Hukuk
Bu konu başlığı altında 183 tez
İşyerinde psikolojik taciz
Son yıllarda dünyada ve ülkemizde çalışma yaşamında öne çıkan psikososyal risklerden birisi işyerinde psikolojik tacizdir. İşyerinde psikolojik taciz işyerindeki işveren ya da diğer çalışanlar tarafında mağdura karşı mağduru yıldırmak amacıyla yapılan süreklilik arz eden sistematik psikolojik saldırılardır. Psikolojik saldırıdan anlaşılması gereken mağduru rahatsız etmeye yönelik hakaretlerden küçük düşürücü sözlere kadar mağdura karşı yapılan her türlü olumsuz söz, tutum ve davranıştır. İşyerinde psikolojik taciz, işyerinde ayrımcılık ve cinsel taciz gibi çeşitli kavramlarla benzerlik gösterse de bazı unsurları açısından bu kavramlardan farklıdır. Türk Hukukunda işyerinde psikolojik taciz kavramı öncelikle yargı kararlarına konu olmuş daha sonra çeşitli yasal düzenlemelerde doğrudan yer almıştır. İşyerinde psikolojik taciz ile işçinin iş sözleşmesi çeşitli yönlerden ihlal edilmektedir. İşyerinde psikolojik taciz işverenin gözetme borcuna veya eşit davranma borcuna aykırı davranışları sonucunda meydana gelebilecektir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güveliği Kanunu ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre işveren işyerinde psikolojik tacize karşı her türlü önlemi almalıdır. İşverenin bu yasal yükümlüklerini ihlal etmesinin çeşitli hukuki sonuçları olacaktır. İşyerinde psikolojik taciz nedeniyle mağdur işçi, işverenden çeşitli tazminat ve alacak taleplerinde bulunabilecektir. Yine işyerinde psikolojik taciz oluşturan fiiller suç oluşturuyorlarsa failler ceza alabileceklerdir. İşyerinde psikolojik tacizin ispatı konusunda yasal düzenlemelere ve yargıtay içtihatlarına göre mağdur işçiye çeşitli ispat kolaylıkları tanınacaktır.
Avrupa Birliği hukuku ile karşılaştırmalı olarak tüketici hukukunda haksız ticari uygulama
Bu çalışmanın odak noktası, haksız ticari uygulama kavramının Avrupa Birliği hukuku ile Türk hukuku bakımından incelenmesidir. Bu incelemenin ardından girişimciler tarafından gerçekleştirilen haksız ticari uygulamalara karşı tüketicilerin korunması için başvurulabilecek yolların tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda öncelikle haksız ticari uygulamanın ne olduğu en geniş hâliyle incelenmiş ve daha sonra Avrupa Birliği hukuku bakımından görünüş biçimleri ele alınmıştır. Haksız ticari uygulama kavramının gelişim süreci ortaya konduktan sonra Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi'nin Haksız Ticari Uygulamalar Direktifi'nin kapsamı değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmelerin ardından Türk hukukunda haksız ticari uygulama kavramı açıklanmış ve bu kapsamda öncelikle Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği olmak üzere mevcut ulusal düzenlemeler incelenerek Haksız Ticari Uygulamalar Direktifi'ne uyum düzeyi değerlendirilmiştir. Daha sonra haksız ticari uygulamalara karşı tüketicilerin korunmasına ilişkin hukukî ve idari yaptırımlar ele alınarak haksız ticari uygulamanın Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un yanı sıra Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu bakımından doğurduğu sonuçlar ortaya konmuştur.
Hanefî Belh ekolü ve fıkıh usûlü görüşleri
Hanefi mezhebi içinde bölgesel fıkıh ekolleri vardır. Fakihlerin vefat tarihleri dikkate alındığında Irak ekolünden sonra bu ekollerin en kadimi kuşkusuz Belh ekolüdür. Söz konusu ekol hem usul hem de füru açıdan Hanefi fıkhının gelişmesine katkıda bulunmasına rağmen birkaç spesifik makale dışında hiçbir çalışma yapılmamıştır. Çalışmada, Belh ekolünün özel örf ve ehl-i rey içindeki konumlarını ele alan makaleleri de kuşatacak şekilde Belh'te bölgesel bir ekolün oluşup oluşmadığı konusu klasik fıkıh kitaplarında geçen füru fıkıh meseleleri yardımıyla incelenmiştir. Çalışma neticesinde Belh'te Hanefi mezhebi içindeki en kadim bölgesel ekol olan Hanefi Belh ekolünün varlığı ve müstakil oluşu ortaya konulmuştur. Hanefi mezhebinin oluşumundan hemen sonra ve hatta aynı dönemde bu şekilde müstakil ekolün ortaya çıkışı, Hanefi mezhebi tarafından yadırganmadan Belh müçtehitlerine ait ihtilaflı fıkhî meseleler mezhebin fıkıh kitaplarında da zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki Hanefi mezhebi içindeki müçtehitler her ne kadar kendi aralarında bilimsel olarak çekişseler de aralarındaki dostane ilişkileri ve karşılıklı saygıyı bırakmamışlardır. Belh fıkıhçılarının fıkhî meseleleri ortaya koyarken başka bölgelerden özellikle Irak ve Buhara bölgesindeki fıkıh usul anlayışından farklı bir usul anlayışına dayandıkları görülmektedir. Onların bir fıkhî hükmü ortaya koyarken yaşadıkları belde ve bölgenin özel örfünü dikkate aldıkları anlaşılmaktadır. Bu ise Irak ve Buhara beldelerindeki birçok alim tarafından kabul edilmeyen bir durum olarak göze çarpmaktadır. Belh'in en etkin iki fakihi olan Nusayr b. Yahya (268/881-2) ve Muhammed b. Seleme'nin (278/891) özel örfe dayanarak birçok fıkhî meselede diğer bölge ekollerinin kabul etmedikleri şekilde hüküm değişikliğine gittikleri müşahede edilmektedir. Aslında bölgedeki değişim sadece fıkıh ile sınırlı değildir. Kelam ve tasavvuf gibi disiplinler de bölge şartlarına bağlı olarak bu değişimden nasibini almıştır.
Kuzey Kıbrıs Türk Ceza Hukukunda ve Türk ceza hukukunda kişisel verilerin korunması: karşılaştırmalı bir inceleme
Kişisel veri, üzerinde konsensüse varılan tanımına göre kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade etmektedir. Kişisel verilerin korunması ise özel hayatın gizliliğinin korunmasının bir yönü olarak, kişinin bireysel özerkliğini koruması ile maddi ve manevi varlığını geliştirmesiyle yakından ilişkili bulunmaktadır. Özellikle 1970'li yıllardan itibaren, bilişim teknolojilerinin gelişiminin etkili olduğu sosyoekonomik dönüşüm içerisinde kişisel verilerin değeri ve buna paralel olarak çeşitli aktörlerce işlenmesi ivme kazanmıştır. Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan gereksinimler doğrultusunda ise, kişisel verilerin korunmasına ilişkin asgari gereklilikler büyük ölçüde uluslararası düzlemde şekillendirilmiştir. Günümüzde kişisel verilerin korunması alanı, ulusal hukuklarda da muhtelif yönleriyle düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu çalışmada ise, Kuzey Kıbrıs Türk Ceza Hukukunda ve Türk Ceza Hukukunda kişisel verilerin korunması karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, kişisel verilerin korunması gereksiniminin tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkışına ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel uluslararası düzenlemelere yer verilmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde de Kuzey Kıbrıs Türk Hukuku ve Türk Hukuku bakımından kişisel verilerin korunması hukukunun gelişimi incelenmekte; Kuzey Kıbrıs Türk Hukukundaki 89/2007 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Yasası ve Türk Hukukundaki 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile temel uluslararası düzenlemeler ekseninde karşılaştırmalı olarak kişisel veri kavramı, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin temel ilkeler ve kişisel verilerin işlenme şartları ele alınmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, Kuzey Kıbrıs Türk Ceza Hukukunda 32/2014 Sayılı Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası'nın 8. ile 11. maddeleri arasında ve Türk Ceza Hukukunda 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 135. ile 138. maddeleri arasında düzenlenen kişisel verileri konu edinen suç tipleri karşılaştırılmaktadır.
Feodal üretim tarzı kavramı bağlamında Selçuklu hukukunu yeniden düşünmek
Selçuklu devlet örgütlenmesi ve hukukunun analizine yönelmiş bu çalışma, hukuk ve devletin toplumsal ilişkilerin özgün formları olarak incelenebileceği anlayışından hareket etmektedir. Selçuklu devletlerinin kurulmalarıyla yaşanan dönüşümler, göçebe üretim tarzına sahip Oğuzların yerleşik İran ve İslam toplumlarıyla etkileşimine sahne olarak toplumsal ve ekonomik yapıda büyük kırılmalara sebebiyet vermiştir. Bu süreçte Selçuklu devletlerinin askeri, yönetsel ve ekonomik örgütlenmesinin dayanağını oluşturan iktâ kurumu, toplumsal yapılarla karşılıklı etkileşim içerisinde bulunmuştur. İktâ sistemi, Selçuklu devlet örgütlenmesinin feodal üretim ilişkileri bağlamında teşekkülünün düğüm noktasını oluşturmuştur. Bu bağlamda çalışmada iktâ sistemi incelenerek Selçuklu devlet ve hukuk sistemlerinin dayanağı olan toplumsal ilişkiler ele alınmış, böylelikle sosyo-ekonomik ilişkilerin devlet yapısı ve hukuk düzeni üzerine etkileri irdelenmiştir. Bir başka deyişle Osmanlı devletinin de mirasçısı olacağı Türk feodal sisteminin kuruluş sürecine yoğunlaşan bu çalışma, üretim tarzlarının feodal üretim tarzı egemenliğinde eklemlenmesine iktâ kurumu üzerinden odaklanmayı amaçlamıştır. Birinci bölümde üretim tarzı kavramı, Avrupa-merkezci yaklaşımlar, Asya tipi üretim tarzı kavramı ve feodal üretim tarzı kavramı ele alınmıştır. İkinci bölüm, Büyük Selçuklu devletini kurmuş olan Oğuzların, devletin kuruluşu öncesi toplumsal formasyonun incelenmesi ile başlamıştır. Büyük Selçuklu devletinin toprak üzerinde örgütlenme biçiminin tarihsel sebeplerinin tartışıldığı bu bölümde, miri toprak rejimi ve iktâ sistemi üzerinde ayrıntılı olarak durulmuştur. Üçüncü bölümde, Anadolu Selçuklu devletinin toprak ve hukuk sistemi analiz edilmiş, sonuç olarak iktâ sistemi dolayımıyla hukukun feodal üretim ilişkileriyle karşılıklı etkileşimi ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Küreselleşme-hukuk ilişkisi: Türk Ticaret Kanunu'na sosyolojik bir bakış
Sürekli büyümek ve sürekli kâr elde etmek, sürekli bir sermaye birikimini gerekli kılar, sürekli sermaye birikimi ise metanın, sermayenin ve emeğin daha geniş coğrafi alanlara yayılarak "sürekli akışını" mümkün hale getirir ve nihayetinde ulus-devlet sınırlarının anlamını yitirdiği dünya çapında bir iş bölümü ortaya çıkar. Wallerstein'ın bahsettiği kapitalist ekonominin küreselleşerek modern bir "dünya-sistemi" haline dönüşmesi, kısaca böyledir. Türkiye 1980'lere kadar planlı ekonominin ağır bastığı ithal ikameci büyüme stratejisiyle nispeten bu sistemin dışındaydı. 24 Ocak 1980 dönüşümüyle başlayan kapitalist ekonomiye eklemlenme süreci şüphesiz sadece piyasaları değil toplumu da şekillendirmiştir. Bu yeni süreçte başrol konumunu şirketlere (piyasaya) devreden devlet, yavaş yavaş ekonomiden çekilecekti. Toplum da bu yeni süreçte kitleselleşen iletişim araçları ve baş döndürücü internet teknolojisiyle hızlı bir kültürel dönüşüm sürecine girecek ve Toffler'in üçüncü dalgasını geriden gelerek de olsa yakalayacaktı. Devletin, toplumun ve piyasanın yaşadığı bu dönüşüme; bir düzen tasarımından öte sosyal bir olgu olarak hukukun, toplumsal gerçekliği oluşturan süreç ve koşulların hilafına bir tepki göstermesi mümkün değildir. Bu bağlamda denilebilir ki küreselleşmeyi ortaya çıkaran ekonomik, teknolojik, siyasal ve kültürel süreçler aynı zamanda hukuku da küreselleştiren süreçlerdir. Bu çalışma küreselleşme hukuk ilişkisine bu açıdan bakarak mer'i Türk Ticaret Kanunu'nun ruhuna ve sözüne sinmiş küresel ilişki ve anlayışı sosyolojik bir bakışla incelemeyi hedeflemektedir.
İslam savaş hukukunun kökenleri: Kur'an ve sünnet'te savaş
Savaş ve barış devletlerarası tarihin vazgeçilmez tartışmalarından olmakla birlikte temelinde meşruiyet tartışmaları yatmaktadır. Savaşın meşruiyetini ifade eden haklı savaş kavramı her ne kadar batı merkezli bir kavram olsa da çok eski zamanlardan itibaren kaynaklarda savaşın meşruiyeti hakkında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu yaklaşımlardaki farklılaşmanın özünde ise epistemolojik, kavramsal ve kuramsal farklılıklar yatmaktadır. Tüm din, devlet ve medeniyetlerin savaş anlayışları ve savaş hukukları olduğu gibi İslam'ın da kendine özgü bir savaş kuramı ve buna bağlı bir savaş hukuku bulunmaktadır. İslam savaş hukuku, Kur'an ve Sünnet temelinde şekillenmiştir. Bu tezde İslam savaş hukukunu teori ve pratik olmak üzere savaş kuramı ve savaş hukuku şeklinde iki başlık altında sınıflandırdım. Savaş kuramı Kur'an ve Sünnet çerçevesinde olup bunun üzerine inşa edilmiş fıkıh ve kelamı da kapsamaktadır. İslam'da savaşın düşünsel ve inançsal arka planına dair kaynaklar incelenmiştir. Savaş hukuku da Kur'an ve Sünnet'te savaşın uygulamasının nasıl olduğunu kapsamakta olup; savaşa başvurma hukuku, savaş içi hukuk ve savaş sonrası hukuk olmak üzere üç ana başlık altında kaynakları çerçevesinde analiz edilmiştir. Çalışmada Kur'an ve detaylı izahı için Nesefî Tefsiri ve Ebussuûd Efendi Tefsiri, Hadis kaynağı olarak Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim, Fıkıh kaynağı olarak Şerhu's-Siyeri'l-Kebir gibi ilmi değere sahip eserlere başvurulmuş olup Kur'an ve Sünnet'te savaşın kuramsal ve pratik genel bir çerçevesi çizilmesi hedeflenmiştir.
Thomas Hobbes'ta yasa üzerine bir inceleme
Thomas Hobbes, modern siyaset felsefesinin önde gelen filozoflarından biridir. Onun bütünlüklü felsefesi, yaratmış olduğu kavramlarla daha açık ve anlaşılır hale gelmiştir. Siyaset felsefesinde sıklıkla kullanılan kavram ya da kavramlaştırmalar da Thomas Hobbes'un felsefesinde böylelikle yeniden anlamını bulmuştur. Klasik öğretilerin çok uzağında kalan Thomas Hobbes'un felsefesi doğa-yasa ilişkisine dayanmaktadır. Bundan dolayı Thomas Hobbes'un siyaset felsefesindeki ilk hareket noktası doğa durumu anlatısıdır. Hobbes, doğa durumu anlatısından doğa yasası ve toplum sözleşmesi kavramlaştırmalarına ulaşmıştır. Doğa durumu anlatısının siyaset felsefesinde hareket noktasını oluşturmasının temel sebebi de insanın en temel ihtiyacı olan güvenlik ihtiyacını en iyi açıklayan anlatı olmasıdır. Güvenlik ihtiyacı, korkunun tetiklediği bir ihtiyaç olduğundan insan, doğa yasasından yola çıkarak toplum sözleşmesini gerçekleştirmiş ve devleti yaratmıştır. Devlet de böylelikle toplum düzeninin getirmiş olduğu barışın en büyük temsilcisi ve koruyucusu konumuna yükselerek, toplumsal güvenlik ve barış ilişkisinin en önemli unsuru haline gelmiştir. Olgusal olanın üzerinde teolojik ve metafizik bir olması gereken olarak konumlanan yasa, Hobbes ile birlikte radikal bir dönüşüme uğramıştır. Hobbes'un kurguladığı yasa, devlet ve egemen özdeşliği yasanın geleneksel kökenlerinden kopuşuna olanak sağlamıştır. Yasa ile ilgili bu kırılma Batı siyasal teorisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu çalışmanın temel amacı Thomas Hobbes'un yasa üzerine düşüncelerini siyasal ve hukuksal bağlamda ele almaktır.
Göçmen hukuku bağlamında 2011 sonrası Türkiye'deki gayrimüslim göçmenlerin durumu
Türkiye, 2011 yılı ve sonrasında komşu ülkelerden gelen kitlesel göçe maruz kalmıştır. Bu göçün büyük bir kesimini Müslüman ülke vatandaşları oluştursa da azımsanmayacak derecede Gayrimüslim azınlık da Türkiye'ye sığınmıştır. Bu araştırma temel olarak 2011 yılı ve sonrası göç eden Gayrimüslim azınlıkların Türkiye'deki durumlarını hukuken sorgulamak ve konuyla ilgili Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalara ne derece uyduğunu araştırmak üzerine şekillenmiştir. Göçmen hukuku bağlamında gayrimüslim azınlıkların haklarının ve hukuki statülerinin incelendiği bu araştırmanın birinci bölümünde; konuya dair ön bir bilgi sağlamak adına göç, göçmen, mülteci ve sığınmacı terimleri ile azınlık kavramları açıklanmıştır. Ayrıca, göçmen açısından göç ettiği yerde dini değerlere saygı; haklar itibariyle de özgür hissetme ve temel haklardan yararlanabilme durumları göç- din ilişkisi ve göç-hukuk ilişkisi ekseninde değerlendirilmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde, göçmen hukuku ana başlığı altında ulusal ve uluslararası mevzuat açıklanmıştır. Burada amaç, uluslararası mevzuatta yapılan sözleşmelerin ve düzenlemelerin ulusal mevzuattaki karşılığını ortaya koymaktır. Üçüncü bölümde, Türkiye'de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların hukuki durumları ve sahip oldukları dini kimlikleri ile bu kimliklerin Türkiye toplumuna yansımaları üzerinde durulmuştur. Araştırmanın son bölümünde ise, 2011 yılı sonrası Müslüman olmayan azınlıklara yönelik yapılan yasal düzenlemelere, Türkiye'nin AB ile uyumu neticesinde yürüttüğü entegrasyon politikalarına ve Türkiye'nin Müslüman olmayan göçmenlere yönelik yürüttüğü politikasına karşı AB'nin tutumuna değinilerek; 2011-2019 yılları arasındaki AB ilerleme raporları incelenmiştir.
Uzay hukukunda milli iktisaba konu olmama ilkesinin yeniden değerlendirilmesi
Milli iktisaba konu olmama ilkesi, uzay hukukunun yaklaşık 60 yıllık geçmişinin bütününe eşlik etmiş bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Hiçbir devletin uzayda herhangi bir egemenlik iddiasında bulunamayacağına hükmeden bu ilke, uzay hukukunun tüm gelişim sürecine tanıklık etmiştir. Bu sürecin milli iktisaba konu olmama ilkesi üzerindeki etkisi ve ilkenin mevcudiyette kabul edilen yorumunun uzay teknolojilerinin gelecek planlarına hazırlıklı olup olmadığı hususu ise çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Çalışmamızda öncelikle tarihsel gelişimi içerisinde milli iktisaba konu olmama ilkesi tüm yönleriyle ve diğer ilkelerle ilişkisiyle birlikte ele alınacaktır. Sonrasında ise planlanmakta olan uzaya yerleşim projelerinin milli iktisaba konu olmama ilkesini nasıl etkileyeceği ve bu projelerin gerçekleştirilmesi için uzay hukukunda bir değişimin gerekip gerekmeyeceği değerlendirilecektir.
Uluslararası deniz hukukunda hakkın kötüye kullanılması ve uluslararası andlaşmalar bağlamında uygulanması
Ulusal hukuk düzenlerinde iyiniyetin korunmasına yönelik en önemli araçlardan biri olan hakkın kötüye kullanılması yasağı uluslararası hukukun kaynaklarını ortaya koyduğu kabul edilen Uluslararası Adalet Divanı Statüsü'nün 38. maddesi doğrultusunda "medeni milletlerce tanınan hukukun genel ilkeleri" kapsamına girmektedir. Bu doğrultuda hakkın kötüye kullanılması yasağının, "genellik" yani farklı hukuk sistemlerinde kullanılma ve "medeni milletlerce tanınma" olmak üzere iki farklı niteliği haiz olması gerekmektedir. Ulusal hukuk sistemlerinde özellikle mülkiyet hakkının bir başkasına kötüniyetle zarar verecek şekilde kullanılmasının engellenmesi amacını taşıyan hakkın kötüye kullanılması yasağı, uluslararası hukukta ise devletlere tanınan hakların başka devletlerin zararına olacak şekilde kullanılması ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, tahkim mahkemeleri ve uluslararası mahkemeler tarafından da hakkın kötüye kullanılması yasağına, her ne kadar doğrudan dayanılmasa da, yargılama sürecinde ya da kararlarda yer verilmiştir. Buna ek olarak, uyuşmazlıklara taraf olan Birleşik Krallık ve Panama gibi devletler de dava dilekçelerinde bu yasağa atıf yapmışlardır. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısı itibariyle başlayan uluslararası deniz hukukunun kodifikasyonu faaliyetlerinde hakkın kötüye kullanılması yasağı da çeşitli açılardan kendine yer bulmuştur. Bu doğrultuda, başlarda yalnızca açık denizdeki canlı kaynakların korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik olarak açık denizde balıkçılık serbestisinin sınırlandırılması amacıyla ele alınan hakkın kötüye kullanılması yasağı, sonraki dönemde oldukça detaylı ve uluslararası deniz hukukunun tam ve kesin bir şekilde düzenlenmesi amacını taşıyan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'yle, 300. madde kapsamında uluslararası deniz hukukunun tümüne uygulanabilecek bir genel ilke haline getirilmiştir. Anahtar Sözcükler Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, Hukukun Genel İlkeleri, İyiniyet ilkesi, Kötüniyet, Uluslararası Deniz Hukuku, Uluslararası Hukukun Kaynakları
Moğol hukukuna ait Halha Jirum üzerine bir inceleme
Moğollar 1691-1911 seneleri boyunca yaklaşık iki yüz yirmi yıl kadar Mançulara tâbi olarak yaşadı. Bizim ele aldığımız Halha Jirum ise Moğolların, Mançulara bağlı yaşadığı dönemin 1709-1795 yılları arasında kullanıldığı hukuk kuralları içeren belgelerdir. Bu bağlamda Halha Jirum, Moğolların XVIII. yüzyıl kanunları ve sosyal yapısı konusunda aydınlatıcı olup Moğol tarihi ve Moğol hukuku için oldukça mühim bir kaynak niteliğindedir. Türkiyede bilinmeyen ve henüz hiç incelenmemiş olan Halha Jirum'un çeviri ve incelemesinin, Türkiye'de Türk-Moğol tarihi ve kültürü araştırmaları için önemli bir bilgi kaynağı olacağı düşünülmektedir. Bu amaçla öncelikle anlamı ve içeriği diğer iki nüshadan daha derli toplu olduğu için Baruun Hüree'nin Halha Jirum nüshası esas alınarak ve Jalan-Aajav'ın eserinde yaptığı sınıflandırma da göz önünde bulundurularak metin Türkiye Türkçesine çevrilmiştir. Daha sonra Halha Jirum, Cengiz Han'ın İh Zasag Ana Yasası ve 1640 yılında çıkarılan Moğol-Oirat Ana Yasası ile karşılaştırılarak incelenmiş ve değerlendirilmiştir.
The role of security perceptions in the development of Turkey's migration policy and legal framework: The example of Turkey-EU relations
The purpose of this thesis is to examine Turkey's migration policy and its legal framework with regards to the perceptions of security originating from the EU. This thesis analyzes how and to what extent EU's migration policies affect the development of Turkey's migration policy. In recent years, the EU has encouraged Turkey to build its approach to migration issues upon a systematic basis. In the EU, there is a deep-rooted perception of security regarding migrants that has developed after the 1970s with the incoming migrants. In this context, the important point for the EU has been the prevention of large migration flows and the protection of external borders. Accordingly, the EU has exported its perceptions of security in order to ensure security within its borders, aiming at the establishment of these security-oriented migration policies and perceptions in third countries such as Turkey. Harmonization of the migration-related legislation and legal infrastructure of the candidate countries, including Turkey with the EU acquis is one step that is taken to that end. This thesis aims to investigate whether the securitization of migration in the EU affects the migration policies of Turkey directly. The main assumption of the present thesis is that the issue of migration is securitized in the EU. In the literature, migration and migration-related concepts are generally associated with political preferences and analyses have been made on the concepts of migration and security to fill the gap. In this context, with the Helsinki Summit, Turkey has been encouraged and suggested to develop an EU-oriented perspective on migration policies. For this reason, it is seen that simple and conventional security theories are not sufficient to explain the migration phenomenon. In this context, the theory of securitization of the Copenhagen School, which forms the theoretical basis of the thesis, and the multi-sector security approach, also known as the multiple approach to security, are elaborated.
Kent hukukunun ekonomi politiği: Türkiye örneği
Çalışmanın amacı, küresel ölçekte değişim değeri ve rekabetteki yeri ile tanımlanmaya başlayan kentlerin birikim açısından barındırdığı olanakları ve bu olanakların sermaye kesimi lehine kullanımını imkân dahiline sokan hukuki düzenleme sürecini araştırmaktır. Bu araştırmayı ise Düzenleme Okulu'nun kavramsal çerçevesinden yararlanarak normlardan yola çıkarak değil normların düzenlediği ilişkilerin bilgisi ile yapmayı hedeflemiştir. 1980 sonrasında başlayıp 2000'li yıllarda etkisi belirginleşen neo-liberal dalga, kurumları ve pratikleri ile hukuki dönüşüme yön vermeye devam etmektedir. Kentsel süreçleri de etkileyen bu dönüşüm, birikimin verili yer ve zamandaki gereklerine uygun biçimleri yaratmaktadır. Sınıf mücadelesi ile şekillenen süreç, metalaştırma ve piyasa menfaatinin toplum menfaatinin üstüne çıkması ile sonuçlanmakta ve etkilerini kentsel alanda en belirgin biçimiyle göstermektedir. Çalışmada emeğin kazanımlarının tasfiyesinin sosyal hakları zayıflatırken beraberinde devletin kamusal işlevlerini de zayıflattığı vurgulanarak çeşitli hukuki biçimler altında görünür olan idari karar ve örgütlenme biçimlerinin de dönüştüğü ortaya konmaktadır. Devlet alanı içerisinde sermayenin temsilinin artması ve bunu mümkün kılan dönüşümler kentleri de, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi kesimlerin talepleri yerine piyasanın istikrarlı işleyişini güvence altına alacak şekilde yapılandırmaya başlamıştır. Tezde kente ilişkin hukukun dönüşümü de bu bağlamda teknik bir süreci ifade etmeyip anılan sürecin bir uzantısı olarak ele alınmıştır.
1950-1980 arası Türk Tiyatrosunda hukuksal sorunlar
Bu tezde, 1950-1980 Arası Türk Tiyatrosunda Hukuksal Sorunlar başlığı altında Hukuk ve Edebiyat çalışmaları odağında 1950-1980 yılları arasında yazılmış olan tiyatro metinlerinde hukuk ve adalet algısının tiyatro metni yazarları tarafından algılanışı üzerine okumalar yapılmıştır. Bu okumalar çerçevesinde ana hedef, hukuk ve edebiyat çalışmalarının temel meselelerinden biri olan edebi metinlerde hukukun nasıl ve ne şekilde algılandığını ortaya koymak olmuştur. 1950-1980 yılları arasında yaşanılan dönemin seçilmesinde ise temel etken bu dönemde yazılmış tiyatro metinlerinde hukukun ve onun alt olgularının irdelenmesidir. Çalışmanın kapsamına yorumsal açıdan belirgin şekilde hukuk algısını ortaya koyan eserlerin dâhil edilmesi yönünde titiz bir çalışma sergilenmiştir. Bu itibarla da hukuku temel bir mesele olarak ele almayan metinler çalışma dışı tutulmuştur. Dolayısıyla bu döneme yazılmış iki yüz elli oyun okunmuş, bunlardan elli tanesi hukuk meselelerine değiniyor olması nedeniyle ele alınmış ve nihayetinde de Duvarların Ötesi, Turgut Özakman (1958), Ayak Bacak Fabrikası, Sermet Çağan (1964), İçerdekiler, Melih Cevdet Anday (1964), Keziban, Turan Oflazoğlu (1965), Susuz Yaz, Necati Cumalı (1965), Tehlikeli Güvercin, Necati Cumalı (1967), Vur Emri, Necati Cumalı (1966), Sokrates Savunuyor, Turan Oflazoğlu (1969), Simavnalı Şeyh Bedreddin, Orhan Asena (1969), Atçalı Kel Memet, Orhan Asena (1970), Sarı Naciye, Recep Bilginer (1970), Nafile Dünya, Oktay Arayıcı, (1971), (1973) Kendini Yazan Şarkı, Adalet Ağaoğlu, Tanilli Dosyası, Oktay Arayıcı (1979), Elif Ana, Turan Oflazoğlu (1979), Eşeğin Gölgesi, Haldun Taner (1968), 72. Koğuş, Orhan Kemal (1967), Bir Ölümün Anatomisi, Oktay Arayıcı (1979) tez kapsamına alınmıştır. Sonuç olarak da Türk tiyatrosu içinde 1950-1980 arasına yazılmış dönemde yazarların sahip olduğu hukuk algısı sezilmeye çalışılmıştır.
Bağımsızlık sonrası Kazakistan'ın uluslararası terörizmle mücadeledeki tutumu: Hukuki bir bakış
Terörizm, modern dünyada ulusal nitelikte karşılaştığımız ciddi bir sorun olmanın yanında küresel bir boyut da kazanmıştır. Terör saldırıları gittikçe daha kapsamlı bir şekilde, modern silahlar kullanılarak insan sağlığına zarar verme ve ciddi yaşam tehdidi oluşturma amacıyla düzenlenmektedir. Toplumsal, milli, dini ve diğer çatışmaları çözmek için yasal yollardan ziyade terör tercih edilmeye başlanmıştır. Bütün bunlar, "uluslararası terörizm" olgusunun bilimsel alanda daha dikkatli araştırılmasına yol açmıştır. Bugüne kadar evrensel bir ölçekte geçerli tanımı yapılamayan terör ve terörizm kavramları konusunda görüş farklılıklarına rastlanmasının sebebi teknik değil siyasi bir nitelik taşımaktadır. Uluslararası hukukta genel kabul gören bir tanım yapılamamış olması çerçevesinde terör ve terörizm kavramları hakkındaki farklı yaklaşımlara çalışmamızda yer verilmiştir. Terörizm, ulusal sınırları aşarak uluslararası boyut kazanan ulusötesi bir olgu haline gelmiştir. Bu sebeple uluslararası terörizm kavramı da çalışmamızın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Küresel ve ulaşılabilir çok taraflı mekanizmalara sahip olduğu için terörizme karşı alınması gereken önlemler, en çok Birleşmiş Milletler aracılığıyla alınmaktadır. Ayrıca terörizmle mücadele, bölgesel düzeyde Şangay İşbirliği Örgütü, Bağımsız Devletler Topluluğu, Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü gibi uluslararası örgütlerin işbirliğiyle de yerine getirilmektedir. Çalışmamızda, Birleşmiş Milletler ve Şangay İşbirliği Örgütü bünyesinde kabul edilen terörizmle mücadele ile ilgili antlaşma ve belgeler, konunun temelini oluşturmaktadır. Ayrıca bu belgelere ve antlaşmalara dayanarak, Kazakistan'ın iç hukukundaki terörizmle mücadele alanında yürürlükte bulunan Ceza Kanunu, Terörizmle Mücadele Kanunu, Aşırılıkçılıkla Mücadele Kanunu, Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilen Gelirlerin Yasallaştırılması ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun ile ilgili değerlendirmeler yapılacaktır. Bunun yanı sıra, çalışmamız boyunca ortaya çıkan hukuki zemin çerçevesinde, Kazakistan'ın terörizmle mücadeledeki tutumu ele alınacaktır. Anahtar Sözcükler: Uluslararası Hukuk, Terör, Terörizm, Uluslararası Terörizm, Birleşmiş Milletler, Şanghay İşbirliği Örgütü, Kazakistan iç hukuku
Finansal gelişmişlik, yasal haklar ve fiyat istikrarı
Bu çalışmanın amacı, yasal hakların ve fiyat istikrarının, finansal gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini analiz etmektir. Bu amaçla, 116 ülkede 2004-2012 dönemi için yasal hakların, fiyat istikrarının, bilgi paylaşımının ve ekonomik büyümenin finansal piyasalar üzerindeki etkisi ampirik olarak incelenmiştir. Analiz sonuçları, yüksek bir finansal gelişmenin güçlü yasal haklarla, daha fazla kredi bilgisiyle, bilgi paylaşım kurumlarının varlığıyla ve daha yüksek ekonomik büyümeyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.
Eski Türklerde töre: Ortaya çıkışı, yayılımı ve uygulamaları
Dünya üzerinde tarih boyunca yer teşkil etmiş tüm medeniyetlerde olduğu üzere, Eski Türklerde kendi hukuk kurallarını meydana getirmişlerdi. Hukuku oluşturan ve şekillendiren yegâne temel unsur, içinden çıktığı toplumun kültürel anlayışı ile şekillendirilen ve toplumsal sorunlarına çözüm sağlamaya yönelik oluşturulan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelere Eski Türk toplumunda töre denilmektedir. Töre, Türk toplumunun kimliği ve kültürel algısı ile mayalanmış, Avrasya'nın zor coğrafyasında göçebe hayatı ile şekillenmiş bir sözlü hukuktur. Töre, Türk toplumunda meydana gelen anlaşmazlıkları çözüm getiren, suç teşkil eden eylemleri belirleyen ve bunlara gereken cezaları bildiren teamülleri de içinde barındırmaktaydı. Zina, hırsızlık, gasp, insan hayatına suikast etmek, iftira, vatana ihanet, çocuk istismarcılığı gibi suçlara karşı gereken cezaları içermesi yönüyle bir ceza hukuku özelliğini taşımaktadır. Toplumsal refahı sağlamak amacıyla yaptırımları katı ve ibretlik olduğundan, Türk toplumunda suç oranı çok düşüktü. Töre, sadece bir ceza kanunlarını değil, idarî konularda da hükümler içermekteydi. Hiyerarşik yapı, orun ve ülüş sisteminin belirlenmesi, kağanlık kurumu ve savaş hukuku gibi konularda etkindi. İdari konulardaki kanunları bir meclis olan kurultayda belirlenmekteydi ve ilgili maddelerin değiştirilmesi ancak kurultay kapsamında yapılmaktaydı. Töre, kağanların keyfi yönetimini de engellemekteydi. Aşırıya kaçan ve keyfi bir yönetim gerçekleştiren kağanlar, töreye uymadıkları gerekçesi ile tahttan indirilebilmekteydiler. Töre, toplumsal hayatı ilgilendiren konuları da kapsamaktaydı. Doğum törenleri, ad veya lakap alma, evlatlık edinme usulleri, evlilik törenleri, görgü kuralları, misafir konuk etme adabı, cenaze törenleri ve miras paylaşımı gibi konularda teamülleri ile bir aile hukuku idi.
Dini motivasyonlu terörle hukuki mücadele politikası: Japonya'nın Aum Shinrikyō ile mücadele örneği
Dini motivasyonlu bir terör örgütü olan Aum Shinrikyō, 1995 yılında Tokyo metrosuna kimyasal silahla saldırarak adını duyurmuştur. Bu kapsamda tezde, dini bir hareket olarak başlayan Aum Shinrikyō'nun bir külte akabinde de terör örgütüne dönüşüm süreci, terör türleri arasındaki yerinin tespiti, diğer terör örgütlerinden farklılaşan özellikleri ve Japonya'nın başvurduğu mücadele yöntemleri ele alınmıştır. Başlangıçta bir yoga kursu olarak faaliyete başlayan Aum Shinrikyō zamanla kendi başına kitle imha silahları dahi üretebilecek kabiliyete erişmiş olup geniş kitlelerin hayatına kasteden eylemler gerçekleştirmiştir. Buna rağmen Japonya bu denli tehlike oluşturan bir terör örgütüyle mücadelesini temel hak ve özgürlükleri kısıtlamadan, dini oluşumları yasallaştırarak denetim altında tutmuştur. Bu yöntem ile terör örgütünü kontrol altına almış ve eylem yapamayacak hale getirmiştir. Aum Shinrikyō'nun devamı niteliğinde olan Aleph gibi dini oluşumlarla da mücadelesini hukuki yollarla sürdürerek yeni bir terör örgütünün filizlenmesini engellemiştir. Türkçe literatürde dini motivasyonlu terör örgütleri veya suç örgütleri ile mücadele konusunda, İslam Dini ile ilişkilendirilen örgütler dışında bir başka yapı incelenmemiştir. Dolayısıyla bu alanda ulusal literatürde bir boşluk olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda çalışmanın amacı dini motivasyonlu terörle mücadele kapsamında Japonya'nın terörle mücadele politikasına açıklık getirmektir. Nitel dokümantasyon incelemesi yöntemiyle gerçekleştirilen bu tez çalışmasında Japonya'nın Aum Shinrikyō ile hukuki mücadelesinde getirdiği hukuki düzenlemeler, Aum Shinrikyō'nun ardılı sayılan dini oluşumların tâbi tutulduğu denetimler ve Tokyo metrosu saldırısına ilişkin yargılama süreci ele alınmıştır. Araştırma sonunda Japonya'nın dini motivasyonlu bir terör örgütüyle etkin bir mücadele ettiği, bu mücadelede hukuk ve insan hakları değerlerine bağlı kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
2000'lerden günümüze Türkiye'de kolektif şiddet türü olarak linç
Linç, bir kolektif şiddet biçimi olarak kitlenin hızlı bir biçimde hüküm vermesi ve bu hükmü hemen o anda uygulaması, "suçlu" olduğunu düşündüğü kişi ya da kişileri cezalandırması olarak tanımlanabilir. Ortada ne mahkeme ne de hakim vardır. Belki suç bile yoktur. Hukukun yokluğuyla karakterize olan bu şiddet eylemi kitlenin adalet iddiasını taşımaktadır. Linç, bir bakıma devlet hukukuna bir karşı çıkış, onun yetersizliğine karşı ivedi bir hak teslimi, kendi adaletini yaratma fikrinin bir yansıması olarak anlaşılabilmektedir. Ancak bu pratikte de böyle midir? Yoksa tam tersine linç, devletin resmi dili, söylemi ve hukuk sistemi, temel kurumları aracılığıyla biçimlendirilen, gündelik kanaatlerin, zihniyet yapılarının ve duyarlılıkların üretildiği ve düzenlendiği, bu düzenlemenin bir yönetim stratejisi ile kime, ne zaman yöneleceğinin tayin edildiği bir alanın parçasını mı oluşturmaktadır? Cumhuriyet'in kuruluşundan 2000'li yıllara kadar gelen dönem bu çerçevede ele alındığında kolektif şiddet ve linç pratikleri çeşitli etnik, siyasi ya da dinsel azınlıklara yönelmiş bir dizi toplumsal olayda kendini göstermektedir. Buna 1990' lı yıllarda Kürt coğrafyasında sürmüş olan yoğun çatışma döneminin ağır şiddet biçimlerinin ve insan hakları ihlallerinin mirası da eklenmektedir. 2000'li yıllar ise Türkiye'de neo-liberal iktidar yapısı ve ondan türeyen güvenlik devleti anlayışının gündelik yaşama yayıldığı, farklı şiddet ve baskı mekanizmalarını doğurduğu ya da mevcut mekanizmaları beslediği, hukuk devleti ile sivil toplum anlayışının muğlaklaştığı bir dönem olarak kendini göstermektedir. Bu yıllar aynı zamanda linç eylemlerinde belirgin bir artışın olduğu yıllardır. Bu çalışmada, Türkiye'de 2000'li yıllarda gerçekleşmiş olan linç eylemlerini şiddet, kolektif şiddet ve şiddet kullanımında devletin konumu ile hukukun rolü ekseninde ortaya koymak, milliyetçilik ideolojisi ile ilişkini tartışmak, kitlenin şiddetini anlamak ve bu linç eylemlerinin altında yatan dinamikleri analiz etmek hedeflenmektedir. Bu analizi de beş linç davası üzerinden yapmaktadır. Nitel araştırma yöntemi ile tarafların beyanları içerik analizine tabi tutulmuştur. Lincin taraflarının kendilerini, linç eylemini ve eylemin sebeplerini nasıl ortaya koydukları anlaşılmaya çalışmış, lincin toplumsal dayanakları lincin taraflarıyla tartışılmıştır.
Doğal hukuk teorileri bağlamında yasa, adalet ve yurttaşlık
Bu çalışmada yasa ve adalet arasındaki ilişki doğal hukuk yaklaşımı çerçevesinde ele alınmaktadır. Çalışmanın temel amacı, doğal hukuk yaklaşımının adaleti sağlama konusunda ne derece etkili ve yeterli olduğu sorusunu tartışmaya açmak ve bu soruyu doğal hukuk görüşüyle ilişkilendirdiğimiz düşünürlerin yurttaşlık kavrayışından hareketle yanıtlamaktır. Bu soruya yanıt ararken doğal hukuku klasik ve modern olmak üzere iki bölümde inceledik ve bu iki dönemin yasa, adalet ve ahlak kavrayışları arasındaki farklılıkların izini sürmeye çalıştık. Devamında ise doğal hukuk ve pozitif hukuk arasındaki gerilimi yine bu üç kavram arasındaki ilişki bağlamında değerlendirdik. Bu değerlendirmeden hareketle çalışmanın iddialarından biri, pozitif hukuk anlayışıyla sınırlı kalındığında adaletin sağlanmasının zorlaştığı ve bunun bir sonucu olarak doğal hukuka ihtiyaç duyulduğu ancak doğal hukukun da kendi içerisinde barındırdığı ve yeniden üretilmesine imkan tanıdığı eşitsizlik sebebiyle adaleti sağlama konusunda eksikliklerinin olduğudur. Doğal hukuk geleneğini doğal hukukun ne'liğine yönelik bir tartışma aracılığıyla değil, düşünürlerin görüşlerine müracaat ettiğimiz ve bu görüşlerdeki farklılıkları doğal hukuk anlayışındaki dönüşümün göstergesi olarak değerlendirdiğimiz bu çalışmanın ikinci iddiası; doğal hukuk düşüncesinin hem insan haklarının zemini hem insan haklarına sirayet etmiş bir yurttaşlık anlayışının kaynağı hem de yurttaşlıktan dışlanan kesimlerin doğallaştırılmasına katkısı olduğudur. Bu yanıyla doğal hukuk hem barındırdığı açmazlar hem de adalete erişmek/yakınlaşmak için kimi engelleri ortadan kaldırabilen içeriğiyle tartışmaya açılmıştır. Hukukun kişisel ve toplumsal otonomiyi aynı anda koruyan, bu iki otonomi anlayışını birbirinin gerekliliği olarak kavrayan ve eşitliği yalnızca hukuksal bir eşitlik olmaktan çıkartarak eşit muamele görme hakkı olarak politik bir varoluşla ilişkilendiren bir hukuk kavrayışı ise yasa ve adalet uyumunu sağlamanın bir yolu olarak çalışmada kendisine yer bulmuştur. Düşünürlerin yaklaşımlarında öne çıkan kavramlar bağlamında kimi farklılıklar olsa dahi, temelde bu iddialar yasa ve adalet ilişkisi, yurttaşlık ve yasanın adaletsizliğine karşın kişilerin başvurduğu/başvurabileceği bir yöntem olması nedeniyle itaatsizlik başlıkları altında irdelenmiştir.
Sağduyu ve hukuk
Bu çalışmada, sağduyu kavramının felsefe tarihindeki yeri ve kavramın hukukla ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Sağduyu, içinde yaşadığımız dünya ile ilgili çok temel, doğruluğundan şüphe edilmeyen kabullerimizi ifade eder. Kavramın birinci boyutu içe bakış ve sağlam muhakemeyi ifade eden aklıselimdir. İkinci boyutu ise ortak ve yaygın kabullerimizi ifade eden hissi müşterektir. Bu kavram, Aristoteles öncesi filozoflarda adı konmamış bir şekilde bulunur. Onların sağduyuya karşı bakışı genellikle olumsuzdur. Aristoteles bugünkü anlamda olmasa da sağduyu terimini ortaya koymuş, metinlerinde sistematik olmasa da sağduyu başvurularında bulunmuştur. Ortaçağda da sağduyu, genellikle bir içe bakış olarak tezahür etmiş ancak Aristoteles'in artan etkisiyle hissi müşterek alanı daha görünür hale gelmiştir. Modern dönemde sağduyu felsefeleri büyük bir canlılık kazanmış, rasyonalist gelenek onu aklıselime eşitlerken empirist gelenek hissi müşterek zeminine öncelik vermiştir. Pragmatist gelenekle başlayan eleştirel sağduyuculuk ise sağduyuya yepyeni bir boyut kazandırmış, onu hem vazgeçilmez bir zemin, hem de eleştirilerek ıslah edilen bir bilgi türü olarak konumlandırmıştır. Bu dönemde aklıselim ve hissi müşterek aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Hukukun sağduyu ile ilişkisine baktığımızda aklıselim ile hissi müştereğin iç içe geçtiği görülmektedir. Hukukun sağduyu ilkeleri olan hukukun genel prensipleri normatif karakteri ile hem bir hukuk kaynağı hem de hukukun ölçüsüdür. Örf ve âdet hukuku kuralları ise bu denli normatif olmasa da daima kanunun göz önünde bulundurduğu tamamlayıcı bir sağduyu zemini olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukuk normunun yorumlanması başlı başına bir sağduyu faaliyetidir. Bütün yorum metotları sağlıklı bir soruca uluşabilmek için sağduyuya başvurmalıdır. İspat hukukunda sağduyunun rolü oldukça belirleyicidir. Geçmişte yaşanan bir olaya ilişkin maddi gerçeğe ulaşırken en büyük yardımcımız, sağduyu ilkeleridir. Bunlar yargılamada hayat tecrübeleri, analoji, abdüksiyon ve vicdani kanaat olarak tezahür etmektedir. Anahtar Kelimeler: Sağduyu, aklıselim, hukuk metodolojisi, hukuk, epistemoloji
Sosyal medya ortamında kişilik hakkı ihlallerine uygulanacak hukuk
Sosyal medya günümüzde en sık kullanılan iletişim alanlarından biridir. Yaygın kullanımına paralel olarak sosyal medya aynı zamanda kişilik hakkı ihlallerinin sıklıkla yaşandığı bir mecra konumundadır. Sosyal medya ortamında işlenen kişilik hakkı ihlalleri günümüzde önemli hukuki uyuşmazlık alanlarındandır. Diğer hukuk dallarında olduğu gibi milletlerarası özel hukuk alanında da bu uyuşmazlıklar inceleme konusu olmaktadır. Zira globalleşen ve teknoloji ile adeta kuşatılan dünyada yabancılık unsurunu havi uyuşmazlıklar giderek artmaktadır. Bu durumda, sosyal medya ortamında meydana gelen ve yabancılık unsuru içeren kişilik hakkı ihlallerine ilişkin uyuşmazlıklarda uyuşmazlığa hangi devletin hukukunun uygulanacağı sorusu gündeme gelmektedir. Bu soruya verilecek cevabın temelinde kişilik hakkı ile ifade hürriyeti arasında yapılan seçim etkili olmaktadır. Cevabı etkileyen bir diğer husus ise gerçek dünya ile siber uzayın ele alınma şeklidir. Milletlerarası özel hukuk bağlamında klasik bağlama kuralları ile sosyal medyada meydana gelen kişilik hakkı ihlallerinin çözümlenip çözümlenemeyeceği, yeni kanunlar ihtilafı kurallarına ihtiyaç olup olmadığı sorusu araştırmamızın temel konusunu oluşturmaktadır. Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde temel kavramlar incelenmiş olup bu kapsamda internet ve sosyal medya kavramsal olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda internet ve sosyal medyanın yapısı, işleyişi, temel aktörleri sırasıyla irdelenmiştir. Ek olarak, internet ve sosyal medyanın yönetimine ilişkin bilgi verilip bu alanda mevcut yasal düzenlemelere yer verilmiştir. İkinci bölümde ise kişilik hakkı kavramı inceleme altına alınmıştır. Öncelikle kişilik hakkı kavramsal olarak açıklanmış, kişilik hakkı ihlallerine değinilmiş ve kişilik hakkı ihlallerine karşı hukuki koruma yöntemleri üzerinde durulmuştur. Son olarak kişilik hakkı ihlalleri internet ve sosyal medya ortamı perspektifinden incelenerek bölüm tamamlanmıştır. Çalışmanın son bölümünde internet ve sosyal medya ortamında meydana gelen kişilik hakkı ihlallerine uygulanacak hukukun tespiti meselesi ele alınmıştır. Bu bağlamda öncelikle, internet ve sosyal medya bağlamında yabancılık unsuru, kişilik hakkı ihlallerinin vasıflandırılması, çeşitli bağlama noktaları ile teorileri incelenmiştir. Son olarak Türk hukuku ve Avrupa Birliğindeki mevcut düzenlemelere ilişkin bilgiler aktarılmıştır.
Tanzimat sürecinde Osmanlı Devleti'nin hukuk değişimi ve Namık Kemal'in hukuk anlayışı
Osmanlı Devleti'nin modernleşme sürecinde değişime uğrayan temel kurumlardan birisi hukuktur. Hukukun değişimi yalnızca batı menşeili kanunların Osmanlı Devleti'nde yürürlüğe girmesinden ibaret değildir, aynı zamanda hukuka yüklenen anlam değişmiştir. Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde hukukun üzerine bina edildiği temel kavramlar Tanzimat süreciyle beraber değişmiştir. Tanzimat bürokratlarının devleti içinde bulunduğu geri kalmışlıktan kurtarmak için yeni kurumlar ihdas ederek devleti ve bunun neticesinde toplumu dönüştürmeleri kanun vasıtası ile olmuş, bunun sonucu olarak kanun yapımı ve uygulamasında birtakım farklılıklar oluşmuştur. Tanzimat aydınları bu noktada Tanzimat'ın getirdiği yenilikleri değerlendirmiş ve Tanzimat düşüncesinin oluşmasını sağlamışlardır. Roman, tiyatro, çeviri eserler ve gazete gibi yeni ifade imkanlarını kullanarak Tanzimat sürecindeki devlet ve toplum değişimi yakından takip etmişlerdir. Kuşkusuz Tanzimat aydınlarının bu değerlendirmeleri içerisinde hukuk değişimi önemli bir yer ihtiva etmektedir. Devletin ve toplumun değişiminin temel dinamiği olan kanun, ve dolayısıyla hukuk, Tanzimat aydınlarının düşünce dünyasında farklı noktalardan ele alınmıştır. Söz konusu değişim Namık Kemal tarafından değerlendirilmiş ve eleştiriye uğramıştır. Hukukun günümüzde kamuoyunda oldukça tartışılan bir mesele olduğunu dikkate alarak Türk modern hukukunun temeli olarak sayabileceğimiz Tanzimat süreci hukuk değişimini ve bu değişimin Namık Kemal tarafından nasıl yorumlandığı üzerine düşünmek gerekir. Onun adaleti temel alarak yaptığı hukuk eleştirisi hukukun yerelliği ve hukuk yapımı hususunda yol gösterici niteliktedir. Tezimizde Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde hukukun temel kavramlarını ve Tanzimat sürecinde bu kavramaların değişimini açıkladıktan sonra Namık Kemal'in hukuk anlayışını ortaya koymaya çalıştık. Namık Kemal'in adalet merkezli hukuk anlayışının hukukun felsefî ve yapısal sorunlarına eğilimi farklı bir pencere açacak niteliktedir.