ortaya çıkmıştır. Farklı popülasyonlarda uygun eşik değerlerin belirlenerek incelenmesi önerilmektedir.
Karaciğerin fokal lezyonlarının multiparametrik MRG ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı karaciğerin fokal lezyonlarının malign benign ayrımında manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yönteminin etkinliğini araştırmaktır. 01 Ocak 2018- 21 Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalında karaciğer MRG yapılan ve karaciğerde fokal lezyon saptanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonlar benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya 20 benign ve 50 malign lezyon olmak üzere toplam 70 solid lezyon dahil edildi. Kontrast öncesi ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 1474,90 ± 465,39 msn, malign lezyonlarda 1284,30 ± 351,95 msn, kontrast sonrası ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 629,57 ± 230,92 msn, malign lezyonlarda 750,20 ± 264,95 msn ölçülmüş olup benign ve malign lezyon grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p= 0,110 ve 0,135). Kontrast geliştirme oranı (CER), T1 relaksayon zamanı düşüşü (T1D) ve T1 relaksasyon zamanı düşüşü yüzdesi (T1D%) benign lezyonda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 2,71 ± 0,86 ve 1,79 ± 0,52, p= 0,002, 964,00 ± 379,58 ve 521,93 ± 290,60, p< 0,001, 59,37 ± 13,32 ve 39,79 ± 15,69, p<0,001). Ortalama T2 relaksasyon zamanı da benign lezyonlarda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (82,50±23,29 msn ve 65,02 ± 15,38 msn, p= 0,005). MRE görüntülemede ortalama sertlik değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (5,43±1,55 kPa ve 3,62±1,16 kPa, p= 0,004). Difüzyon ağırlıklı görüntülemede ADC haritalama değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılıştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek izlendi (1688,17 ± 270,04 ve 1177,94 ± 443,25, p= 0,001). ROC analizinde malign lezyonları benign olanlardan ayırmada CER için 1,99 eşik değeri (AUC: 0,852, sensivite %78,6 ve spesifite %78,3), T1D değeri için 749,5 msn eşik değeri (AUC 0,817, %71,4 sensivite ve %78 spesifite), T1D% değeri için %49,71 eşik değeri (AUC 0,831, %78,6 sensivite ve %73,2 spesifite) saptanmıştır. Ayrıca ortalama T2 relaksasyon zamanı değeri için 74 msn eşik değeri (AUC 0,705, %65 sensivite ve %76,6 spesifite), ortalama sertlik değeri için 3,74 kPa eşik değeri (AUC 0,848, %85 sensivite ve %75 spesifite) ve ADC haritalama değeri için 1,45 eşik değeri (AUC 0,854, % 75 sensivite ve % 74,3 spesifite) saptanmıştır. T1- T2 haritalama ve MRE görüntüleme yöntemleri karaciğerin solid fokal lezyonlarının malign benign ayrımında non-invaziv alternatif araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğerin fokal lezyonları, malign
Kistik fibrozisli çocuk hastalarda karaciğer tutulumunun MR elastografi ile non-invazif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prospektif olarak, kistik fibrozis (KF) tanısı olan çocuk hastalarda, karaciğer tutulumunun manyetik rezonans (MR) elastografi ile değerlendirilmesi ve klinik-laboratuvar bulguları ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra (G0 20/567), 01 Haziran 2020- 01 Mart 2022 tarihleri arasında KF tanılı 51 çocuk hasta ve bilinen bir hastalığı olmayan 24 gönüllü çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. MRG çekimleri 1.5 Tesla MRG cihazında (Magnetom Aera, Siemens, Erlangen, Almanya) gerçekleştirildi. MR elastografi görüntüleri Syngo.via yazılımı ile işlenerek kilopaskal (kPa) cinsinden sayısal değerler elde edildi. Yağ miktarını belirlemek için kimyasal şift farkına dayanan MR spektroskopi tekniği kullanıldı [STEAM (30×30×30 mm voxel hacmi, TR=3000 ms TE=12/24/36/48/72 ms)]. Karaciğer parankim sertliği değerlendirme aralıkları sırasıyla; <2,5 kPa: normal; 2,5-3 kPa: normal-kronik inflamasyon; 3-3,5 kPa: evre 1-2 fibrozis; 3,5-4 kPa: evre 2-3 fibrozis; 4-5 kPa: evre 4 fibrozis olarak yapıldı. MR spektroskopide>%5: hepatosteatoz olarak değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki semptomları, ter testi sonuçları, genetik mutasyon sonuçları, son hepatobiliyer ultrasonografi bulguları, laboratuvar parametrelerinden; trombosit değeri, AST, ALT, GGT, ALP, total protein, albümin, total/indirekt bilirubin değerleri incelendi. Bu değerler ile MR elastografinin ilişkisi istatistiksel olarak çalışıldı. Normal dağılım gösteren değişkenler için bağımsız örneklem T-testi ve normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann Whitney-U testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p değeri <0,05 olanlar anlamlı kabul edildi. iii Bulgular: KF'li hastaların (32 E, 19 K) yaşı 4-17 yaş arasında olup ortalama yaş 12'dir. Kontrol grubunun (15 E, 9 K) yaşı 6.5-16 yaş arasında olup ortalama yaş 11'dir. Hasta grubunun karaciğer MR elastografi değerleri (medyan:2.4 kPa, 1.73-5.86 kPa, min-maks), kontrol grubu (medyan: 2.1 kPa, 1.7-2.9 kPa min-maks) değerlerinden yüksek bulundu (P=0.003). Hastaların GGT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup MR elastografi değerleri de istatiksel olarak GGT ile pozitif korelasyon göstermektedir (P=0.003). KF'li hasta grubu (medyan: %4.4) ile kontrol grubu (medyan: %3.15) arasında yağlanma oranlarında anlamlı farklılık saptandı (P=0.032). KF'li hasta grubu içerisinde kronik karaciğer hastalığı olanlar ile olmayanların, MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (P=0.007). Hasta grubu içerisinde (karaciğer fonksiyonunu gösteren) trombosit değeri <180.000 μl olanlar ile > 180.000 μl olanların MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık bulundu (P<0,001). Sonuç: KF hastalarında karaciğer tutulumunun, karaciğer MR elastografi yöntemi ile erken dönemde non-invazif olarak değerlendirilmesi bu hastaların tanı ve takiplerinde ümit vaat edicidir.
Oxaliplatin bazlı kemoterapi tedavisi sonrası gelişmiş sinüzoidal obstrüksiyon sendromu bulgularının multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, oxaliplatin bazlı kemoterapi tedavisi sonrası hepatik sinüzoidal obstrüksiyon sendromu (SOS) gelişen hastaların manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yöntemi kullanarak, karaciğer dokusundaki sertlik dereceleri ve T1-T2 relaksasyon sürelerindeki değişimleri değerlendirmek, ayrıca hepatobiliyer faz ve kontrast öncesi karaciğer MRG görüntülerini kullanarak parankim fonksiyon bozukluğunun derecesini kantitatif olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2018- 01 Şubat 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalı MRG Ünitesinde karaciğer MRG ve MRE yapılan ve bir GİS kanseri nedeniyle oksaliplatin alan hastalar incelendi. SOS varlığı saptanan hastalarla, oksaliplatin alıp SOS bulguları olmayan kontrol grubu olgular retrospektif olarak değerlendirildi. 18 hastada SOS varlığı MRG ile saptandı. 8 hastada ise SOS bulgusu saptanmadı. Ayrıca bu tarih aralığında bilinen herhangi bir hastalığı olmayan ve tamamen normal MRG ve MRE bulgularına sahip 16 olgu mevcuttu. Toplam 42 olgu (K/E 19/23) çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, görüntüleme bulguları ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Bu hastaların MRE ile birlikte elde olunmuş karaciğer doku haritalama (T1 ve T2 mapping) görüntüleri ve hepatospesifik kontrast ajanla yapılan karaciğer MRG tetkikleri değerlendirildi. Hepatobiliyer faz ve prekontrast T1 ağırlıklı görüntüler kullanılarak karaciğer fonksiyonu hakkında bilgi veren parankim sinyal intensite değişiklikleri hesaplandı. SOS grubu içerisinde hepatobiliyer fazdaki retiküler hipointensitelerin miktarına ve lob baskınlığına göre hastalar sınıflandırıldı. Retiküler hipointensiteler karaciğer parankiminin %20'den azında mevcut ise hafif, %20-%50 arasında ise orta, %50'den fazla ise ileri kategorisine alındı. Laboratuvar ve görüntüleme bulguları hastalık şiddetine göre karşılaştırıldı. Bulgular: SOS hasta grubunda ortalama karaciğer sertlik değeri 3,14 ± 0,44 kPa, kontrol grubunda 2,6 ± 0,67 kPa olarak ölçüldü (P=0,036). Ayrıca sağ lob ortalama sertlik değerleri de SOS grubunda 3,32 ± 0,54 kPa, kontrol grubunda 2,7 ± 0,7 kPa olarak ölçüldü (P=0,023). Sol lob sertliği açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Ortalama düzeltilmiş T1 relaksasyon zamanı SOS grubunda 1181.8 ± 151,4 msn, kontrol grubunda 1024,4 ± 156,5 msn olarak ölçüldü (P=0,032). Ortalama T2 relaksasyon zamanı SOS grubunda 50,29 ± 3,6 msn, kontrol grubunda 44 ± 3,9 msn idi (P=0,001). Sağ ve sol lob sinyal intensite oranları SOS grubunda sırasıyla 2,66 ± 0,64 ve 2,84 ± 0,51 iken kontrol grubunda 3,43 ± 0,7 ve 3,4 ± 0,7 olarak hesaplandı (P=0,012 P=0,037). Oksaliplatin tedavisi alan ancak SOS bulgusu olmayan hastalar ile normal olguların karşılaştırılmasında; karaciğer her iki lobunda ve tüm karaciğerde ortalama parankim sertlik değerleri, oksaliplatin alan grupta normal olgulara göre daha yüksek bulundu (P<0,05). Ancak T1-T2 relaksasyon süresi ve parankim sinyal intensitesi açısından bu iki grup arasında fark saptanmadı. Hepatobiliyer fazda SOS şiddetine göre sınıflandırılan hastalardan 3'ü hafif olarak derecelendirildi, 10'u orta, 5'i ileri kategorisine alındı. SOS dağılımına göre sağ lob baskın olan 9 hasta, sol lob baskın olan 2 hasta, sağ-sol lob baskınlığı eşit olan 7 hasta olduğu saptandı. SOS hasta grubu içerisinde hafif SOS bulgularına sahip olan hastalarda parankim sertliği ortalama 2,8 ± 0,22 kPa iken, orta ve ileri SOS bulgularına sahip olanlarda sırasıyla 3 ± 0,33 kPa ve 3,65 ± 0,28 kPa olarak ölçüldü (P=0,002). T1 ve T2 relaksasyon süreleri de SOS şiddeti arttıkça uzamasına karşın istatistiksel anlamlı değere ulaşmadı. Sonuç: Hepatik SOS olan hastalarda; MRE ile saptanan karaciğer parankim sertliğinde artış mevcut olup, sertlik değerleri SOS şiddeti ile iyi bir korelasyon göstermektedir. Doku haritalama yöntemi ile elde edilen T1 ve T2 relaksasyon süreleri, SOS tanısında faydalı olmakla birlikte SOS şiddetini belirlemede yetersiz bulunmuştur. Oksaliplatin alan hastalarda SOS bulguları gelişmese dahi karaciğer sertliği artış göstermektedir. Ancak bu artış SOS gelişen hastalardaki kadar olmamaktadır. Parankim sinyal intensite oranları bu hasta grubunda karaciğer fonksiyon bozukluğu hakkında kantitatif olarak fikir vermektedir. Özellikle kontrast verilemeyen hastalarda MRE, SOS tanısında ve SOS şiddetini belirlemede etkin olup bu hastaların takibinde faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Sinüzoidal obstrüksiyon sendromu, MR elastografi, T1-T2 haritalama.
Posterior omuz gerginliği olan voleybolcularda germe programının omuz performansına etkisi
Bu çalışma, posterior omuz gerginliği olan voleybol oyuncularına uygulanan 6 haftalık germe programının posterior omuz kaslarının viskoelastik özelliklerine, omuz fonksiyonel performansına ve eklem hareket açıklığına olan etkisini araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmaya posterior omuz gerginliği bulunan profesyonel ligde oynayan yaşları 18-30 arasında olan 34 erkek voleybol oyuncusu dahil edildi. Sporcular rastgele bir şekilde germe (yaş:22,2±2 yıl; Vücut Kütle İndeksi (VKİ):22,1±0,9 kg/m2) ve kontrol (yaş:20,9±1,8 yıl; VKİ:22,1±1,4 kg/m2) gruplarına ayrıldı. Germe grubundaki sporcular 6 hafta boyunca sleeper stretch ve cross body stretch egzersizlerinin kombinasyonundan oluşan germe programlarını uygularken, kontrol grubuna herhangi bir müdahalede bulunulmadı. İlk değerlendirme ve 6 hafta sonra yapılan değerlendirmede omuz internal ve eksternal rotasyon eklem hareket açıklığı, smaç hızı, oturarak tek kol top fırlatma testi ile mesafe, 60°/sn ve 300°/sn açısal hızlarda omuz internal ve eksternal rotator konsantrik kas kuvveti izokinetik ölçümü ve shear wave elastografi ile infraspinatus – posterior deltoid kaslarının doku sertliği değerlendirildi. İstatiksel analizlerde 2x2 Factorial ANOVA yöntemi kullanıldı. İstatistiksel eşik değer p<0,05 olarak kabul edildi. Altı hafta sonunda germe programının omuz internal rotasyon eklem hareket açıklığı (p<0,01), smaç hızı (p=0,03) ve oturarak tek kol top fırlatma mesafesini (p<0,01) artırmada etkili olduğu bulundu. Germe programı 60°/sn ve 300°/sn açısal hızlarda ölçülen omuz internal ve eksternal rotator konsantrik kas kuvveti ve doku sertliği üzerinde etkili bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak, sleeper stretch ve cross body stretch germe egzersizlerinin kombinasyonu ile oluşturulan posterior omuz germe programının en az 6 haftalık uygulanmasının internal rotasyon eklem hareket açıklığını ve özellikle patlayıcı kuvveti geliştirmede etkili olduğu gösterildi.
Sistemik hiperlipideminin tendon üzerine etkisinin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Son yıllarda yapılan çalışmalar, artmış adiposite ve hiperlipideminin tendon patolojisine neden olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, sistemik hiperlipideminin patellar tendon sertliği üzerine etkisinin shear wave elastografi (SWE) ile değerlendirilmesidir. Çalışmaya 51 katılımcı (19 kadın, 32 erkek) dahil edildi. Katılımcıların cinsiyet, yaş, kan grubu, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut kompozisyon analizi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi skorlarını içeren demografik verileri ile kan lipid değerleri kaydedildi. Katılımcılar kanlarındaki düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) değerlerine göre çalışma grubu (hiperlipidemisi olanlar, n=24) ve kontrol grubu (hiperlipidemisi olmayanlar, n=27) olarak ikiye ayrıldı. Katılımcıların patellar tendon ve rektus femoris kas kalınlıkları B-mod sonografi, patellar tendon ve rektus femoris kas shear wave hızları (SWH) ise SWE ile ölçüldü. Kontrol grubuna kıyasla hiperlipidemisi olan kişiler daha yaşlı (sırası ile 27.9 ± 7.6 ve 35.2 ± 10.9, p=0.006) bulunurken; diğer demografik özellikler, patellar tendon ve rektus femoris kas kalınlıkları ile rektus femoris SWH açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Patellar tendon SWH kontrol grubunda 5.02 ± 0.78 m/sn, hiperlipidemi grubunda 5.98 ± 1.19 m/sn, olup, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.001). Patellar tendon SWH, normal kilolu kişilere göre aşırı kilolu-obez kişilerde daha yüksek bulundu (sırası ile 5.18 ± 0.94 m/sn, 5.79 ± 1.19 m/sn, p=0.042). Yapılan korelasyon analizinde patellar tendon SWH ile LDL arasında pozitif orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon (r=0.432, p=0.002) saptandı. Patellar tendon SWH'nin bağımsız belirleyicilerinin değerlendirildiği çoklu doğrusal regresyon analizinde, yalnızca LDL patellar tendon SWH'nin bağımsız belirleyicisi olarak tespit edildi (p=0.007, CI: 0.005–0.028). Sonuç olarak; bu çalışmada sistemik hiperlipidemi ve VKİ'nin patellar tendon mekanik özellikleri üzerine etkileri aynı anda, yeni bir teknik olan SWE ile değerlendirildi. Kan LDL seviyesinin VKİ'den bağımsız olarak patellar tendon sertliğinde artışa sebep olduğu bulundu.
Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler
Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi
Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının etkinliğinin araştırılması
TİROİD NODÜLLERİNDE TIRADS SKORLAMASININ ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI AMAÇ: Çalışmamızın amacı TIRADS skorlama sisteminin tiroidin nodüler büyümelerinde malign ya da benign etiyolojinin ortaya konulmasındaki etkinliğinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmaya 155 olgudaki 172 tiroid nodülü dahil edildi. Olguların 131'i kadın 41'i erkekti.Tüm olgularda nodüller dijital radyoloji arşivindeki görüntüler tiroid ultrasonografisi konusunda 10 yıldan fazla deneyimi olan bir radyolog ya da 4 yıl deneyimli diğer radyolog tarafından retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm olgularda nodüllerin lokalizasyonu, solid ya da parsiyel kistik oluşu, boyutu, ekojenitesi, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olup olmaması değerlendirildi. Bu değerlendirmelerin sonucunda nodüllerin ekojenite, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olması özellikleri ile yapılan bir skorlama sistemi olan TIRADS skorları hesaplandı. Bu skorlamaya göre; normal tiroid bezi TIRADS 1; kistik nodüller, geniş santral kistik komponent içeren nodüller, spongioform morfolojideki nodüller, Hashimato tiroiditi zeminindeki hiperekoik nodüller TİRADS 2 (benign); solid komponent varlığı dışında kuşkulu özellik barındırmayan izo ve hiperekoik nodüller TİRADS 3 (olası benign); solid ve hipoekoik özellikte olan nodüller TİRADS 4a (düşük riskli), solid komponenti olup, hipoekojenite dışındaki malignite kriterlerinden birini içeren nodüller 4b(orta derecede riskli), hipoekojenite dışındaki herhangi iki veya üç kuşkulu kriter içeren nodüller TİRADS 4c(yüksek riskli), dört kuşkulu özellik içeren nodüller TİRADS 5(yüksek olasılıkla malign) olarak sınıflandırıldı. Tüm olguların sitolojik ve histopatolojik tanısı elde edildi. Tüm nodüllerin TİRADS skorları sitolojik ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldı. BULGULAR: 155 olguda bulunan 172 tiroid nodülü değerlendirildi. Bu nodüllerden 142'si benign, 30'u maligndi. Bu malign nodüllerden 26'sı papiller karsinom (23'ü klasik tip, 2'si foliküler varyant, 1'i onkositik varyant) iken 3 nodül medüller tiroid karsinomu, 1 nodül ise folliküler karsinom tanısı aldı. Tek değişkenli analizler sonucunda; belirgin hipoekojenite, kenar düzensizliği, mikrokalsifikasyon ve yüksekliğin genişlikten büyük olması gibi kuşkulu sonografik özellikler ile II nodülün malignitesi arasında anlamlı ilişki saptandı. Yapılan çok değişkenli analizde kuşkulu sonografik özellik sayısı arttıkça nodülün malignite riskinin arttığı görüldü. Bu değerlere göre malignite riskini en fazla arttıran özellik mikrokalsifikasyon varlığı oldu. Nodüllerin hangi TIRADS skorundan itibaren doku tanısı gerekliliği, üç ayrı cut-off değeri belirlenerek incelendi. Birinci grupta 1.5 cm den büyük TIRADS 3 nodüller ve daha yüksek TIRADS skorlu tüm nodüller yer aldı. Malignite açısından duyarlılık, ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %100 ve %100 olarak hesaplandı. İkinci gruba TIRADS 4a ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri değeri yüzdeleri sırasıyla %90 ve %96,6 olarak hesaplandı. 3.gruba TIRADS 4b ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %76,7 ve %93,9 olarak hesaplandı. SONUÇ: Kuşkulu sonografik bulguların sayısına dayanan TIRADS skorlama sistemi tiroid nodüllerine yaklaşımda, nodüllerin malignite riskinin öngörüsünde ve İİAB kararının verilmesinde etkili bir skorlama sistemidir. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi; TIRADS; tiroid.
Kronik miyeloproliferatif hastalıklarda transvers dalga elastografisi ile karaciğer ve dalağın değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ: Çalışmamızın amacı, farklı KMPH tiplerinde karaciğer ve dalak parankimi sertlik derecelerinin transvers dalga sonoelastografi ile ortaya konulup, birbirleri ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılarak ve hastalığın göstergelerinden biri olan kemik iliği retiküler lif derecesi yanı sıra klinik hematolojik parametreler arasındaki ilişkiler incelenerek elastografi tekniğinin tanısal süreçlerde ve tedavi takibinde katkısını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı' na Haziran 2013 ve Ağustos 2015 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu KMPH tanısı alan ve henüz spesifik tedavisi başlanmamış yaşları 19-81 arasında değişen 35 hasta ve yaşları 27 ile 79 arasında değişen 31 sağlık birey dahil edildi. Tüm olgularda karaciğer ve dalağın anatomik ve transvers dalga ("shear wave") sonoelastografisini de kapsayan üst abdomen ultrasonografisi gerçekleştirildi. Sonoelastografik değerlendirmede Siemens Acuson S2000 ultrasonografi cihazı, noninvaziv "acoustic radiation force imaging (ARFI)" teknolojisini temel alan "Virtual Touch Tissue QuantificationTM" yöntemi kullanıldı. Tüm hastaların klinik, laboratuar (hemogram, periferik yayma, biyokimya, tıbbi genetik, kemik iliği aspirasyon biyopsisi ve diğer incelemeler) değerleri ve sonografik değerlendirilmelerinin ardından veri analizde hastaların rutin laboratuar verileri ile toplanmış yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubunun arasında gerçekleştirilen istatistiksel karşılaştırmada KMPH hastalarının ortalama karaciğer Vs değeri, kontrol grubununkinden anlamlı olarak fazla bulundu (p=0.001). Buna karşın dalak Vs ortalamaları, KMPH hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark göstermemekteydi. "Dalak Vs/Karaciğer Vs" oranı hasta grubunda, kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük ortalamaya sahip bulundu p<0.001). KMPH alt gruplarında ET ya da PV hastalarında karaciğer veya dalak Vs ortalamaları ile kontrol grubu Vs ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmezken, primer myelofibrozisli hastalardan oluşan alt grupta (MF) ortalama karaciğer Vs değeri, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Hasta grubunda dalak uzunluğu ile dalak Vs değerleri arasında istatistiksel olarak orta dereceli bir korelasyon saptandı ( r=0.428, p=0.018). Hasta grubunda olguların beyaz kan hücre sayıları ile karaciğer Vs değerleri arasında istatistiksel olarak iyi dereceli ( r=0.472, p=0.006), Primer miyelofibrozis'li olgularda hematokrit değerleri ile karaciğer Vs arasında çok iyi dereceli ve pozitif yönde (r=0.854, p=0.007) korelasyon saptandı. Polisitemia vera'lı olgularda hemoglobin değerleri ile karaciğer Vs arasında çok iyi dereceli ve negatif ( r=-0.781 p=0.013), hematokrit değerleri ile karaciğer Vs değerleri arasında iyi dereceli ve negatif korelasyon belirlendi ( r=-0.709 p=0.032). SONUÇ: Kronik miyeloproliferatif hastalıklarda daha fazla olgunun, uzun dönem izlenebileceği kontrollü ve randomize çalışmalar ile birlikte hastalık ve dalak sertlik değerleri arasındaki ilişkinin varlığı ve ayrıca karaciğer elastisite değerlerinin KMPH hastalarında prognostik öngörü sağlayıp sağlayamayacağı ortaya konulabilir.
Karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanısı ve derecelendirilmesinde arfı elastografi yönteminin tanısal etkinliğinin araştırılması
Kronik karaciğer parankim hastalıklarında prognozun belirlenmesinde ve sürecin yönetiminde, karaciğerdeki fibrozisin miktarı önemli derecede rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, kronik karaciğer parankim hastalığı olan olgularda karaciğer fibrozisinin varlığı ve derecesini, ARFI tekniği ile tanısal referans yöntem olarak kabul edilen histopatolojik Ishak skorlama sistemlerinin kıyaslanarak, tanısal başarısının araştırılması doğruluğunun değerlendirilmesi ve rutin kullanım için uygunluğunun belirlenmesidir. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı' na Şubat 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu yeni kronik karaciğer parankim hastalığı tanısı alan 172 hasta dahil edildi. Tüm hastaların, yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. Elastisite değerleri ve histopatolojik fibrozis evreleri arasındaki korelasyon, Spearman korelasyon testi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda da literatürdeki sonuçlara benzer şekilde fibrozis derecesi arttıkça ortalama elastografi değerlerinin yükseldiği görülmüş ancak Ishak bitişik kategorileri arasında örtüşen elastografi değerleri bulunması nedeniyle, liver stiffness ile Ishak skorlamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Böbrek parankim sertliğinin "shear wave" us elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığı olanlarda hastalığın ciddiyetinin değerlendirilmesinde, "Shear Wave" Elastografi(SWE) tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerlerinin, klinik ve laboratuvar bulgular ile uyumunu ve tanıya katkısını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Aralık 2020-Kasım 2022 tarihleri arasında bölümümüzde abdomen, renal ya da üriner Ultrasonografi(US) incelemesi yapılan; klinik, laboratuvar veya histopatolojik olarak ispatlanmış kronik böbrek parankim hastalığı(KBH) bulunan 50 hasta değerlendirilmiştir. Uygun olmayan ölçümler nedeniyle 9 hasta çalışma dışı bırakılmış ve toplam 41 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubumuzu ise, laboratuvar ya da görüntüleme ile ispatlanmış herhangi bir böbrek hastalığı olmayan ve başka nedenlerle kliniğimizde US randevusu bulunan, 18 yaş üstü 40 hasta oluşturmaktadır. Sonografik incelemelerin ve SWE ölçümlerinin tamamı aynı radyolog tarafından yapılmıştır. Her hastada böbrek boyutları, ortalama parankim kalınlığı ve parankim ekosu değerlendirildikten sonra SWE yöntemi ile hastaların renal parankimal sertlikleri ölçülmüştür. Bu amaçla her bir böbreğin alt polü, orta kesim ve üst polüne, renal piramidlere paralel olarak yerleştirilen yerleştirilen ROI ile her bölge için en az iki adet toplamda her böbrek için en az 6 ölçüm yapılarak kPa cinsinden ortalama değer belirlenmiştir. Hastalardaki KBH varlığını ve ciddiyetini belirleyebilmek amacıyla, hastane elektronik arşiv sisteminden böbrek fonksiyonu hakkında bilgi veren(serum üre, kreatinin ve glomerular filtrasyon hızı(GFR)) ve US inceleme tarihine en yakın zamanda alınmış kan tetkik sonuçları kaydedilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, SWE'de ölçülen böbrek parankim sertlik değerleri ile hastalık tanısında ve evrelemesinde kullanılan laboratuvar verileri arasında korelasyon olup olmadığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizlerde Spearman korelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan ve uygun ölçüm gerçekleştirilen 41 hastanın 24'ü(%58,5) kadın, 17'si(%42,5) erkektir. Hastaların yaşı 18 ile 83 arasında olup yaş ortalaması 66'dır. Kronik böbrek hastalığı hastalığı etiyolojisinde en sık karşılaşılan sebepler hipertansiyon ve diyabetes mellitustur. KBH tanılı hastalarda kontrol grubuna göre parankim sertlik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır(sırasıyla 15.6 kPa-5.5 kPa)(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile serum üre ve kreatinin değerleri arasında pozitif, Glomerüler Filtrasyon Hızı ile arasında negatif yönde, istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile hasta yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır(p>0,05). Ayrıca hasta ve kontrol gruplarında yapılan analizlerde cinsiyet ile renal parankimal sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır(p>0,05). Sonuç: US, iyonizan radyasyon içermeyen, hızlı, kullanımı kolay, noninvaziv ve portatif bir görüntüleme yöntemidir. SWE ise, karaciğer başta olmak üzere birçok parankimal organda fibrozisi gösteren, etkin bir noninvaziv görüntüleme yöntemi olup KBH'da SWE tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerleri, böbrek fonksiyonunun ve hastalık ciddiyetinin değerlendirilmesinde faydalı olabilir. Tekrarlayan ölçümlere olanak sağlayan bu yöntemin KBH'da kullanımının yaygınlaştırılması, teknik iyileştirmeler ile ölçümlerin standardize edilmesi ve referans değerlerin tanımlanmasıyla bu hastalarda tanı ve takibin önemli bir parçası haline geleceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Sonoelastografi, Kronik Böbrek Hastalığı
Diyaliz tedavisi gören kronik böbrek hastalarında parotis bezi sonoelastografi bulguları
ÖZET Giriş ve Amaç: Kronik böbrek hastalarında böbrek yetersizliği ilerledikçe, tükürükbezlerinde büyüme, tükürük akışında azalma, ağızda metalik tat görülebilir.Üremide, üremikstomatit, ağız kuruluğu, dil dorsumunda pas (kahve-siyah renk), oral ülserasyonlar, disfaji,ağızda amonyak kokusu (tükürükteki amonyak ve nitrojene bağlı), gingivada çekilme, kanamalar, oral mukozada hemoraji ve yaygın purpura görülebilir. Tariflenen semptomların birçoğuna tükürük bezi salgıları patolojileride nedenolmaktadır bu nedenle diyaliz tedavisi gören KBH'larında, üreminin parotis bezi parankiminin elastisitesini etkileyip etkilemediğini göstermek istedik. Gereç ve Yöntem:Mart 2018- Haziran 2018 tarihleri arasında Nefroloji Bilim Dalı Diyaliz ünitesinde Kronik böbrek hastalığı nedeniyle diyaliz tedavisi gören 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 60 olgu dahil edilerek yapıldı.Sonoelastografik inceleme parotis bezi yüzeyel kısmına yönelik, tek gözlemci tarafından yapıldı.İnceleme HI VISION ( Hitachi Medical Systems, Tokyo, Japan) ultrason cihazı ile yapıldı. İnceleme lineer 5-12MHz prob kullanılarak yapıldı.Elde edilen sinyaller sonucunda oluşan renk skalası sonrasında skorlama sistemi kullanılarak iki gözlemci tarafından yorumlandı. İstatiksel değerlendirmede, korelasyonlar için Spearmankorelasyon testi, grupların karşılaştırıldığı analizlerde kategorik değişkenler için Ki-Kare test ile Fisher exact test ve sürekli değişkenler için Mann Whitney U test uygulandı. Bulgular:Yapılan ölçümlerdediyaliz yılına göre yaptığımız karşılaştırmada sağ ve sol parotis bezi skorlamasında anlamlı farklılık izlenmedi.Diyaliz süresi 5 yıl altı ve üstü, hasta ve kontrol grubu arasında her iki parotis bezi skorlamasında anlamlı farklılık izlenmedi.Yaş ile ilişkili hasta ve kontrol grubunda sağ ve sol parotis elastografi skorlarında anlamlı farklılık izlenmedi. Cinsiyete bağlı hasta ve kontrol gruplarında sağ ve sol parotis bezi skorlarında anlamlı farklılık izlenmedi. Sonuç:Uygulayıcı bağımlı sonoelastografi tekniği olan Strain elastografinin diyaliz tedavisi gören KBH'larında, B modu ultrasonuna ve sintigrafiye göre her hangi ek bir bilgide katkı sağlamadığını kanıtladık. Anahtar Kelimeler: Sonoelastografi,Parotis,KBH,Diyaliz,Üremi
Diabetes mellitus'un eşlik ettiği ve etmediği kronik böbrek hastalığı olan olgularda aşil tendon sertliğinin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Diabetes Mellitus'un Eşlik Ettiği ve Etmediği Kronik Böbrek Hastalığı Olan Olgularda Aşil Tendon Sertliğinin Shear Wave Elastografi ile Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç Aşil tendonu gastrokinemius ve soleus kaslarının tendinöz kesimlerinden köken alan, insan vücudunun en güçlü ve kalın tendonudur. Bununla birlikte en sık rüptüre olan tendondur. Aşil tendon rüptürü etyolojileri literatürde çeşitlilik göstermektedir. Üremik toksinler tendon dejenerasyonuna ve spontan rüptüre sebep olabilir. Ayrıca Kronik Böbrek Hastalığına (KBH) sekonder gelişen metabolik asidoz, hipoksi ve hiperparatiroidizm ve KBH'na sıklıkla eşlik eden Diabetes Mellitus (DM) glukoz metabolizmasındaki anormalliklere sekonder oluşan yan ürünlerde tendon dejenerasyonuna yol açabilir. Aşil tendonu ultrasonografi ile değerlendirilebilir. Son yıllarda ultrasonografi cihazlarına eklenmiş, doku esnekliğini gösteren Shear Wave Elastografi (SWE) kullanılarak aşil tendon değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Bu tez çalışmasındaki amacımız, DM eşlik ettiği ve etmediği kronik böbrek hastalığı olan hastaların, aşil tendonlarını ultrasonografi ve shear wave elastografi ile incelemektir. Gereç ve Yöntem Prospektif olarak tasarlanmış ve etik kurul onayı alınmış çalışmada, tüm incelemelerden önce gönüllü katılımcılara yazılı ve sözlü bilgilendirme yapılmış ve aydınlatılmış onam formu alınmıştır. Toplam 105 olgu (54 DM eşlik eden ve etmeyen KBH hastası, 51 sağlıklı kontrol grubu) renal US incelemesi sonrası KBH, klinik ve sonografik olarak kategorize edildi. KBH olguları DM olan ve olmayanlar olarak gruplara ayrıldı. Gruplara ayrıldıktan sonra her iki taraf aşil tendonlarına 2D SWE elastografi incelemesi ve kalınlık ölçümü yapıldı. KBH olan grup ile kontrol grubu arasında ultrasonografik ve elastografik incelemede fark analizi yapıldı. Ek olarak KBH'ye eşlik eden ve etmeyen diabetes mellitus olgularının aşil tendon değerlendirlmesinde fark olup olmadığı istatistiksel olarak araştırıldı. Bulgular Katılımcıların %51,4'ü (54/105) vaka grubunda, %48,6'sı (51/105) ise kontrol grubundadır. Olguların 44'ü kadın (%41,9) , 61'i (%58,1) erkekti. Vaka grubunda kadın oranı %44,4 (24/54), erkek oranı %55,6 (30/54) iken, kontrol grubunda kadın oranı %39,2 (20/51), erkek oranı %60,8'dir (31/51). Cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,587). Vaka grubunun yaş ortalaması 61,80±14,54 yıl, kontrol grubunun ise 58,98±12,05 yıldır. Medyan yaşlar sırasıyla 63,5 ve 58,0 olup, yaş açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,284). Cinsiyete göre yapılan karşılaştırmada, erkeklerde sağ ve sol aşil tendon kalınlığı ortalaması sırasıyla 4,66±0,87 mm ve 4,68±0,84 mm, kadınlarda ise sırasıyla 4,26±0,68 mm ve 4,30±0,59 mm dir. Cinsiyetler arası her iki taraf aşil tendon kalınlıkları ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,009, p=0,008). Cinsiyetler arası sağ ve sol aşil tendon elastografi değerlerine bakıldığında, erkeklerde sağ ve sol aşil tendon elastografi değerleri ortalaması sırası ile 155,67±49,46 kPa ve 154,73±49,90 kPa, kadınlarda 164,74±54,43 kPa ve 172,19±53,64 kPa olarak bulunmuştur. Kadınlarda aşil tendon elastografi değerlerinin ortalaması sağ ve sol her iki tarafta da erkeklere göre daha fazla olmasına rağmen cinsiyete göre sağ ve sol aşil tendon elastografik değer ortalaması farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,423, p=0,099). Tüm katılımcıların; sağ taraf aşil tendon kalınlığı ortalama 4,50±0,82 mm ve medyan değeri 4,45 mm'dir. Sol taraf aşil tendon kalınlığı ise ortalama 4,52±0,77 mm, medyan değeri 4,42 mm ölçülmüştür. Sağ ve sol aşil tendon kalınlıkları ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0,848). Tüm katılımcıların; sağ taraf aşil tendonu elastografi değeri ortalama 159,47±51,54 kPa, medyan değeri ise 151,05 kPa ölçülmüştür. Sol taraf aşil tendonu elastografi değeri ortalama 162,05±51,97 kPa, medyan değeri ise 152,02 kPa ölçülmüştür. Sağ ve sol aşil tendon elastografik değerleri ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0,694). Vaka grubu ile kontrol grubu arası değerlendirmede, vaka grubunda sağ ve sol aşil tendon kalınlığı ortalaması sırası ile 4,64±0,92 mm ve 4,67±0,84 mm kontrol grubunda sırasıyla 4,34±0,68 mm ve 4,35±0,64 mm'dir. İki grup arasında, hem sağ hem de sol taraf aşil tendon kalınlıkları ortalamaları istatistiksel olarak farklıdır (p=0,042, p=0,030). İki grup arasında aşil tendon elastografi değerleri karşılaştırıldığında, vaka grubunda sağ ve sol aşil tendon elastografi değerleri ortalaması sırasıyla 187,27±48,58 kPa ve 186,75±50,33 kPa, kontrol grubu sağ ve sol aşil tendon elastografi değerleri ortalaması sırası ile 130,04±36,15 kPa ve 135,89±39,71 kPa olarak ölçülmüştür. İki grup arasında, hem sağ hem de sol taraf aşil tendon kalınlıkları farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Vaka grubunun kendi içinde yapılan değerlendirmede, sağ aşil tendon kalınlığı ortalama 4,64±0,92 mm, sol aşil tendon kalınlığı ise 4,67±0,84 mm olarak bulunmuştur. Sağ aşil tendon elasto değeri ortalama 187,27±48,58 kPa, sol aşil tendon elasto değeri ise 186,75±50,33 kPa olarak hesaplanmıştır. Vaka grubunda, sağ ve sol aşil tendon kalınlığı ortalaması ile sağ ve sol elastografik değerleri ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,848 ve p=0,957). Kronik böbrek hastalığı süresine göre (0-5 yıl, 5-10 yıl ve >10 yıl) sağ ve sol aşil tendon kalınlıkları karşılaştırılmıştır. Sağ aşil kalınlığı açısından ortalama ± standart sapma (SS) değerleri sırasıyla 4,60±1,04 mm, 4,63±.83 mm ve 4,79±.69 mm olup, istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,852). Kronik Böbrek Hastalığı, sonografik olarak dereceldirildikten sonra (Grade 1, Grade 2, Grade 3) sağ aşil kalınlığı grade göre kalınlığı sırasıyla; 4,82±0,84 mm, 4,28±1,07 mm ve 4,74±0,85 mm olarak ölçülmüştür. Gruplar arası fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,202). Sol aşil kalınlığıda benzer şekilde sonografik derecelendirmede yapılan isatistiksel analizde fark göstermemiştir (p=0,686). Sağ aşil elasto değeri Grade 1'de sırasıyla 174,62±50,34, 189,85±47,62 ve 200,74±47,17'dir, fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,258). Grade 1 grubunda sol aşil elasto değeri ortalama 165,54±53,20 iken, Grade 2 grubunda bu değer 195,72±44,94'e yükselmiş, Grade 3 grubunda ise 205,47±44,36 ile en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Ortanca (medyan) değerler de benzer şekilde artış göstermiştir: sırasıyla 168,37, 199,20 ve 214,99. Bu artış eğilimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş (p=0,036) ve özellikle Grade 1 ile Grade 3 arasında anlamlı düzeyde fark olduğu görülmüştür. Diabetes mellitus olan Kronik böbrek hastalığı olgularında hem sağ hem de sol aşil tendon kalınlıkları, diyabetik olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,050 ve p=0,030). SWE ile elde edilen elastisite değerleri de her iki aşil tendonu için diyabetik grupta anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (sağ p<0,001; sol p<0,001). Glomeruler filtrasyon hızı gruplarına göre yapılan (30-120, 15-30, 0-15) göre sağ ve sol aşil tendon kalınlığı ile elastografi değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p > 0.05). Sonuç Kronik böbek hastalığı olan olgularda aşil tendon kalınlığı ve sertliği yaşdan ve cinsiyetten bağımsız, hastalık süresine bağlı olarak normal bireylerden farklı bulunmuş olup kronik böbrek hastalığına eşlik eden diabetes mellitus'un tendon sertliğini ve kalınlığında artış meydana getirdiği saptandı. Kronik böbrek hastalığı olan olguların aşil tendonlarının ultrasonografi ve sonoelastografi ile rutin değerlendirilmesinin ve özellikle kronik böbrek hastalığına eşlik eden DM hastalığı olanların daha sık ultrasonografik değerlendirilmelerinin tendon patolojilerini saptamak açısından yararlı olabileceği söylenebilir. Anahtar kelimeler: Aşil tendonu, Ultrasonografi, Shear Wave Elastografi, Kronik Böbrek Hastalığı, Diabetes Mellitus.
Sezaryen doğum öyküsü bulunan gebelerin myometriumdaki sezaryen skarına yönelik yapılan shear wave elastosonografinin etkinliği ve doğum planlamasına katkısı
Amaç: Bu çalışmada, B-mod ultrason (US) ve shear wave elastografi (SWE) görüntüleme yöntemleri kullanılarak sezaryen skarının gebelerin myometrium elastisitesinde yapmış olduğu değişikliklerin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin sezaryen öykülü gebelerde tercih edilecek doğum yönteminin belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif çalışmaya 28-32 gebelik haftası aralığındaki 120 gebe dahil edilmiştir. Bu olguların 60'ı sezaryen, diğer 60'ı ise normal doğum yapmış gebelerden oluşmaktadır. Sezaryen doğum yapmış gebelerin 30'unun daha önce bir, diğer 30'unun ise iki sezaryen öyküsü, benzer şekilde, normal doğum yapmış gebelerin de 30'unun daha önce bir, diğer 30'unun ise iki normal doğum öyküsü bulunmaktadır. Myometrium SWE ve kalınlık ölçümü sezaryen öyküsü bulunan gebelerde sezaryen skarının görüldüğü yerden, görülemediği durumda myometrium kesi hattı olan mesane üst sınırının yaklaşık 2 cm üzerinden, normal doğum öyküsü bulunan olgularda ise mesane üst sınırının yaklaşık 2 cm üzerinden gerçekleştirildi. Ayrıca sezaryen geçirmiş gebeler önceki doğumundan geçen zaman dilimlerine göre iki yıldan az, iki-beş yıl arası ve beş yıldan fazla olmak üzere üç gruba ayrıştırıldı. Elde olunan veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Normal doğum yapmış gebelerde ortalama myometrium elastisite değerleri 9,6 ± 3,22 kPa, sezaryen doğum yapmış gebelerde ise 21,33 ± 9,18 kPa ölçülmüş olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). Altgruplar açısından bakıldığında; ND1 grubunda 10,07 ± 3,24 kPa, ND2 grubunda 9,14 ± 3,19 kPa, SZ1 grubunda 21,86 ± 10,54 kPa, SZ2 grubunda ise 20,80 ± 7,74 kPa bulundu. SZ1 ile ND1 altgrupları ve SZ2 ile ND2 altgrupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (sırasıyla p<0,001, p<0,001). Sezaryen sonrası geçen süreye göre bakıldığında iki yıldan az zaman geçmiş olguların elastisite değeri SZ1 grubu için 32,78 ± 12,14 kPa, SZ2 grubu için 23,48 ± 3,84 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 28,9 ± 10,42 kPa olarak ölçüldü. İki-beş yıl geçmiş olgularda elastisite değeri SZ1 grubu için 24,72 ± 6,23 kPa, SZ2 grubu için 23,61 ± 7,54 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 24,01 ± 6,98 kPa bulundu. Beş yıldan fazla zaman geçen olgularda ise elastisite değeri SZ1 grubu için 14,55 ± 5,35 kPa, SZ2 grubu için 14,3 ± 5,96 kPa ve tüm sezaryen hastaları için 14,45 ± 5,46 kPa olarak ölçüldü. Tüm gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Median ve ortalama myometrium kalınlıkları açısından gruplar arası istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Sezaryen doğum yapmış gebelerin myometrium sertlikleri, normal doğum yapmış olguların myometrium sertliklerinden anlamlı olarak yüksekti. Sunulan çalışmada önceki sezaryen doğumdan 2 yıldan daha kısa sürede ölçümü gerçekleştirilen olgularda elastisite değeri anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sezaryen sonrası 5 yıl ve daha fazla zaman geçen gebelerin elastisite değerinin ise normal doğum yapmış gebelerin elastisite değerine yaklaştığı tespit edildi. Bu bulgu ile sezaryen geçirmiş gebeleri normal doğuma yönlendirmek için ultrason elastografinin önemli bir parametre olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu verilerin daha geniş gebe sayıları ve daha kategorize edilmiş sezaryen sonrası sürelere sahip çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Elastografi, Sezaryen skarı, Ultrasonografi.
Mesane tümörlerinde shear wave elastografi'nin (SWE) histopatolojik derece, tümör evresi ve mikrodamar yoğunluğu ile korelasyonu
Amaç: Mesane kanserinde Shear Wave Elastografi (SWE) ile ölçülen doku sertliğinin patolojik korelasyonunu ve prognostik değerini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem:Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne hematüri sebebiyle başvuran ve mesane tümörü saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tespit edilen mesane tümöründen Samsung Medison RS80A Prestige (Samsung Medison Co. Ltd., Seoul, Korea) ultrasonografi cihazı abdominal konveks probu ile 10 adet geçerli elastografi ölçümü alındı. Median değerler istatistiksel analiz için kullanıldı. Primer tedavi olarak uygulanan mesanenin transüretral rezeksiyonu (TUR-M) sonrasında endotel hücreleri Anti-CD34 antikor kiti ile immunohistokimyasal boyama yapılarak hot-spot yöntemi ile mikrodamar yoğunluğu belirlendi. SWE ile ölçülen doku sertliğinin ve mikrodamar yoğunluğunun histopatolojik evre ve derece ile korelasyonu uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak belirlendi. Bulgular:Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 43'ü yüksek dereceli ürotelyal karsinom (YD ÜK), 22'si ise düşük dereceli ürotelyal karsinom (DD ÜK) tanısı aldı. Tümöral evre bakımından ise hastaların 11'i Ta düşük dereceli, 11'i T1 düşük dereceli, 28'i T1 yüksek dereceli ve 15'i T2 yüksek dereceli ürotelyal karsinom tanısı aldı. SWE ile ölçülen doku sertliği yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.001). Tümöral evrelere göre gruplar incelendiğinde T1 YD ve T2 YD gruplarının doku sertliği Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.001, p=0.04). Hot-spot yöntemi ile hesaplanan mikrodamar yoğunluğu, doku sertliğine benzer şekilde yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda düşük dereceli gruba göre anlamlı yüksek olduğu bulundu (p=0.002). T1 YD ve T2 YD grubunda ölçülen MDY, Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p=0.01, p=0.004). Takipte nüks görülen hastaların SWE ile ölçülen doku sertliğinin görülmeyen gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğu gösterildi (p=0.007). Sonuç:Mesane kanserinde tümöral doku sertliğinin yüksek dereceli tümörlerde düşük dereceli tümörlere göre daha yüksek olduğu gösterildi. Tümörün doku sertliği arttıkça tümöral nüks gösterme oranının arttığı sonucuna ulaşıldı. Shear wave elastografinin, mesane kanserinde noninvaziv, histopatolojik ve prognostik öngörü değeri olan önemli bir yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, shear wave elastografi, mikrodamar yoğunluğu
Fibromiyalji'de kuru iğnelemenin tetik noktalar üzerine akut etkisinin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Fibromiyalji (FM) yaygın ağrı ve tetik noktalarla karakterize romatizmal bir hastalıktır. Tetik nokta (TN) ile ilişkili ağrılar, tüm ağrıların %21-30'luk kısmını oluşturmaktadır. TN tanı ve tedavi etkinliğinin belirlenmesinde palpasyona ek olarak objektif ölçütlere ihtiyaç duyulmaktadır. TN inaktivasyonu ve ağrı kontrolünde kuru iğneleme (Kİ) tercih edilen tedavi modalitelerdendir. Çalışmamızın amacı; FM hastalarında m. trapezius üzerindeki tetik noktaların kas sertliklerinin ve kalınlıklarının shear wave elastografi (SWE) yöntemiyle ölçmek ve belirlenen noktalara uygulanan kuru iğnelemenin akut etkinliğini araştırmaktır. Çalışmamızda bireylerin demografik bilgileri, Vizüel Analog Skalası'yla (VAS) ağrı şiddetleri, Fibromiyalji Etki Anketi'yle (FEA) fiziksel fonksiyonları, Nottingham Sağlık Profili'yle (NSP) yaşam kaliteleri ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği'yle anksiyete depresyon riskleri değerlendirildi. Sağ ve sol m. trapezius'un superior parçasındaki TN'ler belirlendi. TN'ler ve çevresindeki ağrısız/normal dokuların kas sertliği ve kalınlığı SWE ile ölçüldü. Bu noktalara 0,25*25mm akupunktur iğneleri ile Kİ uygulandı. İğneleme sonrası TN SWE ölçümü tekrarlandı. Tüm ölçümler 3'er kez yapılarak ortalaması kullanıldı. Katılımcıların fonksiyonel etkilenimi orta dereceydi (FEA:65.21). Katılımcılar en sık enerji, ağrı ve uyku problemlerinden yakınırken; özellikle ev hayatlarının FM'den olumsuz etkilendiği görüldü. Anksiyete risklerinin (9.83±5.27) depresyona (7.76±4.89) kıyasla daha yüksek olduğu saptandı. Sağ ve sol TN'lerin kas sertliğinin ve kalınlığının normal dokudan fazla olduğu belirlendi (p<0.001). Sağ taraf TN kas sertliği için eşik değer 40.72 (sensivite %83.02; spesifite %84.91), sol taraf için ise 43.1 (sensivite %85.19; spesifite %88.68) olarak tespit edildi. TN'lere uygulanan kuru iğneleme sonrası kasın sertliği ve kalınlığında anlamlı bir azalma oldu (p<0.001). Ayrıca sağ m. trapezius kas sertliğiyle yaş arasında orta düzeyde korelasyon kaydedildi. Sonuç olarak, FM hastalarında tanı kriterleri arasında yer alan tetik noktalardaki kas sertliği ve kalınlığının normalden fazla olduğu bulundu ve bu noktalar için eşik değer tespit edildi. Bu değerlerin tanı ve tedavinin etkinliğinin belirlenmesinde önemli katkılar sağlayacağı kanaatindeyiz. Ayrıca bu noktalara uygulanan kuru iğnelemenin kas sertliği ve kalınlığını azaltmada etkin bir tedavi olduğu tespit edildi.
Polikistik over sendromunda hepatik fibrozisin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS)'lu kadınlarda kronik inflamasyona sekonder alkolle ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), steatohepatit (NASH) ve hepatik fibrozis gelişme riski artmıştır. Çalışmanın amacı periostin ve matris metalloproteinaz-3 (MMP-3) serum düzeyleri ve 2D shear wave elastografisi (SWE) aracılığıyla PKOS'ta gelişebilecek karaciğer fibrozisini erken evrede tanımlamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 33 hasta ve 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tam kan sayımı, rutin biyokimyasal parametreler, serum androjen düzeyi ve serbest androjen indexi (SAİ), hs-CRP, periostin ve MMP-3 düzeyleri ölçüldü. Tanı amaçlı suprapubik pelvik ultrasonografileri yapıldı. Karaciğer ve over elastositeleri shear wave elastografi tekniğiyle değerlendirildi. Antropometrik ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: PKOS'lu grupta kontrol grubuna göre periostin (39,40±19,79, 20,61±11,32 ng/ml) ve MMP-3 (36,83±11,61, 26,66±10,77 ng/ml) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durum her iki belirleyici için istatistiki açıdan anlamlılık ifade etmektedir (sırasıyla, p<0,001, p<0,001) Hasta grubumuzda Fib-4 skoruyla periostin arasında (r=0,433, p=0,012); Fib-4 skoruyla kc elastografisi arasında (r=0,374, p=0,032) pozitif korelasyon tespit edilmiştir Gruplar arasında PKOS grubu lehine serum testosteron düzeyi (p=0,044) ve SAİ (p=0,037) açısından anlamlı farklılık mevcuttur. Sonuç: Hasta grubumuzda serum periostin ve androjen düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yine bu grupta Fib-4 skoru ile periostin ve karaciğer elastositesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu veriler PKOS'lu olgularda karaciğer fibrozisinin erken dönem tespitinde, Fib-4 skoru yanında serum periostin düzeyi ve 2D-SWE'nin klinik açıdan bize yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: PKOS, karaciğer fibrozis, periostin, MMP-3, 2D-shear wave elastografi
Spinal aksesuar sinir hasarı olan hastalarda fizyoterapi ile birlikte uygulanan manuel terapinin kasların mekanik özellikleri ve eklemlerin fiziksel fonksiyonları üzerine etkileri
Shoulder and neck dysfunctions resulting from spinal accessory nerve injury impair quality of life. This study aimed to investigate the effects of manual therapy in combination with standard physiotherapy on the mechanical properties of muscle, neck and shoulder function, pain intensity, and health-related quality of life in head and neck cancer patients. This prospective, randomized, controlled, double-blind clinical trial was conducted at Department of otorhinolaryngology head and neck surgery. A total of 26 participants were randomized into two groups: The control group (n=11) [age: 52(16), gender: 6 male and 5 females] received standard physiotherapy including therapeutic exercises, scar tissue massage, and education. The intervention group (n=10) [age: 53(17), gender: 4 male and 6 females] received manual therapy consisting of soft tissue, myofascial release and mobilization techniques in combination with standard physiotherapy. Outcome measures were mechanical properties of muscle, neck and shoulder active range of motion, shoulder pain intensity and disability, and quality of life. Upper trapezius and sternocleidomastoid muscle stiffness increased significantly in the control group (p<0.01), while a significant reduction was observed in the intervention group compared to the control group (p=0.001). A reduction in muscle thickness was observed bilaterally in both groups (p<0.01). Moreover, all participants showed improvements in neck and shoulder active range of motion, shoulder pain intensity, and quality of life (p<0.01). Manual therapy in addition to standard physiotherapy was more effective in improving neck and shoulder range of motion, quality of life, and reducing muscle stiffness compared to standard physiotherapy alone. Therefore, clinicians should consider incorporating manual therapy into their treatment protocols to optimise postoperative patient outcomes.
Obez, prediyabetik ve diyabetik hastalarda nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının şiddetinin metabolik parametreler ile ilişkisi
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), dünyada en sık görülen karaciğer hastalığıdır. NAYKH, alkol kullanımı öyküsü veya sekonder bir nedene bağlı hepatik steatozu olmayan kişilerde karaciğerde fazla yağ birikimi ile karakterizedir. Günümüzde obez, prediyabet ve tip 2 diyabet sıklığı giderek artmaktadır. Bu hastalarda oldukça sık görülen bir durum olan NAYKH prevalansında da artış görülmektedir. Biz çalışmamızda NAYKH olan obez, prediyabet ve tip 2 diyabet hastalardaki karaciğer yağlanma derecesindeki artışın metabolik parametreler, biyoelektrik impedans analizi ile elde edilen vücut kompozisyon parametrelerinin ultrasonografik karaciğer elastografi bulguları ile ilişkisinin gösterilmesini amaçladık. Çalışmamız hepatosteatozu olan 40 obez, 40 prediyabetik, 40 diyabetik hasta kontrol grubu olarak 40 sağlıklı birey dahil edilerek 160 birey ile yapılmıştır. Çalışmaya son altı ay içinde ultrasonografi ve/veya transient elastografi ile NAYKH tanısı almış olan hastalar alındı. Çalışmadaki hastaların verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Vücut ölçümleri, kan parametreleri, elastografileri, tanita ölçümleri değerlendirildi. Çalışmamızda NAYKH olanların BMI, yağ%, yağ kütlesi, boyun çevresi, düzeyleri hepatosteatozu olmayanlardan daha fazladır ve anlamlı farklılık görülmüştür. (p<0,001). Çalışmamızda NAYKH USG yağlanma derecesi ile viseral yağ oranı arasında pozitif kolerasyon saptandı. Çalışmamızda visseral yağ oranı ile NAYKH şiddeti arasında ilişki tespit edildi (p<0,001). Çalışmamızda insülin direnci NAYKH varlığı ve hastalığın şiddeti ile ilişkili bulundu (p<0,001). Sonuç olarak bulgularımız prediyabet, diyabet ve obez hastalarda sık görülen bir durum olan NAYKH'ın patogenezinde insülin direncinin önemli bir yeri vardır. NAYKH hastalığının şiddeti metabolik parametreler ve vücut yağ oranı belirteçleri ile yakın ilişkilidir. Hastalığın progresyonun önemli bir sonucu olan fibrozisin tespitinde kullanılan karaciğer elastografisi hastalığın şiddetinin belirlenmesinde bize önemli sonuçlar vermektedir. NAYKH hastalığının şiddetinin belirlenmesi ve tedavi düzenlenmesi hastalık progresyonunu ve komplikasyon gelişimini önleyecektir. Anahtar kelimeler: Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAYKH), elastografi, vücut kompozisyon parametreleri, metabolik parametreler
Alt üriner sistem disfonksiyonu olan olgularda botulinum-a toksini enjeksiyonu tedavisine yanıt düzeyinin araştırılması
İşeme disfonksiyonu (İD), pediatrik ürolojide oldukça sık karşılaşılan bir klinik problemdir. Çocuklarda kontinansın ve istemli işemenin oluşması sinir sisteminin maturasyonu ve işemenin öğrenilmesi ile sağlanır. İşeme disfonksiyonu tanısında hastanın ayrıntılı hikayesi, fizik muayene, işeme günlüğü, işeme bozuklukları semptom skoru (İBSS), üroflovmetri (ÜF), ürodinami (ÜD)Elektromyografi (EMG), tam idrar tetkiki (TİT), idrar kültürü (İK), lumbosakral grafi, üriner sistem ultrasonografisi (US), işeme sonrası rezidüel idrar tayini kullanılır. Mesane elastografisi son dönemde kullanıma giren, mesane kompliansı ile ilgili değerli fikirler verdiği gösterilmiş bir tanı ve takip aracıdır İşeme disfonksiyonu tedavisinde; davranış tedavisi, farmakolojik ajanlar, hipnoterapi ve kombine tedavi, biofeedback ile mesane rehabilitasyonu programı gibi çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Mesaneye Botulinum Toksin-A (BTA) enjeksiyonu da bu tedavi yöntemlerinden bir tanesidir. Biz çalışmamızda BTA enjeksiyonu tedavisi uygulanan seçilmiş hastaların tedaviye yanıt düzeyini inceledik. Anahtar kelimeler: biofeedback, işeme disfonksiyonu, elastografi, botulinum-a toksini
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı çocuklarda renal elastografi değerlerinin sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması
Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı, diyabetik nefropatisi olmayan çocukların non-invaziv bir method olan shearwave elastografi ile ölçülen shear dalga SWVları (SWV) değerlerini , sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılmayı amaçladık. Çalışmaya Amerikan Diyabet Derneği tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre Tip 1 DM tanısı (HbA1c > %6,5, açlık kan şekeri ≥ 126 mg/dl, tokluk kan şekeri ≥ 200 mg/dl) almış 18 yaşından küçük, ancak Diyabetik Nefropati (DN) tanısı almamış normoalbüminürik, kreatinin değerleri, ve glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) yaşına göre normal sınırlarda olan 30 hasta ve klinik laboratuvar bulguları normal olan 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Tüm hastalara ve sağlıklı gruba shear wave elastografi incelemesi yapıldı. Her iki böbrek parankiminin üst, orta ve alt zonundan ROI yardımıyla metre/saniye birimiyle değerler elde edildi. Her zondan üçer adet olmak üzere her böbrekten toplam dokuz adet SWV ölçümü yapıldı ve bu ölçümlerin her iki böbrek için ortalamaları hesaplandı. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. (p>0,05).Sağlıklı grupta sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,91 ± 0,38 m/s,2,14 ± 0,41 m/s olarak saptandı. Hasta grupta ise sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,99 ± 0,24 m/s, 2,06 ± 0,34 m/s, olarak saptandı. Bu sonuçlara göre sağ ve sol böbrek SWV değerleri ortalamasında hasta grup ile sağlıklı grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. (p>0,05). Buna göre çalışmamızda DN olmayan Tip 1 DM hastalarıyla sağlıklı kontrol grubun elastografi değerleri benzer olarak bulundu. Kronik bir hastalık olan Tip 1 DM hastalığında kronik komplikasyonu olan DN'nin gelişimi tanı aldıktan sonraki ortalama 5-15 yıl içinde başlamaktadır. Biz yaptığımız çalışmada erken evrede diyabetik çocuklarda elastografi değerlerini normal relatif hasta olmayan populasyonla farklı bulmadık. Bu sonuçlarda bize elastografinin sonuçlarının önemli olabileceğini göstermiştir. Erken evrede hastalığın takibinde ve ileri evre ayırımında böbreklerin etkilenip etkilenmediğini belirlemek açısından ve gerekli önlemleri almak için elastografi kullanılabiliceğni düşünüyoruz. Ancak bu çalışmanın ileri evre hastalığı bulunanlarda da devam etmesi gerekmektedir. Çalışmamızın gelecekte renal elastografi konusunda yapılacak daha kapsamlı ve kontrollü çalışmalara yol göstereceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabete Mellitus, Elastografi, Diyabetik Nefropati
Vezikoüreteral reflü hastalığı bulunan çocuk hastalarda böbrek parankiminin elastografi ile değerlendirilmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR) hastalığında en önemli komplikasyon böbrekte skar varlığıdır ve tespitinde dimerkapto süksinik asitten (DMSA) faydalanılmaktadır. Biz bu çalışmamızda pediyatrik VUR hastalarında skar varlığı tespitinde elastografinin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık. Bunun için son bir yıl içerisinde raporlanmış DMSA tetkikleri bulunan 50 pediyatrik VUR hastası ve 21 sağlıklı çocukçalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarındaki böbrekler "böbrek ünitesi" ismi ile araştırmaya dahil edildi. Hasta grubunda evre 3,4 ve 5 reflüsü bulunan böbrekler "ileri evre böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. "İleri evre böbrek üniteleri" skarlı ve skarsız olarak kendi içinde ikiye ayrıldı. Hasta popülasyonundaki evre 1 ve 2 reflüsü bulunan böbrekler "erken evre böbrek ünitesi"olarak, tek taraflı reflüsü olan hastalarda reflü olmayan taraftaki böbrekler "kontralateral böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 21 kişilik kontrol grubundaki toplam 42 böbrek ünitesi ise "kontrol böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 3 hastada soliter böbrek yapısı mevcuttu ve toplam 139 böbrek ünitesi ile araştırma yapıldı.Böbreklerin üst, orta ve alt zonlarına elastografi değerlendirmesi yapılmıştı. Ölçümler sırasında kapsülden ve mümkün olduğunca medulladan kaçınarak korteksi değerlendirmek için her zona üç adet ilgi alanı(ROI) yerleştirildi. Her böbrek ünitesinde toplam 9 ölçüm gerçekleştirilip parankimin ortalama shearwave elastografi (SWE) hızları m/sn cinsinden kaydedildi. Yapılan karşılaştırmada ileri evre skarlı böbrek ünitelerinin SWE hızlarının diğer gruplardan anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu karşılaştırmaya yönelik yapılan "Receiver Operating Characteristic" (ROC) analizinde SWE hızı için 2.06 m/sn değerinin skarlı böbrek ünitelerini skarsız ileri evre böbrek ünitelerinden ayırmada duyarlılığı %83.7 özgüllüğü %76.5olarak hesaplandı. SWE tekniği renal parankimin değerlendirilmesinde umut vaat eden, tekrarlanabilir, kolay uygulanabilir, non-invaziv bir tanısal görüntüleme yöntemidir. Yaptığımız çalışmanın bu konu üzerinde daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını, ayrıca SWE incelemesinin skar oluşumunun tespitinde DMSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek umut vadeden bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.