Kısırlık

Bu konu başlığı altında 214 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi

İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.

ApoptozisHayvan deneyleriKısırlık+5
Turan Mammadalıyev
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 enfeksiyonu geçirme durumunun genç erişkinlerin çocuk sahibi olma isteğine etkisinin değerlendirilmesi

'den günümüze kadar geçen iki buçuk yılın sonunda dünya geneline yayılmış altı yüz yetmiş milyonu aşkın tanımlanmış olgu ve altı milyon yedi yüz bine ulaşan ölüm sayısı ile insanlığın son yüzyılda yaşadığı en ciddi salgın hastalık olarak değerlendirilmektedir. Hızlı bulaşması, yüksek ölüm oranları, etkili tedavilerin olmaması ve büyük karantina önlemleri gibi sonuçlarla küresel bir sağlık acil durumu olup sağlık sisteminde büyük aksamalara sebep olmuştur ve yetişkinlerin gebelik planlama davranışlarını da değiştirmiştir. Çalışmamızda 18-35 yaş arasın genç bireylerin Covid-19 pandemisi etkisiyle veya geçirilen Covid-19 enfeksiyonu sonrası gebelik planı/çocuk sahibi olma isteklerindeki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Covid-19 enfeksiyonunu geçirmiş olan ve hiç geçirmemiş olan iki ayrı grup şeklinde toplamda 236 birey dahil edilmiştir. Veriler araştırmacının hazırladığı kişisel bilgi formu, koronavirüs anksiyete ölçeği kullanılarak e-anket yolu ile toplanmıştır. Araştırmamızda katılımcıların geçirilen enfeksiyon ya da pandemi nedenli baktığımızda yarısının gebelik planının etkilenmediği saptandı. Katılımcıların çoğunun kontrasepsiyon kullanma nedeninin aile planlaması olduğu saptandı. Katılımcıların çoğunun Covid-19 enfeksiyonu sonrası kullanılan korunma yöntemini değiştirmeyip aynı yöntemle devam ettiği saptandı. Katılımcıların geçirilen Covid-19 enfeksiyonu sonrası erkeklerde çocuk sahibi olma durumunun etkilendiğini, kadınlarda çocuk sahibi olma durumunun ise etkilenmediğini düşündüğü saptandı. Katılımcıların geçirilen Covid-19 enfeksiyonunun kişilerin çocuk sahibi olma durumuna etkisi ile ilgili bilgiye çevresinden ulaştığı saptandı. Katılımcılardan kendi veya eşi Covid-19 aşısı yaptırmayanların Covid-19 enfeksiyonunun erkek üreme fonksiyonlarına etkisi olacağını düşündüğü saptandı. Çalışmamızda eşi Covid-19 aşısı yaptıranların gebelik düşüncesinin etkilendiği saptandı. Bulgularımız literatür ile desteklenerek tartışılmış olup pandemi döneminde bireylerin gebelik planı sahibi olma düşüncesinin ve Covid-19 enfeksiyonunun üreme fonksiyonları üzerindeki etkisinin incelenmesi ile araştırmacılara ışık tutmaktadır. Araştırmanın kısıtlılıkları göz önünde bulundurularak daha yüksek katılımcı sayısı ile yüz yüze yapılacak çalışmalara ve topluma genelleyebilmek için çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Covid-19, fertilite, infertilite, gebelik planı, Covid-19 aşısı, doğurganlık, ebeveyn

Ana-babaAşılamaAşılar+5
Şule Karahan
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Allojenik mezenkimal kök hücreler ve mikroakışkan sistemle vücut dışında testisteki spermatogonyal kök hücre mikroçevresinin devamlılığının sağlanması

Prepubertal kanser vakalarında kemo ve radyoterapi uygulamaları nedeniyle erkek hastaların yarısında infertilite görülmektedir. Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin (KİMKH) Sertoli hücreleriyle proliferatif faktörler salgılama karakterleri ve embriyonik kökenleri ortaktır. Mikroakışkan sistemleri (MaS), vücutta mikrovasküler akışı modelleyen yüksek teknolojik tıbbi cihazlardır. Tez çalışmasıyla geliştirilen MaS'ta KİMKH salgıları kullanılarak spermatogonyal kök hücrelerin (SKH) proliferasyonu ve farklılaştırılması hedeflenmiştir. Çalışma; disiplinler arası, rastgele seçilmiş, kontrol grubu içeren, ileriye yönelik in vitro deneysel araştırma şeklinde yürütülmüştür. Bağımlı değişkenler ölçüm parametreleri, bağımsız değişkenler MaS, asılı damla (AD) sistemleri; KİMKH salgılarının kullanılıp kullanılmadığı gruplar ve zamandır (7, 28 ve 42 gün). Histokimyasal boyamalara göre tübül epiteli kalınlığı, lümen çapı, spermatogonyum, spermatosit ve spermatid sayısı KİMKH salgısı kullanılan gruplarda kullanılmayan gruplara göre; MaS gruplarında AD gruplarına göre daha yüksektir (p<0.05). SALL4 immün işaretli SKH sayısının KİMKH ve MaS gruplarında kontrol gruplarına göre yüksek olduğu ortaya konmuştur (p<0.05). PLZF, c-Kit ve VASA işaretlemeleri ile sırasıyla SKH, spermatojenik seri hücreleri ve germ hücreleri akım sitometrisi ile değerlendirilerek histokimyasal ve immünhistokimyasal işaretlemelerin sonuçları doğrulanmıştır (p<0.005). KİMKH-KB ve MaS kullanımında 7, 42. günlerde testosteron seviyesinde kontrol gruplarına göre artış görülmüştür (p<0.005). Çalışmadan elde edilen verilerle KİMKH salgılarıyla desteklenen MaS'ta testis kültürünün, yenidoğan farede in vitro spermatogeneze olumlu etkisi ortaya konmuştur. Gerçekleştirilen özgün tasarım ve cihaz üretimi, ülkemizin önemli bir sağlık sorununda yurt dışına bağımlılığı azaltarak sağlık ekonomisine yeni bir çözüm sunacak bir model oluşturmuştur.

Kök hücrelerKısırlıkKısırlık-erkek+6
Selin Önen
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kadınsılık ve cinsel mitlerin açıklanamayan infertiliteye etkileri

Bu araştırmada herhangi organik bir bozukluğu olmamasına rağmen çocuk sahibi olamayan, açıklanamayan infertilite olarak tanımlanan bozuklukta; infertil kadınların psişik yapılanmalarının zeminini ortaya koymanın yanı sıra, kadınlık, annelik ve çocuk sahibi olma arzusunun ve kuşaklararası kız çocuğuna kadınsılık iletiminin, annelik arzusu ve annelik-kadınsılık ilişkisinin psikanalitik bakış açısıyla değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmadaki uygulamalar, 50 fertil kadına Medipol Hastanesi'nde Çocuk Bölümü'nde ve 50 infertilite tanısı almış kadına Ankara Medicana ve Medical Park Hastanesi'nde yapılmıştır. İnfertilite tanısı alan kadın hastalara BEM Cinsiyet Envanteri ve Cinsel Mitleri Değerlendirme Formu kullanılarak kadınsılık erkeksilik düzeyleri ve cinsel mitlere inanma düzeyleri incelenmiştir. Veriler değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerle birlikte normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov-Smirnov dağılım testi kullanıldı. Niceliksel verilerin gruplar arası karşılaştırılmasında; iki grup durumunda, Mann Whitney U testi, üçlü ve daha fazla grup durumunda, Kruskal Wallis testi, gruplar arası ikili farklılığın tespiti için Bonferroni metodu, ölçek güvenilirliği için Cronbach's Alpha analizi kullanılmıştır. Anket bulguları sonucunda infertil ve fertil kadınların cinsel mitlere inanma düzeyleri ile kadınsılık/erkeksilik stereotiplerle özdeşim eğilimi ve cinsel mite inanma düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamış; kadınsı ve erkeksi stereotiplerle özdeşim eğilimi arasında anlamlı bir farklılık bulunmuş; infertil kadınların fertil kadınlardan erkeksi stereotiplerle özdeşim eğilimi düzeyinin, fertil kadınların ise infertil kadınlardan kadınsı stereotiplerle özdeşim eğilimi düzeyinin yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.

Cinsel mitFertiliteKadınsı+3
Betül Çubuk
İstanbul Arel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnfertil hastalarda infertilite stresinin yordanmasında toplumsal cinsiyet algısı, cinsel mitler ve psikiyatrik belirtilerin rolü

Bu çalışma, infertilite sürecinde yaşanılan stresi ve infertilite stresinin toplumsal cinsiyet algısı, cinsel mitler ve psikiyatrik belirtiler üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, ilişkisel tarama modeline sahiptir. Araştırmaya, 403 kadın infertil hasta dahil edilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Demografik Bilgi Formu, Cinsel Mitler Formu, Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği, İnfertilite Stresi Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri kullanılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS 26 istatistik programı kullanılmıştır. Normal dağılım varsayımını incelemek amacıyla çarpıklık katsayıları incelenmiştir. Analizde, çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda infertilite stres puanı 37,51±11,92 olarak belirlenmiştir. Çalışan, 7 yıl ve daha uzun süredir evli olan, geniş ailede yaşayan, eşi ile ilişkisi kötü olan, infertilite süresi 7 yıl ve üzeri olan, infertilite tedavi süresi 7 yıl ve üzeri olan kadınların, stres puanları diğerlerine göre daha yüksektir. Toplumsal cinsiyet algısı, cinsel mitler ve psikiyatrik belirtilerin infertilite stresini yordama gücünü belirlemek için kurulan model istatistiksel olarak anlamlıdır (F(3-399)=103.91, p=.000). İnfertilite stresini en fazla yordayan değişkenin psikiyatrik belirtiler olduğu (β =.671), bunu cinsiyet mitlerin takip ettiği (β =-.229) görülmektedir. Toplumsal cinsiyet algısının modele sunduğu katkı (β =.065) istatistiksel olarak anlamlı değildir. Çalışma sonuçlarımız doğrultusunda, psikiyatrik belirti gösteren hastalara psikoterapi desteğinin sağlanması, infertilite stresi ve cinsel mitleri azaltmak için psiko-eğitimlerin verilmesinin önemli olduğu gözlenmektedir.

Cinsel mitCinsel tutumlarKısırlık+4
Birgül Emiroğlu Bakay
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer infertil hastalarda D-vit düzeyinin fertil kadınlardaki d-vit düzeyi ile karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırma primer infertil hastalardaki D vitamin düzeyinin fertil kadınlardaki d vitamin düzeyiyle karşılaştırması yapmak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu çalışma prospektif olarak Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1. Haziran 2022-31. Mart 2023 tarihleri arasında hastaneye başvuran 75 açıklanamayan primer infertil ve 75 fertil sağlıklı kadın bireylerden oluşturulmuştur. 20-40 yaşları arasında açıklanamayan primer infertil kadınlardan ve fertil kadınlardan iki ml kan örneği alınmıştır. Tüm venöz kan örnekleri 4000 rpm de 10 dk santrifüj edilmiştir. Örneklerden elde edilen plazma LSMS 8045 cihazında 25 hidroksi vitamin düzeylerine bakılarak karşılaştırma yapılmıştır Bulgular: Açıklanmayan primer infertil grubundaki D vitaminin ortalaması 5.35 ± 1.81'ken, fertil kadınlarda D vitamin ortalamasının 12.6 ± 4.44 olduğu saptanmıştır. Çalışma gruplarına göre D vitamin düzeyleri arasında anlamlı olacak düzeyde bir farkın olduğu belirlenmiştir. Açıklanamayan primer infertil grubunun fertil grubuna göre FSH, LH, Progesteron, prolaktin ve Östrojen değerlerinin daha düşük olduğu ancak değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı fark edilmiştir. Açıklanamayan primer infertil grup ile fertil gruptaki kadınların AMH değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı ve birbirine yakın değerlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Açıklanamayan primer İnfertil grubundaki D vitamin düzeylerinin fertil grubundaki kadınlardan düşük olduğu bu bağlamda D vitamin takviyesinin infertil kadınlarda önemli olduğunu düşünmekteyiz. Konu ile ilgili daha fazla randomize kontrollü çalışmanın aydınlatıcı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: D vitamin düzeyi, infertil kadınlar, fertil kadınlar

KadınlarKısırlıkKısırlık-kadın+2
Rahime Kada Düken
Harran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serum ve foliküler sıvıdaki koenzim q10, myoinositol, asta ksantin ve l-arginin değerlerinin ICSI+ET ve gebelik sonuçları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, serum ve oosit toplanması sırasında elde edilen folikül sıvısında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerlerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları üzerine etkilerini değerlendirmeyi, ayrıca eş zamanlı olarak serum ve foliküler sıvıdaki seviyeler ve diğer parametreler arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu değerlendirmede anlamlı sonuçlar elde edilirse, yardımcı üreme tekniğinin başarısını önceden tahmin etmekte kullanılabilecek ekonomik ve kolay ulaşılabilir uygun bir test bulunabilecek, tedavinin sağlıklı bir gebelikle sonuçlanmasında başarı oranları artırılabilecektir. Gereç ve Yöntem: Ekim 2021 - Ekim 2022 tarihleri arasında kliniğimizde IVF protokolüne alınan 60 hastanın Gün-3 ile OPU günü alınan serumlarında ve toplanan folliküler sıvılarında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerleri çalışıldı. Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin seviyelerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları ile ilişkisi istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Matür oosit ve fertilize olan oosit sayıları ile serumdan ve folikülden bakılan Koenzim Q10, Myoinositol, Asta ksantin ve L-arginin değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır ( p<0.05). Toplam gonadotropin dozları ile toplanan oosit, matür oosit ve fertilize oosit sayıları arasında negatif koralasyon izlenmiştir ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Myoinositol ve L-arginin değerleri gebe kalan ve gebe kalmayanlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü serumda bakılan Asta ksantin değeri ≤ 0,3035 olduğunda gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Asta ksantin ve L-arginin değerlerinde klinik gebelik ve biyokimyasal gebelik geçirenler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Oosit toplama günü serumda bakılan Myoinositol değeri ≥ 1,6555 olduğunda biyokimyasal gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. XIV Sonuç: Araştırma hipotezimizin daha güçlü sonuçları için daha geniş hasta popülasyonları ile çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Folikül sıvısı, Serum, İnfertilite, İVF, Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin, L-Arginin

ArjininFertilizasyon-in vitroFoliküler sıvı+5
Yusuf Ziya Kızıldemir
Harran University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sigara içen bireylerin semen parametrelerinin ışık mikroskobu düzeyinde incelenmesi

. Bu çalışma sigara içen 35, sigara içmeyen 35 birey olmak üzere toplamda 70 birey üzerinde yapıldı. SB. SBÜ. Van Eğitim Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğine gelen infertilite kriterlerimize uyan ve onay veren bireylerden alınan semen numuneleri mikroskobik ve makroskobik açıdan değerlendirilmek üzere çalışmaya alındı. Bu çalışmanın amacı sigaranın semen parametreleri üzerinde etkili olup olmadığını ve etkiliyorsa ne derece etkilediğini ortaya koymaktır. 3-5 günlük cinsel perhizden sonra alınan örnekler öncelikli olarak likefiye olmaları için yaklaşık olarak 20 dk. bekletildi. Ardından semen hacmi ölçülüp not edildi. Renk, görünüm, pH, likefaksiyon süresi, viskozitesi kaydedilerek makroskobik inceleme için hazırlıklara başlandı. Alt üst edilen sperm örneğinden lam üzerine 10µl damlatılarak lamelle yayılıp havada kurutulmuştur. Mikroskobik değerlendirme için elde edilen preparatlar 100'lük objektif ile ışık mikroskobunda incelendi ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2010) kriterlerine uygun olarak analizleri yapıldı. Çalışmamızda sigara kullanan grup ile kullanmayan grubun yaşa bağlı olarak semen parametreleri hareketli, hareketsiz, yavaş, toplam sperm konsantrasyonu, sayı ve kruger açısından değerlendirilip karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak belirgin bir fark kaydedilmedi. Bu çalışma ile semen parametreleri üzerinde sigaranın etkisinin olmadığı gözlemlendi. Sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır.

KısırlıkKısırlık-erkekMeni+3
Senem Çetin Duran
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnfertilite tanısı alan kadınlarda mahremiyet algısı ölçeği'nin geliştirilmesi

Araştırma; infertilite tanısı alan kadınlarda mahremiyet algısının belirlenmesine yönelik bir ölçme aracı geliştirmek amacıyla metodolojik bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Tez çalışması, iki aşamada yürütülmüştür. Birinci aşamada; nitel araştırma yöntemi ile gözlem ve derinlemesine bireysel görüşmelerden elde edilen veriler kullanılarak ölçek madde havuzu oluşturulmuştur. Nitel veriler; Aralık- Haziran 2020 tarihleri arasında, "Yarı Yapılandırılmış Gözlem Formu" ve "İnfertilite Tanısı Alan Kadınlar İçin Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" kullanılarak Hacettepe Üniversitesi Tüp Bebek Ünitesi, Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Ünitesi ve Gürgan Klinik Tüp Bebek Merkezi'nde toplanmıştır. İkinci aşamada, nicel araştırma yöntemi kullanılarak "İnfertilite Tanısı Alan Kadınlarda Mahremiyet Algısı Ölçeği'nin" geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılmıştır. Nicel veriler, Nisan-Eylül 2021 tarihleri arasında, "Tanıtıcı Özellikler Formu" ve araştırma kapsamında geliştirilen "İnfertilite Tanısı Alan Kadınlarda Mahremiyet Algısı Ölçeği" ile Gürgan Klinik Tüp Bebek Merkezi'nde toplanmıştır. Ön uygulama için ölçek formu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tüp Bebek Ünitesi'nde tedavi görmekte olan 30 gönüllü kadına uygulanmıştır. Ön uygulama sonrası son şekli verilen ölçek ile Gürgan Klinik Tüp Bebek Merkezi'nde tedavi görmekte olan 150 kadından veri toplanmış ve bu verilere açımlayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Açımlayıcı faktör analizi sonucu oluşan ölçek ile 150 kadından tekrar veri toplanmış ve ölçeğin doğrulayıcı faktör analizi yapılmıştır. Doğrulayıcı faktör analizi sonucunda 37 maddeli ölçeğe son hali verilmiştir. Ölçeğin güvenirlik kanıtını artırmak üzere 70 kişilik yeni bir çalışma grubuna 3 hafta arayla ölçek iki kez uygulanmıştır. Faktör analizi sonrası maddelerin faktör yüklerinin 0,30 ile 0,87 arasında olduğu ve ölçeğin toplam varyansın %45,188'ini açıklayan özdeğeri 1,00'in üzerinde olan tek faktörlü bir yapıya sahip olduğu belirlenmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi bulgularına göre; ölçeğin tek faktörlü yapısının geçerli ve model-veri uyumunun yeterli düzeyde olduğu saptanmıştır. Ölçeğin madde toplam puan korelasyonlarının 0,339 ile 0,809 arasında değiştiği, ölçeğin toplam Cronbach's alfa katsayısının 0,949 olduğu ve bu değerlerin iç tutarlılık için yüksek güvenirlikte olduğu bulunmuştur. Test-tekrar test sonuçlarına göre; İnfertilite Tanısı Alan Kadınlarda Mahremiyet Algısı Ölçeği'nin zamana karşı değişmediği görülmüştür. Sonuç olarak; ölçeğin, infertilite tanısı alan kadınların mahremiyet algısının belirlenmesinde geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, kadın, mahremiyet, ölçek, geçerlilik, güvenilirlik

AlgıGüvenilirlik ve geçerlilikKadınlar+4
İlknur Atasever
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Modifiye ST. jude total XIII ve total XV protokolü ile tedavi edilen akut lenfoblastik lösemili çocuklarda tedavi sonrası sekonder kanserler ve infertilite durumunun değerlendirilmesi

Akut lenfoblastik lösemi (ALL) çocukluk çağının en sık görülen kanseridir ve ALL tedavisine bağlı olarak uzun dönemde ikincil kanserler, infertilite, nörobilişsel bozukluklar gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu çalışmada, ALL hastalarında sekonder kanserler, infertilite ve bazı sosyal durumların incelenmesi amaçlandı. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hematoloji Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 1997-30 Ocak 2016 tarihleri arasında ALL tanısı alan 1-18 yaş arası çocuk hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışma süresince, 18 yaş üstü hastalar, aranarak infertilite ve sosyal durumları hakkında bilgi almak için anket uygulandı. Bu çalışmaya, Modifiye St. Jude Total XIII ve Total XV protokolleri ile tedavi edilen sırasıyla 245 ve 183 hasta dahil edildi ve ortanca takip süresi 15,5 yıldı. İnfertilite ve sosyal durumlarını incelemek amacıyla çalışma süresince 18 yaş üstü toplam 234 hasta (sırasıyla Modifiye St. Jude Total XIII (n=183), Modifiye St. Jude Total XV (n=51)) çalışmaya dahil edildi. Modifiye St. Jude Total XIII protokolünü alanlardan 62 hasta çalışma dışı bırakıldı (18 yaşın altındaki altı hasta, katılmayı kabul etmeyen bir hasta ve ölen 55 hasta). Modifiye St. Jude Total XV protokolünü alanlardan 18 yaş altı 107 hasta ve ölen 25 hasta çalışma dışı bırakıldı. Modifiye St. Jude Total XIII protokolü ile tedavi edilen sekonder kanseri olan toplam 10 (%4,5) hasta gözlenirken, Modifiye St. Jude Total XV protokolü ile tedavi edilen hastalarda sekonder kanser gözlenmedi (p=0,006). Sekonder kanserler; glial tümörler (n=2), meningiom (n=1), tiroid kanseri (n=2), akut miyeloid lösemi (n=2), dilin skuamöz hücreli karsinomu (n=1), meme kanseri (n=1) ve T hücreli lenfoblastik lenfoma (n=1) idi. Tanı anından itibaren sekonder santral sinir sistemi tümörlerinin gelişme süresi ortanca 14 (8,4-23,3) yıl iken, sekonder akut miyeloblastik lösemi gelişme süresi ortanca 3 (2,2-3.,8) yıldı. Sekonder kanser gelişen hastalar ile gelişmeyen hastalar karşılaştırıldığında; cinsiyet, tanı yaşı, tanı anında beyaz küre sayısı, immün fenotip, risk grupları, relaps yeri, radyoterapi tedavisi ve radyoterapi tedavi yeri açısından istatistiksel olarak fark bulunmadı (p> 0,05). Bununla birlikte, çok değişkenli analizlerde, travmatik LP'nin sekonder kanser gelişme riskini 4,8 kat ve relapsın 4,5 kat artırdığı görüldü. ALL hastalarının bazılarının evlilik durumlarına baktığımızda, Modifiye St. Jude Total XIII ve XV protokolleri ile tedavi edilen hastaların evlilik durumunu sırasıyla %25,4 ve %7,7 olarak bulduk. Hastalarımızın ortanca evlenme yaşının, Türkiye'deki genel popülasyonun ortanca evlenme yaşının üzerinde olduğunu gözlemledik (sırasıyla 27 yaş ve 24 yaş). İnfertilite tanımına uyan beş hasta (dört erkek ve bir kadın) vardı ve bu hastaların tümüne ergenlik döneminde orta/yüksek riskli protokol verilmiş olması ilginçti. Ayrıca, beş hastanın dördünde radyoterapi öyküsü mevcuttu. ALL hastalarında, genel popülasyona göre daha yüksek bir eğitim düzeyi gözlemlendi (sırasıyla %68,4 ve %20,8). Modifiye St. Jude Total XIII protokolü ile tedavi edilen hastaların beş yıllık genel sağkalım oranı 85,8±2,4 ve olaysız sağkalım oranı %78,7±2,8 idi. Modifiye St. Jude Total XV protokolü ile tedavi edilen hastalarda beş yıllık genel sağkalım oranı %89,2±2,3 ve olaysız sağkalım oranı %85,6±2,6 idi. Sekonder kanseri olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, beş yıllık ve on yıllık genel sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bu çalışmada geniş bir lösemi grubundaki uzun vadeli sonuçları göz önünde bulundurarak, sekonder kanser ve infertiliteyi etkileyebilecek birçok tanı ve tedavi özelliğini analiz ettik. Sonuç olarak; ALL hastalarının uzun vadede karşılaşabilecekleri sorunları azaltmak ALL tedavisinin hedeflerinden biri olmalıdır ve bu yönde edinilecek bilgilerin çoğalması buna katkı sağlayacaktır.

KısırlıkLösemiNeoplazmlar+3
Hilal Eda Korkmaz Ünlü
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sebebi açıklanamayan infertilite tedavisi gören kadınların bağlanma stilleri ve çift uyumu arasındaki ilişkinin kontrol grubuna göre incelenmesi

Giriş: Sebebi açıklanamayan infertilite, tıbben gebeliği engelleyici hiçbir sebep bulunamamasına karşın çiftin bir sene boyunca korunmasız şekilde cinsel ilişki yaşadığı halde, gebeliğin oluşmama durumudur. İnfertilite, çocuklukta oluşan bağlanma stilleri ile yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çocuklukta oluşan bağlanma stillerinin ise etkisi yetişkinlikte de sürmektedir. Bu durumun evlilik uyumu ile bağlantılı olacağı düşünülmektedir. Evlilik, erkeğin ve kadının karşılıklı anlaşma kurarak birlikte yaşamak amacıyla oluşturdukları sosyal bir kurumdur. Bu sosyal kurum ortak bir yaşamı paylaşmayı, bir çocuk dünyaya getirmeyi, yaşamın güzellik ve güçlüklerini beraber paylaşmayı içermektedir. İnfertil çiftler evliliğin bir gereği ve beklentisi olan ebeveynlik rolünü üstlenememektedirler. Bireylerin yaşadıkları bu zorlu ve sancılı süreç çiftler arasında ulaşılmış olan dengeyi bozabilmekle birlikte çift uyumu için risk faktörü taşıyabilmektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Sebebi Açıklanamayan İnfertilite tedavisi gören kadınların bağlanma stilleri ve evlilik uyumları arasındaki ilişkinin kontrol grubuna göre incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Sebebi açıklanamayan infertilite tanısı almış 80 kadın (deney grubu) 80 kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Ölçekler ve formlar katılımcılara yüz yüze verilerek doldurulmuştur. Bulgular: Yapılan araştırmada açıklanamayan infertilite tedavisi gören kadınların bağlanma stilleri ve çift uyumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler olduğu bulunmuştur. Sebebi açıklanamayan infertilite tedavisi gören ve güvenli bağlanmaya sahip olan kadınların çift uyumu düzeylerinin güvenli bağlanmaya sahip olmayan kadınlara göre karşılaştırılmasında yalnızca çift doyum mutluluğu alt boyutunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. "Çiftlerin bağlılığı", "çiftlerin ortak kararı", "duygulanım ifadesi" alt boyutlarında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Sebebi açıklanamayan infertilite tedavisi gören ve güvenli bağlanıma sahip kadınların çift uyumu düzeylerinin kontrol grubuna göre karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Duygulanım ifadesi boyutunda istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sebebi açıklanamayan infertilite tedavisi gören kadınların çift uyumu düzeylerinin kontrol grubuna göre karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır.

BağlanmaBağlanma stilleriEvlilik uyumu+4
Duygu Çavaş
İstanbul Gelişim University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Improvement of germ stem cell pool by leptin supplementation and gene editing for male infertility

Infertility affects up to 12-15% of sexually active couples, and male factors contribute about 30-55% of these cases. Infertility can be caused by injuries, genetic factors, exposure to toxicants, immune-suppressive and anti-cancer treatments, but a large number are unexplained (idiopathic). Impairment of fertility is a major concern for the pediatric cancer survivors (PCSs). Freezing of testicular tissue containing spermatogonial stem cell (SSCs) is the only option to preserve the fertility. Sperm collection or culture of SSCs are not available in azoospermic patients with MCM8 gene disorders. For these infertile men, somatic cells can be reprogrammed into induced pluripotent stem cells (iPSCs) and differentiated into germ cells after correction of mutation via gene editing. Culture is critical to expand the number SSCs from small biopsies obtained from the testes of prepubertal patients prior to transplantation and to enable gene editing if SSCs or iPSCs for patients with genetic infertility. We tested the hypothesis that leptin supplementation may induce proliferation of neonatal mouse SSCs in vitro via ERK and/or STAT3 pathways. We also hypothesized that Mcm8 mutation may be corrected by CRISPR/Cas9 to produce gene edited primordial germ cells like cells (PGCLCs) that could be transplanted to restore fertility in Mcm8-/- infertile mouse. C57BL/6 neonatal SSCs were cultured and treated with leptin (0-200 ng/ml). 100 ng/ml leptin supplementation enhances proliferation SSC cultures via ERK and STAT3 pathways. Two novel Mcm8-/- mouse iPSC lines (591 and 574) were generated from Mcm8-/- mice fibroblasts. A validated Mcm8-/- iPSC (591-14) clone was gene-edited via CRISPR/Cas9 and identified with one Mcm8 allele corrected back to the wild type by DNA sequencing. Gene-corrected (Mcm8gc/-) clone 14 was differentiated to PGCLCs that exhibited a SSEA1+/CD61+ phenotype. These studies may allow the expansion of SSC pool, in vitro, prior to auto-transplantation to regenerate spermatogenesis in cancer survivors and correction of single gene mutation causing infertility by CRISPR/Cas9 tool in infertile male.

GenesGerm cellsStem cells+3
Nilgün Yersal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapinin etkinliğini ve güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: 01 Ocak 2015-15 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Non-vasküler Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde ovaryan endometrioması transabdominal veya transvajinal giriş ile iğne veya kateter aracılığıyla alkol ile skleroterapi yöntemi uygulanarak tedavi edilmiş 55 hastanın (ortalama yaş 30, yaş aralığı 15-40) işlem öncesi, işlem ve işlem sonrası takip bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İşlem sonrası takip bilgilerine ulaşılan 51 hasta (68 kist) çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi sonrası teknik ve klinik başarı oranları, kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki, hastaların ağrı şikayetlerindeki, serum CA-125 ve serum AMH seviyelerindeki azalma oranları, komplikasyonlar, hastanede kalış süreleri, takip süreleri ve rekürrens oranları değerlendirilmiştir. Tedavide kullanılan 2 farklı giriş yolu ve 2 farklı tekniğin klinik başarı oranları karşılaştırılmıştır. Esas şikayeti ağrı (n=40) ve infertilite (n=11) olan hastaların tedavi sonuçları ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının, tedavi edilen kistlerin bir veya her iki overde yerleşiminin, aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının tedavi sonuçlarına etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Teknik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Minör komplikasyon izlenmemiştir. Tek majör komplikasyon (%2) 1 hastada izlenen kavite enfeksiyonu idi. Hastanede ortalama kalış süresi 0.7 (SS, ± 0.4) gün olarak saptanmıştır. Ortalama takip süresi 14.5 (SS, ±11.0; minimum 1.0 ay; maksimum 55.0 ay) ay idi. Bir hastanın iki kistine (%3) rekürrens nedeniyle ikinci seans alkol ile skleroterapi yapılmıştır ve klinik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Tedavi edilen tüm hastalarda kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerinde, ağrı şikayetlerinde, serum CA-125 seviyelerinde anlamlı azalma izlenmiştir (p<0.05). Ovaryan rezervin güvenilir bir belirteci olan serum AMH seviyelerinde ise istatiksel anlamlı düşüş izlenmemiştir (p>0.05) ve ortalama serum AMH seviyelerinde tedavi öncesine göre artış saptanmıştır. İnfertilite şikayeti ile tedavi edilen hastalarda (n=11) gebelik oranı %54, ağrı şikayeti ile tedavi edilen, infertilite sorunu olmayan ve gebelik isteği bulunan hastalarda (n=2) ise bu oran %100 olarak saptanmıştır. Tedaviden önceki serum AMH seviyelerinin tedavi sonuçlarını etkilemediği (p>0.05) ve alkol ile skleroterapi öncesi hasta seçiminde serum AMH seviyesi için bir alt sınır olmadığı ortaya konmuştur. İğne aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens oranı %6 (n=2) iken kateter aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens saptanmamıştır. Kateter tekniği, transabdominal giriş yolu ve transabdominal kateter aracılığıyla tedavi edilen kistlerde tedavi sonrası daha belirgin küçülme izlenmiş olup (p<0.05) bunun sadece uygulanan tedavi tekniği ile değil, bu hasta grublarında izlenen tedavi öncesi büyük kist boyutları (p<0.05) ile de ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Tedavi öncesi kistlerin hacimlerinin büyük olmasının tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyut ve hacimlerinde daha belirgin azalma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Ayrıca, tedavi edilen kistlerin boyutlarından bağımsız bir şekilde ovaryan rezervin korunduğu, serum AMH seviyelerinde düşüş olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki azalma oranlarının derin infiltratif endometriozisi olan hasta grubunda daha az olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Derin infiltratif endometriozis varlığının ağrıdaki azalma derecesini etkilemediği izlenmiştir (p>0.05). Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının alkol ile skleroterapi sonrasında ovaryan rezervde azalma ile ilişkili olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının ovaryan rezerv üzerinde negatif etkisinin olabileceği saptanmıştır (p<0.05). Kistlerin hacimlerindeki azalmanın tek overdeki kisti tedavi edilen hasta grubunda her iki overdeki kisti tedavi edilen hasta grubuna göre daha belirgin (p<0.05) olduğu saptanmıştır. Her iki overdeki endometriomanın alkol ile skleroterapisinin tek overdeki endometrioma tedavisine göre ovaryan rezervde azalmaya neden olmadığı gösterilmiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, alkol ile skleroterapi endometrioma tedavisinde yüksek klinik başarı oranı, düşük komplikasyon oranı, düşük rekürrens oranı ve kısa hastanede kalış süresi ile ovaryan rezervi koruyan etkin ve başarılı bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Endometriozis; Ovaryan endometrioma; Alkol ile skleroterapi; İnfertilite; Ovaryan rezerv

Endometrial neoplazmlarEndometriyozEndometriyum+4
Aynur Azızova
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olgularda genotip-fenotip ilişkisinin araştırılması

Amaç: İnfertilite, herhangi bir korunma yöntemi kullanılmadan 1 yıl içinde gebe kalınamaması durumu olarak tanımlanmaktadır. Popülasyonun yaklaşık %10-15'ini etkilemekle birlikte %35-50'si, kısmen veya tamamen erkek faktöründen kaynaklanmaktadır. Ejakülatta spermin hiç bulunmaması durumu olan azospermi, erkek infertilite vakalarının %10-20'sini oluşturur ve genel erkek popülasyonun %2'sini etkilemektedir. Genetik nedenli azospermi öncelikle kromozomal anomaliler, monogenik bozukluklar, multifaktöriyel hastalıklar ve epigenetik faktörler gibi bir dizi genetik bozukluktan kaynaklanabilir. Çalışmamızda, Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olguların delesyon tipi ile klinik bilgileri arasındaki ilişkinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Azospermi tanısı ile Ocak 2009 ve Mart 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji AD. ve Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık (İnfertilite) Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne başvuran olgularda karyotip analizi normal ve AZF mikrodelesyonu saptanan olguların, hormon profili, demografik özellikleri ve TESE sonuçlarını içeren dosyaları incelenerek retrospektif olarak veriler toplanarak analiz edilmiştir. Bulgular: 46,XY karyotipine sahip 42 olgunun yapılan AZF mikrodelesyon testleri sonucunda 3 olguda AZFa, 2 olguda AZFb, 31 olguda AZFc, 4 olguda AZFb+AZFc ve 2 olguda AZFa+AZFb+AZFc mikrodelesyonu saptanmıştır. Uygulanan mikro-TESE sonucunda AZFc mikrodelesyonuna sahip 16 olguda sperm elde edilmiştir. Sperm elde edilen 2 olguda gebelik sağlanmıştır. Delesyon tipi ile yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, hormon profili ve testis hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda, AZF mikrodelesyonu bulunan toplam 42 olguda mikro-TESE sonuçlarını, hormonal ve demografik verilerini bütünüyle değerlendirmiş olan Türk toplumundaki en fazla olgu sayısına ulaşılmıştır. Aynı zamanda, genotip-fenotip korelasyonu literatür ile uyumlu bulunmuş olup; özellikle AZFc delesyonu saptanan olguların gebelik elde etme şanslarının bulunduğu gösterilmiştir.

FenotipGenotipKısırlık+3
Elif Uzay
Ege University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnfertil kadınlara değişim aşamaları modeli ile yapılan bireysel danışmanlık girişiminin kilo yönetimine etkisi

Amaç: İnfertil kadınlarda Değişim Aşaması Modeli ile yapılan bireysel danışmanlık girişiminin kilo yönetimine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Danışmanlık ve İzlem Aşaması olmak üzere iki aşamadan oluşan çalışmanın evreni, 01.01.2018-01.01.2019 tarihleri arasında İzmir Tepecik Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'ne tedavi amacıyla başvuran 600 kadın oluşturmuştur. Kliniğe 04.01.2019-22.03.2019 tarihleri arasında başvuran 146 infertil kadın belirlenmiştir. Çalışma girişim grubu 51, kontrol grubu 53 olmak üzere araştırma dahil edilme kriterlerine uygun ve çalışmaya katılmaya gönüllü 104 infertil kadın tamamlanmıştır. Girişim grubuna değişim modeli aşamaları modeline dayalı bireysel danışmanlık program uygulanmış, kontrol grubuna rutin izlem yapılmıştır. Araştırma verilerinin analizi SPSS 22.0 paket programında değerlendirilmiştir. Bulgular: Girişim grubu infertil kadınların ön izleme göre son izlem antropometrik değerlerinde azalma göstermiş, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000). Çalışmada girişim grubu infertil kadınların ön izleme kıyasla son izlemde günlük süt grubu, sebze ve meyve grubu tüketiminde artış olmuş, et grubu, şeker grubu, yağ grubu, tahıl grubu ve ekmek grubu tüketiminde ve günlük kalori azalma olmuş, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000). Çalışmadaki girişim grubundaki infertil kadınların ön izlem yürüme fiziksel aktivite puanı, orta şiddetli fiziksel aktivite puanı ve toplam fiziksel aktivite puanı son izlemde belirgin düzeyde artış göstermiş, ön izlem oturma süresi ise son izlemde anlamlı olarak azalmıştır (p=0.000). Girişim ve kontrol grubu infertil kadınların fiziksel aktivite ve beslenme davranışları ön izlem değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamışken (p>0.05), ara izlem ve son izlemde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0.000). Sonuç: Kilo yönetimine ilişkin Değişim Aşamaları Modeline dayalı verilen bireysel danışmanlık girişimi infertil kadınlarda fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıklarında sağlıklı davranış değişimine sebep olmuş; antropometrik ölçümlerin olumlu değişimleri, düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı, sağlıklı ve yeterli beslenme davranışları kazandırmıştır.

BeslenmeDanışmanlıkDeğişim+5
Çiler Yeyğel
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Doksorubisin ile indüklenen sıçan testis hasarı modelinde fluvastatinin olası koruyucu ve tedavi edici etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

Klinikte ilk kez 1967 yılında kullanılmaya başlanan doksorubisin, günümüzde hala solid tümörlerin ve hematolojik malignetilerin tedavisinde sıklıkla kullanılan antrasiklin bir antibiyotiktir. Anti-neoplastik özelliğinin yanı sıra mutajenik, karsinojenik ve teratojenik etkilere de sahip olan doksorubisinin kullanımı, kalp, böbrek, karaciğer, beyin ve testis gibi organlarda ortaya çıkan akut ve kronik yan etkiler nedeniyle kısıtlanmaktadır. Yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular, doksorubisin kullanımı nedeniyle germ hücrelerinde meydana gelen oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunun bu ilaca bağlı ortaya çıkan testiküler hasarlanmada başlıca etkenler olduğununa işaret etmektedir fakat doksorubisin kaynaklı testis hasarlanmasından sorumlu mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Statinler, kolesterol biyosentezi için kilit enzim olan hidroksil-metil glutaril koenzim A (HMG-CoA) redüktazı, yarışmalı bir şekilde inhibe ederek etki gösteren en etkili kolesterolü düşürücü ajanlardır. Tamamen sentetik bir statin olan fluvastatin HMG-CoA redüktazı inhibe ederek, HMG-CoA'nın, kolesterol dahil çok sayıda sterolün öncül molekülü olan mevalonata dönüşümünü engellemektedir. Kolesterol düşürücü etkisinin yanı sıra, hidroksil ve superoksit radikallerini temizleyemek suretiyle antioksidan etki gösterdiği saptanan fluvastatinin, obezite kaynaklı testiküler hasarda mTOR sinyal yolağı üzerinden etki ederek koruyucu bir rol oynayabileceği ortaya konmuştur. Bu çalışmadaki amacımız, doksorubisin uygulaması ile indüklenen testiküler hasar modelinde fluvastatinin, olası koruyucu ve tedavi edici etkilerinin histokimyasal, immünohistokimyasal, biyokimyasal ve Real-Time PCR analizleri ile değerlendirilerek ortaya konulmasıydı. Yaptığımız analizlerden elde ettiğimiz veriler, doksorubisin ile indüklenen testis hasarında fluvastatinin özellikle, kan testis bariyerinin düzenlenmesinde önemli roller üstlenen mTOR, Cx43 ve MMP-9 protein ve mRNA ekspresyonlarını düzenlemek sureti ile hem koruyucu hem de tedavi edici etki olabileceğini ortaya koymuştur. Öte yandan bu ilacın profilaktik olarak kullanılmasının, tedavi amaçlı kullanılmasına oranla daha olumlu sonuçlar verdiği gözlemlenmiştir.

DoksorubisinFluvastatinHayvan deneyleri+5
Çevik Gürel
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnfertilite tedavisi alan kadınlarda algılanan sosyal destek ile stres ve stresle başa çıkma durumları arasındaki ilişki

Bu araştırma, infertilite tedavisi alan kadınlarda algılanan sosyal destek ile stres ve stresle başa çıkma durumları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmış olup, kesitsel tasarımdadır. Araştırma evrenini, Elazığ ili Fırat Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek Ünitesi'nde 1 Şubat-1 Haziran 2022 tarihleri arasında başvuran ve bu merkezde tedavisi devam eden kadınlar oluşturmaktadır. Araştırma örneklemi evreni bilinmeyen örneklem hesabı formülü ile belirlenen 384 infertil kadın oluşturdu. Araştırma verileri, araştırmacı tarafından "Kadına Yönelik Veri Toplama Formu", "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği", "Algılanan Stres Ölçeği'' ve "Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği" kullanılarak toplandı. Veriler, SPSS 22 paket programı kullanılarak değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistikler için frekans, yüzde değerleri, ortalama, standart sapma, kullanıldı. Veriler, iki grup arasındaki karşılaştırmalar için Bağımsız örneklemler için t-testi (Independent sample t-test) ve ikiden fazla homojen grubun ortalamalarını karşılaştırmak için tek yönlü ANOVA testi (One-way ANOVA) kullanılarak analiz edildi. ANOVA testi sonuçlarına göre ortalamalar arasında anlamlı fark bulunan değişkenlerdeki anlamlılığın hangi gruptan kaynaklandığını bulmak için Scheffe post hoc testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi, p<0.05 olarak alındı. İnfetilite tedavisi alan kadınların algıladıkları stres arttıkça algıladıkları toplam sosyal destek, aile, arkadaş ve özel insan desteğinin azaldığı saptandı. İnfertilite tedavisi alan kadınların yetersiz özyeterlik algıları arttıkça algıladıkları toplam sosyal destek, aile ve arkadaş desteğinin azaldığı saptandı. Katılımcıların stres/rahatsızlık algıları arttıkça algıladıkları toplam sosyal destek, aile, arkadaş ve özel insan desteğinin azaldığı saptandı. Katılımcıların iyimser yaklaşım başa çıkma tarzını kullandıkça, algıladıkları toplam sosyal destek ve özel insan desteğinin arttığı saptandı. Katılımcıların kendine güvenli yaklaşım ve çaresiz başa çıkma tarzlarını kullandıkça, algıladıkları toplam sosyal destek, aile, arkadaş ve özel insan desteğinin arttığı saptandı. Katılımcıların boyun eğici yaklaşım başa çıkma tarzını kullandıkça, algıladıkları aile desteğinin azaldığı saptandı. Katılımcıların sosyal desteğe başvurma yaklaşımı başa çıkma tarzını kullandıkça, algıladıkları toplam sosyal destek, aile, arkadaş ve özel insan desteğinin arttığı saptandı. Katılımcıların iyimser yaklaşım başa çıkma tarzını kullandıkça, algıladıkları toplam stres ve stres/rahatsızlık algılarının azaldığı saptandı. Katılımcıların kendine güvenli yaklaşım ve sosyal desteğe başvurma yaklaşımlarını kullandıkça, algıladıkları toplam stres, yetersiz özyeterlik algısı ve stres/rahatsızlık algılarının azaldığı saptandı. Katılımcıların çaresiz yaklaşımı başa çıkma tarzını kullandıkça algıladıkları toplam stres, yetersiz özyeterlik algısı ve stres/rahatsızlık algılarının da arttığı saptandı. Çiftlere infertilitenin tanı ve tedavi sürecinde, ihtiyaçlarına yönelik kanıt temelli ebelik bakımı sunulması önemlidir. İnfertilite tedavisi alan kadınlara danışmanlık verilerek, danışmanlık programı içerisinde kadınların stresle başa çıkma stratejilerini arttıracak konulara yer verilmelidir.

Başa çıkmaEbelikKadınlar+5
Edanur Çınkır
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnfertil bireylerin infertiliteye yönelik stigmaya ilişkin görüşleri

Araştırma, infertil bireylerin infertiliteye yönelik stigmaya ilişkin görüşlerinin belirlenmesi amacıyla triangülasyon yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Mart-Haziran 2019 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek Merkezine başvuran, dahil edilme kriterlerini kapsayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 17 kadın 10 erkek olmak üzere 27 birey oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, araştırmacılar tarafından ilgili literatür temel alınarak hazırlanan kişisel bilgi formu ve yarı yapılandırılmış bireysel derinlemesine görüşme soru formu kullanılarak toplanmıştır. Dahil edilme kriterlerine uyan bireyler, bireysel derinlemesine görüşmelere davet edilmiştir. Görüşmeyi kabul eden bireylerle, onların belirlediği tarih ve saatte yarı yapılandırılmış bireysel derinlemesine görüşme formu doğrultusunda yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Görüşmeler bireylerden izin alınarak ses kayıt cihazı ile kayıt altına alınmıştır. Ses kayıt cihazını kabul etmeyen bireylerin verileri not defteri ile kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde, görüşme dökümleri Windows Word programına aktarılmış, ham veriler gruplandırılmış, gruplandırılan veriler de kodlanarak içerik analizi yapılmıştır. Kişisel bilgi formundan elde edilen nicel veriler ortalama ve standart sapma kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireysel derinlemesine yapılan görüşmeler sonucunda infertiliteye bakış açıları, stigmaya bağlı yaşanılan psikososyal sorunlar ve sağlık çalışanlarının tutumları olmak üzere üç ana tema ve 10 alt tema belirlenmiştir. Katılımcılar çocuk sahibi olmanın anlamını üremek ve neslin devamı olarak gördüklerini, infertiliteden kaynaklı kendilerini baskı altında hissettiklerini, infertil olduklarını gizlediklerini ve kendilerini toplumdan izole ettiklerini ifade etmişlerdir. Katılımcılar bu süreçte yaşadıkları en büyük sorunun eşlerinden ayrılma korkusu olduğunu belirtmişlerdir. İnfertil bireylerin fiziksel, sosyokültürel, ruhsal olarak bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, tanı ve tedavi sürecinde görev alan tüm sağlık personelinin infertiliteden kaynaklanan psikosoyal sorunların bilincinde olarak sağlık bakım hizmetini yürütmesi son derece önemlidir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda, infertil bireylerin tanı ve tedavi sürecinde önemli bir rol üstlenen hemşirelerin infertil bireylerin yaşadıkları stigmanın farkında olarak hemşirelik bakımını yönetmeleri önerilmektedir.

DamgalamaDeneyimDüşünce+3
Rabia Külte Vural
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kliniğimizde histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi

Kliniğimizde Histeroskopik Uterin Septum Rezeksiyonu Yapılan Hastaların Gebelik Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü ve infertilite(primer ve sekonder) nedeni ile histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir.Çalışmada operasyon sonrası gebelik sonuçlarının verileri değerlendirilerek işlemin gebelik ve gebelik sonuçları üzereindeki etkisinin bulunması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Ocak2018-Ocak2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde septat uterus endikasyonu ile opere edilen 72 hasta incelendi.Hastaların hastane sistemi üzerinden hsg raporu, ameliyat notu, epikrizleri ve poliklinik kayıtları incelendi.Tüm hastalar , hastane sistemi üzerinden telefon bilgilerine ulaşılarak arandı. Hastaların septum tanıları HSG, ultrason ve MRG ile koyuldu. Hastaların 58 tanesine laporoskopi eşliğinde histeroskopi yapıldı. Bulgular: Septum rezeksiyonu sonrası hastaların doğum verileri incelendiğinde; çalışmaya alınan tüm hastalar içinde septum rezeksiyonu öncesi canlı doğum % 13.8 iken rezeksiyon sonrasında bu oran %45.8 e yükselmiştir.İşlem sonrası gebelik oranı %72,22 bulunmuştur.Olguların %27,78'i gebelik yaşamamıştır.Tüm hastalar içinde abortus oranı işlem öncesinde %55.5 iken sonrasında %23.6 ya gerilemiştir. Ayrıca, katılımcıların %33,33'ü term doğum yapmıştır. Sonuç: Histeroskopik uterin septum rezeksiyonu kolay uygulanabilir ve etkinliği yüksek bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Histeroskopik septum rezeksiyonu habitüel abortus ve infertilite öyküsü olan hastalarda canlı doğum oranlarını artırır ve abortus oranlarını düşürür.Gebelik başarısında ve canlı doğumda septum cerrahisinin izole başarısını değerlendirebilmek için izlem tedavisi ve cerrahi yapılan grupların karşılaştırıldığı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, habitüel abortus, uterin septum, histeroskopi

AbortusGebelikHisteroskopi+3
Şeyma Çiçek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnfertilite tedavisi alan kadınlarda üreme problemlerinin fiziksel, duygusal, sosyal ve ilişkisel yaşam alanlarına etkisi

Sunulan çalışma infertilite tedavisi alan kadınlarda üreme problemlerinin yaşam kalitelerine etkisini inceleyerek, elde edilen sonuçlar doğrultusunda sağlık çalışanlarının tedavi alan çiftleri sadece üreme problemleri ile değil, etkilenen diğer yaşam alanlarını da göz önünde bulunduran bütüncül bakış açısı geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla planlanmıştır. Araştırma Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Tüp Bebek Ünitesi'nde, 01.10.2013- 31.01.2014 tarihleri arasında, infertilite tanısı almış, en az ilkokul mezunu, evli, çalışmaya gönüllü olarak katılan ve iletişim engeli olmayan 90 kadın ile yürütülmüştür. Araştırmanın verileri; literatür bilgileri ve klinik deneyimlere dayanarak hazırlanan Tanılama Formu (Ek-4) ile Ertüzün tarafından Türkçeye çevrilen ve geçerlilik-güvenirlilik çalışması yapılan "Doğurganlık Sorunları Yaşayan Kişiler İçin Hayat Kalitesi Ölçeği (2008)–FERTİQOL (Ek-5) kullanılarak toplanmış ve Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 17.0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş ortalamasının 33,96 ±5,38 olduğu, % 65,6'sının şehirde yaşadığı, % 58,9'unun çalıştığı, % 23,3'ünün daha önce infertilite tedavisi almadığı, % 48,9'unun ilk tüp bebek denemesi olduğu saptanmıştır. Olguların %51,1'i çocuk sahibi olamama nedeniyle kendilerini baskı altında hissettiklerini ve en yoğun baskı nedeninin de kendilerinden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. En yüksek hayat kalitesi ölçek puanının çekirdek modülde ilişkisel alt boyutta (ortalama: 79,21), tedavi modülünde ise tedavi çevresi alt boyutunda olduğu (ortalama: 80,23), en düşük hayat kalitesi ölçek puanının ise duygusal alt boyutta (ortalama: 62,96) yer aldığı görülmüştür. Kadınların doğurganlık sorunu nedeni ile kendilerini baskı altında hissetme değişkeni ile ölçeğin duygusal, zihin-beden ve sosyal alt boyutları arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.01).

KısırlıkYaşam kalitesi
Aynur Sinem Uğur
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnfertilite tedavisi gören kadınların depresyon düzeyleri ile evlilik uyumları arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı, infertilite tedavisi gören kadınlarda depresyon, evlilik uyumu arasındaki ilişkiyi ve depresyon, evlilik uyumunun sosyodemografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemektir. Çalışma, Nisan 2015-Temmuz 2015 tarihleri arasında, İstanbul'da Anadolu yakasında özel bir hastanenin tüp bebek kliniğinde ve İstnabul'da Avrupa yakasında özel bir tüp bebek merkezinde infertilite tedavisi gören gönüllü kadınlara (n=228) sosyodemografik kişisel bilgileri içeren Sosyodemografik Anket Formu, Beck Depresyon Ölçeği ve Evlilik Uyum Ölçeği uygulanarak yapıldı. Verilerin analizinde SPSS 21.0 programından yararlanıldı. Kadınların depresyon düzeyleri ile evlilik uyumları arasında anlamlı (p< 0,000), r= -0,656 düzeyinde ve ters yönlü ilişki olduğu saptandı. Çalışmaya katılan kadınların Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 10,38 + 9,66; Evlilik Uyum Ölçeği toplam puan ortalaması ise 46,17 + 10,74 olarak bulundu. Sonuç olarak infertilitenin kadınları psikolojik olarak negatif yönde etkilediği ve bu durumun, kadınların evliliklerindeki uyumu etkilediği görüldü. Bu bağlamda infertil hastalara tedavi olanağı sağlayan kurum ve kuruluşlarda, infertilite tedavisi sürecinde kadınların yaşadığı depresyon düzeyini belirleyen çalışmalar yapılması ve sonuca göre gerekli olduğu düşünülen hastalara psikolojik olarak uzman yardımı verilmesi önerilebilir. Burada ebe ve hemşirelere düşen rolün önemi büyüktür. Kadınların evlilik uyumlarını ve psikolojik durumlarını desteklemeye yönelik girişimlerde bulunulması önerilebilir.

Danışmanlık hizmetleriDepresyonDölleme+5
Atiye Elif Eğin
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnfertil erkeklerin sperm örneklerinde C-MET (hepatosit büyüme faktörü / skatter faktörü reseptörü) ve hgf (hepatosit büyüme faktörü) etkilerinin değerlendirilmesi

Hepatosit büyüme faktörü, pek çok organ ve dokuda güçlü mitojenik aktiviteye sahip pleiotropik bir sitokindir. C-met, tirozin kinaz aktivitesi olan bir transmembran glikoproteini olup hepatosit büyüme faktörü reseptörü olarak görev yapar. Bu çalışmada hepatosit büyüme faktörü ve c-met'in sperm motilitesi ve erkek infertilitesi üzerine etkisi araştırıldı. Çalışma ileriye dönük, kontrollü, tesadüfi olmayan, tek merkezli bir klinik çalışma olarak tasarlandı. Çalışma Mart 2015 ile Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmada kontrol ve çalışma grubu olmak üzere iki grup mevcuttu. Kontrol grubu çocuk sahibi olan, sağlıklı ve çalışmaya katılmak için gönüllü erkek bireylerden oluştu. Kurumun Invitro Fertilizasyon Birimi'ne müracaat eden ve erkek infertilitesi tanısı alan bireyler ise çalışma grubuna dahil edildi. Çalışmaya dahil olan tüm bireylerden sperm örnekleri alınarak ikiye bölündü. Örneklerden biri taze olarak incelenirken, diğeri donduruldu ve uygun koşullarda saklandı. Taze örneklerde c-met ekspresyon, dondurulan örneklerde hepatosit büyüme faktörü düzeyleri ölçüldü. Birincil sonuç ölçütleri, hepatosit büyüme faktörü ve c-met ekspresyonu değeri, ikincil sonuç ölçütleri ise sperm sayısı, morfolojisi ve motilitesi olarak belirlendi. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-60 yaş arası toplam 92 birey dahil edildi. Kontrol grubunda 31, çalışma grubunda 61 birey mevcuttu. Hepatosit büyüme faktörü düzeyi, kontrol grubunda; c-met ekspresyon düzeyi, çalışma grubunda daha yüksek saptanmış olup, istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Tüm olgularda sperm motilite yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında pozitif, sperm konsantrasyonu ve sperm morfoloji yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında negatif korelasyon izlendi. Sonuç olarak reseptör c-met ve ligandı hepatosit büyüme faktörü, erkek spermatogenez, sperm motilitesi ve fertilizasyon kapasitesinde temel düzenleyicilerden birisi olarak görünmektedir. Erkek infertilitesi için gerek etiyolojinin belirlenmesi, gerekse patogenezde değerli bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Erkek infertilitesi, sperm motilitesi, c-met, hepatosit büyüme faktörü

Büyüme maddeleriHepatositlerKısırlık+3
Başak Özge Kayan
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik sudan kaçınma stresi ile testis dokusunda oluşturulan hasarı üzerine fulvik asitin tedavi edici etkisinin araştırılması

Amaç: Organizmada strese bağlı infertilite oluşumunda oksidatif stres, apoptoz ve inflamasyon önemli rol oynar. Stres, vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara verdiği otomatik bir tepkidir. Kronik sudan kaçınma stres modelinin testis dokusunda oksidatif hasar oluşturduğu bilinmektedir. Fulvik asit, antioksidan, antiapoptotik ve antiinflamatuvar özelliklere sahip, toksik olmayan bir ajandır. Bu çalışmanın amacı kronik stresin testislerde oluşturduğu hasarın fulvik asit ile geri döndürülmesidir. Gereç ve Yöntem: 18 adet Sprague–Dawley erkek sıçan kullanıldı. Deney grupları: Kontrol (K), Kronik Stres (KS) ve Kronik Stres+Fulvik Asit (KS+FA). Testis dokusundan elde edilen histolojik kesitler Hematoksilen&Eozin ve Toluidin mavisi ile boyandı; ZO-1, β-aktin ve iNOS immünohistokimya işaretlemeleri yapıldı. Biyokimyasal olarak TAS/TOS, OSI, KAT, GPx ve SOD düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde testis doku kesitlerinde, K grubuna kıyasla KS grubunda bazal membranda düzensizlik, seminifer tübülün germinal epitel bölgesinde açılmalar gözlendi. KS+FA grubunda hasar devam ederken bazal membranda düzelme görüldü. Seminifer tübüllerdeki germinal epitel arasındaki açılmaların azaldığı gözlenirken biyokimyasal bulgular da histolojik bulguları destekledi. Sonuç: Kullanılan fulvik asitin iyileştirici etkisinin olduğu ancak antioksidan etkisinin ortaya çıkarılması açısından daha yüksek dozlarda kullanılacağı çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, İnfertilite, Fulvik Asit, Sudan Kaçınma Stresi, Oksidatif Stres

AntioksidanlarFulvik asitKısırlık+5
Cansu Bahçıvan
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik sudan kaçınma stresi ile oluşturulan oksidatif hasar ve fulvik asidin erkek sıçan dokusunda erektil disfonksiyon üzerine etkisi

Amaç: Erektil disfonksiyon (ED), dünya da giderek artan önemli bir infertilite problemidir. Fiziksel ve psikolojik stres koşulları, penis dokusunda oksidatif hasara yol açarak ED' ye sebep olmaktadır. Fulvik asit, antioksidan bir ajandır. Bu özelliğini göz önünde bulundurarak sudan kaçınma stres modeli ile penil doku hasarı ve ED önlemesinde yararlı olup olmayacağını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Deneylerde 250-300 gr. ağırlığındaki Spraque-Dawley erkek sıçanlara kronik stres (n=6) oluşturmak için 10 gün boyunca sudan kaçınma stresi, KS+FA( n=6) tedavi için ise 10 gün boyunca i.p fulvik asit uygulandı. Kontrol grubu ile birlikte deney grupların kanları ve penis dokuları alınarak biyokimyasal, histokimyasal ve immünohistokimyasal değişiklikler incelendi. Bulgular: KS grubundan alınan penis doku örnekleri incelendiğinde, K grubuna kıyasla trabeküler endotel hücrelerinde kayıp, kollajen liflerde azalmalar ve incelmeler, bağ dokusu ve düz kas dağılımında bozulmalar gözlendi. KS+FA grubu incelendiğinde, KS grubuna kıyasla oluşan hasarlarda tam bir iyileşme gözlenmemekle beraber dokularda yer yer düzelmeler rastlandı. KS grubunda eNOS, nNOS aktivitesi kontrol grubuna göre azalmış, kaveolin-1 reaksiyonun artmış olduğu gözlendi. Histokimyasal ve immünohistokimyasal bulgularımız biyokimyasal verilerimizin analizi ile desteklendi. Sonuçlar: Çalışmamız kronik stres ile ilişkili erektil disfonksiyona bağlı penil dokusunda histopatolojik değişiklikler, eNOS ve nNOS aktivitelerinde azalırken kaveolin-1 aktivitesinde artış olduğunu göstermektedir. Bu çalışmayı geliştirmek için Kaveolin-1 aktivitesini ve fulvik asit etkilerini daha fazla araştırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Erektil disfonksiyon, Sudan kaçınma stresi, Oksidatif stres, İnfertilite, Fulvik asit

Erektil disfonksiyonFulvik asitKısırlık+4
Ezgi Yaprak
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00

İlgili konular