Hipoksi
Bu konu başlığı altında 57 tez
Renal hücreli karsinomlarda HIF-1 ALFA, HIF-2 ALFA ve HAF ekspresyon profili ve prognostik parametreler ile ilişkisi
Böbrek kanserleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmalarına göre erkeklerde 9. Kadınlarda 14. en sık görülen kanser tipidir. Dünya çapında 16. en sık kanserden ölüm nedenidir. Tümör hücreleri ve tümör metastazları düşük oksijen seviyeleri/ hipoksiye maruz kalmaktadır. Hipoksiye cevapta HIF-1α ve HIF-2α olmak üzere iki önemli mediatör vardır. HIF'ler hipoksi altında hücresel strese karşı en önemli düzenleyiciler ve tirozin kinaz yolağı üyeleridir. Hipoksi İlişkili Faktör (Hypoxia associated factor-HAF); HIF-1α'nın HIF-2α'ya dönüşümünde rol almaktadır. HAF tümör kök hücrelerinin gelişimi ve tümörün agresif davranışından sorumlu tutulmaktadır. HIF-1α, HIF-2α ve HAF seviyeleri düşük sağkalım, tümör agresifliği, tümör boyutu ve invazyonu ile ilişkilendirilmiştir Bu araştırmada Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi / Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümü'nde 2006-2014 yılları arasında renal hücreli karsinom tanısı alan 239 olgu TMA bloklar yapılarak kesitlerine imünohistokimyasal olarak HIF-1α, HIF-2α ve HAF antikorları uygulandı. HIF-1α sitoplazmik ekspresyonu ile pelvikaliksiyer sistem infiltrasyonu ve histolojik subtip arasında ilişki saptandı. HIF-1α nükleer ekspresyonu ile histolojik tip ve ISUP nükleer derecesi arasında anlamlı ilişki izlendi. HAF ile histolojik tip ve ISUP nükleer derece arasında ilişki izlendi. HIF-2α ekspresyonu ile histolojik subtip, tümör boyutu, renal sinüs infiltrasyonu ve adrenal glanda metastaz arasında ilişki saptandı. Olguların diğer klinikopatolojik özellikleri ile HIF-1α, HIF-2 α ve HAF ekspresyon seviyeleri arasında ilişki saptanmadı. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak HIF-1α nükleer ekspresyonu azaldıkça HAF ekspresyonu artış göstermiş olup bu ikisi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü ilişki saptandı (p=0.005). Ayrıca HAF ekspresyonu arttıkça HIF-2α ekspresyonunda da artış izlenmiş olup aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.024). Renal hücreli karsinom olgularında HIF-1α nükleer, HIF-2α ve HAF ekspresyonunun kötü prognoz, HIF-1 α sitoplazmik ekspresyonunun iyi prognoz ile ilişkilendirildiği yayınlar mevcuttur. Ancak doku üzerinde yapılmış çalışmalar sınırlı ve olgu sayısı kısıtlılığı söz konusudur.
Akut hipoksinin işitme üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda giderek önem kazanan bir sağlık problemidir. Apneler ile birlikte gelişen tekrarlayan arteriyel oksijen desatürasyonları gece içinde birçok defa devam eder. Literatürde OUAS'lı hastalarda işitme üzerine çalışmalar mevcuttu. Bu çalışmada OUAS'taki apne atakları sonucunda oluşan hipoksinin işitme üzerine etkisi deneysel olarak araştırıldı.Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanı Araştırmaları Etik Kurulunun 2011/A-102 numara ile izni alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında gerçekleştirildi. Çalışmada toplam 15 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Wistar albino cinsi, rat kullanıldı. Hayvanlara 40 mg/kg Ketamin ve 5 mg/kg Xylazine intramusküler yolla verilerek anestezi sağlandıktan sonra oluşturulan sessiz ortamda işlemler uygulandı.Çalışmaya işitmesi normal olan toplam 15 rat dahil edildi. Kontrol grubuna sadece trakeotomi yapıldı. İşlem öncesi ve sonrası DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı. Hipoksi grubuna ise trakeotomi işlemi sonrasında en az 10 sn süren apne atağı oluşturularak hipoksi meydana getirildi. Hipoksi grubunda trakeotomi öncesinde ve hipoksi esnasında DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı.İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 17.00 programı kullanıldı. Ölçülebilir değişkenler Ortalama +/- Standart Deviyasyon olarak sunuldu. Grupların kendi içindeki değişimlerin testinde Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi kullanıldı. P <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı değerler elde edilmedi. Hipoksi grubunda yüksek frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.Sonuç olarak; Apne atakları ile oluşturulan hipoksi esnasında yüksek frekanslarda koklear cevap azalmaktadır.Anahtar kelimeler: OUAS, apne, hipoksi, otoakustik emisyon, rat.
Hipoksi koşulları altındaki meme kanseri hücrelerinde hipertermi ve kurkuminin kanser kök hücre benzeri özelliklere ve epitelyal-mezenkimal dönüşüme etkilerinin incelenmesi
Meme kanserinin heterojen bir hastalık olduğu, hipoksinin invazyon ve metastazda etkin rol oynadığı ve kötü prognoz ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hipoksi koşulu altında Hipertermi, 17-AAG ve Kurkumin üçlü tedavisinin meme kanseri hücre dizilerinde CSC ve EMT belirteçlerinin gen ifadeleri ve hücresel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini incelemek ve araştırmaktır. Bu çalışmada ilk olarak hipoksi koşulu oluşturmak için meme kanseri hücre dizilerinde CoCl2'ün doza ve zamana bağlı qRT-PCR yöntemi ile HIF1A ifade düzeyleri araştırılmıştır. Bunun sonucunda MDA-MB-231 hücre dizisinin 3. saatte 25 µM, CRL-2329 hücre dizisinin ise 3. saatte 100 µM CoCl2 ile inkübasyonunun, en yüksek HIF1A gen ifade düzeyi gösterdiği bulunmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş meme kanseri hücre dizilerinde 17-AAG ve kurkumin etken maddelerinin MTT deneyi ile 24. ve 48. saat IC50 dozları belirlenmiştir. Belirlenen bu dozlara bağlı olarak hipertermi ile beraber kombine gruplar oluşturulmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş hücre dizilerine uygulanan HT + 17-AAG + Kurkumin üçlü tedavinin; hipoksi grubuna, sadece HT ve HT + 17-AAG uygulanan gruplara kıyasla kanser kök hücre belirteci ve epitelyal mezenkimal geçiş ile ilişkili belirteç genlerin mRNA ekspresyon düzeylerini anlamlı bir şekilde azalttığı görülmüştür. Ayrıca hücre migrasyonu deneyi ile elde edilen bulgulara göre de bu kombinasyonun hücreler üzerinde antiproliferatif ve antianjiyogenik etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu veriler, CSC ve EMT belirteçlerini aşırı ifade eden hipoksik meme tümörlerinde oldukça iyi bir kombinasyon ajanı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Hipoksi, Hipertermi, 17-AAG, Kurkumin, CSC, EMT
Tip 1 diyabetes mellituslu ergenlerde periodontal hastalık ve oksidatif stres ile HIF-1 alfa düzeyleri arasındaki ilişki
Diyabetes mellitus (DM) ve periodontal hastalık dünyada yaygın olarak görülen önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Periodontal hastalık ve DM patolojisinde oksidatif stres önemli rol oynar. Ayrıca hipoksi HIF yoluyla inflamatuar yanıtı modüle edebildiği için inflamatuar hastalıklarda sıkça araştırılmıştır. Çalışmamızda T1DM ve sağlıklı kontrollerde metabolik durum, klinik periodontal parametreler ve tükürük oksidatif stres ve hipoksi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 5 yıllık takip süresine sahip 101 T1DM'lu ve 102 sistemik sağlıklı 12-18 yaş aralığındaki ergenler dahil edildi. Sosyodemografik, klinik ve metabolik veriler toplandı. Uyarılmamış tükürükde toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS) ve hipoksiyle indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1ɑ) seviyeleri belirlendi. Sistemik sağlıklı kontrol (S) ve T1DM grupları arasında klinik periodontal ve tükürük hacmi parametreleri açısından farklılık gözlenmezken (p>0,05), T1DM grubunda TOS ve OSİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışma grupları sistemik ve periodontal hastalık varlığına göre gruplandırıldığında (Ss: kontrol-sağlıklı dişeti, Sg: kontrol-gingivitis, T1DMs: T1DM-sağlıklı dişeti, T1DMg: T1DM-gingivitis) PI, GI, SKI, SCD ve PİYA değerleri Sg ve T1DMg gruplarında dişeti sağlıklı gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. On yıldan uzun süre takip edilen T1DM grubunda TOS ve OSİ değerlerinin yükseldiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). S grubunda TAS ve HIF1- alfa arasında, T1DM grubunda tükürük hacmi ile TOS, OSİ ve HIF- 1alfa arasında pozitif korelasyon bulundu. Bireylerin ağız bakımı benzer olduğu için T1DM in klinik periodontal parametreler üzerine etkisi görülmeyebilir. Tükürük hacmi, TOS ve OSİ değerlerinin sistemik hastalıktan ve T1DM'nin takip süresinden etkinlendiği tespit edilmiş olup daha sonraki çalışmalara öncülük edebilir.
Ürolojik üreterorenoskopi (URS) vakalarında sedasyon alan hastalarda kapnografinin (capnostream ile) rolü
Çalışmamızda; sedasyon altında yapılan üreterorenoskopi (URS) vakalarında, standart monitörizasyona ek olarak yapılan kapnografi monitörizasyonunun, apne, hipoksemi, desaturasyon ve diğer vital parametrelere etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda; sedasyon altında elektif olarak URS yapılacak olan, 18-75 yaş arasında 150 hasta dahil edildi. Olgular rastgele 75'er kişilik 2 gruba ayrıldı. Kapnografi monitörizasyonu yapılan olgular "Çalışma Grubu", kapnografi monitörizasyonu yapılmayan olgular "Kontrol Grubu" olarak adlandırıldı. Hastalar rutin olarak monitorize edildi. Çalışma grubundaki vakalarda ek olarak ETCO2 ve integre pulmoner indeks (IPI) non-invaziv şekilde monitorize edildi. Sedasyon süresince iki gruptaki apne, hipoksemi, desaturasyon gelişimi ve havayolu yönetiminde yapılan müdahaleler kaydedildi. Çalışma grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 17 (%22,7) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 24 (%32) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubu ve kontrol grubu hastalarında apne gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Ayrıca gruplar arasında minimum SpO₂ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızda; kapnografi monitorizasyonu ile solunum depresyonu anında saptanıp gerekli müdahale ile apne, hipoksemi ve desatürasyon gelişimi önlenebilmektedir. Anahtar kelimeler: Kapnografi, end-tidal karbondioksit, apne, hipoksemi, desaturasyon.
Oksidatif stres markerları; ısı şok proteini-70 (HSP-70), vasküler endotelyal büyüme faktörü-a (VEGF-A), hipoksi ile indüklenen faktör-1alfa (HIF-1α) ve matriks metalloproteinaz-7 (MMP-7) serum düzeylerinin relapsing remitting multipl skleroz hastalarında relaps ve remisyon dönemlerinde ölçümü ile hastalık oluşumuna katkılarının araştırılması
Multipl Skleroz (MS) dünyada genç erişkinlerdeki nörolojik yeti kaybının en sık sebebidir. İmmün yanıt kaynaklı santral sinir sistemi iltihabı MS patogenezinde ana etmendir. Son yıllarda oksidatif stres ve inflamasyonun neden olduğu doku hasarının da hastalık oluşumuna katkı sunduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğinde Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) tanısı ile takip edilen hastalarda oksidatif stresin hastalık oluşumuna katkılarını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 2017 revize McDonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış 142 hasta ile 39 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. 71 hasta atak döneminde alınmış, bu hastalardan metilprednizolon tedavisi öncesi ve sonrası kan örnekleri toplanmıştır. Son 1 yılda atak geçirmeyen 71 hasta remisyon grubu olarak alınmış, sağlıklı gönüllüler ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Çalışma için oksidatif stres markerları HIF-1α, HSP-70, MMP-7 ve VEGF-A molekülleri seçilmiştir. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından TF.UT.22.58 proje no ile kabul edilmiş ve elisa kitleri birim desteği ile temin edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olguların yaş, cinsiyet, engellilik durumları, hastalık tanısı aldıklarından beri geçen süre ve hastalık modifiye edici ajan kullanıp kullanmadıkları kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç olarak; HIF-1α, HSP-70, MMP-7 ve VEGF-A moleküllerinin MS hastalarında oksidatif stres belirteci olarak kullanılmasının istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar göstermediği, ayrıca bu moleküllerin kan düzeylerinin yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve EDSS ile de istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyonu olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Oksidatif Stres, Isı Şok Proteini-70 (Hsp-70), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-a (Vegf-a), Hipoksi ile İndüklenen Faktör-1alfa (Hif-1α)
Akut bronşiolit vakalarında aneminin tedaviye etkisinin değerlendirilmesi
Bronşiolit, özellikle iki yaş altındaki çocuklarda çoğunlukla viral etkenlerin neden olduğu, hızlı solunum, göğüste retraksiyonlar ve hışıltılı solunum (wheezing) ile karakterize, bronşiollerin inflamasyonu ile seyreden klinik bir tablodur. Akut bronşiolitin temel tedavisi destekleyici tedavi olup, hastanın hidrasyonunun ve oksijenizasyonunun düzenlenmesi ve komplikasyonlar açısından yakından izlenmesini içerir. Hastaneye yatışı gerektirebilmesi, semptomların bazen haftalarca devam etmesi, beslenme problemlerine yol açması, sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlaması gibi yüksek morbidite nedenleri hastalığın önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Ekim 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında öksürük, hırıltı, dispne şikayetleri ile acil servisimize başvurup akut bronşiolit tanısı ile tedavi edilen 85 hastada aneminin tedaviye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastaların 63'ünde (%74) anemi yokken 22'sinde (%26) ise anemi tespit edildi. Anemisi olan ve olmayanlar arasında karşılaştırma yapılınca tedavi öncesi hastalık skoru, DSS (dakika solunum sayısı), KTA (kalp tepe atımı) ve SaO2 (oksijen saturasyonu) değerleri ile tedavi sonrası hastalık skoru, DSS, KTA ve SaO2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak hafif ve orta akut bronşiolit vakalarındaki solunumsal olarak ortaya çıkan hipoksinin tedaviye olan yanıtı hafif anemik hastalarda anemik olmayanlara göre farklı değildir.
Hipoksik-iskemik serebral hasar oluşturulan yenidoğan rat modelinde allopürinolün kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitesi ile nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç:Hipoksi-iskemi (H-İ) sonrası reperfüzyon-reoksijenasyon döneminde küçük damar endotel hücrelerinde serbest radikallerin üretimine neden olan siklooksijenaz ve ksantin oksidazın aktive olduğu iki önemli yol tetiklenir. Açığa çıkan serbest radikaller lökosit, platelet ve endotel hücrelerindeki adezyon moleküllerini aktive ederek lökositlerin adezyonu ve ekstravazasyonunu sağlar. Ksantin oksidaz inhibitörü olan allopürinolün hipoksik sikemik ensefalopatide (HİE) nöroprotektif olabileceği gösterilmiştir. Kaspaz 3 ve kaspaz 8 nöronal apoptozisde önemli bir role sahiptir. Biz hipoksik-iskemik ensefalopatili yenidoğan ratlarda farklı doz allopurinolün kaspaz-3 ve kaspaz-8 üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 10 günlük yenidoğan ratlar alındı. Çalışma modeli olarak Rice'ın hpoksi-iskemi modeli kullanıldı. Ratların sol karotid arterleri bağlandı ve %8 oksijen ile %92 nitrojenli ortamda 2.5 saat bekletildi. Hİ sonrası allopurinol uygulanarak beyin dokusunda her iki hemisferde apopitozis öncül proteinleri olan kaspaz 3 ve 8 ölçümü yapıldı. Allopürinol AL48 tedavi grubuna, ratlar hipoksiye maruz kaldıktan 30 dakika ve 12 saat sonra, 24 mg/kg olmak üzere iki eşit dozda, AL72 tedavi grubuna ratlar hipoksiye maruz bırakıldıktan 30 dakika, 12 saat ve 24 saat sonra aynı dozlarda intraperitoneal olarak uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 12 saat sonra ratlar dekapite edildi. Diğer gruplar sham ve Hİ grubuydu.Bulgular: Her bir grupta 10 rat vardı. Gruplar arasında cinsiyet ve ağırlık farkı yoktu (p>0.05). Hİ, AL48 ve AL72 gruplarında kaspaz 3 ve kaspaz 8 düzeyleri sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin yüksekti (her biri için p= 0,0001). Hİ ve AL48 grupları arasında kaspaz aktivitelerinde farklılık olmamasına rağmen (p>0.05) kaspaz -3 ve kaspaz-8 aktiviteteleri HI ve AL48 gruplarıyla kıyaslandığında AL72 grubunda daha düşüktü (her biri için p=0,001).Sonuç: Sonuçta AL72 grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitelerinin azalması yüksek doz allopurinolün nöronal apopitozisin azalmasında etkili olabileciğini düşündürmektedir.
Hipoksil iskemik ensefalopati oluşturulan rat modelinde indometazinin nöronal apopitoz üzerine etkisi
Amaç: Siklooksijenaz yolağı ve prostaglandinler hipoksik-iskemik beyin hasarı patogenezinde ve gecikmiş beyin hasarı mekanizmasında önemli rol oynar. Bu çalışmada hipoksik iskemik rat modelinde farklı dozlardaki nonselektif siklooksijenaz inhibitörü olan indometazinin nöronal apopitoz üzerine etkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Levine-Rice metoduna göre hipoksik iskemi oluşturulan yedi günlük ratlar beş gruba ayrıldı. Grup I (n: 15) ratlara serum fizyolojik verildi, arter ligasyonu ve hipoksi yapılmadı. Grup II (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra serum fizyolojik verildi. Grup III (n: 15) ratlara hiposik-iskemiden önce tek doz 2 mg/kg indometazin verildi. Grup IV (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra 12 saat arayla üç doz 2 mg/kg indometazin verildi. Grup V (n: 15) ratlara hipoksik-iskemiden sonra 12 saat arayla üç doz 4 mg/kg indometazin verildi. Ratlar hipoksik-iskemiden 72 saat sonra dekapite edildi ve beyin hemisfer dokuları TUNEL yöntemi ile değerlendirildi.Bulgular: Hipoksik-iskemi öncesi ve sonrası verilen indometazin tedavisi hipoksik-iskemi sonrası serum fizyolojik verilen grup ile karşılaştırıldığında rat beynindeki apopitotik hücre sayısını önemli ölçüde azalttı (p<0,001).Sonuç: Bu sonuçlara göre indometazin tedavileri hipoksik iskemik beyin hasarı tedavisinde iyi bir seçenek olabilir.Anahtar kelimeler: Hipoksik-iskemi, beyin zedelenmesi, apopitozis, indometazin
Hipoksi ve embriyonik kök hücre genlerinin larinks kanseri patogenezindeki rolü
Larinks kanseri, baş boyun kanserlerinin ortalama %25'ini oluşturmakta ve genellikle orta yaş ya da ileri yaş erkeklerde görülmektedir. Larinks kanserlerinin %90'dan fazlası yassı hücre kanserleridir. Solid tümörler bilinen tüm kanserlerin %90'ını oluşturmaktadır. Solid tümörlerin en yaygın özelliği ve önemli çevresel streslerden biri hipoksidir. Oksijen konsantrasyonunun fizyolojik seviyenin altına düşmesi, in vitroda insan embriyonik kök hücrelerinin devamlılığını, spontan farklılaşmanın azalmasını sağlamakta, kendini yenilemeyi desteklemektedir. Kök hücre ve kanser hücreleri arasındaki benzerlikler her iki grubun gen ekspresyonunun düzenlenmesinde ortak yolaklar olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda skuamoz hücreli larinks kanser teşhisi almış 26 hasta dahil edildi. Dokulardan RNA izolasyonu yapılarak tümör ve normal dokularda hipoksinin indüklediği faktörler ve embriyonik kök hücre genlerinin ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmamızda tümör dokularında HIF-1α, OCT4 ve NANOG genlerinin ekspresyonunun normal dokuyla karşılaştırıldığında arttığı saptandı. Ayrıca Hep2 larinks kanseri ve FaDu farenks kanseri hücre serileri hipoksiye maruz bırakılarak, hipoksinin, HIF-1α, HIF-2α, SOX2, OCT4, NANOG, CD133, ESRRA genleri üzerindeki etkisi belirlendi. Çalışmamızda hipoksiye maruz bırakılan Hep-2 hücrelerinde HIF-1α, HIF-2α, SOX2, OCT4, NANOG, CD133 ve ESRRA genlerinin mRNA ekspresyonlarında artış gözlenirken, FaDu hücrelerinde HIF-1α ve SOX2 mRNA ekspresyonunda azalma, HIF-2α, OCT4, NANOG, CD133 ve ESRRA mRNA ekspresyonlarında artma gözlenmiştir. Hücreler ESRRA inhibitörü XCT790 ile muamele edildiğinde, hücrelerde hipoksinin indüklediği gen ekspresyon profilinin değiştiği saptanmıştır. Bu çalışma sonunda larinks kanseri tedavisinde hipoksinin etkisini azaltılmasında yeni stratejiler geliştirilmesine yönelik bir yaklaşım sunulmuş oldu. Anahtar kelimeler: Larinks kanseri, hipoksi, embriyonik kök hücre genleri,Real Time-PCR
Hipoksiyle indüklenen faktörlerin küçük hücreli dışı akciğer kanseri hücrelerinde telomeraz ve epitelyal mezankimal geçiş genleri ekspresyonuna etkisinin incelenmesi
O2 aerobik solunum yapan organizmaların hücre metabolizmalarını ve homeostazilerini korumaları açısından önemli bir moleküldür. Oksijenin hücrelerde normal düzeyin altına düşmesi Hipoksi olarak tanımlanmaktadır. Hipoksik koşullarda, soliter kanser hücrelerinde, Hipoksiyle İndüklenen Faktörler (HIFs) aktive olmaktadır. Böylece tümör hücrelerinde; Anjiogenez (VEGF), glukoz transportu (GLUT), metastaz, invazyon gibi süreçler hızlanarak tümör agresif bir hal almaktadır. Bu araştırmada A549 hücrelerinde HIF-1 beta transfeksiyonunun gerçekleştirilmesiyle hücreler 150 μM CoCl2'ye 4 saat maruz bırakılarak hipoksik koşul oluşturulmuştur. Böylelikle Hipoksiyle İndüklenen Faktörlerin (HIFs); Telomeraz (hTERT) ve Epitelyal Mezenkimal Geçiş (EMT) genleri ekspresyonu üzerine etkisi incelenmiştir. Araştırma sonucunda, Hipoksik koşullarda HIF-1 beta'nın (ARNT) susturulmasıyla (siARNT); mezenkimal hücrelerin belirteci olan Zeb1, Snail gibi genlerin ekspresyonlarında azalma görülürken; epitelyal hücrelerin belirteci E-cadherin ekspresyonunda artış görülmüştür. Öte yandan anjiyogenezin göstergesi olan; VEGF, GLUT1 ve hTERT'in ekspresyon düzeylerinde azalma meydana geldiği gözlemlenmiştir. Bu veriler HIF'lerin (HIFs); Telomeraz (hTERT) ve EMT ekspresyonu üzerine etkili olduğunu; kanser hücrelerinin invazyon, metastaz, ölümsüz özellik ve ilaca karşı direnç kazanma özellikleri konusunda yapılacak başka araştırmalarla desteklenmesi suretiyle yeni yaklaşımlar sunabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KHDAK, Hipoksi, HIF, EMT, hTERT
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin serum kaspaz-3 düzeyi üzerine etkisi
Giriş: Aralıklı hipoksemi, obstrüktif uyku apne (OUA) komplikasyonlarının fizyopatogenezinde önemli bir yere sahiptir. OUA'da aralıklı hipoksemiye bağlı artmış apoptoz önemli bir klinik durum olabilir. Bu çalışmada OUA olan hastalarda artmış apoptozun dolaylı bir belirteci olan kaspaz-3 enzim düzeyini değerlendirmeyi ve sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) ile OUA tedavisinin kaspaz-3 enzim düzeyi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya uykuda solunum bozuklukları laboratuvarına 6 ay içinde başvuran ardışık 141 hasta dahil edildi. Tüm olgulara gece yapılan polisomnografi (PSG) sabahı alınan rutin kan örneklerinden kaspaz-3 ölçümleri yapıldı. PSG sonucuna göre OUA tespit edilip CPAP tedavisi uygulanmasına karar verilen olgular 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kontrole çağrıldı. Kontrole gelen hastaların CPAP tedavisine uyumları değerlendirildi ve tedavi sonrası kaspaz-3 düzeylerine tekrar bakıldı. Bulgular: Çalışmaya 39'u kadın (%27,7) 102'si erkek (%72,3) toplam 141 olgu dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 49±12 (min-17, max-77) idi. PSG sonuçlarına göre olguların %95,7'sinde (135/141) OUA tespit edildi. Hafif OUA 35 (%24,8), orta OUA 39 (%27,7), ağır OUA 61 (%43,3) olgu idi. Çalışma grubunda erkek ve kadınlarda medyan kaspaz-3 enzim düzeyleri benzerdi. OUA varlığı ve şiddetine göre ayrılmış gruplar arasında hemogram parametreleri ve kaspaz-3 enzimi düzeyi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Gündüz aşırı uykululuk hali olanlarda kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak yüksek, kardiyovasküler hastalığı olanlarda ise kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. OUA'da 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kaspaz-3 enzim düzeyinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Kaspaz-3'ün hem CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi hem de gecede 1 saatten fazla CPAP cihazı kullanım yüzdesi ile negatif korelasyon gösterdiği bulundu. CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.397, p=0.030). Gecede 1 saatten fazla CPAP tedavisi kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.411, p=0.024). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları OUA şiddetiyle kaspaz-3 düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyamamıştır. Ancak tedavi uyumu arttıkça azalan kan kaspaz-3 seviyeleri OUA'da artmış apoptozu CPAP tedavisinin düzeltebileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne, Kaspaz-3, Apoptozis, Aralıklı hipoksemi, CPAP
32 hafta altı prematüre yenidoğanlarda bronkopulmoner displazi gelişiminde rol alan aldosteron ve bazı sitokinlerin değerlendirilmesi
Bronkopulmoner displazi (BPD), aşırı erken doğan bebekler arasında en sık görülen solunum bozukluğudur. BPD'nin patogenezi, olgunlaşmamış bir akciğerin gelişimini etkileyen çoklu doğum öncesi ve sonrası mekanizmaları içermektedir. Bu mekanizmalar akciğerin yapısını, alveollerdeki kılcal gaz değişimini bozar ve BPD'ye yol açar. Neonatoloji, prematürelik nedeniyle ortaya çıkan problemlerde büyük ilerlemeler kaydetmesine rağmen BPD'yi önleme ve tedavi konusunda kısmen başarılı olmuştur. Her ne kadar antenatal glukokortikoidlerin, sürfaktan tedavisinin, koruyucu noninvaziv ventilasyonun, erken kafein tedavisinin, A vitamininin ve sıvı kısıtlamasının kullanımını destekleyen bazı kanıtlar olsa da mevcut stratejilerin hiçbirinin hastalığı tedavi etmede yeterli olmadığı görülmüştür. BPD etyoloji ve tedavisi ile ilgili hala aydınlatılması gereken bir konudur. BPD için yenilikçi yaklaşımlar ve daha etkili tedaviler arama ihtiyacı devam etmektedir. BPD uzun zamandır yapılan çalışmalara rağmen hala önlenmesi zor bir hastalıktır. Bu durum yeni tedavilere rehberlik etmek için erken öngörücü BPD biyobelirteçlerinin tanımlanma ihtiyacını doğurmaktadır. Bizim çalışmamızda bu ihtiyaca yönelik 32 hafta altında doğan yenidoğan bebeklerde bronkopulmoner displazi gelişiminde aldosteron, MMP9, claudin 4, claudin 18.1 ve HİF1 alfa gibi markerların rolü araştırılmıştır. Hastalarımızın kan, idrar ve bronkoalveoler lavaj sıvısında bu markerlar çalışılmıştır. Bu çalışmada ilk kez aldosteron ile bronkopulmoner displazi ilişkisi ele alınmıştır. Kontrol grubu ile hafif-orta-ağır BPD gruplarında kan, idrar ve bronkoalveolar lavaj sıvılarda çalışılan markerlarda gruplar arasında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir ancak hala daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Asetil l karnitin'in insan retinal pigment epiteli (ARPE-19)hücrelerinde oluşturulan hipoksi modelinde VEGF veoksidatif stres üzerine etkilerinin araştırılması
Yaşlılığa bağlı maküler dejenerasyon (YBMD), ortalama insanömrünün artması ile birlikte özellikle de gelişmiş ülkelerde sıklığı artan önemli bir görme kaybı nedenidir. YBMD'nin yaş tipinde anti VEGF ilaçlar kullanılmakla birlikte progresyonunu engelleyen kesin tedavisi halen yoktur. YBMD patofizyolojisinde inflamasyon ve oksidatif stresin rol oynadığının anlaşılması ile birlikte yeni tedavi arayışları hız kazanmıştır. Asetil L-Karnitin (ALKAR)'in uzun yıllar bilinen ve çeşitli patolojilerde supplement olarak kullanılan bir ajandır. ALKAR'ın daha önceki çalışmalarda, antiinflamatuar etkinliği ve antioksidan etkinliği birçok defa gösterilmiş olup son yıllarda in vivo çalışmada kanser hücrelerinde anti-VEGF özelliği de gösterilmiştir. Bizde ARPE-19 hücrelerinde CoCl2 kullanılarak oluşturulan hipoksi modelinde ALKAR'ın retina pigment epitelinde anti-VEGF ve antioksidan özelliklerini göstermeyi amaçladık. Öncelikle hipoksi modelini oluşturmak için CoCl2'ün doz çalışmasını yapılarak 800 µM CoCl2 ile hipoksi modelinin oluştuğu görüldü. ALKAR doz çalışmasında ise 10 µM'ün etkin doz olduğunu görüldü. ARPE-19 hücrelerindeki hipoksi modelinde hücre canlılık oranları ALKAR verilen grupta istatiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görüldü (p<0.05). Işık mikroskopuyla yapılan ARPE-19 hücrelerinin morfolojik değerlendirmesinde de ALKAR'ın hipoksiye karşı protektif etki gösterdiği görüldü. Ayrıca Bevacizumab'ın hücre canlılığını azalttığı ve ALKAR ile birlikte verildiğinde ise ALKAR'ın protektif etki gösterdiği görüldü. ALKAR'ın CXCR-4 ve HIF-1α azaltarak anti VEGF özelliği gösterdiği görüldü. ALKAR'ın anti oksidan özelliğinin tespiti için Total Antioksidan Kapasite (TAK) bakılmış olup ALKAR verilen grupta istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Uzun zamandab beri kullanılan ALKAR'ın yeni tespit edilen anti-VEGF özelliği, hipoksinin patofizyolojide yer aldığı retinal hastalıklarda, özellikle de YBMD'de faydalı olacağını düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: ALKAR, ARPE-19, VEGF,
Deneysel hipoksik iskemik rat modelinde HİF 1 alfa düzeyi, askorbik asit ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi
Hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) prenatal, natal ve postnatal faktörlerin etkisiyle oluşan ve sistemik hipoksi sonucu serebral kan akımının azalmasıyla gerçekleşen beyin hasarıdır. Tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen HİE' ye bağlı mortalite ve morbidite oranı halen yüksek olarak gözlenmektedir. Günümüzde HİE tedavisinde sadece hipotermi destekleyici tedavi olarak mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız askorbik asit ve eritropoietinin HİE tedavisindeki etkisini göstermektir. Bu amaçla Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 rat olacak biçimde 8 gruba ayrıldı. Hİ grubundaki sıçanlara karotis ligasyonu ve 2 saat boyunca %8 oksijen uygulanarak hipoksiye maruz bırakıldı. Yedi günlük sıçan yavrularına intraperitoneal enjeksiyonla değişik konsantrasyonlarda askorbik asit (1000mg/kg, 2000mg/kg, 5000mg/kg), eritropoietin (2000 U/kg, 5000 U/kg), askorbik asit +eritropoietin(5000 U/kg+2000mg/kg) ve serum fizyolojik verildi. Deney sonunda sıçanlar dekapite edildi. Ardından sıçanların beyin dokuları hızla çıkarılıp TUNEL teknikleri uygulanarak boyandı. Ratlardan spektrofotometrik yöntemle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9, Malondialdehit, Total Antioksidan Kapasite, Total Oksidan Kapasite, Hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa aktivitesi çalışıldı. Çalışmamızda 5000mg/kg C vitamini verilen grupta HIF-1α ve apopitozisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında azalttığı tespit edildi. Kaspaz aktivitesi 5000mg/kg C vitamini verilen grupta eritropoietin grubuna göre düşük tespit edildi. Çalışmamızda askorbik asit ve eritropoietinin hipoksik iskemik hasar sonrası gecikmiş nöronal hasar incelendiğinde hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa kaspaz aktivitesini ve apopitozisi azaltması yeni bir umut kaynağı olarak düşünüldü.
Gebeliğin farklı dönemlerinde keçi uterus ve ovaryum dokularında vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve hipoksi ile uyarılabilen faktörlerin (HIF) ekspresyonu
Hipoksi ile uyarılabilen faktörler (Hypoxia Inducible Factors; HIFs) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (Vascular Endothelial Growth Factor; VEGF) gebeliğin şekillenmesi ve devamlılığında önemli roller oynamaktadır. Gebelik sürecinde bu büyüme faktörlerinin; vasküler gelişim, luteal gelişim, implantasyon ve plasentasyon sürecinde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışma; keçilerde gebelliğin farklı dönemlerinde keçi ovaryum ve uterus dokularında HIF'lar (HIF-1A, HIF-2A, HIF-3A) ve VEGF ekspresyonunun mRNA ve protein düzeyinde değişimlerinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada hayvan materyali olarak 42 baş dişi Kıl keçisi kullanılmıştır. Keçiler; embriyo pozitif (Grup 1; G1, çiftleşme sonrası 6-7. gün), erken dönem gebelik (Grup 2; G2, çiftleşme sonrası 17-18. gün), orta dönem gebelik (Grup 3; G3, çiftleşme sonrası 30. gün), geç dönem gebelik (Grup 4; G4, çiftleşme sonrası 60. gün), oosit pozitif (Grup 5; G5, östrus sonrası 6-7. günler, (kontrol grubu 1)) ve diöstrus grubu (Grub 6; G6, östrus sonrası 16-17. günler, (kontrol grubu 2)) olmak üzere toplam 6 gruba ayrılmıştır. İlgili genlerin mRNA ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (real-time quantitative polymerase chain reaction; RT-qPCR) ile, protein düzeyi değişimleri ise immunohistokimysal inceleme ile değerlendirilmiştir. RT-qPCR verilerinin normalizasyonunda housekeeping gen olarak Beta aktin ve YWHAZ kullanılmıştır. Çalışma sonucunda; HIF-1A ekspresyonunun karunkular dokuda G1, G2 ve G4'te, orta dönem gebeliğe (G3) göre yüksek olduğu tespit edilmiştir. HIF-2A, HIF-3A ve VEGF ekspresyonunda ise gebelik grupları arasında önemli bir değişim gözlenmemiştir. HIF-1A ve HIF-2A ekspresyonunun G1'de G5'e göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Kotiledonar dokuda, HIF-1A ve HIF-2A ekspresyonunun erken (G2) ve orta dönem gebelikte (G3) geç dönem gebeliğe göre (G4) yüksek olduğu tespit edilmiştir. Korpus luteumda HIF-1A ekspresyonunun luteal gelişimin hızlı olduğu süreçte (G1 ve G2) diğer gebelik dönemlerine göre (G3 ve G4) yüksek olduğu belirlenmiştir. HIF-3A ekspresyonunun ise geç luteal dönemde (G6) erken luteal döneme (G5) göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Immunohistokimyasal analizde; uterusta HIF-1A immunoreaksiyonlarının implantasyonla birlikte arttığı ve orta dönem gebelikte en üst düzeye ulaştığı gözlenmiştir. HIF-3A ve VEGF immunoreaksiyonlarının implantasyonu takiben artış gösterdiği belirlenmiştir. Korpus luteumda HIF-1A ve VEGF immunoreaksiyonunun erken luteal dönemde yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, HIF'lar ve VEGF'nin keçilerde implantasyon, plasentasyon ve luteal gelişim sürecinde rol oynadığı kanısına varılmıştır.
Hipoksik iskemik ensefalopatiye maruz kalmış yenidoğan ratlarda likofelon'un nöroprotektif etkisi
Hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) prenatal, natal ve postnatal faktörlerin etkisiyle oluşan ve sistemik hipoksi sonucu serebral kan akımının azalmasıyla gerçekleşen beyin hasarıdır. Tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen HİE' ye bağlı mortalite ve morbidite oranı halen yüksek olarak gözlenmektedir. Günümüzde HİE tedavisinde sadece hipotermi destekleyici tedavi olarak mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız daha önceki HİE tedavi çalışmalarında tek başına siklooksijenaz inhibitörlerinin ve/veya tek başına lipoksijenaz inhibitörlerinin başarısı gösterilemediğinden, hem COX hem de LOX dual inhibitörü olan likofelonun HİE tedavisindeki etkisini göstermektir. Bu amaçla Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak biçimde 4 gruba ayrıldı. Hİ grubundaki sıçanlara karotis ligasyonu uygulanarak hipoksiye maruz bırakıldı. Sonrasında gruplara likofelon, likofelon + allopurinol ve serum fizyolojik verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Ardından sıçanların beyin dokuları hızla çıkarılıp TUNEL teknikleri uygulanarak boyandı. Sıçanlardan spektrofotometrik yöntemle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9 aktivitesi çalışıldı. Çalışmamızda likofelonun apopitozisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında azalttığı tespit edildi. Kaspaz aktivitesi likofelon grubunda allopürinol+likofelon grubuna göre düşük tespit edildi. Çalışmamızda likofelonun hipoksik iskemik hasar sonrası gecikmiş nöronal hasar incelendiğinde kaspaz aktivitesini ve apopitozisi azaltması yeni bir umut kaynağı olarak düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hipoksik iskemik ensefalopati, likofelon, apopitozis
Gebelikte olaylanan deneysel hipokside Ginkgo Biloba'nın testis dokusunda olası etkisinin incelenmesi
Bu çalışmamızda, kronik hipobarik hipoksiye etkin kalan gebe sıçanlardan elde edilen yavrularda, testis gelişimi ve doğum sonrası süreçte uygulanan Ginkgo biloba'nın bu gelişim üzerindeki olası etkilerinin immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Bu doğrultuda Wistar albino cinsi sıçanlar gebeliğin 5. gününde %10'luk O2 ve %90'lık N2 gaz karışımı verilen hipoksik kamaralara konularak 10 gün süreyle bekletilmiştir. Doğum sonrası erkek yavrulardan üç grup oluşturulmuştur. 1. grup kontrol, 2. grup hipoksi, 3. grup hipoksi+Ginkgo biloba. Deneklerden 7., 14., 21. günlerde testis dokuları alınarak hücre çoğalmasını değerlendirmek için PCNA antikoru ile immünohistokimyasal boyama yapılmıştır ve apoptozisin belirlenmesi için TUNEL yöntemi kullanılmıştır. Testis ince yapı düzeyindeki değişiklikler taramalı elektron mikroskobunda değerlendirilmiştir. Her bir grup için altı denekte, altı alanda spermatogenik epitel boyu ölçülmüştür. Shapiro Wilk testi, Bonferroni Düzeltmeli Kruskal Wallis ve Bonferroni Düzeltmeli Mann Whitney U testi ile istatiksel değerlendirme yapılmıştır.PCNA immün boyamasında hipoksik gruplarda tutulumun kontrol grubuna karşın azaldığı, Ginkgo biloba uygulanan hipoksik gruplarda ise kontrole yakın tutulum olduğu saptanmıştır.TUNEL yöntemi ile hipoksinin hücre proliferasyonunu azalttığı, buna karşın apoptozisi göreceli indüklediği belirlenmiştir. Ginkgo biloba uygulamasının ise 21. günde kontrole uyumlu koruyuculuk gösterdiği gözlenmiştir.Elektron mikroskobik incelemelerde, hipoksi grubunda spermatogenik seri ve Leydig hücrelerinde başta mitokondriyonal kristolizis ve vakuolizasyon olmak üzere çeşitli dejeneratif değişikliler gözlenmiştir. Seminifer epitelin gelişimini tetikleyen Leydig hücrelerinin hipoksiden birincil olarak etkilendiği görülürken, Ginkgo biloba uygulanan grupta ise ince yapının kısmen korunduğu saptanmıştır.Yapılan istatiksel değerlendirmede de hipoksi grubunda spermatogenik epitel boyunun kontrol grubuna karşın kısaldığı, Ginkgo biloba uygulamasının ise spermatogenik epitel boyunu kısmen arttırdığı belirlenmiştir. 21 günlük hipoksi+Ginkgo biloba uygulanan grupta ise epitel boyunun kontrole eşdeğer olduğu görülmüştür.Sonuç olarak gebelikte uygulanan hipoksinin yavru deneklerin testis yapısında hücre döngüsünü olumsuz yönde etkilediği, Leydig hücre aktivitesini arttırdığı; buna karşın Ginkgo biloba'nın özellikle uzun süreli kullanımda koruyucu etki gösterdiği kanısına varılmıştır.
Gebelik olaylanan deneysel hipoksi sonrasında gingko biloba'nın postnatal beyin gelişimi üzerine olası etkisi: Western bloting elektron mikroskobik ve immuno histokimyasal değerlendirme
Erken geliĢim sürecinde oksijen ve enerji dağılımına en duyarlı organ beyindir. Bu nedenle fötus ve yenidoğanda ortaya çıkan beyin anomalilerinin bilinen en belirgin nedeni gebelikte olaylanan hipoksidir. Diyabetli, kronik hipertansiyonlu, orak hücre anemili, astımlı ya da uyuĢturucu madde bağımlısı olan annelerin bebekleri kronik hipoksi tehdidi altındadır. Böyle hastalıkları olan annelerin bebeklerinde intrauterin büyüme geriliği, doğum sonrası yaĢamda epilepsi, beyin felçleri, öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği ile motor iĢlevlerde yetersizlik dikkati çekmektedir. Hipoksi sonucu olaylanan iĢlevsel bozukluklar fötal ya da yeni doğan beyinlerinde önemli yapısal hasarların sonucudur. ÇalıĢmamızda embriyonel dönemde oluĢturulan hipobarik hipoksi modelinde beynin geliĢiminde olaylanan dejeneratif değiĢiklerde postnatal Gingko biloba uygulamasının Western blotting, elektron mikroskobik ve immünohistokimyasal düzeyde etkilerinin incelenmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmamızda hipobarik hipoksi, % 10 ‗luk O2, % 90 N gaz karıĢımı kullanılarak hipoksik kamarada oluĢturuldu. Vajinal plak oluĢumu görülen sıçanlar gebeliğinin 0. gününde kabul edildi. Gebeliğin 5. gününde (E5) % 10'luk O2 gaz karıĢımı verilen hipoksik kamaralara konuldu ve hipoksi uygulaması gebeliğin 15. güne (E15) dek aralıksız sürdürüldü. Elde edilen erkek yavrulardan bir grubu yalnızca hipoksi uygulanan gruplar olarak 233 belirlendi ve doğum sonrası 7., 14., 21. ve 28. günlerde beyin dokuları alındı. Bir grubuna ise doğumun gerçekleĢmesi ile birlikte yavrulara her gün belirlenen saatte 100mg/kg Gingko Biloba ekstresi oral yolla uygulandı ve 7,14,21 ve 28 günlerde beyin dokuları alındı. Normal atmosfer basında yaĢayan gebe sıçanlardan elde edilen erkek yavrulardan ise eĢ zamanlı kontrol grupları belirlendi ve toplam 12 deney grubu oluĢturuldu. Elde edilen beyin dokuları, Western blotting, elektron mikroskop ve immünohistokimya için alıĢılagelen yöntemler uygulanarak incelemeye alındı. Değerlendirmelerimiz sonucunda, embriyonel dönemde uygulanan hipobarik hipoksinin frontal alanda ve hipokampüs'deki nöronlarda stres proteinlerinden olan HSP ve Hif1α'yı artırdığı belirlendi. MBP ile yaptığımız değerlendirmede ise, ak maddede immünreaktivitenin azalması hipokside azalan kas aktivitelerinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Hipoksi ve Gingko biloba etkinliğinin birlikte değerlendirildiği deney gruplarında verilerimiz, HSP ve Hif1α protein ekspresyonunda belirli bir süre uygulamaya koĢut olumlu etkilerin görülebileceğini düĢündürdü. Ġnce yapı düzeyinde hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına karĢın nöron hücre gövdelerinde izlenen yapısal değiĢimlerde, Gingko biloba'nın geri dönüĢtürücü etkisi baskın olarak izlenmedi. Bunun yanı sıra 234 hipokampüsde nörogenezde düzenleyici rolü olduğu düĢünülen Chordin ve noogin proteinlerinin Western blott analizlerinde; Chordin proteininin ekspresyonu hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına göre azalırken, Gingko biloba uygulanan gruplarda yalnızca hipoksi uygulanan gruplara göre artıĢ gösterdiği saptandı. Noggin proteinlerinin ekpressyonu hem hipoksi uygulanan gruplarda hem de hipoksi+ Gingko biloba uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre azaldığı belirlendi. Antioksidan uygulamanın noggin ekspresyonunu belirgin olarak etkilemediği izlendi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda süreye koĢut stres proteinlerinin ekspresyonunun artması Gingko biloba'nın uzun süreli kullanımında daha etkin olabileceği yargısını uyandırdı.
Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalarda gündüz aşırı uykululuk ve kognitif fonksiyonların değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Bozuklukları Laboratuvarına başvuran hastalarda obstrüktif uyku apne sendromu ile gündüz aşırı uykululuk ve kognitif fonksiyon bozuklukları sıklığının araştırılması, bu hastalarda obstrüktif uyku apne sendromunun şiddeti, noktürnal hipoksi, yaş, cinsiyet ve komorbidite gibi faktörler ile gündüz aşırı uykululuk ve kognitif fonksiyon bozuklukları arasındaki ilişkinin gösterilmesi. Materyal-Metod: Prospektif olarak yürütülmüş olan çalışmamıza 01.07.2019 ile 30.09.2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Bozuklukları Laboratuvarında yatan, çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edilmiştir. On sekiz yaşından küçük olanlar, en az 5 yıl eğitim almamış olanlar, PSG ile santral uyku apne sendromu, üst solunum yolu rezistans sendromu tanısı konulanlar, herhangi bir sisteme ait malignitesi olanlar, herhangi bir ek hastalığa bağlı hipoksemisi olanlar, tanı konulmuş psikyatrik hastalığı olanlar, psikyatrik hastalık nedeniyle ilaç kullananlar, alkol veya uyuşturucu bağımlılığı olanlar, unstabil kardiyovasküler hastalığı olanlar, serebrovasküler olay geçirmiş hastalar ve hipotroidisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Polisomnografi testine tabi olacak hastalarımızdan işlem günü ve işlem öncesi uygun detaylı anamnez alınmıştır. Hastalardan 5 dakika arayla iki defa istirahat tansiyon değerleri mm-Hg cinsinden ölçüldü, her iki ölçümün sistolik ve diyastolik tansiyon değerlerinin aritmetik ortalaması baz alındı. Hastaların bel ve boyun çevreleri santimetre cinsinden, ağırlıkları kilogram cinsinden ölçüldü. Hastaların gündüz aşırı uykululuk düzeyleri 'Epworth Uykululuk Skalası' ,bilişsel performansı 'Standardize Mini Mental Test (SMMT)' kullanılarak değerlendirildi. Polsomnografi test sonuçlarına göre hastalar Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) <5/h(basit horlama), 5-15/h(hafif uyku apnesi), 16-30/h(orta uyku apnesi) ve >30/h(ağır uyku apnesi) olarak gruplandırılmıştır. İstatistik verilerinin hesaplanmasında SPSS 18 programı kullanıldı. İstatistik anlamlılık p < 0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 97 (% 87,4) si erkek 14(%12,6) ü kadınlardan oluşmaktaydı. Tüm hastalar arasında 103 hasta OUAS olarak değerlendirildi ve çalışmamızda OUAS sıklığı % 92,7 olarak değerlendirildi. Hastalarımızın 8 (% 7,2)'i basit horlama, 34 (%30,6)'ü hafif OUAS, 23 (% 20,7)'ü orta OUAS ve 46 ( % 41,4 )'sı ağır OUAS olarak değerlendirildi. Tüm hastalar arasında Gündüz aşırı uykululuk hali (GAUH) 40(%36) hastada saptandı. Obezitenin GAUH olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek oranda olduğu bulunmuştur. Yine gündüz aşırı uykululuk hali olan hastaların 37'sinde (%92,5)'inde OUAS saptanmış, bu hastaların 13 (%35, 1)'ünde hafif OUAS, 5 (%13,5)'inde orta OUAS, 19 (%51,3)'unda ağır OUAS tespit edilmiştir. Ancak OUAS'ın varlığı ve ağırlık derecesi GAUH olan ve olmayan gurupta istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermemiştir.Katılımcılara uygulanan Standardize Mini Mental Test (SMMT) sonucunda katılımcıların 26 (% 23,4) sında hafif kognitif bozukluk bulunurken, 85 (%76.6) inde kognitif bozukluk saptanmadı. Kadın cinsiyet, ilkokul mezunu olma, obezite, DM, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon ve antihipertansif ilaç kullanımının SMMT puanı üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı görüldü.. Hafif kognitif bozukluk saptanan 26 hastanın 25'inde OUAS olduğu tespit edilmiş olup bunların 1(%3,8)'inde basit horlama, 6(%23,1) ında hafif OUAS, 6(%23,1)'ında orta OUAS, 13(%50)'ünde ağır OUAS olduğu görüldü. Çalışmamıza katılan ve Ağır OUAS tespit edilen 46 hastanın 33(%71,7) ünde SMMT puanı normal iken bu gurupta 13(%28,2) hastada hafif kognitif bozukluk mevcuttu. Kognitif fonksiyon bozukluğu olan gurupta yaş, bel çevresi, BMI, sistolik TA, oksijen desatürasyon indeksi ve desatüre (SO2<%90) kalma süresi daha yüksekti ve aradaki fark istatistiksel bakımdan anlamlı idi. Sonuç: OUAS'ın dikkat, hafıza ve yürütücü işlevleri kapasayan bilişsel fonksiyonlardaki eksikliklerden sorumlu olduğunu bulduk. Bu bulgular konuyla ilgili uluslararası literatürle uyumludur. OUAS'lı hastaların yanında sağlıklı kontrol gurubunun olmaması ve farklı ağırlıktaki OUAS guruplarında hasta sayılarının az olması çalışmanın en önemli kısıtlılıklarındandır. Daha çok sayıda hasta ve kontrol guruplarıyla yapılacak çalışmalar nörodejeneratif etkilenmeyi net bir şekilde ortaya koyarak, uyku tıbbına, önleyici sağlık hizmetleri konusunda da bir alan açacağını düşünmekteyiz.
Hipoksik iskemik ensefalopatili yenidoğanlarda iskemi modifiye albüminin prognostik değeri
Amaç: Hipoksik iskemik ensefalopatinin (HİE) morbidite ve mortalitesinin yüksek olması nedeniyle, erken tanı ve tedavisi önemlidir. Değişik tanısal ve prognostik testler kullanılmasına rağmen bu testlerin özgüllük ve duyarlılıkları yeterli değildir. Bu çalışma, hipoksiye özgül bir belirteç olan iskemi modifiye albüminin (İMA) HİE'nin erken tanısını koyma ve prognozunu belirlemedeki rolünü araştırmak amacı ile gerçekleştirildi.Materyal ve Metot: Çalışmaya Ekim 2009-Ocak 2011 tarihleri arasında KTÜ Tıp Fakültesi, Farabi Hastanesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi ve Trabzon Doğum ve Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi'nde, HİE tanısı ile izlenen 22 hasta (Çalışma grubu) ve benzer demografik özelliklere sahip 22 sağlıklı yenidoğanda (Kontrol grubu) gerçekleştirildi. Rutin tetkiklerin yanında, çalışma grubundaki vakaların kord kanından ve 6, 24, 48, 72. saatlerde rutin tetkikler için alınan kan örneklerinin artan miktarlarından İMA düzeyi çalışıldı. Kontrol grubunda ise, her yenidoğanın kord kanından ve doğum sonrası diğer tetkikler için alınan kan örneklerinin artan miktarlarından İMA düzeyi çalışıldı. Vakaların demografik özelilkleri ve laboratuar parametreleri ile İMA düzeyleri arasındaki ilişki incelendi.Bulgular: Çalışma ve kontrol gruplarının ortalama gebelik yaşı sırası ile 37.7±3.2 (32-44) hafta ve 38.5±2.4 (35-42) hafta, ortalama doğum ağırlığı ise 2708±851 (990-3760) gr ve 3107±566 (2100-4100) gr idi (p<0.05). Doğum ağırlığı, doğum şekli ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Çalışma grubunda yer alan vakaların 2'si (%9) evre-I HİE, 14'ü (%63.7) evre-II HİE ve 6'sı (%27.3) evre-III HİE olarak değerlendirildi. Çalışma grubunun başlangıç İMA düzeyleri (65±0.1 ABSU) kontrol grubuna göre (0.63±0.1 ABSU) yüksek olmasına karşın, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İlk 72 saat içinde değişik zamanlarda ölçülen İMA değerleri dalgalı seyir gösterdi. İMA düzeyleri ile gebelik yaşı, doğum şekli, cinsiyet, Apgar skoru, HİE evreleri, kan gazı pH, aspartat aminotransferaz, kreatin kinaz ve laktat düzeyleri, EEG ve kranial MRG bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Bulgularımız, İMA'nın HİE'nin erken tanı, izlem ve prognozunu belirlemede yararlı bir belirteç olarak kullanılamayacağını düşündürmektedir. Ancak bu konuda daha doğru bir yargıya varabilmek için daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara gereksinim olduğu kanısına varılmıştır.
Resveratrol'ün hipoksi-reoksijenasyon ile indüklenen ın vıtro endotel hücresi hasarına etkisinin ve nrf2'nin olası rolünün araştırılması
Giriş ve amaç: Merkezi sinir sisteminin iskemik hastalıklarında parankimde olduğu gibi endotel hücresinde de çok sayıda biyokimyasal ve fonksiyonel değişiklikler ortaya çıkar. Bu araştırmanın temel amacı, resveratrolün insan serebral mikrovasküler endotel (HCMVE) hücrelerini in vitro ortamda oksidatif hasara karşı koruyup korumadığını incelemek ve resveratrol endotel hücrelerini koruyorsa, bu etkinin Nrf2 (Nuclear transcription factor erythroid 2p45-related factor 2) yolu ile mi olduğunu araştırmaktır. Araştırmada denenen ve kullanılan iskemi reperfüzyonun in vitro modeli, oksijen glukoz deprivasyonu ve reoksijenasyon + ortama glukoz eklenmesi (OGD + RGE) uygulamasıdır.Gereç ve yöntem: HCMVE hücrelerine OGD (6 saat) + RGE (15, 60 dakika ve 24 saat) uygulaması yapıldı ve bu süreler sonunda reaktif oksijen türleri APF (3'- (p-aminofenil) floresin) ve HPF (3'- (p-hidroksifenil) floresin) floresan probları ile değerlendirildi. Resveratrolün reaktif oksijen türleri oluşumu üzerine etkilerini araştırmak üzere hücrelere farklı dozlarda resveratrol (0.1, 1, 10, 50 ve 100 ? M) ile 1 saat pre-inkubasyon uygulandı. Resveratrolün Nrf2 aktivasyonu üzerine olan etkisini değerlendirmek için hücreler 10 ? M resveratrol ile 1, 3, 6, 9 ve 24 saat sürelerle inkube edildi.Bulgular: HCMVE hücrelerinde 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında APF ve HPF problarıyla ayrı ayrı ölçümlenen reaktif oksijen türlerinin anlamlı olarak arttığı gözlendi (sırasıyla p değerleri: 0.004 ve 0.016). Resverarolün kullanılan tüm dozlarının 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında reaktif oksijen türleri üretimini anlamlı olarak azalttığı saptandı (p: 0.004). Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde birinci saatte sitoplazmada Nrf2 ekspresyonunu artırdığı, 3. saatten itibaren bandın azalarak 9. saatten itibaren kaybolduğu saptandı.Sonuçlar: Bu çalışmada OGD + RGE uygulanan HCMVE hücrelerinde resveratrolün, incelenen koşullarda, reaktif oksijen türleri oluşumunu azalttığı saptanmıştır. Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde Nrf2 protein ekspresyonunu da, incelenen koşullarda artırdığı, literatürde ilk kez gösterilmiştir.
Hipoksik iskemik ensefalopati oluşturulan yenidoğan sıçanlarda işitsel fonksiyon kaybı ve eritropoetin etkisinin araştırılması
Amaç: Yenidoğan sıçanlarda hipoksik iskeminin işitme üzerine etkisi ve rekombinan eritropoetinin koruyucu etkinliğinin araştırılmasıGereç ve Yöntem: Postnatal yedinci günde Wistar albino cinsi 28 adet yavru sıçan dört grup halinde çalışmaya alınmıştır. Birinci grupta (n=8) sadece intraperitoneal serum fizyolojik uygulanmış, ikinci gruptaki deneklere (n=5) hipoksik-iskemi uygulanmadan sadece orta hat boyun insizyonu yapılmış ve intraperitoneal serum fizyolojik verilmiştir. Üçüncü gruptaki (n=8) yavrulara hipoksik iskemi oluşturulup, intraperitoneal serum fizyolojik uygulanmış, dördüncü gruba (n=7) ise hipoksik iskemi sonrasında 1000Ü/kg rekombinan eritropoetin intraperitoneal yolla verilmiştir. Hipoksik iskemik ensefalopati için cerrahi işlem olarak sol kommon karotid arter bağlanarak iskemi oluşturulmuş, daha sonra üçüncü ve dördüncü gruptaki denekler 2,5 saat süre ile %92 saf nitrojen,%8 oksijen içeren bir karışımı solumuşlardır. Çalışmanın yedinci haftasında grupların klik uyaran ve 6 kHz, 8 kHz tone burst uyaran verilerek ABR kayıtları elde edilmiş ve sakrifikasyon yapılmıştır. Beyinsapı, sağ ve sol temporal lob ve koklea yapıları ışık mikroskobu, TUNEL, kaspaz-3 immunohistokimyasal boyama yöntemleri ve elektron mikroskobu ile incelenmiştir.Bulgular: Hipoksik iskemi ensefalopati grubunda ABR kayıtlarında işitmenin tüm hayvanlarda etkilendiği ve etkilenmenin bazı deneklerde iki taraflı olduğu görülmüştür. Hipoksik iskemi ile birlikte rekombinan eritropoetin uygulanan grupta ABR kayıtlarında işitmenin normal değerlerde olduğu ve iki grup arasında istatistiksel fark olduğu saptanmıştır. Histopatolojik değerlendirmelerde; hipoksik iskeminin beyin sapı nöronlarında apopitotik değişikliklere neden olduğu ışık mikrokobu ve immunohistokimyasal yöntemlerle gösterilmiş, Corti organı, spiral ganglion hücreleri ve temporal lob elektron mikroskopik incelemelerinde ise hücrelerde belirgin apopitotik değişiklikler dikkati çekmiştir. Hipoksik iskemi ile eşzamanlı rekombinan eritropoetin uygulamasının apopitotik değişiklikleri önemli ölçüde engellediği saptanmıştır.Sonuç: Hipoksik iskemik ensefalopati işitme sisteminde apopitotik yolakları tetikleyerek işitme kaybına yol açmaktadır. Bu etkilenme rekombinan eritropoetin uygulanması ile önlenebilmiştir.
Maternal iskemi modifiye albumin, non stres test, ve doppler ultrasonografinin perinatal asfiksiyi öngörmedeki yeri
MATERNAL İSKEMİ MODİFİYE ALBUMİN, NON STRES TEST, VE DOPPLER ULTRASONOGRAFİNİN PERİNATAL ASFİKSİYİ ÖNGÖRMEDEKİ YERİ AMAÇ: Çalışmanın amacı anne kanında çalışılan iskemi modifiye albuminin, doğum öncesi fetal Doppler ultrasonografinin ve non stress testin fetal asfiksiyi öngörmedeki yeri ile normal ve preeklampsili gebelerin karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmamız 9 Eylül Üniversitesi Etik Kurulu başkanlığından onay alındıktan sonra Mayıs 2011 ile Haziran 2013 tarihleri arasında prospektif vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Toplam 110 sağlıklı gebe 104 preeklampsi ile komplike olmuş gebelik çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 34-42 gestasyonel hafta, tekil, normal fetal anatomiye sahip gebelikler dahil edildi. 34-42 gestasyonel hafta arası normal vagınal doğum veya acil ve/veya planlı c/s için kliniğimize yönlendirilen tüm hastalara doğum öncesi Doppler usg ve fetal biyometrik ölçüm yapıldı. MCA PI de 2 SD< bir azalma, umblikal arterde S/D oranında 2 SD< bir artış anormal doppler bulgusu olarak kabul edildi. Ayrıca Umblikal arter PI/ MCA PI inin 1,08?in üzerinde olması beyin koruyucu etki olarak kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan doğum öncesi iskemi modifiye albümin ölçümü için yaklaşık 5 ml maternal venöz kan non-heparinize tüplere alınarak santrifüje edildi. Santrifüj sonrası örnekler ?80oC de saklandı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen sağlıklı gebeler ve preeklampsi tanısı almış olan gebelerde maternal kan iskemi modifiye albumin düzeyi ortalamalarına bakıldığında,preeklampsi grubunda IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. (p<0,0001)Umblikal arter doppler S/D oranı,beyin koruyucu etki varlığı, NST anormalliği ile IMA arasındaki ilişki incelendiğinde her iki grupta S/D oranı 2 standart sapmanın üzerinde olduğunda, beyin koruyucu etki başladığında ve anormal NST varlığında IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Fetal iyilik halinin değerlendirilmesi için APGAR skoru ve kord kan gazı incelendiğinde APGAR skoru 6 ve altında olduğunda ve pH<7,15 olduğunda IMA düzeyi istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Doğum şekli ile IMA arasında anlamlı farklılık saptanmadı.(p:0,080) SONUÇ: Maternal IMA preeklampsi hastalarında belirgin olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Yine anormal doppler bulguları ve anormal NST bulguları olan hastalarda IMA anlamlı yüksek saptanmıştır. Buna ek olarak fetal hipoksi bulguları gösteren bebeklerde maternal IMA düzeyi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak saptamış olduğumuz, IMA nın fetal iyilik halinin belirlenmesinde başarılı sonuçları daha geniş serili araştırmalara desteklenip, geleceğe ışık tutabilir. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, iskemi modifiye albumin, fetal hipoksi, NST, doppler ultrasonografi