Constitutional law
68 theses under this subject heading
سلطة ولي الأمر في تطبيق العبادات في الفقه الإسلامي
In this research, first of all, the definition of the concept of ruler in Islam, its importance, the necessity of its appointment for the benefit of the public, the bureaucratic offices and departments in the Islamic administrative system were tried to be given information about, then information was given about the nature of worships in Islam and their importance for the Islamic society. According to the four sects with the highest number of adherents in the Islamic world, detailed information about the powers, dispositions and limits of state administrators to make changes regarding these worships has been tried to be presented. In this study, the limits of the powers of the administrators on the four basic worships of Islam, namely prayer, fasting, zakat and hajj, were tried to be drawn by excluding the issues of transactions. An effort has been made to explain the responsibilities of administrators in supervising, encouraging and organizing the implementation of these worships and undertaking the organization of other works such as buildings, institutions and the appointment of administrators necessary for the fulfillment of these worships. It has also attempted to explain the limitations of changes in the implementation of these acts of worship, as well as the reduction of errors and the application of the prescribed penalties for those who refrain from their implementation due to laziness, inaction or non-fulfillment of the obligation. The study concluded with a series of conclusions that highlighted the importance of the role of rulers in the implementation and regulation of worship, the situations and areas in which rulers have the authority to implement them, and the situations in which they have authority in this regard. The limits of the role of the rulers in preventing disputes arising from the lack of authority and differences in the jurisprudence of the jurists of the four madhhabs have been tried to be determined.
Anayasal hakların çatışması
Bu çalışmanın konusunu, "anayasal hakların çatışması" oluşturmaktadır. Üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde anayasal hakların çatışma teorisi, ikinci bölümünde anayasal hak çatışmalarının çözüm teorisi ve son bölümünde çatışma çözüm yöntemi olarak dengeleme ile Türk Anayasa Mahkemesinin çatışmaya yönelik tutumu ele alınmıştır. Birinci bölümde, anayasal hakların çatışmasına dair kavramsal çerçeve çizilmiş ve konunun, önemini göstermek amacıyla, diğer anayasa hukuku sorunlarından farkları ile bu sorunlarla ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada, anayasal hakların yapısı özellikle deontik mantık açısından değerlendirilmiştir. Ardından hak çatışmaları ile norm çatışmaları arasındaki ilişki analiz edilmiş ve anayasal hak çatışmaları kategorize edilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, çözüme yönelik genel çıkarımlar yapılmış ve çatışma tipolojisi çizilerek bölüm sonlandırılmıştır. Çatışmanın çözümü, çatışan iki hak arasında mevcut olan sınırı gösterebilmek veya yeni bir sınır çekmek anlamına geldiği için ikinci bölümde, anayasal hakların sınırlandırılması ve içkin sınır teorilerine geniş bir yer verilmiştir. Bu bölümde hak-kapsam teorileri incelenmiş ve anayasal hakların çatışmasından doğan sınırlılık tezi ileri sürülmüştür. Bu teze dair sorunlar her yönüyle ele alınmış, hakka içkin sınır oluşturduğu için hakkın dışında kalan spesifik durumlardan ise ayrıca bahsedilmiştir. Özellikle Alman anayasa hukuku literatürünü temel alarak yürütülen bu çalışmada, ideal çözüm yöntemi olan pratik uyuşum, çatışmadan doğan sınırlılık tezi bağlamında ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde, çatışma çözüm yöntemi olan dengeleme yöntemi olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilmiştir. Bölümün son ana başlığında Türk Anayasa hukukunda hakların sınırlandırılması ve çatışmadan kaynaklanan sınırlılık hali, Anayasa Mahkemesinin özellikle bireysel başvuru kararlarındaki tutumu göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir. Çalışmamız, ulaşılan sonuçların açıklandığı sonuç bölümüyle bitmiştir.
Türk anayasa hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı
Tezimizin konusunu Türk hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı meselesi oluşturmaktadır. Tezimizin ilk bölümü, temel aldığımız geçerlilik anlayışı olan normatif pozitivist görüşün esas aldığı geçerlilik anlayışının açıklanması, kavramsal çerçevenin çizilmesi ve yasama fonksiyonunun diğer fonksiyon ve iktidar türlerinden farklarının ortaya konmasına ayrılmıştır. Ardından da yasama fonksiyonunun sınırlılığının temel olarak diğer fonksiyonların sınırlılığı ile aynı bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerektiği, dolayısıyla sınırlılığın yasama işlemlerinin unsurları bakımından benzer sonuçlara sahip olduğu savunulmuştur. Tezimizin ikinci bölümünde, yasama fonksiyonunun sınırlılığının, yasama işlemlerinin dış unsurları olarak kabul ettiğimiz yetki, usul ve şekil unsurları üzerindeki sonuçları izah edilmiştir. Sınırlılığa ilişkin kabul ettiğimiz standartlar bağlamında özellikle yetki un-suru hakkında önemli sonuçlara ulaşılmıştır. İçtihatta ve doktrinde kabul edilen yasama yetkisinin asliliği ve genelliği ilkelerinin Türk hukuku bakımından neden geçerli olamaya-cağı açıklanmıştır. Bunun yanı sıra yetki unsurunun geçerlilik ve hukuka uygunluk bağlamında önemli sonuçları olduğu ve parlamento kararları ve kanunlar arasındaki sınırı oluşturduğu vurgulanmıştır. Daha sonra da sınırlılığın usul ve şekil unsuru üzerindeki yansımaları ve geçerlilik ile bağlayıcılık meseleleri bağlamındaki belirleyiciliği açıklanmıştır. Tezimizin üçüncü bölümünde de sınırlılığın yasama işlemlerinin iç unsurları olarak kabul ettiğimiz sebep, konu ve amaç unsurları bağlamında sonuçları ve bu sınırların tespitinde bü-yük önem arz eden takdir yetkisi kavramı açıklanmıştır. Sebep unsuru bakımından yetkinin sınırlılığı konusundaki kabullerimiz doğrultusunda hukuki sebep kavramının yasama işlemleri için de kabul edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda Anayasada sebep unsurunun nasıl düzenlendiğine veya düzenlenmemesine ilişkin bağlanan sonuçlar değerlendirilmiştir. Konu unsuru bakımından da Anayasanın bu unsuru nasıl düzenlediği ve buna bağlanan sonuçların ne olduğu meselesi açıklanmıştır. Amaç unsuru bağlamında ise bu unsurun belirleyicisi olan kamu yararı kavramı açıklanmış ve Anayasanın yasama işlemleri için belirlediği özel amaçlar hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Tezimizin son bölümünde de ulaştığımız sonuçlar özetlenmiştir.
AİHS ve Anayasa hukuku bağlamında vergide adalet ilkesi
İdarenin kamu giderlerini karşılamak amacıyla özel bir karşılığı olmaksızın hukuki cebir ile elde ettiği gelirlere vergi denir. Verilendirmeye dair hukuki ilişkilerde taraflardan bir tanesi egemenlik gücü ve ayrıcalıklarına sahip olan devlet, diğer tarafta ise kanunların kendisine maddi ve şekli ödevler yüklediği mükellef bulunmaktadır. Bu orantısız hukuki ilişki sebebiyle zaman zaman iktidarlar keyfiliğe ve aşırılığa kaçabilmiş bu sebeple insan hak ve hürriyetleri ihlal edilmiştir. Bu sebeple vergilendirme işleminde tarafların uyması gerekli bir takım prensipler zaman içerisinde oluşmuştur. Vergiye ilişkin temel prensiplerin normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasada düzenlenmiş olmasının sebebi vergi düzenlemelerinin tüm hak ve özgürlükleri ilgilendirip etkileyen ve aynı zamanda onlardan etkilenen nitelikte olmasıdır. Anayasal vergi hukukunda bu tür prensipler genel olarak vergide adalet ilkesi kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Vergi adaleti kamu harcamaları sebebiyle alınan verginin, bireyler arasında hakkaniyetli dağılımını ve vergilendirme sürecine ilişkin idari işlemlerin hukuk ve hakkaniyete uygunluğunu ifade eder. AİHS'i Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kabul edilmiş ve iç hukukun sözleşmeye uygun biçimde düzenlenmesi ve insan hak ve hürriyetlerinin ihlalinin engellenmesi amacıyla çeşitli kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumların başında Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru mekanizması gelmektedir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi kavramından kısaca bahsedildikten sonra vergide adalet kavramı, tarihsel gelişimi, vergide adalet ilkeleri, vergide adalet oluşumunu engelleyen faktörlerden bahsedilmiştir. Özellikle vergide adalet ilkeleri olan vergide genellik uygunluk açıklık belirlilik eşitlik ilkelerine değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde insan hakları bağlamında AİHS'nin ve Anayasanın vergide adalet ilkesi çerçevesinde hükümleri ele alınmış olup bu bağlamda insan hakları, insan haklarının bütünlüğü veya bölünmezliği ilkesi ele alınmıştır. Vergide adalet ilkelerinin uygulamada sağlanmasının sosyal devlet ilkesinin ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Sosyal ve hukuk devleti çerçevesinde mükellef temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğu ve mükellef temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilişkili olan mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, masumiyet karinesi, susma hakkı vb. temel haklara ayrıntılı bir şekilde değinilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise vergi mükelleflerinin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlali karşısında Anayasa Mahkemesi'ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuruda izlemesi gereken prosedürler için yer verilmiştir.
Avrupa Birliği borç krizinin anayasal iktisat açısından değerlendirilmesi
Anayasal iktisat kavramı, devletin güç ve yetkilerinin nasıl sınırlandırılabileceğini ve nasıl sınırlandırılması gerektiğini araştıran bir düşünce türüdür. Anayasal İktisadın temel amaçları ise mali ve parasal disiplini sağlamak, siyasetçilerin seçim ekonomisi ve popülist politikalar uygulamalarını engellemek, devletin sınırlandırılması ile bireylerin iktisadi hak ve özgürlüklerini korumak ve garanti altına almaktır. Anayasal İktisat; siyasilerin, bürokratların ve seçmenlerin fayda maksimizasyonlarını önlemeyi amaçlamaktadır. Çünkü siyasiler, bürokratlar ve seçmenler fayda maksimizasyonuna göre hareket ettikleri için ülkelerin borç stokları artmıştır ve borç yönetimini gerçekleştiremeyen ülkelerde borç krizi yaşanmıştır. 2008 Krizi'yle başlayan süreç Avro Bölgesi borç krizine dönüşmüştür. Avro Bölgesi borç krizinin oluşmasının temel nedeni, ülkelerin aşırı borçlanması ve zayıf mali yapılarıdır. Avro Bölgesi ülkelerinin Maastricht Kriterleri'ne yeterince uyamaması krizin derinleşmesine sebep olmuştur. Krizin derinleşmesi sonucunda özellikle bu ülkelerde makroekonomik göstergelerde bozulmalar görülmüştür. Özellikle bu durumu Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve Yunanistan'da (PIIGS) görmek mümkündür. Bu ülkelerde açısından kriz sonrasında görülen en büyük sorunlar işsizlik, enflasyon, büyüme ve kamu borcudur. Bu çalışmada Avro Bölgesi borç krizinin derinden etkilerini hisseden ülkelerin Maastricht Kriterleri'ne uyumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Borç krizinden etkilenen üye ülkelerin Maastricht Kriterleri'ni tam olarak yerine getiremedikleri görülmüştür. Özellikle bu ülkelerde mali disiplinin sağlanamamıştır. Bu sebeple, Avro Bölgesi borç krizinin sebepleri ve sonuçları değerlendirilmiştir.
Kişisel verilerin korunması konusunun anayasa hukuku açısından incelenmesi
Veri güvenliği; verileri izinsiz erişime ve kullanıma karşı korumak amaçlı oluşturulan, veriler üzerinde yalnızca veri sahibi ve veri sahibinin açık izni (onay) bulunan kişilerin erişimini ve verileri kullanmasını sağlayan koruyucu güvenlik önlemleridir. Teknolojinin hızla ilerlediği günümüzde veri güvenliği oldukça önemli bir konudur. Akıllı cihazlar, taşınabilir telefon, tablet, ses kaydı vb. türden cihazın kişisel kullanımın yaygınlaşmasıyla birlikte verilerin yayılması kolaylaşmaktadır. Bu nedenle her ne kadar şahsi önlemler alınsa da gündelik yaşamda veri güvenliğini sağlamak sıkıntılı noktalara gelmiştir. Kişisel verileri koruma hukuku; bireylerin Anayasa güvencesi altındaki temel hak ve özgürlükleri çerçevesinde bir özel yaşamları olduğunu, aynı zamanda kişilik haklarının bir uzantısı olarak ifade özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü vb. türden birçok özgürlüğe sahip olduklarını ve bu özgürlükleri kullanırken kişisel verileri üzerinden kısıtlanmamaları ve bir tehdide uğramamaları gerektiğini kabul etmektedir. Bu çerçevede hukuk düzeninde kişisel verilerin korunması adına kanun ve düzenlemeler ortaya koymaktadır. 5982 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliği ile Anayasa m.20'ye "özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı" eklenmiş ve bu madde ile birlikte kişisel verilerin korunması Anayasal güvence altına alınmıştır. Böylece kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde verilerin korunmasının gerekliliği, Anayasa ile teminat altına girmiştir. Bu yüksek lisans tez çalışmasında kişisel verilerin korunması Anayasa Hukuku açısından değerlendirilmiştir. Giriş, birinci ve ikinci bölüm olmak üzere üç bölümden oluşan ve literatür araştırması yöntemiyle hazırlanan tez çalışmasında; Giriş bölümünde tezin genel çerçevesi çizilmiş, Birinci bölümde kişisel veriler, kişisel verilerin korunması gibi konular üzerinden genel literatür sunulmuş, İkinci ve son bölümde ise Anayasa Hukuku çerçevesinde kişisel verilerin korunması konusu ele alınmıştır.
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında değerlendirilmesi
Toplanma hakkı, demokratik katılımın vazgeçilmezi olarak, bireylerin düşünce ve kanaatlerini kolektif bir biçimde ortaya koyabilmesini sağlamaktadır. Bu hak, Türk hukukunda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı olarak yer bulmuştur. Bununla birlikte, bu hak barışçıl bir şekilde kullanılmak mecburiyetindedir. Toplanma hakkının düzenlenmesi için 1983 tarihinde 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu çıkarılmıştır. Askerî müdahale sonrasında çıkarılan bu Kanun, günümüze kadar birçok değişiklik geçirse de dönemin ruhunu hâlâ beraberinde taşımaktadır. Zira Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Türkiye aleyhine ihlal kararları çıkmaya devam etmektedir. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurularda da benzer bir durum görülmektedir. Kanun'un ihlallerde oynadığı rolün ortaya konabilmesi için, maddelerin münferit bir şekilde ele alınması değil, Kanun'un bütüncül bir değerlendirmeye tâbi tutulması gerekmektedir. Zira Kanun'un birçok maddesi birbiriyle bağlantılı bir haldedir. Anayasa Mahkemesi de önüne gelen iptal davalarında, taleple bağlı olduğundan, bu bağlantılı maddeleri birlikte değerlendirememektedir. Bu durum, bu hükümlerin, Anayasa'ya ve Sözleşme'ye aykırı olmadığı gibi bir algıya sebep olmaktadır. Oysa AİHM ve AYM'nin kararları incelendiğinde, ihlallerin temel sebebinin Kanun sistematiğinden kaynaklandığı, münferit olarak ihlale sebep olmayan bazı hükümlerin, diğer hükümlerle birlikte incelendiğinde ihlal kaynağı olabileceği ortaya konabilmektedir. Örneğin Kanun'un bazı maddelerinde hakkın kullanılması için şekil ve şartlar öngörülmüştür. Bunlar tek başına hakkın ihlali anlamına gelmemekte, hatta hakkın etkin kullanılması maksadını taşımaktadır. Bununla birlikte, bu şartlarda oluşan eksiklikler, Kanun'un farklı hükümleriyle birlikte incelendiğinde toplanmanın kanuna aykırı sayılması, dağıtılması ve toplanmaya katılan bireylerin yaptırıma maruz kalması gibi sonuçlara sebep olmaktadır. Oysa AİHM, barışçıl bir toplanmanın şekil ve şartlara uyulmaması sebebiyle sonlandırılmaması, bireylerin yaptırım tehdidine maruz kalmaması gerektiğini belirtmektedir. Böyle bir sonuç oluşması hâlinde, ilgili düzenlemelerin hakkın kullanılmasında caydırıcı bir etki meydana getirdiğini, yâni hakkın ihlal edildiğini ifade etmektedir. Münferit olarak incelendiğinde hakkın ihlâline sebep olmayacak hükümler, bir arada değerlendirildiğinde ihlâl kaynağı olabilmektedir. Hal böyleyken, ihlallerin önüne geçilebilmesi için Kanun'un bütünüyle yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
AİHM ve AYM kararları çerçevesinde mülkiyet hakkı ile vergilendirme ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma ile öncelikli olarak mülkiyet hakkının tarihçesi incelenerek tarih boyunca kişilerin bir şekilde mülkiyete sahip olduğu, ancak bu hakkın sınırsız olmadığı ve mülkiyet hakkına çeşitli sınırlandırmaların getirildiği sonucuna ulaşılmıştır. İkincil olarak verginin tarihçesi mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve vergi ile mülkiyetin tarih boyunca aldığı biçimlerden bağımsız olarak verginin her halükarda mülkiyet hakkı açısından bir sınırlandırma/müdahale olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tarih boyunca vergiler kişilerin mülklerinden bir şekilde alınmış, günümüzde de alınmaya devam etmektedir. Üçüncül olarak tarih boyunca vergi nedeniyle yaşanan tecrübeler neticesinde adil bir vergilendirmenin yapılabilmesi için geliştirilen ve maliye teorisi tarafından sistemleştirilen vergilendirme ilkeleri mülkiyet hakkı bağlamında ele alınmış ve mülkiyet hakkına yapılan vergisel müdahalelerin meşru sınırlar içerisinde kalıp kalmadığının test edilmesinde kullanılan ve AİHM ile AYM yargılamaları ile geliştirilen (hukukilik/kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük olmak üzere) üç kriter ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Son olarak ise üç kriter, AİHM ve AYM kararları ışığında açıklanmıştır. Tez kapsamında ulaşılan sonuç vergilendirmenin mülkiyet hakkına her halükarda bir sınırlandırma teşkil ettiği, bu nedenle yapılan vergilendirmenin mülkiyet hakkına haksız bir müdahale teşkil etmemesi için dikkate alınabilecek iki araç olduğu, bunların vergilendirme ilkeleri ve üç kriter olduğudur. Yapılan vergilendirme hem vergilendirme ilkeleri yönünde hem de üç kriter yönünden test edildiğinde benzer sonuçları vereceği, vergilendirme ilkeleri ile üç kriter arasında hem amaçsal olarak hem de tarihsel olarak bir uyum söz konusu olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Anayasa Hukuku kapsamında ölçülülük ilkesi
Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında önemli bir ölçüt olarak kabul edilen ölçülülük ilkesi, sınırlandırmayla ulaşılmak istenen amacın sınırlandırmada kullanılan araç ile ilişkisini ortaya koyan ilkedir. Ölçülülük ilkesine göre bir temel hak ve özgürlüğün sınırlandırılmasında kullanılacak araç ulaşılmak istenen amaç için gerekli ve elverişli olmalı ve araç ile amaç arasında orantı bulunmalıdır. Farklı hukuk dallarında uygulaması bulunan ve önem ifade eden ölçülülük ilkesi, anayasa hukuku açısından da demokratik bir toplumda önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada ölçülülük ilkesinin anayasa hukuku kapsamında teori ve pratiği incelenecektir.
Türkiye'de parlamentonun siyasal örgütlenmesi
Bu çalışma, Türkiye'de yasama organı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ve O'nu oluşturan siyasal kurumları kurumsal gelişim, hukuksal kaynaklar ve işlevsel açıdan incelemiştir. Araştırmada, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve siyasal kurumlarının oluşumundaki anayasal ilkeler incelenmiş, siyasal sistemin işleyişi açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki siyasi parti gruplarının rolü ve parlamento kurumlarına katılımı tartışılmıştır.
Kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleri
Kamulaştırma, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konuları arasında yer almaktadır. Küreselleşme ile birlikte yabancı yatırımcıların faaliyetlerini gerçekleştirmek için yatırım yaptığı ülkelerdeki taşınmazlara ihtiyaç duyduklarında, kamulaştırmaya başvurulacaktır. Hal böyle olmakla birlikte kamulaştırma işlemiyle bireyin gerek Anayasada gerekse yasalarda güvenceye bağlanan en temel haklarından biri olan mülkiyet hakkına müdahale edilecektir. Bu nedenle kamulaştırmanın ön koşulu olan kamu yararı ile bireyin kamulaştırmaya konu taşınmaza malik olmasından kaynaklı bireysel yarar arasında bir denge gözetilmelidir.Kamulaştırmayla ilgili konularda ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi önem arz ettiğinden, mevzuatta ortaya çıkacak tereddütler yasal düzenlemeler ile giderilmeli böylece mülkiyet hakkı asgari düzeyde ihlal edilmelidir.Çalışmamızın amacı, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konularından biri olan kamulaştırmayı, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu ile 1982 Anayasası'nda 2001 yılında yapılan köklü değişiklikler çevresinde tezimizin konusu kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleriyle bağlantılı olarak incelemek; tartışmalı konuları ortaya koymak, değerlendirmek ve bir nebze olsun çözüme yönelik görüşleri ortaya koyabilmektir.Anahtar Sözcükler1.Kamulaştırma2.Kamu Yararı3.Bedel Tespiti ve Tescil Davası4.Hak5.Yükümlülük
Çokkültürcülük teorisi ve ulus-devlet anlayışına etkileri
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün teorik altyapısını ve çokkültürcülük ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi göstermektir. Ulus-devlet dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenme biçimi haline gelmiştir. Ulus-devletin öngördüğü ideal formun aksine dünyadaki neredeyse bütün ülkeler kültürel çeşitlilik barındırmaktadır. Ulus-devletler içindeki bu çeşitlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Azınlıkların kültürü ile egemenin kültürü; bölgesel özerklik, dil hakları, siyasi temsil, eğitimde uygulanan müfredat, göç ve vatandaşlığa kabul siyaseti gibi konularda giderek daha fazla fikir ayrılığına düşmektedir. Bu sorunlara ahlaki olarak savunulabilir ve siyasi olarak uygulanabilir çareler bulmak günümüz modern ulus-devletlerinin karşısına dikilen en büyük meydan okumadır. Çokkültürcülük ise burada bahsedilen sorunlara yeni bir yaklaşım getirmektedir.Bu tez iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümüm ilk kısmında kültür kavramı açıklanmış, ikinci kısmında da çokkültürlü toplum incelenmiştir. İkinci üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çokkültürcülük politikası ve eleştirileri incelenmiştir. İkinci kısımda anayasal devlet ve anayasal vatandaşlık tartışılmıştır. Üçüncü ve son kısımda da çokkültürlü ulus-devletin anayasal problemleri incelenmiştir.
Türk Anayasa Hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırları
Anayasalar, devletin temel kuruluş ve işleyişiyle kişilerin sahip olduğu temel hak ve hürriyetleri düzenleyen hukuk metinleridir. Bu niteliğiyle devletin bütün organlarının işleyişi anayasaya uygun olmalıdır.Hukuk devletinde ,kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmıştır. Kuvvetler ayrılığı ile birlikte hukuk devletinde siyasi gücün sınırlandırılması ve dizginlenmesi sağlanmıştır. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan kuvvetler ayrılığı ilkesi egemenliğin sınırlandırılması sonucunu da doğurmuştur. Bu sebeple devlet organları arasında genel nitelikte kural koyma yetkisine sahip olan yasama organının da tıpkı diğer devlet organları gibi anayasaya uygun hareket etmesi gerekir. Ancak yasama organı kimi nedenlerle anayasaya aykırı normlar koyabilmektedir. Bu tür normların anayasaya uygunluğunun denetimi anayasa yargısının asli vazifesini oluşturmaktadır.Anayasa yargısının sınırlarının belirlenmesi ise başlı başına önemli bir meseledir. Zira demokrasi ve hukuk devletinin arasında ki ince çizgi anayasa yargısından geçmektedir.Bu çalışmada, Türk anayasa hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırlarını incelenmiştir. Bu inceleme hem pozitif hukuka göre hem de anayasa yargısını doğuran fikri sürece göre şekillendirilmiştir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak anayasa yargısı ve Türk Anayasa Yargısına değinilmiştir. İkinci bölümde kuvvetler ayrılığı bağlamında anayasa yargısı incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Türk pozitif hukukuna göre anayasaya uygunluk denetimi incelenmiştir.
Irak'ta Anayasanın yapısı ve kabul usulü
Çalıştığım tez Irak'ta Anayasanın Yapısı Ve Kabul Usulü. Bu tez çalışmamın özeti, tez Dört bölümden oluşmaktadır: birinci bölüm Genel İlkeler, ikinci bölüm Irak'ta anayasanın gelişimi, üçüncü bölüm 2004 Geçiş Dönemi İçin Irak Devleti Yönetim Yasası ve dördüncü bölüm 2005 Irak kalıcı anayasası.Birinci bölümde ele aldığım konular, genel olarak anayasanın yasıl yapılacağı, kabul usulleri genel olarak ve ayrıntılı olara anayasanın kavramı. İkinci bölümde ise Irak'ta anayasanın gelişimi, detaylı olarak Irak'ta kaç anayasa yazılmış ve nasıl yazılmış ve bu anayasalar 1925 ? 1958 ? 1963 ? 1964 ? 1968 ? 1970 ayrıca Irak'ın 2003 işgali, üçüncü bölümde ise 2004 Geçiş Dönemi İçin Yasa ele aldım ve çok detaylı bir şekilde ve bu yasanın nasıl yazıldığı ve onaylanması, dördüncü bölümde ise 2005 parlemanter seçimleri ve 2005 Irak'ın kalıcı anayasası, bu anayasanı nasıl yazıldığı, komisyonun nasıl kurulduğu, referanduma nasıl sunulduğu ve kabul usulü sonda da bu çalışmamın sonucu özet olarak çalışmamda, Irak'ta anayasanın nasıl koyulduğu ve yürürlüğe nasıl girdiğini bilimsel olarak ortaya koydum.Bu tezin de önemine baktığımızda ve bu konuyu seçmemin sebebi; Irak'ta anayasanın, yürütme, yasama ve yargı erkleri, diğer meslektaşlarım tarafından yüksek lisans tez konusu olarak ele alınmıştır. Tez konum olan ?Irak'ta anayasanın yapısı ve kabul usulü? ne Türkiye'de ne Irak'ta bir monografi çalışma konusu olarak ele alınmamıştır. Bu da tez konumun önemini ve seçmemin sebebini oluşturmaktadır.
Irak Anayasaları'nda yürütme organı
Son yılarda görevleri ve yetkileri giderek artan yürütme organı, monist ve düalist yürütme olmak üzere başlıca iki ana tipe ayrılmakta; yürütme yetkisin meşruti bir hükümdar veya cumhurbaşkanı ile Bakanlar Kurulu arasında bölüşüldüğü düalist yürütme, parlamenter rejimin temel özelliklerinden biri olarak görülmektedir.Bu araştırma, 1925?2005 yılları arasında çıkarılan anayasalardaki Yürütme organını ele almıştır.Birinci bölümde yürütme kavramının açıklığa kavuşturulmasından sonra, tarihsel süreci üzerinde durulmaktadır. Bu süreçte hangi sistemler içinde biçimlendiği ve nasıl görev yaptığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve Irak Anayasalarındaki uygulamaları ele alınmıştır.İkinci bölümde ise geçmiş Irak Anayasalarındaki yürütme organı ele alınmıştır.Irak geçmiş Anayasalarını incelediğimizde, devletin üç önemli organını tek bir kişi veya bir heyet yürütmekteydi. Bundan dolayı da milletin yönetimi, bir heyet veya tek bir kişinin eline bırakılıyordu. Üstelik bu yönetimin yanında diğer heyetler de vardı fakat bunlar aktif olmayıp ikincil görevlere sahip idiler.Önceki anayasaları inceleme sonucu, devlet başkanının devletin kurumlarını fiili kontrol etmiş olduğu ve bu kurumları hegemonyasına tabi tuttuğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Ülkenin açıkça uyguladığı bir siyasi rejim veya sistem uygulanmamaktaydı. Devletin tüm kurumları, devlet başkanının rahmetine bırakılmıştır. Devlet başkanı yetkilerini kullanırken, devlette bulunan diğer tüm kurum ve kuruluşların rolünü pasifleştirmekle diktatörlük ilkelerini uygulamaktaydı.Üçüncü bölüm ise, işkâldan sonra 2004-2005 Irak Anayasalarındaki yürütme organı üzerinde çalışılmıştır.2004 Irak Devletin Geçici Yönetim Yasasında ise, bu anayasada bir Başkanlık Konseyi kurulmuştur. Bu konsey Başkan ve iki yardımcısından oluşur. Bu Konseye geniş yetkiler vererek Bakanlar Kurulunu üstlenmiştir.2005 Anayasası ise (Günümüzdeki Anayasa), Yürütme organının özel maddelerini ele aldığımızda, kanun koyucunun yürütme organının bazı yetkilerini sınırlamış olduğu görürüz. Yasama organına ek yetkiler vererek bakanlar kurulunun hareketini kısıtlamıştır. Bunun sonucunda millet meclisi bakanlar kurulu üzerinde hâkimiyet sağlamıştır. Millet Meclisine Bu yetkileri vererek başbakan ve bakanlar kurulunun rolünün zayıflamasına neden olmuştur.Sonuç kısmında ise Irak Anayasalarındaki Yürütme Organı ile ilgili görüşler ortaya konulmuştur.
Anayasayı değiştirme sorunu ve yargısal denetimi
Anayasalar, devletin temel kuruluşuna ilişkin kuralların yer aldığı hukuki metinlerdir. Bu özellikleri nedeniyle anayasalarda yapılacak değişiklikler büyük öneme sahiptir. Bu çalışma da önceki anayasalara da değinmekle beraber; 1982 Anayasası'ndaki anayasayı değiştirme usulü tüm ayrıntılarıyla incelenmiştir. Ayrıca bunlarla da yetinilmemiş, anayasa değişiklikleri üzerindeki yargısal denetim konusuda tartışılmıştır.
Anayasa Hukuku açısından özel hayatın gizliliği ve korunması
Teknolojik ve bilimsel alandaki gelişmeler ve küresel tehditlere karşı geliştirilen koruma mekanizmaları özel hayata müdahaleyi gerektirdikçe ve müdahale yöntemlerinde çeşitlilik arttıkça önemi daha çok hissedilmeye başlayan hak kategorisinin başında özel hayatın gizliliğinin korunması hakkı gelmektedir. Uluslararası belgelerde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve devletlerin anayasalarında ve ihtiyaç doğdukça alt normlarda bu hakkın korunmasına ilişkin özel hükümler yer almaya başlamıştır.Bu tez Anayasamızdaki özel hayatın gizliliğinin korunmasına ilişkin düzenlemenin, geçmişteki düzenlemelere, uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre durumunun, bu hakka yapılan müdahale çeşitliliği ve ağırlığına karşı etkin koruma sağlayıp sağlamadığının, hakkın korunmasında karşılaşılan güçlüklerin ve bunların sebepleri ile gerekiyorsa çözüm yollarının incelenmesi amacıyla hazırlanmıştır.Birinci bölümde özel hayatın gizliliği ve korunmasına ilişkin kavramlar, ikinci bölümde uluslar arası alanda ve karşılaştırmalı hukukta özel hayatın gizliliği ve korunması; üçüncü bölümde ise anayasalarımızda tarihi gelişim gözetilerek Anayasa'daki düzenleme şekil ve içeriğine göre, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı ve haberleşme özgürlüğü kapsamında 1982 Anayasasındaki özel hayatın gizliliğinin korunması doktrin ve uygulama esas alınarak, konuyla ilgili yasal düzenlemelere de yer verilerek incelenmiştir.Özel hayatın gizliliğinin korunmasında mevzuat açısından eksikliklerin ya da muğlâklıkların neler olduğu belirlenerek, insan onurunun korunmasıyla doğrudan etkili bu hakkın korunmasında yasa koyucuya ve uygulamacılara yön verecek çözüm yolları üretilmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler:1. Özel hayatın korunması2. Konut dokunulmazlığı3. Haberleşme özgürlüğü4.1982 Anayasası'nda özel hayat5. Mahremiyet
İran Anayasa Hukukunda insan hakları
İran'da Anayasalcılık hareketi esasında dönemin şartlarına uygun olarak, ulus-devlet hedeflenmiştir. Fakat Şii fıkhına dayalı eski siyasal yapılanma bu sürecin sonuçlanmasına engel oluşturdu. Dolayısıyla Meşrutiyet Anayasası'nda yer alan temel hak ve özgürlüklerin uygulanması da hukukun genel ilkeleri ötesinde Şii-İslam anlayışına dayalı dinsel bir anlayış esasında olmuştur. Pehlevi Krallığı döneminde çağdaşlaşma çabaları ve bu doğrultuda laik egemenlik esasında temel hak ve özgürlükler genişletilse de devlet yönetim sistemi bakımından, özellikle tarihsel süreç içinde mutlak monarşi yönü ağır basmaktaydı. Bu dönemde, devlet yönetimi bakımından monokratik bir yapıya sahip olmasıyla temel hak ve özgürlüklerin uygulanması arasında çelişkiler vardı. Bu ise çatışmacı toplumu ve 1979 devriminin ortaya çıkmasına neden oldu.İslam Cumhuriyeti, kendisinden önce var olan Pehlevi monarşisinin siyasal yapılanmasının kurumları üzerinde yükselmiş, fakat bütün modern devletlerden farklı olarak bu kurumların içeriğinin düşünsel ve yapısal dönüşüme uğraması sonucunda ortaya çıkmamıştır. İran'da bugün modern demokrasinin varlığından bahsetmek için, demokratik ilkelerin birer kutsal hüküm gibi anayasaya girmiş olması gerekmektedir. İran'da gerçek demokratikleşme için katılımcı, insan haklarına saygılı ve hukukun üstünlüğünü toplumun tüm kesimlerine eşit ve adil olarak uygulayacak, bir radikal değişimin yapılması gerekir. Bunun için de velayet-i Fakih'in (Liderlik Kurumu'nun) ve bu ilkeye dayalı olan şeriat devletinin ortadan kalkması gerekmektedir. İran'da yalnız demokratik bir rejimin varsayımından yola çıkarak, temel hak ve özgürlüklerin nasıl uygulanacağı sorusu üzerinde durabilmemiz mümkündür. İran, hem sosyo-ekonomik eşitsizlikler, hem de yakın tarihinde yaşadığı Krallık monarşisi ve iç savaş deneyimleriyle, etnik ayrılıkların ötesinde de derin bölünmeler yaşayan bir ülkedir.
İptal davaları açısından Anayasa yargısı ve çalışma esasları
Çağımızda ülkelerin daha çok demokratikleşme sürecine girmesi ve insan hak ve hürriyetlerinin serbestlik alanının genişlemesi, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin kullanımının yeniden tanımlanması ve sınırlarının belirlenmesi gereğini doğurmuştur. Bu bağlamda özellikle yukarıda anılan kriterler doğrultusunda Anayasal Yargının çalışma sistemi ve yasama erki ile olan ilişkilerinin gözden geçirilmesi günümüz toplumunun güncel konuları arasında bulunmaktadır.Ülkemizde 1961 Anayasa'sı ile kurulan Türk Anayasa Mahkeme'si, aracılığıyla yasama işlemlerinin anayasal denetimi ve 1982 Anayasasının 11. maddesinde düzenlenen ?Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü? ilkesini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu çalışmamızın konusunu da, 1982 Anayasası'nda hüküm bulan Anayasa Yargılamasında denetim şekillerinden olan soyut norm denetimi (İptal davaları) ve Anayasal Yargının çalışma esasları oluşturmaktadır. Tez çalışmamda Türk Anayasal Yargı Sistemi ve Çalışma Esasları sistemin getirdiği olumlu ve olumsuz taraflar objektif biçimde ortaya konmaya çalışılarak tartışmalı bir biçimde değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Sanata erişim hakkı kapsamında idarenin sanat faaliyetleri
Bu doktora tezi "Sanata erişim hakkının idare tarafından yerine getirilmesi nasıl mümkün olmalıdır?" sorusunu cevaplamayı amaçlamaktadır. İdarenin sanat faaliyeti yürütmesi tarihsel bir olgudur ve bu konunun temel hak ve özgürlükler bağlamında ve idare hukuku bakış açısıyla detaylı bir şekilde incelenmesi önem arz etmektedir. Bu doğrultuda tez (1) sanata erişim bir hak mıdır ve (2) idarenin sanat faaliyetleri nelerdir olmak üzere iki temel soruya odaklanmaktadır. Tezin "Sanata Erişim" başlıklı ilk bölümünde öncelikle sanat kavramı ve devlet-sanat ilişkileri ele alınmaktadır. Daha sonrasında ise sanata erişim hakkının mevcut olup olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili uluslararası sözleşmeler çerçevesinde değerlendirilmektedir. "İdarenin Sanat Faaliyetleri" başlıklı ikinci bölümde ise ilk olarak sanat faaliyeti yürütmekle görevli ve yetkili idareler incelenmektedir. Bu bölümde daha sonra idare tarafından yürütülen sanat faaliyetleri değerlendirilmektedir. Bu kapsamda, sanat faaliyetinin kamu hizmeti olarak yürütülmesi ve sanatın özendirme ve destekleme faaliyeti kapsamında desteklenmesi konuları ele alınmaktadır. Bu çalışma ayrıca sanat faaliyetine yardımcı bir faaliyet olarak sanat eğitimi faaliyetine de yer vermektedir. Tez esas olarak doktrinel bir araştırma yöntemi benimsemekte, teorik tartışmalara yer vermekte ve yasakoyucunun ve idarelerin iradesini tespit edebilmek amacıyla mevzuat ve faaliyet raporlarını detaylı biçimde incelemektedir. Bu tezde ayrıca idarenin sanat faaliyeti yürütmesi konusunda farklı yaklaşımları bulunan Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri hukuklarından yararlanılmaktadır.
Türkiye'de neoliberal otoriter devletin inşası sürecinde yürütme organına kısmi yasama yetkisi verilmesi: Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
Türkiye'de 2017 Anayasa değişikliği ile parlamenter sistem terk edilmiştir. Yeni hükümet sisteminde yürütme organını oluşturan Cumhurbaşkanı merkezi bir konuma sahiptir. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarabilmek, Cumhurbaşkanını verilmiş önemli yetkilerden biridir. Bu çalışma, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, devletin otoriterleşmesi ve yürütmenin güçlenmesi eğilimi bağlamında Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini konu edinmektedir. Bu kapsamda öncelikle kuvvetler ayrılığı ilkesi, hükümet sistemleri ve Türkiye'de hükümet sistemlerinin evrimi incelenmiştir. Ardından devletin otoriterleşmesi ve yürütmenin düzenleyici işlem yetkisi ele alınmıştır. Son olarak, olağan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile olağanüstü hâl ilanından sonra çıkarılan kanun hükmündeki Cumhurbaşkanlığı kararnameleri iki başlık altında ayrıntılı olarak yorumlanmıştır.
Kanun hükmünde kararnamelerin yargısal denetiminin yasama ve yürütme üzerine etkileri
108 ÖZET Kanun hükmünde kararnameler, 1961 Anayasasında 1971 yılında yapılan değişiklikle Türk Hukuk sisteminde yerini almıştır ve günümüze kadar 630 KHK çıkarılmıştır. KHK'lerin Türk Hukuk sistemine girişi, KHK çıkarma yetkisinin verilmesinin anlamı; bir Anayasa kuralı olan yasamanın devredilmez oluşu üzerine etkileri ve güçler ayrımı ile egemenliğin kullanımı üzerinde çok yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir. TBMM tarafından Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verilmesi, yasama yetkisinin devri olmadığından yürütmenin yasamanın alanına girmiş olması da söz konusu değildir. Kanunlar Anayasaya ve KHK'ler de hem Anayasaya hem de dayandıkları yetki kanununa aykırı olamazlar. Bu düzenlemelerin Anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi, Anayasa Mahkemesinin görevidir. Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve bağlayıcı olması ve iptal kararının yasama ve yürütmenin iradesini ortadan kaldırması, Mahkemenin yasama ve yürütmenin üzerinde bir güç olmaması için sınırlandırılmasını gerekli kılmıştır. Anayasa Mahkemesi kendiliğinden Anayasaya uygunluk denetimi yapamadığı gibi, yasakoyucu gibi de davranamaz. Anayasa Mahkemesi, yetki yasalarına Anayasa perspektifinden bakmaktadır. TBMM'nin ya da Bakanlar Kurulu'nun iradesi Anayasaya uygun olmak zorundadır. Anayasa Mahkemesinin yasama ve yürütmenin iradesinde Anayasaya uygunluk araması ve Anayasaya uygun olmayan düzenlemeleri(dar anlamda yetki yasaları ve KHK'ler) iptal etmesi, yasama ve yürütmenin alanına girmek değildir. Bir müdahale söz konusudur. Ancak bu müdahale Anayasaya uygunluğun sağlanmasına yöneliktir. Anayasa Mahkemesi, yasama ve yürütmenin yerine geçerek irade ortaya koymamaktadır. Yapılan Anayasaya uygun bulunmayan düzenlemenin iptal109 edilerek ortadan kaldırılmasıdır. Yasama ve yürütmenin Anayasal sınırlar içinde düzenleme yapma imkanı her zaman vardır. Diğer yandan Mahkemenin, Anayasada kanunla düzenlenmesi öngörülen konuların KHK ile düzenlenmesi hakkında Anayasaya aykırılık görmemesi; Anayasanın ilgili maddelerini işlevsiz bıraktığı gibi, yasamanın alanına bırakılan düzenleme yapma yetkisi yürütmeye de verilmesinin yolu açılmış olmaktadır. Mahkemenin, olağanüstü KHK'lere ilişkin olarak, sadece başlığı ile yetinmeyerek, denetim dışı görmemesi ve Anayasada Olağanüstü hallerde çıkarılacak KHK'ler için belirlenmiş kriterlere uygunluğu araması ve buna uygun olmayan KHK'leri iptal etmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması yolunda önemli bir adım olduğu gibi; yasamanın devredilmezliği kuralının, Anayasanın üstünlüğünün ve Anayasada belirlenmiş güçler ayrımının korunması yolunda en temel güvencelerdendir.
1982 anayasasında yasama dokunulmazlığı ve uygulaması
Yasama Dokunulmazlığı, 23 Aralık 1876 tarihinde kabul edilen Kanun-ı Esasi ile birlikte hukukumuza giriş yapmış ve küçük değişiklikler ile günümüze dek gelmiştir. Yürürlükte olan 1982 Anayasası'nın 83. Maddesinde "yasama dokunulmazlığı" başlığı atında yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı düzenlenmiştir. İki farklı kavramın aynı başlık altında düzenlenmesi yasa yapma tekniğine uygun değildir. Bu nedenle yasama sorumsuzluğunun ayrı bir madde başlığı altında düzenlenmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Getirilen düzenleme ile, Seçimden önce veya sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır. Ancak söz konusu suçlar bakımından üyelik süresince dava ve ceza zamanaşımı işlemez. Aynı madde içinde yasama dokunulmazlığına bazı istisnalar getirilmiş, Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlarda yasama dokunulmazlığının uygulanmayacağı belirtilmiştir. Anayasa eklenen geçici 20. Madde ile yasama dokunulmazlığına Anayasal bir istisna getirilmiştir. Madde ile getirilen istisnalar kamuoyunda tartışmalar yaratmıştır. Türkiye'de yıllardır yasama dokunulmazlığının sınırlandırılması, kapsamının daraltılması istenmektedir. Milletvekillerinin adlarının suç teşkil eden dosyalarla anılması ve gelişen olaylar bu konuda yapılan eleştirileri arttırmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin yargısal aktivizmde negatif tutumu
Bu çalışmanın amacı, Türk Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarında kendi yetkisini aşarak takındığı aktivist tutumu ve Mahkeme'yi bu tutuma sevk eden nedenleri araştırmaktır. Bundan dolayı, çalışmada Türk Anayasa Mahkemesi'nin yargısal aktivizmde sergilemiş olduğu negatif tutumu ve Mahkeme'yi bu tutuma sevk eden sebepler irdelenip incelenmektedir. Bu doğrultuda çalışma, amacına ve kapsamına değinen giriş kısmının haricinde iki bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Birinci bölümde, ilk olarak anayasa yargısı kavramına ve bu kavramı ortaya çıkaran teorik ve pratik nedenlere yer verilmektedir. Daha sonra, bir anayasa yargısı organı olarak ortaya çıkan Türk Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu, yapısı, statüsü, görev ve yetkileri ele alınmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Türk Anayasa Mahkemesi'nin kamuoyunun da ilgisini çeken önemli bazı kararları incelenerek, bu kararlar etrafında yaşanan tartışmalara değinilmektedir. İnceleme sonucunda, Mahkeme'nin bazı konularda devletin resmi ideolojisi bazı konularda ise güçlü siyasal iktidarın istekleri doğrultusunda hareket ederek negatif aktivist bir tutumun içine girdiği gözlemlenmiştir.