Geriatrics
355 theses under this subject heading
Hemşirelerin yaşlı bireye ilişkin tutumlarının bakım davranışlarına etkisi
Bu çalışma, hemşirelerin yaşlı bireylere ilişkin tutumlarının, bakım davranışlarına olan etkisinin değerlendirilmesi amacı ile tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2018-Kasım 2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite ve devlet hastanesinde çalışan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 400 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler " Sosyodemografik Özellikleri ve Yaşlı Bakımına İlişkin Görüşleri İçeren Anket Formu", "Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği" (YATÖ), ve "Bakım Davranışları Ölçeği-24" (BDÖ-24) kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemi elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U , Kruskal Wallis-H ve korelasyon analizleri kullanılmıştır. Çalışmamıza katılan hemşirelerin yaş ortalaması 33,36±7,53 olup, %86,2'si kadın, %65,5'i evli, %94,7'si çekirdek aile tipinde ve %41'i lise mezunudur. Katılımcı hemşirelerin %59,7'si yaşlı ile aynı evde yaşamış, %80,5'i çalışma yaşamında yaşlı bireye bakım vermiştir. Katılımcıların %84,5'i personel sayısındaki yetersizliğin yaşlı bakımı etkilediğini ve %72,7'si eğitimlerde yaşlı bakımına ilişkin konuların yeterli olmadığını ifade etmişlerdir. YATÖ toplam puan ortalaması 75,56±10,61, BDÖ-24 toplam puan ortalaması 4,96±0,57 olarak bulunmuştur. Her iki ölçek ve alt boyut puanları cinsiyet ve aile tipinden etkilenmemiştir (p>0,05). Hemşirelerin yaşlı ile aynı evde yaşama, şuan çalıştıkları klinikte yaşlı bireye bakım verme ve hemşirelik eğitimi yada hizmet içi eğitimlerde yaşlı bakımına ilişkin eğitim alma durumu ile, YATÖ ve BDÖ-24 toplam ve alt boyut puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). YATÖ ve BDÖ-24 toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve aynı yönlü bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda; yaşlıya olan olumlu tutumun bakım davranışlarını da olumlu olarak etkileyeceği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, yaşlılık, yaşlı ayrımcılığı, hemşirelik bakımı
KABG yapılan 75 yaş üstü hastalarda operasyonrisk analizinin retrospektif değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde yaş önem arzeden bir risk faktörüdür. Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi toplumun demografik farklılık göstermesiyle artmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 75 yaş ve üzeri hastaların cinsiyetleri, renal disfonksiyonunun olup olmaması, peroperatif kros-klemp süresi, bypass süresi, postoperatif dönemde yoğun bakım sürelerine göre değerlendirerek çalışmamızda mortalite ve morbiditenin risklerinin derecesini belirlemeyi amaçladık. Cinsiyete göre kadın hastaların yoğun bakımda kalma süresinin erkek hastalara oranla daha uzun olduğu ve damar sayısı sınıflarına göre damar sayısının artmasına paralel olarak bypass ve kros-klemp sürelerinde artma olduğu gözlendi. Yoğun bakımda yatış süresinin 1 birim artması sonucunda, mortalite riski 1,697 kat artacaktır (%69,7). Renal disfonksiyon durumunun mortaliteyi etkileyen anlamlı bir değişken olduğu tespit edilmiştir. Renal disfonksiyonu olanların, olmayanlara göre mortalite riski 12,875 kat daha fazla olduğu görüldü.
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların pnömokok, influenza, COVID-19 aşılanma oranları ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
Çalışmamız Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri erişkinlerin pnömokok, influenza ve Covid-19 aşıları ile aşılanma oranlarını tespit etmek ve aşılanmayı etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızın katılımcıları Mayıs-Ekim 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri gönüllü erişkinlerdir. (n=200) Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Veriler literatür araştırması sonucu kendi tarafımızca hazırlanan anket ile toplanmıştır. Araştırmada verilerin analizinde, SPSS 24.0 programı ile frekans ve yüzde analizlerine ek olarak ortalama, standart sapma, ki-kare testinden faydalanılmıştır. Çalışmamızda son 1 yıl içinde influenza aşılanma oranı %24,5, son 5 yıl içinde pnömokok aşılanma oranı%42,0 ve Covid-19 aşılanma oranı %86,0 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda kronik hastalığa sahip olmanın influenza aşısı ile aşılanmayı arttıran faktör olduğu görülmüştür (p<0.05). Katılımcıların %80,0 'inin sürekli ilaç kullanmasını gerektiren en az bir kronik hastalığının olduğu belirlenmiştir. Pnömokok aşısı ile aşılanmayı etkileyen faktörler ise aylık gelir düzeyi ve düzenli aile hekimine gitme alışkanlığıdır(p<0.05). Çalışmada kişilerin %50,5 inin aile hekimine düzenli gitmediği görülmüştür. %91,5'inin aile hekimine ilaç yazdırmak için gittiği, %41,5'inin muayene olmak için ve %6,5 'in koruyucu sağlık hizmeti almak için gittiği görülmüştür. Çalışmada katılımcıların aşıları çoğunlukla basın-yayın organları aracılığıyla ve sosyal çevreden öğrendikleri görülmüştür. İnfluenza ve pnömokok aşılarını yaptırmayan katılımcıların çoğunluğu ihtiyaç hissetmediği için, doktor önermediği için ve aşıdan haberdar olmadığı için yaptırmamıştı. Covid-19 aşısı yaptırmayan bireylerin ise aşının yan etkilerinden korktuğu ve aşıyı güvenli bulmadıkları için yaptırmadıkları görüldü. Sonuç olarak; kişilerin aşılar hakkındaki farkındalığını arttırmak için aşılar hakkındaki önyargıları ve korkuları üzerine sağlık çalışanları ve medya birlikte hareket ederek kişilerin doğru bilgiye ulaşmaları sağlanmalıdır. Covid-19 Pandemisiyle mücadele ettiğimiz bu dönemde aşıların önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Halk, aşı programlarının önemi konusunda yeterince bilgilendirilirse, koruyucu sağlık hizmetlerinin aşılama hedeflerine daha kolay erişilecektir.
Geriatrik hastalarda gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları: Epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörleri
Kan dolaşım enfeksiyonları (KDE), geriatrik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında hastaneye başvuran ve gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları gelişen 65 yaş ve üzeri hastalarda epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörlerinin irdelenmesi amaçlandı. Yatırılarak tedavi edilen 65 yaş ve üzeri hastalardan yatışı sırasında veya takibinde kan dolaşım sistemi enfeksiyonu gelişen, kan örneklerinde gram negatif bakteri üremesi olan, ilk bakteriyemi atağı olan ve tek bakteri üremesi olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada bulunan 110 hastanın 58 (%52.7)'i erkek, 52 (%47.3)'si kadındı. Yaşları 65-95 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 74.2 idi. Bir kişi hariç hastaların en az bir tane hekim tanılı kronik hastalık öyküsü mevcuttu. Enfeksiyonların 70 (%63.6)'i sağlık hizmet ilişkiliydi. En sık saptanan enfeksiyon kaynağı üriner sistemdi (%43.6). Hastaların 82(%74.5)'sinde ateş yanıtı gelişti, 35 kişide (%31.8) ilk 2 gün hipotansiyonu oldu ve 26 kişide (%23.6) ilk 2 gün vazopressör ajan ihtiyacı oldu. Hastaların ilk çalışılan serum C-Reaktif protein (CRP) düzeyleri ortalama 153.1 mg/L iken prokalsitonin düzeyi ortalaması 5.1 ng/ml idi. Kan kültüründe en sık üreyen 3 bakteri sırasıyla Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Klebsiella pneumoniae idi. Çalışmada Enterobactereles ailesine ait gram negatif bakterilerde karbapenem direnci 17 hastada (%15.5) saptanırken, Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimi hastaların 37(%51.4)'sinde mevcuttu. Hastaların 66'sına (%60.0) uygun ampirik antimikrobiyal tedavi başlandı, 76'sında (%69.1) antibiyotik değişimi yapıldı. 14 günlük klinik sonlanımda 29 hasta (%26.4), 28 günlük klinik sonlanımda 37 (%33.6) hasta yaşamını yitirdi. Mortalite erkek cinsiyet olanlarda, yoğun bakım ünitesinde takip edilenlerde, trombositopenisi olanlarda daha yüksek idi (p<0.05). Hipotansiyon gelişen, vazopressör ajan ihtiyacı olan, akut böbrek yetersizliği gelişen, serum total bilirubin düzeyi yükselen ve hiponatremi gelişen hastalarda mortalitenin daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Karbapenem dirençli üremesi olan, Pitt bakteriyemi skoru ≥4, qPitt bakteriyemi skoru ≥2 olan ve KDE başlangıcında prokalsitonin, ferritin veya laktat düzeyi yüksek saptanan hastalarda mortalite artışı istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Çoklu regresyon analiz sonucuna göre de Pitt bakteriyemi skoru dört ve üzerinde olanlarda mortalite yaklaşık on yedi kat, hiperbilirubinemisi olan hastalarda ise yaklaşık altı kat fazla idi. KDE gelişen yaşlı hastaların önemli bir kısmında sepsis veya septik şoka ilerleyiş görülmekte olup komorbid durumların fazlalığı, bakteriyel direnç ve immün sistemin zayıflaması mortaliteyi arttırmaktadır. KDE'si olan hastaların takibinde ve antimikrobiyal tedavi seçiminde başlangıçta prokalsitonin kullanımının CRP kullanımına göre daha üstün olduğu, ferritin düzeyinde artışın prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Geriatrik hastalarda gelişen gram negatif bakteriyemilerde PBS ve qPitt skoru da hasta yaklaşımında ve mortaliteyi öngörmede destekleyici olabilir. Anahtar Kelimeler: Geriatri, gram negatif bakteri,epidemiyoloji,mortalite
Bir aile sağlığı merkezi bölgesinde yaşayan yaşlılarda düşme riskinin belirlenmesi
Bu araştırma, 65 yaş ve üstü bireylerde düşme riskinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kesitsel olarak yapılan bu çalışma, Gaziantep İli Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı 60. Yıl Aile Sağlık Merkezi'nde Mayıs-Aralık 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 60. Yıl Aile Sağlık Merkezi'ne kayıtlı 65 yaş ve üzeri 1050 kişi oluşturmuştur. Örneklemi ise evreni bilinenden örneklem hesaplama yöntemine göre belirlenen 290 birey oluşturmuştur. Evrenden örneklem seçiminde basit-rastgele örneklem yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Tanıtıcı Bilgi Formu ve DENN Düşme Risk Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS 23.0 istatistik paket programında, t testi, varyans analizi kullanılarak ve sayı, yüzdelik ve ortalama değerleri hesaplanarak yapılmıştır. Yaşlıların %15.9'unun düşme riski az %20.7'sinin düşme riski orta ve %63.4'nün üstü düşme riski yüksek olarak hesaplanmıştır. Bireylerin DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması 11.5±5.5 olarak belirlenmiştir. Yaşları 65-74 arası olan grubun DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği puan ortalaması 75- 84 yaş arası ve 85 ve üzeri yaş grubunda yer alan bireylerden daha düşük olup 10.4±5.3'dir (p<0.05). Kadınların risk puan ortalaması erkeklerden daha yüksek olup 12.2±5.2'dir (p<0.05). Bekar olan bireylerin risk puan ortalaması evli olanlardan daha yüksek olup 14.0±5.7'dir (p<0.05). Geliri giderinden az olan bireylerin risk puan ortalaması geliri giderinden çok olanlara göre daha yüksek olup 12.1±5.7'dir (p<0.05). Sosyal güvencesi olmayan bireylerin risk puan ortalaması sosyal güvencesi olanlardan daha yüksek olup 14.0±5.8'dir (p<0.05). Eşiyle birlikte yaşayan bireylerin risk puan ortalaması yalnız yaşayan bireylere ve diğer aile üyeleri ile yaşayan bireylere göre daha düşük olup 10.0±5.2'dır (p<0.05). Yaşlı bireylerin eğitim durumuna göre DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği puan ortalamaları karşılaştırıldığında, bireylerin eğitim durumuna göre puan ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Çalışma sonucuna göre yaşlı bireylerin büyük bir çoğunluğu düşme açısından riskli grupta yer almaktadır. Bireylerin eğitim durumu dışında çalışma kapsamında bakılan diğer tüm sosyo-demografik özellikleri düşme riskini etkilemektedir.
Elli beş yaş ve üstü bireylerin sağlık profili ve huzur evine ilişkin düşünceleri
Bu çalışma evde yaşayan 55 yaş ve üstü bireylerin sağlık profili ve huzurevinde yaşamaya ilişkin düşüncelerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma 1 Mart 2018- 30 Nisan 2018 tarihleri arasında, Gaziantep İli Şahinbey İlçesi Düztepe Mahallesinde yaşayan 218 katılımcı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmaya başlamadan önce gerekli izinler alınmıştır. Verilerin toplanmasında Anket Formu, Nottingham Sağlık Profili (NSP) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen verilen değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Kolmogorov Simirnov, One Way Anova, Student T, Kruskall Wallis ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Katılımcıların yaş ortalamalarının 66,17 olduğu, %51,4'ünün kadın, %30,7'sinin okuryazar, %85,3'ünün evli, %39,4'ünün ev hanımı ve % 89,4'ünün sosyal güvencesinin olduğu, % 56,9'unun çalışmadığı ve % 38,5'inin eşi ile birlikte yaşadığı belirlendi. Bireylerin %72'sinin huzur evinde yaşamak istemedikleri, ancak huzur evinin adının rehâbilitasyon ya da yaşam merkezi olması durumunda %99,1'inin buralarda kalabileceklerini belirttikleri tespit edildi. Katılımcıların %80,8'inin huzurevlerinde kalan kişilerin günlük yaşam aktivitelerine yardım edildiğini düşündükleri saptandı. Eşi ve çocukları ile birlikte yaşayanların, erkeklerin, ilaç kullanmayanların, kronik hastalığı olmayanların SF-36 ölçeği tüm alt boyut puan ortalamalarının diğerlerine göre daha yüksek olduğu, NSP puan ortalamalarının ise birlikte yaşadıkları kişilere göre dağılımları arasındaki farkın anlamlı olduğu belirlendi. Çalışma kapsamına alınan bireylerin çoğunun huzurevinde kalmak istemediği, SF-36 ölçeği tüm alt boyut puan ortalamalarının ve NSP puan ortalamalarının birlikte yaşadıkları kişilerden etkilendiği saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda bu yaş grubundaki kişilere huzuerevleri hakkında bilgi verilmesi önerilebilir. Anahtar kelimeler: Sağlık profili, 55 yaş ve üstü, huzurevi, hemşirelik
Esansiyel tremoru olan geriatrik bireylerde proksimal ve distal kas kuvvetinin üst ekstremite fonksiyonel becerilerileri ile ilişkisi
Bu çalışma Esansiyel Tremorlu (ET) yaşlı bireylerde proksimal ve distal kas kuvveti ile üst ekstremite fonksiyonelliği ve tremor şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapıldı. Yaş ortalamaları 74.07±4.83 olan 40 ET tanılı yaşlı birey ve yaş ortalamaları 70.10±4.05 olan 40 tremor şikâyeti olmayan yaşlı birey dahil edildi. Dahil edilen bireylerin demografik bilgileri kaydedildi. Tremor şiddeti için Fahn-Tolosa-Marin Tremor Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirildi. Üst ekstremitede fonksiyonel durumu değerlendirmek için Kol, Omuz sorunları Anketi, üst ekstremite fonksiyonel beceri için Dokuz Delik Peg testi kullanıldı. Kas kuvveti digital kas dinamometresi (Power Track II) ile değerlendirildi. Distal kas kuvveti Pinchmetre ile ölçüldü. Kavrama kuvveti Jamarmetre (Saehan SH5001) ile ölçüldü. Bilişsel durumu Standartize Mini Mental Test (SMMT) ile değerlendirildi. Depresyonu Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirildi. Veri analizi sonucunda çalışma ve kontrol grubu arasında VKİ, dominant el, egzersiz alışkanlığı, sigara kullanımı ve eğitim düzeyleri bakımından benzerdi (p>0.05). Ancak ET'li bireylerin yaş ortalaması kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Kontrol grubundaki erkek olguların sayısı ET'li gruptan anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Tüm proksimal kas kuvvetleri ET'li grupta anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.05). Tüm distal kas kuvvetleri ET'li grupta anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.05). Bireylerin DASH, DDPT ve BDÖ sonuçları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulundu. Çalışma grubunda ET'li bireylerin DASH skorlaması kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0.05). Tremoru olan bireylerde tremor şiddeti ile proksimal ve distal kas kuvvetleri incelendiğinde, tüm kuvvetlerle negatif yönlü anlamlı ilişki bulundu (p<0.05). Tremoru olan bireylerde tremor şiddeti ile DASH, DDPT ve BDÖ ilişkisi incelendiğinde, DASH ve BDÖ ile pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu (p<0.005). Ancak tremor şiddeti ile üst ekstremite fonksiyonelliği arasındaki ilişki benzerdir (p>0.05). Üst ekstremite fonksiyonelliği ile proksimal ve distal kas kuvveti ilişkisi incelendiğinde benzerdi (p>0.005). Sonuç olarak tremoru olan bireylerin proksimal ve dital kas kuvveti azalmış ve fonksiyonel el becerileri bozulmuştur
Palyatif bakım servisinde tedavi gören geriatrik hastalarda polifarmasinin; ''Türkiye yaşlıda uygunsuz ilaç kullanım kriterleri'' ile değerlendirilmesi
Amaç: Dünya nüfusu yaşlanmaktadır. Yaşlanmayla beraber kronik hastalıklar ve kanser oranında artış görülmektedir. Yaşam sonu bakımı için de palyatif bakım ihtiyacı doğmaktadır. Palyatif bakım tedavisi alan yaşlı bireyler multiple komorbiteye ve beraberinde çoklu ilaç kullanımına sahiptir. Farmakokinetik ve farmakodinamik süreçler yaşa bağlı değişiklik göstermektedir. Yaşlı bireyler ilaç yan etkilerine karşı daha hassastır. Bazı ilaç yan etkileri, yeni bir klinik durum olarak algılanıp reçete kaskadına neden olabilmektedir. Bunun sonucunda ciddi sağlık problemleri görülebilmektedir. Birçok ilaç yan etkisinin altında uygunsuz ilaç kullanımı yer almaktadır. Bu çalışmada Samsun'daki kamu hastanelerinde palyatif bakım servislerinde tedavi gören geriatrik bireylerin kullandığı ilaçları ''Türkiye Yaşlıda Uygunsuz İlaç Kullanım Kriterleri (TIME)'' ile incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve analitik türdeki çalışmamızın evrenini 1 Nisan-15 Ekim 2022 tarihleri arasında Samsun ili merkez ve ilçelerindeki palyatif bakım servislerinde yatarak tedavi görmüş hastalar oluşturmaktadır. Çalışmaya 65 yaş ve üstü, en az bir ilaç kullanan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri, primer tanıları, komorbiditeleri, kullandığı ilaçlar ve laboratuvar değerleri kaydedilmiştir. Hastaların MNA-SF, Katz GYA ve Charlson komorbite indeksi skorları hesaplanmıştır. 5 ve üzeri ilaç kullanmak polifarmasi olarak kabul edilmiştir. Hastaların kullandığı ilaçlar TIME kriterleri ile analiz edilmiştir. Çalışmada veri analizi için SPSS 25.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması 78,00±9,08 yıldır. Hastaların %54,0'ü kadındır. Hasta başına 5,28±2,72 ilaç kullanımı vardır. En sık görülen kronik hastalık %52,6 oranında hipertansiyondur. Hastaların %59,2'sinde polifarmasi, %10,8'inde hiperpolifarması mevcuttur. Polifarmasi ile üst kol çevresi (p=0,010), baldır çevresi (p=0,003) baş dönmesine bağlı düşme (p=0,022) ve medeni durum (p=0,017) ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır. Hastaların %56,3'ünde en az bir uygunsuz ilaç kullanımı mevcuttur. TIME to START kriterlerine göre %18,3 ve TIME to STOP kriterlerine göre %48,4 potansiyel uygunsuz ilaç (PUİ) kullanımı vardır. TIME to START kriterlerinden en sık ihmal edilenler; aşılar, gastrointestinel sistem ve supleman bölümüdür. TIME to STOP kriterlerinden en sık ihmal edilenler; kas iskelet sistemi kriterleri ve analjezik ilaçlar, kardiyovasküler sistem kriterleridir. PUİ kullanımı ile PLT (p=0,040), kreatin (p=0,010) ve GFR (p=0,034) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardır. Ayrıca çalışmamızda polifarmasi olan grupta daha yüksek oranda TIME to STOP kriterlerince uygunsuz ilaç kullanımı mevcuttur (p<0,001). Sonuç: Çalışmaya katılan hastaların yarısından fazlasında polifarmasi ve en az bir uygunsuz ilaç kullanımı vardır. Yaşlanmayla beraber ilaç yan etkilerine hassas hale gelen yaşlı bireylerde polifarmasi sorgulanmalıdır. Polifarmasi uygunsuz ilaç kullanımı için uyarıcı bir işaret olabilir. Yaşlı bireylerde uygunsuz ilaç kullanımı belirlemek için; ülkemiz şartlarına uygun TIME kriterleri iyi bir tarama aracı olarak klinik pratikte daha sık kullanılabilir. Bu açıdan elde ettiğimiz sonuçlarla çalışmamızın, diğer çalışmalara yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: palyatif, yaşlı, polifarmasi, uygunsuz ilaç, TIME kriterleri
Geriatrik popülasyonda antikolinerjik yükün sağkalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Antikolinerjik yük kavramı, 1 ya da daha fazla ilacın oluşturduğu antikolinerjik aktivitenin belirlenmesi ile hesaplanan kümülatif yükü ifade eder. Antikolinerjik yük hesaplanmasında, serumda antikolinerjik yükün belirlenmesi, reseptör düzeyinde muskarinik aktivitenin belirlenmesi ya da uzman görüşü ile daha önceki antikolinerjik yüke sahip ilaçların analiz edilmesi yöntemi kullanılabilmektedir. Günümüzde çok sayıda antikolinerjik yük ölçeği geliştirilmiştir. Buna rağmen altın standart bir ölçeğin varlığından söz etmek güçtür. Antikolinerjik yükün ilişkilendirildiği, düşme, deliryum, sarkopeni, malnütrisyon gibi birçok geriatrik durum olmakla birlikte, sağkalım süresini kısaltmaları ile ilgili ortaya konan çalışmalar klinik önemini daha da arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı geriatrik yaş grubundaki hastalarda antikolinerjik yük ile sağkalım süresi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. 1 Ocak 2013 ve 1 Ocak 2020 arasında exitus olan 65 yaş ve üzeri 2801 hastanın verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Antikolinerjik yük ölçeklerinden Anticholinergic Cognitive Burden (ACB) ve Anticholinergic Burden Classification (ABC) kullanılmıştır. Hesaplanan antikolinerjik yükler: yok, hafif/olası ve yüksek antikolinerjik yük olarak 3 gruba ayrılmıştır. Antikolinerjik yük artışının sağ kalım sürelerine etkisi 12 ay, 60 ay ve 120 ay için analiz edilmiştir. Kaplan-Meier sağkalım eğrileri karşılaştırılmıştır. Yüksek antikolinerjik yük, erkek cinsiyet, multimorbidite, yaş ve kırılganlık için regresyon analizleri yapılmıştır. Çalışmamızda medyan yaş 79,8 idi ve hastaların %53,3'ü kadındı. Bu çalışmada yüksek ACB yükünün 1-yıllık mortaliteyi 1,2 kat arttırdığı (%95 GA: 1,02-1,41; p=0,03) ve 10 yıllık mortaliteyi de 1.15 kat (%95 GA: 1,04-1,28; p=0,006) arttırdığı bulunmuştur. Ayrıca hafif ve yüksek ABC yüküne sahip hastalarda mortalite riskinin 1 yıl için 1,21 (%95 GA: 1,02-1,43; p=0,03) kat artarken, 10 yıllık mortalite riskinin 1,27 (%95 GA: 1,14-1,41 , P<0,001) kat arttığı saptanmıştır. Kaplan Meier eğrileri karşılaştırıldığında, yüksek antikolinerjik yüke sahip hastalarda hem kısa hem de uzun dönem için sağkalım ihtimalinin azaldığı ortaya konmuştur. Literatürde ACB ölçeği ile mortalite ilişkisi üzerine farklı çalışmalar mevcuttur ve bu çalışmada da yüksek ACB yüküne sahip hastalarda, artan mortalite riski ortaya konmuştur. Yüksek ABC yükü ile artan mortalite riskine ilişkin, literatürde çok net ilişki gösterilmemesine rağmen; bu çalışmadaki sonuçlarla ABC ölçeğinin de hem kısa hem de uzun dönem sağkalımı öngörmede kullanılabilecek bir antikolinerjik ölçek olduğu düşünülmüştür. Geriatrik popülasyonla uğraşan tüm hekimlerin antikolinerjik yüke karşı farkındalığın artması ve gelecek çalışmalar ile bu ilişkinin desteklenmesi gerekmektedir.
Yaşlı hastalarda femur kırıklarında uygulanan anestezi tekniğinin postoperatif dönemde görülen deliryuma etkisi: Retrospektif çalışma
Giriş ve Amaç: Günümüzde ortalama yaşam süresinin artmasıyla birlikte, yaşlı popülasyonda kalça kırığı görülme sıklığı da artmıştır. Kalça kırığı cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyonlardan biri deliryumdur. Acil, kardiyak veya majör ortopedik cerrahiler; insidansın en yüksek olduğu durumlardır. Postoperatif deliryum; artmış mortalite, hastane kökenli komplikasyonlar, persistan kognitif bozulma, zayıf fonksiyonel iyileşme ve artmış sağlık harcamaları ile ilişkilendirilmektedir. Biz bu çalışmada, kliniğimizde kalça kırığı nedeniyle opere olan yaşlı hastalarda, kalça kırığı cerrahisi sonrasında ortaya çıkan deliryuma, uygulanan anestezi tekniğinin etkisinin ve etki eden diğer perioperatif faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2015 - Aralık 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ameliyathanesinde kalça kırığı nedeniyle opere edilen 65 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik özellikler hastane elektronik veritabanı üzerinden retrospektif olarak elde edildi. Deliryum tanısı; kliniğimizde, yoğun bakım yatışında rutin olarak değerlendirilen "Konfüzyon değerlendirme metodu (CAM-ICU)"na uygun olarak kondu. Uygulanan anestezi tekniklerinin ve diğer perioperatif faktörlerin postoperatif deliryuma etkisi istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 167 hastanın [121 (%72.5) kadın ve 46 (%27.5) erkek] ortanca yaşı 83 (65-95)'dü. 106 (% 63.5) hasta genel, 61 (%36.5) hasta ise rejyonel anestezi altında opere edilmişti. Uygulanan anestezik ajanlardan (hem genel anestezi için hem de sedasyon amacıyla); propofol, rokuronyum, sevofluran, fentanil, azot protoksit, midazolam, remifentanil, ketamin, deksmedetomidin ve tiyopental ile postoperatif deliryum arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Modifiye frajilite indeksi, antikoagülan ilaç kullanımı, hastane yatış süresi, hasta yaşı, demans ve intraoperatif desfluran kullanımı ile postoperatif deliryum arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda artan yaş, demans varlığı, artmış modifiye frajilite indeksi ve uzamış hastane yatışının postoperatif deliryum için risk faktörleri olduğu ancak; anestezi yöntemlerinin postoperatif deliryum gelişimi ile ilişkili olmadığı gösterildi. Postoperatif deliryumun, diğer çalışmalarda artmış mortalite ile ilişkili olduğu gösterildiğinden; deliryum gelişimine etkili olabilecek tüm faktörlerin tanınması, önlenmesi ve tedavisinin geliştirilmesi amacıyla daha büyük hasta grupları ile yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni varlığı ve sıklığının araştırılması
Giriş: Psoriazis, kronik, multisistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. Temel olarak yaş ilişkili kas kitlesinde ve kas fonksiyonlarında azalma ile karakterize bir hastalık olan sarkopeni, çeşitli inflamatuvar hastalıklar ile de ilişkili olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda sarkopeni prevalansı, romatoid artrit, spondiloartrit, otoimmun karaciğer hastalığı, sistemik skleroz, sistemik lupus eritematozus, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuvar hastalığa sahip bireylerde daha yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığına dair veri bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığını araştırmak ve bu grupta sarkopeni gelişimi ile ilişkili faktörleri ortaya koymaktır. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya merkezimizde takip edilen 60 yaş ve üzeri psoriazis tanılı hastalar ve aynı sayıda geriatrik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra, kan C-reaktif protein, eritrosit sedimantasyon hızı ve 25(OH)D vitamin düzeyleri, kas ultrasonografisi ve Tanita vücut analizi sonuçları değerlendirildi. Olası sarkopeni durumu el kavrama kuvveti (handgrip testi), konfirme sarkopeni tanısı ise biyoelektriksel impedans analizi (BIA) sonuçlarına göre belirlendi. Psoriazis tanılı hastalarda sarkopeni sıklığı ve bu grupta sarkopeni ile ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle incelendi. Bulgular: 25(OH)D vitamin düzeyi psoriazisli hastalarda (18.4 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla (26.1 ng/ml) daha düşüktü (p=0.002). Psoriazisli hastalarda handgrip testi ile belirlenen olası sarkopeni sıklığı %12.7 olup kontrol grubundan (%28.6) düşüktü (p=0.028). BIA ile saptanan konfirme sarkopeni sıklığı ise kontrol grubuna göre düşük olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (%17.5 ve %22.2, p=0.503). Ultrasonografik incelemede gastroknemius kalınlığı ve pennat açısı, rektus femoris kalınlığı ve kesit alanı, ve rektus abdominis kalınlığı psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptandı (sırasıyla p=0.002, p=0.012, p<0.001, p<0.001, p=0.034). Psoriazisli hastalarda artan yaş ve tanı yaşı olası sarkopeni; kronik akciğer hastalığı ve düşük vücut kitle indeksi (VKİ) ise konfirme sarkopeni ile ilişkili bulundu. Çoklu lojistik regresyon analizinde düşük VKİ değeri konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olarak gösterildi (OR:0.542, %95GA:0.367-0.802, p=0.002). Tanı testleri ROC analizi ile incelendiğinde Tanita vücut analizi ile elde edilen yağsız vücut kitlesi (Erkekler: EAA: 0.878, p<0.001; Kadınlar: EAA: 0.918, p<0.001) ve visseral yağ oranı (Erkekler: EAA: 0.826, p=0.002; Kadınlar: EAA: 0.782, p=0.001) parametrelerinin anlamlı tanısal öngörüsel özelliğe sahip olduğu ortaya konuldu. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda geriatrik psoriazis hastalarında sarkopeni sıklığının benzer yaş aralığındaki popülasyondan yüksek olmadığı, hatta handgrip testi sonuçları ve bazı ultrasonografik parametrelere göre daha iyi durumda oldukları gösterilmiştir. Psoriazisli hastalarda düşük vücut kitle indeksinin BIA ile belirlenen konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı. Bunların yanı sıra, Tanita vücut analizinin sarkopeni tanısında rolü olabileceğine dair kanıtlar ortaya konuldu. Anahtar kelimeler: Psoriazis, sarkopeni, ultrasonografi, Tanita, biyoelektriksel impedans analizi.
Geriatrik bireylerde yutma ve solunum performansı arasındaki ilişkinin tele-değerlendirme yöntemiyle incelenmesi
Bu çalışmanın amacı geriatrik bireylerde yutma performansı ile solunum performansı arasındaki ilişkinin tele-değerlendirme yöntemiyle incelenmesidir. Çalışmaya geriatri kliniğine başvuran 65 yaş üstü 57 geriatrik birey dahil edildi. Katılımcıların fiziksel performansları yüz yüze olarak 4 Metre Yürüme Testi ile yutma ve solunum değerlendirmeleri tele-değerlendirme yöntemiyle ölçüldü. Yutma değerlendirmesinde Türkçe Yeme Değerlendirme Aracı (T-EAT-10), Fonksiyonel Oral Alım Skalası, Yale Yutma Testi, Tekrarlayan Tükürük Yutma Testi (TTYT) ve Reflü Semptom İndeksi (RSİ) kullanıldı. Solunum değerlendirmesinde Roth Skoru, Çok Boyutlu Dispne Profili (ÇBDP), Maksimum Fonasyon Süresi (MFS) kullanıldı. Katılımcıların yorgunlukları Modifiye Borg Skalası ile yutmaya ilişkin yaşam kaliteleri Türkçe Yutma Yaşam Kalitesi Anketi (T-SWAL-QOL) ile tele-değerlendirme yöntemiyle incelendi. Katılımcılar yutma bozukluğu semptom varlığına göre iki gruba ayrıldı. Tele-değerlendirme ile elde edilen bulgulara göre yutma değerlendirmesinde kullanılan Türkçe Yeme Değerlendirme Aracı, Tekrarlayan Tükürük Yutma Testi ve Reflü Semptom İndeksi ile Roth Skoru sayma sayısı ve sayma süresi ile değerlendirilen solunum performansı (r=-0,717, r=-0,691; r=0,709, r=0,668; r=-0,655, r=-0,818 sırasıyla), Çok Boyutlu Dispne Profili anlık algı ve duygusal tepki alanları ile değerlendirilen dispne algısı (r=0,783, r=0,777; r=-0,688, r=-0,702; r=0,716, r=0,760 sırasıyla), hem kadınlarda hem erkeklerde Maksimum Fonasyon Süresi ile değerlendirilen solunum kontrolü (r=-0,404, r=-0,375; r=0,598, r=0,530; r=-0,372, r=-0,596 sırasıyla) ilişkili bulundu. Yutma bozukluğu semptomu olan grubun solunum performansları olmayan gruba göre farklıydı (p<0,01). Yutma ve solunum performansları fiziksel performansla ilişkili bulunmadı (p>0,05). Yutma ve solunum performansları ile yorgunluk ve yutmaya ilişkin yaşam kalitesi alt parametrelerinin çoğu arasında ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç olarak; geriatrik bireylerde yutma ve solunum performansları birbirleriyle ilişkilidir. Tele-değerlendirme yöntemlerinin geriatrik bireylerde yaşam ve hizmet kalitesini arttırmada önemli bir seçenek olacağı düşünüldü.
Geriatrik bireylerde yutma performansı ve uyku bozuklukları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışmaya 65 yaş ve üzeri 50 geriatrik birey dahil edildi. Bireylerin demografik bilgileri kaydedildi. Geriatrik bireylerin mental durum değerlendirmesi Mini Mental Durum Muayenesi ile, fiziksel performans değerlendirmesi 4 Metre Yürüme Testi ile yapıldı. Yutma performansı değerlendirmesi; Türkçe-Yeme Değerlendirme Aracı (T-EAT-10), Yale Yutma Protokolü, Fonksiyonel Oral Alım Skalası (FOAS), Reflü Semptom İndeksi (RSİ) ile yapıldı. Uyku bozukluğu değerlendirmesi Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile yapıldı. Yutma yaşam kalitesi değerlendirmesi Türkçe Yutma Yaşam Kalitesi Anketi (T-SWAL-QoL) ile, yorgunluk değerlendirmesi Modifiye Borg Skalası ile yapıldı. Bireyler T-EAT-10'a göre yutma bozukluğu semptomu olanlar (T-EAT-10 ≥ 3) (n=27) ve yutma bozukluğu semptomu olmayanlar (T-EAT-10<3) (n=23) olarak ikiye ayrıldı. Yutma bozukluğu semptomu ve gündüz uykululuğu arasında arasında ilişki olmadığı (p>0,05), uyku kalitesi arasında pozitif yönde zayıf ilişki olduğu görüldü (r=0,284, p=0,046). Reflü semptom şiddeti ile gündüz uykululuğu arasında pozitif yönde zayıf ilişki olduğu (r=0,306, p=0,031), reflü semptom şiddeti ile uyku kalitesi arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki olduğu görüldü (r=0,403, p=0,004). T-EAT-10 ile T-SWAL-QoL alt parametrelerinden Yeme Süresi, Yeme İsteği, Uyku, Yorgunluk, Mental Sağlık, Sosyallik arasında ilişki olmadığı görüldü (p>0,05). T-EAT-10 ile sırasıyla Genel Yakınma ve Yemek Seçimi, alt parametresi arasında negatif yönde zayıf ilişki (r=-0,284, r=-0,321, p=0,046, p=0,023), T-EAT-10 ile sırasıyla Yeme Korkusu ve İletişim alt parametreleri arasında negatif yönde orta düzey ilişki olduğu görüldü (r=-0,430, r=-0,434, p=0,002, p=0,002). Gruplar arasında uyku bozuklukları ve fiziksel performans ile ilgili fark olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç olarak yutma alt parametrelerinden yutma bozukluğu semptomu ile gündüz uykululuğu ce uyku kalitesi arasında ilişki bulunmamaktadır. Yutma alt parametrelerinden reflü semptomu ile gündüz uykululuğu ve uyku kalitesi arasında orta düzeyde ilişki bulunmaktadır. Geriatrik bireylerde uyku ve yutma fonksiyonları arasındaki ilişkinin farklı örneklem gruplarıyla da araştırılması gerektiği önerilmiştir.
Kırılganlığın sosyal komponentinin geriatrik sendromlarla ilişkisi
Kırılganlığın sosyal komponenti yakın tarihte önemini daha iyi kavramaya başladığımız ve geriatrik popülasyonda birçok olumsuz durum ile bağlantılı olan bir kavramdır. Sosyal kırılganlık yaşam boyunca bir veya daha fazla temel sosyal ihtiyacın karşılanamaması ya da karşılanamama riski olarak tanımlanabilir. Sosyal ağlara yetersiz katılım, destek eksikliği algısı veya sosyal ihtiyaçların karşılanması için önemli olan kaynakları kaybetme veya kaybetme riski, sosyal kırılganlık kavramının sınırları içerisindendir. Çalışmamızın hedefi sosyal kırılganlık kavramını daha iyi anlayabilmek ve kapsamını belirleyebilmektir. Bu amaçla 136 tane ayaktan hasta sosyal kırılganlık açısından taranmış ve kapsamlı geriatrik değerlendirme ile incelenerek BİA ve kas USG ölçümleri yapılmıştır. Çalışmamızda 41 (%30,1) hastada sosyal kırılganlık tespit edilmiştir. Tek değerli değişken analizine göre sosyal kırılganlıkla yaşayan geriatrik bireylerde; yaş ortalaması, yalnız yaşama, astım veya KOAH hastası olma ve evli olmama oranı anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Sosyal kırılgan popülasyonda GYA, EGYA, MNA-SF skorlarının anlamlı derecede daha düşük olduğu SARC-F, FRAIL, Modifiye Fried ve Edmonton skorlarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda sosyal kırılgan hastalarda anlamlı olarak; daha düşük yürüme hızı, daha uzun 5 defa otur kalk süresi ve daha uzun zamanlı kalk ve yürü süresinin görüldüğü ve daha yüksek oranda yardımcı cihaz (baston ve yürüteç) kullanımının olduğu bulunmuştur. BİA ölçümlerinde ise sosyal kırılgan grupta faz açısı değerinin anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Çalışmamızda iki farklı model kullanılarak lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Yaş, cinsiyet, yalnız yaşama, ilaç sayısı, Edmonton testine göre kırılganlık faktörlerinin dahil edilip incelendiği çoklu regresyon analizi modeline göre yaş, cinsiyet ve ilaç sayısının sosyal kırılganlık riskini arttırmadığı; yalnız yaşamanın sosyal kırılganlık riskini 5,1 kat arttırdığı(%95GA: 1,812-14,546, p=0,002) ve Edmonton testine göre kırılganlık varlığının sosyal kırılganlık riskini 4,7 kat arttırdığı görülmüştür(%95 GA:1,758-12,655 p=0,006). Yaş, cinsiyet, yalnız yaşama, ilaç sayısı, Modifiye Fried indeksine göre fiziksel kırılganlık varlığı faktörlerinin dahil edilip incelendiği ikinci modelde ise yaş ve cinsiyetin sosyal kırılganlık riskini arttırmadığı; yalnız yaşamanın sosyal kırılganlık riskini 5,2 kat arttırdığı (%95GA: 1,871-14,735, p=0,002), ilaç sayısında her bir adet artışın sosyal kırılganlık riskini %19 arttırdığı(%95GA:1,041-1,361, p=0,011) ve Modifiye Fried indeksine göre fiziksel kırılganlık varlığının sosyal kırılganlık riskini 4 kat arttırdığı görülmüştür(%95 GA:1,499-10,753, p=0,006). Bulgularımız, hasta değerlendirirken birçok olumsuz durum ile birlikteliğini tespit ettiğimiz ve literatürde yeterli sayıda olmayan sosyal kırılganlık kavramının göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir. Bu yaklaşım sosyal kırılganlık ile birlikte görülebilecek komplikasyonların önlenmesinde faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Sosyal kırılganlık, geriatrik sendromlar, kapsamlı geriatrik değerlendirme, yaşlı erişkin.
65 yaş ve üzeri tip 2 diabetes mellituslu bireylerde kırılganlık ve kapsamlı geriatrik değerlendirme
Diyabet ve kırılganlık yaşlanmayla birlikte sıklığı artan ve genellikle birbirine eşlik eden iki medikal durumdur. Yaşlı yetişkinlerdeki diyabet hastalarının prognozu ve uygun tedavi hedefleri, kırılganlık varlığı ve derecesine göre büyük ölçüde farklılık gösterir. Özellikle tip 2 Diabetes Mellitus (DM) ile yaşayan yaşlı yetişkinler hipoglisemiye daha yatkın olup, düşme, kırık, hastaneye yatış, kardiyovasküler olay ve tüm nedenlere bağlı ölümler gibi olumsuz sonlanım noktalarına karşı daha savunmasızdır. Çalışmanın amacı, diyabetik yaşlı bireylerde kırılganlık ve diğer geriatrik sendromların prevalanslarının değerlendirilmesi ve DM ile olan ilişkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya HÜTF Hastanesi Geriatri Bilim Dalı polikliniğine başvuran 373 hasta dahil edildi. Hastaların poliklinik muayeneleri sırasında kapsamlı geriatrik değerlendirmeleri gerçekleştirildi. Kırılganlık varlığı iki farklı model, Klinik Kırılganlık Skalası (CFS) ve Fried Fiziksel Kırılganlık Ölçeği (FFKÖ) ile değerlendirildi. Ayrıca hastaların kas kütle ve performanslarına yönelik ultrasonografi ve Biyoelektrik İmpedans Analiz (BIA) ölçümleri yapıldı. Değerlendirilen 373 hastada FFKÖ'ye göre kırılganlık prevalansı %18,2, pre-kırılganlık prevalansı %56, CFS'ye göre kırılganlık prevalansı %57,4 olarak tespit edildi. Diyabetik hastalarda kırılganlığa diğer geriatrik sendromların da eşlik ettiği ve kırılgalığın diyabet süresi ve hipoglisemi riski ile ilişkili olduğu gösterildi. Kırılganlıkla yaşayan bireylerde önerilen glisemik hedeflerin altında olacak şekilde uygunsuz sıkı kan şekeri kontrolü yapıldığı gözlemlendi. USG ve BIA verileri ile kırılganlık arasında korelasyon saptandı. Çalışma sonucu olarak klinik pratikte diyabeti olan yaşlı bireylerin değerlendirilmesinde ve tedavi hedeflerinin belirlenmesinde kırılganlık kavramının göz önünde bulundurulmasının önemi vurgulandı.
Transisyonel bakım modeli: Açık kalp cerrahisi geçiren yaşlı hastalarda fonksiyonel bağımsızlık düzeyi ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Çalışma açık kalp cerrahisi geçiren yaşlı hastalarda Transisyonel Bakım Modeli doğrultusunda verilen hemşirelik bakımının; hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri, yaşam kalitesi ile hastaneye tekrarlı başvuru ve yatış oranları üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla randomize, kontrollü müdahale çalışması olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma, Sağlık Bakanlığı- Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fakülte Ünitesi Kalp-Damar Cerrahisi Kliniği'ne açık kalp ameliyatı olmak için yatan 60 ve üzeri yaş grubundaki hastalar ile Kasım 2017- Aralık 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışma örneklemini bilgisayar destekli randomizasyonla seçilmiş 32 müdahale ve 32 kontrol olmak üzere toplam 64 hasta oluşturmuştur. Müdahale grubunda yer alan hastalara, kliniğe yatışlarından taburculuk sonrası dokuz haftaya kadar Transisyonel Bakım Modeli temel alınarak bakım verilmiştir. Model kapsamında müdahale grubunda yer alan hastaların aldığı hizmetler, multidisipliner iş birliği ile bakımını, taburculuk sonrası dört ev ziyaretini ve hasta/yakınının gereksinimleri doğrultusunda verilen telefonla danışmanlık hizmetlerini içermiştir. Kontrol grubunda yer alan hastalar standart bakım hizmetlerini almışlardır. Verilerin toplanmasında tanıtıcı bilgiler formları, Otonomi Değerlendirme Ölçeği, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Taburculuk Sonrası Hastaların Hastaneye Tekrarlı Başvuru İzlem Formu kullanılmıştır. Araştırma verileri, hastanın kliniğe kabulünün ilk günü ile hastanın hastaneden taburculuğundan sonra 9. hafta ve 6. aylarında toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve Ki-Kare kullanılmıştır. Çalışmada müdahale grubunda yer alan hastaların taburculuk sonrası 9. hafta izlemlerindeki Otonomi Değerlendirme Ölçeği puan ortalamalarının ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği alt boyutları puan ortalamalarının kontrol grubunda yer alan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Ayrıca kontrol grubunda yer alan hastaların taburculuk sonrası izlem sürecinde (6 ay) hastaneye tekrarlı başvuru ve yatış oranlarının müdahale grubunda yer alan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Çalışmada Transisyonel Bakım Modeli kapsamında sunulan bakım hizmeti uygulamalarının hastaların fonsiyonel bağımsızlık düzeylerini ve yaşam kalitesi düzeylerini arttırdığı; hastaların taburculuk sonrası hastaneye başvuru ve tekrarlı yatış oranlarını azaltmada etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda, Transisyonel Bakım Modeli'nin cerrahi işlem geçirecek olan yaşlı hasta grubunun hemşirelik bakım uygulamalarında kullanılması önerilmiştir. Anahtar kelimeler: Transisyonel Bakım Modeli, kalp cerrahisi, hemşirelik bakımı, otonomi, yaşam kalitesi, yaşlı birey.
Geriatrik bireylerde motor-motor ve motor-kognitif çift görev egzersizlerinin düşme üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı; geriatrik bireylerde hem motor-motor hem de motor-kognitif çift görev egzersizlerinin düşme üzerine etkinliğini belirlemektir. 60 yaş üzeri, gönüllü 50 geriatrik birey çalışmaya dahil edildi. Değerlendirmeler tedavi öncesi ve sonrası uygulandı. Grup 1'e motor-kognitif çift görev egzersizleri, Grup 2'ye motor-motor çift görev egzersizleri uygulandı. Değerlendirmelerde Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeği (UDEÖ), Berg Denge Ölçeği (BDÖ), Zamanlı Ayağa Kalk Yürü Testi (ZAKY), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) kullanıldı. Antigravite kas gücü ölçümü hand-held dinamometre ile, plantar duyu ölçümü monofilament (SWMT) ve diskriminatör ile yapıldı. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalamaları 67,72±7,33 idi. Her iki grupta da tedavi öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında Berg Denge Ölçeği üzerinde olumlu gelişme gözlendi (p<0,05); ancak gruplar arası anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.07). Hem grup içinde hem de gruplar arasında Uluslar arası Düşme Etkinlik Ölçeği ve Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği üzerinde anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Zamanlı Ayağa Kalk Yürü Testi'nde gruplar arası fark motor-kognitif grup lehine istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Kas gücü, plantar duyu ve iki nokta diskriminasyon değerlerinde gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda, geriatrik bireylerde her iki çift görev egzersizlerinin de düşme üzerine olumlu etkileri bulunmuştur; ancak motor-kognitif çift görev egzersizlerinin zamanlı ayağa kalk ve yürü testine olan olumlu etkisi nedeniyle, geriatrik bireylerde bu egzersizlere öncelik verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Çift görev, düşme, geriatri, zamanlı kalk ve yürü testi, kognitif.
Geriatrik bireylerde kinezyofobinin denge, günlük yaşam aktivite düzeyi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Kinezyofobinin artması yaşam kalitesini, günlük yaşam aktivitelerini ve dengeyi olumsuz etkileyebilmektedir. Kinezyofobi yaşam kalitesini ve dengeyi etkileyen en önemli faktörlerdendir.Buna bağlı olarak çalışmadaki amacımız, geriatrik bireylerde kinezyofobinin denge, günlük yaşam aktivite düzeyi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisini incelemektir. Buna yönelik yapılan çalışma Aralık 2021- Mayıs 2022 tarihleri arasında Acar Kliniğe gelen ve dahil edilme kriterlerine uygun 65 yaş üstü (Yaş ortalaması 73,48) 50 bireyden oluşmuştur. Veriler SPSS istatiksel analiz ile değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmaya katılanlara Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), Berg Denge Ölçeği (BDÖ), Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi, Tek Ayak Üzerinde Durma Testi, SF-36 (Kısa Form 36) ve Sosyo-Demografik Form ile değerlendirme yapılarak aralarındaki ilişki analiz edilmiştir. İncelemenin Sonucunda; • Yaş ile Kinezyofobi arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki vardır (p<0,05). Dolayısıyla Yaş arttıkça Kinezyofobi düzeyide artmaktadır. Ayrıca çalışmamızda Geriatrik bireyin yaşıyla Denge Ölçeği, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Yaşam kalitesi arasında negatif ve anlamlı bir ilişki vardır (p<0,01). Bu nedenle yaş arttıkça Denge, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve yaşam kalitesi ölçeğinin ortalamaları azalmaktadır. Çalışmamızdan çıkan bir başka önemli sonuç ise Kinezyofobinin Denge Ölçeği, Tek Ayak Üzerinde Durma Testi, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Yaşam Kalitesi ölçeğiyle negatif ve anlamlı bir ilişkisi olduğudur (p<0,01). Bu sonuç ile Kinezyofobi düzeyi arttıkça Denge Ölçeği, Tek Ayak Üzerinde Durma Testi, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Yaşam kalitesi ölçeğinin ortalamalarının azaldığı ve Kinezyofobinin olumsuz etkisi olduğu görülmüştür. Çalışmamızdaki bir başka önemli tespit ise Denge düzeyi arttıkça Tek Ayak Üzerinde Durma Testi, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Yaşam kalitesi ölçeğinin ortalamalarının arttığı ve olumlu yönde etki ettiğidir. Dolayısıyla bunların arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki vardır (p<0,01). Sonuç olarak bu çalışmadaki verilerden çıkan sonuçların birbirleriyle ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Geriatrik bireylerde kinezyofobinin denge, günlük yaşam aktivite düzeyi ve yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkisi olduğunu göstermiştir. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda elde edilen veriler hipotezlerimizi desteklemiştir. Anahtar Kelimeler : Denge, Yaşam Kalitesi, Yaşlılarda Kinezyofobi.
Huzurevinde yaşayan yaşlılarda COVİD-19 pandemi sürecinde ölüm kaygısı ve yalnızlık
Bu tez çalışması, huzurevinde yaşayan yaşlılarda Covid-19 pandemi sürecinin ölüm kaygısı ve yalnızlık üzerine etkisini belirlemek amacı ile gerçekleştirildi. Çalışma, Darülaceze Huzurevi'nde kalmakta olan 109 kadın ve 92 erkek olmak üzere toplam 201 kişinin katılımı ile tamamlandı. Çalışma süresi, 1 Kasım 2021-30 Haziran 2022 tarihleri arasını kapsamakta olup çalışmanın verileri etik kurul ve kurum iznini takiben 24 Şubat 2022-15 Nisan 2022 tarihleri arasında toplandı. Çalışma verilerinin analizi "SPSS 21" bilgisayar paket programı ile yapıldı. Normal dağılıma uygun olmayan ölçüm değerleri için parametrik olmayan yöntemler kullanıldı. Parametrik olmayan yöntemlere uygun şekilde, iki bağımsız grubun ölçüm değerleriyle karşılaştırılmasında "Mann-Whitney U" test (Z-tablo değeri), bağımsız üç veya daha fazla grubun ölçüm değerleriyle karşılaştırılmasında "Kruskal-Wallis H" test (χ2-tablo değeri) yöntemi kullanıldı. Üç veya daha fazla grup için anlamlı fark çıkan değişkenlerin ikili karşılaştırmaları için Bonferroni düzeltmesi uygulandı. Yaşlıların yaş ortalamasının 69,24±6,83 (yıl) olduğu tespit edilmiş ve %35,3'ünün (n:71) 65-69 yaş grubunda olduğu belirlendi. Yaşlıların Yaşlılar İçin Yalnızlık Ölçeği'nden aldıkları genel puan ortalaması 10,69, duygusal yalnızlık alt boyutundan aldıkları puan ortalaması 6,67, sosyal yalnızlık alt boyutundan aldıkları puan ortalaması 4,02 olarak bulundu. Yaşlıların yalnızlık seviyesi kabul edilebilir yalnızlık olarak bulundu. Yaşlıların Ölüm Kaygısı Ölçeği'nden aldıkları puan ortalaması 7,02 olarak bulundu. Yaşlılarda ölüm kaygısı yüksek bulundu. Pandemi gibi zorlu süreçlerde daha fazla etkilenen yaşlı bireylere yalnızlık ve ölüm kaygısı ile ilgili araştırmaların artırılması ve kaygılarının azaltılmaya yönelik girişimlerin uygulanması önerilir.
Yaşlının yaşadığı yerin depresyon, günlük yaşam aktivitesi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu araştırma yaşlının yaşam ortamının depresyona, günlük yaşam aktivitesine ve yaşam kalitesine etkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Araştırmanın örneklemi 65 yaş üzerinde farklı mekanlarda yaşayan (huzurevinde, evde yalnız ve evde aile ile yaşayanlar) toplam 180 yaşlı bireyden oluşmaktadır. Araştırmaya katılan olgular demografik özellikleri yanında yaşlılıkla ilişkili hastalık ve özgeçmişleri yönüyle ilgili incelendi. Farklı ortamlarda yaşayan üç gruptaki geriatrik olgunun, sosyodemografik özellikleri, sağlık durumları kaydedildi. Her grubun depresyon durumu Geriatrik Depresyon Skalası ile, günlük yaşam aktiviteleri Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri Skalası ve Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi ile, yaşam kalitesinin değerlendirilmesi Yaşlılar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL-OLD) ile, boş zamanlarının değerlendirilmesi ise Boş Zaman Aktiviteleri Formu kullanılarak ölçüldü. Verilerin analizinde, Statistical Package for Social Science (SPSS) Windows version 23.0 kullanıldı. Gruplar kendi aralarında F Testi (ANOVA) ve Independent Samples T Testi ile karşılaştırılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen verilere göre gruplar arası Geriatrik Depresyon düzeyi anlamlı bulunamamıştır (p=0,219). Günlük yaşam, boş zaman aktiviteleri ve yaşam kaliteleri düzeyi gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlara göre yaşlıda yaşam yerinin Geriatrik Depresyon düzeyine etkisi bulunmazken, günlük yaşam, boş zaman aktivite seviyesine ve yaşam kalitesine etki ettiği bulunmuştur.
Geriatrik bireylerde polifarmasi ve kardiyak risk faktörlerinin denge, düşme ve fonksiyonel bağımsızlığa etkisinin incelenmesi.
Geriatrik rehabilitasyonda hastaların fonksiyonelliği, denge ve düşme problemleri çok önemlidir. Diğer taraftan geriatrik bireylerde kardiyak risk artmış, polifarmasi ise çok yaygındır. Literatürde bu ikisini inceleyen limitli sayıda çalışma vardır. Bu nedenle çalışmamızda geriatrik bireylerde polifarmasinin ve kardiyak risk faktörlerinin denge, düşme ve fonksiyonel bağımsızlıkla ilişkisinin incelenmesini amaçladık. 65 yaş ve üzeri 64 gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya bağımsız yürüyebilen ve sözel iletişim kurabilen katılımcılar dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgilerinin ve kardiyak risk faktörlerinin sorgulandığı 'Hasta Değerlendirme Formu' kaydedildi. Kognitif durum değerlendirmesi için Mini Mental Durum Skalası (MMDS), yaşlı bireylerin fiziksel aktivite düzeyinin değerlendirilmesi için Yaşlılar için Fiziksel Aktivite Ölçeği (PASE), günlük yaşam aktivitelerinin bağımsızlığını değerlendirmek için (FBÖ), yaşlı bireylerde dengenin değerlendirilmesi için Berg Denge Ölçeği (BDÖ), düşme riskinin değerlendirilmesi için Tinetti Denge ve Yürüme Testi (TDYT) kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programından yararlanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmanın sonunda yapılan korelasyon analizinde polifarmasi değerleri ile FBÖ, BDÖ, TDYT ve PASE değişkenleri arasında ters (negatif) yönlü orta seviyede anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Kardiyak risk faktörlerinden; yaş ve serum glukoz değerleri değişkenleri ile FBÖ, BDÖ, TDYT ve PASE değişkenleri arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Diğer kardiyak risk faktörlerinin değişkenler ile anlamlı bir ilişkisi bulunamadı. Kardiyak Risk Skoru ile FBÖ, BDÖ, TDYT, PASE değişkenleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Sonuç olarak, geriatrik bireylerde polifarmasi ve kardiyak risk faktörlerinden yaş ile serum glukoz değerinin; denge, düşme ve fonksiyonel bağımsızlığı olumsuz yönde etkilediği diğer kardiyak risk faktörleri ve kardiyak risk skorunun denge, düşme ve fonksiyonel bağımsızlığa etkisi olmadığı belirlenmiştir. Geriatrik rehabilitasyonda, denge ve düşme problemlerine yönelik yaklaşımlar planlanırken polifarmasi ve kardiyak risklerin dikkate alınmasının uygulamaların etkinliğini arttıracağı öngörülmektedir. Anahtar sözcükler: polifarmasi, kardiyak risk faktörleri, MMDS, FBÖ, PASE, TDYT, yaşlı birey
Bingöl Devlet Hastanesi'nde 2017 yılında tedavi olan geriatri hastalarında anemi durumunun değerlendirilmesi
Bingöl'de geriatrik hasta popülasyonunda anemi sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Aneminin sosyodemografik özelliklerden ve hastanede tedavi olma biçimi gibi faktörlerden nasıl etkilendiğininin belirlenmesi, anemi belirlenen kişilerde aneminin morfolojik, yaş gruplarına göre ve anemi ağırlık düzeyine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma Bingöl Devlet Hastanesi'ne başvuran geriatri hastalarında geriye dönük olarak yapıldı. Hastalar DSÖ kriterlerine göre erkeklerde hemoglobinin 13 gr/dl, kadınların ise 12gr/dl altında olması anemi kabul edilerek değerlendirildi. Yatan ve ayakta tedavi olan hastaların, kadın ve erkek hastaların anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalar morfolojik olarak sınıflandırıldı. Anemik hastalar ağır, orta ve hafif düzeyde anemi şeklinde gruplara ayrıldı. Ayrıca anemili geriatri hastaları 65-74 yaş, 75-84 yaş ve 85 yaş ve üzeri gruplara ayrılarak incelendi. Sonuçların değerlendirilmesinde Minitap paket istatistik programı ve excelden yararlanıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 11621 bireydi. Bunların 6292'si kadın, 5329'u erkekti. Yatarak tedavi görenler 2142 (%18.43), poliklinikte muayene olanlar 9479 (%81.57) kişiden oluşuyordu. Genel anemi sıklığı %24.71 bulundu. Anemi sıklığı kadınlarda %21.72, erkeklerde ise %28.25 olarak bulundu. Yatan hastalarda anemi sıklığı %46.51, ayakta tedavi gören hastalarda anemi sıklığı %19.79 olarak tespit edildi. En yüksek anemi sıklığı yatarak tedavi gören erkek hastalarda (%47.97) tespit edildi. Yatarak tedavi olan kadınlarda da %44.70 sıklıkta anemi bulundu. Ayakta muayene olan geriatrik erkeklerde %22.57 kadınlarda ise %17.62 anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalardan toplam 205 kişide (%7.15) ağır, 563 kişide (%19.62) orta, 2101 kişide (%73.23) hafif düzey anemi bulundu. Geriatrik anemili hastalarda genel morfolojik değerlendirmede 619 kişide (%21.59) mikrositer, 2129 kişide (%74.21) normositer, 121 kişide (%4.22) makrositer tipte anemi bulundu. Yaş arttıkça anemi oranında artma saptandı. Yaş gruplarında en fazla anemi oranı 85 yaş üstü erkek yatan hastalarda %67.35 olarak bulundu. Geriatrik hastalarda anemi erkek hastalarda daha fazla idi. Yatan hastalarda anemi ayakta tedavi gören hastalardan daha fazla idi. Geriatri hastalarında aneminin değerlendirmesi yapıldı. Bu çalışma yaşlılarda aneminin tespiti ve düzeltilmesine yönelik halk sağlığı programlarının yapılmasına katkı sağlayabilir. Geriatrik popülasyonda etyolojiye yönelik daha geniş anemi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Anemi, durum değerlendirmesi, geriatri hastaları
65 yaş üstü femur pertrokanterik kırıklı hastalarda proksimal femoral nail sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı pertrokanterik femur kırıklarında PFN implantı uygulanan 65 yaş üstündeki hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eylül 2009 ve Ekim 2019 tarihleri arasında 36 hasta incelendi. Çalışmaya alınan hastalar 20 erkek 16 kadından oluştu. Ortalama yaş 75,33(65-95)'idi. 18 hasta sağ 18 hasta sol taraflı idi. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık tarafı, yatış süresi, ameliyatın ilk yatıştan sonraki kaçıncı günde olduğu, cerrahi süresi, travma şekli, kırık tipi, ek kırık olup olmadığı, ASA skoru, anestezi tipi, cerrahinin açık veya kapalı uygulanma türü, harris kalça skoru, radyolojik kaynama süresi, komplikasyon, mortalite değerlendirildi. Çalışmada AO kırık tipi ile radyolojik kaynama süresi ve harris kalça skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kırık instabil ise sonuçların daha kötü olabileceği muhtemeldir. Prognozu belirlemede kırık tipinin önemini bir kez daha göstermiştir. Erkeklerde sol taraf, kadınlarda sağ taraf tutulumu daha yüksek oranda görülmüş; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu konuda daha büyük olgu sayısı olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Acil servise başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Travma, geriatrik hastalarda mortalite nedenleri arasında yedinci sırada yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı, Acil Servis'e başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Materyal ve metod: Çalışmaya, merkezimizin Acil Servis'ine başvuran ve hastaneye yatış yapılan 65 yaş ve üstü 544 travma hastası dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, yaralanma türleri, Acil Servis başvurusundaki vital bulguları ve laboratuvar sonuçları kayıt altına alındı. Hastane içi mortalite için risk faktörleri çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların (%63,1 kadın) yaş ortalaması 78,2±8,2 yıl hesaplandı. En sık travma gelişme mekanizması %87,9 oranında düşme olarak gözlendi. Alt ekstremite travmaları 366 hastada (%67,3) görülmüş olup en sık travma bölgesini %59,9 ile femur fraktürü oluşturdu. Toplamda 91 hasta (%16,7) Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırıldı. Hastaların %7,9`unda yatış komplikasyonu gelişirken, 24 (%4,4) hasta hastane izleminde öldü. Ölen hastaların ortanca takip süresi 10 gün (1-42) olarak saptandı. Çok değişkenli analizde Glasgow Koma Skoru (GKS) (OR: 0,363; %95 GA: 0,201-0,653; p=0,001), toraks travması (OR: 12,738; %95 GA: 1,058-153,3; p=0,045), batın travması (OR: 81,987; %95 GA: 4,092-1642; p=0,004) ve yatış komplikasyonu varlığı (OR: 243,966; %95 GA: 31,91-1864; p<0,001) hastane içi mortalite için bağımsız prognostik faktörler olarak tanımlandı. Sonuç: Araştırmamızda GKS, toraks travması, batın travması ve yatış komplikasyonu varlığı hastane içi mortalite için bağımsız prognostik faktörler olarak belirlenmiştir. Yaşlı travma hastalarında erken dönemde yüksek riskli grupların tespiti, komplikasyon gelişimini önleyici stratejilerin uygulanması ve travma sonrası acil bakım süreçlerinin optimize edilmesi mortalite oranlarını düşürmede temel adımlar olarak ön plana çıkmaktadır.