Biomarkers
354 theses under this subject heading
Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda kemik yıkım belirteçlerinin değerlendirilmesi
Normokalsemik hiperparatiroidizm, parathormon yüksekliğine yol açabilecek böbrek yetmezliği, D vitamini eksikliği, tiyazid ve loop diüretik kullanımı, lityum kullanımı ve maligniteler gibi sekonder nedenler dışlandıktan sonra, serum total ve iyonize kalsiyum düzeyi normal olduğu halde yüksek parathormon düzeyinin görüldüğü durumdur. Osteoporoz, normokalsemik hiperparatiroidizmin sık görülen bir klinik prezentasyonudur. Bu çalışmada 44 normokalsemik hiperparatiroidizmli ve 17 hiperkalsemik hiperparatiroidizmli hastada femur boyun, lomber vertebra ve distal radius kemik mineral dansitesi ölçümleri ile 24 saatlik idrarda tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri karşılaştırılarak, normokalsemik hiperparatiroidizmli hastalardaki osteoporoz derecesi ile deoksipiridinolin ve tip 1 kollajen N-telopeptidin osteoporoz erken tanısındaki yerinin saptanması amaçlandı. Her iki grupta ölçülen 24 saatlik idrar tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri, 24 saatlik idrar kreatinine oranlanarak düzeltildiğinde; hiperkalsemik grupta tip 1 kollajen N-telopeptid/kreatinin ortanca düzeyi 2.39 (0.65-5.12) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ortanca düzeyi 1.82 (0.41-4.65) nmol/mmol/l bulundu. Deoksipiridinolin/kreatinin ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta 16.7 (3.4-25.8) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise 12.2 (1.6-32.6) nmol/mmol/l bulundu. İki grup karşılaştırıldığında tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ve deoksipiridinolin/kreatinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Femur boyun kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.3 SS ve 0.7 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.72 g/cm² saptandı. Lomber vertebra kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.9 SS ve 0.9 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.94 g/cm² bulundu. Radius distal kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -3 SS ve 0.54 g/cm², normokalsemik grupta -2.5 SS ve 0.56 g/cm² bulundu. 2 grup karşılaştırıldığında her 3 parametre arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Normokalsemik hiperparatiroidizm, neredeyse hiperkalsemik hiperparatiroidizm kadar kemik etkilenimine sebep olmaktaktadır ve takibi ihmal edilecek masum bir durum değildir. Osteoporoz açısından takibinde kemik döngü belirteçlerinin yanında lomber vertebra, femur boyun ve distal radius kemik mineral dansitesi takibinin mutlaka yapılması gereklidir. Normokalsemik hiperparatiroidizmin diğer klinik prezentasyonları ve uzun vadeli seyrinin daha net anlaşılabilmesi için ileriye dönük daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.
Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç
Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi
Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında galektin-3 düzeyi ve antifibrotik tedaviye yanıt ile ilişkisi
İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, prognozu kötü, progresif fibrozisle karakterize, kronik bir akciğer hastalığıdır. Sağ kalımın tanı konulduktan sonra 3-5 yıl civarı olduğu bilinen bu hastalıkta erken tanı önemliyken tanıda kullanılabilecek biyobelirteç olmadığından tanı genelde geç konulmaktadır. Galektin-3 çeşitli hücrelerde eksprese edilen, inflamasyon ve fibroziste merkezi bir rol oynayan B-galaktozid bağlayıcı bir lektindir. Çalışmamızda serum galektin-3 proteinin idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında kullandıkları antifibrotik tedaviye göre gruplandırarak seviyelerini sağlıklı deneklerle karşılaştırarak tanımlamayı amaçladık. Ayrıca galektin-3 konsantrasyonlarının İPF hastalarının serumunda tanısal ve prognostik biyobelirteç olarak kullanılabilirliği ve galektin-3 inhibitörlerinin tedavide antifibrotik tedavilerle kombine olarak kullanılmasının fibrozisin terapatik yönetiminde faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda polikliniğimizde 2016-2022 yılları arasında İPF tanısı ile takip edilen 44 hasta ve 35 kontrol hastası değerlendirildi, ayrıntılı anamnezleri, spirometrik ölçümleri ve galektin-3 sonuçları kaydedildi. Hastalar antifibrotik tedavilerine göre gruplandırıldı. Hasta grubunun galektin-3 düzeyi ortalama 8,4 ng/ml iken, kontrol grubunun ortalaması 8,2 ng/ml idi. Pirfenidon alanlarda serum 8.9 ng/ml iken nintedanib alanlarda 8.2 ng/ml idi. Yine pirfenidon kullanan hastalarda da nintedanibe göre gal-3 yüksek saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi. Galektin-3 düzeyleri ile eş zamanlı bakılan diğer parametreler arasında ilişki saptanmadı. Ayrıca hastalarımız antifibrotik kullanırken spirometrik takiplerinde başlangıca göre bir miktar FVC ve DLCO kaybı izlenmiştir. Ek olarak çalışmamızdaki İPF hastalarında takip süresi arttıkça gal-3 düzeyleri azaldığı görülmüş. Hastalar takipleri süresinde pirfenidon ya da nintedanib tedavisi kullanmakta olup belki de bu ilaçlara maruziyet arttıkça hastaların galektin-3 seviyelerinde azalma izlenmiş olabilir. Bu mekanizmaları netleştirebilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Galektin-3, Biyobelirteç
Kronik rinosinüzit fenotiplerinde serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kronik rinosinüzit (KRS), genel popülasyonda sık görülen, multifaktöryel, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda KRS hastalığında tanı koymada, tedavi takibinde ve tedavisinde kullanılabilecek biyobelirteçler sıklıkla araştırılmaktadır. Çalışmamızda KRS hastalığının nazal polipli (NPliKRS) ve nazal polipsiz (NPsizKRS) fenotiplerinde Omentin-1 düzeylerinin belirlenerek sağlıklı kontrol grubu bireyleri ile karşılaştırılması, Omentin-1 düzeyinin hastalık şiddeti ve hastaların semptomlarının şiddeti ile korelasyonu araştırıldı. Omentin-1'in KRS hastalarında biyobelirteç olarak kullanılması ve bu sayede tanı aracı olarak işlevselliğinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimize başvuran, anamnez, nazal endoskopik muayene ve bilgisayarlı tomografi bulgularıyla tanı alan 30 NPliKRS, 30 NPsizKRS hastaları ve 30 sağlıklı kontrol grubu kişileri dahil edildi. Hastaların SNOT-22 anketi ile semptom şiddeti skorlaması ve Lund-Mackay skorlama sistemiyle hastalığın şiddetinin radyolojik skorlaması yapıldı. Hasta grupları ve kontrol grubunun tamamından Omentin-1 düzeyini değerlendirmek için venöz kan örnekleri alındı. BULGULAR: Çalışmaya katılan 90 kişinin Omentin-1 düzeyleri incelendiğinde; NPliKRS grubundakilerin Omentin-1 medyanı 124,511 ng/ml (min-max: 80,081-526,963) ve NPsizKRS grubunda ise Omentin-1 medyanı 131,889 ng/ml (min-max: 65,857-483,528) olarak bulundu. Kontrol grubunda ise Omentin-1 medyanı 249,138 ng/ml (min-max: 100,829-830,366) olarak bulundu. NPliKRS grubu, NPsizKRS grubu ve Kontrol grubu Omentin-1 düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p=0,005). NPliKRS grubu ile kontrol grubu arasında (p=0,015) ve NPsizKRS grubu ile kontrol grubu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,014). SONUÇ: KRS hastalığında Omentin-1 düzeyinin KRS hastalığının tanısında biyobelirteç olarak işlevselliğini araştırdığımız çalışmamızda, Omentin-1 düzeyi kontrol grubuna kıyasla KRS hastalarında anlamlı düzeyde düşük bulundu. KRS hastalarında serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi ile ilgili literatürdeki ilk çalışma olan çalışmamızın bulgularına göre, Omentin-1'in KRS'deki rolünü anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik rinosinüzit, Omentin-1, İntelektin-1, biyobelirteç
Yoğun bakımdaki onkoloji hastalarında NLR, MPV ve PLR değerlerinin sepsisin erken tanınması, mortaliteyi öngörmedeki değeri ve diğer sepsis belirteçleri ile karşılaştırılması
Sepsis, konağın enfeksiyona karşı disregüle yanıtı sonucu oluşan yüksek mortaliteye sahip, hayatı tehdit eden multiorgan disfonksiyonudur. Kanser hastaları daha önceki birçok çalışmada gösterildiği gibi sepsis için yüksek riskli grupta yer almaktadır. Bu nedenle kanser hastalarında sepsisin tanınması ve yönetimi önemlidir. Maligniteye bağlı kronik inflamasyon nedeniyle klinik uygulamada sık kullanılan biyobelirteçler kanser hastalarında enfeksiyonu teşhis etmede yetersiz kalabilir. Bu nedenle sepsis tanı ve takibinde kullanılabilecek ucuz, kolay ulaşılabilir, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, inflamatuar belirteçler belirlenmesi önem kazanmıştır. Retrospektif ve tek merkezli olarak yürüttüğümüz bu çalışmada The Third International Consensus Definitions for Sepsis and Septic Shock (Sepsis-3) kriterleri göz önünde bulundurularak sepsis tanısı almış çalışmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 120 hasta ve sepsis dışı sebeplerle takip edilen 120 kontrol bireyi "metastazı olan" ve metastazı olmayan" şeklinde iki ayrı alt gruba ayrıldı. Sepsis belirteci olarak NLR, MPV, PLR değerlerinin kanser hastalarında sepsisi predikte eden cut off değerleri , CRP, prokalsitonin ve SOFA skoru gibi diğer sepsis belirteçleri ile kıyaslanarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Çalışmamızda CRP, NLR VE PLR değerinin sepsis ve metastatik grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sepsis grubunda laboratuvar parametrelerinden CRP, PCT, NLR, MPV, PLR, PLT, Bilirübin ve kreatininin zamana göre değişimi ise istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sepsis süresince NLR bazal değerlerindeki değişimlerin mortaliteye yatkınlığı arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda çalışmamız bu parametrelerin malignite hastalarında sepsisi belirlemede ve prognoz takibinde kullanılabilicek parametreler olduğunu desteklemektedir. Ayrıca kanser tanılı hastalarda cut-off değerlerinin normal popülasyondan yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. Enfeksiyona ait klinik bulguları olmayan solid organ kanserli hastalarda sadece inflamatuar belirteçlerin yüksekliği nedeniyle gereksiz antibiyoterapi tedavi planı yapılmamalıdır.
Hepatit B virüsü ile infekte hastalardaki biyobelirteçlerin irdelenmesi
Bu çalışma PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamalarının, KHB hastalarında karaciğer inflamasyonu ve fibrozisini öngörmedeki başarılarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 01.01.2012 - 01.01.2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'ne başvuran, 18 yaş üstü ve en az altı aydır HBsAg pozitifliği devam eden 602 KHB ön tanılı hasta incelenmiştir. Biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uyan ve kronik hepatit ile uyumlu 175 hasta, biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uymadığı belirlenen ve kronik enfeksiyon ile uyumlu 126 hasta, ayrıca biyopsi yapılmadan kronik enfeksiyon tanısıyla takip edilen 301 hasta olmak üzere hastalar üç gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamaları karşılaştırılmıştır. Biyopsi sonucunda kronik hepatit ile uyumlu olan hasta grubunda PIV skorlaması, kronik enfeksiyon (biyopsili ve biyopsisiz) grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Ayrıca biyopsi yapılan hasta grubu düşük fibrozis ve yüksek fibrozis olarak iki gruba ayrıldığında, yüksek fibrozis grubunda PIV skorlaması daha düşük bulunmuştur. Biyopsi sonucunda kronik hepatit saptananlarda FİB-4 ve APRİ skorlarının daha yüksek, Sİİ ve PCT değerlerinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Güncel SUT kriterlerinde yer alan FİB-4, APRİ ve ALT değerlerini içeren geri ödeme koşulları göz önüne alındığında, kronik hepatit ile takip edilen hastaların %65,1'inin bu koşulları karşılamamasına rağmen biyopsi sonucu kronik hepatit ile uyumlu gelmiştir. Ayrıca biyopsi sonucu kronik enfeksiyon ile uyumlu olup tedavi başlanmayan gruptaki hastaların %15,9'unun SUT'a yeni eklenen bu koşullara göre tedavi alabileceği görülmüştür. Çalışmamızda, karaciğerde fibrozis ve inflamasyonun yüksek olduğu grupta, PIV, Sİİ ve PCT değerlerinin daha düşük olmasının sebebinin, platelet değerlerindeki azalma olduğu düşünülmüştür. Fibrozis 4 indeksi ve APRİ skorlamaları, karaciğerde inflamasyon ve fibrozisi öngörmede başarılı olsa da biyopsiye duyulan ihtiyacın devam ettiği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Biyobelirteçler, karaciğer fibrozisi, kronik hepatit B, panimmün inflamasyon değeri, platelet
Rekürren Aftöz Stomatit hastalarında serum midkine düzeylerinin değerlendirilmesi
Rekürren Aftöz Stomatit (RAS), toplumun geniş bir kesimini etkileyen, ağrılı oral ülserlerle karakterize, tekrarlayıcı inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamış olup genetik yatkınlık, mikrobiyal etkenler, hematolojik eksiklikler, stres ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi birçok faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu karmaşık yapının anlaşılması, tanı ve tedavi süreçlerinde biyobelirteç ihtiyacını gündeme getirmektedir. Midkine, çeşitli dokularda eksprese edilen ve başta inflamasyon olmak üzere birçok fizyopatolojik süreçte etkili olan bir büyüme faktörüdür. Özellikle Th1 tipi immün yanıt ile ilişkili pek çok hastalıkta serum düzeylerinin arttığı ispatlanmıştır. Literatürde RAS'lı hastalarda serum midkine düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, midkine düzeyinin RAS patogenezindeki olası yerini değerlendirmeyi ve midkine'in hastalık aktivitesiyle olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmamıza 44 RAS hastası ve yaş ile cinsiyet açısından eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcıların detaylı klinik öyküleri alınmış, hs-CRP, vitamin B12, folat, hemoglobin, demir, ferritin parametreleri ölçülmüştür. Serum midkine düzeyleri de ELISA yöntemiyle çalışılmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 30.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edilmiştir.Çalışmamızda hasta grubunun serum midkine düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu gösterilmiştir (p= 0,006). ROC analizinde midkine'in 0,228 ng/mL kesme değeri için %97,7 özgüllük, %22,7 duyarlılıkla RAS'ı ayırt etmede etkili olabileceği belirlenmiştir. Bu sonuç midkine'in RAS tanısında yüksek özgüllüğe sahip destekleyici bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir.Midkine düzeyi ile hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca kontrol grubunda serum hemoglobin ve vitamin B12 düzeyleri hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak bu çalışma, midkine'in RAS'ın tanı sürecinde ve etyopatogenezinin aydınlatılmasında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini ortaya koymakta; bu doğrultuda, midkine ile RAS arasındaki ilişkiyi inceleyecek çalışmalara bilimsel bir temel oluşturabileceğini düşündürmektedir. RAS patogenezinin ve midkine'in bu süreçteki olası rolünün daha kapsamlı biçimde anlaşılabilmesi için hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak geniş örneklemli ileri düzey çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Siirt yöresinde neonatal kuzu ishallerinde D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak enzimlerin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, neonatal dönemdeki kuzularda ishalin, kardiyak enzimler, bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yeni doğan ishalli kuzuların kalp parameterlerini değerlendirmek için ELISA yöntemiyle kardiyak biyobelirteçlerden olan serum DD, NT-proBNP, cTn-I, CK, CK-MB, AST ve CRP konsantrasyonları ölçüldü. Bu araştırmanın hayvan materyalini, Siirt Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Hastanesine getirilen 0-28 gün aralığındaki ishalli 50 kuzu hasta grubu, aynı yaş aralığındaki klinik olarak sağlıklı ve hızlı ishal test kitleriyle etken yönünden negatif olan 20 kuzu kontrol grubu olmak üzere toplam 70 adet kuzu oluşturdu. Hızlı test kitleriyle dışkıda belirlenen etkenlerden Clostridium perfringens %38, Clostridium perfringens ve Epsilon birlikte %22, Cryptosporidium parvum %16, Clostridium perfringens ve Cryptosporidium parvum birlikte %14, Epsilon toksini ise %6 oranında bulundu. Ayrıca 3 etkenin birlikte seyrettiği iki hasta kuzunun birinde Clostridium perfringens, Cryptosporidium parvum ve Epsilon toksini bulunurken diğerinde ise Clostridium perfringens, E. coli ve Rotavirüs miks olarak seyrettiği görüldü. Hematolojik muayene yönünden kontrol ve hasta grubu arasında yapılan karşılaştırmada kontrol grubuna kıyasla hasta grubundaki WBC ve MCHC değerlerinde önemli (p<0,01, p<0,001) derecede artış saptandı. Buna karşılık RBC, HGB, HCT, MCV, PLT ve PCT değerlerinde kontrol ve hasta grupları arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kontrol ve hasta grupları arasında serum AST, CK, CK-MB, cTn-I, D-Dimer ve NT-proBNP düzeyleri bakımından önemli bir fark tespit edilmedi. Ancak CRP aktivitelerinde kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda önemli (p<0,05) derecede yüksek olduğu görüldü. Sonuç olarak, hasta kuzularda biyokimyasal parametreler, CRP dışında her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da sağlıklı kuzulara kıyasla hasta kuzularda gözle görülebilir bir artış olması kalp hasarının varlığının ortaya konulması açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ishalli neonatal kuzularda yapılan bu çalışma, literatür taraması neticesinde, bu anlamda bir ilk olma niteliğinde olması ve daha sonraki yapılacak çalışmalara ışık tutması yönünden önemli olabileceği kanısına varılmıştır.
Feline enfeksiyöz peritonitisli kedilerde glikokaliks hasarının belirlenmesinde spesifik biyobelirteçlerin kan serum ve effüzyon sıvılarında değerlendirilmesi
Bu çalışmada, muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde glikokaliks hasarının kan serumu ve effüzyon sıvısında bazı spesifik endotelyal glikokaliks biyobelirteçleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hayvan materyalini, Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine tanı, tedavi ve kontrol amacıyla getirilen farklı ırk, yaş ve cinsiyette, muhtemel FİP tanısı konulan 40 kedi (FİP grubu) ve 10 adet sağlıklı (kontrol grubu) olmak üzere toplam 50 kedi oluşturdu. Kedilerin yaşları 3 aylık ile 4 yıl arasında değişmekteydi. Muhtemel FİP tanısı, efüziv FİP (plevral/peritoneal effüzyon) ile uyumlu belirtiler gösteren, feline coronavirüs Ag testi pozitif olan, A:G oranı 0,45, effüzyon sıvısı total protein (TP) konsantrasyonu > 3.5 g/dL, milimetreye <1000 çekirdekli hücre sayısına sahip ve Rivalta test sonucu pozitif olan kediden oluşturuldu. Kedilerin kan serumu ve effüzyon (FİP grubu) örneklerinden Alfa-1 Asit Glikoprotein (AGP), Sindekan-1 (Syn-1) ve Kondroitin Sülfat (CS) konsantrasyonları kedi spesifik ve claudin-5 (CL-5) konsantrasyonları ise universal ticari ELISA kitleri ile ölçüldü. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin kan serumu AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonlarının sağlıklı kedilere kıyasla önemli oranda yüksek (p=0,000), CL-5 konsantrasyonun ise önemli oranda düşük olduğu belirlendi (p=0,005). Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin kan serumlarında olduğu gibi effüzyon AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonlarının da yüksek olduğu belirlendi. Endotelyal glikokaliks biyobelirteçleri hem kendi aralarında hem de hematolojik parametreler ile önemli korelasyonlar gösterdi. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin Albumin düzeyi ile Syn-1ve CS konsantrasyonları arasında, A:G oranı ile AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonları arasında negatif korelasyon tespit edildi. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde WBC cut-off 12,40 (cells/mL) düzeyinde, Syn-1 cut-off 2,11 ng/mL düzeyinde CS cut-off 29,14 düzeyinde prognoz ve mortalite tahmininde önemli göstergeler olarak bulundu. Sonuç olarak, muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde endoteliyal glikokaliks katmanı bileşenlerinden Syn-1 ve CS konsantrasyonlarında çok önemli artışın endoteliyal glikokaliks hasarı ile ilişkili olabileceği ve FİP hastalığının patogenezisindeki effüzyonlar ile bağlantılı olabileceği değerlendirildi.
Pulmoner tromboemboli tanı ve prognozunda profilin-1 düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner Tromboemboli (PTE) morbidite ve mortalitesi yüksek olan majör kardiyovasküler hastalıklardan biridir. Hastalığın tanısının erken konulması ve prognoz tayinin doğru şekilde yapılması klinik yönetimde oldukça önemlidir. Biz bu çalışmada pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunun değerlendirilmesinde Profilin-1' in etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Mart 2022 ve Mart 2023 arasında Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 18 yaşından büyük PTE tanısı almış hastalar ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllüler üzerinde gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada PTE tanısı almış 102 kişi hasta grubunu, sağlıklı gönüllülerden oluşan 64 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Hasta grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 2878 (124-5001) pg/mL iken kontrol grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 579 (125-5001) pg/mL idi. Hasta grubunun serum Profilin-1 düzeyi kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE tanısında 984,46 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %76,5 sensitivite ve %79,7 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,817 ; CI: 0,750- 0,873; p<0,0001). Mortal seyreden hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 5001 (1793,3-5001) pg/mL iken mortalite gelişmeyen hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 1858 (124-5001) pg/mL idi. Mortalite gelişen hastaların serum Profilin-1 düzeyi mortalite gelişmeyenlerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE prognozunda 3292,1 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %90,9 sensitivite ve %71,3 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,861 ; CI: 0,778 - 0,921; p<0,0001). Sonuç: Profilin-1 düzeyleri pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunda kullanılabilir bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, Profilin-1, acil servis, biyobelirteç
Bruselloz hastalığı sürecinde nötrofil ekstrasellüler tuzaklarının ve klinik bulgularla ilişkisinin tanımlanması
Bruselloz, Brucella spp. cinsi bakterilerin sebep olduğu zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır. Bruselloz seyrinde prognostik ölçüt olarak kullanılabilecek bazı biyobelirteçler keşfedilmiştir ancak halen bu biyobelirteçler hastalık seyrini öngörmede yetersizdir. Nötrofiller organizmada doğal bağışıklığın ilk savunma hattını oluşturur. NETozis, nötrofiller için bir ölüm şeklidir; nötrofillerin ekstrasellüler kromatinleri, proteinleri ve granülleri içeren hücre dışı tuzaklamasını içeren bir savunma sistemidir. Peptidil arjinin deiminaz 4 (PAD4), nötrofil elastaz (NE), myeloperoksidaz (MPO), proteinaz-3 ve nötrofil jelatinaz ile ilişkili lipokalin (NGAL), "cell-free" nükleozomlar NETozis ile ilgili biyobelirteçlerdir. NETozis, hastalık seyrini ağırlaştırabilmekte ve NETozis belirteçleri indirekt bir prognostik faktör olarak kullanılabilmektedir. Bu tez çalışmasında, bruselloz hastalığının seyrinde NETozis belirteçlerinin zamansal değişiminin tanımlanması, bu değişimlerin hastalığın kliniği ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, akut bruselloz tanısı almış 36 hasta ve 20 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastaların tanı aldığı 0. gün ve tedavi sonunda 45. gün klinik bulguları ve kan değerleri kaydedilmiştir. Hastaların tamamından tanı anında 0.gün ve 19 hastadan da tedavi sonrası 45.günde PAD4, NE, NGAL NETozis belirteçleri ELISA yöntemiyle çalışmak üzere kan örnekleri toplanmıştır. Çalışma sonucunda, tanı anında 0.günde hasta grubunun PAD4 ve NGAL düzeyleri sağlıklı kontrol grubundan ve tedavi sonrası 45.gün hasta grubundan yüksek, NE değerleri ise düşük bulunmuştur (p<0,001). Bel ağrısı şikayeti olan hastalarda NE düzeyleri, bel ağrısı şikayeti olmayan hastalardan daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,018). Çalışma sonuçlarımıza göre, bruselloz hastalığında NE, NGAL ve PAD4 NETozis gösteren belirteçler olup; çalışmamız daha önce literatürde olmayan öncü bir çalışma özelliğindedir ve NE, NGAL ve PAD4 NETozis belirteçlerinin bruselloz tedavi yanıtını değerlendirilmesinde kullanılabilecek biyobelirteçler olabileceğine işaret etmektedir.
Erişkin tipi diffüz gliomların tiplendirilmesinde moleküler yöntemlere alternatif olarak immünhistokimyasal biyobelirteçlerin kullanımı
Erişkin tipi IDH (izositrat dehidrogenaz)-mutant difüz gliomlar, 1p/19q kodelesyonunun varlığı ya da yokluğuna göre astrositom, IDH-mutant ve oligodendrogliom, IDH-mutant ve 1p/19q kayıplı olarak iki gruba ayrılmaktadır. Astrositomların derecelendirmesinde 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflamasında yer alan değişikliğe göre CDKN2A/B homozigot delesyonu (HD) içeren tümörler, mikrovasküler proliferasyon ve/veya nekroz içermeseler dahi derece 4 olarak sınıflandırılmaktadır. Günümüzde IDH-mutant difüz gliomların tanısında ve derecelendirmesinde erişimi zor ve pahalı moleküler yöntemlerin kullanımı zorunlu hale gelmiştir. Biz bu çalışmada moleküler yöntemlere alternatif olabilecek erişimi daha kolay ve ucuz immünhistokimyasal (İHK) vekil biyobelirteçler bulmayı hedefledik. Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında tanı almış 93 astrositom ve 73 oligodendrogliom vakası kullanılarak doku mikrodizinleri hazırlanmıştır. Bunlardan elde edilen kesitlere 1p/19q ve CDKN2A FISH çalışmaları ile H3K27me3 ve MTAP İHK çalışmaları yapılmıştır ve boyamalar iki gözlemci tarafından değerlendirilmiştir. CDKN2A HD ile MTAP ekspresyon kaybı arasındaki ilişki ve 1p/19q kodelesyonu ile H3K27me3 ekspresyon kaybı arasındaki ilişki incelenmiştir. CDKN2A HD bakılan 161 tümörün 25'inde (%15,1) delesyon saptanmışken, birinci gözlemci 164 tümörün 30'unda (%18,1), ikinci gözlemci 29'unda (%17,5) MTAP kaybı saptamıştır. CDKN2A FISH'e alternatif olarak MTAP'ın sensitivitesi %88, spesifisitesi %95,52-96,27 olarak hesaplanmıştır. Oligodendrogliomların %67,1-68,5'inde, astrositomların ise %21,1-22,6'sinde H3K27me3 ekspresyon kaybı görülmüştür. 1p/19q FISH'e alternatif olarak H3K27me3'ün sensitivitesi %77,42-76,34, spesifisitesi %65,75-67,12 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, MTAP İHK çalışması CDKN2A FISH için güvenilir bir vekil biyobelirteç iken; H3K27me3 İHK çalışması 1p/19q FISH çalışmasına alternatif olabilecek sensitif ve spesifik bir belirteç değildir.
Alzheimer hastalığında serum proteomik analizleri ile yeni biyobelirteçlerin araştırılması
Alzheimer Hastalığında (AH) halihazırda kullanılan klinik ölçütler hastalık tanısını doğru koymak için yeterli değildir. Patolojik tanıyı yordayan BOS ya da PET biyobelirteçleri invaziv nitelikte ya da pahalı ve ulaşımı zor olduğu için yaygınlaşma potansiyeli kısıtlı tetkiklerdir. Periferik kanda hastalık ile ilgili değişikliklerinin tespiti doğru tanı ve patofizyolojinin anlaşılması açısından yardımcı olabilir. Bu projenin amacı, Alzheimer Hastalığında periferik kandaki protein değişikliklerinin tespiti ve potansiyel biyobelirteç adaylarının belirlenmesidir. Klinik olarak AH tanısı konulmuş ve sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların detaylı demografik ve klinik bilgileri alınmıştır. Düşük konsantrasyondaki proteinleri tanımlayabilmek için katılımcı serumlarından 14 abundan protein ayrıştırılarak LC-MS/MS analizi uygulanmıştır. Protein tanımlaması ve konsantrasyon tayini Progenesis QIP ile yapılmıştır. Katılımcıların proteomik verileri temel bileşen analizi (Principal Component Analysis - PCA) ile indirgenmiş, varyansı %95 açıklayacak bileşen sayısı geçerli kabul edilmiştir. Daha sonra bileşenler ile klinik veri bir araya getirilerek Rasgele Orman (Random Forest - RF) yöntemiyle AH ve Kontrol gruplarını en yüksek doğrulukta ayırt eden değişkenler tespit edilmiştir. Çoklu iterasyonlar (ardışıl işlem) sonrasında ayırt edici özelliği en yüksek olduğu düşünülen proteinler biyoinformatik analiz ile karakterize edilmiştir. Çalışmaya 194 katılımcı dahil edilmiştir (87 AH, 107 Kontrol). Proteomik analizler neticesinde 590 tanımlı proteine ulaşılmış ve nihai veri 55 klinik değişken ve bu protein listesi olarak belirlenmiştir. PCA neticesinde 8 bileşenin ideal olduğu görülmüştür. Bu 8 bileşen ve klinik veriler kombine edilerek yapılan RF'lerde kognitif skor verisinin varyans üzerindeki belirgin etkisi nedeniyle kognitif skor dışarıda bırakılarak da bir model oluşturulmuştur. Her iki koşul için farklı seedler ile 1000'er iterasyon yapılmış ve iterasyonlarda etki açısından ilk 10'a giren proteinler belirlenmiştir. Her iki koşul için protein listeleri çıkarılmış ve listelerin grup halinde temel biyoinformatik analizleri uygulanmıştır. Proteinlerin immün sistem, metabolik yolaklar, hücresel strese yanıt gibi farklı işlevlerde zenginleştikleri görülmüştür. Ayrıca her iki koşulda iterasyon listesine giren 12 protein belirlenmiştir (ITIH3, IGFBP2, LRG1, ADIPOQ, POTEC, ZNF2, RNASE1, HSP90B2P, ABCA12, SHBG, LPA, B2M). Bu proteinler karakterize edilmiş ve protein konsantrasyonlarının demografik ve klinik özelliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Çalışma sonucunda AH patofizyolojisi için önemli olabilecek aday proteinler tespit edilmiştir. Proteinlerin tanısal performanslarının biyobelirteç ile karakterize edilmiş kohortlarda test edilmesi gerekmektedir.
Nusinersen tedavisi alan erişkin Spinal Musküler Atrofi (SMA) hastalarında inflamasyon ve glial hücre aracılı biyobelirteçlerin tespiti
Spinal musküler atrofi (SMA), ilerleyici motor nöron kaybı ile karakterize kalıtsal bir hastalıktır. Günümüzde, SMA patogenezinin sadece motor nöron dejenerasyonuyla kısıtlı olmadığı, başta glial hücreler ve nöroinflamasyon olmak üzere birçok farklı hücre ve doku tipinin sürece katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, glial hücre ve nöroinflamasyon ilişkili moleküllerin sürece katkısını tanımlamak ve tanısal ve/veya tedavi yanıtını değerlendiren biyobelirteçler saptamak amaçlanmıştır. Nusinersen tedavisi alan 24 erişkin SMA hastası ve 12 kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Glial hücre ilişkili olan (GFAP ve GDNF) ve nöroinflamatuvar etkinlik gösteren (YKL-40 ve IL-6) dört molekül seçilerek, bu moleküllerin beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki düzeyleri, hastalarda nusinersen tedavisi öncesi ve tedavinin 15.ayında değerlendirilmiştir. Ayrıca, kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalar sonucu patogeneze olan katkıları tartışılmıştır. Kontrol grubuna kıyasla SMA hastalarının GFAP ve IL-6 seviyeleri yüksek (p<0,05) ve GDNF düzeyi düşüktür (p<0,05). ROC eğrisi analizlerinde GFAP molekülünün tanısal karar verdiriciliği, sınır ≥6,12 ng/ml alındığında, %87,5 duyarlılık ve %100 özgüllüktedir. Farklı biyomolekül değerleri (GFAP, GDNF ve YKL-40) birleştirilerek oluşturulan lojistik regresyon modelinde ise eğri altında kalan alan 1,0 değerine ulaşmıştır (p<0,001). Tedavi altında IL-6 ve YKL-40 düzeyleri azalmış olup; GDNF düzeylerinde artış gözlenmiştir (p<0,05). Yüksek BOS GFAP seviyeleri daha iyi klinik sonlanım ile ilişkilendirilmiştir (OR= 0,624, p<0,05). Bulgular, glial hücrelerin ve nöroinflamatuvar değişikliklerin SMA patogenezine katkısını doğrular. GFAP, SMA hastalığı hem tanısal hem de prognostik önemi olan bir belirteçtir ve yüksek seviyeleri daha iyi klinik sonlanımla ilişkilidir. Glial hücrelere yönelik yeni tedaviler ve anti-inflamatuvar ajanlar mevcut tedavilerin klinik faydası üzerine olumlu etki yapabilir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalarında egzersize olan oksidatif stres, inflamatuar belirteçler ve metabolomiklerin yanıtları
Kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) sahip bireylerde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtlar ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada, KOAH'lı bireylerde artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtların belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası yanıtların karşılaştırılması amaçlandı. On altı KOAH'lı erkek (ortalama yaş=50,94±6,42 yıl; birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon volümü [FEV1]=% 63,37±19,90) hasta bisiklet ergometresinde artan iş yükünde semptomla limitli egzersiz testi yaptı. Egzersiz testinin sonuçlarına göre hastalara sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz uygulandı. Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizlere olan oksidatif (katalaz [CAT], indirgenmiş glutatyon [GSH], glutatyon peroksidaz [GPx], süperoksit dismutaz [SOD], toplam antioksidan durumu [TAS]), inflamatuar (tümör nekroz faktörü [TNF]-α, çözünür TNF reseptörü-1 [Alınan kan örneklerinden sTNFr1], çözünür TNF reseptörü SuperFamily 1B [sTNFRSF1B], interlökin [IL]-1, IL-6 ve C reaktif protein [CRP]) ve metabolomik yanıtlar analiz edildi. KOAH'lı bireylerde sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize ait CAT, GSH ve TAS fark ve kat değişim değerleri birbirine benzerdi (p>0,05). Sabit iş yükünde egzersiz için GPx değişimi, aralıklı iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p=0,004). Aralıklı iş yükünde egzersiz için SOD değişimi, sabit iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p<0,017). Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz arasında TNF-α, sTNFr1, sTNFRSF1B, IL-1, IL-6 ve CRP'de egzersiz sonrası ve öncesi farklılıklar ve kat değişim değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitin anlamlı olarak azalırken keton cisimlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz, KOAH'lı bireylerde dolaşımdaki GPx düzeylerini değiştirir. Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizler, KOAH'ta sistemik inflamasyonu olumsuz etkilemiyor gibi görünmektedir. Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitinleri azalırken keton cisimlerinin artışı, enerji metabolizmasında karbonhidratlardan amino asit ve lipid metabolizmasına geçişi göstermektedir. Aralıklı iş yükünde egzersiz, karbonhidratlar, lipidler, amino asitler, nükleotidler ve vitaminler açısından sabit iş yükünde egzersizden daha fazla metabolomikte anlamlı değişiklikler ortaya çıkarmaktadır. Pulmoner rehabilitasyon programları planlanırken, farklı egzersiz protokollerine olan oksidatif ve metabolomik yanıtlardaki değişikliklerin dikkate alınması bireye özel egzersiz yaklaşımlarının uygulanmasında yön gösterici olacaktır.
Meme kanserli hastalarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin inflamasyon ve oksidatif stres belirteçleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Araştırma Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'nde Mart 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında vaka-kontrol çalışması olarak planlanıp yürütülmüştür. Vaka grubunu ilk kez meme kanser tanısı almış 19-64 yaş arası meme kanserli kadınlar (n:32) ve kontrol grubunu (n:32) vaka grubunu ile benzer yaşlarda olan yetişkin kadınlar oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı; yeni tanı almış meme kanserli kadınların diyetle aldığı ileri glikasyon son ürünlerinin (dCML) cerrahi öncesi (T1), kemoterapi öncesi (T2), kemoterapinin altıncı ay (T3) ve on ikinci ayında (T4) serum toplam antioksidan kapasite, inflamatuvar durum, oksidatif stres ve DNA hasarı belirteçleriyle olası ilişkisinin incelenmesidir. Meme kanserli bireylerin T1 dönemine ait bulguları kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır Bireylerin genel özellikleri, antropometrik ölçümleri, vücut bileşim analizleri ve rutin biyokimyasal bulguları anket formuna kaydedilmiştir. Serum örneklerinde karboksi metil lizin, ileri glikasyon son ürünleri reseptörü, ileri glikasyon son ürünlerinin çözünür reseptörü, tümör nekrozis alfa, interlökin-1 beta, interlökin-6, malondialdehit (MDA), protein karbonil, 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin, total antioksidan kapasite, total oksidan durum ve oksidatif stres indeksi (TOS) düzeyleri belirlenmiştir. Bireylerden birbirini takip eden 3 günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile dCML miktarı hesaplanmıştır. Ayrıca meme kanserli kadınların bulguları moleküler alt tip olan insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) durumuna göre karşılaştırılmıştır (HER2+ n:14 ve HER2- n:18). Meme kanserli kadınların T1, T2, T3 ve T4 dönemlerinde dCML miktarı sırasıyla 10002,6±4212,6, 9110,5±3913,9 ve 9325,4±530,3 KU'dur. Kontrol grubunun dCML alımı (11052,6±726,8 KU) meme kanserli kadınlara (8974,7±601,2 KU) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,031). Diyetle CML alım miktarı enerji alımına göre tekrar değerlendirildiğinde ise meme kanserli kadınlar (5900,2±2661,6 KU/1000 kkal) ile kontrol grubunun (6452,3±1723,5 KU/1000 kkal) dCML alımı benzer bulunmuştur (p=0,328). T1 döneminde HER2- grubun dCML alımı (7689,4±2527,6 KU/gün) HER2+ gruba göre (9974,4±3713,1 KU/gün) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,048). Meme kanserli kadınlarda T1, T2 ve T4'te dCML ile serum CML, inflamatuvar veya oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. T3'te dCML ile serum MDA düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf korelasyon gösterilmiştir (rho=0,355, p=0,046). HER2 moleküler alt tipinde ise yalnızca T3 döneminde dCML ile serum biyobelirteçleri (HER2+: TOS ve OSİ, HER2-: MDA) arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada meme kanserli kadınlarda dCML ile serum inflamasyonu ve oksidatif stres biyobelirteçleri arasında sınırlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Meme kanserli kadınlarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin miktarının azaltılmasına yönelik beslenme önerileri geliştirilmelidir.
Momordica charantia L. ekstrelerinin içeriğinin ve melanoma kanser hücreleri üzerine etkisinin metabolomik çalışmalarla incelenmesi
Bu tez çalışmasında, yara bakımında kullanılan Momordica charantia L. (kudret narı) Sıvı Kromatografisi/Kuadrapol Uçuş Zamanlı Kütle Spektrometrisi (LC/Q-TOF MS) temeline dayanan metabolomik çalışmalarla metabolom düzeyinde incelenmiş ve de bu bitkinin B16-F10 melanom hücre hattı üzerinde in vitro etkisi LC/Q-TOF MS ile araştırılmıştır. Bu amaçla Momordica charantia L. bitkisinin olgunlaşmış meyve ve tohumunun metanol ekstraktları hazırlanmıştır. Elde edilen ekstraktlar LC/Q-TOF MS cihazı kullanılarak C18 kolon ile gradiyent elüsyon programı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen ham veriler çeşitli veri analiz yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Tespit edilen piklerin normalizasyonu yapılmıştır ve meyve ve tohum arasındaki fark incelenmiştir. Araştırma sonucunda meyve ve tohum arasında metabolom düzeyinde farklılık olduğu görülmüştür.Ayrıca, Momordica charantia L.'nin cilt kanserinde etkinliğini incelemek amacıyla meyve ve tohum ekstraktları B16-F10 melanom hücre hatlarına uygulanmıştır. Kontrol grubu, tohum ve meyve grupları arasındaki farkları gözlemleyebilmek için LC/Q-TOF MS cihazı kullanılarak analiz yapılmıştır. Kontrol, meyve ve tohum grupları arasında ekstraklarının hücre hatlarına inkübasyonu sonucu 48 saat ve 72 saat inkübasyonunun sonucundaki farklar ayrı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak, meyve (hücrede) ve tohum (hücrede) ekstraktlarının metabolitlerinin hem 48 saat inkübasyon sonrası için hem de 72 saat inkübasyon sonrası için kontrole göre farklı olduğu görülmüştür. Bu bitkinin yara bakımında kullanılmak üzere umut vaad edici olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Sıvı kromatografisi, kütle spektrometrisi, yara bakım, biyobelirteç, metabolom ve fitoterapötik
Sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılması
Veteriner kliniklerine başvurular arasında kedilerde obezite, yaygın klinik problemlerden biridir. Obezite, diabetes mellitus ve hepatik lipidozis gibi diğer durumlar için risk faktörü olmasının yanı sıra sadece etkilenmiş kedilerde morbidite artışına sebep olmaz, aynı zamanda kedinin yaşam süresini de kısaltır. Bir kedide ideal vücut ağırlığının %20'sinden fazla total vücut ağırlığı varlığı, obezite olarak adlandırılır. Kedilerde obezite kozmetik bir sorun olmak dışında osteoartritis, alt üriner sistem hastalığı, oral boşluk hastalıkları, topallık, neoplazi, dermatolojik bozukluklar, hepatik lipidoz ve diabetes gibi çeşitli bozukluklara yol açacağından dolayı obezite varlığında vücutta oluşan patofizyolojilerin anlaşılması, genç kedilerde obezitenin önlenmesi, sağlıklı ve etkili kilo verme programlarının uygulanması oldukça önemlidir. Yapılan çalışmalarda, beslenme ve coğrafik faktörler gibi pek çok etmen tarafından etkilense de, ev kedilerinde obezite prevalansının %60'lara ulaştığı bildirilmektedir. İnsan obezite vakalarına benzer patolojiye sahip kedi obezitesinin patofizyolojisinin çeşitli belirteçler (visfatin ve C-reaktif protein) ve seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile araştırılması klinik olarak sağlıklı görünen canlılarda da yangısal ve/veya patolojik süreçlerin başladığını gösterebilir ve erken müdahaleye imkân sağlar. Düşük dereceli yangısal duruma sebep olan obezite durumunda proenflamatuvar özelliklere sahip güncel biyobelirteçlerin diğer geleneksel belirteç ve parametrelerle araştırılması obez kedilerde yeni diagnostik biyobelirteçlerin keşfedilip klinik pratiğe aktarılmasını sağlayabilir. Bu sebeple bu tez çalışmasının amacı, klinik olarak sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılıp subklinik patolojilerin belirlenmesi ve elde edilen sonuçlar ile risk altındaki kedilere uygun kilo verme ve tedavi protokollerinin başlatılmasına imkân vermektir. ANAHTAR KELİMELER: Obezite , Biyobelirteç, Diagnoz, Serum Biyokimyası, Kedi
Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi
Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Periodontitis tedavisinde başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak kullanılan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; periodontitis tanısı almış bireylerde, başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak uygulanan diyot lazerin periodontal tedavideki etkinliğinin klinik periodontal indeksler (Gingival İndeks, Plak İndeksi, Sondlamada Kanama, Sondlanabilir Cep Derinliği, Klinik Ataçman Seviyesi) ve biyokimyasal belirteçler (TNF-α, IL-1β, CTX) açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, 22 sistemik olarak sağlıklı, periodontitis hastası dahil edilmiştir. Başlangıçta, 1, 3 ve 6. aylarda klinik periodontal parametreleri kaydedilmiş ve DOS örnekleri toplanmıştır. Rastgele seçilen çenelerin bir tarafını kontrol grubu bir tarafını lazer grubu oluşturmuştur. Kontrol grubunda yalnız kök yüzeyi düzleştirmesi uygulanmış, lazer grubunda ise kök yüzeyi düzleştirmesine ilave olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, klinik parametrelerde her iki grupta da anlamlı bir düşüş izlenmiştir ancak gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir.Biyokimyasal parametreler yönünden değerlendirildiğinde, TNF-⍺ ve IL-1ß seviyelerinde her iki grupta da başlangıç seviyelerine göre anlamlı bir düşüş meydana gelmiştir. CTXI seviyelerinde ise kontrol ve test grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Biyokimyasal parametreler yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, periodontitis tedavisinde diyot lazer uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler açısından periodontal tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir yarar sağlamadığı izlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Diyot lazer, TNF-⍺, IL-1ß, CTXI
Kronik arter hastalıklarında kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) ve bazı biyokimyasal parametrelerin değişimi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm ve morbidite sebeplerinin başında gelmektedir. KAH büyük bir oranda ateroskleroz zemininde gelişir. Çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi ve Kardiyoloji Polikliniklerine Ocak 2019 -Haziran 2019 tarihleri arasında akut iskemik göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan alınmış olan kanların sonuçları değerlendirildi. Bu kişilere hiç bir ilaç veya başka madde verilmedi veya uygulama yapılmadı. Kardiyoloji kliniğine gelen hastalardan akut iskemik göğüs ağrısına sahip olan ve kronik arteritis hastalığı tanısı konan 24 hasta, diabetes mellitus(DM) hastalığı tanısı ile kardiyolojik problemleri olan 12, hipertansiyon(HT) problemine sahip ve yine kliniğe kalp şikayeti ile gelen 12 hasta ve diabet, hipertansiyon ve KAH tanısı konulmamış sağlıklı 12 kişi araştırma materyali olarak kullanıldı. Alınan kan örneklerinde biyokimyasal olarak Troponin, CK, CK-MB, AST, ALT, LDL-Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDH, Glukoz, Kreatinin gibi değerleri otoanalizörle(Abbott ci16200),H-FABP değerleri ELİSA kullanarak saptandı. LDL –kolesterol düzeyi en yüksek olarak KAH grubunda, HDL-Kolesterol ve LDH düzeyleri KAH+HT grubunda yüksek olarak bulunurken CK, CK-MB, cTnI, AST, Glukoz, kreatinin ve H-FABP düzeyleri DM+KAH grubunda yüksek bulunmuştur. cTnI değerlerinde KAH'a ilaveten HT veya DM bulunan kişilerde artış gözlenirken istatistiksel önem bulunmamıştır. LDL-kolesterol değişimleri de gruplar arasında önemli plarak değişmemiştir. İncelenen diğer parametrelerde gruplar arası değişimler CK ve Glukoz da p≤ 0.001, AST p≤ 0.002, LDH p≤ 0.003, CK-MB p≤ 0.004, HDL-Kolesterol p≤ 0.049, Kreatinin p≤ 0.011, HFABP p≤ 0.050 düzeyinde önem göstermiştir. Kardiak markerlardan CK, CK-MB, cTn I, LDH gibi markerların değişimi literatür desteğiyle tartışıldı. Ancak H-FABP son yıllarda KAH ve MI teşhisinde artan bir öneme sahip olarak kardiyoloji alanında yerini almıştır. Sunulan bu çalışmada elde edilen bulgularla incelenen tüm hastalarda H-FABP düzeyi yükselmiş ve kritik ve faydalı bir parametre olarak kulanılması kardiyoloji alanına tavsiye edilmiştir.
Zayıflama diyeti alan metabolik sendrom hastalarında biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyi arasındaki ilişki
Bu çalışma zayıflama diyetine başlayan, yeni tanılı 80 metabolik sendromlu (MetS) hasta üzerinde, zayıflama diyetinin biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyine etkisini değerlendirmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma, Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran yeni tanı MetS'li yaş ortalaması 44,27±10,80 yıl olan 49'u kadın, 16'sı erkek toplam 65 birey ile tamamlanmıştır. Çalışmaya katılan bireylere çalışma başında enerji ve besin öğesi gereksinimleri ve yaşam tarzlarına uygun, 8 haftada en az %5 ağırlık kaybedecekleri bir tıbbi beslenme tedavisi (TBT) verilmiş ve düzenli aralıklarla hastalar takip edilmiştir. Diyet tedavisi öncesi bireylerin genel özellikleri ve beslenme alışkanlıklarına yönelik bilgiler araştırmacı tarafından yüz yüze alınmış; diyet tedavisi öncesi ve 8. haftanın sonunda bireylerin 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmış, biyokimyasal ölçümleri hasta dosyasından kaydedilmiş, kan basıncı ölçümleri hekim tarafından yapılmış ve CD36 düzeylerinin belirlenmesi için bir tüp açlık kanı alınıp analiz edilinceye dek -80°C'de saklanmıştır. Çalışma sonunda MetS'li 32 kişi verilen TBT'yi sıkı bir şekilde uygulayarak kadınlar (n=23) -8,85 ± 2,45, erkekler (n=9) -12,34 ± 3,86 kg ağırlık kaybetmiş ve TBT'ye uymayanlara (n=33) kıyasla açlık kan glukoz, LDL, VLDL, total kolesterol, trigliserit, CRP, insülin, Homa-IR, AST, ALT düzeylerinde ve sistolik kan basıncında azalmalar gözlenmiştir (p<0,05). CD36 düzeyleri ile diyetteki yağdan gelen enerji yüzdesinde zayıf düzeyde negatif yönde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,358, p<0,05). CD36 düzeyleri ile açlık kan glukozu (r=0,390, p<0,05) arasında zayıf düzeyde; CD36 ile ALT (r=0,402, p<0,05) ve CRP (r=-0,455, p<0,05) arasında ise orta düzeyde pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). CD36 düzeyleri ile vücut ağırlığı, BKİ, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ kütlesi ve yüzdesi arasında negatif yönlü; yağsız vücut kütlesi ve yüzdesi ile pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Öte yandan çalışma sonunda gruplar arasında CD36 düzeyi açısından bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CD36'nın MetS için önemli bir parametre olduğu ancak ağırlık kaybının CD36 düzeylerini etkilemediği söylenebilir.