Hormones
124 theses under this subject heading
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Hirsutizm ile başvuran kadınlarda istenmiş olan hormonal parametrelerin retrospektif incelenmesi
Amaç: Hirsutizm, kadınlarda "erkek tipi kıllanma" olarak tanımlanan bir bozukluktur. Hirsutizm kadınlarda psikososyal sıkıntılara, yaşam kalitesinde azalmaya, kozmetik, ilaç, epilasyon uygulamalarıyla masraflara sebebiyet vermektedir. Hirsutizmin altta yatan sebeplerine göre de morbidite ve mortaliteler olabilmektedir. Bu çalışmada tüylenme şikayetiyle polikliniğimize başvuran ve Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD)'ye göre "hirsutizm" tanı kodu (L68.0) ile giriş yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve hormonal özelliklerini otomasyon kayıtları aracılığıyla geriye dönük olarak (retrospektif) incelemeyi planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız tanımlayıcı tipte bir çalışma olup, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2016-Aralık 2021 tarihleri arasında ''hirsutizm'' tanısı ile izlenmiş olan mFG skoru 8 ve üzeri olan 353 kadının verisi retrospektif incelenerek yapıldı. 2003 European Society of Human Reproduction and Embriology ve American Society of Reproductive Medicine (ESHRE/ASRM) PCOS tanı kriterlerine göre hirsutizm yapan diğer nedenler ekarte edildikten sonra üç kriterden en az ikisini karşılayan kadınlara PCOS tanısı konuldu (39). Hastalara bakılmış olan TT, DHEAS, E2, FSH, LH, PRL, kortizol, androstenedion, ST, 17-OHP, progesteron, SHBG, sT4, TSH, IGF-1 hormonal tetkikleri retrospektif değerlendirildi. Bulgular: 353 vakadan 2'si (% 0.6) "sekonder hirsutizm" tanısı aldı. Bu vakalardan 1'inde (% 0.3) Cushing Hastalığı, 1 (% 0.3) vakada da Akromegali tanısı mevcuttu. Bu 2 kişi çıkartıldıktan sonra kalan 351 vakanın klinik ve laboratuvar tetkikleri değerlendirildi. Akromegali açısından akral büyüme, karpal tünel sendromu, uyku apnesi, şüpheli klinik veya bulguları olan hirsutik 7 hastaya insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) bakılmıştı. Bunların hiçbirisi yüksek olarak bulunmadı. Bazal kortizol bakılan 261 hasta içinde 49 (%18.8) hastaya 1 mg deksametazon süpresyon testi yapıldı. 351 hastanın hiçbirisinde Cushing sendromu saptanmadı. 103 vakanın pelvik USG'de PCO görünümü yok. Toplam 351 vaka, ESHRE/ ASRM Rotterdam PCOS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, 3 kriterden en az 2'sini karşılayan 189 (%53.85) vakaya PCOS tanısı konuldu. Androjen düzeyleri normal aralıkta, menstrüal siklusları düzenli, pelvik ultrasonografide PCO görünümü olmayan 103 (%29.34) vaka İH tanısı aldı. 59 vaka ise klinik ve laboratuvar hiperandrojenemisi olup, menstrüal siklusu düzenli, USG'de PCO görünümü olmayan veya elimizde USG kaydı olmayan hastalardı ve İHA tanı grubunda sınıflandırıldı Sonuç: Şüpheli Akromegali klinik bulguları olan hastalara IGF-1 bakılmıştı. 351 vakada hiçbir Akromegali tespit edilmedi. Bu da IGF-1'in sekonder hirsutizm sebepleri arasında olabilecek "Akromegali" ayırıcı tanısında ancak şüphelenilen hastalarda istenmesinin uygun olacağını göstermektedir. Çalışmamızda bazal kortizol bakılmış 261 (%74.36) hasta içinde 1 mg DST yapılmış 49 (%18.8) sayıda hasta mevcuttu. Sonuçlarımız göstermektedir ki, klinik olarak adrenal yetmezlik veya Cushing sendromu şüphesi yoksa bazal kortizol istenmesi gerekli bir test değildir. Çalışmamızda görülmüştür ki, hastalarımızın pelvik USG tetkikleri yeterli sayıda değildir. Eğer pelvik USG hemen yapılıp, sonuçları kısa sürede alınabilseydi tahminimizce PCOS tanısı daha güvenilir ölçütlerle konulmuş olacak ve İHA tanılı hastaların bir kısmı da PCOS veya pür İHA tanısı olarak daha net sınıflanabilecekti. Anahtar Kelimeler: Hirsutizm, PCOS, İdiopatik hiperandrojenemi, oligomenore, retrospektif.
Fitness egzersizleri yapan kişilerde ergojenik yardımcıların bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma fitness egzersizleri yapan kişilerde ergojenik maddelerden besinsel yardımcı kullanmanın bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırma 18-30 yaş arasında özel spor merkezlerinde spor yapan toplam 21 gönüllü kişiyle sekiz haftalık orta yoğunluktaki egzersizleri içeren bir program uygulanarak gerçekleştirildi. Kişiler sekiz hafta boyunca, haftada 3 gün 45 dakika olacak şekilde egzersiz programına tabi tutuldu. Egzersiz programına başlamadan önce ve sonra Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde kan tahlilleri yapılıp, spor merkezlerinde Inbody 120 cihazında vücut kompozisyon ölçümleri yapıldı ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği uygulandı. İstatistik analizler SPSS 22 paket programında ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak değerlendirildi. LDL, HDL, protein, prolaktin ve insülin değerlerinin öntest, sontest sonuçlarında farklılıklar olduğu gözlendi. Sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeğinde stres yönetimi ve sosyal destek alt boyutlarında anlamlı farklılık gözlemlendi (p<0.05). Sonuç olarak; sekiz haftalık orta yoğunluktaki egzersizleri yapan kişilerde bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler incelendiğinde, ergojenik yardımcı kullanan ve kullanmayanlar arasında LDL, HDL, protein, prolaktin ve insülin değerleri dışında birçok parametrede anlamlı farklılığa rastlanmamıştır. Bu bağlamda, ergojenik desteklerin vücuttaki etkilerini inceleyebilmek için çok daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Endometrial stromal hücrelerde ovaryan hormonlar ile CKAP4 ilişkisinin incelenmesi
Endometrial stromal hücreler menstrüel siklus ve desidualizasyonda ovaryan hormonların etkisi ile değişikliklere uğramaktadır. Bu süreçlerdeki aksaklıklar; infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preeklampsi gibi klinik sonuçlarla karşımıza çıkabilmektedir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde varlığı bilinmekle birlikte; ovaryan hormon değişikliklerine verilen CKAP4 ekspresyon yanıtı ve desidualizasyon ile ilişkisi bilinmemektedir. Bu amaçla steroid hormonlar (Medroksiprogesteron asetat (MPA) ve 17-β-östradiol (E2)) ve/veya cAMP ile uyarılan ve uyarılmayan stromal hücreler 6 grup (kontrol, E2, MPA, cAMP, E2+MPA, E2+MPA+cAMP) oluşturularak 3, 6 ve 9 gün sonunda PRL düzeyi ELISA, CKAP4 immün reaktivitesi akım sitometri, sito-ELISA ve immünofloresan yöntemleri ile gösterilmiş; CKAP4 ve PCNA ekspresyonu western blot yöntemi ile kantitatif olarak belirlenmiştir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde hücre membranı, sitoplazma ve çekirdekte varlığı gösterilmiştir. E2 uygulaması CKAP4'ü sitoplazmada artırırken; MPA ve E2+MPA gruplarında sitoplazmada 6. günde pik 9. günde gerileme gözlenmiştir. Desidualizasyon oluşturulan gruplarda (cAMP, E2+MPA+cAMP) hem sitoplazmada hem de hücre membranında arttığı saptanan CKAP4 ekspresyonu, desidualizasyon ile sitoplazmada CKAP4 sentezinin ve hücre membranına transferinin arttığını göstermiştir. Sonuç olarak, CKAP4 ekspresyonunun steroid hormonlardan etkilendiği, desidualizasyonda CKAP4'ün arttığı gösterilmiştir.
Fiziksel aktivitenin menstrual evrelerdeki beslenme durumuna etkisi
Bu çalışma fiziksel aktiviteninmenstrual evrelerdeki beslenme durumuna etkisininin saptanması amacıyla yapılmıştır. Çalışma, fiziksel aktivite düzeylerine göre gruplandırılmış, 20-45 yaş arası 87 kadının gönüllü katılımı ile 1 Şubat 2023- 26 Nisan 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Kadınların demografik ve menstruasyon sürecine ait bilgileri anket formu kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edilmiştir. Fiziksel aktivite düzeyleri Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA) kullanılarak belirlenmiş ve gruplar oluşturulmuştur. Menstrual siklus 3 ayrı evreye ayrılmış ve bu evrelerde 3'er günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Enerji ve besin ögeleri alımları besin analiz programı aracılığı ile saptanmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS 25.0 programından yararlanılmıştır. Çalışmamızda katılımcıların, yaş ortalamaları 26,23 olarak belirlenmiştir. Katılımcıların adet döngüsünün premenstrual dönemde %77,0'sinin, menstrual dönemde %39,1'inin, postmenstrual dönemde %6,9'unun iştahının arttığı görülmüştür. Premenstrual dönemdealdıklarıenerjininortalamasının(X̄ =1481,22kkal)postmenstrualdönemde aldıkları enerjinin ortalamasından (X̄ =1270,43 kkal) daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Premenstrual dönemde tüketilen karbonhidrat ortalaması ise (X̄ =150,37 g) postmenstrual dönemde tüketilen karbonhidrat ortalamasından (X̄ =126,24 g) daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların menstrual dönemde almış oldukları protein (p>.05) ile yapmış oldukları fiziksel aktivite arasında anlamlı bir fark bulunmamış olmasına karşın, premenstrual (F:7.923, p<.05) ve postmenstrual (F:3,164, p<.05) dönemlerinde almış oldukları protein ile yapmış oldukları fiziksel aktivite arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Sonuç olarak fiziksel aktivitenin menstrual evrelerde değişkenlik gösteren besin tüketimi ile anlamlı ilişkisi saptanmıştır. Fiziksel aktivite ve menstrual evrelerdeki iştah durumu dikkate alınarak hazırlanacak sağlıklı beslenme programları ile yeterli ve dengeli beslenmenin sürdürülebilir olacağı düşünülmektedir. Fiziksel aktivite ve menstrual dönemlerdeki beslenme durumu ilişkisinin değerlendirileceği daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması
Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.
Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda nesfatin-1, adropin, irisin ve preptin değerlerinin değerlendirilmesi
Amaç: İrisin, nesfatin-1, adropin ve preptin hormonlarının tekrarlayan gebelik kayıpları (TGK) üzerine olan etkilerini incelemek. Materyal metod :Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde, Ocak 2019 ve Temmuz 2020 tarihleri arasında polikliniğe başvuran TGK öyküsü olan 100 ve TGK öyküsü olmayan 104 toplamda 204 katılımcının dahil edildiği prospektif bir çalışmadır. TGK öyküsü olanlarda etiyolojik faktörler yönünden incelendikten sonra, herhangi bir faktör bulunmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların kanında irisin, nesfatin-1, adropin ve preptin düzeylerine bakıldı. Katılımcıların gravida, parite ve abort sayıları, yaş, boy, kilo, vücut kitle endeksi (VKİ), açlık kan şekeri (AKŞ) değerleri kayıt altına alındı. Bulgular: Araştırmaya TGK hikayesi olan 100, TGK hikayesi olmayan 104 kişi olmak üzere toplamda 204 katılımcı dahil edildi. Kan örneklemesi yapılan katılıcımların 48.5%'i (n: 99) gebeyken 51.5%'i (n: 105) gebe değildi. Gebelerde irisin (ortanca 827.9'a karşı 832.7, P < 0.0001) düzeyleri TGK olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde yüksek izlendi. Nesfatin-1 (ortalama: -1044, %95 güven aralığı: -1150 – -938, P < 0.0001) ve preptin (ortalama: -6.0, %95 güven aralığı: -6.19 – -5.80, P < 0.0001) düzeyleri tekrarlayan gebelik kaybı olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde düşük izlendi. Analiz örnekleme sırasında gebe olmayan katılıcımlarda tekrarlandığı benzer bulgular irisin, adropin, nesfatin-1 ve preptin düzeyleri için P < 0.0001 anlamlılık düzeyinde tekrarlandığı izlendi. Sonuç: İrisin, nesfatin-1, preptin ve adropin hormonlarının metabolizma üzerinde farklı etkileri bulunmaktadır. Direkt ya da indirekt olarak insülin direncini (İD) etkileyerek materno-fetal glukoz homeostazını bozduğu, moleküler ve immünolojik faktörler üzerinden etki ederek, villöz trombozu indüklediği ve böylece plasental kan akışını bozduğu ya da endometriyal reseptiviteyi olumsuz etkileyerek implantasyon başarısızlığına yol açtığı düşünülmektedir. Çalışmamız; TGK öyküsü olan kadınlarla, böyle bir öyküye sahip olmayanlar karşılaştırıldığında adropin ve irisin hormon düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu gösterirken, nesfatin-1 ve preptinin düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Nesfatin-1, irisin, adropin ve preptin hormonları ve GK' ları arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koyabilmek için; karıştırıcı faktörlerin etkisinin olmadığı, daha çok randomize kontrollü çalışmalara gerek duyulmaktadır
Strigolakton uygulamalarının asma fidan randıman ve kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışmada, Narince/110R aşı kombinasyonu için sera koşullarında tüplü fidan üretiminde, farklı dozlarda uygulanan GR24 (sentetik strigolakton analoğu) ve 2000 ppm dozunda uygulanan IBA (indol-3-bütirik asit) hormonlarının kök ve sürgün gelişimi ile fidan randımanı üzerindeki bireysel ve kombinasyon etkileri değerlendirilmiştir. Aşılama işlemi mart ayında masa başında omega kesit yöntemiyle gerçekleştirilmiş, ardından çelikler 74-76°C sıcaklıkta parafinle kaplanarak çam talaşı içeren kasalara yerleştirilmiştir. Aşılı çelikler; %85-95 bağıl nem oranı ve 6-12 saatte bir havalandırma sağlanan kaynaştırma odasında, sırasıyla 28-29°C'de 3 gün, 25-26°C'de 15 gün ve 22-24°C'de 3 gün süreyle bekletilmiştir. Oda koşullarında belirli bir süre bekletilen aşılı çeliklerde kallus dokusunda renk değişimi gözlemlendiğinde, ikinci parafinleme işlemi uygulanmıştır. Kallus gelişimi %75'in üzerinde olan aşılı çeliklere, dikim öncesinde hızlı daldırma yöntemiyle (10 saniye) GR24 ve 2000 ppm IBA uygulamaları bireysel ve kombine gerçekleştirilmiştir. Ardından çelikler, önceden hazırlanmış 12×20 cm boyutlarında, %2 UV katkılı siyah polietilen torbalara dikilmiştir. Torbalarda harç materyali olarak 1:1 oranında karıştırılmış perlit ve torf kullanılmıştır. Çalışmada; kallus ve kök gelişim düzeyi, fidan randımanı (%), kök ve sürgün uzunluğu (cm), kök ve yaprak (boğum) sayısı (adet), kök yaş ve kuru ağırlığı (g), sürgün yaş ve kuru ağırlığı (g) ile kök ve sürgün kuru madde oranı (%) gibi özellikler değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda, özellikle düşük doz GR24 uygulamasının; kök mimarisi, sürgün uzunluğu, boğum sayısı ve kuru madde oranı gibi fizyolojik özellikler üzerinde önemli ve olumlu etkiler oluşturduğu gözlenirken, yüksek doz GR24 ve GR24+IBA kombinasyonlarının, hem kök hem de sürgün gelişimini baskıladığı görülmüştür.
Yeni tanı metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde kemohormonal tedavinin tek başına hormonal tedavi ile karşılaştırılması
Metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde androjen deprivasyon tedavisinden belirli bir süre sonra hastalığın kastrasyona dirençli hale gelmesi ve progresyon göstermesi tanı anındaki tümörde kastrasyon dirençli hücre klonlarının varlığını ortaya koymaktadır. Buradan yola çıkarak ADT'ne erken dönemde dosetaksel KT'nin eklenmesi (kemohormonal tedavi) bu rezistan hücre klonlarına etki etmesi nedeni ile hastalık progresyonunu geciktirdiği ve genel sağkalımı uzatıldığı düşünülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 07/03/2012-01/02/2018 tarihleri arasında metastatik hormona duyarlı prostat kanseri tanısı konan, kemohormonal ve hormonal tedavi verilen toplam 67 hastanin verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki tedavi yaklaşımın genel sağkalım, PSA progresyonuna geçen süre gibi onkolojik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmak hedeflenmiştir. Primer tedavi sonrası metastatik prostat kanseri gelişen ve kastrasyona dirençli prostat kanserli hastalar araştırma dışı bırakılmıştır. Toplam 67 hastanın (35 kombine grup ve 32 monoterapi grubu) dahil olduğu çalışmada iki grup arasında tanı yaşı, serum PSA değeri, patolojik ISUP derecesi ve hastalık hacmi parametreleri arasında fark bulunamadı (p=0.061, p=0.905, p=0.280, p=0.335, sırasıyla). Kombine tedavi grubunda monoterapi grubuna göre genel sağkalım ve PSA progresyonuna kadar geçen medyan süreler daha uzun olarak bulunmasına rağmen (45 ay vs. 30 ay; 14 ay vs. 9 ay, sırasıyla), iki grup verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p=0.280, p=0.134, sırasıyla). Tedavi sonrası takip süresi içerisinde monoterapi grubundaki tüm hastalarda PSA progresyonu görülürken kombine tedavi grubunda olan 4 hastada PSA progresyonu tespit edilememiştir. Ayrica yine kombine tedavi grubundakı 4 hasta tedavi sonrası non-metastatik hale gelmiş ve bu hastalara definitif tedavi uygulanmıştır (3 hastaya EBRT, 1 hastaya RALP).
Kilolu kadınlarda farklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada amaç, kilolu bayanlarda benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile yapılacak aralıklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmayı, metabolik hız üzerinde etkili olan hormon düzeyleri normal seviyede olan, 18-55 yaş aralığında, vücut kütle indeksi ≥25 kg/m2 olan toplam 30 kişi tamamlamıştır. Gönüllüler, gece açlığı diyet grubu (GADG) ve diyet grubu (DG) olarak rastgele ikiye ayrılmıştır. İki grubun da diyet listeleri aynı kalori kısıtlaması (%20) ile oluşturulmuş, DG'a 3 ana 3 ara öğünden oluşan standart sık öğünlü diyet ile GADG'a gündüz sık öğünlü beslenme ve en az 12 saatlik gece açlığı diyet programları 4 hafta boyunca uygulanmıştır. Katılımcılara kan analizleri ile genel sağlık, kan yağları, anemi, menopoz süreci parametreleri diyet öncesi; vücut kompozisyonu (biyoelektrik empedans yöntemi), istirahat metabolik hızı (gaz analizörü), fiziksel aktivite düzeyi (anket) ve kan analizi ile metabolik hız ve yağ metabolizması belirteçleri diyet öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Diyet programları ile iki grupta vücut kompozisyonunda benzer anlamlı iyileşme görülmüş (p<0.05) iken, istirahatte metabolik hız (kcal), yağ-karbonhidrat oksidasyonu (gr/dk) ve solunum değişim oranında (VCO2/VO2) anlamlı fark (p>0.05) görülmedi. GADG'nda glikoz ve insülin düzeylerinin ve DG'nda insülin düzeyleri ile insülin direnci indeksinin diyet ile anlamlı azaldığı bulundu (p<0.05). GADG'nda leptin düzeyinde anlamlı azalma, ghrelin düzeyinde anlamlı artış bulunmuş iken, DG'nda sadece ghrelin düzeyinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile aralıklı diyetin bir aylık uygulaması sonunda vücut kompozisyonu ile insülin, leptin ve ghrelin hormonları üzerinde benzer iyileşmeler elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: obezite; yağ dokusu; gece açlığı ile aralıklı diyet; sık öğünlü beslenme
Atlamalar branşı milli sporcularda vücut kompozisyonu, kas gücü, plazma D vitamini ve bazı hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Yaşamsal bir besin ögesi olan D Vitamini kemik mineralizasyonu, kas işlevi, hücresel gelişim, immün yanıt ve glukoz metabolizması üzerinde önemli fizyolojik etkiler gösterir. Son zamanlarda, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği salgın durumuna ulaşmış olup erişkinlerde düşük kemik mineral yoğunluğu, kas zayıflığı, kanser ve obezite gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Kortizol, TSH, T4 ve testosteron gibi bazı hormonların da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, genç milli atletlerde plazma 25-hidroksivitamin D [25(OH)D3] ile hormon düzeyleri, kas kuvveti, antropometrik parametreler ve beslenme profili arasındaki ilişkiyi incelemekti. Çalışmaya Türkiye atletizm milli takımında olan, atlama branşı ile ilgilenen 20 erkek ve 6 kadın sporcu (15-25 yaş) dahil edildi. Katılımcıların atletik performansları, drop sıçrama, dikey sıçrama, squat sıçrama, durarak uzun atlama ve serbest kol sıçrama gibi çeşitli atlama testleri kullanılarak değerlendirildi. Anaerobik güç (watt) her katılımcı için Lewis nomogramı kullanılarak hesaplandı. Her katılımcının vücut kompozisyonu, skinfold kaliper kullanılarak deri kıvrım kalınlıkları ile hesaplandı. Deri kıvrım kalınlığı ölçümü standart protokollere göre yedi bölgeden (göğüs, karın, triseps, suprailiak, midaksiller, subskapula ve uyluk) yapıldı. Vücut yağ yüzdesi Jackson / Pollock 7 yöntemine göre hesaplandı. Plazma 25(OH)D3 ve diğer hormon seviyeleri, kit protokolu talimatlarına göre ELISA kitleri kullanılarak tespit edildi. Ayrıca sporcular yaşam tarzları, beslenme profilleri ve güneşe maruz kalma süreleri ile ilgili ayrıntılı bir anket doldurdu. İstatistiksel analizler SPSS 18.0 kullanılarak yapıldı. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi analiz etmek için Spearman'ın korelasyon testi kullanıldı ve p değeri ≤ 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada elde ettiğimiz sonuçlara göre, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği oranı kadınlarda %66, erkeklerde %44 idi. Plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile performans ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bununla birlikte, plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile antropometrik parametreler (göğüs, karın, triceps ve suprailiak deri kıvrım kalınlığı) ve kadınlarda vücut yağ yüzdesi (p <0.005) arasında anlamlı bir korelasyon vardı. Ayrıca hem kadın hem de erkek atletlerde atletik ve antropometrik parametrelerle hormon seviyeleri arasında anlamlı korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, çalışmamızın bulguları elit sporcularda da yüksek oranda D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliğinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Plazma D vitamini düzeyi ile vücut yağ oranı arasında bulunan negatif korelasyon vücutta yağ depolanmasındaki artışın D vitamini yetersizliği açısından bir risk faktörü olabileceği görüşünü desteklemektedir. Sonuçlarımız, D vitaminine ek olarak kortizol, testosteron ve tiroid hormonlarının da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde anlamlı etkilerinin olduğunu göstermiştir.
Sıçan beyninde nikotin uygulamasının mch ve mchr1 ekspresyonu üzerine etkileri
Melanin konsantre edici hormon (MCH) ve reseptörü MCHR1, ödül devresi olarak anılan mezokortikolimbik sistemde yoğun ekspresyon göstermektedir. MCH sinyalizasyonunun sukroz, yiyecek gibi doğal maddelerin yanısıra alkol, kokain, amfetamin, metamfetamin gibi bağımlılık yapıcı ajanların ödüllendirici etkilerinde rolü olabileceği ileri sürülmektedir. Tez çalışmamızın amacı nikotinin ödül etkisinin oluşumu sırasında, mezokortikolimbik sisteme dahil olan anatomik yapılarda eksprese edilen MCH ve MCHR1 mRNA'sındaki düzenlemeyi araştırmaktır. Bu amaçla yetişkin erkek sıçanlara altı gün boyunca üç farklı nikotin dozundan biri (0.2, 0.4, 0.6 mg/kg veya serum fizyolojik) subkutan enjekte edilip; son enjeksiyondan bir saat sonra dekapitasyon gerçekleştirilmiştir. Kantitatif gerçek-zamanlı PCR (qPCR) yöntemi kullanılarak lateral hipotalamik alanda (LHA) MCH mRNA ekspresyonu ve medial prefrontal korteks (mPFC), nukleus akumbens (NAc), dorsal striatum (DST), amigdala (AMG), lateral hipotalamik alan (LHA), medial hipotalamik alan (MHA) ve ventral tegmental alanda (VTA) MCHR1 mRNA ekspresyonu incelenmiştir. Sonuçlarımız, uygulanan nikotin dozlarının hiçbirinin incelenen beyin bölgelerinde MCH ve MCHR1 mRNA ekspresyonunu değiştirmediğini göstermiştir. Bu sonuçlar mezokortikolimbik sistemde MCH sinyalizasyonunun nikotin ödülü sırasında düzenlenmediğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: nikotin; MCH; MCHR1; mezokortikolimbik sistem
Leptin hormonunun OVCAR-3 ve MDAH-2774 over kanseri hücre serilerinde hücre çoğalmasına etkileri ve sitokin/büyüme faktörü değişimleri
Obezite çeşitli kanser tiplerinin gelişimiyle sıkı bağlantılı bir hastalıktır. Epidemiyolojik ve deneysel çalışmalar beslenme ve kanser arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Obezitenin, kanser riskini hangi biyolojik mekanizmalarla ve nasıl etkilediğine dair yapılan çalışmalar; farklı kanser türleri için farklı mekanizmaların söz konusu olabileceğini göstermektedir. Obez hastalarda leptin seviyelerinin normal populasyona göre daha yüksek olduğu bilinmektedir. Overde leptin reseptörü eksprese olması ve foliküler sıvıda leptin bulunması leptinin over fonksiyonlarında rolü olduğunun göstergesidir. Bu çalışmada leptinin over kanseri hücrelerinde (OVCAR-3 ve MDAH-2774) hücre çoğalmasına ve sitokinlerin seviyeleri üzerindeki etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 ve MDAH-2774 hücre hatlarında artan konsantrasyonlarda leptin uygulamasının (0.5-400 ng/ml) 24, 48 ve 72 saat sonunda hücre çoğalması üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla XTT testi, sitokin miktarlarındaki değişimleri belirlemek amacıyla sitokin array (Human Cytokine Array C5, RayBiotech) yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ANOVA ve ardından Dunnett's istatistiksel analizleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan hücre hatlarında leptin uygulamasının hücre çoğalmasını artırdığı gözlenmiştir. 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 hücre hattında 50 ng/ml leptin uygulaması ile 24. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %187.4 oranında çoğalması ile maksimum etki görülmüştür. 24 saat serum açlığına bırakılan MDAH-2774 hücre hattında ise 25 ng/ml leptin uygulaması ile 72. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %127.1 oranında çoğalması ile maksimum etki gözlenmiştir. Leptin uygulaması sonucu her iki hücre hattında da interlökin ailesinden IL-3 ve IL-10 seviyelerinde artış, IL-2 seviyelerinde azalma, kemokinlerden MCP-2/CCL8 ve MCP-3/CCL7 seviyelerinde azalma ve insülin benzeri çoğalma faktörü bağlanma proteinleri (IGFBP) IGFBP-1, IGFBP-2 ve IGFBP-3 miktarlarında artış görülmüştür. OVCAR-3 hücre hattında leptin uygulaması ile interlökin ailesinden IL-1 seviyesinde artış belirlenmiştir. MDAH-2774 hücre hattında ise antianjiyojenik özellikteki IFN- γ miktarında azalma, inflamatuvar bir sitokin olan TGF- β miktarında artış görülmüştür. Epidemiyolojik araştırmalar, obezitenin over kanseri insidansını arttırdığını, yaşam süresini ve nüks riskini arttırdığını göstermektedir. Bu çalışma klinik gözlemlerin altında yatan ve henüz tam olarak aydınlatılmamış olan moleküler mekanizmalar açısından bir kaynak oluşturabilir. Anahtar kelimeler: Leptin, over kanseri, obezite, sitokin, serum açlığı.
Kuvvet antrenmanlarında kan akımı kısıtlama uygulamasının akut fizyolojik ve hormonal değişimleri
Literatürde kan akımı kısıtlama uygulamasının; performans gelişimi üzerindeki olumlu etkinliği bilgileri mevcuttur. Bu çalışmada; kan akımı kısıtlama uygulaması ile sporcuların kuvvet gelişimleri üzerinde etkili olan bazı hormon ile fizyolojik parametreleri ve bunların akut etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Profesyonel düzeyde spor yapan 14 sağlıklı erkek katılımcı; kan akımı kısıtlamalı (KAK) ve kan akımı kısıtlamasız olarak diz extansion egzersizini iki farklı kuvvet türü olan çabuk kuvveti 6 set 20 tekrar ve maksimal kuvveti 3 set 5 tekrar olarak uygulamıştır. Antrenmanlar bir hafta ara ile kısıtlamalı ve kısıtlamasız olarak gerçekleştirilmiştir. Kan akımı kısıtlama manşon basıncı ayarlaması, her sporcu için 160 mmHg olarak belirlenmiştir. Sporcuların akut hormonal ve fizyolojik değişimlerini belirlemek amacıyla her antrenman protokolünde 3 farklı zaman diliminde [ (1) Egzersiz öncesi, (2) Egzersiz sonrası, (3) Egzersizden 24 saat sonra] olmak üzere 3 ve her protokol için her sporcudan toplamda 12 kan numunesi alınmıştır. Tüm analizlerde α=0,05 olarak alınmış ve istatistiksel olarak anlamlı farkın elde edildiği durumlar için kısmi eta kare ile hesaplanan etki büyüklüklerine yer verilmiştir. Kan akımı kısıtlama uygulaması ile hormonal ve fizyolojik değişimler arasındaki ilişki "ilişkili (tekrarlı) ölçümler için üç yönlü varyans analizi (ANOVA)" ile test edilmiştir. Değişkenlerin istatistiksel olarak değerlendirilmesi kan kısıtlaması*kuvvet antrenmanı*zaman etkileşimlerinin tümü ile değerlendirilmiştir. Growth hormonu ve IGF-1 için tüm değişkenlerde farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Sporcuların CK ve LDH ölçümleri ise kan kısıtlamalı ve kısıtlamasız antrenmanlara ve zaman değişkenlerine göre farklılık gösterse de (p<0,05), maksimal kuvvet ve çabuk kuvvet antrenman şiddetine anlamlı farklılıklar göstermemiştir (p>0,05). Kalp atım hızının; etkileşim etkisi (kan kısıtlaması*kuvvet antrenmanı*zaman) istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (F=10,295; p<0,05). Oksijen satürasyonunda ise anlamlı bir fark görülmemiştir (F=0,802; p>0,05). Sistolik kan basınçlarında farkın anlamlı (F=3,538; p<0,05) ve diyastolik kan basınçlarında (kankısıtlaması*kuvvetantrenmanı*zaman) farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (F=0,320; p>0,05). Bulgulara göre sonuç olarak, performans gelişiminde etkili değişkenlerde düşük şiddetli kan akımı kısıtlama uygulamasının yüksek şiddetli direnç egzersizlerine göre daha yüksek ortalamalara sahip olduğu söylenenebilir. Anahtar Kelimeler: Hormon, Kan akımı kısıtlama, Kuvvet.
Endometriyum hücrelerinde hormonlara bağlı ß-katenin ve nükleer faktör ?B (NF-?B) düzeylerindeki değişiklikler
Bu çalışmada in-vitro endometriyum hücre modelinde, progesteron ve östrojen hormonlarına bağlı olarak gelişen endometriyal siklus evreleri ve sinsistyotrofoblastlarca sentezlenen insan koryonik gonatotropin hormonuna bağlı olarak ß-katenin ve nükleer faktör ?B (NF-?B) sinyal yolakları ile hücre proliferasyonunda meydana gelen değişiklikler immünositokimyasal olarak incelendi.Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesinde S fazına özgü bir işaretleyici olan bromodeoksiüridin (BrdU) immünositokimyası uygulandı. Östrojen inkübasyonu sonrasında BrdU inkorporasyonunda artış izlenirken, progesteron ve insan koryonik gonatotropini uygulaması sonrasında hücre proliferasyon oranlarında bir değişiklik izlenmedi. Endometriyal hücrelerde, plazma membranının intraselüler sınırları boyunca belirgin ß-katenin ekspresyonu izlendi. Östrojen ve progesteron hormonlarıyla inkübasyon sonrasında mevcut ß-katenin ekspresyonunda bir değişiklik izlenmedi. İnsan koryonik gonatotropini (HCG) ile inkübasyon sonrasında ise membran yerleşimli ß-katenin ekspresyonunun azaldığı izlendi. NF-?B aktivitesi, östrojen ve HCG uygulanan deney grubu hücrelerde kontrol grubuna benzer bulundu. Ancak progesteron uygulanan grupta sitoplazmik NF-?B ekspresyonunda artış izlendi.Çalışmamız sonucunda; östrojen hormonu inkübasyonuyla artan S faza özgü BrdU pozitif hücre oranı bu hormon kontrolündeki siklus evresiyle uyumlu bulundu. Plazma membranında lokalize olan adezyon molekülü ß-katenin ekspresyonunun, insan koryonik gonadotropini etkisiyle azaldığı belirlendi. İnflamasyon kontrolünde rol oynayan ve steroidlerle etkileşen NF-?B ekspresyonunun, progesteron hormonuyla ilişki gösterdiği ancak sinsityotrofoblastlar tarafından salınan insan koryonik gonadotropininden bağımsız bir etki gösterdiği sonucuna varıldı.
Oksitosin hormonunun organizasyonel ve aktivasyonel etkilerinin bazı sosyal psikolojik değişkenler bağlamında incelenmesi
Hormonlara ve benzer maddelere perinatal dönemdeki maruziyetlerin yenidoğanın beyin yapılarını organize ederek sonraki davranışları üzerinde nispeten uzun vadeli etkilere sahip olabildiği bilinmektedir. Hormonların organizasyonel etkileri olarak bilinen bu etki, steroid yapılı cinsiyet hormonları ve ilişkili oldukları cinsel davranışlar üzerinden sıklıkla gösterilmiş olsa da insan sosyal davranışları üzerinde perinatal dönem hormon maruziyetlerinin gelişimsel etkilerinin olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Doğum ve emzirme üzerindeki iyi bilinen periferik etkilerine ek olarak nöropeptit oksitosin (OT), sosyal davranışın düzenlenmesinde de merkezi bir role sahiptir. Bu bakımdan sosyal davranış becerilerinde gözlenen bazı bireysel farklılıkların, OT'nin perinatal seviyelerindeki farklılıkların uzun vadeli etkilerini yansıtması olasıdır. Bununla birlikte, perinatal dönemde OT'ye farklı düzeylerde maruz kalmış olmanın sosyal davranış becerileri üzerindeki olası gelişimsel etkileri keşfedilmemiş durumdadır. OT'nin vajinal doğum sırasında rahim kaslarının kasılmalarını sağlamadaki periferik rolüne paralel olarak, spontan vajinal doğum sırasında anne ve yavruda gözlenen OT düzeylerinin, normal doğum sürecinin hiç başlamadığı planlı/elektif sezaryen ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede yüksek olduğu tutarlı bir biçimde raporlanmaktadır. Bu bilgiler ışığında mevcut tez çalışması, perinatal OT maruziyetlerindeki farklara dayanarak vajinal ve planlı sezaryen doğum ile dünyaya gelmiş yetişkinlerin sosyal davranış becerilerinde farklılıklar olup olmadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla, çeşitli içleme kriterlerini karşılayan vajinal ya da planlı sezaryen doğumlu yetişkinler, OT ile ilişkili olduğu sıklıkla kanıtlanmış sosyo-bilişsel değişkenler olan duygu tanıma ve empati becerileri açısından karşılaştırılmıştır. Katılımcıların duygu tanıma becerileri biçim değiştirme tekniği (morphing) kullanılarak altı temel duygu ifadesi için oluşturulan dinamik duygu geçiş videolarındaki duyguları doğru tanıma oranları ve doğru tanıdıkları duygu ifadesine geçişi anlama süreleri ile ölçülmüştür. Katılımcıların empati becerileri ise, göz çevresi verilen kimselerin içine bulundukları zihin durumlarını tahmin etmeyi içerek Gözden Zihin Okuma Testi'nin bilgisayara uyarlanmış versiyonunda elde edilen doğru yanıt oranları ve tepki süreleri üzerinden değerlendirilmiştir. Tez çalışmasının bulguları vajinal doğum ile dünyaya gelen katılımcıların planlı sezaryen doğum ile dünyaya gelen katılımcılara kıyasla duyguları anlamlı olarak daha yüksek doğruluk oranıyla tanıdıklarını ve bu sonucun mutluluk hariç tüm temel duygular için elde edildiğini göstermiştir. Benzer şekilde vajinal doğumlu katılımcılar planlı sezaryen doğumlu katılımcılara kıyasla Gözlerden Zihin Okuma Testi'nde anlamlı olarak daha yüksek doğru yanıt oranına sahip olmuşlardır. Bu bulgulara ek olarak duyguları doğru tanıma oranı açısından kadınların erkeklerden daha yüksek skorlar elde ettikleri ve belirli duyguların diğerlerine kıyasla daha doğru ve hızlı biçimde tanındığı görülmüştür. Elde edilen sonuçlar, doğum türünün ve buna bağlı olarak perinatal dönemde maruz kalınan OT düzeylerinin sosyal davranış becerilerinin optimal gelişimi için kritik olabileceğine işaret etmiştir. Bulgular ve olası doğurguları ilgili literatür eşliğinde tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları aktarılarak ileriki çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hormonların organizasyonel etkileri, oksitosin, doğum türü, planlı sezaryen doğum, sosyal davranışlar
Yeni nesil hormonal tedavi (Abirateron, Enzalutamid) uygulanan metastatik kastrasyon dirençli prostat kanserli hastalarda sarkopeni gelişiminin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Prostat kanserli hastalarda hastalığın ilerleyen dönemlerinde hormonal tedavi altında (HBT) hastalık progresyonu gözlenir ve bu durum metastatik kastrasyon dirençli prostat kanseri (MKDPK) olarak adlandırılır. Sarkopeni kanser hastalarında sık görülen durumlardan biri olup hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir. MKDPK hastalarında sarkopeninin sağkalıma etkisi henüz netleşmemiştir ve literatürde prognozu olumsuz etkilediğine dair verilerin yanı sıra hastalığın seyri üzerinde olumlu etkisi olabileceğine dair veriler de mevcuttur. Çalışmamızda yeni nesil hormonal ajan (YNHA) olarak abirateron veya enzalutamid kullanan MKDPK hastalarında tedavi öncesi ve sonrası iskelet kas indeksi (SMI) değerlerinin ölçülerek sarkopeni düzeyinin belirlenmesi ve bu populasyonda sarkopeninin sağkalıma etkisinin incelenmesi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2010-2023 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji polikliniğine başvuran MKDPK tanılı hastalar dahil edilmiştir. Abdomen bilgisayarlı tomografi görüntülerinden L3 seviyesinden tek kesitte psoas, rektus abdominus, paraspinal, transversus abdominis, internal ve eksternal oblik kasları içerecek şekilde cm2 cinsinden hacim hesabı VITREA sistemi üzerinden yapılmıştır. Bu ölçümüden elde edilen kas hacmi boyun metrekaresine bölünerek cm2/m2 cinsinden iskelet kası indeksi (SMI) elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan hastaların ortanca yaşı 69 yıl (Çeyrekler Arası Aralık (ÇAA) 63-74) olarak saptandı. Hastaların bazal değerlendirmesinde 59 hastada (%45,7) sarkopeni vardı. Bazal değerlendirmeye göre sarkopeni olan hastalarda ortanca genel sağkalım (GSK) süresi 23,5 ay (%95 Güven Aralığı [GA]18,9-28,1) iken sarkopeni olmayanlarda 20,1 ay (%95 Güven Aralığı [GA]15,9-24,2) olarak görüldü. Abirateron veya enzalutamid tedavisi alırken SMI ölçümü yapılan hastaların 13'ünde (%24,8) sarkopeni mevcuttu. Sarkopeni olan hastalarda ortanca GSK süresi 24,8 ay (%95 Güven Aralığı [GA]19,1-30,4) iken sarkopeni olmayanlarda 16,6 ay (%95 Güven Aralığı [GA] 10,6-22,5) olarak görüldü. Çok değişkenli sağkalım analizinde tedavi alırken sarkopeni saptanan grupta ölüm riskinin daha düşük olduğu görüldü (HR= 0,61; %95 GA: 0,380-0,978; p=0,04). Sonuç: Çalışmamızda tedavi öncesi sarkopeni varlığının sağkalıma etkisi olmadığı görülmüştür. Tedavi alırken sarkopeni olan hastalarda ise genel sağkalım avantajının ortaya çıktığı saptanmıştır. Bu nedenle tedavi sırasında sarkopeni varlığının tedavi etkinliği göstergesi olabileceği ve sağkalım avantajı sağlayabileceği düşünülmüştür.
Adjuvan hormon tedavi gören meme kanserli kadınlarda, ilaç hatırlatma mobil uygulamasının tedaviye uyum üzerine etkisi
Bu araştırma, adjuvan hormon tedavisi almakta olan meme kanseri kadınlarda, hemşire öncülüğünde hazırlanmış ilaç hatırlatma mobil uygulamasının tedaviye uyum üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla ön test-son test kontrol gruplu, prospektif, basit randomizasyon yöntemi kullanılan, yarı deneysel bir çalışma olarak planlanmıştır. Bu çalışma, 26 deney ve 26 kontrol grubu olmak üzere toplam 52 adjuvan hormon tedavisi gören meme kanserli kadın ile yürütülmüştür. Araştırmacılar tarafından geliştirilen ilaç alarmı mobil uygulaması deney grubuna tedaviye uyum üzerine etkisini belirlemek amacıyla uygulanmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu ve İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz-Etkililik Ölçeği (MASES) kullanılmıştır. Deney ve kontrol grubunun ilk verilerinin toplanmasının ardından deney grubu 8 hafta süre ile "İlaç Alarmı" mobil uygulamasını kullanmıştır. 8 haftalık sürecin sonunda her iki gruba tekrar MASES uygulanmıştır. Deney grubundakilerin ön test – son test MASES toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Deney grubunun son test MASES toplam puanları ön teste göre anlamlı derede daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Gruplar arasında ise son test MASES toplam puanları açısından deney grubunun son test toplam puanları istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bu sonuçlar, adjuvan hormon tedavisi alan meme kanserli hastalarda "İlaç Alarmı" mobil uygulamasının tedaviye uyumu arttırma konusunda etkili bir araç olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Adjuvan Hormon Tedavisi, İlaç Uyumu, Meme Kanseri, Mobil Uygulama
Mor prens lalesi yaprak eksplantlarının in vitro rejenerasyon yeteneklerinin belirlenmesi
Amaç: Bu araştırmada Lale'nin yaprak eksplantlarının kültürü ile in vitro rejenerasyon yetenekleri belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Araştırmada, steril hale getirilen Lale soğanlarından elde edilen yaprakların in vitro kültürü ve saksıda çimlendirilmiş lale soğanlarından elde edilen yaprakların steril hale getirilerek in vitro kültüre alınması neticesinde in vitro rejenerasyon oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu amaçla 2,4-D (2 mg/lt), TDZ (2 mg/lt), Kinetin (2 mg/lt), NAA (2 mg/lt), 2,4-D+Kinetin (1 mg/lt + 1 mg/lt), 2,4-D+Kinetin (2 mg/lt + 2 mg/lt), İAA+TDZ (1 mg/lt + 1 mg/lt), İAA+TDZ (2 mg/lt + 2 mg/lt), İAA+BAP (1 mg/lt + 1 mg/lt), İAA+BAP (2 mg/lt + 2 mg/lt), NAA+Kinetin (1 mg/lt + 1 mg/lt), NAA+ Kinetin (2 mg/lt + 2 mg/lt), NAA+TDZ (1 mg/lt + 1 mg/lt), NAA+TDZ (2 mg/lt + 2 mg/lt), 2,4-D+TDZ (1 mg/lt + 1 mg/lt) ve 2,4-D+TDZ (2 mg/lt + 2 mg/lt) hormonlarını içeren MS besi ortamı kullanılmıştır. Bulgular: Mor Prens Lalesi soğanlarının in vitro ortamda çimlendirilmesi ile elde edilen yaprakların kültüründen 2,4-D (2 mg/lt) ve NAA (2 mg/lt) hormonu içeren MS ortamlarında %6 oranında kallus oluşurken, Kinetin (2 mg/lt) hormonu içeren ortamda %10 oranında kallus oluşumu tespit edilmiştir. Sonuç: Araştırmaya konu besi ortamları içerisinde sadece 2,4-D (2 mg/lt), NAA (2 mg/lt) ve Kinetin (2 mg/lt) hormonları içeren ortamlarda kallus rejenerasyonu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: hormon, in vitro, lale, kallus, rejenerasyon
Tandem (Yamaç paraşütü) sporcularının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı bazı hormonal düzeyleri ve kan parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı tandem-yamaç paraşütü pilotlarının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı kan parametreleri ve bazı hormon düzeylerinin akut ve kronik olarak incelenmesidir. Çalışmaya yaşları 20 ve üzeri olan, 18 profesyonel sporcu katılmıştır. İstatiksel hesaplamalar SPSS (version 22.0) programında yapılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için Shapiro-Wilk testi kullanılmıştır. Akut olarak uçuş öncesi ve uçuş sonrası, kronik olarak ise sezon başlangıcı ve sezon sonu (4 ay) test verileri incelendiğinde bu süre içerisinde meydana gelen değişimleri belirlemek için tekrarlayan ölçümlerde normallik dağılımlarına göre Paired Sample T Testi ve Wilcoxon test yöntemleri kullanılmıştır. Dönem farklılıklarının etki derecesini karşılaştırmak için normal dağılan değişkenler bağımlı örneklemler için (paired) t-testi, normal olmayanlar için ise Wilcoxon rank testi kullanılmıştır. Yaş, tandem deneyimi (yamaç paraşütü) ve sezon boyunca gerçekleştirilen uçuş sayısı değişkenleri ile kan ve hormon değerleri arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için Pearson Korelasyon anaizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sırt kuvveti, sol el kavrama kuvveti ve bacak kuvveti değerlerinde 4 ay süren çalışmalar sonunda anlamlı düzeyde artışlar saptanmıştır. Hematolojik parametrelerin akut ve kronik incelemesinde, eritrosit, trombosit, lökosit ve bazı alt gruplara ait parametrelerde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. İnsülin, kortizol ve TSH hormon düzeylerinde akut olarak anlamlı bir fark görülmezken, kronik etkilerin değerlendirilmesinde sezon sonu uçuş sonrası insülin düzeylerinde ve sezon sonu uçuş öncesi kortizol hormon düzeylerinde anlamlı azalmaların olduğu belirlenmiştir. Kalp atım hızı (KAH) verilerinin akut etkisi incelendiğinde sezon sonu uçuş sonrası değerler uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde artış gösterirken, kronik süreçte sezon sonu uçuş öncesi değerlerde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde azalmalar görülmüştür. Sistolik ve diastolik kan basıncı verilerinin akut değerlendirmesine göre sezon sonu uçuş sonrası değerlerinde uçuş öncesi değerlere göre anlamlı artış gözlemlenmiştir. Kronik süreçte ise, sezon sonu uçuş öncesi diastolik kan basıncı değerlerinde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı azalmalar bulunmuştur. Hangi dönemin etki derecesinin daha büyük olduğunu belirlemek için yapılan karşılaştırmada, kronik egzersiz sürecinde uçuş öncesi ve uçuş sonrası ölçülen değişkenlere ait değerler arasındaki farkların, akut egzersiz sürecinde ölçülen uçuş öncesi ve uçuş sonrası değişkenlere ait değerler arasındaki farklara göre daha yüksek skorlara sahip olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar ile kronik egzersiz sürecinin akut egzersiz sürecine göre etki derecesinin daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kronik etkiye bağlı uçuş egzersizinde biyomotorik özellikler, kortizol ve insülin düzeylerinde olumlu yönde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Kan parametreleri ve kardiyovasküler parametrelerde ise hem akut hem de kronik egzersiz sürecinde anlamlı farkılıklar bulunmuştur. İncelenen parametrelerde elde edilen sonuçların gelecekte yapılacak diğer bilimsel çalışmalara kaynak teşkil edebileceği düşünülmektedir.
Primer osteoporoz ve osteopenili hastalarda kemik mineral yoğunluğu ile ghrelin hormonu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, primer osteoporoz ve osteopenili kadın hastalarda DXA yöntemi kullanılarak elde edilen kemik mineral yoğunluğu değerleri ile ghrelin hormon düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve ghrelin hormon düzeylerinin osteoporoz ve osteopeni etyolojisine olası katkısını değerlendirmekti.Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran 20 primer osteoporoz (yaş ortalaması 50.45±8.75 yıl) ve 20 osteopeni (yaş ortalaması 50.85±11.21 yıl) tanısı olan yaş ortalaması 50.65±9.93 yıl olarak hesaplanan toplam 40 kadın hasta çalışma grubu, ve yaş ortalaması 48.40±9.81 yıl olan 20 sağlıklı kadın, kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Çalışma grubu ayrıca primer osteoporoz alt grubu ve osteopeni alt grubu olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların DXA yöntemi kullanarak kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. ELISA yöntemiyle N-oktanoilli Açil Ghrelin düzeyleri çalışıldı. Hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi.Bulgular: N-oktanoilli Açil Ghrelin ortalama düzeyi çalışma grubunda 28.11±31.09 (Primer osteoproz grubunda 25.66±35.47 pg/ml, osteopeni grubunda 30.56±26.71 pg/ml) ve kontrol grubunda 38.63±39.07 pg/ml olarak tesbit edildi. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi primer osteoporoz grubunda, osteopeni ve kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi açısından primer osteoporoz grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Primer osteoporoz ve osteopeni hastalarında, kemik mineral yoğunluğunu ghrelin hormon düzeylerinin etkilediği bulundu. Tüm olgular ele alındığında, Lomber vertebra total KMY, lomber vertebra total T skoru, lomber vertebra total Z skoru ile ghrelin hormon düzeyi arasında anlamlı ilişki saptandı.Sonuç: Çalışmamız osteoporozlu hastalarda ghrelin düzeyinin azaldığını, ve bu azalmış ghrelin düzeyinin osteopeni ve osteoporoz gelişimine katkıda bulunabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Primer Osteoporoz, Osteopeni, Kemik Mineral Yoğunluğu, Ghrelin
Rotterdam, AES ve National Institutes of Health kriterlerine uyan PKOS'lu hastaların biyokimyasal değerlerinin ve insülin direncinin karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS), amenore, polikistik overler, hirsutizm ve obezitenin birlikteliği olarak tanımlanmaktadır. PKOS üreme çağındaki kadınların yaklaşık %5-%10?inde görülmektedir. Patogenezinde, hiperinsülinemiyle beraber olan insülin direnci ve overlerde luteinizan hormona (LH) bağımlı androjen yapımının artışı anahtar rol oynamaktadır. PKOS tanı kriterleri günümüze kadar; National Institutes of Health (NIH) 1990, Rotterdam Consensus 2003, Androjen Excess Society (AES) ve PKOS society 2009 göre sınıflandırılmaktadır. Çalışmamızda Nisan 2011-Ağustos 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Jinekoloji polikliniğine PKOS ön tanısıyla başvuran Androgen Excess Society (AES), Rotterdam, National Institutes of Health [NIH] kriterlerine uyan hastaların biyokimyasal değerlerini ve insülin direncini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya Rotterdam tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=200), Androgen Excess Society (AES) tanı kriterlerine göre PKOS tanısılı olan kadınların (n=182), National Institutes of Health (NIH) tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=180); antropometri, lipid profili, glukoz, insülin, oral glukoz tolerans testi (OGTT) ve hormon düzeyleri değerlendirildi. İnsülin direnci homeostatik modeli değerlendirmesi (HOMA-IR) kullanılarak hesaplandı. Gruplar arasında bel/kalça (p= 0,0001), LH/FSH (p= 0,041), AST (p= 0,035), DHEA-S ( p= 0,010), FG skorlamsı ( p= 0,007) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci (HOMA-IR ? 3.8) sıklığı sırasıyla grup1: %35, grup2: %33,0 ve grup3; %37,2 bulundu. Gruplar arasında insülin direncinin istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak; bu çalışmada Rotterdam-PKOS metabolik sendromunda, NIH-PKOS insülin direncinde ve AES-PKOS dislipidemide ön plana çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, Tanı kriterleri, İnsülin direnci, Biyokimyasal değerler, Hormon paneli, Dislipidemi, Metabolik sendrom
Farede sentetik bitki büyüme hormonlarının biyolojik teratojenik ve kalıtsal etkilerinin araştırılması
III ÖZET Bu çalışmada, deri altına 2,4-diklorofenoksiasetik asit (2,4-D) ve îndol-3- Asetik asit (IAA) verilen anne farelerin, karaciğer 6-Fosfoglukonat Dehidrogenaz (6PGD), Glukoz 6-Fosfat Dehidrogenaz (G6PD), Malat Dehidrogenaz" (MDH), Laktat Dehidrogenaz (LDH) ve Hekzokinaz (HK) enzim aktivitelerinin değişimi incelendi. Ayrıca 2,4-D ve IAA verilen annelerin yavrularının karaciğer 6PGD, G6PD, MDH, LDH ve HK enzim aktivitelerindeki değişimler ve yavruların kemik iliği hücreleri kromozomlarında meydana gelebilecek değişimler incelendi. Bu amaçla 2,4-D'nin LD30 dozu olan 338 mg/kg vücut ağırlığı dozu 1/100 seyreltilerek ve IAA grubu için 300 mg/kg vücut ağırlığı dozu 1/40 seyreltilerek annelere 3 günde bir deri, altına uygulandı. Kontrol grubu olarak da aynı yolla etanol ve serum fizyolojik verildi. Aynı işlemler üç nesil boyunca tekrar edildi. 2,4-D uygulanan birinci çapraz annelerde, LDH enzimi aktivitesinde, etanol uygulanan kontrol grubuna göre artma gözlenmiştir(P IAA uygulanan grupta da benzer şekilde HK enzim aktivitesinde, etanol kontrol grubuna göre bir artma görülmüştür (P <0.05).Serum Fizyolojik ve Etanol uygulanan gruplar karşılaştırıldıklarında; etanol grubunda HK ve LDH enzimlerinin aktivitelerinde artma görülmüştür (P Birinci çapraz annelerin erkek yavrularında etanol grubuna göre 2,4-D grubunda 6PGD ve HK enzimlerinin aktiviterinde önemli bir artış gözlenmiştir (P <0.05).Ayrıca LDH enzimi aktivitesinde de artma gözlenmiştir (P IAA grubunda, etanol grubuna göre, LDH enzimi aktivitesinde önemli bir artış bulunmuştur (PO.05). Serum Fizyoloji ve etanol grubu karşılaştırıldığında, etanol grubunda 6PGD aktivitesinde önemli bir azalma gözlenmiştir (PO.05). Birinci çapraz annelerin dişi yavruları karşılaştırıldığında 2,4-D,. IAA ve etanol gruplarında hiçbir enzimde önemli bir fark bulunmamıştır. Serum Fizyolojik ve etanol grupları karşılaştırıldığında, etanol grubunda G6PD -ve MDH enzimlerinin aktivitelerinde önemli bir artış bulunmuştur (PIV Birinci çapraz annelerin erkek ve dişi yavruları birlikte değerlendirildiğinde, 2,4-D grubunda, etanol grubuna göre, 6PGD, G6PD, HK aktiviterinde artış gözlenmiştir (PO.05). LDH enzimi aktivitesinde de önemli bir artış bulunmuştur (PO.01). IAA grubunda etanol grubuna göre, enzim aktivitelerinde önemli bir fark gözlenmemiştir. Serum Fizyolojik ve Etanol grupları karşılaştırıldıklarında da enzim aktivitelerinde önemli bir fark gözlenmemiştir. İkinci çaprazda 2,4-D, IAA» Etanol ve Serum Fizyolojik grubunda annelerde ve yavrularında enzim aktivitelerinde önemli bir fark bulunamamıştır. Üçüncü çaprazda 2,4-D, IAA, Serum Fizyolojik ve etanol grubu annelerde G6PD, 6PGD, LDH, MDH ve HK enzim aktiviteleri bakımından önemli bir fark gözlenmemiştir. Üçüncü çapraz annelerin erkek yavrularının 2,4-D, etanol ve Serum Fizyolojik gruplarında çalışılan enzimlerin aktivitelerinde önemli bir fark bulunmamıştır. IAA grubunda etanol grubuna göre, HK enzim aktivitesinde önemli bir azalma gözlenmiştir (PO.05). Dişi yavrularda IAA, etanol ve Serum Fizyolojik gruplarında çalışılan enzimlerin aktivitelerinde önemli bir fark bulunamamıştır. Ancak 2,4-D grubunda, etanol grubuna göre MDH enzim aktivitesinde önemli bir artış gözlenmiştir (PO.05). Erkek ve dişiler birlikte değerlendirildiklerinde 2,4-D, IAA, etanol ve Serum Fizyolojik gruplarında çalışılan enzimlerin aktivitelerinde önemli bir fark gözlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: 2,4-D, IAA, 6-Fosfoglukonat Dehidrogenaz, Glukoz 6-Fosfat Dehidrogenaz, Malat Dehidrogenaz, Laktat Dehidrogenaz, Heksokinaz, Fare kemik-iliği, Kromozom.
Polikisitik overyum sendromunun erken teşhisine yönelik elektrokimyasal immünosensörün geliştirilmesi
Hiperandrojenizm, adet düzensizliği ve polikistik over sendromu (PKOS), PKOS'un tüm semptomlarıdır. PKOS'ta en önemli testlerden biri testosteron testleridir (testosteron, serbest testosteron, SHBG). SHBG (seks hormonu bağlayıcı globulin), hepatositler tarafından üretilen ve dolaşıma salınan bir plazma glikoproteinidir. SHBG'nin ölçümü, hiperandrojenizm ile ilişkili biyoyararlı testosteronun yorumlanması için tercih edilen tahlil veya harika bir göstergedir. Elektrokimyasal immünosensör teknolojisi, klinik teşhis için özellikle başarılı olmuştur ve aktif bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, sensör, yüksek iletkenliğe sahip altın nanoparçacıkların (AuNP'ler) ve amin-indirgenmiş grafen oksit (NH2-RGO) nanokompozitinin tek aşamalı elektrokimyasal biriktirme yoluyla biriktirilmesiyle üretilmiştir. Bu yöntem sadece HAuCl4 ve grafen oksitin yerinde indirgenmesi ve ayrıca elektrokatalitik performansın artması değildir. Farklı analitik teknikler, AuNPs/NH2-RGO nanokompozitinin morfolojisini ve yapısını doğrulamıştır. Ek olarak, antikor (Ab), kendi kendine birleşen tek tabaka yoluyla modifiye elektrot yüzeyi üzerinde hareketsizleştirilmiştir. Ab ve antijen (Ag) etkileşimini ölçmek için döngüsel voltametri (CV) ve diferansyel puls voltametrisi (DPV) voltametri yöntemleri kullanılmıştır. Üretildiği gibi sensör, 0,6 → 12 nmol/L dinamik lineer aralığı, SHBG algılamaya doğru ve 0,03 nM algılama sınırını (LOD) gösterir. AuNPs/NH2-RGO tabanlı sensör, gelecekteki olası klinik teşhis uygulamaları için mükemmel bir araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Elektrodepozit, Elektrokimyasal, Hormonlar, İmmünosensör, Nanomalzemeler, PKOS, SHBG Antikoru