Liberalism
104 theses under this subject heading
Mesleki ve teknik ortaöğretim yönetici ve öğretmenlerinin mesleki eğitimde özelleştirmeye ilişkin görüşleri
Bu araştırmada mesleki eğitimde özelleştirmeye ilişkin mesleki ve teknik anadolu liselerinde görev yapan yönetici ve öğretmenlerin görüşlerinin nasıl olduğunun cevabı aranmıştır. Kavramsal alt yapının oluşturulmasına dönük olarak öncelikle özelleştirme kavramı ile ilgili siyasi, iktisadi ve toplumsal alanlarda alan yazın taraması yapılmıştır. Bunun ardından özelleştirme ile ilgili eğitim alanındaki algılara yönelik alan yazın taraması yapılmıştır. Tüm bunlarla beraber araştırmanın konusunu oluşturan mesleki eğitim ile ilgili alan yazın taramasının yapılmasıyla beraber özelleştirme ve mesleki eğitim konusu ele alınmıştır. Nicel araştırma yönteminin tercih edildiği çalışma için araştırmacı tarafından mesleki eğitimde özelleştirmeye ilişkin görüşler ölçeği geliştirilmiştir. Ölçek araştırma için gereken verileri toplayacak toplumsal fayda, insan kaynakları ve finansman olmak üzere üç boyutlu bir model oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini İstanbul ilinde mesleki ve teknik anadolu liselerinde görev yapan tüm öğretmenler içinde 378 öğretmen oluşturmuş ve araştırmaya katılan 484 öğretmenin görüşleri değerlendirilmiştir. Yapılan analizler neticesinde mesleki eğitimde özelleştirmeye yönelik öğretmen görüşlerinin tüm boyutlarda olumlu olmadığı görülmüştür. Öğretmenlerin verdiği cevaplar göz önünde bulundurulduğunda özelleştirme ile ilgili en büyük kaygının toplumsal fayda boyutunda yaşandığı anlaşılmıştır.
Hume ve Tocqueville üzerinden Liberal-muhafazakâr zihniyeti incelemek
Düşünce biçimleri arasında yapılan katı ayrımlar total ve kategorik bir aynılık ima eder, yani bir ideolojiyi ve ardından o ideolojiyi temsil eden düşünürü tanımlar. Fakat tek tip bir kategorileştirme ve tanımlama olarak ideolojiler yapay ve sınırlandırıcı ayrımlara dayanırlar. Bu tezde felsefe yapan bir düşünürün belli bir ideolojik kategoriye kapatılamayacağı çünkü bu ideolojinin söz konusu filozofun sadece kısmi bir yanı olup tözsel yanı olmadığı görüşünü temel alarak liberal-muhafazakâr düşünce Hume ve Tocqueville üzerinden okunmaktadır. Diğer bir deyişle filozof felsefe yapan kişidir bir ideolog değildir, bir ideolog ile bir filozof arasında kapatılamaz bir boşluk vardır. Liberal-Muhafazakâr düşünceyi ele alan bu çalışma, liberal-muhafazakâr düşüncenin bir ideoloji olarak okunmasından daha fazla bir zihniyet olarak okunmasını hedeflemektedir. Bundan dolayı, liberal-muhafazakâr zihniyeti tahayyül etmeye çalışmak, her şeyden evvel katı ayrımlara dayalı ideolojik formasyonun sınırlarının ötesinde bir yorumu vurgulamaktadır. Liberal-Muhafazakâr zihniyetin değerlendirilmesinde ele alınacak olan iki düşünür David Hume(1711-1776) ve Alexis de Tocqueville (1805-1859)'dir. Hume ve Tocqueville'in düşüncelerinde, liberal-muhafazakâr zihniyetin siyasal boyutları ve düşüncelerinin felsefi yanları ele alınarak, bir liberal veya muhafazakâr ideolojinin bu kalıpları neden kapsayamadığı anlatılmaya çalışılmıştır. Ayrıca liberal-muhafazakâr zihniyet, ekonomi ve piyasa ilişkileri özelikle devlet müdahalesi bağlamında ele alınmıştır. Bu tartışmaların sonunda liberal-muhafazakâr zihniyetin siyasal içeriği ile ekonomik içeriğinin bir birleşimi ortaya konulmuştur. Bu tartışma çerçevesinde ekonomik ve siyasi düşüncenin birleşim imkânı değerlendirilmiştir. Liberal-Muhafazakâr zihniyetin siyasal ve ekonomik tahayyülü, gerek liberalizmin gerek muhafazakâr ideolojinin sunî ve dayatmacı sınırlarının ötesinde bir uzlaşımsal zihniyet formu olarak düşünülebilir. Bu açıdan, liberal-muhafazakâr zihniyet, düşünmenin sahip olduğu genişliği ve derinliğin hakkını verme çabasının bir ürünüdür. Anahtar Kelimeler: Liberal-Muhafazakâr Zihniyet, Dolayımsal, Hume, Tocqueville, İdeoloji, Siyaset ve Piyasa
Türkiye'de kamu yönetiminde neoliberal dönüşüm bağlamında yeni sağ muhafazakâr anlayışın çözümlenmesi: Turgut Özal dönemi
1980'li yıllar neoliberalizm açısından Türkiye'de dönüm noktası olmuştur. 1970'lerde yaşanan dünya ekonomik bunalımının akabinde refah devleti anlayışı terk edilerek yeni sağ ideoloji uygulanmaya başlanmıştır. 1980'lerde ortaya çıkan yeni sağ politikaların uygulayıcıları; ABD'de Ronald Reagan, İngiltere'de Margaret Thatcher, Türkiye'de ise Turgut Özal olmuştur. ABD'de Reaganizm, İngiltere'de Thatcherizm, Türkiye'de ise Özalizm olarak adlandırılan yeni sağ politikalar çerçevesinde birtakım gelişmeler yaşanmıştır. 1980'lerde, Türkiye'de, devletçilik politikalarının rafa kaldırılıp neoliberal politikaların uygulandığı bir dönem yaşanmıştır. Türkiye'de yaşanan toplumsal sorunlar ve siyasal istikrarsızlıklar ekonomik sıkıntılarla birleşince, 1980 sonrasında neoliberal bir dönüşüm başlamıştır. Süleyman Demirel hükümetinin Türkiye ekonomisini iyileştirmeye ve geliştirmeye dönük hazırladığı "24 Ocak 1980 ekonomik istikrar programı" ile Turgut Özal, bu neoliberal dönüşümü Türkiye'de başlatan kişi olmuştur. Türkiye'de yeni sağ ideoloji, "24 Ocak Kararları" ile uygulama alanı bulabilmiştir. Bu kararlarla Türkiye'de yapısal dönüşüm sürecine girilmiştir. Neoliberal ekonomi programının uygulanmasıyla liberal ekonomi dönemi başlamış, Türkiye ekonomisi dış rekabete açık bir hale getirilmiş, özelleştirme uygulamaları yapılarak devletin küçültülmesi sağlanmıştır. Ancak bu gelişmeler ilk başta olumlu olsa da ilerleyen dönemlerde olumsuz sonuçlar yaratmıştır. Ayrıca bu dönemde ihracatta artış yaşanırken, piyasa ekonomisine yönelik gereken altyapı hazırlanamamıştır. Anahtar Kelimeler: Neoliberalizm, 24 Ocak Kararları, Turgut Özal, 12 Eylül Darbesi, Yeni Sağ.
Türkiye'nin demokrasi kültürü üzerine sosyolojik bir inceleme
Demokrasi düşüncesi Antik Yunan'da doğmuş, fakat modern yorumunu Amerikan ve Fransız Devrimleri ile bulmuştur. Demokrasi kavramı, farklı yorumları içerisinde barındırmaktadır, o yüzden üzerinde halen belirli bir tanımlamaya ulaşılamamıştır. Demokrasinin yoruma açıklığı, maalesef, demokrasiye farklı bakış açıları sunmaktadır. Yani, bazıları kendi anlayışları üzerine, kendi çıkarları adına, demokrasinin evrensel kurallarına dikkat etmeden demokrasiyi yorumlarlar. Demokrasinin evrenselliği açısından aktörün dönüştürme kapasitesi esastır.Sosyal değişimler de artık demokrasiye ihtiyaç duymaktadır. Demokrasi kavramı hemen her söylemde, sivil toplumun kimlik temelli politika sorunlarında tartışılmaktadır. Türkiye de neoliberal dönüşümlerden ciddi anlamda etkilenmiş ve bu etkilenme, siyasette, ekonomide ve toplumsalda kendisini göstermiştir. Bu neoliberal dönüşümler, Türk toplumunu anlamak adına sosyal bilimleri yeni arayışlara zorunlu kılmaktadır. Ancak, pek çok açıdan başarısız iddialar ortaya atılabilir. Neoliberal dönüşümlerin Türk toplumunun karakteristik özelliğini zayıflattığı öne sürülebilir. Daha da önemlisi, bu liberal dönüşümlerin demokrasinin temel ihtiyaçlarını oluşturduğu duygusu oluşabilir. Bu tezde, demokrasinin temelinin liberalizm değil, cumhuriyetçilik olduğunda ısrar edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Demokrasi, Demokrasi Kültürü, Düşük Yoğunluklu Demokrasi, Liberalizm, Muhafazakarlık.
Turgut Özal ve siyasal liberalizm
Liberalizm özellikle batılı ülkeler tarafından kabul gören, popüler politik anlayışlardan biri haline gelmiştir. Batıdaki gelişmelere kayıtsız kalmayan Türkiye, tamamen liberalizmi benimseyen bir tutum sergilemese de, sürekli kendi şartlarını da göz önünde bulundurarak gelişim ihtiyacını gidermeye çalışmıştır. Yaşanan gelişmelere ve bu gelişmelerin yaşandığı dönemlere bakıldığında, en dikkat çeken dönemin Özal Hükümetleri dönemi olduğu görülmektedir. Turgut Özal, siyasi kimliği ve görüşleri ile liberalizmin gereklerini Türkiye'de uygulamaya çalışan lider olmuştur.Özal liderliğindeki Anavatan Partisi iki dönem üst üste iktidar olmuş ve Türk siyasal yaşamında derin izler bırakmıştır. Özal gerek söylemleri ve gerekse uygulamaları dikkate alındığında tüm olaylara ekonomik perspektiften bakan bir kişilik olarak ortaya çıkmaktadır. Özal hükümetleri döneminde, iktisadi liberalizme yönelik politikalara ağırlık verilmiş olsa da, siyasal liberalizm alanında da başarılı uygulamalara imza atılmıştır. Özalcı anlayışta siyasal liberalizmin belirgin işaretlerini Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra görmek mümkün olmuştur.Anahtar Kelimeler: Liberalizm, Anavatan Partisi, Turgut Özal, Siyasal Liberalizm.
1930-1938 yılları arasında devletçilik politikasının Türk basınında yansımaları
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin sosyal ve iktisadi alt yapısı önemli ölçüde yıpranmıştı.Türkiye Lozan Barış Antlaşması ile siyasi ve ekonomik bağımsızlığını ilan etmeden önce İzmir İktisat Kongresi'ni düzenlemişti. Bu kongrede alınan kararlar doğrultusunda yapılandırılan ekonomi politikasının temel amacı, ekonomik bağımsızlık ile siyasi bağımsızlığı desteklemek ve hızlı kalkınmayı gerçekleştirmektir. Cumhuriyet'in ilk on yılında yapılan kurumsal, yasal düzenlemelere ve devletin teşvik uygulamalarına rağmen, özel sektörün sermaye imkanları ve yönetimindeki yetersizlikler nedeni ile ekonomide hızlı kalkınma ve bağımsızlık yaşanamamıştır. Liberal iktisat politikasının uygulandığı bu dönemde 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın yaşanması, devletçilik politikasına geçişi zorlayan belirleyici bir etki yaratmıştır.1932-1938 yılları arasında Türkiye ekonomisinde uygulanan devletçilik modeli ülkenin kendi şartlarından doğmuş, buna göre şekillendirilmiş özgün bir nitelik taşımıştı. Bu doğrultuda devletin hazırlayıp uygulamaya koyduğu 1. ve 2. sanayi planlarıyla sanayileşmenin ve dolayısıyla kalkınmanın hızı artırılmış, özel girişimciler devlet eliyle korunup desteklenmişti. Devlet, kamu ve özel sektör arasında denge unsuru olarak yer almış, ılımlı bir devletçilik siyaseti izlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Ekonomi, Devletçilik, Liberalizm, Özgün, Kalkınma, Türkiye, Plan.
Milliyetçiliği liberal okuma denemesi: Türkiye Günlüğü Dergisi örneği
ÖZET Milliyetçilik, Fransız ihtilaliyle birlikte ortaya çıkmış ve dünya tarihine yön vermiş bir ideoloji olarak karşımıza çıkmaktadır. Milli-devletin oluşumu imparatorlukların sonunu getirmiş ve dünya yeni bir yapılanmanın içine girmiştir. Bu doğrultuda dönemin büyük imparatorluklarından olan Osmanlı İmparatorluğu da bu akımdan nasibini almıştır ve yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Liberalizm de özgürlük ve bireysellik söylevleriyle İhtilalin körükleyici unsuru olmuştur. Bu bakımdan her ne kadar milliyetçilik ve liberalizm birbirlerine ters gibi görünseler de tarihsel olarak bir birliktelikleri vardır. 1980 sonrası dönemde özgürlükçü fikirlerin uygulamaya konulması yeni düşünceleri ortaya çıkarmaktadır. Türkiye Günlüğü Dergisi Özal döneminin ifade hürriyeti döneminde ortaya çıkmış bir dergidir. Milliyetçi bir yapısı olmasına rağmen liberalizm vurgusu da önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu bağlamda milliyetçi liberal bir çizgi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küreselleşmenin emperyal boyutları: Aşırı liberalizm
Özellikle son yirmi beş yıl göz önüne alındığında, küreselleşme söylemleri ile birlikte karşımıza Neo-liberal politikalar çıkmaktadır. Bu yaklaşım 1980'lerle birlikte oldukça etkili bir rol oynamış olup, liberalizmin yeniden ve daha yüzeysel olarak değerlendirilmesi, öne sürülmesi olarak da değerlendirilebilir. Neo-liberal politikaların hangi sosyal gerçeklikler sonucunda ortaya çıktığı, liberal politikalar ile benzeşen ve ayrılan noktalan, Küreselleşme söylemleri içerisinde nasıl yer aldığına bağlı olarak incelendiğinde daha anlaşılır sonuçlar doğurmaktadır. Neo-liberalizm kendisini, Küreselleşmenin bir ideolojisi olarak ortaya koymaktadır. Bu anlamda Kapitalizm, liberalizmin açmazlara girmesi sonucunda, kendisini yeniden üretmesi çabalarının bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırılan bu dönemde neo-liberal politikalar asıl olarak kurulması istenilen bu yeni düzen mantığı içerisinde kendisini göstermektedir.
21. yüzyılda 'duygu politikası': Sara Ahmed ve Martha Nussbaum arasında bir karşılaştırma
Bu çalışmanın amacı duygu politikalarını incelemektir. Bu inceleme liberal ve radikal yaklaşımların karşılaştırılması ile yapılmıştır. Birinci bölümde duygu kavramının tanımı ve politika ile olan ilişkisi ele alınmıştır. Geçmişten günümüze duygu kavramına dair tartışmaların nasıl geliştiğine değinilmiştir. İkinci bölümde Sara Ahmed'in duygu politikasına dair düşünceleri incelenmiştir. Duygu politikalarının kültürel, siyasi, toplumsal hayatın inşasında rolüne değinilmiştir. Üçüncü bölümde Martha Nussabum'un duygu politikasına dair görüşleri açıklanmıştır. Liberal toplumun inşasında yararlı ve zararlı duyguların analizi yapılmıştır. Sonuç bölümünde bu iki düşünürün yaklaşımlarını benzer ve farklı taraflarına değinilmiştir.
Neoliberal küreselleşmenin siyasal ve felsefi boyutları
Bu çalışma ile kapitalizmin zamanın ruhuna uygun olarak evrildiği bir ideoloji olan neoliberal küreselleşmenin, ortaya koyduğu dünya tasavvuru ve onun siyasal ve felsefi boyutlarının incelenmesi yapılmıştır. Bu ortaya koyulurken, neoliberal küreselleşmeye kaynaklık eden liberal felsefenin, ortaya çıkmasını sağlayan düşünsel ortam, liberal felsefeyi savunan düşünürler ve liberal felsefenin savunduğu temel meseleler işlenmiştir. İlerleyen süreçte, liberal felsefenin bir ideolojiye dönüşmesi, bu olurken uygulanan devlet politikaları ve kapitalizm, emperyalizm kavramlarının bu süreç içerisindeki yeri belirtilmektedir. Liberalizmden, neoliberalizme doğru yaşanan felsefi ve iktisadi dönüşüm ele alınarak, neoliberalizmin ortaya çıkışı, daha sonra küreselleşme olgusunun, neoliberal araçları ifade edilmiş ve onun küreselleşmeyle birlikte tesirleri incelenmiştir. Son olarak ise, neoliberal küreselleşme sürecenin siyasal ve felsefi boyutları teferruatlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Emperyalizm, Kapitalizm, Küreselleşme Liberalizm, Neoliberalizm, Neoliberal Küreselleşme
Liberal insan doğası kavrayışının eleştirisi
Bu tezin amacı modern dönemin biçimlenmesinde belirleyici önemi bulunan liberal düşüncenin insan doğası kavramlaştırmasının bir eleştirisini ortaya koymaktır. Her yeni çağın eşiğinde güncellenen bir kavramlaştırma olarak insan doğası yeni toplumun yaşamsal kodlarını içermiştir. İnsanın belirli bir tarihsel evrede ve toplumsal ilişkiler bütünündeki biçiminin o anın dışına çıkarılarak bir evrensellik zeminine oturtulması inşa edilen toplumsal sistemin meşruiyet kaynağı olmuştur. Bu nedenle belirli amaçlar doğrultusunda yapılan insan doğası tanımının kurgusallığını incelemek bütünsel bir sistem eleştirisinin önemli dayanaklarından birini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda çabamız, modern dönemin birey nosyonuna temel teşkil eden insan doğası kavrayışının aslında hangi tarihsel ihtiyaçlara cevaben biçimlendiğini betimlemektir. Çalışmamızda insanın bir doğa olarak tanımlanabilmesinin tarihsel arka planı sunulmaya çalışılmıştır. Bilimsel düşüncenin gelişme biçimiyle ilişkilendirilen bu durumun Avrupa'da büyüyen liberal düşünce ve piyasa ekonomisiyle etkileşimi vurgulanmıştır. Feodalizmden moderniteye geçiş evresinde somutlaşan liberal insan doğası tanımının bu çerçevede tarihsel çatışmalardan aldığı içeriğin açığa çıkarılmasına gayret edilmiştir. Anlatılanlar doğrultusunda çalışmamız liberal düşüncenin kurucusu kabul edilen John Locke'un doğa durumu ve insan doğası kavramlaştırmalarına odaklanmıştır. Doğal hukuk geleneğinin moderniteye taşınmasında katkısı olan Locke'un burjuva bireyinin niteliklerini doğal hak kuramı çerçevesinde insan doğasıyla buluşturması incelenmiştir. Bu bağlamda Locke'un merkezi kavramı olarak mülkiyet kavramının oynadığı rol anlatılmaya çalışılmıştır. Moderniteye yönelik ilk kapsamlı eleştiri olma niteliğiyle Jean-Jacques Rousseau'nun uygarlık eleştirisi bizim de eleştirimizin ilk basamağını oluşturmuştur. Liberalizmin rasyonel birey kurgusuna karşı Rousseau'nun toplumsallığı ve eşitliği öne çıkaran ahlaki eleştirisinin sınırlılıkları ortaya konulmuştur. Hem liberal kurgunun hem de "eleştirinin eleştirisi" olma mahiyetiyle Marx'ın tarihselliğe, bilincin emekle olan ilişkisine ve toplumsallığa dair çözümlemeleri ise eleştirimizin ana dayanağını oluşturmuştur. Sonuç olarak çalışmamız değişmezlik ve evrensellik içerisinde ele alınan liberal insan doğası kavrayışının kısıtlayıcılığına işaret etmektedir. Liberal düşüncenin insan doğası yoluyla burjuva toplumunun değişmezliğini ileri sürmesinin dayanaksızlığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Doğa, İnsan Doğası, Doğa Durumu, Doğal Hukuk, Mülkiyet,Birey, Negatif Özgürlük, Gereksinim, Feodalizm, Liberalizm, John Locke, JeanJacques Rousseau, Karl Marx
Thomas Hobbes'un siyaset felsefesinde hak ve kudret problemi
Bu çalışmanın amacı, Thomas Hobbes'un ontolojik ve epistemolojik temeller üzerinden siyaset felsefesini, kudret ve hak bağlamında nasıl inşa ettiğini incelemektedir. Hobbes'un insan doğasına atfettiği nitelikler ile doğal hakların neler olduğu ve bu nitelikler doğrultusunda neler olması gerektiği tartışılacaktır. Olması gereken üzerinden yapılacak izahatlar ile hak kavramının Hobbes'un zaviyesinde meşru kaynakları sorgulanacaktır. Bu hedef doğrultusunda birinci bölümde, Hobbes'un ontolojik ve epistemolojik iddiaları değerlendirilecek olup; ikinci bölümde ele alınacak hak ve kudret ilişkisindeki yansımaları tartışılacaktır. Bu vesile ile önce doğal hakkın ne olduğu, daha sonra tayin edilmiş kudret olarak egemenin karşısında ne ifade ettiği ortaya konacaktır. Bu düzlemde yapılacak tartışmaların doğal sonucu olarak birey – kudret ilişkisi içerisinde bireyin siyasal konumu sorgulanırken, Hobbes'un devlet tasavvurunun totaliter ya da liberal olduğu tartışması açılacak olup her ikisine de gerekçe olarak öne sürülen iddiaların kuvvet ve çoğunluk temelli olduğu ortaya konacaktır. Dinin, siyasallığa bölücü etkisini bertaraf etmek için din ile siyasetin sınırlarını, siyasetten yana çizen Hobbes, bilimsel ya da ölçülebilir değerler ile felsefesini inşa etmektedir. Bu amaca mekanik materyalizm aracılığı ile yönelen Hobbes'un ön kabullerinden yola çıkarak kuvvetin ve çoğunluğun meşruiyet sebebi olduğu önyargısıyla; ölçülebilir değerler ile hak kavramını yeniden tanımladığı ortaya çıkarılmış olacaktır.
Toplumsal cinsiyet perspektifinden çokkültürcülük
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün (multiculturalism) toplumsal cinsiyet (gender) perspektifinden değerlendirilmesi, yeniden okunmasıdır. Bu durum öncelikle çokkültürcülük tanımlarının ve pratiklerinin irdelenmesini gerektirir. Bu bağlamda çokkültürcülük ve toplumsal cinsiyet ilişkileri arasındaki gerilim ortaya koyulacak ve bu gerilimi gidermeye çalışan yaklaşımlar karşılaştırmalı bir biçimde ele alınacaktır. Çokkültürcülük ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkide liberal, komünitarist (cemaatçi) ve feminist çokkültürcülük anlayışlarına odaklanılacaktır. Çokeşlilik, başörtüsü, kadın sünneti gibi olgular/olaylar özellikle kadınlar açısından deneyimlenmektedir. Asıl tartışma, bu deneyimlerin, özgür seçimler mi yoksa kültür ve geleneğin devamını sağlayan korumacı dayatmalar mı olduğudur. Bu deneyimler liberal çokkültürcülük yaklaşımında nötr veya evrensel politikalarla bütünleşmenin sağlanması bağlamında değerlendirilirken komünitarist çokkültürcülükte, kültürün ve grup çıkarının devamını sağlamak amacıyla tali olarak değerlendirilir. Buna karşılık feminist çokkültürcülük, liberal teorinin altında yatan "yükümsüz ben" ile komünitaristlerin "konumlanmış ben" düşüncesi arasındaki gerilimi ve bunu gidermek için yapılabilecekleri ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın odağında Susan Moller Okin ve onun argümanlarına ilişkin eleştiriler yer almaktadır. Feminist siyaset kuramcı Okin kültürün sadece "var" olduğu için değerli olmadığını, bir kültürün değerinin bireysel otonomiye verdiği değerle ölçülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Kadınların cinsiyetlerinden dolayı dezavantajlı olmaması, özgürce seçilmiş yaşamlara sahip olmaları gerektiği iddiasındadır. Toplumsal cinsiyet bağlamında çokkültürcülük kuramına liberal ve cemaatçi yaklaşımlar yeterli ve tatmin edici bir açıklama getirememektedir. Kuşkusuz genel geçer bir öneri/model de bulunamayabilir. Ancak insani var oluşa taraf olmamızı sağlayan ve kadını içeren üçüncü bir yol mutlaka vardır. Bu bağlamda dönüştürücü ve yeniden düzenleyici bir yaklaşım geliştirmek gerekmektedir.
Pax Americana or US against the world? A comprehensive analysis of American foreign policy after the cold war
The future of the liberal international order is one of the most discussed topics in International Relations (IR). The world has been witnessing one of the most peaceful and prosperous eras in any time in history. Yet, numerous factors such as China's rise as a great power and rising right-wing populist authoritarianism around the globe have pushed scholars to question the future of the liberal international order. This thesis focuses on the characteristics of the liberal international order, threats against it and the future of world politics. Moreover, it analyzes role of the U.S. in the international system and American foreign policy after the Cold War through the point of power politics since the U.S. is the strongest state in the world. Traditional American foreign policy choices such as providing security to its European and Asian allies are examined within the framework of structural realism. This thesis argues that the liberal international order already collapsed and it predicts that great power politics will be the focal point of the new era. Keywords: Liberal International Order, U.S Foreign Policy, Great Power Politics, Structural Realism, Strategic Studies
Yirmi yılın krizleri ile sistem analizi
Uluslararası İlişkiler disiplini, çalışılmaya başladığı zamanlardan günümüze kadar içerisinde her zaman sistem içerisindeki aktörlerin hamlelerini, durumlarını analiz etmektedir. Bunun yanında bir sonraki hamlelerinde karşı aktörün vereceği tepkinin ne olabileceğini belirleyebilmek de üzerinde tartışmaların olduğu bir alan olmuştur. Uluslararası sistemin genel durumunun analizi de bu tartışmaların odak noktasında bulunan temel bileşen olarak karşımıza çıkmaktadır. Fikirleri ve yayınları ile uluslararası ilişkiler literatürünün yerleşmesinde ve gelişmesinde büyük bir katkısı olan Edward Hallett Carr'ın özellikle 20. yüzyılın başlarında edindiği deneyim ve birikim ile uluslararası ilişkiler çalışmalarına yol göstermektedir. Ayrıca konuları ele alış şekli ile birlikte elde edilen düzey analizi, güç üzerine şekillenen sistemin bileşenleri hakkında araştırmacıları bilgilendirmektedir. Fikirlerinin hem akademik hem de bürokratik camiada tartışılmış ve tartışılıyor olması sistem aktörlerinin nitelikleri ile ilgili analizlerinin doğruluk payının yüksekliğini göstermektedir. Bu tezde, son yüzyıla görüşleri ile şekil vermiş olan Edward Hallett Carr'ın eserlerinden yola çıkılarak, genel geçer bir uluslararası sistem durumu analizinin ve formülünün bulunabileceği veya bulunamayacağı sorusu araştırılmıştır. Yapılan eser analizlerinin neticesinde bulunan sistem düzeyleri ve bileşenler sonuç bölümünde işlenmiş olup okuyucunun bilgisine sunulmuştur.
Michael J. Sandel'in İktisadi Adalet Teorisinin modern toplumda uygulanabilirliğinin araştırılması
Hangi din ve millete, hangi inanç ve doktrine sahip olursa olsun her insanın adalete olan ihtiyacı en hayati ve vazgeçilmez ihtiyaçlarının başında gelir. Bu özelliği nedeniyle adalet ilkesi evrensel bir nitelik kazanmış ve tarih boyunca içeriği ve nasıl elde edileceği hakkında bitmez tükenmez doktrin ve teorilere konu olmuştur. Antik Yunanda Platon ve Aristoteles, Roma döneminde Ulpian ve Augustinus, Orta Çağ'da Thomas Hobbes, İslam dünyasında Farabi ve İbn Miskeveyh ve diğerleri, Yakın Çağ'da Immanuel Kant, John Locke, Jeremy Bentham ve John S. Mill ve son olarak günümüzde John Rawls ve Sandel gibi birçok filozof ve düşünür adalet ilkesi üzerine çalışmışlar, detaylı ve kapsamlı öğretiler geliştirmişlerdir. Ancak hemen hepsinin, özellikle de adaletin tanımı, dayanağı ve kaynağı konusunda oldukça farklı düşündükleri de bir gerçektir. Doğal olarak her bir düşünür farklı bir motivasyon ve saikten hareket etmiştir. Bunlardan kimi refah ve zenginliği önemseyip adaleti refah içerisinde içerilmiş olarak görürken kimileri özgürlükte, kimileri de erdemde içerilmiş olarak görmüştür. Bu çalışmada ilk önce adaletin tanımı ve çeşitleri ve kapsamı üzerinde kısaca durulduktan sonra tarihi geri planı incelenecek ve bu bağlamda Eski Yunan ve İslam dünyasında adalet teorilerine değinilecektir. Daha sonra ise Yakın Çağ düşünürlerinden konu ile ilgili teoriler gözden geçirilecek ve en son olarak Sandel'in yaklaşımları ele alınacaktır.
Hegemonya ilişkilerinin tarihsel dönüşümü: 1870-2010
Kapitalizmin tarihi boyunca sistemin zirvesinde nöbet değişimlerine tanık olunmuştur. Kontrol ettikleri coğrafi alanı ve pazarları korumak adına mücadele veren ülkeler bu uğraşları esnasında yükseliş ve düşüşler yaşamışlardır. Bu çerçevede, 18. yüzyılda hegemon bir güç olarak tarih sahnesine çıkan İngiltere'nin hegemon olma süreci ve yerini ABD hegemonyasına bırakışı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. ABD hegemonyasının yükselişi ve olası gerileyişinin sistemde yol açacağı etkilerinin ele alınması çalışmada ele alınan bir diğer konudur.Çalışmada hegemonyada ortaya çıkan değişimin ve dönüşümün ortaya konulabilmesi için analiz yöntemi olarak tarihsel süreklilik anlayışı benimsenmiş, bu nedenle analiz tarihin ilk hegemonu olan Birleşik Eyaletler'e kadar götürülmüştür. Ardından İngiltere ve ABD hegemonyalarının ortaya çıkışı, yükselişi ve sonlanması/gerilemesi incelenmiştir.Çalışmada söz konusu üç ülkenin hegemonyaları analiz edilirken, eleştirel bir bakış açısı ile söz konusu ekolün teorik çerçevesi kullanılmak suretiyle hegemonyanın analizi gerçekleştirilmiştir. Son olarak, aynı teorik çerçevenin yardımıyla Çin, BRIC ekonomileri, G20 ve Avrupa Birliği gibi güç merkezlerinin hegemon olma olasılıkları ele alınmıştır.
Klasik liberalizm geleneğinde kendiliğinden doğan düzen kavramının gelişimi
İnsanlığın kültürel evrimi neticesinde, insan eyliminin sonucu olan ama özel olarak tasarımlanmamış pek çok sosyal kurum, toplumsal düzeyde beşeri işbirliğini ve etkileşimi mümkün kılmaktadır. Örneğin, lisan, fiyat mekanizması, hukuk bu tür sosyal kurumlardır. Bu tür sosyal kurumlara Friedrich von Hayek, kendiliğinden doğan düzenler adını vermektedir. Kendliğinden doğan düzenler hakkındaki temel iddia, bu sosyal kurumların herhangi bir merkezi planlama olmadan kendi kendilerini düzenleyebilmeleridir. Kendiliğinden doğan düzen anlayışı ilk olarak İskoç Aydınlanma geleneği içinde David Hume, Adam Smith, Adam Ferguson gibi filozoflar tarafından geliştirilmiştir. 19. ve 20. yüzyıllarda, liberal gelenek içinde bu fikri tekrar gündeme getiren yazarlar ise Carl Menger, Hayek, Ludwig von Mises gibi yazarlar olmuştur. Kendiliğinden düzen anlayışı barışçıl, medeni ve özgür siyasi sistemlerde kendi kendini düzenleyen kurumsal yapıların incelenmesinde önemli bir araçtır.
Liberal basın özgürlüğü anlayışının kavramsallaştırılma sorunları: Türk gazetecilerin basın özgürlüğü anlayışı
Bu çalışmada Türkiye'deki basın özgürlüğü tartışmaları sermaye dolaşımını kuralsızlaştıran serbest piyasa düzeninin genel kural ve işleyişi içerisinde anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın amacı basın özgürlüğü tartışmalarının hangi kavramsal çerçevede yürütüldüğünü irdeleyerek özgürlük sorunsalının bir parçası olduğu düşünülen basın sermayesinin sübjektif pozisyonunu tartışmaya açmak ve bu yönde yapılan az sayıda çalışmaya katkı sağlamaktır. Özgürlük mefhumu liberal gelenek içindeki özgürlük müktesebatına göre irdelenmiş ve basın özgürlüğüyle bağlamı üzerinde durulmuştur. Araştırmanın kapsamı Türkiye'deki basın faaliyetleri ve süregelen basın özgürlüğü tartışmalarıdır. Araştırmanın sınırlılığı, 15 Türk gazeteciyle yapılan görüşmelerdir. Türk gazetecilerin basın özgürlüğü algısına dair genel bir çerçeve sunması düşünülen 15 isim, muhtelif basın kuruluşlarında edindikleri mesleki tecrübe dikkate alınarak seçilmiş, görüşmeler yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak gerçekleştirilmiş ve bulgular betimsel analiz yoluyla analiz edilmiştir. Araştırmanın dört varsayımından ikisi doğrulanırken görüşme yapılan gazetecilerin basın özgürlüğünü var edecek koşulları mevcut medya düzeninin çarpıklıklarından medet umarak sağlamaya çalıştıkları ve kapitalist üretim ilişkilerinin zihinsel hakimiyetini kıramadıkları görülmüştür.
İlliberalizmin yükselişinde liberal demokrasilerin rolü
Demokrasi günümüz uluslararası sistemine hakim olan en yaygın rejim türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Demokratik rejimler günümüze kadar sürekli kavramsal ve pratik değişimlere uğramış ve çeşitlenmiştir. Bu değişimler genellikle toplumsal yapıdaki değişimleri takip etmiştir. Çağımızda, ekonomik gelişmeler nihayetinde, liberal demokratik rejimler uluslararası sistemde büyük güçler olarak karşımıza çıkarken, demokratikleşme yolundaki rejimler için de ekonomik, siyasi ve askeri güçleri nedeniyle birer model teşkil etmektedirler. Ancak özellikle dijital dünyanın getirdiği yeni ekonomik ve siyasal problemler, liberal demokrasilerde ekonomik ve siyasal özgürlüklerin çakışmasına ve nihayetinde ekonomik çıkarların ön planda tutulmasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum uluslararası sistemde özellikle demokratikleşme sürecinde olan rejimlerin, halihazırda çetrefilli olan siyasal özgürlükleri kurumsal ve anayasal temellerle sağlamlaştırmak ve genişletmek yerine illiberal olarak adlandırılan, ekonomik olarak özgürlükçü fakat siyasal bağlamda baskıcı rejim yapısına yönelmeleriyle sonuçlanmıştır. Nihayetinde uluslararası sistemde demokrasi yaygınlaşırken, derinlik kazanamamaktadır. İlliberal rejimlerin yükselişi uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi literatüründe farklı nedenlere dayandırılırken bu çalışma özellikle bilgi ve iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin uluslararası sistemde yarattığı değişimlerin ve dolayısıyla liberal demokrasilerin illiberalizmin yükselişindeki rolünü ortaya koymaktadır.
Liberal perspektiften Türkiye'de dış politika yapım sürecinde aktörler ve devlet dışı aktörlerin etkisi: Düşünce kuruluşları örneği
Düşünce kuruluşlarının dış politika yapım etkileri son dönemlerde dikkatleri bu kuruluşlara çevirmiştir. Düşünce kuruluşları yeni dünya düzeniyle birlikte liberal bakış açısının özgürlükçü ve çoğulcu etkisiyle Türkiye'de daha anlaşılır olmuştur. Türk dış politikasında karar alma süreci liberal anlayışa göre çoklu araçlarla işlenmektedir. Düşünce kuruluşları da bu çoklu yapının bir parçasıdır ve Türk dış politikasının oluşumuna katkı yapmaktadır. Düşünce kuruluşları, dış politikada karar alımında bakanlıklar, hükümetler ve siyasi partiler kadar etkiye sahip olabilirler. Bu çalışmada Türk dış politikası ve bu politikaya hatırı sayılır düzeyde etki eden aktörlerden olan düşünce kuruluşlarının önemi savunulmuştur. Bu bağlamda düşünce kuruluşları medyanın desteğini alarak, çeşitli konferans, panel, analiz ve raporlar ile gücüne güç katmaktadır. Dış politika yapım sürecine etki eden düşünce kuruluşları ikibinli yıllardan sonra Türkiye'de küçük boyutlarda olmalarına rağmen daha aktif rol almaya ve alınan kararları etkilemeye başlamıştır. Çalışmada düşünce kuruluşlarının yetersiz finansal olanaklara sahip olduğu, bu nedenle kendilerinden beklenen faydayı üst düzeyde sunamadıkları savunulmaktadır. Çalışmada ikinbinli yıllarla birlikte düşünce kuruluşlarının etkisinin dünyaya paralel olarak Türkiye'de de arttığı, sayı, nitelik ve çalışan çokluğuyla beraber bu etkinin daha da artacağı değerlendirilmiştir.
Müzikolojinin 19. ve 20. yüzyıllardaki başat ideolojik/düşünsel kaynakları ve günümüzdeki alanyazına izdüşümleri: Milliyetçilik, Sosyal Demokrasi, Sosyalizm, Anarşizm, Faşizm, Liberalizm, Feminizm ve Muhafazakârlık
Bu tez çalışmasının temel amacı 19. ve 20. yüzyılların başat siyasal ideolojileri olan Milliyetçilik, Sosyal Demokrasi, Sosyalizm, Anarşizm, Faşizm, Liberalizm, Feminizm ve Muhafazakârlık üzerinden müzik tarihi yazınındaki ideolojik yönelimleri açığa çıkartmak ve müzikoloji alanında ideolojilerin izdüşümlerine yönelik bir içgörü oluşmasını sağlamaktır. Müzik tarihi yazınında uzun yıllar müziğin toplumsal değerlerle ve siyasetle ilişkilerinin ikinci planda tutulduğu görülmektedir. Her ne kadar son elli yılda siyaset, ideoloji ve müzik ilişkisine dair çalışmalarda bir artış gözlemlenmiş olsa da, müzikologların alanyazında gerçekleştirdikleri çalışmaların değerlerden ve ideolojiden bağımsız olduğu fikri hâlâ yaygın bir kanon olarak karşımızda durmaktadır. Bu çalışma, siyasal ideolojilerin ve ideolojik değer yargılarının alanda sanıldığının aksine çok daha yaygın bir biçimde varlık gösterdiğini öne sürmektedir. Çalışmada bu olguların alanyazındaki izdüşümlerini göstermek adına 19. ve 20. yüzyılın başat siyasal ideolojilerinin yaygın kavram, söylem ve yaklaşımları belirlenmiş; bu bağlam esas alınarak ideolojilerin müzik tarihi yazınındaki izdüşümleri analiz edilmiştir. Analiz sırasında siyasal ideolojilerin tarihsel süreç içerisindeki dönüşümleri de hesaba katılmış; tek başına kavram odaklı bir yaklaşım izlemekten kaçınılmıştır. Araştırmanın sonucunda siyasal ideolojilerin alanyazında kendilerini örtük ya da aleni bir biçimde yaygın olarak gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda müzik tarihi alanında gerçekleştirilen ideoloji çalışmalarının bütünlüklü, sistematik bir bilimsel çerçeveye ihtiyaç duyduğu gözlemlenmiştir. Bu nedenle teorik ve kavramsal bir yaklaşımla gerçekleştirilen bu çalışmanın, diğer başlıca yöntemleri içeren çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
1929 dünya ekonomik buhranı ve Türk basınına yansımaları
Kapitalizm kavramı ekonomiyi, toplumu ve tarihi ilgilendiren bir kavramdır. Ancak sistem olarak ortaya çıktığı 1848 ihtilalinden beri dönem dönem buhranlar ile sarsıntıya uğramıştır. 1929 buhranı süresi, kapsama alanı ve toplumsal alanda meydana getirdiği sonuçları itibarı ile kapitalizmin tarihinde görülen en büyük ve en yıkıcı buhrandır. 24 Ekim 1929'da ABD'deki New York Borsası'nın çökmesiyle başlayan ekonomik buhran tüm dünya ekonomilerinde etkili olduğu gibi Türk ekonomisinde de meydana geldiği yıldan itibaren çok büyük sıkıntılar oluşturarak etkisini göstermiştir. Zaten Osmanlı'dan harap bir ekonomik miras olan Yeni Türkiye Devleti 1929 buhranı ile ekonomik olarak bir daha sarsılmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde liberal ekonomik politikalar izlenmesine dayalı fikirler 1929 buhranı ile yerini devletçilik uygulamalarına bırakmıştır. Türkiye 1929 buhranı döneminde devletçilik uygulamasına başvurmuş ve yerli sanayisini oluşturma gayreti içine girmiştir. Bu süreçte devlet buhrandan en az zararla kurtulmak için çeşitli önlemler alma yoluna gitmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin aldığı bu önlemler ülke ekonomisinin genelini etkilemiştir. Bu doğrultuda buhran gazete, dergi ve dönemin kitaplarına da konu olmuştur. Bu araştırmada 1929 buhranının Türk basınına nasıl yansıdığını, buhranın toplumda ne şekil de algılandığını incelemeye çalıştık. Bu çalışmada 1929 buhranı döneminin genel görüntüsüne basın yoluyla ulaşmaya çalıştık. 1929 buhranı gibi tarihsel bir olayın Türk basınına nasıl ve ne şekilde yansıdığı araştırıldığından buhran yıllarında Türkiye'de çıkan gazeteler, dergiler ve kitaplar taranarak incelendi. Çalışmada öncelikle Türk ve dünya tarihinde buhran öncesi, buhran ve buhran sonrası ekonomi incelenmiş ardından da buhranın Türkiye'deki gazetelere, düşünce dergilerine ve kitaplara nasıl yansıdığı araştırılmıştır.
Richard Rorty'nin siyaset felsefesi
Amerikan felsefesinin önemli düşünürlerinden biri olan Richard Rorty'nin siyaset felsefesini konu alan bu çalışma, bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır.Tezin birinci bölümünde Rorty'nin siyaset felsefesinin şekillenmesinde etkili olan temelci felsefe karşıtlığına değinilerek, onun düşüncesinde siyaset ve felsefe arasında kurduğu ilişki incelenmiş ve Rorty'nin siyaset anlayışının temelci bir zemine dayanmadığı vurgulanmıştır.İkinci bölümde Rorty'nin siyaset felsefesinde merkezi bir yeri olduğu düşünülen olumsallık, ironi ve dayanışma kavramlarıyla ne kastettiği açıklanmış ve ardından bu kavramlardan hareketle ortaya koyduğu demokrasi ve insan hakları anlayışı betimlenmiştir.Üçüncü bölümde ise bu açıklama ve betimlemelerden yola çıkılarak, Rorty'nin, kendilerini sürekli yeniden betimleyen ironist ve liberal bireylerin oluşturduğu, içinde mutlak hakikat düşüncesine yer verilmeyen ve kamusal ile özel alanı birleştirme talebinden vazgeçilen toplum projesi ya da taslağı üzerinde durulmuştur.Sonuçta, başkalarının hayatlarına ne kadar tanıdık hale gelirsek acı içinde olan insanları görmezden gelme olasılığımızın da o kadar düşük olacağını öne süren Rorty'nin liberal toplum taslağı, etkili ve tartışmalı bir ütopya olarak karşımıza çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Postmodern2. Liberalizm3. Olumsallık4. İroni5. Dayanışma