Dürtüsel davranış
Bu konu başlığı altında 84 tez
Tüketici karar verme tarzları, dürtüsel davranış, materyalizm ve yaşam doyumu: Efsane Cuma örneği
İnsanlığın varlığı kadar eskiye dayanan tüketim olgusu, tarihsel süreçte insanoğlunun gelişip dönüşmesiyle birlikte "istek ve ihtiyaçların karşılanması" tanımının ötesinde konumlanarak bireylerin yaşamında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Pek çok faaliyeti tüketim kapsamında gerçekleşmekte olan bireyin tüketime yönelik davranışlarını anlamak yaşamın sağlıklı yönetilebilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma, tüketici davranışlarını etkileyen faktörlerden tüketici karar verme tarzları, dürtüsel davranış, materyalizm ve yaşam doyumu ile Amerika'da başlayıp tüm dünya ile birlikte ülkemizde de popüler hale gelen bir indirim kampanyası olan Efsane Cuma (Black Friday) arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Araştırma evreni Ticaret Bakanlığı merkez teşkilatı personelidir. Araştırma verileri katılımcıların demografik özellikleri ve 2020 yılı Efsane Cuma alışverişlerine yönelik sorularla birlikte Tüketici Karar Verme Tarzları Ölçeği, UPPS Dürtüsel Davranış Ölçeği, Materyalist Değerler Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeğini içeren araştırma formu aracılığıyla elde edilmiştir. Verilerin analizinde; tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, sıklık, yüzde ve birikimli yüzde), güvenirlik analizi (Cronbach's Alfa), fark analizi (Mann–Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri) ve ilişki analizi (Spearman korelasyon testi) uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, tüketici karar verme tarzları ve materyalizmin Efsane Cuma harcama tutarına göre farklılaştığı ancak dürtüsel davranış ve yaşam doyumunun Efsane Cuma harcama tutarlarına göre değişmediği sonucuna ulaşılmıştır. Tüketici karar verme tarzları ile materyalizm arasında; yaşam doyumu ile dürtüsel davranış ve materyalizm arasında anlamlı ilişkiler bulgulanmıştır. Bununla birlikte, tüketici karar verme tarzları ile yaşam doyumu arasında, aynı zamanda da dürtüsel davranış ile materyalizm arasında anlamlı ilişki tespit edilmemiştir. Araştırmada ayrıca, tüketici karar verme tarzları, dürtüsel davranış, materyalizm ve yaşam doyumunun demografik değişkenlerden yaş, cinsiyet ve gelir düzeyine göre farklılaşıp farklılaşmadığı da incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, materyalizm yaşa göre farklılaşmakta; dürtüsel davranış, materyalizm ve yaşam doyumu cinsiyete göre farklılaşmaktadır. Diğer taraftan tüketici karar verme tarzları, dürtüsel davranış, materyalizm ve yaşam doyumu gelir düzeyine göre değişmemektedir.
Üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada üstbilişler ile obsesif kompulsif belirtiler, dürtüsellik ve kaygı arasındaki ilişkiler ve obsesif kompulsif belirti, dürtüsellik ve kaygı gruplarının üstbilişler açısından farklılıkları incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 18 ve 56 yaşları arasında 300 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada katılımcıların üstbilişlerini değerlendirmek için Üstbilişler Ölçeği-30, dürtüsellik düzeylerini belirlemek için Barrat Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu, kaygı düzeylerini belirlemek için Durumluk / Sürekli Kaygı Envanteri- Sürekli Kaygı Ölçeği ve obsesif kompulsif belirti düzeyini değerlendirmek için Vancouver Obsesif Kompulsif Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtileri, kaygı ve dürtüselliği yordadığı bulunmuştur. Obsesif kompulsif belirtileri üstbilişlerin alt faktörlerinden endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar ve düşünceleri kontrol ihtiyacı yordarken; kaygıyı endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar, düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güvensizlik; dürtüselliği ise bilişsel güvensizlik alt boyutları yordamaktadır. Obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik arasında üstbilişler açısından fark bulunmuştur ve fark kaygı ve dürtüsellik grupları arasında görülmektedir. Mevcut çalışmanın ve gelecekteki çalışmaların ışığında obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellikle ilgili psikopatolojilerin önlenmesi ve tedavisi ve obsesif kompulsif bozukluğun sınıflanması konusunda gelişmelerin sağlanması beklenmektedir.
Borderline kişilik bozukluğunda depresif semptom ve çocukluk çağı travmalarının dürtüsellik, kendine zarar verme ve intihar davranışları üzerindeki yordayıcı etkisi
Bu araştırmanın temel amacı, Borderline Kişilik Bozukluğu (BKB) tanılı ve BKB tanılı olmayan (kontrol) gruplarda depresif semptom ve çocukluk çağı travmalarının, dürtüsellik, kendine zarar verme ve intihar davranışları üzerindeki yordayıcı rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemini, İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi ve Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Servisinde takipleri devam eden BKB tanılı olgu grubu (n1=72) ve sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu (n2=71) oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında, Demografik Bilgi Formu, Borderline Kişilik Envanteri (BKE), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Hamilton Depresyon Skalası (HAM-D), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BIS-11), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE) ve İntihar Davranışı Ölçeği (İDÖ) kullanılmıştır. Gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde bağımsız örneklemler için t-Testi kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin değerlendirilmesi için ise Pearson korelasyon katsayısı ve çoklu doğrusal hiyerarşik regresyon analizinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlarında, BKB tanılı grupta, çocukluk çağında duygusal istismara maruz kalma ve depresif semptomlar (Beck Depresyon Ölçeği) düzeyi arttıkça dürtüsel davranışların da arttığı saptanmıştır. Yine BKB grubunda, çocukluk çağında duygusal istismara maruz kalma düzeyi arttıkça kendine zarar verme davranışının da arttığı belirlenmiştir. Ayrıca BKB grubunda, çocukluk çağında cinsel istismara maruz kalma düzeyi ve depresif semptomlar (Beck Depresyon Ölçeği) arttıkça intihar davranışının da arttığı saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular ilgili literatür çerçevesinde tartışılarak araştırmacılara ve klinisyenlere önerilerde bulunulmuştur.
Çocukluk çağı travmalarının dürtüsellik üzerindeki etkisinde bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü
Travmatik yaşantılar davranışsal, duygusal ve bilişsel düzeyde psikolojik sağlığı etkiler. Bu yaşantıların erişkinliğe ulaşıldığında psikolojik hastalıklara sahip olma riskini arttırdığı bilinir. Dürtüsellik, hem travma sonrası oluşan bir sonuç hem de travmaya bağlı psikopatoloji oluşması için bir risk faktörüdür. Duygu düzenleme güçlükleri ise psikolojik sağlık üzerinde etkili olduğu bilinen ve birçok psikopatolojinin tanı kriterleri arasında yer alan psikolojik sağlık açısından bir diğer önemli faktördür. Bu araştırmanın temel amacı çocukluk çağı travmalarının (ÇÇT) dürtüsellik üzerindeki etkisinde bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin (BDDS) aracı rolünü incelemektir. Araştırmaya çocukluk çağı travmatik yaşantısı olduğu belirlenen 301 katılımcı dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında, Demografik Bilgi Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BIS-11), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ-28) ve Bilişsel Duygu Düzenleme Stratejileri Ölçeği (BDDSÖ) kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkiler Pearson korelasyon katsayısı ve çoklu doğrusal hiyerarşik regresyon analizinden yararlanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda duygusal ve cinsel istismarın dürtüsellik üzerindeki etkisinde Uyumsuz BDDS'nin kısmen aracı olduğu bulunmuştur. Uyumlu BDDS'nin ise ÇÇT ile dürtüsellik arasında aracı olmadığı saptanmıştır. Ancak fiziksel istismar ve duygusal ihmalin Uyumlu BDDS ile negatif yönde güçlü ilişkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca hiyerarşik regresyon analizi sonuçları fiziksel istismar ve duygusal ihmalin uyumlu BDDS üzerinde negatif yönde etkili olduğunu göstermiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular ilgili literatür bağlamında tartışılmıştır.
Ergenlerde sosyal medya bağımlılığının yordanmasında akran ilişkileri ve dürtüselliğin rolü
Araştırmanın amacı, ergenlerde sosyal medya bağımlılığının yordanmasında akran ilişkileri ve dürtüselliğin rolünü ve bu üç değişkenin bireylerin demografik özelliklerine bağlı olarak farklılık gösterip göstermediğini incelemektir. Araştırmanın çalışma grubunu 13-19 yaş aralığındaki 199 kadın ve 83 erkek olmak üzere toplam 282 lise öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla "Demografik Bilgi Formu", "Ergenler İçin Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği Kısa Formu", "Akran İlişkileri Ölçeği" ve "Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu" kullanılmıştır. Verilerin analizini yapmak için SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Verilerin analizi aşamasında ise Bağımsız Gruplar t-Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Çoklu Doğrusal Regresyon teknikleri kullanılmıştır. Katılımcıların akran ilişkileri ve dürtüsellik puanlarının cinsiyete göre farklılaştığı, sosyal medya bağımlılığında ise gruplar arasında farklılaşma olmadığı bulunmuştur. Üç değişkenin de sınıf düzeyine bağlı olarak farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişki incelendiğinde, akran ilişkileri ve sosyal medya bağımlılığı arasında pozitif ve anlamlı, sosyal medya bağımlılığı ve dürtüsellik arasında ve akran ilişkileri ve dürtüsellik değişkenleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Araştırmanın son aşamasında dürtüsellik ve akran ilişkilerinin sosyal medya bağımlılığını etkilediği, dürtüselliğin etkisinin anlamlı olduğu ve akran ilişkilerinin sosyal medya bağımlılığını anlamlı düzeyde yordamadığı görülmüştür.
Sınır kişilik bozukluğu ve yeme tutumları arasındaki ilişkide dürtüselliğin rolü
Amaç: Sınır kişilik bozukluğu ile dürtüsellik arasında pozitif bir ilişki bulunmakla birlikte (Chapman ve ark., 2010), bu kişilik bozukluğunda yeme tutumlarının da olumsuz yönde etkilendiği saptanmıştır (Swann ve ark., 2013). Bununla birlikte, dürtüsellik ve yeme tutumları arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran araştırmalara da rastlanmaktadır (Hudson ve ark., 2007). Literatürde yer alan bulgulardan yola çıkarak, bu araştırmada sınır kişilik özellikleri ile yeme tutumları arasındaki ilişkide dürtüselliğin aracı rolü incelenmiştir. Yöntem: 150 kadın üniversite öğrencisi araştırmada yer almıştır. Değişkenleri ölçümlemek için; Kısa Semptom Envanteri, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Borderline Kişilik Envanteri ve Yeme Tutumu Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Sınır kişilik özellikleri ile olumsuz yeme tutumları arasında anlamlı bir pozitif ilişki bulundu. Buna ek olarak, sınırda kişilik özellikleri ve dürtüsellik arasında da anlamlı bir pozitif ilişki saptandı. Bununla birlikte, sonuçlarımız dürtüselliğin sınırda kişilik özellikleri ile yeme tutumları arasındaki ilişkide arabuluculuk rolünü desteklememektedir. Yani, sınır kişilik özellikleri kontrol edildiğinde, dürtüsellik yeme tutumlarını anlamlı bir şekilde öngörmemiştir. Sonuç: Dürtüsellik, yeme alışkanlıkları ve sınır kişilik özellikleri arasındaki ilişkiler psikoterapötik müdahalelerle ilişkili olarak tartışılmıştır. Mevcut bulgulara dayanarak gelecekteki çalışmalar için yararlı olabilecek öneriler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sınır kişilik, yeme tutumları, dürtüsellik, psikopatoloji
Genç erişkinlerde bağlanma stilleri ve dürtüsellik düzeyleri ile yeme bağımlılığı arasındaki ilişkisinin incelenmesi
Araştırmanın amacı genç erişkinlerde bağlanma stilleri ve dürtüsellik düzeyleri ile yeme bağımlılığı arasındaki ilişkisinin incelenmesidir. Bilgilerimiz doğrultusunda belirlenen değişkenlerin bir arada olduğu bir araştırma daha önce yapılmamıştır ve bu konuda literatür boşluğunu doldurmak hedeflenmiştir. Araştırmanın örneklemine, 2016-2017 öğretim yılında Haliç Üniversitesinde ve İstanbul Kültür Üniversitesinde öğrenim gören 300 öğrenci katılmıştır. Kişiler rastgele bağımsız olarak seçilmiştir. Araştırmaya katılan genç erişkin üniversite öğrencilerine; bağlanma stillerini belirlemek amacıyla 'İlişki Ölçekleri Anketi', dürtüsellik düzeylerini belirlemek amacıyla 'Barratt Dürtüsellik Ölçeği', yeme bağımlılığı tanısı koymak için 'Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği' uygulanmıştır. Çalışmanın veri analizinde SPSS for Windows 22,0 programı kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistiksel olarak yüzde ve sayı yöntemleri değerlendirilme işleminde kullanılmıştır. İki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında t-testi, ikiden fazla bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında Tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Çalışmanın sürekli değişkenleri arasında pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Çalışmada temel olan yeme bağımlılığını etkileyen faktörünün belirlenmesine yönelik Forward Stepwise Lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Araştırmanın önemli sonuçları, genç erişkin üniversite öğrencilerinin önemli bir kısmında yeme bağımlılığı bulunmuştur(%21,7). Yeme bağımlılığı ile cinsiyet arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Yeme bağımlılığı olan bireylerde, bağlanma stili alt boyutlarından olan saplantılı bağlanma stilinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Yeme bağımlılığı olan bireylerde, motor dürtüsellik ve toplam dürtüsellik skorlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Yeme bağımlılığı ifadesi için saplantılı bağlanma stilleri ve dürtüsellik toplam skorlarının önemli yordayıcı olduğu görülmüştür. Üniversite öğrencilerinde yeme bağımlılığı önemli ölçüde bulunmaktadır. Yeme bağımlılığı, bağlanma stilleri ve dürtüsellikle ilişkili bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Yeme Bağımlılığı, Bağlanma Stilleri, Dürtüsellik, Genç Erişkin Üniversite Öğrencileri.
Dürtüsellik ve ruminasyonun akademik öz düzenleme ile ilişkisinde duygu düzenlemenin ve amaç yönelimlerinin aracı rolü
Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinin akademik öz düzenleme düzeyleriyle ilişkili değişkenleri incelemektir. Çalışmada, dürtüsellik ve ruminasyonun akademik öz düzenleme ile ilişkilerini ve bu ilişkiler arasında amaç yönelimleri, bastırma ve bilişsel yeniden değerlendirmenin aracı rollerini sınamak amacıyla yapısal bir model geliştirilmiştir. Araştırmanın verileri; Akademik Öz Düzenleme Ölçeği, Duygu Düzenleme Ölçeği, Başarı Yönelimleri Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği ve Ruminatif Düşünme Biçimleri Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırmaya Türkiye'de çeşitli üniversitelerde öğrenim gören, 538 Kadın (%74.7), 177 Erkek (%24.6) ve cinsiyet belirtmeyen 5 kişi olmak üzere toplam 720 üniversite öğrencisi katılmıştır. Verilerin analizi LISREL paket programlarından yararlanılarak yapısal eşitlik analizi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen nihai modelde, dürtüselliğin akademik öz düzenlemeyi doğrudan, negatif yönde yordadığı, bilişsel yeniden değerlendirme, öğrenme ve performans yönelimleri aracılığıyla, dolaylı olarak akademik öz düzenlemeyi yordadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Ruminasyonun akademik öz düzenlemeyi doğrudan veya dolaylı olarak yordamadığı, ruminasyonun sadece duygu düzenlemenin alt boyutlarından bastırma üzerinde anlamlı bir yordama etkisinin olduğu ortaya konulmuştur. Bastırmanın ise akademik öz düzenleme üzerinde yordama etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Bulgular, sınırlılıklar, araştırmacılar ve uygulayıcılar için öneriler sunulmuştur.
Yeme bağımlılığı ve dürtüsel davranış arasındaki ilişkinin incelenmesi
Son yıllarda obezite ve yeme bozukluklarının artmasıyla yeme problemi önemli bir durum haline gelmiştir. Yeme bozukluklarını, obeziteyi ve yeme bağımlılığını etkileyen değişkenlerin neler olduğu merak uyandırmış bu konuda yapılan çalışmaların sayısında artış olmuştur. Çalışmamızın çıkış noktası olan yeme bağımlılığı, bağımlılığın semptomlarına paralel değerlendirilmiştir. Yeme odaklı bozuklukların, madde bağımlılığı tanı kriterleriyle benzerlik gösterdiği literatür çalışmalarında görülmüştür. Alkol-madde bağımlılığında görülen belirtilerle yeme bağımlılığının benzerlik gösterdiğini savunan çalışmalar bulunmaktadır. Bağımlılık, kullanılan maddenin beyinde haz bölgesini uyarmasıyla oluşmaktadır. Yeme bağımlılığında ise şeker, tuz, yağ ve karbonhidrat içeriği zengin olan maddelerin beynin haz bölgesinde hareketliliğe neden olduğu görülmüştür. Yürütülen araştırmalarda bu maddelerin bağımlılığa neden olduğu görülmektedir. Yeme bağımlılığının fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan problemlere neden olur. Bir sağlık problemi olan obezitede, yeme bağımlılığının varlığı hastalığın gidişatını olumsuz etkilemektedir. Dürtüsellik düşünmeden karar verme, riskli davranışlar sergileme ve davranışların sonucunu planlamadan sadece o an doyumu sağlamaya yönelik harekete geçme ile karakterizedir. Bireylerde dürtüsel davranış ve bağımlılık ilişkisi literatür çalışmalarında görülmüş, aralarında ilişki olduğu bulunmuştur. Literatür çalışmaları doğrultusunda yeme bağımlılığının dürtüsel davranışla olan ilişkisini araştıran çalışmalar sınırlı düzeyde kalmıştır. Yeme bağımlılığının dürtüsel davranışla olan ilişkisine alan çalışmalarında son zamanlarda daha çok yer verilmeye başlanmıştır. Araştırmanın örneklemi 18 yaş üstü bireyler ve yakınları olmak üzere 298 katılımcıdan oluşmuştur. Örneklem seçimi basit-rastgele örneklem seçimi türüne göre yapılmıştır. Katılımcıların aydınlatılmış onamları alınmıştır. Veriler sosyodemografik bilgileri ve yaşam biçimini, alışkanlıkları kapsayan yapılandırılmış bir anket formu ile toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular IBM SPSS versiyon 21.0 (IBM Corp. Released 2012. Armonk, NY, USA) paket programı ile yapılmıştır. Veriler değerlendirilmeye alınırken tanımlayıcı istatistiksel yöntemler (sayı, ortalama, standart sapma vd.) kullanılmıştır. Araştırma veri toplama süreci Haziran 2020 – Eylül 2020 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Veri toplama süreci her bir katılımcı için yaklaşık 15 dakika sürmüştür. Araştırmanın veri toplama aşamasında sosyodemografik veri formu ve anketler Google veri form-anket aracılığı ile 298 kişiye ulaşılmıştır ve 3 kişinin ilgili formları 18 yaş üstü kriterini taşımadığı için geçerli sayılmamıştır. Çalışma grubunun %66,8'i kadınlardan %33,2'si ise erkeklerden oluşmakta ve toplam 295 kişi dahil olmuştur. Bu araştırma Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği ve UPSS Dürtüsel Davranış ölçeği kullanılarak yürütülmüştür. Araştırma bulgularımızın sonucuna göre; katılımcıların "Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği" toplam semptom skoru ile "UPPS Dürtüsel Davranış Ölçeği" alt boyut ve toplam puanları arasındaki korelasyonlar incelendiğinde; sıkışıklık alt boyut puanı ile pozitif yönde, zayıf-orta düzeyde, toplam ölçek puanı ile ise pozitif yönde, zayıf düzeyde, her ikisi ile de istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Çalışmamızda Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği toplam semptom skoru ile önceden tasarlama, heyecan arayışı ve sebatsızlık alt boyut puanları arasında saptanan korelasyonlar ise zayıf düzeydedir ve istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Araştırmamızın örneklem grubu sınırlıdır. Tartışmaya açık olan yeme bağımlılığı kavramı üzerinde çalışmalar kısıtlıdır ve gelecekte yapılacak olan çalışmaların yeme bağımlılığı problemi olan kişilerle yürütülmesi literatüre katkı sağlaması açısından önem taşımaktadır. Araştırma konumuzun literatürde sınırlı çalışılması ve ülkemizde de yeterli sayıda çalışma bulunmaması da daha dikkatle incelenmesi gereken bir konu olması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Çalışmamızda bulunan psikolojik değişkenlerle ilişkili daha çok çalışma yapılması psikoloji alanına katkı sağlayacaktır.
Üniversite öğrencilerinde travmatik yaşam olayları ile alkol/ madde kullanımı arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü ve dürtüselliğin aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmada üniversite öğrencilerinin yaşadıkları travmatik yaşam olayları sonrasında gösterdikleri travma sonrası stres belirtilerinin şiddeti ile alkol ve madde kullanım düzeyleri arasında dürtüsellik ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolleri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi farklı üniversitelerde öğrenim gören 256 öğrenciden oluşmaktadır. Amaçlar doğrultusunda katılımcılara Travma Sonrası Stres Belirti Ölçeği, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Dürtüsel Davranış Ölçeği, Sosyo demografik Bilgi formu, Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi ve Madde Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi uygulanmıştır. Araştırma sorularını yanıtlamak amacıyla uygulanan aracı değişken analizleri sonucunda travma sonrası stres belirti düzeyinin alkol ve madde kullanım düzeyi anlamlı pozitif şekilde yordadığı; travma sonrası stres belirti düzeyi ile alkol ve madde kullanımı arasındaki ilişkide dürtüselliğin anlamlı ve pozitif yönde bir aracı değişken olduğu; duygu düzenleme güçlüğünün ise travmatik stres ve alkol kullanım düzeyi arasında aracı ilişkisi tespit edilmezken madde kullanımı için negatif yönde aracılık ettiği belirlenmiştir. Bulgular ilgili alanyazın çerçevesinde tartışılmıştır.
Animasyon terapisinin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda dikkat ve dürtüsellik seviyelerine etkisi
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında en sık karşılaşılan nörogelişimsel bozukluktur. Dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik olmak üzere üç ana semptom ile karakterizedir. Bu çalışma, animasyon terapisinin DEHB'in üç ana semptomu üzerinde açığa çıkardığı etkileri incelemek amacıyla planlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Ergoterapi Bölümü'nde ve Ankara ili içerisinde çeşitli özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde tedavi almakta olan, bir psikiyatr tarafından DEHB teşhisi konulmuş ve ilaç tedavisi almakta olan 6-12 yaş aralığında 48 çocuk dahil edildi. Basit rastgeleleştirme yöntemi ile çocuklar 24'er kişilik çalışma ve kontrol gruplarına ayrıldı. Çalışma grubuna, aldıkları tedavilere ek olarak haftada 1 seans olmak üzere 10 haftalık animasyon terapisi uygulandı. Kontrol grubu ise rutin tedavi süreçlerine devam etti. Çocukların DEHB semptom seviyelerinin ölçümünde; Conners Anababa Dereceleme Ölçütü Yenilenmiş-Uzun, Conners Öğretmen Dereceleme Ölçütü Yenilenmiş- Uzun, DEHB Tanı Ölçeği – Ev formu ve DEHB Tanı Ölçeği – Okul formu kullanıldı. Uygulama sonunda elde edilen bulgular sonucunda, her iki grupta da semptom seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı olacak seviyede azalma görüldü (p<0,01). Animasyon terapisi süreci sonunda, çalışma grubunun semptom seviyelerinin, kontrol grubundaki çocuklara göre, istatistiksel olarak anlamlı olacak seviyede daha fazla düştüğü görüldü (p<0,05). İleriki çalışmalarda, animasyon terapisinin etkinliğinin daha iyi incelenebilmesi için ilaç kullanmayan çocuklarda değerlendirilmesi ve semptomların yanında, yaşam kalitesi ve sosyal iletişim, akademik ve aile gibi farklı alanlardaki becerilerin değerlendirilmesi önerildi.
Uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımı nedeniyle birden fazla kez yasal yaptırımla karşılaşmış yetişkin erkek bireylerin sosyal sorun çözme becerilerinin çeşitli değişkenlerle incelenmesi
Bu çalışmada uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımı nedeniyle birden fazla kez kolluk kuvvetlerine yakalanıp yasal yaptırımlara maruz kalmış kişilerle bire-bir görüşme yöntemi şeklinde katılımcıların beyanı esas alınarak, yaşamları boyunca karşılaştıkları ve karşılaşmakta oldukları sosyal sorunlara (aile, eğitim, sağlık, iş) yaklaşım şekillerinin, sosyal sorunlarını çözme becerilerinin, bu kişilerin sosyal sorun çözme becerilerinin, mizaç (karakter) yapıları, dürtüsellikleri ve heyecan arama davranışına yatkınları ile ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. Aynı zamanda sosyal sorun çözme becerileri ile madde kullanım ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Alanda yapılan mesleki çalışmalar ışığında, madde kullanımı nedeniyle birden fazla kez yasal yaptırımlar yaşamış kişilerin, profil özelliklerinin sadece 1 kez yasal sorun yaşamış kişilerden belirgin düzeyde farklılıklar gösterdiği gözlenmiştir. Bu farkılılıkların başlıcasının bu kişilerin sosyal hayatlarında karşılaştıkları sorunların karmaşık hale gelmesi, sorunla baş etmeden kaçınma ya da güçlük çekme, buna bağlı sorun çözme becerilerindeki eksiklikler, sorunları tanımlayamama ve müdahale edememe, madde kullanımına daha fazla yönelim ve daha sık madde kullanımı olarak değerlendirilmiştir. Yapılan tüm bu gözlemler, bu araştırmayı yapmamıza ışık tutmuştur. Çalışmada, Olgu grubunun yanında 2 kontrol grubu da vardır. Birinci kontrol grubu, uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımı nedeniyle sadece 1 kez kolluk kuvvetlerine yakalanıp, yasal yaptırıma maruz kalmış kişilerden, ikinci kontrol grubu ise, herhangi bir bağımlılık ve buna bağlı yasal yaptırım ve başka herhangi bir suç öyküsü olmayan sağlıklı bireylerden oluşturulması planlanmıştır. Bu şekilde, olgu grubu ile kontrol grupları arasındaki farklılıkların ve/veya benzerliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya denetimli serbestlik müdürlüklerinde, uyuşturucu / uyarıcı madde kullanımı nedeniyle denetimli serbestlik cezası alan 100 yükümlü ve randomizasyon yöntemi ile belirlenen 50 sağlıklı erkek yetişkin birey gönüllü olarak katılım göstermiştir. Çalışmada, D'Zurilla ve Nezu tarafından geliştirilmiş, Duyan ve Gelbal tarafından Türkçe'ye uyarlanmış olan Sosyal Sorun Çözme Envanteri (Social Problem Solving Inventory – SPSI), Akiskal tarafından geliştirilen ve Vahip ve arkadaşları tarafından Türkçe'ye uyarlanan TEMPS-A Mizaç Değerlendirme Anketi, Lynam ve Whiteside tarafından geliştirilen ve Türkçe'ye uyarlaması Yargıç ve arkadaşları tarafından yapılan UPPS Dürtüselli Ölçeği, Zuckerman IV tarafından geliştirilen ve Türkçe'ye uyarlaması Beyaz ve Çok tarafından yapılan Zuckerman Heyecan Arama ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde post-hoc (çoklu karşılaştırma) testi, ki-kare testi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Çalışma sonucunda ise, madde kullanımı nedeniyle birden fazla kez yasal yaptırımla karşılaşmış bireylerin, kontrol gruplarına göre madde kullanım sıklıkları ve miktarları, madde kullanımı dışında başka nedenlerden dolayı suç öyküsü açılarından anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Yine olgu grubu ile kontrol grupları arasında sosyal sorun çözme becerileri, dürtüsellikleri, mizaç-karakter özellikleri ve heyecan arama davranışı eğilimleri açısından anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, Denetimli Serbestlik, Sosyal Sorun Çözme, Dürtüsellik, Mizaç, Heyecan arama
Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin yürütücü işlevler, çocukluk çağı örselenmeleri ve akran zorbalığı açısından değerlendirilmesi
Amaç: Madde kullanım bozuklukları (MKB), çok sayıda kişiyi etkileyen, pahalı sonuçları olan ve tekrarlayan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile psikoaktif madde kullanım bozukluğu eştanısı sıklığının yüksek olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda 14-19 yaş grubu Madde Kullanım Bozukluğu tanılı olgular,Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan olgular, Madde Kullanım Bozukluğu ve DEHB birlikteliği olan olguların yürütücü işlevler, çocukluk çağı travmaları ve akran zorbalığı açısından değerlendirilip, her üç grubun kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran MKB (n=30), MKB ve DEHB birlikteliği (n=31), sadece DEHB tanısı (n=30) alan 14-19 yaş arası ergenler ve aynı yaş grubundaki kontrol grubu (n=33) alındı. Olgulara; sosyodemografik veri formu, eşlik eden belirtiler için K-SADS uygulanmış, ek psikiyatrik tanısı olmayan olgular çalışmaya alınmıştır. Tüm olgulardan çalışmaya gönüllü olduklarını belirten bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Tüm olgulara WKET, SKİP, YİDDÖ-ABF, ÇÇTÖ, AZKBÖ ve AZBÖ uygulanmıştır. Bulgular: YİDDÖ-ABF'de Yönetici İşlev Göstergesi puanlarında ortalama ve standart sapma değerleri MKB=128.5±25.9, MKB+DEHB=163.5±23.8, DEHB=146±26.1, Kontrol=99±15.2 şeklindedir. Yönetici işlev göstergesi puanında yapılan ileri analizlerde; Kontrol/ MKB (p=0.004), Kontrol/ DEHB (p=0.000), Kontrol/ MKB+DEHB (p=0.000), MKB/ MKB+DEHB(p=0.000) grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Dürtüselliği değerlendiren SKİP'te gruplar benzerdir. WKET sonuçlarına bakıldığında madde kullanan gruplarda (MKB, MKB+DEHB) bozulmanın daha fazla olduğu kendi aralararında benzer oldukları; DEHB ve kontrol gruplarının da kendi aralarında benzer oldukları görülmektedir. ÇÇTÖ açısından gruplar karşılaştırıldığında madde kullanan gruplarda ölçek toplam puanı daha yüksek olup, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000). Akran zorbalığı kurbanı olma durumlarına bakıldığında tüm hasta grupları (MKB, MKB+DEHB, DEHB) kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar almıştır. Hasta gruplarında en yüksek skorun MKB+DEHB grubunda olduğu görülmüştür. Akran zorbalığı yapma durumlarına bakıldığında madde kullanan grupların (MKB, MKB+DEHB) daha yüksek puanlar aldığı, DEHB ve kontrol gruplarının benzer olduğu görülmüştür. Çalışmamıza davranım bozukluğu olan olgular dahil edilmemiştir. Madde kullanımının davranım bozukluğundan bağımsız olarak akran zorbalığını artırıcı bir etken olabildiği görülmüştür. Sonuç: MKB olan olgularda yürütücü işlevlerde bozulma olduğu saptanmıştır. MKB'ye komorbid DEHB olgularında bozulmanın daha fazla olduğu belirlenmiştir. Çocukluk çağı travmalarının madde kullanımı olan olgularda daha fazla olduğu görülmüş olup madde kullanımında DEHB eştanısı fark oluşturmamıştır. Akran zorbalığına uğrama ve zorbalık yapma davranışları açısından MKB+DEHB grubunun MKB grubuna göre ölçek skorları yüksek olmakla beraber MKB+DEHB olgularında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Madde Kullanım Bozukluğu hem zorbalık yapma hemde akran zorbalığına uğrama riskini artırsada DEHB zorbalık yapma açısından farklılaşmamaktadır. Madde kullanımı davranım bozukluğundan bağımsız olarak akran zorbalığına yatkınlığı artırmaktadır. Madde kullanımı ve akran zorbalığı ergenlerin yaşamlarını güçleştiren etkenlerdir. Koruma programları yapılırken bu sonuç gözönüne alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: yürütücü işlevler, çocukluk çağı örselenmeleri, akran zorbalığı, kurban, dürtüsellik, madde kullanım bozukluğu
Üniversite öğrencilerinde riskli davranışların dürtüsellik ve üstbilişsel inançlar ile ilişkisi
Bu çalışma, üniversite öğrencilerindeki riskli davranışların, dürtüsellik ve üstbilişsel inançlar ile ilişkisini ve riskli davranışların, sosyo-demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesini hedeflemiştir. Bu amaç ile çalışmada; İstanbul'da üniversite öğrenimi gören 361 katılımcıya, araştırmacı tarafından hazırlanan "Sosyo-demografik form", dürtüsellik düzeyini ölçmek amacıyla "Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11" (BDÖ-11), riskli davranışları belirlemek amacıyla "Riskli Davranışlar Ölçeği Üniversite Formu" (RDÖÜF) ve üstbilişsel inançlarını ölçek amacıyla "Üstbiliş Ölçeği-30" (ÜBÖ-30) uygulanmıştır. Araştırma sorularını yanıtlamak amacıyla öncelikle korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular doğrultusunda, riskli davranışlar ölçeğinin tüm alt boyutları ile toplam dürtüsellik ve dürtüsellik alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü ilişki olduğu saptanmış; riskli davranışlar ölçeğinin alt boyutlarından olan intihar eğilimi alt ölçeği ile; toplam üstbiliş ve üstbiliş alt ölçeklerinden; olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven, düşünceleri kontrol ihtiyacı puanları arasında pozitif yönde ilişki saptanmış; riskli davranışlar ölçeğinin alt boyutlarından olan okul terki alt ölçeği ile; toplam üstbiliş ve üstbiliş alt ölçeklerinden; kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven alt ölçekleri ve ölçeği arasında yine pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Korelasyon analizi sonucunda ilişkili bulunan değişkenler arasında, hiyerarşik regresyon analizi yapılmış olup, analiz sonuçlarına ait bulgular çalışmanın güçlü ve zayıf yanları üzerinde de durularak literatür desteğiyle tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Üstbilişsel inançlar, Riskli davranışlar, Dürtüsellik
Bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda transkraniyal direkt akım uyarımı'nın bilişsel esneklik, dürtüsellik ve yeme davranışı üzerine etkileri
Amaç: Bulimiya nervoza (BN) ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda (TYB) bilişsel işlevler, dürtüsellik ve yeme davranışının özellikleri ve bunların transkraniyal direkt akım uyarımına (tDAU) yanıtı son zamanlarda ilgi odağı olan konular arasındadır. Ancak bu konudaki çalışmalar çelişkili sonuçlar bildirmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada BN ve TYB tanısı olan hastalarda bilişsel esneklik, dürtüsellik ve yeme davranışının değerlendirilmesi ve dorsolateral prefrontal kortekse (DLPFK) uygulanan tDAU ile değişimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 6'sı BN, 15'i TYB tanısı olan toplam 21 katılımcı dahil edilmiştir. İlk değerlendirmede, katılımcıların sosyodemografik bilgileri alındıktan sonra Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ), Durumluk Kaygı Envanteri (DKÖ), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ), Yeme Tutumu Testi (YTT), Yeme Davranışı Takip Formu (YDTF), BARRATT Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BDÖ-11-KF), Bilişsel Esneklik Ölçeği (BEE), İz Sürme Testi A ve B formları (İST A ve B) ve Modifiye Balon Analog Risk Testi (M-BART) uygulanmıştır. Daha sonra, katılımcılara 3 hafta boyunca haftada üç kez gün aşırı, toplamda 9 seans, DLPFK'e tDAU uygulaması yapılmış ve her tDAU seansı 20 dakika sürmüştür. Katılımcılara sırasıyla, ilk hafta 3 seans sağ anodal sol katodal sahte (sham) tDAU, ikinci hafta 3 seans sağ anodal sol katodal aktif tDAU, üçüncü hafta 3 seans sol anodal sağ katodal aktif tDAU uygulanmıştır. Her hafta son uygulama sonrasında katılımcılara, DKÖ, HDDÖ, HADÖ, İST A-B ve M-BART yeniden uygulanmış ve katılımcılardan takip eden 2 gün, günde birer kez, toplamda 6 kez YDTF'yi doldurmaları istenmiştir. Katılımcılara ait dört seferde toplanan veriler, tekrarlı ölçümler ANOVA ya da Friedman testi ile analiz edilmiştir. Bulgular: M-BART ile değerlendirilen, risk alma davranışının hem sağ anodal sol katodal hem de sol anodal sağ katodal DLPFK aktif tDAU ile daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bilişsel esnekliği değerlendirmek amacıyla uygulanan İST B-A puanının yalnızca sol anodal sağ katodal DLPFK aktif tDAU ile anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur. Yeme isteğinin sahte uyarım ve her iki aktif tDAU sonrası ilk değerlendirmeye göre daha düşük olduğu; ancak, sahte ve aktif uyarımlar arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Yeme atağı sayısı ise, sahte uyarım ve her iki aktif tDAU sonrası ilk değerlendirmeye göre daha düşük, ayrıca aktif tDAU'lar sonrası sahte uyarıma göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Öte yandan, HADÖ ile değerlendirilen anksiyete düzeyinin tüm tDAU'larda ilk değerlendirmeye göre daha düşük olduğu ancak sahte ve aktif koşullar arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. HDDÖ ile değerlendirilen depresyon düzeyleri ise tüm tDAU'lar ile ilk değerlendirmeye göre daha düşük, ayrıca sol anodal sağ katodal aktif tDAU sonrası sahte uyarıma göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, DLPFK'ya uygulanan her iki aktif tDAU'nun dürtüsellik düzeyini artırdığını, buna karşın yalnızca sol anodal sağ katodal tDAU'nun bilişsel esneklik üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu göstermektedir. Yeme isteği açısından, tDAU koşulları arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yeme atağı açısından ise, her iki aktif tDAU'nun sahte uyarımdan daha etkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yeme bozukluğu olan hastalarda tDAU, temel semptomlara ek olarak hastalık seyrini etkileyebilecek depresif belirtiler ve bilişsel esneklik gibi alanlara da etkisi olabilecek bir müdahale yöntemi gibi görünmektedir. Bu hasta grubunda, tDAU'nun risk alma ve dürtüsellik üzerine etkilerinin anlaşılabilmesi için, tekrarlayan tDAU uygulamalarının yapılacağı geniş örneklemli ve kontrollü çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda pupil kontraksiyonunun değerlendirilmesi ve nörodejenerasyon ile ilişkisi: Optik koherens tomografi (OCT) çalışması
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize çocukluk çağı başlangıçlı bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda psikiyatrik hastalıkların etiyopatogenezini açıklamaya yönelik çalışmalarda ciddi ilerlemeler olmuştur. Özellikle nörodejeneratif süreci göstermek için nörogörüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar hız kazanmıştır ve bu çalışmalarda, artan miktarda nörodejenerasyonu destekleyen kanıtlar bulunmuştur. Psikiyatrik bozukluklardaki düzensiz dopamin girdisinin retina ganglion hücrelerinde de olabileceği, bunun anormal glutamat sentezine neden olup aksonal atrofiye yol açabileceğinden yola çıkarak özellikle şizofreni başta olmak üzere psikiyatrik bozukluklarda da OCT ile çalışmalar yapılmaktadır. DEHB'si olan hastalarda dopamin disregülasyonu mevcuttur. Bu hastalarda dopamin disregülasyonunun glutamat eksotoksisitesi yoluyla neden olduğu nörodejenerasyon bulgularını noninvazif bir yöntem olan OCT ile görüntülemeyi amaçladık. Daha önce yapılmış olan ışığa hassasiyet ile ilgili anket çalışmasından yola çıkarak, bizde bu çalışmada DEHB'li bireylerde retinadaki nörodejenerasyonun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olup olmadığını ortaya koymayı amaçlayarak hastalarda pentecam yöntemiyle pupil çaplarının ölçümünü gerçekleştirdik. DSM-5'e (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th edition) göre çocuk ve ergenlerde tanının konulabilmesi için belirtilerin 12 yaşından önce başlaması, dikkat eksikliği ve/veya hareketlilik/dürtüsellik alanlarındaki belirtilerden 6 veya üzerinde belirtinin olması, en az iki farklı sosyal ortamda yaygın şekilde gözlenmesi, en az 6 ay süre ile gelişim düzeyiyle uyumsuz şekilde devam etmesi ve işlevselliği bozması gerekmektedir. 17 yaş ve sonrasındaki başvurularda ise belirti sayısının herhangi bir alanda en az 5 olması gerekmektedir. Bizde çalışmamızda DSM-5'te belirtilen kriterlerden 5 ve üzeri kriteri karşılayanları hasta grubuna dahil ettik bu kriterleri karşılamayanları ise kontrol grubuna aldık. Bu çalışmaya DIVA ve Turgay ölçekleri ile değerlendirilen DEHB tanı kriterlerini karşılayan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip olarak kategorize edilmiştir. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip gruplarında kontrol grubu ile kıyaslandığında güneş gözlüğü kullanımının daha fazla olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip grubunda gölgede güneş gözlüğü kullanımı kontrol grubuna göre daha fazla ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Literatürde bununla ilgili bir bilgi olmayıp DEHB'luğu olan bireylerde ışık hassasiyeti olduğuna dair 2014 yılında yayınlanmış bir makalede bilgiye rastlanmış ve verilerimizle uyumlu bulunmuştur. DEHB nörogelişimsel bir bozukluktur yani doğumdan itibaren vardır, prefrontal kortex gelişiminde duraksama ya da bozukluk olması nöroektodermden gelişen bu yapının başka dokularda da semptom ortaya çıkarabileceğini düşündürmüş ve nöroektoderm kökenli olan gözde ışık hassasiyetini pentecam ve sinir hasarını gösterebileceğini düşündüğümüz OCT yöntemleriyle ölçümler yapmaya yönlendirmiştir. Kontrol dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip dehb gruplarında sağ ve sol sinir lifi kalınlıklarına bakıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamış, nörodejenerasyona ait herhangi bir bulgu OCT ile ölçümde tespit edilememiştir, bu durum sinir lifi kalınlığından ziyade işlevsel ya da moleküler düzeyde iletim bozukluklarının olabileceğini düşündürmekle birlikte bu alanda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Özetle kontrol grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmuş olup, sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi daha çok olarak bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmamış ve sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi anlamlı olarak bulunmamıştır. Bileşik tip dehb grubuna baktığımızda ise sinir lifi kalınlığı artmasına rağmen ışığa uyum bozulmuş ve ışıksız ortamda beklenilen pupil dilatasyonu gerçekleşmemiş ve pupil çapı azalmıştır. Bu çalışma ile DEHB'luğu olan bireylerde OCT çekimi ile sinir lifi kalınlığı ölçülmüş ve sinir lifi kalınlığının artmasına rağmen işlevsellik açısından hastalığı taşıyan bireylerde bozulma olduğunu düşündürmüş ve retinadaki bu durumun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olduğuna yönelik veriler elde edilmiştir. Bu çalışma ortak embriyonik kökene sahip dokularda DEHB'li bireylerde morfolojik olmasa da işlevsel bozuklukların olabileceğini düşündürmüştür. İleriki çalışmalarda özellikle embriyonik olarak ortak kökenden gelişen organların işlevlerinin nöroradyolojik, nörobiyolojik, histolojik ve biyokimyasal parametrelerle incelenmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte alt gruplara ayrılan hastaların ve ilaç kullanımları da göz önünde bulundurularak geniş örneklemlerde çalışılması literatüre önemli bilgiler kazandırabileceğini düşündürmüştür.
Acil Servise spor yaralanması nedeniyle başvuran erişkin hastalarda erişkin tipi Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/Dürtüsellik Bozukluğu (DEHB) ilişkisi
Bu çalışmada spor yaralanmalarında DEHB'ın rolünün araştırılması ve bu durumu etkileyen faktörler belirlenerek, müdahale planlamalarının yapılmasında temel oluşturacağını düşünüyoruz. Acil Servise spor yaralanması nedeniyle başvuran erişkin hastalarda spor yaralanması ile DEHB arasındaki ilişkiyi araştırdık. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalına spor yaralanması ile başvurmuş hastalar çalışmaya alındı. Acil servise spor yaralanması ile başvuran yetişkin bireyler (n= 150) ile travma ve yaralanma harici bir şikâyet ile başvuran bireyler (n=150) kontrol grubu olarak tanımlandı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalara Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/Dürtüsellik Bozukluğu (DEHB) Turgay DSM-IV YDB-TDÖ kullanılmıştır. Birey Tanıma Formu, Dikkat Eksikliği, Aşırı Hareketlilik/ Dürtüsellik, DEHB ile ilgili özellikleri değerlendiren bölümlerden alınan puanlarla hastaların DEHB düşük, orta veya yüksek dereceli semptom gösterme durumlarını inceledik. Araştırmada yer alan hasta grubunda 62 (%41,3) kadın, 88 (%58,7) erkek vardı ve kontrol grubu ile istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0,128). Hasta grubunun yaş ortalaması (32,29) kontrol grubunun yaş ortalamasına (30,17) göre daha yüksektir. Hasta grubunda üniversite mezunlarında 63 (%42) kişiyle en çok, ilkokul mezunlarında 14 (%9,3) kişiyle en az olarak görülürken; kontrol grubunda üniversite mezunlarında 71 (47,3) kişiyle en çok, ortaokul mezunlarında 12 (%8) kişiyle en düşük mezuniyete sahipti. Sigara kullanımı ve eğitim durumunun hasta ve kontrol grubuyla arasında anlamlılık görülmedi (p<0,05). Hasta ve kontrol gruplarının DEHB derecesi ile aralarında bir anlamlılık görülmemiştir (p=0,071). Hasta grubunda dikkat eksikliğiinin ortalama 5,96 ile, aşırı hareket dürtüselliğin ortalama 5,93 ile, DEHB ilişkisinin ortalama 19,56 ile, DEHB skorunun 31,27 ile kontol grubundan daha yüksek olduğu görülmüştür. Düşük DEHB derecesinde sigara kullanmayanların 80 (%47,1) kişiyle daha fazla, orta DEHB derecesinde sigara kullanmayanların 69 (%40,6) kişiyle fazla olduğu görülürken, yüksek DEHB derecesinde 21 kişiyle kişiyle eşit olduğu görülmüştür. DEHB derecesi ile sigara kullanımı arasında anlamlı bir fark görülmüştür (p=0,036). Yaralanmamış yetişkin atletler arasındaki semptom raporlamasını inceleyen bir çalışmada, DEHB'li olanlar, DEHB'si olmayanlara göre çok daha fazla fiziksel, duygusal ve bilişsel semptomları doğrulamıştır. DEHB'li yaralanmamış erkeklerin neredeyse üçte biri (%31,5) ve yaralanmamış kadınların yarısı (%52,6) çeşitli işlevsellik alanlarındaki semptomlar bildirilmiştir. Yetişkinlerde travmatik spor yaralanmalarına risk faktörü olarak çevresel faktörlerin yanında insan davranışlarının incelendiği bir çalışmada DEHB'nin önemli bir unsur olduğu bildirilmiştir. Özellikle beyin sarsıntısı, temas sporlarında tüm yaş grupları arasında yaygındır; DEHB tanılı 13 yaş ve altı çocuklarda beyin sarsıntısı ile başvuru 1997 ile 2007 arasında iki katına ve 14-19 yaşındaki çocuklarda üç katına ve yetişkinlerde de 2 katına çıkmıştır. Bireylerin sporda veya farklı alanlarda yaralanmalarından önce DEHB taraması ile dikkatle irdelenerek incelenmesi ve potansiyel tanı konulmamış DEHB şüpheli bireylerin aktivitelerde yatalanmalarının önüne geçmek için klinik destek almaları gerektiğini düşünüyoruz. Spor yaralanmasında DEHB ilişkisi ile ilgili literatür taramasında çocuklarda yapılmış birkaç çalışma bulunmasına rağmen yetişkinlerde benzer çalışma bulamadık. Acil servise spor yaralanması ile başvuran yetişkin bireylerde DEHB varlığının gözden geçirilmesi ve olası bir şüphe halinde ilgili bölümlere yönlendirilmesinin önemli olduğu sonucuna varılmış olup, bu konu hakkında daha ayrıntılı ve kapsamlı çalışmalar yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Spor yaralanması, dikkat eksikliği, hiperaktivite, dürtüsellik, yetişkinlerde DEHB, acil servis
Hemşirelerin dürtüsellik, anksiyete ve öfke düzeyleri ile savunma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Hemşirelik çalışma koşulları açısından stresli bir meslek olarak bilinmektedir. Hemşirelerin streslerini kontrol altına alabilmeleri için dürtüsellik, anksiyete ve öfke ile başetme mekanizmalarını ve bunlara yönelik savuma biçimlerini bilmesi, kullanma becerilerine sahip olması gerekmektedir. Bu çalışma hemşirelerinin dürtüsellik, anksiyete ve öfke düzeyleri ile savunma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı araştırma şeklinde tasarlanmıştır. Araştırma Gülhane Askeri Tıp Akademisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin dahili birim, cerrahi birim, yoğun bakım ve acil servisinde çalışan toplam 460 hemşireden örneklem olarak seçilen 370 hemşire ile 15.09.2014 - 30.04.2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada Sosyo-Demografik Veri Toplama Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Çok Boyutlu Öfke Ölçeği ve Savunma Biçimleri Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmıştır. Hemşirelerin "dürtüsellik genel" puan ortalamasının 65.40 ± 6.96, "anksiyete" puan ortalamasnın 13.71 ± 11.16, "öfke belirtileri" puan ortalamasının 31.50 ± 10.81 ve "öfkeye yol açan durumlar" puan ortalamasının 145.36 ± 30.70 olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin "immatür savunmalar" puan ortalamasının 104.77 ± 28.78, "nevrotik savunmalar" puan ortalamasının 41.79 ± 8.55 ve "matür savunmalar" puan ortalamasının 44.36 ± 9.49 olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin dürtüsellik genel düzeyinin, anksiyete düzeyinin, öfkeyle ilgili düşünceler, öfkeyle ilgili davranışlar ve kişilerarası öfke düzeyinin immatür savunmalar boyutunu arttırdığı saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda hemşirelere öfke ile baş etme becerilerinin geliştirilmesine yönelik eğitim programlarının oluşturulması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Anksiyete, dürtüsellik, hemşire, öfke, savunma mekanizmaları
An exploration of impulse buying for new insights into consumer behavior
The purpose of this study is to explore the concept of impulse buying in the light of previous research and to investigate a research model in order to enhance our understanding. The relationships between impulse buying and personality characteristics of self-concept, affect intensity and need for uniqueness were examined. The survey consisted of the constructs borrowed from the literature and was administered through an online procedure. Results from a convenience sample of 410 respondents were investigated. Findings support the research model proposed and indicate that self-discrepancy, affect intensity and need for uniqueness have positive relationships with impulse buying behavior. Moreover, the conducted research indicates that there are significant relationships between the usage of social media, online shopping habits, age and impulse buying behavior.
Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisi
Başlık: Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisi Amaç: Parkinson hastalığı (PH) substantia nigra (SN) pars kompaktada bulunan dopaminerjik nöronların ölümü sonucu ortaya çıkan ilerleyici bir nörodejeneratif hastalığıdır. Dürtü Kontrol Bozukluğu (DKB) ve ilgili davranışlar, uzun vadeli zarara neden olacak ve kendi kendini ödüllendiren bir eylemi gerçekleştirme dürtüsüne karşı koyamama ile tanımlanır. Tedavi edilen PH hastalarının tümünde DKB gelişmez, bu da bazı nörottansmitter yolaklarında görevli genlerde genetik bir yatkınlık olabileceğini göstermektedir. Literatürde şimdiye kadar yapılan çalışmalarda Parkinson vakalarında DKB gelişiminde rolü olduğu düşünülen bazı genetik faktörler tanımlanmıştır. Çalışmamızda PH hastalarında GRIN2B geni rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmlerinin DKB gelişimi üzerinde etkisinin araşırılması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin Parkinson Hastalığı gelişimi ve dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisini araştırmak için 140 Parkinson hastası (70 DKB olan ve 70 DKB olmayan) ve 50 kontrol bireylerden alınan kan örneklerinde DNA izolasyonu yapılmıştır. Çalışmamızda 70 DKB gözlenen, 70 DKB gözlenmeyen 140 Parkinson Hastası ve 50 kontrol olgusundan alınan periferik kan örneklerinde GRIN2B rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmleri TaqMan SNP ve RFLP yöntemleri kullanılarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmine ait genotip, allel frekans dağılımı (sırasıyla p=0.296 ve p=0.108, p=0.272 ve p=0.323) ve DKB gelişimi üzerinde hasta ve kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (sırasıyla p=0.790, p=0.456). Sonuç: Çalışmamız sonucunda, GRIN2B rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmleri ile Parkinson hastalığı gelişimi ve DKB arasında, anlamlı bir fark saptanmamıstır. Ancak çalışma verilerimizin Türk popülasyonunda geniş hasta kohortlarında yapılacak çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Parkinson Hastalığı, Dürtü Kontrol Bozukluğu, GRIN2B
Obsesif kompulsif ve ilişkili bozukluklar tanısı almış bireylerin internet bağımlılığı açısından sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, obsesif kompulsif (OK) ve ilişkili bozukluğu olan bireylerde internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre obsesif kompulsif bozukluk, beden algısı bozukluğu, biriktirme bozukluğu, trikotilomani ve deri yolma bozukluğu tanısı alan 80 hasta ve psikiyatrik hastalığı olmayan 80 sağlıklı gönüllü alındı. Kişilerle görüşülerek sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Deneklere Yale-Brown OKB ölçeği, Barratt dürtüsellik ölçeği ve internet bağımlılığı ölçekleri uygulandı. Bulgular: İki grup arasında sosyodemografik veriler ve alkol, sigara kullanımı açısından fark yoktu. OKB grubunda ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olan bireyler kontrol grubundan fazlaydı. Hasta grubunda internet kullanım süresi ve interneti sohbet amaçlı kullanım kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. OKB hastalarında internet bağımlılığı ölçek skorları, barrat dürtüsellik toplam ve dikkat, plansızlık alt skorları kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca hasta grubu kendi içinde karşılaştırıldığında internet bağımlılığı ölçeği ile BDÖ-11 skorlarının pozitif yönde korelasyon gösteriyordu. Hasta grubunda internet kullanım süresi arttıkça internet bağımlılığı ölçek skorlarında da artış bulundu. Tartışma ve sonuç: Biz bu çalışmada OKB ve ilişkili bozukluk tanısı almış hastaların internet bağımlılığı ölçeği skorlarını, sağlıklı gönüllülerden önemli ölçüde yüksek olduğunu bulduk. Gruplar arasında internet kullanım sıklığı ve süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Bu bulgular OK ve ilişkili bozukluklar ve internet bağımlılığı arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasında ilişki vardır. Dürtüsellik arttıkça internet bağımlılığını değerlendiren ölçeğin skorları da artmaktadır. Dürtüsel olan bireyler internet kullanımlarını sınırlayamayıp, bağımlılık geliştirmiş olabilir. Bütün bu bulgular psikiyatrik klasifikasyon alanında çalışanlarca göz önünde bulundurması gereken bir durum olarak görülmekle birlikte daha çok sayıda çalışmalarla desteklenmesi ve açıklığa kavuşturulması gerekir.
İşlevsel olmayan inançlar, dürtüsellik ve duygu düzenlemenin internette oyun oynama bozukluğundaki rolü
Bu çalışmanın amacı işlevsel olmayan inançlar, dürtüsellik ve duygu düzenlemenin internette oyun oynama bozukluğundaki rolü incelemektir. Araştırmanın ilk adımında çevrimiçi oyunlara yönelik işlevsel olmayan inançları ölçmek adına Çevrimiçi Oyunlar için Bilişler Ölçeği'nin Türkçe uyarlaması yapılmıştır. Bu uyarlama çalışmasına yaşları 15 ve üstü olan 235 kişiden internet aracılığıyla veri toplanmıştır. Yapılan analizler sonucunda Çevrimiçi Oyunlar için Bilişler Ölçeği'nin Türkçe uyarlamasının geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu bulunmuştur. Araştırmanın sonraki aşamasında yaşları 15 ve üstü olan 175 katılımcı çalışmaya dahil olmuştur. Çalışmanın bu aşamasında internette oyun oynama bozukluğunu yordayan değişkenleri belirlemek amacıyla aşamalı regresyon analizi kullanılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde işlevsel olmayan inançların alt faktörleri olan azalmış dürtü kontrolü, oyalanma ve genel rahatlık hissinin internette oyun oynama bozukluğunu anlamlı olarak yordadığı bulunmuştur. Bununla birlikte dürtüselliğin alt faktörü olan dikkat dürtüselliğinin yordayıcı gücünün olduğu görülmüştür. Çalışmanın bir diğer değişkeni duygu düzenlemenin alt boyutu olan planlanmaya odaklanmanın internette oyun oynama bozukluğu üzerinde anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Çalışmanın bulguları internette oyun oynama bozukluğuna yönelik geliştirilen modeller çerçevesinde tartışılmıştır.
Yoğun bakım hemşirelerinin ruhsal durum değerlendirmeleri
Bu çalışma yoğun bakımda çalışan, hastalara bakım veren hemşirelerin karşılaştıkları sorunların belirlenmesi ve bu sorunlarla ilişkili ruhsal durumlarının belirlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla kesitsel tipte tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin yoğun bakımlarında çalışan hemşirelerin üzerinde, Ocak-Şubat 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Örneklem belirlenmemiş ve çalışmaya katılmayı kabul eden, gönüllü 114 yoğun bakım hemşiresi ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri, literatür doğrultusunda hazırlanan, Yoğun Bakım Hemşireleri Tanıtan Anket Formu, Genel Sağlık Anketi-28, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği aracılığı ile toplanmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler, SPSS 21 paket programı aracılığı ile analiz edilmiştir. Verilere ilişkin frekans dağılımlarının yanında, iki gruplu karşılaştırmalarda, Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda, Kruskall-Wallis H testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiyi ölçmek için korelasyon analizi kullanılmıştır. Anlamlılık ölçütü olarak, 0.05 kullanılmış olup, p<0.05 olması durumunda anlamlı farklılığın olduğu, p>0.05 olması durumunda ise anlamlı farklılığın olmadığı belirtilmiştir. Çalışmaya katılan yoğun bakım hemşirelerinin GSA puan ortalaması 8.21±6.6; "dürtüsellik genel" puan ortalaması 62.89 ± 8.76, "umutsuzluk genel" puan ortalaması 6.26 ± 4.45 olarak saptanmıştır. Hemşirelerin sosyodemografik özelliklerinin ve çalışma yaşamlarının ruhsal durumlarını etkilediği görülmüştür.
Şizofreni hastalarında dürtüsellik, sigara bağımlılığı, bakım veren külfeti ilişkisinin incelenmesi
Şizofreni hastalarında sigara içimi sıklığı çok yüksektir ve sigara içenlerin toplam dürtüselliklerinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Şizofreni hastalarında dürtüsellik bulunması hem hastalar hem de bakım veren yaşadığı sosyal çevre ve tedavi ekibi için büyük bir sorun oluşturmaktadır. Şizofreni hastası bir bireye bakım vermek, bakım verene kişisel, sosyal ve ekonomik güçlükler yüklemektedir. Bu çalışmada şizofreni hastalarındaki dürtüsellik, sigara bağımlılığı, bakım vereninin yükü ilişkisini incelemek amaçlandı. Bu çalışma DSM-V ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 18–65 yaş arası 50 hasta ve 50 bakım veren sağlıklı gönüllü üzerinde yapılmıştır. Her hastaya Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Fagerström Sigara Bağımlılığı Değerlendirme Ölçeği, Pozitif Ve Negatif Belirti Ölçeği ve bakım verenlere ise Zarit Bakım Veren Külfet ölçeği, Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel analizi için tanımlayıcı istatistiksel metotların yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Student t Test, Mann Whitney ve Kruskall Wallis testi, spearman korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Şizofreni ve bakım verenlerin elde edilen değerleri karşılaştırıldığında şizofreni hastalarında sigara bağımlılığı dürtüsellik ve bakım veren yükünde artış bulunmuştur. Ayrıca şizofreni hastalarında sigara bağımlılığı dürtüsellik ve bakım veren yükü arasında istatistiksel olarak yüksek ilişki olduğu görülmüştür. Hasta grubunda Pozitif Ve Negatif Sendrom Ölçeği'nin tüm alt ölçekleri ile sigara bağımlılığı dürtüsellik ve bakım veren yükü arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu çalışmada şizofreni hastalarında dürtüsellik, sigara bağımlılığı, bakım veren yükü arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Dürtüsellik, sigara bağımlılığı, bakım veren yükü arasındaki ilişkiyi daha açık ortaya koyacak geniş hasta ve kontrol gruplarının olduğu çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: şizofreni, bakım yükü, sigara, dürtüsellik.