Endoscopy

84 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrit tanısı alan hastaların endoskopik biyopsilerindeki histomorfolojik değişikliklerin kesitsel olarak retrospektif değerlendirilmesi

Akut ve kronik gastrit mide mukozasındaki inflamatuar değişiklikleri tanımlamaktadır. Başta Helicobacter pylori enfeksiyonu olmak üzere otoimmünite, beslenme biçimi, ilaç kullanımı ve alkol gibi birçok faktör akut ve kronik gastrit etiyolojisinde rol oynamaktadır. Gastrit tanısı mide endoskopik görüntülenmesi ve bu sırada alınan endoskopik biyopsilerin ışık mikroskobunda incelenmesi ile konulmaktadır. Aktif ve/veya kronik gastritin tanısının doğru şekilde konulması ve mümkünse etiyolojisinin aydınlatılması sadece hastanın tedavisi için değil, aynı zamanda bu etiyolojik faktörlerin (örn. H. pylori enfeksiyonu, otoimmün gastrit) neden olabileceği maligniteler açısından da önem taşımaktadır. Tüm dünyada en sık reçete edilen ilaç gruplarından biri olan proton pompa inhibitörlerinin (PPI) mide mukozası üzerinde ve tipik olarak antrum baskın kronik aktif gastrit tablosuna neden olan H. pylori gastritinin topografisinde değişiklikler yaptığı bilinmektedir. Ayrıca uzun dönem PPI kullanımı birçok yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle gastrit tanısı konulan hastalarda bu değişikliklerin tanınması önemlidir. Gastritlerin endoskopik ve patolojik olarak kapsamlı, evrensel ve tekrarlanabilir sınıflamasını amaçlayan güncellenmiş Sydney Sistemi, midenin en uygun şekilde değerlendirilebilmesi için antrum, korpus ve incisura angularis bölgelerinin örneklenmesini önermektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında 1995 ve 2015 yıllarında gastrit tanısı alan 400 hastanın mide endoskopik biyopsileri retrospektif olarak ışık mikroskobunda tekrar değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonunda 1995 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 155 (%77,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 18 (%9); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 27'dir (%13,5). 2015 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 85 (%42,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 23 (%11,5); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 92'dir (%46). 2015 yılında hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). 1995 yılına ait 200 vakadan 152 tanesi (%76) H. pylori gastriti (HP), 1 tanesi (%0,5) otoimmün gastrit (OİG), 5 tanesi (%2,5) H. pylori gastriti ve OİG (HP+OİG), 30 tanesi (%15) kronik gastrit (KG), 7 tanesi (%3,5) kimyasal gastrit/gastropati (KimG), 3 tanesi (%1,5) gastrik ülser (GÜ), 1 tanesi (%0,5) lenfositik gastrit (LG) ve 1 tanesi (%0,5) doğal görünümde mide mukozası (MM); 2015 yılında 200 vakadan 87 tanesi (%43,5) HP, 8 tanesi (%4) OİG, 10 tanesi (%5) HP+OİG, 79 tanesi (%39,5) KG, 12 tanesi (%6) KimG, 2 tanesi (%1) GÜ ve 2 tanesi (%1) MM konsensüs tanısı almıştır. 2015 yılında H. pylori gastriti konsensüs tanısı alan vaka sayısı 1995 yılına göre azalmıştır (p<0,05). OİG ve HP+OİG konsensüs tanılı vakalar karşılaştırıldığında 1995 ve 2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,7). 2015 yılında parietal hücrelerde belirginleşme morfolojik bulgusunun görüldüğü vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). Çalışmamızın sonucunda (i) mide endoskopik biyopsilerinde hem antrum hem korpus örneklemesinin zaman içerisinde arttığı ancak halen rutin bir uygulama haline gelmediği; (ii) H. pylori gastriti oranının 20 sene içerisinde anlamlı olarak azaldığı (%78,5'a karşı %48,5); (iii) otoimmün gastrit oranının uygun örnekleme yapılmadan verilemeyeceği; 1995-2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı; (iv) PPI kullanımının 2015 yılında 1995 yılına göre anlamlı bir artış gösterdiği bulunmuştur. Tüm dünyada giderek azalan H. pylori gastriti prevalansı, otoimmün gastrit tanısını tekrar gündeme getirmiştir. Son yıllarda gittikçe artan PPI kullanımının kısa ve uzun dönem olası sonuçları hakkında birçok çalışma mevcuttur. Gastroenterolog ve patologların bu konularda farkındalık sahibi olması gereklidir.

BiyopsiEndoskopiGastrit+5
Özge Sular
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HÜTF çocuk gastroenteroloji, hepatoloji ve beslenme bölümünde yapılan girişimsel işlemlerin, COVID-19 pandemisi öncesi ve sonrasında, sayısal ve niteliksel olarak karşılaştırılması

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs-2 (SARS-CoV-2) virüsünün yol açtığı ''Coronavirus Disease of 2019 (COVID-19)'' enfeksiyonu nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından Mart 2020'de pandemi ilan edilmiştir. COVID-19 pandemisi, endoskopi gibi girişimsel işlemlerin uygulandığı çocuk gastroenterolojisi kliniklerinin işleyişinde zorluklar oluşturmuştur. Çalışmamızda; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yürütülen girişimsel işlemler COVID-19 pandemisi öncesi ve sonrasında hem sayısal olarak hem de işlem endikasyonları açısından karşılaştırıldı. 12 Mart 2019 - 11 Mart 2020 tarihleri arasında (birinci dönem) ve 12 Mart 2020 - 11 Mart 2021 tarihleri arasında (ikinci dönem) randevu verilen işlem sayısı toplam 527 idi. Bunlardan 366'sına (%69) birinci dönem, 161'ine (%31) ikinci dönem randevu verildi. İkinci dönem randevu sayısı anlamlı ölçüde daha azdı (p<0,001). Birinci dönem işlem randevusu verilen hastaların ortanca yaşı 11,16 yıl (5,75-15,00), ikinci dönem işlem randevusu verilen hastaların ortanca yaşı 10,75 yıldı (6,17-14,55). Her iki dönemde en çok randevu verilen işlem ''özofagogastroduodenoskopi''ydi. İşlem tiplerine göre hastaların yaşları karşılaştırıldığında; birinci dönem en küçük ortanca hasta yaşı karaciğer biyopsisi yapılan hastalara (6,2 yıl), en büyük ortanca hasta yaşı ise kolonoskopi yapılan hastalara (12,3 yıl) aitti. Birinci dönemde işlem tiplerine göre hasta yaşları arasında anlamlı fark varken (p=0,003), ikinci dönemde ise bu fark anlamlı değildi. İki dönem arasında yapılan ve ertelenen işlem durumu arasında anlamlı fark vardı. Ertelenen işlemlerin oranı ikinci dönemde daha fazlaydı (p=0,045). Birinci dönemde ilk randevuda yapılmayan 133 işlemden 74'ü (%20,2), ikinci dönemde ilk randevuda yapılmayan 74 işlemden 50'si (%31,1) ilk randevu tarihinden daha ileri bir tarihe ertelendi. Ertelenip ileri tarihte yapılan işlemlerin ilk randevu verilen tarihe göre gecikme süresine bakıldığında iki dönem arasında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Birinci dönemde gecikme ortanca süresi bir ay, ikinci dönemde gecikme ortanca süresi beş aydı. Birinci dönemde işlemi ertelenen üç (%2,3) hastada ertelemeye bağlı önemli sonuçlar kaydedildi. İkinci dönemde ise işlemi ertelenen altı (%8,1) hastada ertelemeye bağlı önemli sonuçlar kaydedildi. Aradaki fark anlamlı değildi (p=0,13). Birinci dönem hastalara en fazla randevu verilme endikasyonları "inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH)'' ve "kronik karaciğer hastalığı'' tanı/ön tanılarıydı. İkinci dönemde hastalara en sık işlem randevusu verilme nedenini ise 'İBH'' grubu oluşturdu. Birinci dönem işlemlerin en sık erteleme nedeni "enfeksiyon"du. İkinci dönemde en sık erteleme nedeni ''COVID-19 Pandemisi'' idi. Dönemler arası erteleme nedenleri arasındaki fark anlamlı bulundu (p< 0,001). Çalışmamız, COVID-19 döneminin çocuklarda gastrointestinal girişimsel işlemlere etkisini inceleyen merkezimizde yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızın konu ile ilgili olarak çocuk gastroenterologlarına önemli çıkarımlar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: COVID-19 pandemisi, çocuk, çocuk gastroenterolojisi, girişimsel işlem, endoskopi

COVID 19Cerrahi işlemler-minimal girişimselEndoskopi+5
Kübra Deveci
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastaza bağlı malign distal biliyer darlıklarda endoskopik palyasyon

Distal malign biliyer darlıklar (DMBD) sıklıkla primer olarak bu bölgenin organlarından kaynaklanır [primer-DMBD (p-DMBD)]. Bununla birlikte tümör metastazıyla da olabilmektedir [metastatik-DMBD (m-DMBD)]. Bu çalışmanın amacı m-DMBD'lı hastaların endoskopik palyasyon sonuçlarını, p-DMBD'ı olan hastaların sonuçlarıyla kıyaslamaktır. Kasım 2017 – Nisan 2023 tarihleri arasında DMBD nedeniyle ERKP yapılan m-DMBD'lı hastaların klinik, laboratuvar verileri, endoskopik işlemler, endoskopik drenajın kısa ve uzun dönem sonuçları, komplikasyonları ve hastaların prognozları incelendi. İşlem palyasyon amacıyla yapıldıysa metal stent, cerrahi veya medikal tedavi sonucu beklenene kadar köprü amacıyla yapıldıysa metal stent veya 2 adet 10 fr plastik stent takıldı. m-DMBD'lı grupta 11 [grup 1, yaş: 59 (20-80) yıl, 6 (%54,5) kadın], p-DMBD'lı grupta 15 [grup 2, yaş: 66 (41-83) yıl, 3 (%20) kadın] hasta vardı. Grup 1'de kolon, akciğer, meme, over, multiple myelom, lenfoma, sarkom, prostat tümörlerinin metastazı vardı, grup 2 pankreas ve oddi tümörlerinden oluşmaktaydı. Grup 1'de 7 (%63,6) hastaya metal stent ve 4 (%36,4) hastaya plastik stent takılmışken, grup 2'de bu rakamlar 6 (%40) ve 9 (%60) idi. İşlem sonrası kolanjit (%0 x %0) ve kurtarıcı drenaj ihtiyacı [%0 x 1 (%6,7)] benzerdi. Birinci hafta sonunda total ve direkt bilirubin 'düşme oranı' benzerdi (%56 x %48, p:0.305 ve %63 x %51, p:0.217). Stent açıklık süresi (ölüm, çalışmanın yapıldığı tarih veya re-drenaj ihtiyacına kadar) grup 1'de 3 (0,5-31), grup 2'de 5,3 (0,1-17,5) aydı (p:0.919). Re-drenaj grup 1'de 4 (%36,4), grup 2'de 10 (%66,7) hastada gerekti (p:0.119). Çalışmanın yapıldığı tarihe veya hasta ölümüne kadar grup 1'deki 7 (%63,6) hastanın, grup 2'de 5 (%33,3) hastanın stenti hiç tıkanmadı. Stent açıklığı metal stent takılan hastalarda plastik stent takılanlara göre [grup 1 ve 2 için sırasıyla 6 (%54,5) x 3 (%20) ve 1(%9) x 2(%13)] daha fazla idi. m-DMBD'lı hastalarda endoskopik palyasyon, p-MBD'lı hastalarla benzer etkinlik ve yan etkilere sahiptir. Mümkün olduğu kadar metal stent tercih edilmelidir.

EndoskopiNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+4
Ulvı Shukurzade
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ürolojik endoskopik girişimlerde genel ve rejyonel anestezinin nötrofil-lenfosit oranı, trombosit-lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), Trombosit Lenfosit Oranı (PLO) ve Ortalam Trombosit Hacmi (MPV) subklinik inflamasyonun bir göstergesi olarak kullanılan popüler bir hematolojik parametrelerdir. Bu oranlar sadece cerrahi travmadan değil aynı zamanda anestezik yöntemden de etkilenir. Farklı anestezi tekniklerinin neden olduğu nöroendokrin değişikliklerinin etkileri NLO, PLO ve MPV'yi etkileyebilir. Biz bu çalışmada ürolojik endoskopik girişimlerde uygulanan anestezi tekniklerinin NLO, PLO ve MPV üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Metod: Bu çalışma Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı (07.01.2022 tarih ve 96469 nolu karar) alındıktan sonra Ocak 2022-Eylül 2022 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda prospektif bir şekilde gerçekleştirildi. Araştırmamızda, Fakültemizin Üroloji Bölümünde ürolityazis retrograd intrarenal cerrahi (RIRC) ve ureterorenoskopi (URS) operasyonu yapılacak, bilgilendirilmiş gönüllü onam formunu okuyup imzalayan, Amerikan Anestezistler Cemiyeti (ASA) fiziksel sınıflamasına göre ASA I-II-III grubu, 18 yaş üstü, elektif ameliyat planlanan 90 gönüllü hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyattan öncesi hastalar, genel, spinal ve epidural anestezi uygulaması hakkında bilgilendirildi. Daha sonra hastalar Genel Anestezi Grubu (Grup G, n=30), Spinal Anestezi Grubu (Grup S, n=30) ve Epidural Anestezi Grubu (Grup G, n=30) olarak 30'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Grup G deki hastalara propofol 2 mg/ kg, fentanil 2 mcg/kg ve entübe edilecekse 0,6 mg/kg rokuronyum kullanılarak anestezi indüksiyonu yapıldı. Ardından hastaya yaş ve kilosuna uygun LMA veya endotrakeal tüp takılarak ventilatöre bağlandı. Grup S'deki hastalara oturur pozisyonda 0.5%'lik hiperbarik bupivakain solüsyonundan 2,5-3 cc ile spinal blok yapıldı. Grup E'deki hastalara median yaklaşımla ve direnç kaybı yöntemi kullanılarak epidural blok uygulandı. Aspirasyon ve test dozu sonrasında epidural aralıkta olduğumuzun netleştirilmesinin ardından ilaç uygulandı. İlaç olarak 13 cc 65 mg marcain, 5 cc 100 mg aritmal ve 2 cc 10 mcg fentanyl toplam 20 cc'lik ilaç karışımı hazırlandı. Operasyon süresince hemodinamik parametreler noninvaziv yöntemlerle 5 dakikada bir kayıt edildi. Stres ve inflamatuar yanıtın değerlendirilmesi amacıyla bütün hastalardan venöz kan numuneleri preoperatif, intraoperatif 15.dk, postoperatif 1.saat ve postoperatif 12.saatlerde alındı. Kanlar alındıktan sonra Klinik Biyokimya laboratuarına gönderildi. Kan örneklerinden hemogram parametreleri çalışıldı. Bulgular: Hastaların demografik verilerinden yaş ve ameliyat süreleri Grup E'de Grup S'ye kıyasla anlamlı olarak yüksek görüldü. Grup içi ve gruplar arası NLO, PLO ve MPV değerlerinin karşılaştırılmasında postoperatif zaman dilimlerinde anlamlı değişiklikler izlendi. Spinal anestezi grubunda NLO ve PLO değerleri diğer gruplara göre postoperatif dönemlerde anlamlı olarak düşük görüldü. MPV değerlerinin ise postoperatif farklı zaman dilimlerinde düştüğü görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda URS ve RIRC ameliyatlarında uygulanan anestezi yöntemlerinden spinal anestezide, baktığımız inflamatuvar parametrelerin postoperatif dönemde daha az yükseldiği görüldü. Bunun da postoperatif mortalite ve yara yeri enfeksiyonu gelişimi açısından olumlu olduğu, özellikle kardiyovasküler hastalığı olanlarda diğer anestezi yöntemlerine kıyasla spinal anestezinin tercih edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: NLO, PLO, MPV, İnflamasyon, Genel Anestezi, Spinal Anestezi, Epidural Anestezi, URS, RIRC

AnesteziAnestezi-genelAnestezi-kondüksiyon+5
İhsan Abdan
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezial temporal loba transpterigoid transmaksiller yaklaşım: Trigeminal sinir dalları arasındaki cerrahi yolların değerlendirilmesi

AMAÇLAR: Transkraniyal selektif amigdalohipokampektomi (SAH) sonrası görme alanı defektleri ve kognitif defisitler görülebilir ve mezial temporal bölgeye yönelik cerrahilerde morbiditeyi en aza indirmek hala çözülememiş bir sorundur. Endoskopik endonazal transpterigoid-transmaksiller (EETpTm) yaklaşımla trigeminal sinirin dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus ve unkus anterior segmenti üzerinden uygulanan SAH ile bu riskler azaltılabilir. Amacımız EETpTm yaklaşımla SAH'nin uygulanabilirliğini araştırmak ve trigeminal sinir dalları arasından kazanılan cerrahi koridorları değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: EETpTm yolla KS V'in V1-V2 ve V2-V3 dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna girildi ve endoskopik SAH tamamlandı. Ayrıca bölgenin lif diseksiyonları, tarif edilen cerrahi dikkate alınarak altı hemisferde gerçekleştirildi. SAH'ın boyutu EETpTm yaklaşım öncesinde ve sonrasında BT ve MR ile değerlendirildi. BULGULAR: EETpTm yaklaşımda pterigoid plaka ve tüberkülün rezeksiyonu ardından, sfenoidin büyük kanadının alt kısmı drillenerek V2-V3 arasındaki temporal duraya ulaşıldı. İnfraorbital sinirin inferolateral transpozisyonu sonrası, sfenoid kemiğin büyük kanadının üst kısmı V1-V2 koridoru boyunca rezeke edildi. İnferior orbital fissür genişletilerek, intradural çalışma alanı için V1-V2 ve V2-V3 cerrahi koridorları açığa çıkarıldı. Dura açılışı sonrası, optik radyasyonlar da dahil olmak üzere fonksiyonel beyaz cevher yollarının bütünlüğü bozulmadan rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna ulaşılarak SAH tamamlandı. SONUÇ: EETpTm yaklaşım, SAH için trigeminal sinir dalları arasından rinal sulkusa ve amigdalanın kortikal nükleusuna doğrudan erişim sağlar. Unkusun anterior segmenti üzerinden temporal boynuz içinde mezial temporal bölgeye en kısa yoldan ulaşılır. EETpTm yaklaşım ile SAH bölgeye yönelik cerrahilerde herhangi bir fonksiyonel beyaz cevher hasarını önleyecektir.

AmigdalaEndoskopiEpilepsi+6
Alperen Kaya
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik taş cerrahisinde üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etkileri

Üriner sistem taş hastalığı antik dönemlerden beri insanoğlunu etkileyen hastalıklardan biridir. Çalışmamızda üriner sistem taş hastalığının cerrahi tedavisinde üreteral erişim kılıfı kullanılarak yapılan Retrograd İntrarenal Cerrahi(RIRC) ve Üreterorenoskopi(URS) yapılan hastaları karşılaştırarak; üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara, alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etki edip etmediği araştırılmıştır. Çalışmaya 18 ile 65 yaş arası 399 hasta dâhil edildi. Yapılan işlemin psikolojik duruma etkisini sorgulamak amacıyla "Beck Depresyon Ölçeği" kullanıldı. Erkek hastalarda, cinsel fonksiyonlardaki etkileri ve alt üriner sistem üzerine etkileri değerlendirmek için Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), Erektil Fonksiyon Uluslararası Ölçeği (IIEF), Erken Boşalmayı Değerlendirme Anketi (PEDA) ve Erkek Cinsel Sağlığı (Ejakülator Disfonksiyon) Sorgulama Formu (EDSF) kullanıldı. Kadın hastalara ise; Aşırı Aktif Mesane Değerlendirme Formu (OAB-v8) ve Kadın Seksüel Fonksiyon İndeksi (FSFI) kullanıldı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar RIRC (Grup 1) ve URS (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Erkek hastalarda PEDA skoru grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Kadın hastalarda FSFI'nin cinsel istek alt grubunda grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,047). Sonuç olarak, endoürolojik prosedürler, genellikle tedavisiz izlem ile zaman içerisinde tamamen iyileşen geçici postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile yakından ilişkilidir. Bu prosedürler için yönlendirilen hastalarda cinsel öykü alma rutin öykünün bir parçası olmalı, postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile ilgili bilgiler ameliyat öncesi açıklamalara dahil edilmelidir.

Belirti ve semptomlarCerrahi-ürolojikCinsel bozukluklar+7
Veysi Tunç
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkanal timpanoplastide mikroskopik ve endoskopik yaklaşımlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu olan hastaların cerrahi tedavisinde mikroskopik ve endoskopik yöntemlerinin postoperatif objektif ve subjektif parametreleriyle birbirine olan üstünlüklerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 18-65 yaşları arasında kronik otitis media tanısı konmuş ve timpanoplasti operasyonu önerilen 61 hastayı araştırmamıza dahil edildi. 31 hastaya mikroskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. 30 hastaya ise endoskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. Operasyon öncesi tüm hastalara saf ses odyometri ve temporal kemik BT çekildi. Postoperatif birinci günü ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Postoperatif ikinci ayda ise işitme düzeyleri saf ses odyometri ile greftin tutma başarısı ise endoskopik görüntüler ile kaydedildi. Bulglular: Çalışmamızda, her iki grupta hastaların demografik verileri eşit dağılım göstermekte olup, istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p > 0,05). Mikroskopik timpanoplasti grubunda postoperatif greft başarı oranı %86,7, endoskopik timpanoplasti grubunda ise %80,6 olarak kaydedildi (p = 0,525). Preoperatif ve postoperatif dönemlerde saf ses hava-kemik aralığı mikroskopik ve endoskopik gruplarda da anlamlı bir şekilde azalmıştır (p < 0,001). İstatistiksel olarak, iki cerrahi yöntem arasındaki hava-kemik aralığındaki değişim benzer olduğu saptanmıştır (p = 0,521). Hastaların ağrı skorları (VAS) karşılaştırıldığında ise gruplar arası anlamlı farklılık yoktu (p = 0,279). Sonuç: Bu çalışma, greft başarı oranı ve odyolojik veriler açısından her iki timpanoplasti yönteminin istatistiksel olarak benzer sonuçlar gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızın objektif ve subjektif sonuçlarına göre, mikroskopik transkanal timpanoplasti sonuçları oldukça tatmin edicidir. Minimal invaziv cerrahi olarak kabul edilen endoskopik yöntemle elde edilen sonuçlara eşdeğer olduğu sonucuna vardık.

EndoskopiMikroskopiPerforasyon+3
Nursultan Abakır
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Foramen rotundum morfolojisinin endoskopik kafa tabanı cerrahisi açısından radyoanatomik incelemesi

GİRİŞ: Foramen rotundum (FR), basis cranii (BC)'de bulunan, kemikle çevrili olan, tünel şeklinde bir yapıdır. FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkileri, bu yapının cerrahi olarak kullanıldığı endoskopik girişimlerin uygulanabilirliğini etkileyebilir. Bu çalışmada, FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkileri radyolojik olarak incelenmiştir. YÖNTEM: Ölçümler 114 erişkin bireye ait temporal kesitli bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri kullanılarak, Radiant DICOM Viewer (Medixant, Polonya, 2023) programında multiplanar rekonstrüksiyon özelliği ile yapıldı. FR'nin fossa pterygopalatina (FP) ve BC tarafına bakan açıklıkları hizasında maksiller ''strut'' (MSt) uzunlukları, FR açıklıklarının genişliği, FR alt kenar uzunluğu, FR'nin a. carotis interna (ICA)'ya olan uzaklığı ve oblik planda foramen ovale (FO) yapısına olan uzaklığı ölçüldü. FR'nin FPP ve FC arasındaki yerleşimini belirlemek için sagittal ve horizontal düzlemdeki açılanmaları tespit edildi. BULGULAR: FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkilerinin, bireyler arasında anlamlı farklılıklar gösterdiği tespit edildi ve FP ile BC arasındaki topografik yerleşimine göre 4 tipi tanımlandı. FR'nin FP ve BC arasında inferomedial olarak konumlandığı gözlemlendi. FR'nin FP'ye bakan açıklığının erkeklerde kadınlara göre daha geniş olduğu gözlendi. FR'nin uzunluğu, genişliği ve çevre anatomik yapılarla olan ilişkileri, standart kraniometrik mesafelerle ilişkili olduğu ve sphenoid sinüs pnömatizasyon tipi ile ilişkili olmadığı saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada, cerrahi koridor olarak foramen rotundum'un kullanıldığı endoskopik cerrahi yöntemlerin uygulanabilirliğini anlamlı ölçüde etkileyebilecek varyasyonlar gösterilmiştir. Ek olarak FR'yi sınırlayan kemik yapıların ve deliğin komşu anatomik yapılarla mesafelerine ait elde ettiğimiz değerler bu tür ameliyatların preoperatif planlamasında yol gösterici olabilir.

AnatomiCerrahiEndoskopi+5
Aybars Kökce
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retroinguinal ve retropubik bölgedeki vasküler yapıların belirlenmesi

Amaç: Abdominopelvik boşluktaki cerrahi girişimler laparoskopik yani kapalı veya açık olarak farklı prosedürler ile yapılabilmektedir. Bu bağlamda regio inguinalis'in anatomisinde karın ön duvarının posteriordan görünümünde, belirli anatomik yapılara göre vasküler yapıların pozisyonunun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü bölgenin kapalı cerrahisinde ana amaç genel anatomik yapıyı koruyarak hastanın daha az komplikasyonlu bir ameliyat süreci ve daha konforlu bir ameliyat sonra dönem geçirmesini sağlamaktır. Distal abdominal boşluğa içerden bakan bir gözün abdominal duvarda ilk gözüne çarpan ana oluşumlar, canalis inguinalis'in anulus inguinalis profundus'u, bu bölgeden geçen yapılar olan ductus deferens ve testiküler (veya ovariyan) damarların kabartıları, özellikle a. iliaca externa'nın duvara verdiği dal olan a. epigastrica inferior, net gözükmese de bu bölgeyi sınırlandıran yapılardan olan tractus iliopubicus sayılabilir. Tezimizin amacı bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı ve Ankara Adli Tıp Kurumu bünyesinde bulunan kadavralar üzerinde gerçekleştirildi. Bu kadavralardan bir tanesi adli tıp kurumunda diseke edildi. Diseksiyon sonrası ölçümlerdeki kısıtlılıktan dolayı ölçümlerde değerlendirilmedi, sadece morfolojik verileri kullanıldı. Diğer 4 kadavradan ölçümler alındı. Bu kadavralar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi A.B.D. kadavra havuzunda bulunan %10 formalin fikse kadavralardı. Bölgedeki ölçümler temel olarak birkaç kategoride sayılabilir. Bunlar pelvik çap, uzaklık ve açı ölçümleri, Hesselbach üçgeni ve falx inguinalis ölçümleri, m. rectus abdominis, m. pyramidalis ve canalis inguinalis uzaklık ölçümleri, corona mortis'e katılmak için lig. pectineum üzerinden geçen damarlar ile ilgili ölçümler, a. ve v. iliaca externa ölçümleri a. ve v. epiastrica inferior ölçümleri, a.ve v. epigastrica inferior damar aksının tractus iliopubicus'u kestiği noktaya göre a. ve v. obturatoria ve aksesuar a. obturatoria ölçümleri, retropubik bölge ölçümleridir. Bulgular: Çalışmamızda ortalama yaşı 66,75 (55-75) olan 5 kadavra kullanıldı. Ölçümlerin alındığı dört kadavranın ise hepsi erkek cinsiyetindeydi. Adli Tıp Kurumundaki kadavra ise kadın cinsiyetindeydi. Boy ve kilo ort. ise sırasıyla 167,50 ± 5,98 cm (160,00-175,00) ve 68,75 ± 17,88 kg (50,00-90,00) 'idi. Genel morfolojik ölçümlere baktığımızda a. epigastrica inferior'un açılanması önemliydi ve ort. 84,96° ± 1,49° (82,00-86,58) arasında bulundu. Corona mortis oluşumuna baktığımızda bir kadavra hariç tümünde görüldü. Görülen varyasyonların tamamı venöz yapı içermekteydi sadece tek tarafta ise hem ven hem de arter görüldü. Yani %80 oranında corona mortis görüldü ve hepsinde venöz yapı mevcuttu. Tüm örneklerde a. epigastrica inferior'un dalı olan r. pubicus saptandı ve tek kadavra hariç karşı taraftaki eşleniği ile symphysis pubica hizasında suprapubik olarak anastomoz yaptı. Sonuç: Çalışmamızda retropubik ve retroinguinal dalların tanımlanması ve konumlarının inferior epigastrik damar aksına göre belirledik. Bu çalışmamızı farklı kılan en kuvvetli yönlerdendi. Corona mortis oluşumunda tanımlananın aksine venöz anastomozun daha sık olduğunu ve bunun da daha çok aberran a. obturatoria değil de aksesuar a. obturatoria ile ilişkili olduğunu belirledik. Çalışmamızın asıl amacı olan bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasını, orta hat yani symphysis pubica, spina iliaca anterior superior, tuberculum pubicum, tractus iliopubicus ve anulus inguinalis profundus'a göre bölge damarlarının varyasyonlarını da ele alarak ölçtük ve girişimlerde iyi bir yol gösterici olarak ortaya koyduk.

AbdomenAnatomiEndoskopi+2
Yiğit Güngör
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dispeptik yakınmalar nedeniyle endoskopi ünitesine başvuran hastalarda barret özefagus sıklığı: Endoskopik ve histopatolojik korelasyon

Giriş: Barret Özefagus, distal özefagusta skuamöz epitelin, intestinal metaplazili kolumnar epitele dönüşmesidir. Barret Özefagus premalign bir lezyon olup özefagus adenokarsinomu gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Barret özefagusun kronik gastroözefageal reflü hastalığının bir komplikasyonu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu çalışmada dispeptik yakınmalar ile endoskopi yapılan hastalarda barret özefagus sıklığını belirlemek, endoskopik olarak barret olarak tanımlanan mukozadan alınan biyopsilerde histopatolojik olarak barret özefagus sıklığını araştırmak planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'ne dispeptik şikayetlerle başvuran 18 yaşından büyük toplamda 41.268 hastanın endoskopik verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Endoskopik barret özefagus saptanan toplamda 840 hastadan alınan biyopsi örnekleri histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: 840 hastanın 367'si kadın, 473'ü (%56) erkek idi. Tüm hasta grubunda ortanca yaş 51 (17-91) idi. Hastaların 818'sinde kısa segment barret özefagus, 22'sinde uzun segment barret özefagus tespit edildi. Alkol kullanan, endoskopisinde HH ve özefajit saptanan hastalarda, barret özefagus prevalansı daha yüksek bulunmuştur. Barret özefagusun; yaş, cinsiyet ve semptom süresi ile pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Endoskopik olarak kısa segment barret özefagus saptanan hastaların 414'ünde (%50.6) histopatolojik barret özefagus saptanmıştır. Uzun segment barreti olan hastaların ise 9'unda (%40.9) patolojik barret özefagus saptanmıştır. Sonuç: Barret özefagus ülkemizde sanıldığından daha sık olarak gözlenmektedir. Barret özefagus tanısında doğruluk oranının artması için; endoskopik değerlendirme sırasında doğru alandan biyopsi alınması ve bu alınan biyopsi örneğinin gastrointestinal alanda uzman patologlar tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Barret özefagus, Dispepsi, Endoskopi, Gastroözefegeal reflü

Barrett özofagusuDispepsiEndoskopi+2
Yavuz Emre Parlar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Etkin ve güvenilir kolonoskopi hazırlığında belirleyici olan faktörler

Amaç:Kolorektal hastalıklarının tanı ve tedavisi için kolonoskopi işlemi öncesi barsak hazırlığının yeterli olması çok önemlidir. İşlem sırasında barsağın tamamen temiz olması muayenenin başarısını artırır ve işlemin tekrar yapılmasını önler.Günümüzde yeterli kolon temizliği için etkinliği kanıtlanmış standart uygulamalar bulunmaktadır. Standart uygulamalara rağmen bazı hastalarda yeterli kolon temizliği sağlanamamaktadır.Biz bu çalışmada kolonoskopi hazırlığının önemini değerlendirmeyi ve kolonoskopi hazırlığı üzerinde olumlu veya olumsuz etkisi olan faktörleri belirlemeyi amaçladık. Bu çalışmada elde edilecek sonuçlar ile her hastaya uygun optimal kolonoskopi hazırlık yöntemini belirleyebileceğimizi ve bu sayede optimal hazırlık ile gereksiz işlem sayısını azaltabileceğimizi, işlem başarı şansını artırabileceğimizi ve sonuç olarak hasta ve maliyet açısından faydalı sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünmekteyiz. Yöntem:Bu çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde ocak 2021 ile ocak 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Tanımlayıcı ve analitik-kesitsel tipte bir araştırmadır.Araştırmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde, ocak 2021 ile ocak 2022 tarihleri arasında, kolonoskopi yapılan tüm hastalar dahil edilmiştir.Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ve Boston kolonoskopi hazırlığı değerlendirme ölçeği (Kolonoskopi hazırlığı yapılan hastalara rutin uygulanmaktadır) kullanılacaktır. Bulgular:Çalışmaya 155'i kadın, 148'i erkek olmak üzere toplamda 303 hasta dahil edilmiştir.Hastaların %70,3'ünün sürekli ilaç kullandığı, %70,3'ünde komorbid hastalığın var olduğu, %10,2'sinde ailede kolon ca öyküsünün var olduğu tespit edilmiştir.Bağırsak temizliği için en sık (%55,4)Laxeno/Sennozid A+B Kalsiyum içeren preperatlar kullanıldığı saptanmıştır. İlaca bağlı yan etkiler değerlendirildiğinde ise hastaların en sık (%45,6) bulantı kusma yaşadığı görülmüştür.Bağırsak temizliği için lax fosfosoda/sodyum fosfat ilacını kullanlarda %64,6, laxeno/sennozidA+B kalsiyum ilacını kullananlarda %54,8, pegdin/polietilenglikolilacını kullananlarda ise %54,3 oranında yan etki saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak bir anlamlılık saptanmamıştır.Yan etkilerden ise üç ilaçta da en sık bulantı kusmanın yaşandığı görülmüştür.Hastalara uygulanan Boston bağırsak hazırlığı ölçeği değerlendirildiğinde hastaların tüm kolon segmentlerinden en sık 2 ve 3 puanlarını aldığı görülmüştür.İşlemi öncesi ve sonrası biyokimya parameterleri değerlendirildiğinde kreatinin, Na, K, P, Ca parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark saptanmıştır.Bağırsak temizliği için kullanılan ilaçlara göre kolonoskopi işlemi öncesi ve sonrası biyokimya parameterleri değerlendirildiğinde lax fosfosoda/sodyum fosfat ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında P parametresi, laxeno/sennozidA+B kalsiyum ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında kreatinin ve P parametreleri, pegdin/polietilenglikol ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında Ca parametresi açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark saptanmıştır. Sonuç:Sonuç olarak biz bu çalışmada yaş ve cinsiyetin bağırsak temizliği kalitesi üzerinde etkisinin olmadığını saptadık. Eğitim durumunun artışı ile bağırsak temizlik kalitesi karşılaştırılğında da ilişkili olmadığını saptadık. Hastalarda komorbidite varlığının etkileri incelendiğinde ise hazırlık kalitesi üzerine etkisi olmadığını saptadık. Ancak çalışmamızda spesifik komorbiditeler ve bu komorbit durumların kontrol altında olup olmadığı konusunda ek değerlendirme yapılmadı. Kullanılan ajanlar arasında temizlik kalitesi farklılığı ve yan etki varlığı değerlendirildiğinde birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Kullanılan ajanlara bağlı olarak gelişebilecek renal hasar ve elektrolit imbalansı değerlendirildiğinde PEG kullanımı sonrası etkilenim olmadığı, NaP ve senna kullanımı sonrası fosfat yüksekliği, senna kullanımı sonrası kreatinin yüksekliği saptandı. Ancak NaP ve senna kullanımı sonrası gelişen bu dengesizliğin ne kadar süre devam ettiği ve kalıcı hasar durumu değerlendirilmedi. Ve ajanların hasta grubu özelliklerine göre doz ayarlanması yapılmadı. Daha uzun süreli takipli ve farklı doz ayarlaması planlanarak yapılacak çalışmalarla bu konuda daha net veri elde edilebileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Renal Hasar, Bağırsak Temizlik Kalitesi, Boston Barsak Hazırlığı Skalası

BağırsaklarEndoskopiKolon hastalıkları+4
Sümeyra Işık
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik tanı ile helikobakter pilori arasındakı ilişkinin değerlendirilmesi ve elde edilen bulguların son 20 yıl içindeki değişimi

Amaç: Çalışmada 1998-2000 ve 2018-2020 yıllarında histopatolojik olarak Helikobakter pilori araştırılan hastalarda, bölgemizde Hp prevalansı ve bu prevalansın yıllar içindeki değişimi saptanmaya çalışılırken aynı zamanda endoskopik tanı ile Helikobakter pilori arasındaki ilişki ve bu ilişkinin de yıllar içindeki değişimi belirlenmeye çalışıldı. Çalışmamıza 1998-2000 yılları arasında 3791 hasta, 2018-2020 yılları arasında ise 2831 hasta alındı. Çalışmamızda özellikle son 20 yıl içindeki değişim ortaya konulmaya çalışıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesinde Özefgogastroduedonoskopi (ÖGD) incelemesi yapılan ve biyopside Helikobakter pilori araştırılan vakalar alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Mide rezeksiyonu geçiren veya son 2 haftada proton pompa inhibitörü ya da antibiyotik kullanan, ya da 18 yaştan küçük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: 1998-2000 yılları arasında 3791, 2018-2020 yılları arasında 2831 olmak üzere toplamda 6622 hasta çalışmaya alınmıştır. ÖGD yapılan hastalarda Hp prevalansı 1998-2000 yılları arasında %49.5, 2018-2020 yılları arasında %27.3 olarak saptanmıştır. Endoskopik tanılar ayrı ayrı değerlendirildiğinde Hp prevalansının tüm tanı kategorilerinde yıllar içinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Gastroözofageal reflü; Helicobakter enfeksiyonları; Mide ca; Peptik ülser; Gastrit; Gastrik ülser; Helicobakter pylori prevalansı

EndoskopiGastritGastroözofageal reflü+5
Etıbar Mammadov
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan vokal kordunda hyalüronik asit'in, polilaktikkoglikolik asit/pluronik F127 ve polilaktikkoglikolik asit/pluronik f127-fibroblastik büyüme faktörü birleşiminin doku üzerindeki etkilerinin endoskopik muayene ve histopatolojik analiz yapılarak karşılaştırılması

Tek taraflı vokal kord paralizisi, öncelikle ses kısıklığı ve nefesli konuşmaya, nadiren yutkunma sırasında aspirasyona neden olabilen ve asemptomatik olarak da seyredebilen bir patolojidir. Hastalarda glottik yetersizliği giderebilmek için günümüzde sıklıkla uygulanan yöntem enjeksiyon laringoplasti olup bu yöntemde en sık kullanılan materyal hyalüronik asit olmakla beraber çok sayıda biyouyumlu materyaller denenmiştir. Çalışmamızda, etki süresi hyalüronik asitten daha uzun olabilecek yeni bir materyalin ortaya konması amaçlandı. Deneyimizde her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 30 tavşan kullanıldı ve sekiz haftalık takip süresi planlandı. Grup A'ya Hyalüronik asit, Grup B'ye PLGA/Pluronik F127 ve Grup C'ye PLGA/Pluronic F127 ve Fibroblast Büyüme Faktör'ü enjekte edildi. Takip süresinde hayvanlara 1. günde, 1., 4. ve 6. haftalarda endoskopik muayene yapılarak kayıt alındı ve rima açıklıkları ölçüldü. Deney sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek total larinjektomi uygulandı, spesmenler patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemeye göre Grup A, Grup B ve Grup C'deki tavşanların tümünün enjeksiyon yapılan kordlarında, kontrol grubu olarak kabul edilen sol vokal kordlarına göre mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri daha yüksek olarak saptandı ve sonuç istatistiksel anlamlı bulundu. Gruplar arasında ise enjeksiyon yapılan kordlarda mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Birinci gün ve 1. ay ölçümlerinde en geniş rima açıklığı A grubunda, en dar rima açıklığı C grubunda elde edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grupların tümünde en dar rima glottis açıklığı 1. haftada gözlendi. Bu bulguların ışığında PLGA/Pluronik F127 ve PLGA/Pluronik F127+FGF birleşiminin biyouyumlu materyaller olduğu ancak hyalüronik asitten daha uzun etki süresine sahip olmadığı saptandı.

EndoskopiFibroblast büyüme faktörüHistopatoloji+6
Tuğba Dilan Yılmaz Çelik
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlıdan canlıya karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen vakalarda endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Karaciğer transplantasyon hastalarında biliyer komplikasyonlar morbidite ve mortalitenin önemli sebepleridir. Bu durumlarda her ne kadar endoskopik tedavi modaliteleri yaygın olarak kullanılsa da özellikle canlıdan yapılan karaciğer transplantasyonlarında bu tekniklerin etkinliği henüz gösterilememiştir. Biz canlıdan karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen hastalarda ERCP sonuçlarını sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Merkezimizde Mart 2002 ile Ağustos 2012 tarihleri arasında canlıdan karaciğer transplantasyonu yapılan 654 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Biliyer komplikasyonlu hastaların biliyer komplikasyon tipini ve ERCP tedavi prosedürlerini inceledik. Bulgular: 654 hastanın 138?ine (%21.1) ERCP yapıldı. 12 hastada (%8.69) safra kanalı geçilemedi ve perkütanöz girişimler tercih edildi. 80 hastada (%63.5) striktür, 22 hastada (%17.5) kaçak, 10 hastada (%7.9) taş + striktür, 11 hastada (%8.8) striktür + kaçak, 3 hastada (%2.4) taş gözlendi. Bütün striktürler anastomotikti. 28 hastada (%22.2) anastomotik striktür geçilemedi. 64 hastaya (%50.8) plastik stent yerleştirildi. Stent öncesi 38 hastaya (%30.1) buji dilatasyon ve 1 hastaya (%0.8) balon dilatasyon uygulandı. 17 hastada (%13.5) yalnızca sfinkterotomi yapıldı. 6 hastaya (%4.7) nazobiliyer kateter yerleştirildi. Safra taşları 13 hastada (%10.3) balonla taş ekstraksiyonu ile çıkarıldı. Sonuç olarak ERCP bazlı tedavi yönetimleri 138 hastanın 98?inde (%71.0) başarıyla sonuçlandı. Sonuç: Canlıdan karaciğer nakillerinde biliyer komplikasyonlar yaygın olarak görülür ve endoskopik müdaheleler bu komplikasyonları etkin tedavisidir.

EndoskopiKaraciğer nakliKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrograd+1
Çisel Çiğdem Yılmaz Yaprak
İnönü University
2013
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem kanamalarının demografik incelenmesi

Amaç: Gastrointestinal Sistem (GİS) kanamaları gastroentrolojik aciller arasında yer almaktadır. Acil servislere yapılan başvuru nedenleri arasında mortalite ve morbiditesinin yüksekliği nedeniyle halen en önemli gastroenterolojik aciller arasındadır. Çalışmamızda Acil Servise başvuran GİS kanaması şikayeti ile gelen olgularının retrospektif olarak incelenmesi yapılımıştır. Böylece en uygun tedavi yöntemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Retrospektif 6 aylık çalışmamızda, dosyalardan hastaların yaşları, cinsiyetleri, Bu verilerle hastaların demografik özellikleri, alışkanlıklarının varlığı, hastanede yatış süreleri, mortalite oranı, ilaç kullanım oranı ve kullanılan ilaçlar, endoskopisi yapılan hastalardaki endoskopik bulguların dağılımı, uygulanılan tedavi yöntemleri, kan örnekleri Tam Kan (Hemogram), Biyokimya ve koagülasyon değerlerine göre aralarındaki ilişki, yaş ile mortalite ve endoskopik bulgular arasındaki ilişki, cinsiyeti ile; geliş şikayeti, endoskopi bulguları, endoskopik bulgularla; yatış süresi, kan transfüzyon ihtiyacı, mortalite, ek hastalık varlığının yatış süresi ve mortaliteye etkisi arasındaki ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: 6 ay süresince 164 olgu GİS kanama şikayeti ile başvurdu. Olguların 65'u (%39,6) kadın, 99'ü (%60,4) ise erkek idi. Yaş aralığı 21 ila 97 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastaneye gelen GİS kanamalı olguların % 48,8'i Melena şikayeti ile % 24,4'ü Melena ve Hematemez ile, % 15,8'i Hematemez ile, % 6,1'i Hematokezya ile % 4,9'u Senkop şikayeti ile hastanemize başvuruda bulunmuşlardır. Olguların ortalama yatış süresi 4,65±4,14 gündür. Olguların % 37'sinin yatış süresi 1-4 gün arasında değişmekte iken, % 37'i 5-10 gün, % 8'i 11-15 gün, % 9'ü 16- 20 gün ve % 9'ü 20 günden daha uzun süre hastanede kalmıştır. Bu olgulardan 143 taburcu (%87,2), 21 ex (%12,8) olmuştur. Olguların % 98,2'sine endoskopi yapıldı, durumu stabil olamayan hastaların % 1,8'ine endoskopi yapılamamıştır. Hastanemize gelen hastaların ihtiyaçlarına göre çeşitli tedavi uygulanmıştır. GİS kanamalı hastaların tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardan en fazla % 56 oranında ppi kulanımı, en az % 0,6 oranında ppi+mai+tdp karışımı ve ppi+es+tdp karışımlarıdır. Endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalarda hastanede/yoğun bakımda/serviste yatış süreleri arasında istatitiksel olarak karşılaştırılmış ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Sonuç: GİS kanamalı hastaların tanı ve tedavilerinin yönlendirilmesinde hızlı karar verilmesi gerekmektedir. Erkek hastalarda kadın hastalara oranla daha fazla görülmektedir. Erken dönemde endoskopik girişim planlanan hastalarda yoğun bakım yatış sürelerinde azalma görülmüştür. Mortalitenin azaltılması için, kanama kontrolünün sağlanmasının yanında, eşlik eden diğer hastalıkların da dikkatle tedavi edilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan olguların, mortaliteleri yüksek olduğundan, yoğun bakım koşullarında izlenmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanaması, ppi, es, tdp, Endoskopi,

Acil servis-hastaneDemografiEndoskopi+7
Ömer Yüceer
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda klinik deneyimimiz

Amaç: Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması; treitz ligamentinin proksimalini içine alacak şekilde özofagus, mide ve proksimal duodenumdan kaynaklı kanamalara verilen isimdir. Tedavideki yeniliklere rağmen akut üst GİS kanamada hala mortalite %10 civarındadır. Tanı ve tedavide endoskopi yaygın olarak kullanılır. Literatürde endoskopinin ne zaman yapılacağı ile ilgili çeşitli çalışmalar mevcuttur. Çalışmaların ortak sonucu akut non varisiyel üst GİS kanamasıyla başvuran hastalarda ilk 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmektedir. Bu çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanamalı hastaların merkezimizdeki deneyimimizi değerlendirerek, hastalarımızın klinik sonuçlarının endoskopi zamanına göre karşılaştırmayı amaçladık. Materyel ve Yöntem: Çalışmamız 01.02.2019-30.09.2021 tarihleri arasında akut non varisiyel üst GİS kanaması ile başvuran veya hastanede yatarken akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren ve endoskopi yapılan hastaları kapsamaktadır. Hastalar GİS kanama sebebiyle başvurduğu süreden itibaren endoskopi uygulanma süresine göre ilk 12 saat (acil), 12 -24 saat (erken), 24 saatten sonra (geç) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren hastaların endoskopi zamanına göre kan transfüzyon ihtiyacı, ortalama yatış süresi, yeniden kanama, yeniden endoskopi ihtiyacı, mortalite açısından karşılaştırıldı. 18 yaş altı hastalar, yetersiz verisi olan hastalar, gebe hastalar alt gastrointestinal kanaması olan hastalar, varis kanaması olan, endoskopisi yapılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalara ait bilgiler hasta dosyası, e-medulla, e-nabız ve hastane bilgi sisteminden retrospektif olarak tarandı. Bulgular: Çalışmamızda akut üst GİS kanaması ile başvuran ve endoskopisi yapılan 821 hastanın 105 tanesi varis kanaması olması üzerine çalışma dışı bırakıldı. Hastaların %66,1'i (473) erkek ve %33,9'u (243) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 64.58±18.38 (18-103) idi. Hastaların en sık başvuru semptomu %70,8 (508 hasta) ile melana idi. Hastaların en sık kullandığı ilaç asetilsalisilik asit idi (226 hasta %31,6). Hastaların endoskopisinde en sık görünen kanama nedeni (342 hasta %47,8) peptik ülser olup, 2. sıklıkla (73 hasta %10,2) eroziv gastrit tespit edildi. Duodenal ülser gastrik ülserden daha sık idi (223 [%31,1] hastaya karşı, 119 [%16.7] hasta). 187 hastaya endoskopik hemostaz yöntemi uygulanırken, en sık kullanılan endoskopik hemostaz tekniği 117 hastayla (%62,6) hemoklips idi. Hastaların hastane mortalitesi %14,2 (102 hasta) olduğu saptandı. Bununla beraber hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi açısından acil endoskopi yapılan hastalarla ve erken endoskopi yapılan hastalar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark yokken; geç endoskopisi uygulanan hasta grubunda hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi daha fazlaydı (p:0.001). Gruplar arasında 30 günlük mortalitede anlamlı fark saptanmadı (p:0.14 ). Erken endoskopi uygulanan hastaların daha fazla endoskopik hemostaz tekniklerine maruz kaldığı (p:0.004) ve herhangi bir nedenden dolayı yeniden endoskopi ihtiyacı diğer gruplara göre daha fazla olduğu tespit edildi (p:0.001). Ayrıca eritrosit süspansiyonu transfüzyon miktarı arttıkça hastaların mortalite oranının arttığı tespit edildi (p:0.006) ve erken yapılan endoskopinin daha düşük kan transfüzyonu (p:0.000) ve daha düşük yeniden kanama oranına (p:0.002) sahip olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamıza göre akut non varisiyel üst GİS kanama ile başvuran hastalara, hastane içi mortaliteyi ve ortalama yatış süresini düşürmesi nedeniyle 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmekle beraber, erken endoskopi uygulanmasının daha düşük oranda kontrol endoskopi gereksinimi ve daha az endoskopik hemostaz yöntemleri uygulanması nedeniyle tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, peptik ülser, endoskopi süresi, mortalite

EndoskopiGastrointestinal hemorajiGastrointestinal sistem+3
Mustafa Bayraktar
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarinda prognostik faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi

Çalışmamızda, revizyon ve primer endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) yapılan kronik rinosinüzit (KRS) hastaları arasındaki klinik, radyolojik ve hematolojik farklılıkları bulmayı amaçladık. Rekürrenslerin daha sık görüldüğü astım, aspirin duyarlılığı ve atopinin revizyon ESC'ye olan etkisini bulmayı amaçladık. Ayrıca paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (PNBT) bulgularını değerlendirerek hastalığın şiddetini, önceki ameliyatta yapılanları ve gelişen komplikasyonları tespit etmeyi amaçladık. Retrospektif yapılan klinik veri taramasında, nazal polip (NP) tanısı ile tedavi edilen 204 hasta dosyası değerlendirildi. Bu çalışmada 2008-2019 yılları arasında kliniğimizde nazal polipozis nedeniyle 108 primer ESC ve 96 revizyon ESC yapılan KRS hastalarını karşılaştırdık. Hastaların dosyaları incelenerek; cinsiyeti, yaşı, ameliyat sayısı, astım varlığı, aspirin duyarlılığı, ek sistemik hastalığı, preop ve postop endoskopi bulguları, cilt prick testi sonuçları, kan eozinofil düzeyi ve preop PNBT bulguları tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda preop PNBT incelenerek; cerrahi başarısızlıklar ve komplikasyonlar tespit edildi. Bizim çalışmamızda astımı (p=0,07), aspirin duyarlılığı (p=0,038), cilt prick testi pozitifliği (p=0,016) ve Samter triadı (p=0,016) olan hastalar revizyon ESC için riskli hastalar olarak tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda hastalık daha şiddetliydi. Preop endoskopik polip evresi (p=0,003), Lund-Mackay BT skoru (p=0,001), daha yüksekti. Cinsiyet, kan eozinofil düzeyi ve osteitte ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Poliplerin nüks etmesinde cerrah tecrübesinin etkisine baktığımızda da anlamlı farklılık saptanmadı. Revizyon ESC grubunun preop PNBT'leri incelendiğinde çoğunlukla açılmayan hücreler olduğu ve orta konkanın lateralize olduğu izlendi. Sonuç olarak NP hastasının komorbid hastalıkları iyi tanımlanmalı ve bunlara yönelik tedavisi yapılmalıdır. Ayrıca ameliyat başarısızlıklarını engellemek için preop PNBT'ler iyi incelenmelidir. Cerrahi tedavi, kurallara uygun olarak detaylı ve titizlikle yapılmalıdır.

AspirinAstımBurun hastalıkları+7
Turgut Çevik
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisi

Tamamlayıcı ve bütünleşik uygulamalar kapsamında yer alan Reiki ve aromaterapinin hemşire danışmanlığında ağrı, anksiyete, uyku ve stres ile ilgili bozukluklar için kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışma üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılacak hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Öntest-sontest deseninde randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n:34), aromaterapi grubu (n:33) ve kontrol grubu (n:33) olmak üzere 100 hasta ile tamamlandı. Reiki, aromaterapi ve kontrol grubuna işlem öncesinde hasta tanıtıcı formu, vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubuna, Reiki uygulama rehberi doğrultusunda 20 dakika reiki uygulanırken aromaterapi grubuna 20 dakika inhaler lavanta uygulandı. Kontrol grubuna sadece hastane rutinleri uygulandı. İşlem sırasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu uygulandı, işlem sonrasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,76±2,93 ve endoskopi sonrası 43,94±4,31, aromaterapi grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,79±3,9 ve endoskopi sonrası 43,85±3,91 bulundu. Kontrol grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 38,33±4,52 ve endoskopi sonrası 52,52±7,59 bulundu (p<0.05). Çalışmada endoskopi öncesi uygulanan reiki ve aromaterapinin hastaların kaygı düzeylerini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı. Grupların solunum hızı ve oksijen saturasyonu ortalamaları birbirinden anlamlı derecede farklıydı (p<0.05). Sonuç olarak üst gastrointestinal endoskopisi yapılan hastalara işlem öncesi kaygılarını azaltmak için reiki ve inhaler lavanta uygulanabilir.

AnksiyeteAromaterapiEndoskopi+5
Esra Keşer
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vezikoüreteral reflülü çocuklarda subüreterik enjeksiyon öncesi ultrasonografi ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisi

Primer vezikoüreteral reflülü (VUR) çocuklarda subüreterik enjeksiyon tedavisi öncesi ultrasonografi (USG) ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu (detrüsör giriş-orifis mesafesi), mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamıza bu amaç doğrultusunda 2020-2022 yıllarında primer VUR nedeniyle subüreterik enjeksiyon yapılan 1-16 yaş arasında 35 hasta (53 renal ünite) dahil edildi. Veriler prospektif olarak toplanıp değerlendirildi. Hastalara ameliyat öncesi yapılan USG ile üreter orifisi konumundaki mesanenin duvar kalınlığı, subüreterik tünel uzunluğu ve üreter distal çapı ''mm'' olarak ölçüldü ve kaydedildi. Aynı zamanda yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, renal skar bulguları kaydedildi. Bu verilerin tedavi başarısı üzerine etkisi değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 6,83 ± 3,84 yıl olarak hesaplandı. Hastaların 32' si kız (%91,4), 3'ü erkekti (%8,6). Hastaların 6' sında (%17,1) reflü sağ tarafta iken, 11' inde sol (%31,4), 18' inde (%51,4) bilateraldi. Sağda en sık grade 3 (%25,7), solda ise grade 4 reflü (%34,3) izlendi. Ameliyatın genel başarısı %79 (n=42/53) olarak hesaplandı. Başarısız ve başarılı gruplar yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, bilateralite, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmadı (p0,05). Başarılı grupta 16 hastada (%38,1) renal skar, başarısız grupta 10 hastada (%90,9) renal skar mevcuttu. Başarılı ve başarısız gruplar arasında renal skar varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,002). Başarısız olan grupta detrüsör orifis mesafesi ortalama 7,32 ± 3,15 mm, başarılı olan grupta ise 10,64 ± 3,78 mm olarak ölçülmüştür. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıkmıştır (p=0,004). Detrüsör orifis mesafesinin üreter distal çapına oranına (D/Ü oranı) bakıldığında başarısız olan grupta ortalama 1,37±0,45 olarak hesaplanmış iken başarılı olan grupta 2,12±0,83 olarak hesaplanmıştır. Başarısız olan grupta bu oranın başarılı olan gruba göre anlamlı olarak düşük olduğu görülmüştür (p=0,006). Detrüsör orifis giriş mesafesi <7,4 mm olanlarda başarısızlık ihtimali %81,82 (%95 CI=48,2-97,7), bu değerin üstünde olanlar için başarı ihtimali %80,95 (%95 CI=65,9-91,4) olarak tahmin edilmiştir. VUR' un endoskopik enjeksiyon tedavisinin başarısını öngörme, hastanın ebeveynlerinin bu doğrultuda bilgilendirilmesi ve uygun tedavi yöntemine karar verilebilmesi açısından USG ile ölçülen detrüsör orifis mesafesi ve D/Ü oranı güvenilir parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: vezikoüreteral reflü, subüreterik tünel, endoskopik enjeksiyon

EndoskopiEnjeksiyonlarMesane+4
Mehmet Öztürk
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Velofaringeal yetmezlikte nazal endoskopik ve videoskopik inceleme

ÖZET Velofaringeal yetmezlik sonucunda ortaya çıkan konuşma problemleri özellikle okul çağındaki çocukların sosyal ilişkilerini ve psikolojik durumlarını olumsuz yönde etkiler. Bu sebepten velofaringeal yetmezliğin derecesinin ve patolojik anatomisinin ortaya konulması tanı ve düzeltici ikincil girişimlere yönlenme açısından önemlidir. Bu çalışmamıza; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalına damak yarığı operasyonu takiben konuşma bozukluğu gelişen ve ilk muayenesinde velofaringeal yetmezlik düşünülen 10 olgu dahil edildi. Olgular 7-22 yaşları arasındaydı. Olgulara nazal endoskopı uygulandı ve görüntüler video kasete kayıt edildi. Olguların istirahat ve konuşma anında velofaringeal yetmezlik dereceleri, velum, lateral ve posterior faringeal duvarların hareketleri, kapanma paternleri, adenoid ve tonsil dokularının durumları not edildi. Olgularımızın 2 sinde hafif, 7 sinde orta, 1 inde ileri derecede velofaringeal yetmezlik mevcuttu. Yine önemli bir parametre olan velofaringeal kapanma paterni olarak olgularımızın 6 sinde koronal, 2 sinde sagittal, 1 inde sirküler, 1 inde Passavant ile birlikte sirküler kapanma paterni mevcuttu. Bu bilgilere göre velofaringeal bölgenin nazal endoskopi ile incelenmesi oldukça uygun bir yöntemdir ve olgulara yapılacak ikincil düzeltici girişimler için yol göstericidir.

EndoskopiVelofaringeal yetmezlik
Erol Kesiktaş
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin vezikoüreteral reflü hastalarında endoskopik tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada vezikoüreteral reflü (VUR) sebebiyle endoskopik yöntemle opere olan yetişkin hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2014 ve Ocak 2020 tarihleri arasında VUR sebebiyle endoskopik girişim yapılan 18 yaş ve üstü hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. VUR tipi ve cerrahi girişim endikasyonlarındaki farklar sebebiyle hastalar 3 gruba ayrıldı: 1. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu (İYE) veya ultrasonografide (USG) piyelonefrit sekel bulguları saptanan primer VUR'lu hastalar 2. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adayı hastalar 3. Transplante böbreğe VUR'u olan hastalar Her hastaya işeme sistoüretrografisi (VCUG) ile tanı konuldu. Bilateral olguların sonuçları her üreter için ayrı kaydedildi. Tüm hastalarda enjeksiyon materyali olarak dekstranomer / hiyaluronik asit (DX-HA) kopolimeri (DEXELL VUR ®) kullanıldı. Hastaların renal sintigrafi ve USG bulguları, ateşli İYE hikayesi, cerrahi işlem sayısı kaydedildi. Bulgular: Toplam 42 hasta üzerinden değerlendirme yapıldı. Hastaların 38'i kadın (%90,4) , 4'ü erkektir (%9,5) , yaş ortalaması ise 35'tir (18-46). Birinci grupta 31 üreteral üniteye yapılan ilk enjeksiyon işlemi sonucunda %62,5, ikinci işlem sonrası %42,8 başarı oranı gözlendi, genel başarı oranı ise %71 olarak bulundu. Tekrarlayan ateşli İYE oranına bakıldığında bu grupta işlem sonrası %85,7 oranında iyileşme kaydedildi. Bu grubun ortalama takip süresi 48 aydır. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adaylarında totalde 16 üreteral üniteye girişim yapıldı. Hastaların hepsi kadındı. Bu grupta birinci ve ikinci enjeksiyonun başarı oranı sırası ile %56,2, %40 olarak bulundu, genel başarı oranı ise %68,7'dir. Transplante böbreğe VUR'u olan 7 hastanın ise tek işlem sonrası görüntülemelerinde 2 hastada tam düzelme gözlendi (%28). Sonuç: Endoskopik DX-HA enjeksiyonu VUR'u düzeltmede ve tekrarlayan ateşli İYE ataklarını iyileştirmede etkin bir yöntemdir ve erişkin hastalar tarafından iyi tolere edilmektedir. Endoskopik tedavi aynı zamanda nativ böbreğe VUR'u olan renal teransplantasyon adaylarında ve transplate böbreğe VUR'u olan hastalarda da güvenle kullanılabilir. Anahtar kelimeler VUR, Tekrarlayan ateşli İYE, DX-HA, Endoskopik, VCUG

EndoskopiHyalüronik asitUltrasonografi+3
Seyıdalı Hamıdlı
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Endoskopi sırasında sanal gerçeklik uygulamasının ağrı ve anskiyete üzerine etkisinin belirlenmesi: Randomize kontrollü bir çalışma

Sanal gerçeklik invaziv tıbbi işlemler sırasında ağrı ve anksiyetenin azaltılmasında potansiyel bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Endoskopi işlemi, invaziv bir girişim olduğundan, bu tür işlemler sırasında ağrı ve anksiyete sıklıkla eşlik eden faktörlerdir. Gelişmiş teknoloji sayesinde, sanal gerçeklik uygulamaları bireylerin bilişsel ve dikkat süreçlerini hedef alarak bu olumsuz duyumları azaltabilir. Sanal gerçeklik gözlükleri ile çok boyutlu bir deneyim haline gelen sanal gerçeklik sahneleri, aynı zamanda arka planda müzik eşliğinde, bireyleri mevcut tıbbi işlemin dışına çeker. Bu tür nonfarmakolojik girişimler ağrı ve anksiyete yönetiminde kullanılan hemşirelik uygulamalarında olarak kabul edilebilir. Bu araştırma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Endoskopi Ünitesinde, endoskopi işlemi yapılan hastalarda, işlem sırasında sanal gerçeklik uygulamasının ağrı ve anksiyete seviyeleri üzerine etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü bir çalışma olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini 22.06.2022-30.12.2022 tarihleri arasında ilgili kurumun endoskopi ünitesine başvuran hastalar, örneklemini ise 50 girişim, 50 kontrol grubu oluşturdu. Çalışmada verileri, Hasta tanıtıcı klinik özellikler formu, Visual Analog Skalası, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri ile toplandı. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 25,0 istatistiksel paket programı kullanılarak analiz edildi. Elde edilen bulgular 0,05 anlamlılık düzeyinde yorumlandı. Araştırma sonucunda; Yaşları 18-65 arasında değişen hastaların yaş ortalamaları 42,90±12,65 yıl olduğu, girişimve kontrol grupları arasında, tanıtıcı özellikler bakımından faklılık olmadığı ve grupların homojen dağıldığı (p>0,05) belirlenmiştir. SG'nin endoskopi işlemi sırasında ve sonrasında ağrı puan ortalması üzerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı (p>0,05) fakat endoskopi sonrası durumluk kaygı puan ortalaması değerlendirildiğinde girişim ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Endoskopi işlemi sırasında sanal gerçeklik uygulaması anksiyete üzerine etkindir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Anksiye, Endoskopi,Sanal gerçeklik

AnksiyeteAğrıEndoskopi+2
Mehmet Fatih Ös
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Propofol ve remifentanil ile sedasyon uygulanan ürolojik endoskopik vakalarda kapnografinin rolü

Çalışmamıza, sedasyon ve analjezi altında ürolojik endoskopik işlem yapılan yetişkin hastalar dahil edildi. Çalışmamızda; Capnostream teknolojisi kullanımının, sedasyon ve analjezinin komplikasyonlarını azalttığını ve hasta güvenliğini arttırdığını göstermeyi amaçladık. Hastalar rastgele; kapnografi kullanılan hastalar (Grup I) ve kapnografi kullanılmayan hastalar (Grup II) şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastalar rutin olarak monitorize edildi. Grup I'e ek olarak; end tidal karbondioksit (ETCO2) ve integre pulmoner indeks (IPI) monitörizasyonu yapıldı. İki gruba da başlangıç dozu olarak 1 mg/kg propofol ve sonrasında sedasyon ihtiyacına göre 20-30 mg tekrarlayan bolus dozlarda propofol ve analjezik olarak 0.05 μg/kg/dk dozdan remifentanil intravenöz infüzyon şeklinde uygulandı. Rescue ilaç olarak 0.5 mg/kg ketamin intravenöz uygulandı. Grup II için; SpO2, dakika kalp hızı, dakika solunum sayısı, kan basıncı değerleri, Grup I için ise, bu değerlere ek olarak; ETCO2 ve IPI değerleri, sırasıyla; işlem öncesi, sedasyonun 3, 6 ve 9. dakikalarında kaydedildi. Tüm hastalara işlem süresince nazal kanül ile 4lt/dk‟dan oksijen verildi. İşlem süresince gelişen komplikasyonlar ve hava yolu müdahaleleri kaydedildi. Endoskopi işlemi tamamlandıktan sonra olgular Modifiye Aldrete Skorlaması ≥ 9 olduğunda servise gönderildi. Çalışmamızda 3. dakika kalp atım hızı Grup I'de anlamlı yüksek bulundu. Grup I'de 3, 6 ve 9. dakikalarda sistolik, diyastolik ve ortalama kan basıcı değerleri anlamlı yüksek bulundu. Grup II'de klinik olarak anlamlı olmasa da istatistiksel olarak anlamlı olan intraoperatif 6 ve 9. dakikalardaki SpO2 değerleri, Grup I'e göre daha yüksek bulundu. Head tilt veya jaw trust manevra sayısı Grup I'de anlamlı yüksek bulundu. Shoulder roll uygulaması Grup I‟de hiç olmaz iken, Grup II‟de 3 hastada yapıldı. Sedasyon süresi Grup I'de daha yüksek bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda; Capnostream teknolojisinin kullanılmasının rutin monitörizasyona göre solunumsal ve hemodinamik parametreler üzerine anlamlı üstünlüğü bulunamamıştır. Capnostream teknolojsi kullanımının klinik öneminin daha iyi anlaşılması için daha ileri araştırmaya ihtiyaç vardır.

AnaljeziBilinçli sedasyonEndoskopi+4
Emine Güler
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik tanıya dayalı helikobakter pilori pozitif hastalarda hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk değerlendirilmesi

AMAÇ: Helikobakter pilori enfeksiyonu dünyada en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardandır. H. Pilorinin, gastrik mukozadaki inflamasyona bağlı salınan mediatörlerin meydana getirdiği sistemik inflamatuar cevaba sekonder olarak gastrointestinal sistem dışında ek hastalıklara yol açabildiği öne sürülmektedir. H. Pilorinin gastrointestinal sistem dışında kardiyovasküler, hepatobiliyer hastalıklarda rolünün olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada H. Pilori'nin hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk ile ilişkisini karaciğer fibrozis skorlamaları ve kardiyak risk skorlamaları ile değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunan 205 hasta, H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunmayan 153 hasta ve H. Pilori negatif, hepatosteatoz bulunmayan 110 kontrol grubu birey retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların laboratuvar bulguları (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, T. Bilirubin, D. Bilirubin, serum albumin, lipid profili, hemogram), vücut kitle indeksi, H. Pilori biyopsi ve USG görüntüleme sonuçları kaydedildi. Sonuçlara göre kardiyak (Framingham, PAİ) ve karaciğer fibrozis (FİB4, APRI, NFS) skorları hesaplanarak grupların karşılaştırması yapıldı. BULGULAR: Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre VKİ, kilo, yaş, anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre Glukoz, AST, ALT, ALP, GGT, LDH, T. Kolesterol, Trigliserit, LDL, WBC, Hemoglobin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). PAİ, Framingham, FİB4, APRI, NFS skorları H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). SONUÇ: Yaptığımız çalışmada ve aldığımız örneklemde H. Pilori'nin gerek NAYKH gerekse de karaciğer fibrozisi açısından bir risk faktörü olmadığı düşünülmüş, bunun aksine NAYKH'ın kardiyak riskle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılabilecek daha kapsamlı ve yeni çalışmalar bu konunun gerçek potansiyelini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, Hepatosteatoz, Kardiyak Risk.

EndoskopiHelicobacter pyloriKalp hastalıkları+5
Sezai Karavar
Yozgat Bozok University
2022
00

Related subjects