Constitutional law
72 theses under this subject heading
Türk Anayasa Hukukunda sosyal güvenlik hakkı ve uygulamaları
İnsanlığın başlangıcından itibaren bireyin ihtiyaç duyduğu korunma ve güvenlik duygusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal güvenlik kavramı, 18. ve 19. Yüzyıllarda sanayileşmenin de etkisiyle hak formuna kavuşmuş, önce ulusal anayasalarda ardından uluslararası sözleşmelerde sosyal bir hak olarak yerini almıştır. Toplumsal ve bireysel ihtiyaçlara cevap verebildiği ölçüde işlevselliğini koruyan sosyal güvenlik hakkı, ortaya çıktığı günden itibaren içeriğini genişletmeye devam etmektedir. Devlete pozitif edim yükümlülüğü yükleyen haklardan olması onu hem ulusal hem de uluslararası düzeyde talep edilebilirlik, gerçekleştirilebilirlik ve yargılanabilirlik anlamında farklı bir noktada konumlandırmaktadır. Türkiye'de sosyal güvenlik hakkının anayasal bir hak olarak tanımlanmasıyla ve özellikle Anayasa Mahkemesi'nin de kuruluşuyla birlikte başlayan süreçte sosyal haklar içerisinde en çok yargılama konusu yapılan hakkın sosyal güvenlik hakkı olması dikkate değerdir. Bu durum, sosyal güvenlik hakkının birçok boyutuyla değerlendirilebildiği içtihat çeşitliliğini de beraberinde getirmiştir. Çalışmanın amacı sosyal güvenlik hakkının geçmişten günümüze geldiği noktayı Yüksek Mahkeme'nin içtihatları da değerlendirilmek suretiyle ortaya koymak ve Yüksek Mahkeme'nin sosyal güvenlik hakkına bakış açısına genel bir çerçeve çizmektir.
Türk Anayasa Hukukunda Cumhuriyetçilik ilkesi
Bu çalışma, cumhuriyet ve cumhuriyetçilik kavramlarının teorik ve pratik olarak anayasa hukuku çerçevesinde güncel anlam ve önemini incelemeyi amaçlamaktadır. Türk anayasa hukukunda çok az yer bulabilen cumhuriyetçilik kavramı, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yeniden canlanmaya başlamıştır. Kökenleri antik Yunan ve Roma'ya dayanan cumhuriyetçilik, eşitlik, laiklik ve yurttaşlık temelinde ortak iyinin sağlanmasını amaçlayan bir idealdir. Cumhuriyetçilik, devrimlerle birlikte bu ilkeleri anayasal bir forma sokmuştur. Ancak bu ilkeler 19. yüzyılda liberalizm, demokrasi ve sosyalizm tarafından sahiplenilmiştir. Çalışmamızda tarihsel ve karşılaştırmalı bir yöntem izlenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde cumhuriyet ve cumhuriyetçilik kavramları tarihi, felsefi ve siyasi yönleriyle ele alınmıştır. İkinci bölümde kavramların kökeni ve unsurları incelenmiş ve teorik yapı inşa edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde, Türk tarihinde cumhuriyet ve cumhuriyetçilik kavramlarının gelişimi incelenmiştir. 1961 ve 1982 anayasaları döneminde bu ilkelerin anayasalarda nasıl yer aldığı araştırılmıştır. Sonuç olarak, Türkiye'nin cumhuriyetçi idealde bir cumhuriyet kurduğunu görmekteyiz. Ancak 1961 ve 1982 Anayasaları, askeri darbelerin ürünü olmaları nedeniyle cumhuriyetçi ruhu yakalayamamışlardır. 2017 anayasa değişiklikleri ile cumhuriyetçilik idealinde ciddi bir sapma da görülmektedir. Çalışmamızda, cumhuriyetçiliğin bir ideal ve süreç olduğu göz önüne alınarak anayasa hukuku kapsamında bu ilkelerin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç duyulduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Anayasa yargısında orijinalizm ve dinamik yorum anlayışları ile temel hakların korunmasına etkileri
Hukuki yoruma dair en çok kabul gören teoriler olan klasik ve realist yorum teorileri anayasanın yorumlanması sırasında anayasa hukukunun özgün karakteri nedeniyle yeterli görülemezler. Bu durum, anayasanın yorumunda kendine özgü bakış açılarına ihtiyaç duyulduğunu gösterir. Dinamik yorum da sözü edilen bakış açılarından biridir. Kısaca anayasanın güncel koşullara uygun şekilde yorumlanması olarak tanımlanabilecek dinamik yorum sayesinde anayasalar esnekleşir ve böylelikle normatif güçlerini korumalarının da sağlanmasıyla anayasa hukukunun kendine özgü ihtiyaçlarının giderilmesine katkı sunma potansiyeli ortaya çıkar. Dinamik yorumun karşısında yer alan yorum anlayışı olan orijinalizm ise güncel ihtiyaçlara cevap verme noktasında yetersiz kalmaktadır. Bununla beraber, dinamik yorum da öğretide çeşitli açılardan eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin öne çıkanlarının sübjektifliğe ve demokratik meşruiyete ilişkin olduğu söylenebilir. Buna rağmen, dinamik yorumun hem teorik hem de ampirik açıdan temel hakların korunması noktasında daha işlevsel olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar, daha işlevsel olduğu iddia edilmiş olsa da dinamik yorumun birtakım sınırlamalara dayalı olarak yapılması gerekmektedir. Aksinin kabulü, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Kısacası bu çalışmada, dinamik yorum anlayışı; sağladığı avantajlar, somut görünüm biçimleri, hakkındaki eleştiriler, başta orijinalizm olmak üzere yoruma ilişkin diğer teori, yöntem ve yaklaşımlarla ilişkileri, sınırları ve ampirik örnekleri açısından ele alınmış ve kavramın genel çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır.
Türk Anayasa Hukukunda yasama ihmali
Bu çalışmada yasama organının yasa yapmaya ilişkin yükümlülükleri ve bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi olgusu incelenmiştir. Anayasada yasama organına ait olduğu belirtilen birçok görev ve yetki bulunmaktadır. Şüphesiz yasama organının en önemli görev ve yetkisi yasa yapmaktır. Bu bağlamda yasama organının üzerine önemli görevler düşmektedir. Bu çalışmada yasama organının yasa yapma faaliyetine yönelik olan Anayasa kurallarının nasıl yorumlanması gerektiği, uluslararası hukukun yasama organının yükümlülükleri bağlamında nasıl bir etkiye sahip olduğu ve son olarak anayasa yargısı denetimi yapmakla görevli yargı organının yasama faaliyeti bakımından yasama organıyla nasıl bir etkileşim içerisinde olduğu ele alınmıştır. Bu bağlamda "yasama ihmali" kavramı incelenmiş, kavramın geçmişi ve karşılaştırmalı hukuktaki yansımaları açıklanmıştır. Bu açıklamaların ışığında Türkiye bakımından yasama organının ihmalleri değerlendirilmiştir. Son olarak Anayasa Mahkemesinin konuyu nasıl ele aldığı ortaya konulmuştur.
Temel hak ve özgürlükler bağlamında bir inceleme: Çocukluk dönemi aşıları
Enfeksiyon hastalıklarına karşı bireyden topluma uzanan bir süreçle bağışıklık kazanılmasını sağlayarak kamu sağlığının korunması ve geliştirilmesine yönelik en etkili yöntemlerin başında aşılar gelmektedir. Bu kapsamda çocukluk dönemi itibariyle tatbik edilen aşılar sayesinde pek çok enfeksiyon hastalığının muhtemel olumsuz etkileri bertaraf edilmektedir. Ancak son yıllarda çocukluk dönemi aşı uygulamalarına yönelik olarak giderek artan düzeyde tereddüt ya da ret hali oluştuğuna şahit olunmaktadır. Hal böyleyken aşı kararsızlığı ve karşıtlığının yakın gelecekte toplum sağlığını tehdit eden en önemli sağlık sorunları arasında olacağı öngörülmektedir. Bu duruma ise aşıların içeriğinde yer alan maddelerin pek çok zararlı etkisi olduğu, ayrıca dini yönden sakıncalı maddeler de bulunduğu yönünde ortaya çıkan iddiaların etkin iletişim vasıtasıyla bir aşılama politikası çerçevesinde tatmin edici düzey ve yaygınlıkta yanıtlanamamasının sebebiyet verdiği görülmektedir. Dünya genelinde aşı uygulamalarına yönelik olarak bu kararsızlık ve giderek artan karşıtlık hareketlerinin önüne geçilebilmesi, ayrıca koruyucu bir sağlık hizmeti olan aşılar ile toplumsal bağışıklığın arttırılması amacıyla temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimine uygun şekilde çocukluk dönemi aşılarının zorunlu uygulanmasına ilişkin kanunlaştırma faaliyetleri başlamıştır. Bu bağlamda Avrupa coğrafyasında yer alan İtalya, Fransa ve Almanya zorunlu aşı uygulamalarına dair belirlediği politikaları ile örnek ülkeler olarak nitelendirilebilir. Ancak çocukluk dönemi aşılarının kanun ile zorunlu hale getirilmesinin temel hak ve özgürlükleri ihlal niteliğinde bir müdahale olduğu gerekçesiyle hem ulusal anayasa mahkemelerine hem de Avrupa İnsan Haklarına Mahkemesi'ne (AİHM) bireysel başvurular yapılmıştır. Öte yandan dünyada bazı ülkelerin ise çocukluk dönemi aşı uygulamaları ile toplumsal bağışıklığın arttırılarak genel sağlığın korunması meşru amacının gerçekleştirilmesine yönelik olarak teşvik politikası belirlediği görülmektedir. Bahse konu teşvik politikasının örnek ülkesi olan Avustralya'da tavsiye edilen ulusal çocukluk dönemi aşılama takvimindeki tüm aşıları olan çocukların ailelerine yönelik vergi indirimleri ve mali yardımlar verileceğini düzenleyen yasal düzenleme yapılmıştır. Çocukluk dönemi enfeksiyon hastalıklarına yönelik bağışıklığın artırılmasının kanun ile zorunlu hale getirildiği zorunlu aşı politikası bu çalışma kapsamında detaylarıyla irdelenecektir. Ayrıca aileye yönelik finansal teşvikler ile aşı uygulamalarına ilişkin etkin bir aydınlatılmış rıza sürecini kapsayan aktif tutumlu gönüllü aşı politikası bütüncül bir yaklaşımla ele alınacaktır. Türkiye açısından ise zorunlu aşı uygulamasına yönelik Anayasa Mahkemesinin (AYM) bireysel başvuru kapsamında vermiş olduğu hak ihlali kararının ardından halihazırda uygulanan pasif tutumlu aşı politikası ile ulusal sağlık koşullarımız bakımından zorunlu aşılama ve aktif tutumlu gönüllü aşılama politikalarının yürürlüğe konulmasına dair öneriler geniş bir biçimde tartışılacaktır.
سلطة ولي الأمر في تطبيق العبادات في الفقه الإسلامي
In this research, first of all, the definition of the concept of ruler in Islam, its importance, the necessity of its appointment for the benefit of the public, the bureaucratic offices and departments in the Islamic administrative system were tried to be given information about, then information was given about the nature of worships in Islam and their importance for the Islamic society. According to the four sects with the highest number of adherents in the Islamic world, detailed information about the powers, dispositions and limits of state administrators to make changes regarding these worships has been tried to be presented. In this study, the limits of the powers of the administrators on the four basic worships of Islam, namely prayer, fasting, zakat and hajj, were tried to be drawn by excluding the issues of transactions. An effort has been made to explain the responsibilities of administrators in supervising, encouraging and organizing the implementation of these worships and undertaking the organization of other works such as buildings, institutions and the appointment of administrators necessary for the fulfillment of these worships. It has also attempted to explain the limitations of changes in the implementation of these acts of worship, as well as the reduction of errors and the application of the prescribed penalties for those who refrain from their implementation due to laziness, inaction or non-fulfillment of the obligation. The study concluded with a series of conclusions that highlighted the importance of the role of rulers in the implementation and regulation of worship, the situations and areas in which rulers have the authority to implement them, and the situations in which they have authority in this regard. The limits of the role of the rulers in preventing disputes arising from the lack of authority and differences in the jurisprudence of the jurists of the four madhhabs have been tried to be determined.
Anayasal hakların çatışması
Bu çalışmanın konusunu, "anayasal hakların çatışması" oluşturmaktadır. Üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde anayasal hakların çatışma teorisi, ikinci bölümünde anayasal hak çatışmalarının çözüm teorisi ve son bölümünde çatışma çözüm yöntemi olarak dengeleme ile Türk Anayasa Mahkemesinin çatışmaya yönelik tutumu ele alınmıştır. Birinci bölümde, anayasal hakların çatışmasına dair kavramsal çerçeve çizilmiş ve konunun, önemini göstermek amacıyla, diğer anayasa hukuku sorunlarından farkları ile bu sorunlarla ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada, anayasal hakların yapısı özellikle deontik mantık açısından değerlendirilmiştir. Ardından hak çatışmaları ile norm çatışmaları arasındaki ilişki analiz edilmiş ve anayasal hak çatışmaları kategorize edilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, çözüme yönelik genel çıkarımlar yapılmış ve çatışma tipolojisi çizilerek bölüm sonlandırılmıştır. Çatışmanın çözümü, çatışan iki hak arasında mevcut olan sınırı gösterebilmek veya yeni bir sınır çekmek anlamına geldiği için ikinci bölümde, anayasal hakların sınırlandırılması ve içkin sınır teorilerine geniş bir yer verilmiştir. Bu bölümde hak-kapsam teorileri incelenmiş ve anayasal hakların çatışmasından doğan sınırlılık tezi ileri sürülmüştür. Bu teze dair sorunlar her yönüyle ele alınmış, hakka içkin sınır oluşturduğu için hakkın dışında kalan spesifik durumlardan ise ayrıca bahsedilmiştir. Özellikle Alman anayasa hukuku literatürünü temel alarak yürütülen bu çalışmada, ideal çözüm yöntemi olan pratik uyuşum, çatışmadan doğan sınırlılık tezi bağlamında ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde, çatışma çözüm yöntemi olan dengeleme yöntemi olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilmiştir. Bölümün son ana başlığında Türk Anayasa hukukunda hakların sınırlandırılması ve çatışmadan kaynaklanan sınırlılık hali, Anayasa Mahkemesinin özellikle bireysel başvuru kararlarındaki tutumu göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir. Çalışmamız, ulaşılan sonuçların açıklandığı sonuç bölümüyle bitmiştir.
Türk anayasa hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı
Tezimizin konusunu Türk hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı meselesi oluşturmaktadır. Tezimizin ilk bölümü, temel aldığımız geçerlilik anlayışı olan normatif pozitivist görüşün esas aldığı geçerlilik anlayışının açıklanması, kavramsal çerçevenin çizilmesi ve yasama fonksiyonunun diğer fonksiyon ve iktidar türlerinden farklarının ortaya konmasına ayrılmıştır. Ardından da yasama fonksiyonunun sınırlılığının temel olarak diğer fonksiyonların sınırlılığı ile aynı bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerektiği, dolayısıyla sınırlılığın yasama işlemlerinin unsurları bakımından benzer sonuçlara sahip olduğu savunulmuştur. Tezimizin ikinci bölümünde, yasama fonksiyonunun sınırlılığının, yasama işlemlerinin dış unsurları olarak kabul ettiğimiz yetki, usul ve şekil unsurları üzerindeki sonuçları izah edilmiştir. Sınırlılığa ilişkin kabul ettiğimiz standartlar bağlamında özellikle yetki un-suru hakkında önemli sonuçlara ulaşılmıştır. İçtihatta ve doktrinde kabul edilen yasama yetkisinin asliliği ve genelliği ilkelerinin Türk hukuku bakımından neden geçerli olamaya-cağı açıklanmıştır. Bunun yanı sıra yetki unsurunun geçerlilik ve hukuka uygunluk bağlamında önemli sonuçları olduğu ve parlamento kararları ve kanunlar arasındaki sınırı oluşturduğu vurgulanmıştır. Daha sonra da sınırlılığın usul ve şekil unsuru üzerindeki yansımaları ve geçerlilik ile bağlayıcılık meseleleri bağlamındaki belirleyiciliği açıklanmıştır. Tezimizin üçüncü bölümünde de sınırlılığın yasama işlemlerinin iç unsurları olarak kabul ettiğimiz sebep, konu ve amaç unsurları bağlamında sonuçları ve bu sınırların tespitinde bü-yük önem arz eden takdir yetkisi kavramı açıklanmıştır. Sebep unsuru bakımından yetkinin sınırlılığı konusundaki kabullerimiz doğrultusunda hukuki sebep kavramının yasama işlemleri için de kabul edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda Anayasada sebep unsurunun nasıl düzenlendiğine veya düzenlenmemesine ilişkin bağlanan sonuçlar değerlendirilmiştir. Konu unsuru bakımından da Anayasanın bu unsuru nasıl düzenlediği ve buna bağlanan sonuçların ne olduğu meselesi açıklanmıştır. Amaç unsuru bağlamında ise bu unsurun belirleyicisi olan kamu yararı kavramı açıklanmış ve Anayasanın yasama işlemleri için belirlediği özel amaçlar hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Tezimizin son bölümünde de ulaştığımız sonuçlar özetlenmiştir.
Adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak gerekçeli karar hakkı ve hukuk davalarında bireysel başvuru uygulaması
Gerekçeli karar hakkı; adil yargılanma hakkının unsurlarından birini oluşturmakta ve adil bir yargılamanın yapılması bakımından önemli bir işlev üstlenmektedir. Nitekim gerekçeli karar hakkı; yargısal kararların makul ve tatmin edici gerekçeler içermesini zorunlu kılmakta ve bu yolla davanın tarafları yargılamada ileri sürdüğü iddia ve delillerin ne şekilde değerlendirildiğini, hukuk kuralları ve somut olay ile ulaşılan sonuç arasındaki mantıksal bağlantının ne şekilde kurulduğunu öğrenerek karardan tatmin olmakta, bu durum dava taraflarının ve bütün olarak toplumun yargı organlarına güven duymasını sağlamaktadır. Adil bir yargılamanın gerçekleşmesinde taşıdığı öneme bağlı olarak öğretide gerekçeli karar hakkı konusuna olan ilginin arttığı ve uygulamada da hakka ilişkin eğitim çalışmalarının ve meslek içi eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü görülmektedir. Taşıdığı bu önem nedeniyle tez çalışmasında hukuk davalarında gerekçeli karar hakkının teorik boyutu ve bireysel başvuru uygulaması konu edilmiştir. Tez çalışmasının amacı, gerekçeli karar hakkının adil bir yargılama bakımından taşıdığı öneme vurgu yaparak adil yargılanma hakkının unsurlarıyla olan ilişkisini açıklamak, gerekçeli karar hakkının hukuk davaları yönünden teorik boyutunu ve AYM-AİHM kararları çerçevesinde bireysel başvuru uygulamasını açıklayarak bu konuda verilen kararların objektif ve eğitici işlevine katkı sunabilmektir. Bu amaca yönelik olarak çalışmada adil yargılanma hakkı ve gerekçeli karar hakkının kavramsal çerçevesine ve tarihçesine yer verilmiş, adil yargılanma hakkının norm alanı ve unsurları açıklanarak bu unsurların gerekçeli karar hakkıyla ilişkisi irdelenmiş, gerekçeli karar hakkının hukuk davaları bakımından teorik boyutu, yargılama hukukuna katkıları açıklanarak hukuk davalarında gerekçeli karar hakkına ilişkin AYM-AİHM bireysel başvuru kararları konularına göre ayrılmak suretiyle inceleme konusu yapılmıştır. Çalışmada AYM ve AİHM kararlarına odaklanılmasının temel nedeni, her iki mahkeme tarafından verilen kararların hukuk sistemimize yön vermesi ve kararların insan hakları hukuku bakımından objektif ve eğitici işlevinin güçlü olmasıdır.
AİHS ve Anayasa hukuku bağlamında vergide adalet ilkesi
İdarenin kamu giderlerini karşılamak amacıyla özel bir karşılığı olmaksızın hukuki cebir ile elde ettiği gelirlere vergi denir. Verilendirmeye dair hukuki ilişkilerde taraflardan bir tanesi egemenlik gücü ve ayrıcalıklarına sahip olan devlet, diğer tarafta ise kanunların kendisine maddi ve şekli ödevler yüklediği mükellef bulunmaktadır. Bu orantısız hukuki ilişki sebebiyle zaman zaman iktidarlar keyfiliğe ve aşırılığa kaçabilmiş bu sebeple insan hak ve hürriyetleri ihlal edilmiştir. Bu sebeple vergilendirme işleminde tarafların uyması gerekli bir takım prensipler zaman içerisinde oluşmuştur. Vergiye ilişkin temel prensiplerin normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasada düzenlenmiş olmasının sebebi vergi düzenlemelerinin tüm hak ve özgürlükleri ilgilendirip etkileyen ve aynı zamanda onlardan etkilenen nitelikte olmasıdır. Anayasal vergi hukukunda bu tür prensipler genel olarak vergide adalet ilkesi kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Vergi adaleti kamu harcamaları sebebiyle alınan verginin, bireyler arasında hakkaniyetli dağılımını ve vergilendirme sürecine ilişkin idari işlemlerin hukuk ve hakkaniyete uygunluğunu ifade eder. AİHS'i Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kabul edilmiş ve iç hukukun sözleşmeye uygun biçimde düzenlenmesi ve insan hak ve hürriyetlerinin ihlalinin engellenmesi amacıyla çeşitli kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumların başında Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru mekanizması gelmektedir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi kavramından kısaca bahsedildikten sonra vergide adalet kavramı, tarihsel gelişimi, vergide adalet ilkeleri, vergide adalet oluşumunu engelleyen faktörlerden bahsedilmiştir. Özellikle vergide adalet ilkeleri olan vergide genellik uygunluk açıklık belirlilik eşitlik ilkelerine değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde insan hakları bağlamında AİHS'nin ve Anayasanın vergide adalet ilkesi çerçevesinde hükümleri ele alınmış olup bu bağlamda insan hakları, insan haklarının bütünlüğü veya bölünmezliği ilkesi ele alınmıştır. Vergide adalet ilkelerinin uygulamada sağlanmasının sosyal devlet ilkesinin ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Sosyal ve hukuk devleti çerçevesinde mükellef temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğu ve mükellef temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilişkili olan mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, masumiyet karinesi, susma hakkı vb. temel haklara ayrıntılı bir şekilde değinilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise vergi mükelleflerinin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlali karşısında Anayasa Mahkemesi'ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuruda izlemesi gereken prosedürler için yer verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi ve Hukuk devleti
1982 Anayasası'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu açıkça belirtilmiltir. Türkiye'de dönem dönem hukuk devletinden sapmalar olduğu ve hukuk devleti anlayışının farklılştığı görülmektedir. Hazırladığım çalışma dört bölümden oluşmaktadır. ilk bölümde Hukuk Devleti ve Hukuk Devletinin Gerekleri anlatılmıştır. ikinci bölümde Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi'ne değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise Anayasa Mahkemesine Göre Hukuk Devleti ve Anayasa Mahkemesi Kararları Çerçevesinde Hukuk Devletinin ilkeleri açıklanmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise Anayasa Uygunluk Denetiminin Sonucu ve Anayasa Mahkemesi Kararlarının Niteliğiincelenmiştir.
Türkiye'de olağanüstü hal dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması
Anayasanın varlığını ve otoritesini korumak için devletlerin, karşılaşılabilecek derhal hareket isteyen beklenmedik genel tehlike durumlarına karşın bazı ayrıcalıklı yetkilerle önceden donatılmış olması gerekir. Nitekim bugün karşılaştırmalı hukuka bakıldığında hemen hemen demokratik hukuk devleti olarak addedilebilecek bütün ülkelerin hukuk sistemlerinde, devlete bu ayrıcalıklı yetkileri sağlayan olağanüstü hal rejiminin ele alındığı görülmektedir. Bu rejime başvuru neticesinde temel hak ve özgürlüklere normalden daha öte bir seviyede müdahale edilebilmesi ise rejimin doğurduğu doğal bir sonuç olup, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasasında da bu doğal sonuca yer verilmiştir. Bu çalışmanın amacı ise Türkiye'nin olağanüstü hal dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin durdurulma sistemini göstermek ve yapılan son Anayasa değişikliklerinin bu sisteme yansımalarını ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Olağanüstü Hal Hukuku, Temel Hak ve Özgürlükler, Anayasa Hukuku, Anayasa, Türkiye
Kıbrıs anayasalarında hükümet sistemi: Kıbrıslı Türklerin anayasaları üzerine bir inceleme
Her devletin bir yönetim şekli bulunmaktadır. Anayasacılık akımının doğmasıyla birlikte yazılı anayasaların varlığı önem kazanmıştır. Bu anayasalar, kurdukları hukuk düzeni ile yasama ve yürütme organları arasında farklı şekillerde ilişkiler öngörmektedir. Bu ilişkiler sosyal bilimlerde hükümet sistemi olarak ifade edilmektedir. Bu çalışmada konu hükümet sistemleri açısından ele alınarak Kıbrıs tarihinde Kıbrıslı Türklerin taraf olduğu anayasalar incelenmektedir. Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumlar ile öncelikle 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'na taraf olmuş ve bu Anayasa kısa süre de olsa yürürlükte kalmıştır. 1974 Kıbrıs Harekâtından sonra Kıbrıs Türkleri 1975 Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası'nı yürürlüğe koymuş ve bu Anayasa'nın çizdiği hükümet sistemi ile yönetilmiştir. 1983 yılına gelindiğinde ise Kıbrıslı Türkler self-determinasyon hakkı çerçevesinde bağımsızlıklarını ilan etmiş ve 1985 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası'nı hazırlamışlardır. Günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramayan 1985 Anayasası'nın kurmuş olduğu hükümet sistemi hâlâ bazı çevrelerde tartışılmaktadır. Çalışmamız Kıbrıslı Türklerin bu üç anayasasının öngördüğü hükümet sistemlerini inceleme gayesini taşımaktadır. Kıbrıs'taki hükümet sistemleri incelenirken konumuzun temelde bir anayasa hukuku çalışması olduğu göz ardı edilmeden, sınırlı bir ölçüde de olsa diğer hukuk dallarıyla dirsek temasında bulunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Hükümet Sistemleri, Kıbrıs, Anayasa, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, 1975 Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası, 1985 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası
Avrupa Birliği borç krizinin anayasal iktisat açısından değerlendirilmesi
Anayasal iktisat kavramı, devletin güç ve yetkilerinin nasıl sınırlandırılabileceğini ve nasıl sınırlandırılması gerektiğini araştıran bir düşünce türüdür. Anayasal İktisadın temel amaçları ise mali ve parasal disiplini sağlamak, siyasetçilerin seçim ekonomisi ve popülist politikalar uygulamalarını engellemek, devletin sınırlandırılması ile bireylerin iktisadi hak ve özgürlüklerini korumak ve garanti altına almaktır. Anayasal İktisat; siyasilerin, bürokratların ve seçmenlerin fayda maksimizasyonlarını önlemeyi amaçlamaktadır. Çünkü siyasiler, bürokratlar ve seçmenler fayda maksimizasyonuna göre hareket ettikleri için ülkelerin borç stokları artmıştır ve borç yönetimini gerçekleştiremeyen ülkelerde borç krizi yaşanmıştır. 2008 Krizi'yle başlayan süreç Avro Bölgesi borç krizine dönüşmüştür. Avro Bölgesi borç krizinin oluşmasının temel nedeni, ülkelerin aşırı borçlanması ve zayıf mali yapılarıdır. Avro Bölgesi ülkelerinin Maastricht Kriterleri'ne yeterince uyamaması krizin derinleşmesine sebep olmuştur. Krizin derinleşmesi sonucunda özellikle bu ülkelerde makroekonomik göstergelerde bozulmalar görülmüştür. Özellikle bu durumu Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve Yunanistan'da (PIIGS) görmek mümkündür. Bu ülkelerde açısından kriz sonrasında görülen en büyük sorunlar işsizlik, enflasyon, büyüme ve kamu borcudur. Bu çalışmada Avro Bölgesi borç krizinin derinden etkilerini hisseden ülkelerin Maastricht Kriterleri'ne uyumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Borç krizinden etkilenen üye ülkelerin Maastricht Kriterleri'ni tam olarak yerine getiremedikleri görülmüştür. Özellikle bu ülkelerde mali disiplinin sağlanamamıştır. Bu sebeple, Avro Bölgesi borç krizinin sebepleri ve sonuçları değerlendirilmiştir.
Kişisel verilerin korunması konusunun anayasa hukuku açısından incelenmesi
Veri güvenliği; verileri izinsiz erişime ve kullanıma karşı korumak amaçlı oluşturulan, veriler üzerinde yalnızca veri sahibi ve veri sahibinin açık izni (onay) bulunan kişilerin erişimini ve verileri kullanmasını sağlayan koruyucu güvenlik önlemleridir. Teknolojinin hızla ilerlediği günümüzde veri güvenliği oldukça önemli bir konudur. Akıllı cihazlar, taşınabilir telefon, tablet, ses kaydı vb. türden cihazın kişisel kullanımın yaygınlaşmasıyla birlikte verilerin yayılması kolaylaşmaktadır. Bu nedenle her ne kadar şahsi önlemler alınsa da gündelik yaşamda veri güvenliğini sağlamak sıkıntılı noktalara gelmiştir. Kişisel verileri koruma hukuku; bireylerin Anayasa güvencesi altındaki temel hak ve özgürlükleri çerçevesinde bir özel yaşamları olduğunu, aynı zamanda kişilik haklarının bir uzantısı olarak ifade özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü vb. türden birçok özgürlüğe sahip olduklarını ve bu özgürlükleri kullanırken kişisel verileri üzerinden kısıtlanmamaları ve bir tehdide uğramamaları gerektiğini kabul etmektedir. Bu çerçevede hukuk düzeninde kişisel verilerin korunması adına kanun ve düzenlemeler ortaya koymaktadır. 5982 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliği ile Anayasa m.20'ye "özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı" eklenmiş ve bu madde ile birlikte kişisel verilerin korunması Anayasal güvence altına alınmıştır. Böylece kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde verilerin korunmasının gerekliliği, Anayasa ile teminat altına girmiştir. Bu yüksek lisans tez çalışmasında kişisel verilerin korunması Anayasa Hukuku açısından değerlendirilmiştir. Giriş, birinci ve ikinci bölüm olmak üzere üç bölümden oluşan ve literatür araştırması yöntemiyle hazırlanan tez çalışmasında; Giriş bölümünde tezin genel çerçevesi çizilmiş, Birinci bölümde kişisel veriler, kişisel verilerin korunması gibi konular üzerinden genel literatür sunulmuş, İkinci ve son bölümde ise Anayasa Hukuku çerçevesinde kişisel verilerin korunması konusu ele alınmıştır.
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında değerlendirilmesi
Toplanma hakkı, demokratik katılımın vazgeçilmezi olarak, bireylerin düşünce ve kanaatlerini kolektif bir biçimde ortaya koyabilmesini sağlamaktadır. Bu hak, Türk hukukunda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı olarak yer bulmuştur. Bununla birlikte, bu hak barışçıl bir şekilde kullanılmak mecburiyetindedir. Toplanma hakkının düzenlenmesi için 1983 tarihinde 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu çıkarılmıştır. Askerî müdahale sonrasında çıkarılan bu Kanun, günümüze kadar birçok değişiklik geçirse de dönemin ruhunu hâlâ beraberinde taşımaktadır. Zira Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Türkiye aleyhine ihlal kararları çıkmaya devam etmektedir. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurularda da benzer bir durum görülmektedir. Kanun'un ihlallerde oynadığı rolün ortaya konabilmesi için, maddelerin münferit bir şekilde ele alınması değil, Kanun'un bütüncül bir değerlendirmeye tâbi tutulması gerekmektedir. Zira Kanun'un birçok maddesi birbiriyle bağlantılı bir haldedir. Anayasa Mahkemesi de önüne gelen iptal davalarında, taleple bağlı olduğundan, bu bağlantılı maddeleri birlikte değerlendirememektedir. Bu durum, bu hükümlerin, Anayasa'ya ve Sözleşme'ye aykırı olmadığı gibi bir algıya sebep olmaktadır. Oysa AİHM ve AYM'nin kararları incelendiğinde, ihlallerin temel sebebinin Kanun sistematiğinden kaynaklandığı, münferit olarak ihlale sebep olmayan bazı hükümlerin, diğer hükümlerle birlikte incelendiğinde ihlal kaynağı olabileceği ortaya konabilmektedir. Örneğin Kanun'un bazı maddelerinde hakkın kullanılması için şekil ve şartlar öngörülmüştür. Bunlar tek başına hakkın ihlali anlamına gelmemekte, hatta hakkın etkin kullanılması maksadını taşımaktadır. Bununla birlikte, bu şartlarda oluşan eksiklikler, Kanun'un farklı hükümleriyle birlikte incelendiğinde toplanmanın kanuna aykırı sayılması, dağıtılması ve toplanmaya katılan bireylerin yaptırıma maruz kalması gibi sonuçlara sebep olmaktadır. Oysa AİHM, barışçıl bir toplanmanın şekil ve şartlara uyulmaması sebebiyle sonlandırılmaması, bireylerin yaptırım tehdidine maruz kalmaması gerektiğini belirtmektedir. Böyle bir sonuç oluşması hâlinde, ilgili düzenlemelerin hakkın kullanılmasında caydırıcı bir etki meydana getirdiğini, yâni hakkın ihlal edildiğini ifade etmektedir. Münferit olarak incelendiğinde hakkın ihlâline sebep olmayacak hükümler, bir arada değerlendirildiğinde ihlâl kaynağı olabilmektedir. Hal böyleyken, ihlallerin önüne geçilebilmesi için Kanun'un bütünüyle yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
AİHM ve AYM kararları çerçevesinde mülkiyet hakkı ile vergilendirme ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma ile öncelikli olarak mülkiyet hakkının tarihçesi incelenerek tarih boyunca kişilerin bir şekilde mülkiyete sahip olduğu, ancak bu hakkın sınırsız olmadığı ve mülkiyet hakkına çeşitli sınırlandırmaların getirildiği sonucuna ulaşılmıştır. İkincil olarak verginin tarihçesi mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve vergi ile mülkiyetin tarih boyunca aldığı biçimlerden bağımsız olarak verginin her halükarda mülkiyet hakkı açısından bir sınırlandırma/müdahale olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tarih boyunca vergiler kişilerin mülklerinden bir şekilde alınmış, günümüzde de alınmaya devam etmektedir. Üçüncül olarak tarih boyunca vergi nedeniyle yaşanan tecrübeler neticesinde adil bir vergilendirmenin yapılabilmesi için geliştirilen ve maliye teorisi tarafından sistemleştirilen vergilendirme ilkeleri mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve mülkiyet hakkına yapılan vergisel müdahalelerin meşru sınırlar içerisinde kalıp kalmadığının test edilmesinde kullanılan ve AİHM ile AYM yargılamaları ile geliştirilen (hukukilik/kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük olmak üzere) üç kriter ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Son olarak ise üç kriter, AİHM ve AYM kararları ışığında açıklanmıştır. Tez kapsamında ulaşılan sonuç vergilendirmenin mülkiyet hakkına her halükarda bir sınırlandırma teşkil ettiği, bu nedenle yapılan vergilendirmenin mülkiyet hakkına haksız bir müdahale teşkil etmemesi için dikkate alınabilecek iki araç olduğu, bunların vergilendirme ilkeleri ve üç kriter olduğudur. Yapılan vergilendirme hem vergilendirme ilkeleri yönünde hem de üç kriter yönünden test edildiğinde benzer sonuçları vereceği, vergilendirme ilkeleri ile üç kriter arasında hem amaçsal olarak hem de tarihsel olarak bir uyum söz konusu olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Anayasa Hukuku kapsamında ölçülülük ilkesi
Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında önemli bir ölçüt olarak kabul edilen ölçülülük ilkesi, sınırlandırmayla ulaşılmak istenen amacın sınırlandırmada kullanılan araç ile ilişkisini ortaya koyan ilkedir. Ölçülülük ilkesine göre bir temel hak ve özgürlüğün sınırlandırılmasında kullanılacak araç ulaşılmak istenen amaç için gerekli ve elverişli olmalı ve araç ile amaç arasında orantı bulunmalıdır. Farklı hukuk dallarında uygulaması bulunan ve önem ifade eden ölçülülük ilkesi, anayasa hukuku açısından da demokratik bir toplumda önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada ölçülülük ilkesinin anayasa hukuku kapsamında teori ve pratiği incelenecektir.
Türkiye'de parlamentonun siyasal örgütlenmesi
Bu çalışma, Türkiye'de yasama organı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ve O'nu oluşturan siyasal kurumları kurumsal gelişim, hukuksal kaynaklar ve işlevsel açıdan incelemiştir. Araştırmada, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve siyasal kurumlarının oluşumundaki anayasal ilkeler incelenmiş, siyasal sistemin işleyişi açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki siyasi parti gruplarının rolü ve parlamento kurumlarına katılımı tartışılmıştır.
Kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleri
Kamulaştırma, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konuları arasında yer almaktadır. Küreselleşme ile birlikte yabancı yatırımcıların faaliyetlerini gerçekleştirmek için yatırım yaptığı ülkelerdeki taşınmazlara ihtiyaç duyduklarında, kamulaştırmaya başvurulacaktır. Hal böyle olmakla birlikte kamulaştırma işlemiyle bireyin gerek Anayasada gerekse yasalarda güvenceye bağlanan en temel haklarından biri olan mülkiyet hakkına müdahale edilecektir. Bu nedenle kamulaştırmanın ön koşulu olan kamu yararı ile bireyin kamulaştırmaya konu taşınmaza malik olmasından kaynaklı bireysel yarar arasında bir denge gözetilmelidir.Kamulaştırmayla ilgili konularda ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi önem arz ettiğinden, mevzuatta ortaya çıkacak tereddütler yasal düzenlemeler ile giderilmeli böylece mülkiyet hakkı asgari düzeyde ihlal edilmelidir.Çalışmamızın amacı, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konularından biri olan kamulaştırmayı, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu ile 1982 Anayasası'nda 2001 yılında yapılan köklü değişiklikler çevresinde tezimizin konusu kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleriyle bağlantılı olarak incelemek; tartışmalı konuları ortaya koymak, değerlendirmek ve bir nebze olsun çözüme yönelik görüşleri ortaya koyabilmektir.Anahtar Sözcükler1.Kamulaştırma2.Kamu Yararı3.Bedel Tespiti ve Tescil Davası4.Hak5.Yükümlülük
Çokkültürcülük teorisi ve ulus-devlet anlayışına etkileri
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün teorik altyapısını ve çokkültürcülük ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi göstermektir. Ulus-devlet dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenme biçimi haline gelmiştir. Ulus-devletin öngördüğü ideal formun aksine dünyadaki neredeyse bütün ülkeler kültürel çeşitlilik barındırmaktadır. Ulus-devletler içindeki bu çeşitlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Azınlıkların kültürü ile egemenin kültürü; bölgesel özerklik, dil hakları, siyasi temsil, eğitimde uygulanan müfredat, göç ve vatandaşlığa kabul siyaseti gibi konularda giderek daha fazla fikir ayrılığına düşmektedir. Bu sorunlara ahlaki olarak savunulabilir ve siyasi olarak uygulanabilir çareler bulmak günümüz modern ulus-devletlerinin karşısına dikilen en büyük meydan okumadır. Çokkültürcülük ise burada bahsedilen sorunlara yeni bir yaklaşım getirmektedir.Bu tez iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümüm ilk kısmında kültür kavramı açıklanmış, ikinci kısmında da çokkültürlü toplum incelenmiştir. İkinci üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çokkültürcülük politikası ve eleştirileri incelenmiştir. İkinci kısımda anayasal devlet ve anayasal vatandaşlık tartışılmıştır. Üçüncü ve son kısımda da çokkültürlü ulus-devletin anayasal problemleri incelenmiştir.
Türk Anayasa Hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırları
Anayasalar, devletin temel kuruluş ve işleyişiyle kişilerin sahip olduğu temel hak ve hürriyetleri düzenleyen hukuk metinleridir. Bu niteliğiyle devletin bütün organlarının işleyişi anayasaya uygun olmalıdır.Hukuk devletinde ,kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmıştır. Kuvvetler ayrılığı ile birlikte hukuk devletinde siyasi gücün sınırlandırılması ve dizginlenmesi sağlanmıştır. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan kuvvetler ayrılığı ilkesi egemenliğin sınırlandırılması sonucunu da doğurmuştur. Bu sebeple devlet organları arasında genel nitelikte kural koyma yetkisine sahip olan yasama organının da tıpkı diğer devlet organları gibi anayasaya uygun hareket etmesi gerekir. Ancak yasama organı kimi nedenlerle anayasaya aykırı normlar koyabilmektedir. Bu tür normların anayasaya uygunluğunun denetimi anayasa yargısının asli vazifesini oluşturmaktadır.Anayasa yargısının sınırlarının belirlenmesi ise başlı başına önemli bir meseledir. Zira demokrasi ve hukuk devletinin arasında ki ince çizgi anayasa yargısından geçmektedir.Bu çalışmada, Türk anayasa hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırlarını incelenmiştir. Bu inceleme hem pozitif hukuka göre hem de anayasa yargısını doğuran fikri sürece göre şekillendirilmiştir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak anayasa yargısı ve Türk Anayasa Yargısına değinilmiştir. İkinci bölümde kuvvetler ayrılığı bağlamında anayasa yargısı incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Türk pozitif hukukuna göre anayasaya uygunluk denetimi incelenmiştir.
Irak'ta Anayasanın yapısı ve kabul usulü
Çalıştığım tez Irak'ta Anayasanın Yapısı Ve Kabul Usulü. Bu tez çalışmamın özeti, tez Dört bölümden oluşmaktadır: birinci bölüm Genel İlkeler, ikinci bölüm Irak'ta anayasanın gelişimi, üçüncü bölüm 2004 Geçiş Dönemi İçin Irak Devleti Yönetim Yasası ve dördüncü bölüm 2005 Irak kalıcı anayasası.Birinci bölümde ele aldığım konular, genel olarak anayasanın yasıl yapılacağı, kabul usulleri genel olarak ve ayrıntılı olara anayasanın kavramı. İkinci bölümde ise Irak'ta anayasanın gelişimi, detaylı olarak Irak'ta kaç anayasa yazılmış ve nasıl yazılmış ve bu anayasalar 1925 ? 1958 ? 1963 ? 1964 ? 1968 ? 1970 ayrıca Irak'ın 2003 işgali, üçüncü bölümde ise 2004 Geçiş Dönemi İçin Yasa ele aldım ve çok detaylı bir şekilde ve bu yasanın nasıl yazıldığı ve onaylanması, dördüncü bölümde ise 2005 parlemanter seçimleri ve 2005 Irak'ın kalıcı anayasası, bu anayasanı nasıl yazıldığı, komisyonun nasıl kurulduğu, referanduma nasıl sunulduğu ve kabul usulü sonda da bu çalışmamın sonucu özet olarak çalışmamda, Irak'ta anayasanın nasıl koyulduğu ve yürürlüğe nasıl girdiğini bilimsel olarak ortaya koydum.Bu tezin de önemine baktığımızda ve bu konuyu seçmemin sebebi; Irak'ta anayasanın, yürütme, yasama ve yargı erkleri, diğer meslektaşlarım tarafından yüksek lisans tez konusu olarak ele alınmıştır. Tez konum olan ?Irak'ta anayasanın yapısı ve kabul usulü? ne Türkiye'de ne Irak'ta bir monografi çalışma konusu olarak ele alınmamıştır. Bu da tez konumun önemini ve seçmemin sebebini oluşturmaktadır.
Irak Anayasaları'nda yürütme organı
Son yılarda görevleri ve yetkileri giderek artan yürütme organı, monist ve düalist yürütme olmak üzere başlıca iki ana tipe ayrılmakta; yürütme yetkisin meşruti bir hükümdar veya cumhurbaşkanı ile Bakanlar Kurulu arasında bölüşüldüğü düalist yürütme, parlamenter rejimin temel özelliklerinden biri olarak görülmektedir.Bu araştırma, 1925?2005 yılları arasında çıkarılan anayasalardaki Yürütme organını ele almıştır.Birinci bölümde yürütme kavramının açıklığa kavuşturulmasından sonra, tarihsel süreci üzerinde durulmaktadır. Bu süreçte hangi sistemler içinde biçimlendiği ve nasıl görev yaptığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve Irak Anayasalarındaki uygulamaları ele alınmıştır.İkinci bölümde ise geçmiş Irak Anayasalarındaki yürütme organı ele alınmıştır.Irak geçmiş Anayasalarını incelediğimizde, devletin üç önemli organını tek bir kişi veya bir heyet yürütmekteydi. Bundan dolayı da milletin yönetimi, bir heyet veya tek bir kişinin eline bırakılıyordu. Üstelik bu yönetimin yanında diğer heyetler de vardı fakat bunlar aktif olmayıp ikincil görevlere sahip idiler.Önceki anayasaları inceleme sonucu, devlet başkanının devletin kurumlarını fiili kontrol etmiş olduğu ve bu kurumları hegemonyasına tabi tuttuğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Ülkenin açıkça uyguladığı bir siyasi rejim veya sistem uygulanmamaktaydı. Devletin tüm kurumları, devlet başkanının rahmetine bırakılmıştır. Devlet başkanı yetkilerini kullanırken, devlette bulunan diğer tüm kurum ve kuruluşların rolünü pasifleştirmekle diktatörlük ilkelerini uygulamaktaydı.Üçüncü bölüm ise, işkâldan sonra 2004-2005 Irak Anayasalarındaki yürütme organı üzerinde çalışılmıştır.2004 Irak Devletin Geçici Yönetim Yasasında ise, bu anayasada bir Başkanlık Konseyi kurulmuştur. Bu konsey Başkan ve iki yardımcısından oluşur. Bu Konseye geniş yetkiler vererek Bakanlar Kurulunu üstlenmiştir.2005 Anayasası ise (Günümüzdeki Anayasa), Yürütme organının özel maddelerini ele aldığımızda, kanun koyucunun yürütme organının bazı yetkilerini sınırlamış olduğu görürüz. Yasama organına ek yetkiler vererek bakanlar kurulunun hareketini kısıtlamıştır. Bunun sonucunda millet meclisi bakanlar kurulu üzerinde hâkimiyet sağlamıştır. Millet Meclisine Bu yetkileri vererek başbakan ve bakanlar kurulunun rolünün zayıflamasına neden olmuştur.Sonuç kısmında ise Irak Anayasalarındaki Yürütme Organı ile ilgili görüşler ortaya konulmuştur.