Urine
78 theses under this subject heading
Opioid kullanım bozukluğunda idrar ve tükürük numunelerinde yasaklı madde analizlerinin karşılaştırılması
Opioid kullanım bozukluğu (OKB) tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu grup hastaların tanı ve tedavisinde opioid maddelerin yanı sıra tedavide kullanılan ilaçların da idrar, kan ve tükürük gibi hasta numunelerinde saptanması amacıyla laboratuvar analizlerine gereksinim duyulmaktadır. Bu tez çalışmasında OKB tedavisinde kullanılan ilaçların, metabolitlerinin ve opioid grubundaki yaygın olarak kötüye kullanılan yasaklı maddelerin idrar ve tükürük numunelerinde kantitatif analizini gerçekleştirecek LC-MS/MS yöntemlerinin panel olarak geliştirilmesi amaçlanmıştır. OKB tanı ve tedavi izleminde yararlı olacağı düşünülen 16 opioid grubu, 3 kokain grubu, 5 amfetamin grubu ve 2 gabapentenoid olmak üzere toplam 26 madde çalışma kapsamına alındı. Bu maddelerin (6-MAM, BEG, buprenorfin, dihidrokodein, EDDP, eroin, etilmorfin, gabapentin, kodein, kokaetilen, kokain, MBDB, MDA, MDEA, MDMA, metadon, metamfetamin, morfin, nalokson, naltrekson, norbuprenorfin, norkodein, normorfin, oksikodon, pregabalin ve tramadol) idrar ve tükürük numunelerinde LC-MS/MS ile analiz yöntemleri geliştirildi. Validasyonları tamamlanan yöntemlerle 76 hastanın idrar ve tükürük numunelerinde madde analizleri gerçekleştirildi. İdrar numunelerinin LC-MS/MS sonuçları, immünolojik yöntem ile çalışılan opiat, ekstazi ve amfetamin sonuçları ile uyumlu bulundu. Ayrıca, hastaların tedavisinde kullanılan ilaçların ve metabolitlerinin, opiat ölçümünde kullandığımız immünolojik yöntem üzerinde etkileşimlerinin olmadığı belirlendi. Çalışmamızda geliştirdiğimiz idrar ve tükürük LC-MS/MS yöntemlerinin naltrekson düzeylerinin ölçümünün hastaların relaps riskini önlemede katkı sağlayacağı düşünüldü. Geliştirdiğimiz yöntemler ile yapılan analizler sonucunda idrar numuneleri için tespit edilen 14 madde ile tükürük numuneleri için tespit edilen 11 maddenin dahil edildiği minimalize panellerin, OKB tanı ve tedavisinde kullanımının yararlı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Opioid kullanım bozukluğu, Sıvı kromatografi, Kütle spektrometri, Tükürük, İdrar Bu tez Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince desteklenmiştir. Proje No: TYL-2021-18764
Çocukluk çağı otoimmün santral sinir sistemi hastalıklarında serum ve idrar örneklerinde neopterin ve serum kinürenin-triptofan yolağı ürünleri düzeylerinin karşılaştırılması
Çocukluk çağında santral sinir sisteminin (SSS) ile inflamatuvar demiyelinizan hastalıkları arasında akut dissemine ensefalomiyelit (ADEM), multipl skleroz (MS), nöromiyelitis optika (NMOSB), Miyelin Oligodendrosit Glikoprotein (MOG) antikoruyla ilişkili hastalık gibi klinik ve radyolojik olarak tanımlanmış hastalıklar ve otoimmün ensefalitler yer alır. Başlangıçta belirli bir tanı grubuna uymayan olgular olduğu gibi, bu gruplar arasında ayrıcı tanı güçlüğüne de rastlanabilmektedir. Bu nedenle hem çocukluk, hem de erişkin çağı SSS otoinflamatuvar hastalıklarında tanıya, ayırıcı tanı ve tedaviye yönlendirecek, prognozu ön görmeye katkıda bulunacak laboratuvar ipuçlarına gereksinim duyulmaktadır. "Biyobelirteç" olarak adlandırılan ölçüm ya da veriler, normal ya da patolojik bir durumun değerlendirilmesinde tanı, derecelendirme, prognoz ya da izlem amaçlı kullanılabilecek, güvenilir ve objektif olarak ölçülebilen karakterlerdir. İyi bir biyobelirteç idrar, serum, beyin omurilik sıvısı (BOS) gibi klinik örneklerde tayin edilebilmelidir. Yayınlarda SSS otoimmün hastalıklarında serum kinürenin-triptofan yolağı ürünlerinin ve serum neopterin düzeyinin yol gösterebileceği yönünde sonuçlar vardır. Neopterinler çeşitli SSS hastalıklarında incelenmiş olmakla birlikte özellikle çocukluk çağı MS (çMS), ADEM gibi SSS otoimmün hastalarında çalışma sayısı azdır. Bu moleküllerin idrarda ölçülebilmeleri, örnek elde edilme kolaylığı ve hasta uyumu açılarından büyük yarar sağlayabilir. Bu çalışmada çMS ve diğer SSS otoimmün demiyelinizan hastalıklarının klinik özellikleriyle ve prognozla ilgili olabilecek pteridin yolağı moleküllerinin plazma ve idrarda ölçülmesi ve bu hastalıklarda belirteç olarak değerlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Demiyelinizan hastalığı olan çocuklarda: 27 çMS, 10 MOG antikoru pozitif (MOG Ak+) hasta, 5 nöromiyelitis optika (NMO) hastası ve 13 sağlıklı veya demiyelinizan hastalık dışı hastalığı olan toplam 55 çocuğun, ebeveyn ve kendisinin onamları alındıktan sonra idrar ve serum örnekleri alındı. İdrarda neopterin, biyopterin ve kreatinin ve serumda kinürenin ve triptofan yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) ile, serumda neopterin ise ELİSA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel analizler SPSS (IBM SPSS Statistics 23) paket programı kullanılarak yapıldı. Hastaların yaş ortancası 15 (5) ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 13,69 ± 2,72 yıl idi. Tanı grupları arasında hastaların yaşları bakımından anlamlı fark vardı (p=0,001). çMS hastaları MOG Ak+ hastalardan anlamlı derecede olmak üzere, diğer gruplara göre daha büyüktü. MOG Ak+ hastaları en küçük yaş grubunu oluşturuyordu. Tüm hasta grubu kontroller ile karşılaştırıldığında idrar neopterin değerleri arasında fark bulundu (p=0,006). ROC analizi ile kesim noktası hesaplanarak idrar neopterin değeri 167,75 µmol/mol kreatininin üzerinde olduğu takdirde hastaların %71 duyarlılık, %90 seçicilikle kontrollerden ayrılabildiği belirlendi. Tüm tanı grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında idrar neopterin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,002). Bonferroni testi ile incelendiğinde, çMS hastalarının idrar neopterin değerlerinin NMO hastalarından, MOG Ak+ hastalardan ve kontrol bireylerden farklı olduğu görüldü. Bu durumda farkın çMS hasta grubundan kaynaklandığı görülmektedir. En belirgin fark ise çMS grubu ile kontrol grubu arasındaydı. çMS hastaları klinik durumlarına göre incelendiğinde atakta ve stabil durumdaki çMS hastaları arasında fark bulunmuyordu: Atakta da, stabil durumda da olsalar, çMS hastalarının idrar neopterin değerleri kontrollerden farklıydı (p=0,002). Bu durumda idrar neopterin düzeyi çMS hastalığını diğer demiyelinizan hasta grupları olan MOG Ak+ hastalardan ve NMO hastalarından, ayrıca kontrollerden de ayırabilecek bir biyobelirteç olarak görünmektedir. Daha önce çMS'te pteridin yolağı ürünlerinin idrar ve serumda incelenmemiş olması nedeniyle özgün bir çalışma niteliği taşıyan bu çalışmanın sonuçları daha geniş örneklemlerde doğrulandığı takdirde pratik ve anlamlı bir parametre olarak uygulamaya girebilir. Anahtar Kelimeler: Neopterin, Kinürenin, Biyopterin, Multipl Skleroz, İdrar, Atak, Stabil, Demiyelinizan Hastalık, Nöromiyelitis Optika Spektrum Bozukluğu (NMOSB), MOG Antikoruyla İlişkili Hastalık, Serum.
Canlı böbrek vericilerinde böbrek hacmi, serum ve idrar uromodulin düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi
Uromodulin nefron kütlesinin ve tübüler fonksiyonun bir belirteci olarak bilinmektedir. Çalışmamızda canlı böbrek vericilerinde kalan böbreğin hacmi, serum uromodulin (Sumod) ve idrar uromodulin (Uumod) düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 100 canlı böbrek vericisi (Yaş ortalaması 52.46±10.38, 65 kadın) dahil edildi. Böbrek hacimleri nefrektomi öncesi çekilen abdomen bilgisayarlı tomografiler ve son poliklinik kontrolü sırasında yapılan abdomen manyetik rezonans görüntülemeler kullanılarak hesaplandı. Kan ve idrar uromodulin düzeyleri uromodulin insan ELISA kiti (Brno, Çekya; RD191163200R) ile ölçüldü. Ortalama izlem süresi 63.23±56.82 aydı. İzlem süresi boyunca 16 hastada kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişti. Sumod ile glomeruler filtrasyon hızı (GFH) (r=0.29, P=0.006), kreatinin (r=-0.25, P=0.02) ve yaş (r=-0.36, P<0.001) arasında korelasyon bulundu. KBH gelişen 16 hastanın Sumod ortalaması gelişmeyenlere göre düşüktü (78.12±34.19 karşı 94.03±32.55 ng/ml, P=0.047). KBH hastalarında Uumod ile GFH arasında güçlü bir ilişki mevcuttu (r=0.64, P=0.007). Uumod'un izlem süresiyle paralel olarak değiştiği saptandı (r=0.28, P=0.006). Uumod ile proteinüri farkı arasında ilişki gösterildi (r=-0.32, P=0.002). Nefrektomi sonrası kalan böbreğin hacminin %22 arttığı tespit edildi. Hacimdeki artış, GFH (r=0.34, P=0.001) ve izlem süresiyle (r=0.37, P<0.001) koreleydi. Sumod, Uumod ve kalan böbreğin hacmi arasında ilişki bulunamadı. Çalışmamız canlı böbrek vericilerinde Sumod, Uumod ve kalan böbrek hacminin böbrek fonksiyonuyla ilişkili olduğunu, KBH gelişen vericilerde böbrek fonksiyonlarını Uumod'un daha iyi yansıttığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Uromodulin, Tamm-Horsfall proteini, böbrek hacmi, canlı böbrek vericisi, böbrek nakli
Kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisi
Bu araştırma, kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce kateteri klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Örneklemi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren 60 hasta oluşturmuştur. Veriler 25 Mart 2016 – 21 Aralık 2017 tarihleri arasında toplanmıştır. Yaş grubu ve cinsiyete göre randomize edilerek 60 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Uygulama grubundaki hastalarda kalıcı üriner kateteri çıkarma istemi verildikten sonra, idrarın mesanede birikmesi için hastaların kalıcı üriner kateteri 3 saat süreyle üst üste iki kez klemplenmiştir ve her 3 saatin sonunda klemp açılarak 5 dakika süreyle idrarın akması sağlanmıştır. Kontrol grubundaki hastalarda ise klempleme yapılmaksızın kateter çıkarılmıştır. Kateter çıkarıldıktan sonra ilk idrar yapmada çıkan idrar miktarı ölçülmüş olup ilk miksiyon süresi dakika olarak hesaplanmıştır. Verilerin analizinde Ki-kare ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Sonuç olarak kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarını ve miksiyon süresini etkilemediği saptanmıştır. Total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren hastalarda kalıcı üriner kateter çıkarılmadan önce katetere klempleme uygulanmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Klempleme; üriner kateterizasyon; hemşirelik
Yasadışı madde tarama ve idrar bütünlüğü testlerine hile katma yöntemlerinin etkisinin incelenmesi
Yasadışı madde analizi yapan laboratuvarlara başvuran olguların, madde kullanımını gizlemek ya da negatif sonuç elde edebilmek için çeşitli hilesel girişimlere başvurdukları bilinmektedir. Örneğe müdahale; örneği seyreltme, örneği değiştirme veya hile amacıyla madde katma şeklinde olabilmektedir. Çalışmamızda 2015 yılında laboratuvarımıza başvuran 5709 olgunun yasadışı madde tarama sonuçları değerlendirilmiştir. Kreatinin değeri <20 mg/dl olan olguların madde/kreatinin değerleri normalize edilerek tekrar değerlendirilmiştir. Örnek değiştirmeye teşebbüs eden kişilerin izledikleri yollar ve tutanakları incelenmiştir. Hile katma yöntemlerinin incelenmesi amacıyla ise 11-nor-9-karboksi-Δ9-tetrahidrokannabinol (Δ9-THC-COOH), amfetamin (AMP) ve 3,4-metilendioksi-metamfetamin (MDMA) pozitif olan yasal sınırlara yakın bir idrar havuzu hazırlanmıştır. Havuzdan alınan idrar örneğine evsel hile katma ajanlarından çamaşır suyu, sirke, lavabo açıcı ve göz damlası değişen miktarlarda eklenmiş ve örneklerin fiziksel özellikleri incelenip, idrar bütünlüğünü testleri uygulanmış, iki farklı ticari marka kart test ve immunoassay tekniği ile analizler yapılmıştır. Olguların (n=5709) %2,15'inin (n=123) <20 mg/dl kreatinin değerine sahip olduğu ve bu olgular içerisinde 11 olgunun örneği seyreltmiş olduğu belirlenmiştir. Örnek toplama aşamasında yapılan gözetimlerde olguların (n=5709) %0.17'sinin (n=10) sahte idrar verme girişiminde bulunduğu tespit edilmiştir. %10 (v/v) çamaşır suyu katılan örneklerde immunoassay sonuçları incelendiğinde Δ9-THC-COOH yanlış negatif sonuç verdiği, MDMA'nın eklenen sirke hacmi artıkça negatif sonuç verdiği gözlenmiştir. Eklenen lavabo açıcı, cihazda analiz testlerinin çalışmasını engellerken, göz damlası immunosassay sistemlerinde hiçbir değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır. Yasadışı madde analizi yapan laboratuvarlarda, emniyet&gözetim zincirine uygun olarak yapılan, pre analitik, analitik ve post analitik aşamaların birlikte yapılmasının önemi ve gerekliliği ortaya konmuştur. Kreatinin değerinin toplumlara göre farklılık göstermesi nedeniyle her toplumun laboratuvarların bulundukları bölgeye ait kreatinin değeri hesaplanarak normalizasyon yapılması gerekmektedir.
Metamfetamin ve MDMA (EKSTAZİ)'nın idrar ve saçta kromatografik yöntemlerle tayini
Günümüzde amfetamin türevi stimülantların (metamfetamin, MDMA vb.) kolay ulaşılması ve düşük maliyetli olması nedeniyle gençler ve yetişkinler arasında kullanımı ve kullanıma bağlı ortaya çıkan ekonomik, sosyal ve sağlık sorunları gittikçe artmaktadır. Bu nedenle bu maddelerin biyolojik örneklerde doğru, hızlı, güvenilir yöntemlerle yapılan toksikolojik analizleri büyük önem kazanmıştır. Bu çalışmada amfetamin tipi stimülantlardan metamfamin ve MDMA'nın GC-MS ile idrarda ve LC-MS/MS ile saçta tayini için yöntem geliştirilmiştir. Bu maddelerin toksikolojik analizlerde sık kullanılan biyolojik materyallerden olan idrarda GC-MS ile tayini için sıvı-sıvı ekstraksiyon (Toxi Tube A) yöntemi kullanılmış ve yöntem optimize edilmiştir. Optimum değerler 2 ml idrar hacmi, 60 °C hidroliz sıcaklığı ve 30 dk. hidroliz süresi, 70 °C türevlendirme sıcaklığı ve 30 dk. türevlendirme süresinde elde edilmiştir. Optimize edilen yöntem seçimlilik, geri kazanım (metamfetamin=% 87,7- % 113,1; MDMA=% 88,2- % 99,7), gün-içi ve günler arası tekrarlanabilirlik (100 µg/L derişimde 5 gün, 3 paralel, metamfetamin= % RSD 5,8; MDMA=% RSD 3,1), linearite ( metamfetamin 25- 1000 µg/L, MDMA 50-2000 µg/L arasında lineer), LOD (metamfetamin=5,6 µg/L, MDMA=8,33 µg/L), LOQ (metamfetamin=18,5 µg/L, MDMA=27,8 µg/L), stabilite (4 saat stabil) ve matriks etkisi parametreleri incelenerek valide edilmiştir. Çalışmada 10 mg saç örneği kullanılarak katı-faz ekstraksiyon yöntemiyle LC-MS/MS'de metamfetamin ve MDMA'nın tayini için yöntem geliştirilmiştir. Yöntem seçimlilik, geri kazanım (metamfetamin=% 71,8, MDMA=% 75,0), LOD (metamfetamin=1,3 pg/mg, MDMA= 40,9 pg/mg), LOQ (metamfetamin=4,0 pg/mg, MDMA=123,8 pg/mg), linearite (her ikisi de 25-2000 pg/mg arasında doğrusal) ve matriks etkisi parametreleri incelenerek valide edilmiştir. Çalışma ile geliştirilen yöntemler birçok gönüllü madde kullanıcısından alınan idrar ve saç örneklerine başarı ile uygulanmıştır.
Kokain ve metabolitlerinin insan idrarında analizi
Ülkemizde postmortem ve/veya yaşayan canlının biyolojik materyalinde kötüye kullanılabilen maddelerin saptanabilmesine yönelik uygun adli toksikolojik yöntemlerin geliştirilmesi hem tıbbi hem de hukuki açıdan oldukça önemlidir. Çalışmamızda gaz kromatografisi/kütle spektrometresi(GC/MS) kullanılarak kokain ile birlikte onun metabolitleri olan kokaetilen ve benzoilekgoninin insan idrarında analizini gerçekleştirebilmek için kromatografik analiz öncesinde yer alan ekstraksiyon ve türevlendirme basamaklarına yönelik üç farklı metot (Metot A, B ve C) geliştirilmiştir. Metot A'da kromatografik analiz öncesinde türevlendirme uygulanmadan; kokain, kokaetilen ve benzoilekgoninin insan idrarından izole edilebilmesi için hızlı, basit bir sıvı-sıvı ekstraksiyon(LLE) tekniği uygulanmıştır. Uygulanan ekstraksiyon tekniğinde örnekler, petrol eteri ile ekstrakte edilmiştir. Tek aşamalı bir ön hazırlık basamağı sonrası GC/MS ile analiz edilen örneklerde kokain ve kokaetilen saptanabilirken; benzoilekgonin saptanamamıştır. Metot B'de ise Metot A ile aynı olan LLE tekniği örneklere uygulanmış ve ardından örnekler farklı türevlendirme ajanlarıyla (BSTFA+ %1TMCS: N-O-Bis(trimetilsilil)trifloroasetamid+ %1trimetilklorsilan veya PFPA: Pentafloropropiyonik anhidrit) farklı türevlendirme mekanizmaları(sililleme veya açilleme) üzerinden ayrı ayrı türevlendirilmiştir. Ancak GC/MS ile analiz edilen örneklerde benzoilekgonin saptanamamıştır. Metot C'de örnekler, karma modlu katı faz ekstraksiyon(SPE) kartuşu ile ekstrakte edildikten sonra BSTFA:TMCS(99:1) ile türevlendirilmiştir. Örnekler, GC/MS ile analiz edildiğinde benzoilekgonin saptanabilmiştir. LLE ile non-polar ve bazik maddeler olan kokain ve kokaetilen idrardan kolayca izole edilebilirken; polar ve amfoterik madde olan benzoilekgonin izole edilememiştir. Karma modlu SPE kartuş ile farklı polaritede davranış gösteren analitlerin idrardan eş zamanlı ve tek seferde ekstraksiyonunun mümkün olması sebebiyle SPE'nin LLE'ye göre daha avantajlı olduğu düşünülmüştür. Polar yapısı nedeniyle benzoilekgoninin GC/MS analizi öncesinde türevlendirilmesi gerekmektedir. Benzoilekgoninin türevlendirilmesinde BSTFA:TMCS(99:1)'nın, tek başına PFPA'ya kıyasla, daha uygun bir ajan olduğu görülmüştür.
Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen hastalarda akut böbrek hasarının erken dönemde belirlenmesinde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin'in değeri
Akut böbrek hasarı (AKI) kardiyopulmoner bypass cerrahisi sonrası sık görülür ve prognozu kötüdür. Tanıda gecikilmesi morbidite ve mortaliteyi artırır. AKI tanısı, art arda yapılan kreatinin ölçümlerinde önemli yükselme ile konulur. Serum kreatinin ölçümleri, böbrek fonksiyon bozukluğunun erken döneminde güvenilir değildir. Zamanında önlem alınarak AKI? nın ilerlemesinin engellenmesi ancak etkili belirteçler sayesinde ?erken tanı? konulmasıyla mümkün olur. Nötrofil jelatinaz ilişkili Lipokalin (Neutrophil gelatinase-associated lipocalin =NGAL) AKI tanısında güçlü bir belirteçtir. NGAL normalde düşük konsantrasyonlarda salınırken epitel hücresi hasarında salınımı önemli ölçüde artar. İdrar NGAL düzeyi, AKI tanısının konulmasında mükemmel bir değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı; kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen böbrek hasarının saptanmasında ve şiddetinin derecelendirilmesinde serum kreatinin düzeyine kıyasla idrar NGAL düzeylerinin önemini göstermek ve böbrek hasarı tanısında uygun cutoff değerlerini saptamaktır.
Şişman çocukların hidrasyon durumunun değerlendirilmesi
Giriş: Çocukluk çağı obezitesindendeki belirgin artış nedeniyle, obezite gelişimini önleyici çalışmalar giderek önem kazanmaktadır. Sağlıklı beslenme için yeterli sıvı alımı önerilir ancak az su tüketimi ve şişmanlık arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Yetersiz hidrasyonu olan erişkinlerde beden kitle indeksinin (BKİ) daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Çocukluk çağı verileri oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada şişman çocuk ve ergenlerin hidrasyon durumunun normal kilolu yaşıtları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Hastanemiz Çocuk Endokrin Polikliniği'ne başvuran ve 7-18 yaş arası, BKİ yaş ve cinsiyetine göre iki standart sapma skoru (SSS) üzerinde bulunan eksojen obezitesi olan hastalar çalışma grubuna (Grup 1, n=31), normal kilolu sağlıklı çocuklar kontrol grubuna (Grup 2, n=30) alındı. Deneklerin antropometrik ölçümleri alınıp, biyoelektriksel impedans analiz yöntemi kullanılarak vücut kompozisyon analizi (VKA) yapıldı (TANITA BC 418). Serbest su alımı ve öğle yemeğini takiben aynı saatte idrar yoğunluğu ölçüldü. Deneklerin sıvı alımı, başvurduğu gün ve ertesi gün olmak üzere, iki ayrı yöntem kullanılarak kaydedildi. Sıvı tüketimi Avrupa Besin Güvenliği Otoritesi önerileri ile karşılaştırıldı. Su ve şekerli içecek miktarları ayrı hesaplanarak gruplar arası karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama yaş, Grup 1'de (16 kız, 15 erkek) 11,71 ± 3,3 yıl, Grup 2'de (16 kız, 14 erkek) 11,24 ± 2,5 yıl olup, yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu ( p > 0, 05). Grup 1 VKİ-SSS ortanca değeri 2,57 (0,52) kg/m2, grup 2 BKİ-SSS ortanca değeri 0,01 (1,48) kg/m2 idi (p < 0,001). Vücut kompozisyon analizinde Grup 1'in Grup 2'ye göre total vücut yağ yüzdesi yüksek (p <0,001), total vücut suyu ve yağsız vücut kütlesi yüzdesi düşüktü ( p = 0,007 ve p<0,001). Bel / kalça çevresi oranında gruplar arasında fark yoktu (0,90 ±0,04 ve 0,88 ±0,05, p=0,276). Hastaların iki günlük sıvı alımı vücut yüzeyine göre değerlendirildiğinde Grup 1'in sıvı alımı her iki günde de kontrol grubundan anlamlı düşüktü (p<0,001). Çalışma grubunun idrar yoğunluğu kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (1020 (10), ve 1015(10), p<0,001). İdrar yoğunluğu ile BKİ-SSS doğru orantılı iken (r=0,508, p=<0,001), total vücut suyu yüzdesi ve yüzey başına sıvı alımı ters orantılı idi (sırasıyla; r=-0,412, p=0,001, ilk gün r=-0,477, p<0,001, ikinci gün r=-0,519, p<0,001). Grup 1'deki olguların %55'i (n=17) yaşa göre önerilen düzeyde su alımı gerçekleştirirken bu oran Grup 2'de %80 (n=24) idi (p=0,036). Şekerli içecek tüketimi Grup 1'de 22 hastada (%71), Grup 2'de 6 kişide (%20) mevcuttu. Grup 1'in şekerli içecek tüketimi Grup 2'den fazlaydı (ortanca 200 ml'ye 0 ml, p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda şişman çocukların sıvı tüketimi daha az, vücut su yüzdesi daha düşük ve idrar yoğunluğu daha yüksek bulunmuştur. Bu kesitsel ön çalışmanın bulguları şişman çocukların normal kilolulara göre daha az hidrate olduğunu göstermektedir. Hidrasyon durumunun düzeltilmesi ile kilo kontrolü ilişkisini ortaya koymak için daha geniş ölçekli çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Obezite, sıvı alımı, hidrasyon, idrar yoğunluğu, vücut kompozisyon analizi
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Malatya Merkez sağlık ocaklarına başvuran 40 yaş üstü obez hastalarda idrarda mikroalbuminüri sıklığı ve ilişkili faktörler
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite vücutta aşırı ve anormal miktarda yağ birikimi olarak tanımlanmaktadır. Obez hastalarda hipertansiyon, diabetes mellitus, kardiyovaskuler sistem hastalık riski artmakta sonuçta böbrekler hedef organ olmaktadır. Erken evrede böbreğin etkilendiğini gösteren ölçü idrarda mikroalbumin artışıdır. Bu çalışmanın amacı, birinci basamakta tanı ve tedavi için başvuran 40 yaş ve üzeri obez hastalarda mikroalbuminüri görülme sıklığını belirlemek ve etkileyen faktörleri analiz etmektir.METOD: Araştırma kesitsel tipte analitik bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini Malatya merkez sağlık ocaklarına başvuran 40 yaş ve üzeri BKİ 30 kg/m2 ve üzerinde olan obez kişiler oluşturdu. Araştıma kapsamında 116'sı erkek ve 306'sı kadın olmak üzere toplam 422 obez hasta yer aldı. TANITA biyoelektriksel ölçüm cihazı ile araştırma kapsamına girenlerin ağırlık, BKİ, vücut yağ oranı ve vücut yağ kitlesi belirlendi. Araştırma kapsamına girenlerin, hipertansiyon ve diabetes mellitus hastalığını belirlemek amacıyla tansiyonları ölçüldü, random kan şekerine bakıldı. Alınan idrar örneği Nycocard Reader II cihazı kullanılarak mikroalbuminüri ölçümü yapıldı. Verilerin analizinde SPSS 15.0 programı kullanıldı. Ki-kare, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Spearman's rho korelsyon analizi ve lojistik regresyon analizi yapıldı.BULGULAR: Araştırma kapsamına giren obez hastaların yaş ortalaması 52.9±10.9 yıldır. Bu araştırmada mikroalbuminüri görülme sıklığı %31.5, makroalbuminüri görülme sıklığı %6.6 bulundu. Kadınlarda %32.7 oranında mikroalbuminüri, %6.2 oranında makroalbuminüri, erkeklerde %28.4 oranında mikroalbuminüri, %7.8 oranında makroalbuminüri görülmekte idi ve bu fark anlamlı değildir. Yaş arttıkça makroalbuminüri görülme olasılığı anlamlı derecede artmaktadır. Antropometrik ölçümlerden vücut yağ oranı, vücut yağ kitlesi, BKİ, bel kalça oranı ve kol çevresi ile mikroalbumin düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Antropometrik ölçümlerden bel çevresi erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88 cm ve üzerinde olanlarda, olmayanlara göre mikroalbuminüri görülme olasılığı (OR) 3.1 kat (GA: 1.10-8.77) daha yüksektir. Obez hastalarda kronik hastalık varlığı, mikroalbuminüri ve makroalbuminüri üzerinde etkili bir faktör olduğu görüldü. Diastolik kan basıncı 90 mmHg ve üzerinde olanlarda olmayanlara göre mikroalbuminüri görülme olasılığı (OR) 2.8 kat (GA:1.79-4.56) artmaktadır. Random kan şekeri düzeyi 200 mg/lt ve üzerinde olanlarda random kan şekeri düzeyi 200 mg/lt'nin altında olanlara göre mikroalbuminüri görülme olasılığı (OR) 3.2 kat (GA:1.32-7.84) artmaktadır.SONUÇ: Sonuç olarak, yaş arttıkça makroalbuminüri daha sık görülmektedir. Aynı zamanda obezite ile birlikte hipertansiyon ve diabetes mellitus hastalıklarının varlığı mikroalbuminüri ve makroalbuminüri görülme sıklığını artırmaktadır. Bu nedenle birinci basamakta basit tetkiklerle hipertansiyon ve diabetes mellitus hastalığı olanların düzenli olarak idrarda mikroalbumin takibinin yapılması önerilebilir.
Respiratuar distres sendromlu prematür bebeklerde akut böbrek hasarının idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin ile değerlendirilmesi
Amaç; Böbrek hasarı prematüre bebeklerde sık görülmektedir. Kreatinin, glomerüler filtrasyon hızının azalmış olduğunu gösteren geç bir belirteçtir. Bu yüzden ABH tanı ve tedavisi gecikmektedir. Akut böbrek hasarını erken dönemde saptayabilmek için NGAL gibi yeni tanısal belirteçler kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda; prematüre bebeklerde böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla idrarda NGAL düzeylerini RDS'li ve RDS'li olmayan hastalarda saptayarak, böbrek fonksiyonlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem; Bu çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi YYBÜ'nde takip edilen, gebelik haftası 28-34 olan 51 prematüre bebek alındı.Hastalar RDS gelişen ile RDS gelişmeyen kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı.Grup 1: RDS gelişen hasta grubu (21 olgu),Grup 2: RDS gelişmeyen kontrol grubu (30 olgu),Hastaların klinik, laboratuar özellikleri, postnatal komplikasyonları kaydedildi. 1. ve 7. gün idrar NGAL değerleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. İstatiksel analiz SPSS 16.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular; Çalışmamızda RDS gelişen ve gelişmeyen hastaların idrar NGAL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen, 1. gün idrar NGAL değerinin 7. gün değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi.Sonuç; Çalışmamızda 1. ve 7. gün bakılan idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmedi. RDS gelişen ve gelişmeyen olgularda neonatal ABH sınıflandırmasına uygun ABH tespit edilmediği için idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmemiş olabilir. Bundan dolayı çalışmamızda idrar NGAL'inin ABH gelişimini erken evrede göstermede değerli olup olmadığını belirleyemedik. Bu çalışmamızdaki verilerimizin daha geniş serilerde yapılacak benzer çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler; NGAL, RDS, akut böbrek hasarı, prematürite
İdrarda bulunan üromodulinin (TAMM-horsfall proteini) escherichia coli, klebsiella pneumoniae, pseudomonas aeruginosa, enterococcus faecalis ve candida albicans üzerine olan etkisinin irdelenmesi
Üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), tüm dünyada her yıl 150 milyon kişiyi etkileyen en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. ÜSE geçirilmesine en sık neden olan mikroorganizma üropatojenik Escherichia coli (UPEC)'dir. Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeroginosa, Enterococcus faecalis, Candida albicans gibi mikroorganizmalar da etken olarak görülmektedir. Üromodulin (UMOD) üriner sistemin doğal bağışıklık mekanizmalarında görev aldığı bilinen idrardaki en bol proteindir. Bu çalışmanın amacı, idrardaki üromodulinin (UMOD) ÜSE oluşmasını önleyen veya tedavisine katkı sağlayan bir molekül olduğunu gösterip gelecekte bu molekülün bu tür enfeksiyonlarda destek amacıyla kullanılabilirliğini göstermektir. Çalışmaya 22 ila 72 yaş aralığında, 18 kadın 17 erkek olmak üzere toplam 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Her bir sağlıklı gönüllünün ayrı ayrı idrar örneklerine, kob/ml cinsinden miktarları bilinen ve en sık ÜSE etkenleri olan yukarıda sayılan mikroorganizmalar ekilerek 24 saat inkübasyondan sonra kob/ml cinsinden miktarları ölçüldü. Daha sonra mikroorganizma ekilmiş ve ekilmemiş idrar numunelerindeki UMOD miktarları ölçülerek; bu mikroorganizmaların idrardan uzaklaştırılmasının sağlanması veya üremelerinin durdurulması konusunda, idrardaki UMOD seviyelerinin nasıl bir etki sağladığı ve bu mikroorganizmaların UMOD düzeyini nasıl etkilediği gösterildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 22.0 paket programı kullanılmış olup tüm analizlerde (p<0,05) sonucu istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, E. faecalis ve C. albicans'ın; inkübasyon sonrası ve inkübasyon öncesi ölçülen UMOD miktarları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu tespit edildi. Bu sonuçlar, idrardaki üromodulinin, bakteriyostatik ve/veya bakterisidal bir etkiyle üropatojen miktarını etkilediğini göstermekle birlikte; bu konuda daha fazla hasta sayısı veya çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Üriner Sistem Enfeksiyonu, Üromodulin, Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus faecalis, Candida albicans
ADÜ çocuk acil polikliniğine başvuran 3-6 yaş arası çocuklarda tam idrar tetkiki ile idrar kültürü bulguları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Çocukluk çağı enfeksiyonları arasında İYE solunum yolu enfeksiyonlarından sonra ikinci sıklıkla görülür. Özellikle çocukluk çağında İYE renal skarlanma, son dönem böbrek yetmezliği, hipertansiyon gibi komplikasyonlara neden olabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi açısından hastalığın erken tanı ve tedavisi önemlidir. İYE'nun tanısında altın standart idrar kültüründe etken patojenin üretilmesidir. Ancak özellikle birinci basamak sağlık kuruluşlarında idrar kültürü yapma olanağının çok kısıtlı olması, idrar kültürünün sonuçlanmasının zaman alması farklı tetkiklerle hastayı değerlendirmeyi gerektirir. Bu amaçla kullanılan Tam İdrar Tetkiki (TİT) ve idrar mikroskobisi hekimlere yol gösterici olabilir. Biz de çalışmamızda TİT parametrelerinden olan lökosit esteraz (LE) ve nitritin; idrar mikroskobisi ile saptanabilen piyüri, hematüri ve bakteriürinin İYE tanısında yerlerini ve bu tetkiklerin semptomlarla birlikteliğinin tanısal sürece katkısını ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve yöntem: Araştırmaya 01.01.2016 – 31.12.2016 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama Ve Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran, aynı muayenede tam idrar tetkiki ve idrar kültürü istenmiş ve her iki numuneyi de verebilmiş olan 3-6 yaş arası, toplam 728 hasta alındı. Hastaların dosyaları MiaMedR Hastane Bilgi Yönetim Sistemi yazılımından geriye yönelik taranarak veriler kaydedildi, SPSS 18.0 İstatistik Paket Programı ile değerlendirildi. Verilerin sıklık analizleri yapıldı, ki kare testi ve Lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi, p<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 425 (%58,4) kız, 303 (%41,6) erkek hasta alındı. İdrar kültüründe üreme olan hastaların %70,269,5'si kız, %29,830,5'i erkekti. İdrar kültüründe %2,3 oranında kontaminasyon görüldü. Çalışmaya alınan hastalarda en sık görülen semptom %41,6 oranıyla ateşti. İYE saptanma olasılığı yüksek olan iki semptom ise hastaların %13,6'sinde görülen dizüri ve %8,2'sinde görülen idrarda renk ve koku değişikliği idi. TİT parametrelerinin hepsinin idrar kültürü ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,01). TİT'de LE, nitrit, lökosit, eritrosit ve bakteri görülmesinin idrar yolu enfeksiyonu saptamadaki duyarlılıkları sırasıyla %63,1; %21; %59; %34,7; %12,6 özgüllükleri sırasıyla %78,4; %99,6; %81,3; %85,8; %99,8 olarak hesaplanmıştır. Sadece semptomları içeren lojistik regresyon analizinde dizüri varlığının İYE olasılığını 3,15 kat artırdığı, TİT parametreleri değerlendirildiğinde idrarda lökosit varlığının İYE olasılığını 2,52 kat, nitrit varlığının 19,76 kat, bakteri varlığının 13,43 kat artırdığı görüldü. Sonuç: İdrar yolu enfeksiyonlarının tanısında semptomlar varlığında TİT ve idrar mikroskobisi yol gösterici bilgiler vermektedir. LE ve lökosit negatifliği tanıyı dışlamada daha etkinken, nitrit ve bakteri pozitifliği tanıyı desteklemekte yardımcıdır. Bu konuda daha fazla öngörü sahibi olabilmemiz için hem erişkin hem pediatrik popülasyonda ve toplum temelli başka çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, tam idrar tetkiki, lökosit esteraz, nitrit
Uyuşturucu madde analizinde tükürük, idrar, kan örneklerinde kullanılan tarama ve doğrulama yöntemlerinin laboratuvar ve klinik bakış açısından değerlendirilmesi
Madde kullanım bozukluğu bireyde ve toplumda oldukça önemli psikolojik, ekonomik ve sosyolojik problemlere yol açmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 191. maddesinde uyuşturucu/uyarıcı madde kullanmanın yasak olduğu ve tedavi veya Denetimli Serbestlik tedbirine uyulmaması durumunda iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasının söz konusu olacağı hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla uyuşturucu/uyarıcı maddelerin doğru ve kesin bir şekilde tespit edilmesi çok önemlidir. Uyuşturucu/uyarıcı maddelerin taranmasında immün yöntemler, doğrulanmasında kromatografi ve kütle spektrometri yöntemi kullanılmaktadır. Madde kullanım bozukluğu olan ya da Denetimli Serbestlik tedbirine tabi tutulan bireylerin tedavileri AMATEM kliniklerinde yapılmakta olup bireylerin idrar örneklerinde immün yöntem ile uyuşturucu/uyarıcı madde taraması yapılmaktadır. Trafikte ise bireyin uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi altında olup olmadığının değerlendirilmesinde tükürükte POCT cihazı ile esrar, eroin, kokain, amfetamin ve benzodiazepinlerin taraması yapılmaktadır. Bu immün yöntemlerden elde edilen pozitif tarama sonuçları gerek görülmesi durumunda Adli Tıp kurumlarında LC-MS/MS yöntemi ile doğrulanmaktadır. Trafikte uyuşturucu madde taramasında kullanılan POCT yönteminin ve AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin güvenilirliği ilk kez bu çalışma ile test edilmiştir. Ülkemizde kullanılan bu iki tarama yönteminin sonuçları ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen yöntem kullanılarak LC-MS/MS cihazı ile plazma ve idrar örneklerinde doğrulanmıştır. Çalışmamızda trafik uygulamasında deneme aşamasında olan ve Denetimli Serbestlik kurumlarında da kullanımına ihtiyaç duyulan POCT cihazı açısından anlamlı veriler elde edilmiştir. Kullandığımız POCT cihazının spesifitesi yüksek olarak saptanmış, ancak sensitivitesi eroin, kokain ve amfetamin maddeleri için iyi, MDMA/metamfetamin için yetersiz olarak saptanmış olup benzodiazepinler ve esrar için tükürük testinde pozitif sonuç saptanamadığından sensitivite hesaplanamamıştır. AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin ise amacına uygun olarak yeterli sensitivitede olduğu gözlenmiş olup çapraz reaksiyona bağlı spesifite problemlerinin olabildiği göz önünde bulundurulmalıdır. AMATEM'de kullanılan immün yöntemin cut-off limitinin opiyatlar için 300 ng/mL yerine SAMHSA'nın da önerdiği şekilde 2000 ng/mL olarak kullanılması durumunda yöntemin spesifitesinin %83'ten %95'e yükseldiği saptanmıştır. Bu nedenle yalancı pozitif sonuçların ve doğrulamaya giden örnek sayısının azaltılması adına opiyatlar için 2000 ng/mL cut-off limitinin kullanılması önerilir. Çalışmamızda idrar ve kan örneklerinde ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen LC-MS/MS doğrulama yöntemleri iki farklı cihazda karşılaştırılmış ve validasyon parametreleri hesaplanmıştır. Çalışmamız ayrıca LC-MS/MS yöntemlerine ait iyonizasyon modu, ekstraksiyon yöntemi, kullanılan standartlar gibi farklılığa neden olabilecek birçok parametre açısından anlamlı veriler içermektedir. Sonuç olarak uyuşturucu/uyarıcı madde analizinde verilen pozitif ya da negatif sonucun kişinin tutuklanmasına kadar gidecek adli sürecin bir parçası olduğunun akıldan çıkarılmaması önemlidir. Yapılan analizlerin analitik aşamada validasyonu ve verifikasyonu kadar madde özelinde kullanım zamanının ve analizin yapıldığı örnek tipinin sonuca etkisini de iyi bilerek değerlendirmeyi buna göre yapmak elzemdir. Ayrıca kullanım amacına özel POCT cihazlarının geliştirilmesi ve mutlaka geliştirilen her cihazın performans değerlendirmesinin de yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: madde ile ilişkili bozukluklar, yöntem karşılaştırma, hasta başı test cihazı, immün yöntem, LC-MS/MS yöntemi
İnflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda tiroid fonksiyon testleri, ultrasonografi özellikleri ve idrar iyot düzeyleri
Amaç: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH) sıklığı dünya çapında giderek artan, gastrointestinal traktta relaps ve remisyonlarla giden kronik inflamasyonun hakim olduğu ve ekstraintestinal tutulumları ile de sistemik bir hastalık grubudur. Başlıca ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığından (CH) oluşmaktadır ve patogenezi net olmamakla birlikte otoimmün paterni olduğu düşünülmektedir. Otoimmün tiroid hastalıkları ve tiroid hormon bozuklukları ile İBH birlikteliği daha önce belirtilmiştir ancak arasındaki ilişki net olarak ortaya konmamıştır. Tiroid hormon sentezi için esansiyel olan iyot gıdalardan elde edilir ve diğer emilim bozukluğu oluşturan hastalıklar gibi İBH'da da iyot eksikliğinin normal popülasyona göre daha fazla izlendiği görülmüştür. Bu çalışmada İBH tanılı hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin, tiroid antikorlarının ve idrar iyot atılımının değerlendirilmesi amaçlandı. Aynı zamanda bu hastalarda tiroid ultrasonografi ile morfolojik özellikler ve nodül varlığı araştırıldı. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada Mayıs 2019- Ekim 2019 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran ÜK ve CH tanısıyla takip edilen hastalar ve kontrol grubu olarak Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine rutin kontrole başvuran sağlıklı erişkinler değerlendirmeye alındı. Gebeler, 18 yaş altı ve 65 yaş üstü hastalar, kronik hastalığı olan, bilinen tiroid hastalığı olup bu nedenle daha önce ilaç kullanan hastalar, son 6 ayda tiroid metabolizmasını etkileyecek ilaç kullanımı ve son 1 yılda iyotlu kontrast alımı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Her grup için hastaların demografik özellikleri klinik ve patolojik bilgileri, tiroid stimülan hormon (TSH), serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), anti tiroid peroksidaz (anti-TPO), anti tiroglobulin (anti-Tg) ve idrar iyot atılımı ve tiroid ultrasonografisi değerlendirilerek kaydedildi. İBH tanılı gruplarda ayrıca C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı, hemoglobin (Hb), ferritin değerlerine bakıldı ve fizik muayeneleriyle değerlendirilerek hastalık aktivite skorları hesaplandı. Bulgular: Araştırma popülasyonu 31 ÜK, 30 CH ve 31 sağlıklı kontrol grubundan oluştu. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımları benzerdi. İBH tanılılarda hastalık aktiviteleri değerlendirildiğinde ÜK'da mayo skoruna göre ortanca hastalık aktivitesi 1 (min:0, max:7), Truelove Witts kriterine göre ise hastaların %77.4'ü hafif, %19.4'ü orta ve %3.2'si şiddetli aktivite olarak değerlendirildi. CH'da ise ortanca Crohn hastalık aktivite indeksi (CDAI) 88,5 (min:29, max:283) olarak belirlendi. İBH hastalarında sedimentasyon, CRP, Hb ve demir eksikliği anemisi varlığı açısından fark izlenmedi (p=0.384). Gruplar arasında TSH, sT3, sT4 düzeyleri benzer bulundu. ÜK grubunda 1 hastada hipotiroidi saptandı, CH ve kontrol grubunda ötiroidi mevcuttu ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ortanca anti-TPO düzeyi ÜK ve CH grubunda kontrol grubundan yüksek bulundu (sırasıyla p=0.043ve p=0.001). Anti-TPO pozitifliği ise CH grubunda %16,7, ÜK grubunda % 3.2 idi ve kontrol grubunda anti-TPO pozitif olan birey yoktu. Buna göre anti-TPO pozitifliği CH'da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek izlendi (p=0,019). ÜK ve CH hastalarında ortanca anti-Tg düzeyi benzer olup kontrol grubuna kıyasla yüksek saptandı (sırasıyla p=0.022 ve p=0.004). Ortanca idrar iyot düzeyi ÜK grubunda 91.6 ug/L, CH grubunda 86 ug/L ve kontrol grubunda 89 ug/L idi ve gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0.943). İyot eksikliği oranı her üç grupta da benzer şekilde %61 oranla düşük iyot alımı olarak bulundu (p=0.999). Hasta ve kontrol grubunda bakılan tiroid ultrasonografisinde gruplar arasında ortanca tiroid hacmi, ve color flow doppler patern dağılımları anlamlı farklılık göstermedi. Ancak parankim heterojenitesi açısından anlamlı fark izlendi (p=0.021). ÜK tanılı 7 (%22.6), CH tanılı 9 (%30) hastada parankim ileri derecede heterojen iken kontrol grubunda hiçbir hastada ileri derecede heterojenite yoktu. ÜK olan 12 (38.7%) hastada toplam 26, CH olan 14(46.7%) hastada toplam 32 ve kontrol grubunda 10 (%32.3) hastada toplam 14 adet nodül saptandı. Gruplar arasında nodül varlığı ve ortanca nodül sayısı ve nodüllerin bulundukları lob açısından fark saptanmadı (p=0.714). Nodül yapısı, ekojenite, kenar düzensizliği, sınır düzeni ve periferik halo varlığı açısından gruplar arasında fark yoktu (sırasıyla p=0.686, p=0.617, p=0.361, p=0.665, p=0.626 ve p=0.356). ÜK ve CH'da yaş, cinsiyet ve hastalık tutulum tipi ile hastalık aktiviteleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. ÜK ve CH'da ultrasonografik olarak tiroid hacmi, parankim heterojenitesi ve tiroid kanlanma paterni ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. CH'da nodül olanlarda olmayanlara kıyasla ortanca CDAI skoru daha düşük saptandı (65 ve 138.5; p=0.048), ve nodül sayısı ile CDAI skoru arasında negatif korelasyon saptandı (r =-0,408; p=0,042). Sonuç: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları bağırsaklarda kronik inflamasyon ile seyreden, emilim bozukluğu ve ekstraintestinal tutulumlar ile seyreden sistemik bir hastalıktır. ÜK ve CH otoimmün hastalıklarla sıklıkla birliktelik göstermektedir, ancak tiroid hastalıkları kesin ekstraintestinal tutulum olarak henüz kabul edilmemiştir. Çalışmamızda hafif ve orta şiddetli hastalık aktivitesi olan İBH'lılarda tiroid fonksiyonlarında kontrole göre farklılık gözlenmediğini saptadık. Özellikle CH'da belirgin olmak üzere anti-TPO, anti-Tg gibi otoimmün tiroid hastalık belirteçlerini anlamlı yüksek saptadık. Bağırsak florasındaki bozulma, protein kaybettiren enteropatiye neden olması, yardımcı T lenfosit (Th1)/ sitotoksik T lenfosit (Th2) aracılıklı immünite hakimiyeti gibi sebepler nedeni ile İBH'da özellikle CH'da otoimmün tiroid hastalığının eşlik ettiği söylenebilir. İBH tanılı hastalarda özellikle CH'da tiroid otoimmünitesi eşlik edebileceğinden periyodik olarak tiroid fonksiyon testleri ve antikorları değerlendirilmeli, hastalarda iyot alımı sorgulanarak beslenme önerilerinde bulunulmalıdır. İBH ve tiroid hastalıkları arasındaki ilişkiyi detaylandırmak ve İBH hastalık aktivitesinin bu konudaki etkisinin değerlendirilmesi amacıyla, tiroid fonksiyon bozuklukları ve tiroid morfolojisi ile ilgili daha geniş popülasyonlarda daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Otoimmün tiroid hastalıkları, idrarda iyot atılımı, tiroid ultrasonografi
Effect of different types of statins drugs on kidney function decline and proteinuria
Contrast agents are widely used in diagnostic and therapeutic procedures today, and one of the most important complications of these agents is the development of contrast agent nephropathy. Renal failure that develops after the use of contrast media is associated with the need for hemodialysis, prolonged hospitalization, increased cost, increased mortality, and morbidity. Patients undergoing coronary angiography often have co-morbidities that predispose them to the development of contrast media nephropathy. Today, the effectiveness of statin therapy in cardiovascular primary and secondary prevention has been demonstrated. In addition to their lipid-lowering effects, there is evidence that statins, which have antioxidant, anti-inflammatory, and antithrombotic effects on vascular structure, have a role in the prevention of contrast media nephropathy in a few limited retrospective studies. This study aimed to determine whether adding HMG CoA-reductase inhibitor statins to immunosuppressive therapy in patients with primary glomerulonephritis provides an additional contribution to remission compared to those receiving only immunosuppressive therapy. For this purpose, a study was planned to evaluate the efficacy of statins on renal functions in the early period in patients scheduled for elective coronary angiography (CAG). A total of 180 patients who were planned to undergo elective coronary angiography at Baghdad Teaching Hospital were included in the study. The protocol of the study was approved by Baghdad University Clinical Research Ethics Committee. In order to evaluate the effectiveness of statin treatments, 180 patients were included in the study in 3 groups. The patients who were planned to undergo coronary angiography while using statin derivative drugs for at least 1 month, continued their statin treatment and were included in the study as the "chronic statin group" (80 patients). The patients whose coronary angiograms were planned electively, who did not use statins, and whose low-density lipoprotein (LDL) level was above 70 mg/dL were included in the control group (80 patients) and atorvastatin 40 mg/day (20 patients) groups, respectively. The patients in the atorvastatin group were started on atorvastatin 40 mg/day 3 days before the procedure. The average age of the participants was 59.8±9.7. Age, sex, body mass index, hypertension, diabetes, smoking, family history of coronary artery disease, left ventricular ejection fraction, presence of atrial fibrillation, history of cerebrovascular accident, anemia, and peripheral artery disease were all comparable between the three patient groups (p > 0.05). Statistically significant differences (p>0.05) in the presence of dyslipidemia, prior myocardial infarction, heart failure, coronary bypass surgery, and percutaneous coronary intervention were seen between the groups. Chronic statin users were more likely to have dyslipidemia, previous myocardial infarction, heart failure, percutaneous coronary intervention and CABG compared to those not taking statins (p<0.001, p=0.003, p=0.014, p=0.001, and p=0.027, respectively). In the atorvastatin group, the incidence of dyslipidemia was significantly higher than in the control group (p<0.001). The atorvastatin group and the control group showed no significant differences in any other clinical characteristics (p>0.05). Chronic statin users had a significantly greater incidence of dyslipidemia (p=0.001) and history of percutaneous coronary intervention (p=0.001) than atorvastatin users. Since only elective coronary angiography cases were included in the study, it can be said that the efficacy of statins in preserving renal functions is valid for this patient population.
Determination of uranium and toxic elements in urine samples of cancerous patients in Al-diwaniyah governorate, Iraq
The best way to determine how exposed a person to radioactive and hazardous contaminants within their body is to examine urine samples. Urine samples from male and female volunteers in the Al-Diwaniyah governorate in southern Iraq were obtained for the current investigation to measure the quantities of uranium and hazardous elements including lead (Pb), nickel (Ni), and cadmium (Cd) in urine. This study uses two techniques atomic absorption spectrophotometer (AAS) and fission-track analysis (FTA) with CR-39 alpha track detector to measure the amounts of toxic elements (TEC) and uranium (UC). Two groups of males and females participated in this investigation cancer prostate and breast cancer group make up the first category, and healthy people make up the second. The hospitals in the southern Iraqi city of Al-Diwaniyah governorate, which was one of the locations of combat operations during the Gulf Wars, were chosen for the collection of urine samples from cancer patients (1991-2003). Similar to this, the healthy group provided urine samples from several Al Diwaniyah governorate locations. The relationship between UC and TEC and the risk of acquiring cancer sickness is explained by this investigation. The findings show that cancer patients uranium content was higher in the urine of the healthy group's.
Tek taraflı üreteropelvik darlıklı hastalarda prognostik belirteçler
Amaç: Bu çalışmada, opere ve non-opere tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocuklarda idrarda MCP-1 ve TGF-ß1 atılımı ile üreteropelvik bileşke darlığının derecesi arasındaki ilişkiye bakmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takip edilen benzer yaşta olan 20 opere ve 26 non-opere tek taraflı üreteropelvik darlıklı hasta ile kontrol grubu olarak 22 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Tüm hasta ve kontrol gruplarının idrarlarında eşzamanlı MCP-1, TGF-ß1 ve kreatinin çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları opere hasta grubunda non-opere ve sağlam gruplara göre belirgin yüksek bulundu (p<0,05). Non-opere ve sağlam grup arasında ise istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları ile ön-arka pelvis çapı arasında anlamlı korelasyon tespit edilmezken (p>0.05) sadece idrar TGF-ß1 düzeyi, ön-arka pelvis çapı ile korele bulundu (p<0,05).Sonuç: Bu çalışmada tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocukların izleminde özellikle operasyon kararı açısından prognostik bir marker olarak idrar MCP-1ve TGF-ß1 düzeylerinin bakılabileceği sonucuna varılmıştır.
Spot idrarda protein/kreatinin ve albumin/kreatinin oranı ile 24 saatlik idrarda total protein ve albumin miktarının korelasyonu
Spot (Anlık) İdrarda Protein/ Kreatinin, Albumin/ Kreatinin Oranı İle 24 Saatlik İdrarda Total Protein ve Albumin Miktarının KorelasyonuGiriş ve Amaç: Proteinüri, renal ve kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü ve uç organ hasarını gösteren bir belirteç olarak kabul edilmektedir. Proteinüri ölçümü için referans test 24 saatlik idrarda protein ve 24 saatlik idrarda albumin düzeyinin ölçümüdür. Ancak 24 saatlik idrar toplama hastalar açısından zahmetli ve kimi zaman hatalı sonuç vermektedir. Bu nedenle 24 saatlik idrarda proteinüri ve albuminüri ölçümleri yerine spot (anlık) idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranı kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda diyabetes mellitus, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı ve nefrotik sendrom nedeniyle izlenen hastalarda 24 saatlik idrarda total protein ve albumin ölçümleri ile sabah anlık idrardaki protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranının uygunluk ve güvenilirliğini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran 130 hasta (kadın=53 erkek=73) alındı. Hastaların yaş ortalaması 53,5±15,4 idi. Hastaların ayrıntılı anamnez ve fizik muayenesi yapıldı. Özgeçmiş sorgulaması yapıldı. Kan basıncı ölçüldü. Glomeruler filtrasyon hızı değerleri hesaplandı. Kullanılan ilaçlar sorgulandı. Bu hastalarda rutin takipleri sırasında istenen tetkiklere ek olarak 24 saatlik idrar, sabah anlık idrar ve kan örneği istendi. Hastaların 24 saatlik idrarda kreatinin, albumin, protein düzeyleri, anlık idrarda kreatinin, albumin, protein düzeyleri ölçüldü. Anlık idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranı, 24 saatlik idrarda albumin ve protein miktarları hesaplandı. Hastaların 24 saatlik idrarda protein ve albumin ile anlık idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranları karşılaştırıldı. Beraberinde idrarda total protein ve total albumini etkileyecek değişkenleri(yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, böbrek hastalığı mevcudiyeti, serum albumin) hesaba katarak hastaların total proteinüri ve total albuminüri değerlerini saptayabilecek regresyon analizi ileyeni bir model oluşturuldu.Bulgular: Çalışmada anlık idrar albumin/kreatinin değeri ile 24 saatlik albumin/kreatinin sonuçları birbirinden farklı olmadığını ve birbirleri yerine kullanılabilir olduğu, yine anlık idrar protein/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar protein/kreatinin sonuçları birbirinden farklı olmadığını ve birbirleri yerine kullanılabilir olduğu sonucu elde edildi. Anlık idrar protein/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar protein değerleri arasında % 86; anlık idrar albumin/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar albumin değerleri arasında % 92 düzeyinde korelasyon saptandı. Hastanemiz için bakılan anlık idrar albumin/kreatinin oranı için 0,372 ve üzeri değerler için % 95 özgüllük ve % 95 duyarlılıkla patolojik albuminüriyi saptadığı sonucu elde edildi. Bununla beraber anlık idrar protein/kreatinin değeri 0,480 ve üzeri değerler % 96 özgüllük ve % 88 duyarlılıkla patolojik proteinüriyi saptadığı sonucu elde edildi. Regresyon analiziyle 24 saatlik idrarda protein düzeyi 3000 mg ve üzeri hastalarda R katsayısı % 92; 24 saatlik idrarda albumin düzeyi 300 mg ve üzeri hastalarda R katsayısı % 87 olduğu saptandı. Bununla beraber 24 saatlik idrarda protein düzeyi 3000 mg ve 24 saatlik idrarda albumin düzeyi 300 mg'ın altında olan hastalarda regresyon modeliyle daha iyi sonuçlar alındığı gösterildi.Sonuç: Çalışmamızda 24 saatlik idrarda protein ve albumin ölçümleri için anlık idrarda protein/kreatinin ve albumin/kreatinin oranlarının kullanılabilir bir yöntem olduğu ancak günlük 3000 mg'ın altında olan proteinüri ve 300 mg'ın altında albuminüri için regresyon modeli kullanımı ile referans değerlere daha yakın sonuç verdiği gösterildi.Anahtar Sözcükler: İdrarda albumin/kreatinin oranı, idrarda protein/kreatinin oranı, mikroalbuminüri, proteinüri
Pollution parameters in fluorite deposits in Yeniyapan village (Akçakent-Kirşehir) and urine analysis in people in the region
In order to examine the pollution parameters in the fluorite deposits of Yeniyapan Village (Akçakent - Kırşehir) and the urine analysis of the people in the region, plant, soil, water and urine samples were taken from the study area and the analysis results were evaluated statistically. High and very high positive correlations were observed between tomato - soil and root - soil with 99% and 95% confidence in plant samples. For Cd, Co, Cu, Fe, Mg, Ni and Pb of tomato; It has been determined that the root can be an indicator plant for Ag, F, Mg, Mn, Ni, Pb and Sn. The fact that the TF values of Ag, Sn and Sb elements are >1 in some sample locations indicates that the elements in the roots of the plant are transported to the tomatoes, that is, they are transferred. According to BAC values, between tomato and soil, F and Sn; root - soil between F, Sn, Mo, Cd and Zn; tomato - water among Cu Cr, Co, Ni, Sb, Mo, Fe and F; root - water among Mg, Cr, Fe, Co, Ni, Cu, As, Mo and Sb; urine - among tomatoes, Mg, Fe, Mo, Ag, Cd, Pb and F; urine - soil between Mo and F; It has been observed that Cr, Ni, Cu, Mo, As, Fe and F elements among urine - drinking water have very high accumulator properties in some locations. No skeletal system anomalies were detected in the control group and living in the area where F mineralization is located. In some sample locations, Mg, Fe and Ni element values were found to be higher than the control group. Less enrichment in EF values of Mg, Cr, Ni, Cu, Zn, F, Mo, Ag and Sb elements, weak enrichment in Mo, Ag, Cu, Ag, Sn and Sb elements and moderate enrichment in Mo element were observed. While moderate pollution is observed in Igeo values of Cr, Co, Ni and Cu elements, no or very little element pollution is observed in Fe, Sb, Co, Ni, Cu and Zn elements. The CF values of the elements in the samples taken from all locations between T1 - T6 were <1 or no contamination was observed. Since the calculated pollution load index (PLI) values are < 1 in all sample locations, soil pollution is not observed in T1 – T6 locations in terms of the investigated elements.
Proteinürisi olan renal transplant hastalarında 24 saatlik idrar sodyum düzeyi ile idrar anjiotensinojen düzeyi arasındaki ilişki
Giriş ve amaç: Böbrekteki lokal renin anjiotensin sistemi (RAS) aktivasyonu, primer hipertansiyon, proteinüri ve kronik böbrek hastalığının gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Renal transplant hastalarında görülen hipertansiyon; proteinüri ve greft yetersizliğinin gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. İdrar anjiotensinojen (AGT) düzeyinin hipertansiyon, proteinüri ve böbrek hastalığı olan hastalarda böbrekteki lokal RAS durumunu yansıttığı ortaya konulmuştur. Lokal RAS aktivasyonu ile idrar sodyum atılımı arasındaki ilişki deneysel ve hayvan çalışmalarında daha önce gösterildi. Ancak bu konuda yeterli klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; renal transplant hastalarında idrar AGT düzeyi ile; idrar sodyum atılımı ve proteinüri arasındaki ilişkiyi böylece lokal RAS ile hipertansiyon ve proteinüri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Stabil greft fonksiyonuna sahip (nakilden sonra en az 6 ay geçmiş, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan) 80 böbrek nakilli hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Demografik özellikleri yanında vücut kitle indeksleri ve ortalama kan basıncı sonuçları hastalarda ve sağlıklı gönüllülerde kaydedildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. 24 saatlik idrar örneklerinden sodyum, kreatinin, protein ve albumin düzeyleri ölçüldü. Hastalar proteinüri düzeyi düşük (<300 mg/g)(Grup 1) renal transplant alıcıları ile proteinüri düzeyi yüksek (>300 mg/g)(Grup 2) renal transplant alıcıları olarak iki gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların idrar örnekleri -80 °C de AGT ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıklar 2-sample t test ve Mann-Whitney testleriyle analiz edildi. İdrar AGT düzeyleriyle diğer çalışma parametreleri arasındaki korelasyonun araştırılması için Spearman korelasyon analizi yapıldı. İstatiksel önem p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Grup 1 renal transplant alıcıları ile Grup 2 renal transplant alıcılarının demografik özellikleri arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanım oranı, orjinal böbrek hastalığı, transplantasyondan önceki renal replasman tipi, donör kaynağı, transplantasyon süresi, kullanılan immünsüpresif ilaçların tipleri ve dozları ile kullanılan antihipertansif ilaçların tipleri ve dozları açısından herhangi bir fark saptanmadı(p>0.05). İdrar albumin/kreatinin oranları ile idrar anjiotensinojen/kreatinin oranları Grup 2'de Grup 1'e göre belirgin olarak daha yüksek iken (p<0.001); serum 25-(OH) vitamin D3 ve idrar sodyum atılım düzeyi Grup 2'de Grup 1'e göre daha düşük olarak saptandı(p<0.01). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamıza göre henüz klinik olarak aşikâr düzeyde kronik allogreft nefropatisi(KAN) olmayan böbrek nakilli hastalarda, idrar AGT düzeyleri proteinüri ile pozitif korelasyon gösterirken, idrar sodyum atılımı ile negatif korelasyon göstermektedir. Bu çalışmanın ışığı altında, kronik allogreft nefropatinin erken tanısı ve prognozunun tahmininde, diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle birlikte idrar AGT ve sodyum düzeylerinin rolünün araştırılacağı ileri izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renal transplant hastaları, hipertansiyon, proteinüri, renin anjiotensin sistem
Yoğun bakım hastalarının idrar kültürlerinden izole edilen candida türlerinin dağılımı ve antifungal duyarlılıklarının belirlenmesi
Candida`lar insanların normal florasının bir üyesi olup, doğada yaygın olarak bulunurlar. İdrarda Candida türlerinin varlığı kandidüri olarak adlandırılır. Bu durum klinik örneklerin kontaminasyonu, alt üriner sistem kolonizasyonu veya alt ya da üst üriner sistemin invaziv enfeksiyonunun göstergesi olabilir. Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen Candida'ların identifikasyonu ve antifungallere duyarlılık durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışma Kasım 2016-Haziran 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Anasteziyoloji ve Reanimasyon ve İç Hastalıkları Yoğun Bakım ünite'lerinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen 100 Candida suşu (≥ 104 CFU/mL) değerlendirmeye alındı. Candida suşlarının identifikasyonu klasik yöntemler yanında, otomatize identifikasyon yöntemi kullanılarak yapıldı. Tanımlanan Candida suşlarının antifungal duyarlılıkları, Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) M27-S3 ve M27-S4 dökümanlarındaki referans broth mikrodilüsyon yöntemi kullanılarak araştırılmıştır. Çalışmada C.parapsilosis ATCC 22019 ve C.kruseiATCC 6258 kontrol suşları kullanılmıştır. İdrar kültürlerinde Candida izole edilen hastaların %60'ı kadın %40'ı erkek, yaş ortalaması 68.02±17.48'idi. Hastaların idrar örneklerinden izole edilen 100 Candida suşunun %54'ü Candida albicans, %34'ü C.glabrata, %7'si C.tropicalis, %2'si C.kefyr, %2'si C.lusitaniae, %1'i C.parapsilosis olarak identifiye edildi. Çalışmamızda, antifungal ilaçların MİK aralıkları kaspofungin için 0.015-0.5 µg/mL, flukonazol için 0.125-64 µg/mL, itrakonazol için 0.03-16 µg/mL, vorikonazol için 0.03-16 µg/mL arasında saptandı. Candida suşlarının, %1'i kaspofungine dirençli, %40'ı flukonazole dirençli; %69'u itrakonazole dirençli, C.glabrata dışındaki Candida'ların %54.5'i vorikonazole dirençli olarak tespit edildi. Amfoterisin B ve flusitozine dirençli Candida türü tespit edilmedi. Sonuç olarak idrar kültürlerinden izole edilen Candida türlerinde profilaksi ve tedavide en sık kullanılan azol grubundaki antifungallere yüksek oranda direnç saptanmıştır.