Laparoskopi
Bu konu başlığı altında 126 tez
Genel anestezi altında laparoskopik kolesistektomi vakalarında rektus kılıf bloğu ve transversus abdominis plan bloğunun sevofluran ve fentanil tüketimine etkisinin entropi ölçümüyle değerlendirilmesi: prospektif randomize çalışma
Safra kesesi cerrahisinde en sık uygulanan teknik laparoskopik kolesistektomidir. : Günümüzde laparoskopik cerrahi girişimlerde en sık kullanılan anestezi yöntemi genel anestezidir. Postoperatif laparoskopik kolesistektomi, açık kolesistektomi göre daha az postoperatif ağrı ve daha az analjezik tüketimi olmasına rağmen, daha ağrısız bir prosedür değildir. Periferik bloklar, son yıllarda ultrasonografinin klinik kullanımının artmasıyla postoperatif analjezide mutimodal yaklaşımın önemli bir kısmını kapsar. Postoperatif erken dönemde ağrı kontrolü sağlar, sistemik opioid kullanımında azalma sağlar. Anestezi derinlik monitörizasyonu kullanımının anestezi sırasında ilaç tüketimini azalttığı, anesteziden sonra uyanma ve derlenmeyi daha hızlı sağladığı kanıtlanmıştır. Biz bu çalışma ile laparoskopik kolesistektomi vakalarında genel anestezinin ultrasonografi eşliğinde yapılan karın ön duvarı periferik sinir bloklarının (transversus abdominis ve rektus kılıf bloğu) kombine edildiği ve edilmediği vakalarda, bir anestezi derinliği monitorü olan "entropi"yi hedef aralıkta (40-60) tutan inhalasyon anesteziğinin vaka sonunda tüketilen toplam miktarı ve ek doz olarak kullanılan fentanil miktarlarını karşılaştırmayı amaçladık. Çalılmamızda ASA I-II, 18- 75 yaş arası elektif laparoskopik kolesistektomi operasyonu planlanan 80 hasta dahil edidi. Hastalar genel anesteziye transversus abdominis ve rektus kılıf bloğunun kombine edildiği hastalar ve genel anesteziye tramadol ile analjezi sağlanan hastalar olarak 2 gruba ayrıldı. Her 2 gruba da entropi monitörizasyonu uygulandı. Vaka boyunca her 2 grupta da entropi hedef değeri 40-60 arasında tutulması için MAK değeri maksimum 1,3 olacak şekilde, sevofluran konsantrasyonu ayarlaması yapılarak; başlangıç, indüksiyon öncesi ve sonrası, insizyon sonrası 1.dk, pnömoperiton 5-10-15dk pnömoperiton sonrası 1.dk, extübasyon sonrası, postop derlenme 1 ve 5.dk olmak üzere; olguların kalp hızı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, ortalama arteryel kan basıncı, oksijen satürasyonu, orotrakeal entübasyondan sonra görülen end tidal karbondioksit değerleri, SE ve RE entropi değerleri, entropi değerini hedef aralıkta tutan endtidal sevoflurane konsantrasyonu (%) ve eş zamanlı MAK değerleri not edildi. Vaka sonunda tüketilen inhalasyon ajan miktarı ve yüzeyel anestezi/ analjezi ihtiyacı durumuda ek doz fentanil eklenen hastlarda toplam fenatil miktarı not edildi. İki grup arasında toplam vaka süresince tüketilen total inhalasyon ajan miktarı kıyaslandığında Grup I' de (kontrol grubu) 27,05±7,43 ml ve Grup II' de (Bloklu grup) 12,25±4,34 ml olarak görülmüş olup, gruplar arasında istatiksel olarak fark saptanmıştır (p:0,002; p<0,05). Vaka boyunca intraoperatif ek doz fentanil ihtiyacı hastaların yalnızca %30'unda ihtiyaç olmuştur. İntroperatif sürede ek doz fentanil ihtiyacı ve toplamda tüketilen fentanil miktarı gruplar arasında belirgin farklılık göstermiştir. Grup I' de (kontrol grubu) Grup II' ye (Bloklu grubu) göre intraoperatif daha fazla ek doz fentanil ihtiyacı olduğu ( Grup I' de 21 kişi, Grup II'de 3 kişi) saptanmıştır. Toplamda sırası ile 115±33,62 µcg ve 84±22,10 µcg fentanil tüketilmiş olup, iki grup arasında belirgin istatiksel fark saptanmıştır (p:0,000; p:0,001; p<0,05). Laparoskopik kolesistektomi vakalarında entropi monitörü ile standartize edilen genel anesteziye uygulanan bilateral transversus abdominis plan bloğu ve rektus kılıf bloğunun tüketilen inahalasyon ajan miktarını, intraoperatif ek doz ve toplam tüketilen opioid ihityacını azalttığını gözlemlemiş olduk. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolesistektomi, Transversus Abdominis Plan Bloğu, Rektus Kılıf Bloğu, Entropi
Laparoskopik cerrahi ile kolesistektomi ameliyatı olan hastaların perioperatif ısıtılmasının vital bulgulara ve kan parametrelerine etkisi
ÖZET Laparoskopik Cerrahi ile Kolesistektomi Ameliyatı Olan Hastaların Perioperatif Isıtılmasının Vital Bulgulara ve Kan Parametrelerine Etkisi, SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Anabilim Dalı (Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği), Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırma Gaziantep SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ameliyathanesinde, 1 Ekim 2017 - 31 Mart 2018 tarihleri arasında yapıldı. Üniversitenin etik kurulundan, söz konusu olan hastaneden ve hastalardan izin alındı. Evreni bilinen grupta örneklem belirleme yöntemiyle bu hastanede altı ay içinde ameliyat olan 80 hasta örnekleme dahil edildi. Araştırmanın akış adımları sırasıyla; ameliyat öncesi hastayla görüşme ve onam alma, ameliyattan öncesi hastayı ameliyathanede örtme, ameliyat öncesi sosyodemografik özelliklerini alma, fiziksel bulgularını değerlendirme, laboratuvar değerlerini değerlendirme, ameliyattan sırasında hastayı hava üfleme sistemi ile ısıtma, -ameliyat sırasında hastanın fiziksel bulgularını değerlendirme -0. dk, 5.dk, 15.dk, 30.dk laboratuvar değerlerini değerlendirme- 0. dk, 15.dk, hastayı uyandırma odasına alma, hastayı sıcak hava üfleme sistemi ile ısıtma, -ameliyat sonrasında uyandırma hastanın fiziksel bulgularını değerlendirme -laboratuvar değerlerini değerlendirmeydi. Tüm sosyo-demografik verileri, vücut sıcaklıkları, fizyolojik bulguları ve oda ısısı sayı yüzde olarak verildi. Her hastanın ameliyat öncesi vücut sıcaklığı, oda sıcaklığı ve fizyolojik bulguları ameliyat sonrası değerleri tekrarlı ölçümlerde varyans ve t testi ile değerlendirildi. Hastaların tümü ameliyat süresince hava üflemeli sistem ile ısıtıldı ve hastaların ameliyat süresi ortalama 74.55 +23.40 dk'dı. Hastalara genel anestezi verilme süresi ortalama 56.17+23.46 dk'dı. Hastalara ameliyat süresince verilen IV infüzyon sıvılar, ameliyat esnasında kullanılan yıkama sıvıları 37 C de tutuldu, kan transfüzyonu yapılmadı. Ameliyathane ve uyandırma odası sıcaklığı ameliyat sürecinde ortalama 21 C dereceydi. Hastaların ameliyat öncesi vücut sıcaklıkları ortalaması 36.36+2.81°C'di; ameliyat sonrası vücut sıcaklıkları ortalamasına eş değerdi 36.33+ 2.80°C'dı. Hastaların ameliyat öncesi sırası ve sonrası vücut sıcakları arasında anlamlı bir fark yoktu (p >0.05 ). Hastaların ameliyat öncesi ortalama arter basınçları (MAP) 102.64+11.529 mm Hg iken ameliyat sonrasında uyandırma odasında 98.55+ 9.940 bulundu. Ameliyat sırasında da MAP 96 ile 98 mm Hg arasında tespit edildi. Tüm ortalama arter basınçları arasında anlamlı bir fark vardı (p <0.05 ).Hastaların hemoglobin değerleri ameliyat öncesi 13,31+1.613 gr/dl, ameliyat sırası 12.96+1.612 gr/dl, ameliyat sonrası 12.57+1.699 gr/dl'dı; normal değerlerdeydi ve ameliyat süresince hastaların hemoglomin düzeyleri arasında anlamlı fark vardı (p<0.05). Hastaların lökositlerinin alt birimi olan lenfosit düzeyleri ameliyat öncesi 2.32+0.926 mm3 ameliyat sırasında 2.13+0.871 mm3 ameliyat sonrasında 2.19+0.895 mm3'di. Aralarında anlamlı bir fark vardı ve normal sınırlardaydı (p<0.05). Hastaların trombosit değerleri ameliyat öncesi 245.06 mm3 , ameliyat sırasında 230.45 mm3, ameliyat sonrası 222.50 mm3di, normal değerler içindeydi ve anlamlı istatistiksel bir fark vardı (p<0.05). Laparoskopik safra ameliyatı olan hastaların kan üre nitrojen (BUN) değerleri ameliyat öncesinde 13.79+ 6.126, sırasında13.70+6.752, sonrasında 13.52+7.637'dı, normal değerler içindeydi ve istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Aktivite Parsiyel Tromboplastin Zamanı (APTT) hastaların ameliyat öncesinde 30.16+4.201,ameliyat sırasında 28.99+4.556, ameliyat sonrasında 29.48+4.029'dı ve normal sınırlardaydı (p<0.05). Sonuç olarak; vücut sıcaklığını ameliyat öncesinde, esnasında ve sonrasında korumak hastaların kan basıncını, nabzını, solunumunu, oksijenlenmesini olumlu etkileyeceği ve bu değerlerin normal sınırlarda olmasına yardımcı olur; hastaların eritrosit, hemoglobin, lökosit, lenfosit, trombosit, APTT, BUN, AST, ALT değerlerini normal sınırlarda tutar ve yara yeri iyileşmesine katkı sağlayacağı söylenebilinir. Bu araştırmanın doğruluğunu artırmak için deney ve kontrol grubu olarak dizayn edilmiş diğer araştırmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hipotermi; Isıtma; Ameliyathane Hemşireliği
Laparoskopik kolesistektomi olacak hastalara broşür destekli eğitimin anksiyete, ağrı ve yaşam bulgularına etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada; Laparoskopik kolesistektomi yapılan hastalara verilen broşür destekli eğitiminin ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularına etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Yarı deneysel tipteki araştırmanın verileri 01 Ocak 2018 ile 30 Haziran 2018 tarihleri arasında Mardin Midyat Devlet Hastanesinde cerrahi kliniğine yatışı yapılan ve laparoskopik kolesistektomi yapılan tüm hastalardan toplandı. Evreni bilinen örneklemde güven aralığı %95 alınarak hesaplama yapıldığında araştırmaya dahil edilecek hasta sayısı 62 bulundu. Hastalar kontrol (n=31) ve deney (n=31) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplara seçilen hastalar rastlantısal örnekleme yöntemiyle seçildi. Gruplar homojen olarak ayrıldı. Veriler hasta tanıtım formu, Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği, Visual Analog Skala ölçeği ve yaşam bulgularını değerlendirme formu ile araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Deney grubundaki laparoskopik kolesistektomi olan hastalara broşür eğitimi verildi. Formlar ameliyat öncesi ve ameliyattan 24 saat sonra dolduruldu. Bu eğitim 40 dk sürdü. Kontrol grubuna ise kliniğin rutin hemşirelik uygulaması yapılarak ameliyat öncesi ve ameliyattan 24 saat sonra formlar doldurularak her iki gruba da broşür kitapçığı verildi. Veriler bilgisayarda SPSS 22 paket programında sayı, yüzdelik, Ki kare, t testi ve korelasyon bulguları ile değerlendirildi. Araştırmanın yapılabilmesi için SANKO Üniversitesi klinik araştırma etik kuruldan ve Mardin İl Sağlık Müdürlüğünden gerekli izinler alındı. Hastalara çalışmanın amacı anlatıldı ve gönüllü hastaların katılımı sağlandı. Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda hastane anksiyete/depresyon ölçeğinde hastaların anksiyetelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05), depresyon düzeyinde ise fark istatistiksel olarak anlamsızdı (p>0,05). Bununla beraber ağrı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05), yaşam bulgularında ise istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar olmasa da hafif düzeyde olumlu sonuçlar gözlendi. Laparoskopik kolesistektomi olacak hastalara ameliyat öncesi ve sonrası anksiyete düzeylerini azaltmaya yönelik hastalara ve sağlık çalışanlarına eğitim programlarının planlanması, ağrı düzeylerini azaltmak içinde hastalara nanfarmakolojik yöntemlere yönelik eğitimlerin planlanması önerilebilir.
Laparoskopik cerrahi geçirecek hastalara sanal gerçeklik (VR) ile verilen eğitimin hastaların yaşam bulgularına ağrı ve anksiyetelerine etkisi
Bu araştırma, laparoskopik kolesistektomi cerrahi geçirecek hastalara sanal gerçeklik ile verilen eğitimin hastaların yaşam bulgularına ağrı ve anksiyetelerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Deney ve kontrol grubu ile planlanmış yarı deneysel bir çalışmaydı. Araştırmada tik kuruldan hastaneden ve hastalardan izin alındı. Araştırmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Cerrahi Servisine yatışı yapılan, 18-65 yaş aralığındaki ve laparoskopik ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası, sözel, duyusal, iletişim sorunu yaşamayan ve görme engeli olmayan, araştırmaya katılmayı kabul eden, ruhsal tanı almamış, genel anestezi ile ameliyat edilecek olan hastalar oluşturuldu. Evreni bilinen gruplarda örneklem seçimi formülü ile 62 hasta örnekleme alındı. Kontrol grubuna (31 hastaya) broşür destekli eğitim, deney grubuna (31 hastaya) sanal gerçeklik gözlüğü ile görsel müzikli bir eğitim ameliyat öncesi verildi. Veriler Hasta Tanıtım Formu, Beck Anksiyete Ölçeği, Yaşam Bulguları Formu, Visual Analog Skala ile ağrı değerlendirme formu kullanıldı. Kontrol ve deney grubundaki hastaların verileri ameliyat öncesi, ameliyattan 1,8,24 sonrası toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız gruplarda t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), ki-kare testleri kullanıldı. Tekrarlı ölçülen yaşam bulgular için tekrarlı ölçümlerde ANOVA kullanıldı ve anlamlılığın hangi gruptan kaynaklandığını belirlemek için Benforenni testi kullanıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon katsayısı ile test edildi. İç tutarlılık için Cronbach's alfa kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi p <0,05 olarak alındı. 18 yaş altı 65 yaş üstü hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Ayrıca araştırma sadece bir özel hastane yapılacak olması araştırmanın sınırlılıklarından biriydi. Araştırma sonucu olarak; ameliyat öncesi VR (sanal gerçeklik gözlüğü) ile verilen eğitimin ameliyat sonrası 1. saatte ağrıyı ve anksiyeteyi broşür eğitimin göre daha çok azalttığı ayrıca solunum, kan basıncı, nabız, vücut sıcaklığı gibi yaşam bulgularını da olumlu etkilediği ve bu değerlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Ameliyattan 8 ve 24 saat sonra broşür veya VR ile eğitim alan hastaların ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularının bu eğitim materyallerinden hangisinden etkilendiği konusunda ilişki tam olarak ortaya çıkarılamadı. Ameliyat öncesi veya sonrası VR (sanal gerçeklik gözlüğü) ile verilen eğitimler, müzikli görsel efektler hastaların ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularını olumlu etkileyebilir. Bu vii konuda diğer yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Sanal Gerçeklik; Anksiyeti; Ağrı; Hasta; Müzik
Transgender bireylerde cinsiyet değişimi nedeniyle yapılan histerektomi-bilateral salpingo- ooforektomi ameliyatlarının kliniko-patolojik yönden incelenmesi – geriye yönelik tanımlayıcı bir çalışma
Transgender bireyler önemli miktarda psikolojik sıkıntı hali yaşabilirler ve bu sıkıntının azaltılmasında hormon tedavilerinin ve/veya cinsiyet değişikliği-olumlama cerrahisinin yararı olabilir. Dünya Profesyonel Transgender Sağlığı Cemiyeti (WPATH) histerektomi ve iki taraflı salpingo-ooforektomi ameliyatını bu konuya ilgi duyan transgender erkekler yönünden tıbben gerekli bir cinsiyet olumlama işlemi olarak görmektedir. Bu uzmanlık tezi HÜTF, Ankara'da görevli jinekoloji ekibinin müdahil olduğu kadından-erkeğe (FtM) cinsiyet değişikliği (genital olmayan) cerrahi işlemlerinin geriye dönük ve tanımlayıcı bir tarzda analizini sunmaktadır. Çalışmadaki amaç, bu hasta grubunda bu ameliyat yönteminin uygulanabilirliğini teyit etmek üzere TLH operasyonu esnası ve sonrasına ait hasta karakteristiklerini, cerrahi işlem sürelerini, per/postop komplikasyonları ve cerrahi numunelerinde tespit olunan histopatolojik değişiklikleri araştırıp ortaya koymaktır. Çalışma kurumumuzun etik kurulundan onay almıştır. Ocak 2020 – Ağustos 2022 arasında ameliyata alınmış olan ardışık 34 hastanın dosya bilgilerine ulaşılmış, gözden geçirilmiş, analiz edilmiştir. Karına 3 noktadan girmiş olduğumuz (3 port) bu TLH+BSO ameliyat vakalarımız (34 hasta) için geçmişe dönük bir çizelge oluşturup verileri gözden geçirdik. Numunelerin karakter özellikleriyle alakalı tanımlayıcı istatistikler oluşturuldu. Değişkenler arasındaki karşılaştırmalar için verilerin düzeyiyle uygun olacak şekilde t testleri, x2, Mann-Whitney U testi ve Fisher'in kesinlik testi kullanıldı. İstatistiki anlamlılık baştan <.05 olacak şekilde ayarlandı. Ortanca yaş, vücut kitle endeksi ve parite durumu sırasıyla 26.5, 23.6 ve 0 bulundu. Ortalama ameliyat süresi, hastanede kalış süresi ve patoloji spesimeni ağırlığı sırasıyla 179.3 dakika, 2.4 gün, 68.1 gram bulundu.TLH işlemlerinin tümü laparotomiye dönülmeksizin laparoskopik olarak tamamlandı. 2 vakada, hastaların vajenlerinin dar oluşu sebebiyle uterus maniplatörü yerleştirilemedi ve daha laparoskopiye geçilmeden laparotomi kararı alındı. Ameliyat esnasında 3 komplikasyon gözlendi (2 vakada uterus maniplatörü yerleştirilirken vajen mukozasında yırtılma, diğer bir vakada pnömotoraks). Vajina mukozası yırtıklarında hemostazın sağlanması için dikme gereği doğdu. Ameliyat esnasında pnömotoraks gelişen hasta göğüs tüpü yerleştirilerek tedavi edildi. Ameliyat sonrası dönemde majör komplikasyon olmadı ve tüm hastalar problemsiz şekilde taburcu edildi. Önceden farkedilemeyip gizli kalmış patolojik durumlar saptanmadı, çoğu hastada hafif proliferasyon gösteren endometrium, servikste atrofi veya spesifik olmayan değişiklikler ve kistik yapıda overler vardı. Bu çalışmadan biz cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan transgender erkeklerin cerrahi seçenekleri üzerinde düşünürken 3 port'un kullanıldığı TLH ameliyatını uygulanabilir, güvenilir ve etkili bir seçenek olduğu sonucuna varmaktayız. Çalışmanın ge riye dönük tasarımı ve nispeten ufak örneklem boyutunun getirmekte olduğu sınırlamalar sebebiyle bu sonuçları teyit edebilmek için daha büyük bir hasta grubunda randomize kontrollü çalışmaların yürütülmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Transgender, cinsiyet değiştirme, cinsiyet değiştirme cer rahisi, histerektomi, kadından-erkeğe histerektomi, 3 port laparoskopi
Laparoskopik batın cerrahisi geçiren, sigara içen veya içmeyen hastalarda gelişen solunum sistemi komplikasyonlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Bu araştırma laporaskopik batın cerrahisi geçiren hastalarda, ameliyat sonrası gelişen solunum sistemi komplikasyonlarında sigara içme faktörünün etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak 2018- Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Acıbadem International Hastanesi'nin genel cerrahi servisine yatışı yapılan ve laparoskopik batın cerrahisi uygulanan 299 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanıldı". Sigara içme durumuna göre tanımlayıcı özelliklerin dağılımı ki-kare analizi ile test edildi. Sigara içme durumuna göre sürekli değişkenlerin farklılaşma durumu bağımsız grup t-testi ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Retrospektif tipteki araştırmada çalışmamıza katılan hasta grubunda sigara içenlerin %22,4'ünde post-operatif solunum sistemi komplikasyonları geliştiği ve sigara içmeyenlerin ise sadece %7,3'ünde solunum sistemi komplikasyonları geliştiği saptanmıştır. Çalışmaya katılan olgularımızda, sigara içmeyenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değeri, sigara içenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değerinden yüksek bulunmuştur. Sonuç: Laparoskopik batın cerrahisi sonrası, hem ameliyatın, hem de karın içi sabit basınçlı havanın oluşturduğu etkiler neticesinde, hastalarda post-operatif solunum sistemi komplikasyonu oluşma riski mevcuttur. Sigara içen hastalardan komplikasyon gelişme riski daha fazladır. Hastalara ameliyat öncesi hemşirelik hizmeti çerçevesinde gerekli eğitim verilmeli ve en iyi koşullarda ameliyata girmesi sağlanmalıdır.
Jinekolojik laparoskopik operasyonlarda intraabdominal karbondioksit insüflasyonuna bağlı end-tidal karbondioksit değişiklikleri serebral oksijenizasyonu etkiliyor mu?
Laparoskopik cerrahi son yıllarda; daha noninvaziv olduğu, daha iyi kozmetik sonuçlar doğurduğu, hastanede kalım süresini kısalttığı ve dolayısıyla medikal harcamaları düşürdüğü, daha az postoperatif komplikasyona ve postoperatif ağrıya neden olduğu için oldukça popüler bir cerrahi teknik haline gelmiştir. Günümüzde pek çok jinekolojik hastalığın tanı ve tedavisi için de laparoskopik teknik cerrahi uygulamalar ilk tercih olarak kullanılmaktadır. Laparoskopik teknikte cerrahi alanda yeterli görüntünün sağlanması ve trokarların yerleştirilmesi için pnömoperitoneum oluşturulması gerekmektedir. Pnömoperitoneum oluşumunda ise distansiyon sıklıkla karbondioksit (CO2) gazı ile sağlanmaktadır. Ancak CO2 peritondan hızla emilerek hiperkarbi ve asidoza neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda; karbondioksit insüflasyonunun hastalarda kardiyovasküler, solunumsal ve asit-baz dengesinde değişikliklere neden olabileceği ve bunların sonucunda serebral perfüzyon ve oksijenizasyon üzerine çeşitli değişiklikler görülebileceği saptanmıştır. Jinekolojik endikasyonlarla laparoskopik operasyona alınan toplam 43 hasta bu çalışmaya alındı. Operasyon süresince izlenen monitördeki end-tidal parsiyel karbondioksit (EtCO2) değerlerine göre hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1 ılımlı hipokarbik, Grup 2 ise ılımlı hiperkarbik seyreden hasta grupları olarak kabul edildi. Bütün hastaların anestezi öncesi (T1), anestezi sonrası (T2), insüflasyonda (T3), sonrasında 20.dk (T4), 50.dk (T5), 80. Dk (T6), desüflasyondan sonra (T7), ekstübasyon sonrası (T8) hemodinamik verileri ve Near İnfra Red Spektroskopisi (NIRS) değerleri kaydedildi. Bütün hastalara ayrıca preoperatif 1 saat önce ve postoperatif 1. saatte standardize mini mental test (SMMT) uygulandı. Hastaların tamamında operasyon süresi ile birlikte EtCO2, parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) ve NIRS değerlerinde artış saptanırken gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Bununla birlikte çalışmaya katılan sadece 1 hastada ekstübasyon sonrası bronkospazma bağlı olarak serebral desatürasyon saptandı. Sonuç olarak, intraoperatif EtCO2 değerlerinden bağımsız olarak hastalarda; laparoskopik cerrahinin getirdiği CO2 insüflasyonuna bağlı, zamanla ilişkili olarak NIRS değerlerinde artış gözlendi. Ayrıca hastaların postoperatif SMMT puanları preoperatif değerlerine göre yüksekti. Bu sonucun, CO2 gazının serebral damarlar üzerine yaptığı vazodilatasyonla ilişkili olduğunu düşünmekteyiz. Ancak bu sonuç klinik olarak önemli bir fark yaratmamıştır. Anahtar sözcükler: Near-Infrared Spektroskopi; Laparoskopi; Serebral perfüzyon; Jinekolojik anestezi; Mini mental durum testi
Robot yardımlı laparoskopik histerektomi ve prostatektomi geçiren hastalarda trendelenburg pozisyonu ile serebral hipoksi arasındaki ilişki
Amaç Günümüzde artık laparoskopik cerrahiler robot yardımlı ve trendelenburg pozisyonunda yapılmaktadır. Pozisyona bağlı olarak kafa içi basıncında artış, beyinde hipoksi, beyne yetersiz kan akışı, hipoksemi ve yüksek beyin oksijen tüketimi gelişebilmektedir. Biz bu araştırma projesinde robot yardımlı laparoskopik histerektomi ve prostatektomi operasyonu olacak toplam 50 hastada; trendelenburg pozisyonu ile serebral hipoksi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçladık. Materyal Metod Fakülte etik kurul onayı ve hastalardan bilgilendirilmiş yazılı onam alındıktan sonra 50 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Tüm hastalara standardize minimental test (SMMT) preoperatif bir saat önce ve postoperatif bir saat sonra uygulandı. Operasyon salonuna alınan hastalara NIRS (Near infrared spectroscopy) probu frontal bölgeye iki adet yapıştırıldı ve standart genel anestezi protokolü uygulandı. NIRS değerleri, hemodinamik ve solunumsal parametreler; anestezi indüksiyonu sonrası (bazal), trendelenburg pozisyonunda her 20 dakikada bir ve operasyon bitiminde supin pozisyonunda kaydedildi. Hastalarda gelişen serebral desatürasyonun pozisyonla ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastalarımızın %90'ı erkek olup, ortalama yaşları 62.9±6.8 yıl idi. Başlangıç ortalama sağ rSO2 70,5±7,3 iken sol rSO2 70,6±6,7 olarak gerçekleşti. Sağ rSO₂ değerlerinde trendelenburg 20. dk (69,4±8,8; p: 0,042) ve 60.dk (69,2±9,8; p:0,043) dönemlerinde anlamlı düşüş, T120'de (74,3±12; p:0,041) ise artış bulunmuştur. Sol rSO2 değerleri bazal değerlere göre tüm zamanlarda değişim göstermemiştir(p˃0.05). Hastaların postoperatif SMMT değerlerinde (24,1±3,8) preoperatif döneme (25,3±3,8) göre anlamlı düşüş tespit edilmiştir (p˂0.001). Başlangıca göre ameliyat sonu supin dönemde sağ rSO₂ ile ETCO₂; T60 ve ameliyat sonu supin dönemde sol rSO₂ ile ETCO₂ arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı(p˂0.05). Hastalarımızda NIRS ile kognitif disfonksiyon arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. Hastaların postoperatif SMMT değerlerinde preoperatif döneme göre anlamlı (p ˂ 0.05) bir düşüş tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda robotik yardımlı laparoskopik cerrahi planlanan hastalarda hem trendelenburg pozisyonunun hem de pnömoperitonyumun serebral perfüzyon üzerine olumsuz etkilerinin dikkatli değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı hastalar da serebral hipoksiye yatkınlık olması ve serebral monitorizasyonun ile zamanında müdahale edilmesinin gelişebilecek serebral komplikasyonu önleme de yararlı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Laparoskopi, NIRS, Robotik Cerrahi, Serebral hipoksi
Derin nöromüsküler blokaj uygulaması eşliğinde jinekolojik laparoskopik ameliyatlarda düşük basınçlı pnömoperitoneumun postoperatif omuz ağrısı üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı standart basınçlı pnömoperitoneum (12-14 mmHg) ve ilımlı nöromüsküler blokaj (NMB) uygulaması ile karşılaştırdığımızda düşük basınçlı pnömoperitoneum (8-10 mmHg) ve derin nöromüsküler blokaj (NMB) uygulamasının laparoskopik histerektomi ameliyatı sonrası gelişen omuz ağrısını azaltıp azaltmadığını değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma randomize kontrollu prospektif klinik araştırmadır. Çalışmaya benign nedenlerle total laparoskopik histerektomi (TLH) ve bilateral salpenjektomi / total laparoskopik histerektomi ve bilateral salpingooferektomi (TLH ve BSO) operasyonu planlanan 49 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1'e (düşük basınç ve derin NMB grubu) dahil edilen 25 hastada laparoskopi sırasında düşük basınçlı (8-10 mmHg) pnömoperitoneum ile derin nöromüsküler blokaj (roküronyum infüzyonu 0,3-0,6 mg/kg/h ) şartlarında çalışıldı. Grup 2'ye alınan 24 hastaya ise standart basınçlı (12-14 mmHg) pnömoperitoneum sağlandı ve ilımlı nöromusküler blokaj (gereğinde fraksiyone bolus roküronyum ) uygulandı. Grup1 'deki hastalarda uygulanan derin nöromusküler blokaj cerrahi koşulları optimuma getirmek, yeterli intraabdominal çalışma alan sağlamak amacıyla yapıldı. Bütün hastalara postoperatif analjezi için standart tedavi uygulandı ve gerektiğinde ek analjezik yapıldı ve kaydedildi. Postoperatif 1.; 6; 24.;36. ve 48. saatlerde NRS ve VAS ile omuz ve karın ağrısı ve diğer ikincil sonuçlar kaydedildi. Postoperatif hastanede yatış suresi kaydedildi. Postoperatif 7. gun omuz ağrısı değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların verileri gruplar arası ve grup içi karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama operasyon süresi düşük basınç grubunda 148 dk; standart basınç grubunda ise 155 dk saptandı. Grup 1'de 25 hastadan 13'ünde, grup 2'de 24 hastadan 10'unda takip süresince hiç omuz ağrısı saptanmadı. Grup 2 (standart basınç ve ilımlı NMB grubu) ile karşılaştırıldığında grup 1'de (düşük basınç ve derin NMB grubu ) bakılan tüm zaman dilimlerinde ( 6., 24, 36. ve 48. saatler) her 2 değerlendirme skalasına göre (NRS ve VAS) omuz ağrısında sayısal olarak azalma saptandı. Ancak istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı fark olmadı, Postoperatif 1. Saatte hiçbir hastada omuz ağrısı saptanmadı. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Sonuç: Düşük basınç ve derin NMB grubunda omuz ağrısının sıklığının ve şiddetinin sayısal olarak az olduğu, ancak istatistik farkın anlamlı olmadığı saptandı. Bu sonucun çalışmaya dahil olan hasta sayısının azlığından da kaynaklanabileceği düşünüldü. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Her 2 grupta omuz ağrısının özellikle 24. ve 36.saatlerde ortaya çıktığı ve bu saatlerde daha şiddetli olduğu görüldü. Karın ağrısının ise erken postoperatif dönemde daha şiddetli izlendiği, zamanla hafiflediği saptandı. İki grup arasında operasyon süresi açısından istatistik olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Bu da düşük basınçlı pnömoperitoneumun operasyon süresini uzatmadığını gösterdi. Ek olarak çalışmada intraoperatif PETCO2 değerleri de incelendi. PETCO2 değerleri yüksek basınçlı pnömoperitoneum koşullarında sayısal olarak daha yüksek (PETCO2> 40mmHg) bulundu. Bu da yüksek basınçlı pnömoperitoneumun solunum fonksiyonlarını da olumsuz etkilediğini gösterdi. Düşük basınç ve derin NMB grubunda postoperatif hastanede yatış süresi sayısal olarak daha kısa izlendi. Anahtar kelimeler: pnömoperitoneum; nöromusküler blokaj; laparoskopi sonrası omuz ağrısı
Non-travmatik dalak hastalıklarında tek port laparoskopik, çoklu porttan laparoskopik ve açık splenektomin perioperatif sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş-Amaç: Minimal invaziv cerrahi birçok alanda olduğu gibi genel cerrahi pratiğinde de daha fazla hasta memnuniyeti ve daha az perioperatif komplikasyon nedeniyle son yıllarda cerrahlar tarafından artan bir oranla tercih edilmektedir. Splenektomi için de cerrahi tipi endikasyona göre farklılık göstermekle birlikte minimal invaziv cerrahiye doğru yönelim artmıştır. Tek porttan girişim görece yeni bir tekniktir ve konvansiyonel laparoskopiye ve açık girişime oranla perioperatif komplikasyonların daha az olduğu bildirilmiş olsa da her 3 tekniğin perioperatif sonuçlarını karşılaştıran çalışma sayısı fazla değildir. Bu çalışmada belirtilen 3 teknikle non-travmatik hastalıklarda uygulanan splenektominin perioperatif sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2011- Aralık 2016 yılları arasında non-travmatik nedenlerden dolayı hastanemizde splenektomi uygulanan 18-72 yaş aralığındaki 82 hastanın dosyaları rektospektif olarak incelendi. Bu hastaların perioperatif ve post-operatif kaydedilmiş olan verileri; tek port splenektomi, konvansiyonel laparoskopik splenektomi, açık splenektomi uygulanmış olanlar olarak 3 gruba ayrıldı. Bu 3 grup için de ameliyat endikasyonu, ASA skoru, intraoperatif komplikasyon, operasyon süresi, hastanede kalış süresi, cerrahi post-operatif komplikasyon, genel post-operatif komplikasyonlar istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: AS uygulanan (grup 1) 38 hasta, LS uygulanan (grup 2) 34 hasta, TPLS uygulanan (grup 3) 10 hasta karşılaştırıldı. Her 3 grupta da cinsiyet, ortalama yaş ve ASA skorları arasında anlamlı fark yoktu. Yine her 3 grupta da intraoperatif kanama ve post-op komplikasyonlar arasında anlamlı fark yoktu. ITP nedeniyle opere olan hastalar : Grup 1'de : %26.4, Grup 2: %91.2, Grup: 3'te %80 idi. ( p1 ve p3 < 00.5). Grup 1 de ortalama ameliyat süresi 81 dk ± 17, grup 2 de 81 dk ±22 ve grup 3 te 97 dk ± 22 idi. ( p1 ve p3 >0.05 p2 <0.05) Hastanede kalış süresi grup 1 de 3.4 gün (±0.72), grup 2 de 3.1 gün ( ± 1.10) ve grup 3 te 2.5 gün ± (0.7) idi. ( p1 <0.05, p2 <0.05 ve p3< 0.05) Grup 2'de ki 2 hastada intraoperatif splenik ven yaralanması nedeniyle açık splenektomiye geçildi. Grup 3'teki 1 hastada diseksiyon zorluğu nedeniyle laparoskopik splenektomiye geçildi. Grup 2'deki bir hastada marsupializasyon sırasında ince barsak yaralanması gerçekleşti ve açık prosedüre geçildi. Tartışma ve Sonuç: Tek porttan laparoskopik splenektomi hem standart laparoskopik hem de açık splenektomiye güvenli ve alternatif bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: tek port splenektomi, laparoskopik splenektomi, açık splenektomi
Laparoskopik kolesistektomi sonrası uygulanan progresif gevşeme egzersizlerinin ağrı, bulantı ve kusma üzerine etkisi
Amaç: Randomize kontrollü deneysel olarak yapılan bu çalışma laparoskopik kolesistektomi sonrası uygulanan progresif gevşeme egzersizlerinin ameliyat sonrası ağrı, bulantı ve kusma üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırmanın evrenini, 25 Mayıs - 25 Ağustos 2023 tarihleri arasında Osmaniye Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde elektif planlanan laparoskopik kolesistektomi yapılan 105 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini oluşturan 76 hasta çalışma ve kontrol grubuna atanmıştır(Çalışma=38, Kontrol=38). Veriler, "Hasta Tanıtım Formu", "Görsel Kıyaslama Ölçeği" ve "Perioperatif Hasta İzlem Formu" kullanılarak toplanmıştır. Çalışma grubundaki hastalara ameliyat sonrası 2., 6., 12. ve 24. saatlerde progresif gevşeme egzersizleri uygulatılmıştır. Verilerin değerlendirmesinde frekans, ortalama, Ki-Kare testi", '' Independent t-testi'' ve "Repeated Measures ANOVA tesi" kullanılmıştır. Bulgular: Gruplararası karşılaştırma incelendiğinde; çalışma grubundaki hastaların ameliyat sonrası 6., 12. ve 24. saat dilimindeki ağrı şiddeti puan ortalamalarının kontrol grubuna kıyasla daha çok azaldığı ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Gruplararası karşılaştırma incelendiğinde; çalışma grubundaki hastaların ameliyat sonrası 6., 12. ve 24. saat dilimindeki bulantı şiddeti puan ortalamalarının kontrol grubuna kıyasla çok azaldığı ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Ameliyat sonrası 6. ve 12. saatlerde çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla kusma oranlarında azalma olduğu ve aralarındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sonuç ve Öneriler: Progresif gevşeme egzersizlerinin laparoskopik kolesistektomi sonrası ağrı, bulantı ve kusmayı azalttığı saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda hastalarda kolay uygulanabilmesi ve invaziv bir yöntem olmaması nedeniyle hemşirelerin progresif gevşeme egzersizlerini hastalara öğretmesi ve hastaların kullanımına teşvik etmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, bulantı, hemşire, laparoskopik kolesistektomi, progresif gevşeme egzersizleri. Danışman: Doç. Dr. Diğdem LAFCI BAKAR, Mersin Üniversitesi, Hemşirelik Esasları Anabilim Dalı, Mersin
Laparoskopik kolon cerrahisinde böbrek tübül hasarının KIM-1 molekülü ile değerlendirilmesi
Amaç: Kolon kanseri ülkemizde erkek ve kadınlarda en sık görülen 3. kanser türüdür. Kolon kanseri ameliyatlarında teknolojinin gelişmesiyle minimal invaziv tedavi seçenekleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik kolon cerrahisinde oluşturulan artmış karın içi basıncında, böbrekte meydana gelebilecek hasarlanmaya en hassas cevap olan ve böbrek tübüllerinden salgılanan KIM-1(Kidney Injury Molecule-1) molekülü kullanılarak, açık prosedürler ile karışılaştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda hastanemiz genel cerrahi kliniğine Kasım 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran, kolon kanseri tanısı konulup laparoskopik ve açık prosedürler ile opere edilen toplam 46 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize prospektif olarak 10 laparoskopik sağ hemikolektomi (Grup 1), 8 açık sağ hemikolektomi (Grup 2), 8 laparoskopik anterior rezeksiyon (Grup 3), 11 açık anterior rezeksiyon (Grup 4) ve 9 laparoskopik low anterior rezeksiyon (Grup 5) olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hastalardan preoperatif, postoperatif 4. saat ve postoperatif 14. gün idrar numuneleri alınarak idrar KIM-1 düzeyleri ve idrar kreatinin değeri ölçülmüştür. Daha sonra idrar KIM-1/Cr oranları hesaplanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Sonuçlar: Opere edilen hastaların %50,0'ı (n=23) erkek, %50,0'ı (n=23) kadın hasta idi. Hastaların yaş ortalaması 61,65±11,94 yıl, VKI (vücut kitle indeksi) ortalaması 26,26±5,34 kg/m2 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,7'sine (n=27) laparoskopik cerrahi uygulanmıştı. Laparoskopik cerrahi uygulanan her hastada intraabdominal basınç 12 mmHg olarak belirlendi. Hastalara aynı anestezik ilaçlar operasyon süreleri ile korele olarak verildi. Açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi uygulanan hasta gruplarında yaş, preop, postop 4. saat ve postop 14. gün idrar KIM-1/Cr düzeyleri, operasyon süreleri ve cinsiyet oranlarının benzer olduğu belirlendi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen laparoskopik cerrahi uygulanan hastalarda preop idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında pozitif yönde düşük-orta düzeyde, postop 4.saatte idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında ise pozitif yönde orta derecede korelasyon olduğu saptandı (r değerleri sırasıyla; r=0,365, r=0,477, p değerleri sırasıyla; p=0,047, p=0,008). LAR (laparoskopik anterior rezeksiyon) operasyonu geçiren hastaların postop 14. günde idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyleri diğer laparoskopik operasyon geçiren hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,022). LSH (laparoskopik sağ hemikolektomi) operasyonu geçiren hastalarda postop 4. saatte idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyi ile operasyon süresi arasında pozitif yönde iyi derecede istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,673, p=0,033). LLAR (laparoskopik low anterior rezeksiyon) geçiren hastalarda SH (sağ hemikolektomi), AR (anterior rezeksiyon), LSH ve LAR geçiren hastalara göre preop idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,022). LAR geçiren hastalarda SH, AR, LSH ve LLAR geçiren hastalara göre postop 14. gün KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,038). Tartışma: Çalışmamız sonucunda açık prosedür ve laparoskopik prosedür ile yapılan ameliyatlarda post operatif 4. saatte idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyleri artmaktaydı. Post operatif 14. Günde ise LAR hariç diğer gruplarda pre operatif dönemden daha düşük idrar KIM-1/Cr düzeyleri olduğu görüldü. LAR grubunda idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olması hastaların preop dönemde de idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olduğu görülerek altta yatan renal patolojilere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastalar haricinde idrar KIM-1/Cr değerleri tüm gruplarda benzer çıkmış olup 5 grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolon Cerrahisi, KIM-1, Renal Tübüler Hasar
Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında pnömoperitonyum öncesi ve sonrası uygulanan recmanevrasının postoperatif atelektaziye etkisinin akciğer ultrasonografisi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmada laparoskopik kolesistektomi operasyonlarının farklı zamanlarda uygulanan recruıtment manevrasının postoperatif dönemde atelektaziye etkisinin akciğer USG vasıtasıyla değerlendirildi. Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş aralığında ASA fiziksel statüsü I-Ⅱ olan elektif laparoskopik kolesistektomi operasyonu geçiren 105 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar rastlantısal olarak 3 grupta değerlendirildi: Grup 1 kontrol grubu olarak alındı. Diğer 2 grupta alınan hastalara Recruitment manevrası (RM) uygulandı. İkinci grupta (Grup 2) alınan hastalara RM pnömoperitoneum öncesi, üçüncü grupta (Grup 3) alınan hastalara RM pnömoperitoneum sonrası uygulandı. Böylelikle Grup 1 (KONTROL), Grup 2 (PPÖNCESİ), Grup 3 (PPSONRASI) olarak değerlendirildi. Recruitment manevrası % 30 FiO2, 30 cmH2O basınçla, 30 sn süreyle mekanik ventilatörde otomatik olarak uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, dinamik akciğer kompliyans değerleri ve akciğer USG skorları kaydedilip uygulanan recruitment manevrasının bu veriler üzerinde etkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların demografik verileri ve vital değerleri arasında anlamlı fark görülmedi(p>0,05). Dinamik akciğer kompliansının giriş, intraoperatif, ekstübasyon öncesi dönemde bakılan değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark görülmedi(p>0,05). Grup içi değerlendirilme zamanı Grup 1 (KONTROL) azalma olarak ve Grup 3 (PPSONRASI) de yer alan hastaların giriş ve ekstübasyon öncesi dinamik komplians değerleri arasında artma olarak anlamlı fark bulundu (p=0,001/p<0,001). Hastaların postoperatif dönemde bakılan akciğer ultrasonografi skorları değerlendirildiğinde gruplar arası karşılaştırma zamanı istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Grup 1'de yer alan hastalarda atelektaziyi destekler yönde akciğer USG skorlarında yükselme görüldü. Bununla beraber bu grupta yer alan hastaların dinamik komplians değerleri de azaldı. İkinci grupta yer alan hastalarda postoperatif akciğer USG skorlarında azalma, doku havalanması yönünden iyileşme tespit edildi, dinamik komplians değerleri giriş değerlerine eşitlendi. Üçüncü grupta yer alan hastalarda postoperatif akciğer USG skorlarında atelektazinin gerilemesi sonucu azalma görüldü, dinamik komplians değerleri giriş değerlerine göre yüksek görüldü. Anahtar kelimeler: laparoskopik kolesistektomi, Recruitment manevrası, USG
Kasık fıtığı onarımında laparoskopik total ekstraperitoneal inguinal herniorafi ile açık inguinal herniorafi uygulamalarının prospektif randomize karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kasık fıtığı oluşumunun nedenleri anatomik ve fizyolojik olarak yeterince aydınlatılmış, ancak tedavisinde en ideal yöntemin hangi ameliyat tekniği olduğu halen tartışılmaktadır. Bu nedenle farklı ameliyat teknikleri uygulanmaktadır. Bunların birbirine üstünlükleri iddia edilmekte öte yandan sürekli yeni yöntemler geliştirilmektedir. Bu alanda yeni tekniklerden biri TEP yöntemidir. Minimal invazif olması, ameliyat sonrası ağrı azlığı, erken mobilizasyon ve işe dönüş aynı zamanda yüksek hasta memnuniyeti bu tekniğin en önemli avantajlarıdır. Öte yandan, teknoloji bağımlı olması, pahalı olması, öğrenilmesi ve uygulaması zor bir yöntem oluşu dezavantajlarındandır. Geliştirilen yöntemlerden AMGH son 20 yıldan beri düşük nüks oranları, öğrenilme ve uygulama kolaylığı gibi avantajlarıyla öne çıkmış ve halen en popüler olan yöntemdir. AMGH ve TEP yöntemleri farklı avantajlarıyla bir biri ile rekabet etmektedir. Hasta konforunun yüksek olması, işe ve sosyal hayata dönüşün erken olması, yara uzunluğunun az olması nedeniyle laparoskopik tekniklere ilgi her geçen gün artmaktadır. Laparoskopik bir teknik olan TEP ile AMGH yöntemi çalışmamızda çeşitli yönlerden karşılaştırıldı.Materyal ve Metod:Bu nedenle Gayrettepe ve Avrupa Florence Nightingale Hastaneleri'nde en fazla yapılan ameliyatlardan biri olan AMGH yöntemi ile TEP yöntemi bu çalışmada karşılaştırılmıştır. 93 erkek hasta bu çalışmaya alındı. Bilateral,nüks ve femoral herniler çalışma dışı bırakıldı. Bu hastalara preop 1.saat ve postop 24. saat olmak üzere CRP ve fibrinojen bakıldı. Ameliyat tekniklerine göre prospektif bir haftalık ağrı takibi VAS ile yapılıp ayrıca 2.hafta, 3.ay hala ağrıları oluyorsa ankette belirtilen aktivite durumlarından hangisinde ağrı başlıyorsa VAS'a göre ölçümü yapıldı. Hasta memnuniyeti, hayat kalitesi, işe dönüş süresi, analjezik ihtiyacı gibi konularda da anket uygulandı.Bulgular: TEP hastalarının postop fibrinojen değerleri, AMGH hastalarına göre anlamlı değildi. TEP hastalarının postop CRP değerleri, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. İlk bir haftalık takiplerde 2. günden itibaren 7 .günde dahil VAS'da ağrı değerleri TEP'de daha düşük değerdeydi ve anlamlı farklılık vardı. Her iki grupta 2. hafta ve 3. ayda dinlenme sırasında ağrı bakımından anlamlı fark yoktu. TEP hastalarının 2. hafta çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 3. ay çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 2. hafta günlük normal aktivite yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP ve AMGH hastalarının 3. ayda normal aktivite yaparken ki ağrı puanı anlamlı olarak farklı değildi. TEP ve AMGH hastalarının hiçbirinde erken dönemde ameliyat yerinde sorun oluşmamıştır. TEP ve AMGH hastalarının geç dönem takiplerinde ameliyat yerleri ile ilgili sorun yaşayıp yaşamama oranları arasında anlamlı farklılık yoktu. AMGH hastalarının bir haftadan uzun sürede işe başlama oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. AMGH hastalarının 1. ay sonunda yaşam kalitesinde azalma oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. 1. ve 2. gün analjezik ilaç ihtiyacı iki grup arasında anlamlı farklılık göstermemektedir. AMGH grubunda 3, 4, 5, 6 ve 7. günlerde ilaç ihtiyacı TEP grubundan anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuç: Sonuç olarak TEP yöntemi AMGH'ye göre hastalarda daha düşük biyolojik stres, daha erken işe ve sosyal yaşama dönüş, daha az ağrı, daha az analjezik ihtiyacı gibi avantajlar sağladı. Her iki yöntemin erken ve geç dönem komplikasyonlarının sıklığının cerrahi tecrübe arttıkça birbirlerine karşı anlamlı fark olmayacak derecede azaldığını gördük.Her iki yöntemi karşılaştıran çalışmalar daha fazla yapıldıkça, kasık fıtığı olan hastalarda hangi durumda hangi tekniğin daha iyi fayda sağlayacağına karar verme aşamasında, iki yöntemin avantajlarının ve dezavantajlarının daha iyi anlaşılmasında hasta ile beraber cerraha yardımcı olacağını düşünüyoruz.
Alveolar recruitment manevrasının intraoperatif hemodinami üzerine etkisi
Amaç: Laparoskopik histerektomi sırasında oluşturulan pnömoperitoneum ve Trendelenburg pozisyonu, intraabdominal ve intratorasik basıncı artırarak akciğer kompliyansını düşürür ve atelektazi riskini arttırır. Çalışmamızda; laparoskopik histerektomi hastalarında recruitment manevrası'nın (RM) hemodinami, akciğer kompliyansı ve oksijenizasyon üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Etik kurul onayı alınarak elektif laparoskopik histerektomi planlanan ASA I-II, 70 hasta çalışmaya alındı. Hastalara standart anestezi monitörizasyonuna ek olarak radial arter kanülasyonu yapılarak arteriyel dalga formu analizi ile kardiyak output (CO) monitörizasyonu uygulandı. Rutin genel anestezi indüksiyonu ve entübasyon sonrasında hastalar RM uygulanan (Grup I) ve uygulanmayan (Grup II) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Grup I'deki hastalara intraoperatif dönemde iki kez çok kademeli RM uygulandı. Hastaların operasyon süresince hemodinamik parametreleri, kan gazları ve kompliyansları kaydedildi. Cerrahi, anestezi ve postoperatif bakım ünitesinde (PABÜ) kalma süreleri kaydedilen hastalar, postoperatif 1. ve 3. gün pulmoner komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Bulgular: Demografik veriler benzer bulundu. Anestezi, cerrahi ve PABÜ'de kalma süreleri açısından fark izlenmedi (p>0,05). Grup I ve Grup II'de pozitif inotrop ihtiyacı, intraoperatif verilen sıvı miktarları benzer bulundu. Gruplar arasında kalp atım hızları (KAH) benzer olmasına karşın Grup I'de Grup II'ye göre ortalama arter basıncı (OAB), kardiyak indeks (CI), atım hacmi indeksi (SVI) yüksek, atım hacmi değişimi (SVV), nabız basıncı değişimi (PVV) ile sistemik vasküler direnç indeksi (SVRI) ise düşük bulundu (p<0,05). Bu hemodinamik değişimler Grup I'de RM sırasında tepe basınç düzeyinde daha belirgin olarak izlendi (p<0,05). Grup I'de uygulanan RM, akciğerin dinamik kompliyansını (Cdyn), PaO2 ve PaO2/FiO2 oranlarını da anlamlı şekilde arttırdı (p<0,05). Sonuç: Laparoskopik histerektomilerde uyguladığımız RM'nin klinik olarak ciddi hemodinamik instabiliteye neden olmadan intraoperatif akciğer kompliyansını ve oksijenizasyonu iyileştirdiği gözlenmiştir. Bu nedenle laparoskopik cerrahilerde intraoperatif dönemde RM uygulamasının faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Alveolar Recruitment Manevrası, Hemodinami, Oksijenizasyon, Kompliyans, Laparoskopik Cerrahi
Ultrason rehberliğinde transversus abdominis plane(US-TAP) bloğu ve laparoskopi rehberliğinde transversus abdominis plane(LS-TAP) bloğunun laparoskopik üst batın cerrahisi uygulanan hastalarda post-op analjezi üzerine etkinliklerinin araştırılması
Amaç: Laparoskopik üst batın cerrahisi uygulanan hastalarda genel anestezi altında, ultrasonografi rehberliğinde TAP blok ve laparoskopi rehberliğinde TAP blok uygulamasının operasyon sonrası ilk 24 saatte hastanın analjezi yönetimine katkısını değerlendirmeyi ve her iki yöntemin etkinliklerini kıyaslamayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışma; etik kurul onayı alındıktan sonra, hastalardan yazılı onam alınarak, genel cerrahi kliniği tarafından laparoskopik üst batın cerrahisi planlanan, American Society of Anesthesiology (ASA) preoperatif fizyolojik değerlendirme skoru I-III olan, 18-70 yaş aralığında 60 hasta dahil edilerek yürütüldü. Çalışma; çift kör, prospektif, randomize olarak planlandı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara anestezi indüksiyonu aynı şekilde uygulandı. İki gruba da ekstübasyon öncesi; 30 ml %0,5 bupivakain ve 10 ml %2 lidokain ile TAP blok uygulandı. Operasyon bitiminde hastalar ekstübe edilip, derlenme odasına alındıkları andan itibaren ilk 1 saat boyunca 20 dakika ara ile, takiben ise 1.-3.-6.-12.-18.-24. saatlerde ağrı düzeyleri Numeric Rating Scale (NRS) sistemi ile belirlenerek kayıt altına alındı. Komplikasyon gelişip gelişmediği, hastanede kalış süresi, ek analjezik ihtiyacı ve ne zaman uygulandığı, opioid tüketimi, tüketilen parasetamol miktarı, bulantı ve kusma durumu, ayağa kalkma süresi ve gaz/gaita çıkış süresi kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 60 hastanın (%66,7 kadın) yaş ortalaması 48,45±14,96 yıldır. Her iki grup karşılaştırıldığında; postoperatif NRS skorlarında, 20.dakika, 40.dakika, 3.saat, 12.saat, 18.saat ve 24.saat ağrı düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. Gruplar arasında; 1.saat ağrı düzeyleri ve 6.saat ağrı düzeyleri incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup; L-TAP grubunun ağrı skorları U-TAP grubundan yüksek bulunmuştur. Hastanede kalış süresi, komplikasyon gelişimi, ayağa kalkma süresi, gaz/gaita çıkış süresi, tüketilen parasetamol miktarı, ek analjezik ihtiyacı ve ne zaman uygulandığı, ek opioid ihtiyacı ve postoperatif bulantı ve kusma parametrelerinin benzer olduğunu saptadık. Sonuç: Laparoskopik üst batın cerrahilerinde, laparoskopi veya ultrasonografi eşliğinde TAP blok uygulamaları, postoperatif analjezi yönetiminde multimodal analjezinin parçası olarak kullanılabilirler. Anahtar Sözcükler: Analjezi; Transversus Abdominis Plan Blok; Ultrasonografi; Laparoskopi, Kolesistektomi.
Sürrenal adenomlarda laparoskopik parsiyel adrenalektomi deneyimimiz
Amaç: Fonksiyonel ve dört cm üzerindeki adrenal kitlelerde cerrahi tedavi ilk seçenektir. Günümüzde adrenal operasyonlar için laparoskopi altın standart halinde uygulanmaktadır. Kitlenin türü ne olursa olsun geçmiş yıllarda total adrenalektomi uygulanmaktaydı. Fakat bilateral tutulumu olan feokrosmasitoma gibi olgular nedeniyle parsiyel adrenalektomi gündeme gelmiş ve ilk bu hastalarda uygulanmıştır. Günümüzde bilateral olgularda parsiyel adrenalektomi rutin olarak uygulanmakta iken tek taraflı benign lezyonlarda da uygulanması giderek yaygınlaşmaktadır. Bizde bu çalışmada laparoskopik total ve parsiyel adrenalektomi yapmış olduğumuz olguları kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2014 tarihleri arasında adrenal kitle nedenli opere edilen hastalar retrospektif olarak taranmıştır. 33 hastanın ameliyat edildiği görülmüştür. 3 hasta dışlanma kriterleri nedeniyle çalışma dışı bırakılmıştır. Hastalara hangi tanı ile hangi ameliyatın yapıldığı dosya kayıtlarından öğrenildi. Hastalar kontrole çağırılarak adrenal yetmezlik gelişip gelişmediği ve steroid replasman tedavisi alıp almadıkları sorgulandı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 hastanın 19'u total adrenalektomi yapıldığı, 11'I parsiyel adrenalektomi yapıldığı görüldü. Total adrenalektomilerinin hepsi unilateral iken parsiyel yapılan ameliyatların 7'si unilateral parsiyel 4'ü bilateral parsiyel adrenalektomi yapılmış olduğu görüldü. Total adrenalektomi yapılan hastaların postoperatif dönemde 3'ünde adrenal yetmezlik gelişirken unilateral parsiyel ve bilateral parsiyel adrenalektomi yapılan hasta gruplarınında birer hastada adrenal yetmezlik geliştiği görüldü. Sonuçlar: Parsiyel adrenalektomi bilateral olgularda %75 oranında adrenal yetmezlikten korumuştur. Tek taraflı lezyonlarda da nüks, yetmezlik ve peroperatif komplikasyonlar açısından parsiyel ile total arasında fark yoktur. LPA öğrenme eğrisi tamamlandıktan sonra güvenle uygulanabilir. Bilateral adrenalektomi yapılan hastaların çoğunu yetmezlikten korur. Tek taraflı lezyonlarda uygulaması kolay ve hastaya bir zarar vermediği gibi mühtemel faydaları olaçağına inanıyoruz. Anahtar kelimeler: Parsiyel Adrenalektomi, Korteks Koruyucu Adrenalektomi, Adrenal Yetmezlik
Entansif yetiştirilen halep keçilerinde üreme mevsiminde PGF2 alfa ve progesteron teöstrüs melli senkronizasyonu sonrası dondurulmuş sperma ile intraservikal ve laparoskopik tohumlamaların etkinliğinin belirlenmesi
Çalışmada, üreme mevsiminde Halep keçilerinde farklı Östrüs senkronizasyon yöntemlerinin etkinliği ile sentetik progesteron içeren intravajinal süngerlerle senkronizasyon sonrası dondurulmuş sperma ile yapılan suni tohumlama uygulamalarda tohumlama zamanı ve tohumlama tekniğinin fertilite üzerine etkisi değerlendirildi. Araştırmada yaşları 2-4 arasında değişen ve döl verimi problemi bulunmayan 160 adet keçi ve östrüslerin tespiti için yaşları 3-4 arasında değişen 12 adet arama tekesi kullanıldı. Suni tohumlamalarda dondurulmuş-çözdürülmüş ithal Saanen tekesi sperma payetleri kullanıldı. Deneme I'de bitkisel progesteron (BP), bitkisel progesteron+eCG (BP+eCG), çift doz PGF2α (PG), çift doz PGF2α+eCG (PG+eCG) ve sentetik progesteron (SP+eCG+PG; kontrol) olmak üzere 5 uygulama grubu yer aldı. Deneme II'de uygulama gruplarındaki keçilerin tamamına MAP emdirilmiş vajinal süngerler 11,5 gün süre ile uygulandı ve uygulama bitiminde eCG ve PGF2α enjeksiyonları yapıldı. Keçiler sabit zamanlı veya östrüs takibine dayalı olarak intraservikal ve laparoskopik yöntemle tohumlandı. Deneme I'de östrüs oranları bakımından en düşük değerler BP (%35) ve BP+eCG (%40) gruplarında tespit edildi ve gruplar arasındaki farklılık önemli bulundu (P<0.05). BP, BP + eCG, PG, PG+eCG ve SP+eCG+PG (kontrol) gruplarında tohumlamaları takip eden 21. gün plazma P4 düzeyleri ve 50. gündeki ultrasonografik muayeneye göre gebelik oranları bakımından 21. günde kontrol ve PG grubu en yüksek, BP+eCG grubu en düşük; 50. günde ise kontrol grubu, PG+eCG ve BP+eCG gruplarından yüksek iken en düşük gebelik oranı PG ve BP gruplarında kaydedildi (P<0.05). Deneme II'de gebelik oranı bakımından intraservikal ve laparoskopik yöntem ile sabit zamanlı yapılan ve östrüstan 12-16 saat sonra yapılan tohumlamalarda; en yüksek gebelik laparoskopik yöntem ile yapılan tohumlamalarda ve östrüsların belirlenmesinden sonraki 12-16. saatlerde tespit edildi. Sonuç olarak farklı östrus senkronizasyon protokollerinden östrüs oranı bakımından en yüksek başarı PG, PG+eCG ve SP+eCG+PG gruplarında saptanırken, en düşük östrüs oranları ise doğal bitkisel progesteron uygulanan gruplarda görüldü. İntraservikal tohumlamalarda 50. gününde en yüksek gebelik oranı SP+eCG+PG grubunda elde edildi. Gebelik oranı bakımından en yüksek oran tohumlamanın östrüslerin tespit edilmesini takiben 12-16 saat sonra yapıldığı laparoskopik yöntemle elde edildi. Anahtar kelimeler: Keçi, östrüs senkronizasyonu, dondurulmuş sperma, intraservikal, laparoskopik, suni tohumlama.
Genel anestezi altında laparoskopik kolesistektomi operasyonu geçiren insomniası olan ve olmayan hastalarda plazma oreksin-a seviyelerinin ve anesteziden uyanma sürelerinin karşılaştırılması
Amaç: İnsomnia patofizyolojisinde, lateral hipotalamusta yerleşik oreksin nöronlarından salınan oreksin-A (OXA) peptitinin artışı önemli bir rol oynar. Oreksinlerin genel anesteziden uyanma sürecinde de yer aldıkları bilinmektedir. Literatürde insomnia hastalarının anesteziden uyanma süresi ile ilgili bir çalışmaya ulaşamadık. Bu çalışmada, insomnia hastalarında plazma OXA seviyelerinin anestezi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırılarak bu peptidin anesteziden uyanma sürecine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Elektif laparoskopik kolesistektomi operasyonuna alınan 18-65 yaş arası ASA I-II hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar preoperatif muayenede Jenkins Uyku Bozuklukları Skalası ve Epworth Uykululuk Ölçeği ile değerlendirilerek insomnia ve kontrol grubuna ayrıldı. Hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi, ekstübasyon sonrası 5. ve 30. dakikada OXA ve glukoz düzeyi çalışılması için kan örnekleri alındı. Ekstübasyon süreleri, göz açma süreleri ve bu zamanlardaki end-tidal sevofluran konsantrasyonları kaydedildi. Bulgular: İnsomnia grubunda 30, kontrol grubunda 30 hasta olmak üzere toplam 60 hasta analiz edildi. Gruplar arasında yaş, vücut kitle indeksi, ASA skorları arasında farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Ameliyat süreleri her iki grupta da benzerdir (p>0.05). Göz açma süresi ve ekstübasyon süresi, insomnia grubunda anlamlı olarak düşüktür (sırasıyla p<0.01 ve p<0.05). İnsomnia grubunda göz açma anında end-tidal sevofluran konsantrasyonu 0.17±0.14 ölçülmüştür ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksektir (p<0.01). Plazma OXA düzeyleri, insomnia grubunda anestezi öncesinde, ekstübasyon sonrası 5. ve 30. dakikada kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksekti (p<0.05). Her iki grupta da anestezi öncesi, ekstübasyon sonrası 5.dk ve ekstübasyon sonrası 30.dk plazma OXA ölçümlerindeki değişim anlamlıdır (p<0.05). Her iki grupta anestezi öncesine göre ekstübasyon sonrası 5.dk ve 30.dk plazma OXA ölçümlerindeki değişim benzerlik göstermektedir (sırasıyla p=0.375; p=0.544; p>0.05). Sonuç: İnsomnia tanımlayan hastaların anesteziden uyanma sırasında OXA düzeylerinin daha yüksek olduğu ve sözel uyaranla göz açma sürelerinin daha kısa olduğu tespit edildi. Bu veriler neticesinde pasif bir süreç olarak değerlendirilen anesteziden uyanma aşamasında oreksin reseptörlerinin hedeflendiği ilaç çalışmalarının anesteziden derlenme sürecinin bilinmeyen yönlerini aydınlatacağı düşüncesindeyiz.
Laparoskopik cerrahi simülasyonlarında öğrenme düzeyinin elektroensefalografi sinyal analizi ile değerlendirilmesi
Laparoskopik cerrahi işlemler açık cerrahi yöntemlerinden ayrı ve üstün bir psikomotor beceri gerektirmektedirler. Beceri düzeyinin niceliksel belirlenmesi zor olmakla birlikte, yeni yeti öğrenimin ölçülmesinde elektroansefalografi (EEG) kullanımı laparoskopik cerrahi simülasyon kullanıcılarının kalıcı performansının belirlenmesi için yansız bir ölçüt oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu amaç doğrultusunda, bu çalışmada laparoskopik cerrahi simülasyon eğitimi sırasında toplanan EEG verilerinin spektral ve istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır. Etik kurulu onaylı protokol çerçevesinde daha önce laparoskopik cerrahi simülasyon cihazı kullanımı için deneyim sahibi olmayan 10 erkek (baskın sağ el, 22+2,43 yaş) üniversite öğrencisi yazılı onamla deneye katılmışlardır. Bir haftalık arayla 2 ayrı tarihte laparoskopik cerrahi simülasyon eğitim modülü olan peg transferi işlemi yaptırılmıştır. İşlem peg transferinin her birinde 4 adet pegi yuvalarına yerleştirme olarak 3 kez gerçekleştirilmiştir. EEG verileri NPX Lab programı ile spektral analizleri yapılmıştır. SPSS programlarıyla da sonuçlar değerlendirilmiştir. İstatistiksel olarak göreceli güçlerin iki zaman noktasındaki değişimine anatomik yerleşkelerde bakıldığında T3-T5 kanalında alfa ve teta bantlarında, T5-O1 ve P4-O2 kanallarında alfa bandında anlamlı artışların olduğu görülmüştür. Alfa bandındaki artış rahatlama ve gevşeme durumunun olduğu, teta bandındaki artış ise yaratıcılık, duygusal bağlantı, sezgi ve gevşeme durumunun gerçekleştiği anlamına gelmektedir. T3-T5 bölgesindeki değişim deneklerin önceki deneyi hatırladıklarını, daha sakin olduklarını, T5-O1 bölgesindeki değişim deneklerin işlemi daha rahat kavradıklarını, P4-O2 bölgesindeki değişim ise sol ellerini de daha aktif kullandıklarını ve mekânsal hafızalarını kullandıklarını göstermektedir. Analiz sonuçlarında, deneklerin ikinci çalışmada yüksek el –göz koordinasyonu ve konsantrasyon gerektiren işlemi daha sakin bir şekilde yaptıkları, sol ellerini daha aktif kullandıkları ve işlemi hatırladıkları görülmektedir. Bu çalışmada laparoskopik cerrahi simülasyon eğitim metotlarının oluşturulmasına yönelik daha etkin niceliksel ölçütlerin saptanabilmesi için özgün ve ilk adımdır.
Prostat kanseri tanısı ile radikal prostatektomi yapılan hastalarda östrojen reseptörü α ve β' nın biyokimyasal rekürrense etkisinin analizi
Giriş: Prostat kanseri 50 yaşından itibaren erkeklerde en sık görülen ve başlıca androjen bağımlı bir kanser türüdür. Ancak prostat kanseri gelişiminde östrojenin de etkili olduğu gösterilmiştir. Östrojen reseptör alt tiplerinin nonmetastatik prostat kanseri hastalarındaki etkisi açısından literatürde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bu çalışma östrojen reseptörlerinin nonmetastatik prostat kanserinde, cerrahi sonrası biyokimyasal rekürrens üzerine etkisinin olup olmadığını göstermek için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2011 ile 31.12.2019 tarihleri arasında laparoskopik radikal prostatektomi uygulanan 514 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Tıbbi kayıtlarına ulaşılamayan, cerrahi sonrası patolojisi pT4 olan, cerrahi sınırı pozitif olan, lenf nodu tutulumu olan ve adjuvan hormonoterapi ve/veya radyoterapi alan hastalar çalışmadan dışlandı. Biyokimyasal rekürrens olan hastalar belirlendi. Kontrol grubu biyokimyasal rekürrens üzerine etkisi kanıtlanmış parametrelerin dahil edildiği ''Propensity Score Mathcing'' yöntemi ile 1:2 oranında oluşturuldu. İki gruptaki hastaların spesmenlerine östrojen α ve β antikorları kullanılarak immünohistokimyasal boyama uygulandı. Biyokimyasal rekürrense etkili bağımsız risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi uygulandı. Lojistik regresyon analizinde anlamlı çıkan değerler ile sağkalım analizi uygulandı. Bulgular: Medyan takip süresi 69,7 (30-130) ay idi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri açısından iki grup arasında fark yoktu (p; >0,05). Lojistik regresyon analizinin sonucunda ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanma istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0,048) ve bu grupta biyokimyasal rekürrens riskinin 5,8 kat azaldığı saptandı. Ayrıca bu grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı (%85,7' ye %66,1) anlamlı olarak daha yüksekti (p: 0,031). Sonuç: Östrojen reseptörlerinin biyokimyasal rekürrens için prediktif değeri mevcuttur. Ayrıca ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanan grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı anlamlı olarak daha iyidir.
Laparoskopik histerektomilerde trendelenburg pozisyon süresinin kafa içi basıncına etkisinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınç artısşı üzerine etkisini optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya ASA fiziksel sınıflaması I-III olan,18 yaş üzeri kadın hastalar dahil edildi.bilinen kronik akciğer hastalığı,pulmoner ht,glokom,daha önce göz cerrahisi geçiren diyabetik retinopati,intrakranial kitle/hidrosefali,intrakranial operasyon,ASA IV,optik nörit,daha önce serebral operasyon geçmişi olan hastalar dışlandı.Genel anestezi ile elektif cerrahi planı olan hastalarda indüksiyon öncesi uyanıkken,indüksiyon sonrası,trendelenburg pozisyonundan sonraki 30.dk,60.dk,75.dk,90.dk ve vaka sonunda supine alındıktan 5 dk sonra her iki göz için ayrı ayrı aksiyal ve sagittal planda toplam 4 ölçüm alındı ve aritmetik ortalaması OSKÇ ortalama olarak kayıt edildi. Trendelenburg pozisyon süresi ile OSKÇ de anlamlı artış olduğu bulundu. Sonuç olarak total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif uygulanan trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınca etkisi noninvaziv bir yöntem olan ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü yapılarak takip edilebilir.
Laparoskopik üst üriner sistem cerrahilerinde transversus abdominis plane blok uygulanan ve uygulanmayan hastalarda postoperatif ağrı ve komplikasyonların değerlendirilmesi
Amaç: Minimal invaziv cerrahilerde postoperatif ağrı yönetiminde uygulanan multimodal yaklaşımda rejyonal yöntemlerin önemli bir yeri vardır. Bu yöntemlerden olan transversus abdominis plane (TAP) blok son yıllarda oldukça popüler olmuştur. Laparoskopik üst üsriner sistem cerrahisi planlanan hastalarda ultrason (USG) eşliğinde preoperatif TAP blok yapılan grup ile TAP blok yapılmayan kontrol grubunu postoperatif ağrı durumu, ilaç kullanımı ve yan etkilerini, postoperatif hasta konforunu prospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üroloji kliniğimizde 2022 Kasım - 2023 Haziran tarihleri arası böbrek, üreter tümörü veya taşı, böbrek kisti, böbrek atrofisi, üreteropelvik darlık sebepleriyle laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi yapılması planlanan 18-85 yaş arası oryante ve koopere olan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aktif enfeksiyonu olmayan, kanama diyatezi normal olan hastalar, gebe olmayan, ağır komorbid hastalıkları, obezitesi ve geçirilmiş batın cerrahileri olmayan hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastalar randomize kontrollü olarak sırayla ilk 21 kişi kontrol grubu, ikinci 21 kişi çalışma grubu olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna TAP blok yerine postoperatif ağrı durumuna göre intravenöz analjezik ilaç uygulandı. Çalışma grubuna genel anestezi indüksiyonu sonrası anestezi uzmanı tarafından USG eşliğinde unilateral TAP blok uygulandı. Postoperatif ağrı değerlendirmesi için Vizüel Analog Skala (VAS) skorları (1. 2. 6. 12. ve 24. Saat) kullanıldı. VAS skoru 4 ve üstü olan hastalara intravenöz olarak sırayla önce tramadol, sonra parasetamol uygulandı. Kullanılan analjezik miktarları ve türleri, gelişen yan etkiler, ateş, atelektazi, postoperatif mobilite, gaz çıkışı, dren, taburculuk, hemogram, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) takibi ve olası komplikasyonlar prospektif olarak araştırıldı. v Bulgular: Çalışmaya toplam 42 olgu dâhil edildi. Bu hastaların 16'sı kadın, 26'sı erkekti. Gruplar karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (BMİ), sigara kullanım oranı, komorbid hastalık, tanı ve tedavi türü, taraf dağılımı, operasyon süresi anlamlı (p>0,05) farklılık göstermemiştir. TAP blok yapılan grupta 1.saat, 2.saat, 6.saat, 12.saat VAS skorunu TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük bulduk, 24.saat VAS skorunda anlamlı (p>0,05) farklılık saptanmadı. TAP blok yapılan grupta postoperatif ilk 24 saatte Tramadol ve Parasetamol kullanım oranını TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük tespit ettik. TAP blok yapılan grupta hipotansiyon oranı ve gaz çıkarma günü (bağırsak aktivasyonu) TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşüktü. Sonuç: Laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi geçirecek olgularda preoperatif dönemde genel anesteziye ilave USG-TAP bloğun uygulanması, postoperatif ağrıyı, analjezik tüketimini azaltarak ve olası yan etkileri engelleyerek daha iyi hasta konforu sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Minimal İnvaziv Cerrahi, Laparoskopik Ürolojik Cerrahi, TAP Blok
Changes in basal metabolic rate of laparoscopic sleeve gastrectomy patients
The study aimed at exploring changes in basal metabolic rate (BMR) at postoperative first month by using indirect calorimetry in obese patients who undergone laparoscopic sleeve gastrectomy as a part of obesity treatment at Bariatric Surgery Clinic of American Hospital and Koc University Hospital and comparing measurements to Mifflin-St. Jeor (MSJE) equation which is recommended for overweight and obese individuals in cases where use of indirect calorimetry is impossible. Patients' preoperative and postoperative basal metabolic rates (BMR) were measured with indirect calorimetry. 36.3% of the participants (n=12) were male patients whereas 63.6% of them (n=21) were female patients and mean age was 35.8 years. According to patients' Body Mass Index (BMI) classification, 30.3% of the participants (n=10) were identified as obese (BMI=30-39.9 kg/m²), 51.5% of them (n=17) were morbid obese (BMI=40-50kg/m²) and 18.2% of them (n=6) were super morbid obese (BMI=≥50kg/m²). T test performed showed that patients' preoperative and postoperative basal metabolic rates measured with indirect calorimeter reduced significantly at postoperative first month (p˂0.05). We found a significant correlation between Mifflin-St Jeor Formula and indirect calorimeter in terms of patients' basal metabolic rates measured separately in preoperative and postoperative periods (p˂0.05). Significant correlation was found between patients' excess body weight loss percentages and preoperative-postoperative BMR changes (p˂0.05). In light of these findings, while BMR is being measured, Mifflin-St Jeor Formula can be used if indirect calorimeter is not available and BMR decrease with laparoscopic sleeve gastrectomy. Key Words. Sleeve Gastrectomy, BMI, Indirect Calorimeter, Mifflin-St Jeor.