Medeni hukuk
70 theses under this subject heading
Bangladeş medeni hukukunun gelişimi ve İslam hukuku açısından değerlendirilmesi
Hukuk, toplumda barış ve refahın sağlanması için kurulmuş olan sistemlerden biridir. Tezimizde inceleme konusu yapacağımız Bangladeş dünya haritasında küçük bir ülke olmasına rağmen, 160 milyon nüfusunun % 90.4'ü Müslüman ülkedir. Bangladeş'in medeni hukuk kanunlarında Müslüman halklara yönelik kanunlar uygulanmaya devam etmektedir. Bu çalışmamız Bangladeş'te yürürlükte olan medenin hukukun tarihsel gelişimi ve İslam hukukuna göre değerlendirilmesi için hazırlanmıştır. Bu çalışmada, Bangladeş'in siyasi ve coğrafi yapısı, dini nüfusu ve İslamlaşması hakkında genel bilgiler verildikten sonra Bangladeş'teki hukuk sisteminin tarihsel gelişimi dönemler halinde incelenmiş ve Bangladeş'teki medeni hukuk sistemi İslam hukuku açısından değerlendirilmiştir.
Şer'î ve Mer'î hukukta kadın hakları
Bu çalışmamızda tarihsel süreçte ve dinlerde kadınlara verilen haklar ile Mer'i hukukunun kadınlara verdiği haklar incelenecektir. Tarihsel süreç içerisinde kadının ruhunun var olup olmadığını tartışılmışken İslam dini kadına temel hak ve hürriyetlerini vermiştir. Günümüzde özellikle Batı toplumlarında kadın aleyhtarı gelenek ve görenekler İslam dininin bir parçası olarak gösterilmektedir. Halbuki Kur'an-ı Kerim'in 14 asır önce kadına verdiği haklar ile günümüzdeki var olan hukuk sisteminin kadına verdiği haklar aynı doğrultuda gitmektedir. Bu çalışma ile İslam Hukuku ve Mer'i hukukun kadına verdiği haklar karşılaştırılacak ve kadınlara İslam gelinceye kadar verilmemiş olan hakların tahsis edildiği ispatlanacaktır.
Ortaklığın giderilmesi davası: Irak ve Türkiye karşılaştırması
Irak Medeni Kanunu esas olarak Fransa'da hukuk eğitimi almış ve Mısır Medeni Kanunu'nun da temel tasarımcısı olan Abdürrezzak Ahmed el Senhuri (1895-1971) tarafından hazırlanmıştır. Mısırlı ünlü bir hukukçu olan el Senhuri, 1943 yılında, kapsamlı bir medeni kanun hazırlatılmak üzere dönemin hükümeti tarafından Irak'a davet edilmiştir. Irak hukukçular komitesinin başkanı olarak neredeyse on yıl çalışmış, Mısır Medeni Kanunu'nubir model olarak kullanarak, Irak Medeni Kanunu olacak taslağıhazırlamıştır.Irak Medeni Kanunu 8 Eylül 1951'de kabul edilmiş ve iki yıl sonra 8 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Irak Medeni Kanunu, özellikle Mısır ve Fransız Medeni Kanunlarının etkisinde hazırlanmıştır. İslami unsurlar içeriyor olsa da genel yapısı ve esas olarak Kıta Avrupası Hukuku'na dayanmaktadır. Bu nedenle model olarak, Mısır, Fransa ve Etiyopya gibi ülke hukuk sistemleriyle; yasal teoriler olarak ise, İspanya, İtalya ve Louisiana eyaletinin hukuk sistemleriyle benzerlikler taşımaktadır. Irak Medeni Kanunu giriş kısmı, iki ana bölüm ve her bir bölümde iki kitap olmak üzere toplam 4 kitaptan oluşmaktadır. Kanunda toplam 1383 madde düzenlenmiş bulunmaktadır.Giriş kısmında, kanunun geri kalan kısmı boyunca uygulama alanı bulan tanımlara ve genel ilkelereyer verilmiş,Birinci bölümde sözleşmelere, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme gibi konulara, İkinci bölümde mülkiyet, sahiplik ve ayni haklara genel olarak yükümlülüklere ve alt öğelere yer verilmiştir. Tez çalışmamız bir giriş ve İki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tez konusunun takdimi, önemi ve kapsamındankısaca bahsedilmiştir. Birinci bölümde Türk hukukunda ortaklığın giderilmesi davasına, İkinci bölümde ise, Irak hukukunda ortaklığın giderilmesi davalarına ve bununla ilgili olarak ortakların hakları, görevli mahkeme ve ortaklığın sona ermesi gibi konulara değinilmiştir.Çalışmamızda her iki hukuk sistemi arasında, benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulmuş ve her iki hukuk sistemi ile ilgili görüşler sunulmuştur. İncelemelerimiz sırasında vardığımız kanaatleretoplu bir şekilde çalışmamızın sonuç kısmında yer verilmiştir. Bu tezeden Hedefim Irak ve Türkiye Ortaklığın Giderilmesi Davası kunusunda ortak benzelikleri çıkarmak. Anahtar Kelimeler: Medeni Kanun, Mülkiyet, Müşterek mülkiyet, Ortaklıktan çıkarılma, Ortaklığın giderilmesi davası, taşınır ve taşınmaz mülkiyeti, miras,
Yoksulluk nafakası
Tezimin konusu, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakasından oluşmaktadır. Evlilik birliği ile oluşan ve toplumun temelini oluşturan en önemli topluluk olan aile birliği, evli olan tarafların iç veya dış sebeplerden dolayı anlaşma sağlayamadıkları ve sağlayamayacaklarına karar verdikleri an sona erer. Bu aşamada boşanma davası, nafaka hakkı ve sona ermede hangi tarafın daha kusurlu olduğu tartışması ortaya çıkar, kusuru olmayan veya daha az olan taraf kendisine göre daha kusurlu olan taraftan boşanma davası sonunda kanunların öngördüğü koşulların da gerçek-leşmesi halinde miktarı hâkim tarafından takdir edilen yoksulluk nafakası talebinde bulunabi-lir. Yoksulluk nafakası boşanmanın gerçekleşmesi durumunda maddi durumu daha iyi olan taraftan alınarak, yoksulluğa düşecek tarafa aylık olarak verilen yardımdır. Yoksulluk nafakası süresiz olmakla birlikte nafaka alacaklısının ölümü, nafaka borçlusunun ölümü veya nafaka alacaklısının bir evlenme akdi olmadan evlilik hayatı sürdürmesi ile sona erer. Yoksulluk nafakasının süresiz olması konusu her dönem tartışılmıştır. Bazı görüşler yoksulluk nafakasının süresiz olmasını savunurken bazı görüşler ise yoksulluk nafakasının gereken şartlar oluştuğunda belli bir süreye kadar devam etmesini savunmaktadır. Evlilik birliği boşanma akdi ile sona erdiğinde bu evlilik birliğinden oluşan müşterek çocuk bulunmaması halinde taraflar arasındaki ortaklık son bulmaktadır. Ancak süresiz yok-sulluk nafakası ile birlikte evlilik birliği içerisindeki eşler arasındaki yardımlaşma ve paylaş-ma, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmı olarak devam etmektedir. Evlilik birliği zaten eşlerin birbirleri ile tekrar iletişim halinde olmak istememesi, birbirlerine bağlı ve ba-ğımlı olmak istememeleri sebebiyle sona ermektedir. Ancak yoksulluk nafakası tarafları sanki müşterek çocuk varmış gibi birbirine bağlamaktadır. Yargıtay uygulamasında yoksulluk nafakasının süresiz olarak hükmedilmesi gerektiği kararı bulunmaktadır. Ancak Adalet Bakanlığı süresiz yoksulluk nafakasına sınır getirmeyi planlamaktadır, Bakanlık komisyonunun alternatifli çalışmasına göre yoksulluk nafakasına sınır konulacak ve bu süreyi yine nafakanın miktarını belirleyen Aile Mahkeme'si hâkimleri belirleyecektir.
Tedbir nafakası
Bu çalışmada, tedbir nafakası konusu ayrıntıları ile izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın yazımında saygı değer hocalarımızın kitapları, doktrin görüşleri, makaleler ve içtihatlar taranarak değerli görüşlerden faydalanılmıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde, tedbir nafakası kavramı ve tedbir nafakasının özellikleri hakkında genel bir bilgilendirme yapılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, TMK'da düzenlenen bağımsız tedbir nafakası kavramı, öngörüldüğü hâller ve bağımsız tedbir nafakasına uygulanan usulî hükümler ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise geçici tedbir nafakası kavramı, koşulları ve geçici tedbir nafakasına uygulanan usulî hükümler izah edilerek, örnek Yargıtay kararları ile de uygulamada yaşanılan sorunlara ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Vergi Hukukunda kişilik kavramı ve kişiliğe ilişkin sorunlar
III ÖZET Vergi Hukuku vergiyi doğuran olayla muhatap olan tüm gerçek ve tüzel kişilerin muhatap olduğu kamu hukuku dalıdır. Vergiyi doğuran olayla başlayan vergilendirme süreci tüm aşamalarında vergi kanunlarıyla ilişki içindedir. Bu ilişki içinde yer alanlar ise gerçek ve tüzel kişilerdir. Vergi hukukunda kişilik kavramı bu çalışmada ele alınmıştır. Ancak vergi hukukundaki kişilik kavramı da Medeni hukukundaki kişilik kavramları üzerine inşa edilmiştir. Medeni hukuk anlamında gerçek kişilik, insanın tam ve sağ olarak doğumuyla başlamaktadır. Tüzel kişilik ise ticaret siciline tescil ve ilanla kazanılan ve medeni hukukta yer alan bir kavramdır. Medeni kanunumuz tüzel kişiliğin ne olduğu tanımlar, dernek ve vakıflara yer verir. Diğer tüzel kişilik türleri olan ticaret şirketleri ise ticaret hukukunun alanına girmektedir. Vergi hukuku tüm bu hukuk dallarındaki kişilik kavramım alarak mükellef dediğimiz kavramı yaratmıştır. İşte bu çalışmayla Türk özel hukukundan faydalanılarak vergi hukukunda kişilik kavramı ortaya konulup buna ilişkin sorunlar araştırılacaktır.
Mülkiyet kazanma yollarından şüf'a (Libya kanunlarıyla mukayeseli olarak)
Mülkiyet kazanma yollarından Şüf'a (Libya Kanunlarıyla Mukayeseli Olarak) Şüf'a hakkı islam hukukunun tanıdığı bir haktır. ortaklık ve komşuluk ilişkisi olan kişilerden birinin gayr-ı menkulünü satması durumunda ortaya çıkar. Bu durumda ortak veya komşu satım bedelini ödeyerek ilgili akara mâlik olur. Bu çalışma Şüf'a hakkını (ön alım hakkını) islam hukuku esas olmak üzere konuyla ilgili mezheplerin görüşleri dikkate alınarak Libya hukukuyla mukayeseli olarak ele almaktadır. Tezimiz bir giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş Bölümü: Mülkiyeti elde etme yolları İslam hukuku ve Libya Medenî kanununa göre ele alınacak bunlar içerisinde şüf'a hakkının yeri belirlenmiştir. Birinci Bölüm: Şüf'anın sözlük ve terim anlamı verilip hukukî yönü ortaya konulmuştur. İkinci Bölüm: Şüf'anın rükunları belirtildi ve her bir rükunda bulunması gereken şartlar, sebepler belirtildi ve akar ve gayr-i menkuller üzerinde şüf'anın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği delilleriyle ortaya konuldu. Üçüncü Bölüm: Şüf'a hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli şartlar belirtildi ve şüf'ayı ortaya çıkaran şartlar ile şüf'a hakkına sahip kişinin izleyeceği prosedür anlatıldı. Dördüncü Bölüm: Libya kanunlarına göre şüf'anın gerçekleşmesi, yargı yoluyla şüf'a hakkının gerçekleşmesi, şüf'a hakkıyla temellükün nasıl gerçekleştiği ve şüf'a hakkının düşüren sebepler ile bu hakkı düşürmek için hile-i şer'iye yapılması meseleleri ele alındı.
Miras sözleşmesinin sona ermesi
Mirasbırakanın, ölümünden sonra hüküm ifade etmesini istediği emirlerini, sağlığında birtakım hukuki müesseseler çerçevesinde belirtmesi mümkündür. Mirasbırakanın ölümünden sonrasına ilişkin arzularını içeren iradesini açıklarken tabi olduğu şekil şartları olarak adlandırılan şekli anlamda ölüme bağlı tasarruflar, vasiyetname ve miras sözleşmesi olarak karşımıza çıkabilir. Vasiyetname, tek taraflı bir ölüme bağlı tasarruf türü iken; miras sözleşmesi, tarafların karşılıklı olarak birbirlerini bağladıkları iki taraflı ölüme bağlı bir hukuki işlemdir. Miras sözleşmesinin sözleşmesel ve bağlayıcı niteliği, sözleşmenin sona ermesi hususunda önem arz etmektedir. Vasiyetnameden farklı olarak, miras sözleşmesini tek taraflı olarak her zaman ve serbestçe ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bu ölüme bağlı tasarruflar ancak, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 546. maddesinin ikinci fıkrasına dayanılarak mirasçılıktan çıkarma hallerinden birinin bulunması hâlinde ve Türk Medeni Kanunu'nun 547. Maddesi çerçevesinde sağlararası edim borcunun yerine getirilmemesi sebebi ile tek taraflı olarak sonlandırılabilmektedir. Bu sona erme hâllerine ek olarak, miras sözleşmesinin iptal yaptırımı sonucunda hükümsüz kalması, kendiliğinden sona ermesi ve sözleşmenin taraflarının anlaşarak miras sözleşmesini ortadan kaldırması da mümkündür. Bu kapsamda, tezin birinci bölümünde, genel çerçevede miras sözleşmesine ilişkin bilgilere yer verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde miras sözleşmelerinin kurulması ve miras sözleşmelerine ilişkin yokluk ve kesin hükümsüzlük hâlleri incelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde ise miras sözleşmesinin Kanun gereği kendiliğinden sona erme hâlleri ile iradi sona erme hâlleri ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Miras sözleşmesinin iradi sona erme hâlleri kapsamında Türk Medeni Kanunu'nun 546. maddesinin ikinci fıkrası ile 547. maddesi çerçevesinde miras sözleşmesinden dönme hakkı incelenmiştir. Mirasbırakanın, miras sözleşmesinin yapılmasından sonra miras sözleşmesi ile bağdaşmayan tasarruflarının bulunması hâlinde, miras sözleşmesinin hükümden düşmesinin ve miras sözleşmesinden dönmenin söz konusu olup olmayacağı değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Ölüme bağlı tasarruf, miras sözleşmesi, bağlayıcılık, sona erme, dönme.
Medenî hukukta hakkın etkisizleşmesi
Bir hakkın geç ileri sürülmesi, somut olayın koşullarına göre hakkın muhatabında hakkın gelecekte kullanılmayacağına dair korunmaya değer bir hukukî görünüşün yaratılması riskini barındırır. Öyle ki hakkın ileri sürülebilir olduğu ilk zamanlar hakkın ileri sürülmesini bekleyen muhatap, zamanın geçmesiyle birlikte hakkın ileri sürülmeyeceği yönünde bir beklenti geliştirir; içerisinde bulunduğu durumdan artık hakkın ileri sürülmeyeceğini çıkarır. Somut olayın koşullarına göre hakkın ileri sürülmesindeki gecikme devam ettikçe bu çıkarım, hakkın artık ileri sürülmeyeceği yönünde bir güvene dönüşür. Elbette hakkın söz konusu güven oluştuktan sonra da ileri sürülmesinde, hak sahibinin menfaati mevcudiyetini korumaya devam etmektedir. Fakat, hak sahibinin bu menfaatinin korunması hâlinde, hakkın artık ileri sürülmeyeceğine güvenen muhatap bakımından açıkça adil olmayan, taraflar arasındaki menfaat dengesini sarsacak sonuçlar doğabilir. Zira muhatap kendisini bu güven doğrultusunda ayarladıktan sonra hakkın ileri sürülmesi, muhatabı hakkın geciktirilmeksizin ileri sürülmesine nazaran daha dezavantajlı bir konumda bırakabilir. Hakkın sahibine tanıdığı menfaat ile muhatabın güvenin korunmasına dayanan menfaat arasındaki çatışma, hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak geç ileri sürülmesinden kaynaklanmaktadır. Hakkın bu şekilde dürüstlük kuralına aykırı kullanımını ifade eden olay grupları, hakkın etkisizleşmesi doktrini (Verwirkung) ile karşılanır.
Medeni Hukuk kapsamında boşanma davasında alınabilecek geçici tedbirler
Günümüz yargı sistemi içerisinde davalar uzun yıllar boyunca devam edebilmektedir. Bir sorunun çözümünün uzun yıllar alması, bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirmektedir. Bu olumsuz etkilerin önüne geçilebilmesi adına geçici hukuki koruma yollarının öngörüldüğü görülmektedir. Geçici hukuki korumanın önem taşıdığı alanların başında, aile ve evlilik kurumu gelmektedir. Aile kurumu, toplumun temel yapı taşı konumundadır. Ailenin hem kişisel hem de sosyal açıdan çeşitli ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanması, aile bireylerinin yükümlülüğü altındadır. Evlilik birliğinin korunmasına yönelik geçici önlemlerin en temel özelliği, boşanmayı önlemeleridir. Alınacak önlemler, hem eşler adına hem de çocuklar için önem ifade etmektedir. 6284 sayılı kanun, alınacak önlemlerin temelini oluşturmaktadır. Bu kanuna dayanarak şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları bir koruma imkânına sahip olabilmektedir. Söz konusu tedbirlerin en temel özellikleri, mağdura yönelik alınacak tedbirler olmalarıdır. Bu tedbirlerin, şiddet uygulayan veya şiddet uygulamasından şüphelenen kişiler hakkında uygulanmaları mümkün değildir.
Medeni Usul Hukukunda maddi hataların düzeltilmesi (HMK M.183)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.183 hükmü uyarınca bir yargılamada tarafların veya mahkemenin dava dosyasında bulunan belgelerdeki açık yazı ve hesap hataları düzeltilebilecektir. Yargılamada gündeme gelen yazı ve hesap hatalarının gerçeğe aykırı olduğu duraksamaya yer bırakmayacak kadar anlaşılır ise ortada açık bir maddi hata söz konusudur. Maddi hataların düzeltilmesi ile bünyesinde açık yazı ve hesap hatası bulunan belgelerin düzeltilmesine imkân tanınarak işlemin gerçeğe uygun hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Maddi gerçeğe ulaşmayı, hukuki güvenliğin tesisini ve adaletli karar vermeyi amaçlayan medeni usul hukuku şekli bir hukuk dalıdır. Sırf açık yazı ve hesap hatası nedeniyle yapılan usulî işlemin iptali katı bir şekilcilik olarak öngörülmüş ve katı şekilciliğin önüne geçilmek suretiyle usul işleminin düzeltilmesine imkân tanınmıştır. Bu durum aynı zamanda, Anayasa m.141/5 ve HMK m.30'da düzenlenen usul ekonomisi ilkesinin bir gereğidir. Bu çalışmada maddi hataların düzeltilmesi kurumu, Kanun'un 183'üncü maddesi hükmü ile sınırlı olacak şekilde dar ve teknik olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Yargı kararlarında maddi hata kavramını genişleten uygulamalara rastlanılması ve maddi hataların mahallinde düzeltilmesinin geciktirilmesi sebebiyle üst derece yargılamalara da sirayet etmesiyle doğabilecek çelişkiler, sakıncalar bu konunun tarafımızca ele alınması gerekliliğini artırmıştır.
Mirastan feragat sözleşmesi
Mirastan feragat sözleşmesi, muhtemel mirasbakan ve onun muhtemel mirasçısı arasında akdedilen bir miras sözleşmesidir. Mevzubahis akdin, "olumsuz miras sözleşmesi" yahut "mirastan vazgeçme sözleşmesi" olarak da adlandırıldığı görülür. Osmanlı hukukunda bulunmayan bu hukuki imkan, 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Kanunu Medenisi ile Türk hukukuna kazandırılmıştır. Mirastan feragat sözleşmesi, mirasbırakana terekesini planlama fırsatı veren hukuki müesseselerin başında gelir. Muhtemel muris yönünden bakıldığında, ölüme bağlı tasarruf niteliğinde bir işlem söz konusudur. Akdin ivaz karşılığında yapıldığı hallerde muris, mirasçının gelecekteki miras payını adeta satın almaktadır (Erbauskauf). Muhtemel mirasçı açısından ise bu sözleşme, gelecekte elde edebileceği miras payından kısmen veya tamamen vazgeçme anlamı taşır. Onun işlemi terekesine değil malvarlığına etki edecek türdendir. Bu nedenle, feragat eden taraf bakımından sağlararası bir hukuki işlem söz konusudur. Görüldüğü üzere, mirastan feragat sözleşmesi ikili bir yapıdadır. Ölüme bağlı tasarruf olması yönüyle miras hukukunun, sağlararası hukuki işlem olması yönüyle de borçlar hukukunun kapsamında değerlendirilecek çeşitli özelliklere sahiptir. Öte yandan, özellikle ivazlı mirastan feragat sözleşmesinin hukuki niteliği fazlasıyla tartışmalıdır. Zira ivazlı mirastan feragat akdi kapsamında, ölüme bağlı unsur ile sağlararası unsur yan yana gelmektedir. Söz konusu unsurların tek bir hukuki işlem bünyesinde mi birleştikleri yoksa iki ayrı hukuki işlem mi oldukları meselesi, burada yürütülen tartışmaların odak noktasını oluşturur. Bu çalışmada, mirastan feragat sözleşmesinin hukuki niteliğine ve konusuna ilişkin tartışmalara açıklık getirilmiş, bu sözleşmenin nasıl kurulacağına, hükümlerinin neler olacağına ve hangi hallerde sona ereceğine dair ayrıntılı açıklamalar yapılmıştır. Yapılan açıklamalarda 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ve Türk miras hukuku esas alınmakla beraber, yeri geldikçe İsviçre medeni hukukundan ve Alman medeni hukukundan da karşılaştırmalı şekilde faydalanılmıştır. Bunun yanı sıra, çalışma boyunca, mirastan feragat tasarrufunu inceleyen yüksek yargı içtihatlarından da geniş biçimde yararlanılmıştır. Böylelikle hem uygulamanın konuya ilişkin yaklaşımı ortaya konulmuş hem de mirastan feragat sözleşmesine dair somut ve güncel sorunlar tespit edilmiştir.
Miras Hukukunda denkleştirme
Mirasta denkleştirme, miras bırakanın sağlığında, yasal mirasçısına miras payına mahsuben yaptığı karşılıksız kazandırmaların, mevcutsa aynen, değilse değerinin miras ortaklığına geri verilmesi veya kazandırmayı alan mirasçının miras payına mahsup edilmesidir. Denkleştirme müessesesinin amacı, mirasbırakandan sağlararası karşılıksız bir kazandırma almış olan mirasçının, böyle bir kazandırma almamış olan mirasçılara nazaran daha elverişli bir durumda olmasını önlemek ve mirasın paylaşılmasında yasal mirasçılar arasında eşitliği ve hakkaniyeti sağlamaktır.Denkleştirmeye tâbi bir kazandırmadan söz edebilmek için, bu kazandırmanın mirasbırakan tarafından sağlığında, yasal mirasçısına miras payına mahsuben yapılmış olması gerekir. Mirasbırakanın altsoyuna yapmış olduğu, çeyiz veya kuruluş sermayesi vermek ya da bir malvarlığını devretmek veya borçtan kurtarmak ve benzerleri gibi karşılıksız kazandırmalar, aksi mirasbırakan tarafından açıkça belirtilmedikçe kanunen denkleştirmeye tâbidir.Denkleştirmeye tâbi kazandırma, denkleştirme borçlusu mirasçının yasal miras payını aştığı takdirde, mirasçı mirasbırakanın bunu kendisine bırakmak istediğini ispat ederse, denkleştirmeye tâbi olmaz. Kanun koyucu, olağan hediyelerin ve evlenme sırasında yapılan geleneğe uygun giderlerin de denkleştirmeye tâbi olmadıklarını düzenlemiştir. Ayrıca mirasbırakanın çocuklarına yaptığı eğitim ve öğrenim giderleri, alışılmış ölçüler içinde kaldığı takdirde denkleştirmeden muaf olurlar.Denkleştirme yükümlülüğü, yasal mirasçılar bakımından söz olur. Mirasbırakandan denkleştirmeye tâbi kazandırma almış olan bir yasal mirasçı, bu türden bir kazandırma almış olan veya olmayan diğer yasal mirasçılara karşı denkleştirme ile yükümlüdür. Denkleştirme yükümlülüğü mirasçılık sıfatına bağlandığından, mirası reddeden, mirasçılıktan çıkarılan, mirastan yoksun bırakılan veya feragat eden ve bu suretle mirasçılık sıfatına sahip olmayan yasal mirasçılar denkleştirmeyle yükümlü olmazlar. Bu halde mirasçılık sıfatını kaybeden mirasçıya ait denkleştirme yükümlülüğü, onun yerini alan mirasçılara, miras paylarında meydana gelen artış oranında geçer.Kanun koyucu, denkleştirme yükümlülüğü bakımından altsoy mirasçılar ile diğer yasal mirasçılar arasında bir ayrım yapmıştır. Buna göre, mirasbırakanın altsoyu lehine yapmış olduğu belirli nitelikteki sağlararası karşılıksız kazandırmalar, aksi mirasbırakan tarafından açıkça belirtilmedikçe, kanunen denkleştirmeye tâbi iken, altsoy mirasçılar dışındaki yasal mirasçılar bakımından denkleştirme yükümlülüğü, ancak bu yönde bir irade beyanının varlığı halinde söz konusu olur.Kanun'da denkleştirme yükümlülüğünün ifasında denkleştirme borçlusu mirasçıya bir seçimlik hak tanınmıştır. Buna göre, mirasçı dilerse, almış olduğu kazandırmayı miras ortaklığına aynen geri verir; dilerse kazandırmayı muhafaza eder ve değerini miras payına mahsup ettirir. Burada denkleştirme, kazandırma konusu şeyin denkleştirme anındaki değeri üzerinden yapılır. Kazandırma konusu şeyde meydana gelen yarar ve zararlar ile kazandırma sebebiyle yapılan giderler ve elde edilen gelirlerin hesaplamaya etkisi bakımından sebepsiz zenginleşme hükümlerine yollama yapılmıştır.Anahtar KelimelerMiras HukukuDenkleştirmeTerekeTenkisMirasın paylaşılması
Mirasın reddi
Çalışmanın konusu mirasın reddi müessesesidir. Çalışmada mirasın reddine ilişkin Medenî Kanun hükümleri, öğretide ileri sürülen görüşler ve Yargıtay kararları ile birlikte değerlendirilmiştir.Tezin birinci bölümünde öncelikle ret kavramı ve ret beyanının hukukîniteliği üzerinde durulmuştur. Daha sonra gerçek ret ve hükmî ret ayrı ayrı incelenmiştir. Gerçek redde ret hakkının kullanılması ve ret hakkının kullanılmasındaki usûli meseleler ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Gerçek ret incelendikten sonra bir diğer ret çeşidi olan hükmî ret incelenmiştir. Burada özellikle hangi şartlar altında hükmî reddin söz konusu olacağı ve hükmî ret halinde ortaya çıkacak sonuçlar üzerinden durulmuştur.İkinci bölümde mirasın reddinin sonuçları üzerinde durulmuştur. Bu başlık altında öncelikle reddin mirasbırakanın serbest tasarruf oranına ve mirası reddeden mirasçının denkleştirme yükümlülüğüne etkisi değerlendirilmiştir. Daha sonra yasal ve atanmış mirasçılar bakımından reddin sonuçları ve vasiyet alacaklısının mirası reddinin sonuçları ayrı ayrı incelenmiştir. Burada yasal mirasçı olan devletin mirası reddinin sonuçları da ayrıca ele alınmıştır.Tezin son bölümünde ret hakkının kötüye kullanılması halinde mirası reddeden mirasçının ve mirasbırakanın alacaklarının sahip oldukları haklar incelenmiştir. Bu kapsamda ilk olarak reddin iptali davasının şartları, usule ilişkin meseleler ve davanın sonuçları ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Daha sonra mirasbırakanın alacaklılarının denkleştirmeye tabi kazandırmanınkendilerine geri verilmesine yönelik olarak sahip oldukları davanın şartları ve sonuçları üzerinde durulmuştur.Anahtar Sözcükler:1.Miras Hukuku2.Mirasın Reddi3.Hükmi Ret4.Gerçek Ret5.Reddin İptali
Medeni Usul Hukukunda kısa karar
Yargı erkinin en büyük görevi, mahkemelere yansıyan hukuki ihtilafların çözümünde en hızlı, en doğru ve vatandaş için en ucuz yol izlenerek, somut dosyada en adil kararı vermektir. Mahkemelerce verilecek bu adil kararlar sayesinde, halkın ve kamunun vicdani tatmin duygusu karşılanacak, böylece tüm bireylerin adalete olan güveni en üst noktaya taşınacaktır.Mahkeme önüne gelen ihtilafla ilgili dosyada, tahkikatını tamamlayıp, söz konusu ihtilafı çözecek duruma geldiğinde yargılamayı sonlandırarak, davayla ilgili son kararını açıklar. Anayasa'nın 141. maddesi gereği, mahkemeler her türlü kararlarını gerekçeli olarak yazmalıdır. HMUK' un 388. maddesi de Anayasa'nın söz konusu maddesini destekler niteliktedir. Bu yüzdendir ki, mahkemelerin gerekçesiz bir karar vermeleri, Anayasa ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun amir hükümlerine de aykırıdır.Gerekçe mahkemenin vardığı sonuca (hükme) dayanak teşkil eden sebeptir. Gerekçede, hâkimi o sonucu vermeye iten nedenlerin yanı sıra, tarafların dilekçe ve sözlü beyanlarından dile getirdikleri iddia ve savunmaların özeti, çekişmeli konular hakkında toplanan deliller, bu delillerin tartışılması sonucu hangilerinin ret ve üstün tutulduğu, hangi vakaların sabit görüldüğü ve bunların tümünden çıkarılan sonuç bulunmalıdır.Ülkemizdeki mahkemelerin yoğun iş yükü, teknik ve personel eksikliği gibi sebepler, adalet hizmetini yavaşlatmakta, bu da yapılan yargılama sonunda açıklanan hükümlerin, gerekçesiz olarak tefhim edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Hal böyle olunca, kanun koyucu, uygulamadaki duruma paralel bir düzenleme yaparak, yargılama sonunda sadece hüküm fıkrasının tefhim edilmesini yeterli görmüş, hükmün tefhiminden itibaren onbeş gün içinde gerekçeli kararın yazılarak taraflara tebliği esasını benimsemiştir.Mahkeme yargılama sonunda hüküm sonucunu tutanağa geçirerek okur. Taraflara, yargılama sonunda yüklenen borç ve tanınan hakların belirtildiği hüküm sonucuna, uygulamada kısa karar denmektedir. Mahkemenin kısa kararını açıkladıktan sonra yapacağı iş, buna uygun bir gerekçeli karar hazırlamaktır.Gerekçeli kararla, kısa karar arasında oluşan çelişki, söz konusu gerekçeli karar, temyiz yoluyla Yargıtay'a taşınırsa bozma sebebidir. Karar bozulduktan sonra yerel mahkemenin yapması gereken iş, önceki kararla bağlı olmaksızın çelişikliği kaldırmak kaydıyla vicdani kanaatine göre karar vermektir.
Irak'ta medeni ve siyasi haklar
Farklı uygarlıklar mensubu ve farklı coğrafya, siyasi, ekonomik ve sosyal rejim uyguluyor olmalarına rağmen, insan hakları meselesi tüm halk ve ülkelerin hayatını ve gelişimini etkilemektedir. İnsan hakları meselesi mahalli ve uluslararası çapta önemle izlenen ve ilgi odağı olman bir mesele haline gelmiştir. Bu ilgi insan haklarının nasıl tespit edilip düzenleneceği, uluslararası ve bölgesel pakt ve hukuk beyannamelerce güvence altına alınmasına vurgu yapma şekillerini almıştır. Aynı zamanda insan hakları, uyguladığı farklı siyasi rejim ve görüşüne rağmen tüm ülkelerin önemle ilgilendiği bir konu haline gelmiş ve bunu ulusal anayasalarında kararlaştırmışlardır. Anayasaların insan haklarını ele alış ve çözüme kavuşturma tarzı anayasanın koyulduğu dönemde yaşanan siyasi, iktisadi ve sosyal şartlara ve inanıyor olduğu ideoloji ve fikri görüşe göre farklılık arz eder. Medeni ve siyasi haklar dünya çapında bulunan anayasaların kararlaştırdığı temel haklardandır. Kararlaştırılan bu hakların kapsamı uygulanan siyasi rejimin demokrat veya otoriter olma oranına göre, genişler veya daralır. Bu hakların varlığının gerekliliği ve önemi bunların insanın şahsı ve özel hayatındaki yerine göre tecelli eder, aynı zamanda bu haklar insanlara siyasi hayata katılma ve halk egemenliğini belirtmeye de zemin sağlar.Ülkeler anayasalarına sadece medeni ve siyasi haklarla ilgili hükümler koymakla yetinmeyip, aynı zamanda insanların bu hakları kullanmalarını tekeffül eden güvenceler kararlaştırmış ve yapılabildiği kadar bu hakların çiğnenmesine engel olacak garantiler koymaya çalışmıştır. Bu güvence ve garantiler, ihlale uğrayan ve yasal olmayan bir şekilde selp olunan hakların hak sahiplerine geri dönmesine yardımcı olacak kurumlar ve tedbirler halini alabilir. Ancak medeni ve siyasi hakların kararlaştırılmış olması, uluslar arası antlaşmalar ve anayasalarca tekeffül ve güvence altına alınmış olması, bu hakların sınırsız ve takyitsiz olarak ıtlak edilmiş olması anlamına gelmez. Haklar düzenleyici bir otorite çerçevesinde olmadan sınırsız ve takyitsiz kullanılacağı anlamına gelmez, aksi takdirde bunun sonucu kesinlikle kaos olur. Bunun için uluslararası antlaşmalar ve anayasalar medeni ve siyasi hakların kullanılmasını (bunları takyit etmek yoluyla sınır ve kapsamlarını çizmek) düzenlemeye özen göstermiştir. Ancak bu takyitler çok dar oranda olmalı ve çok gerekli haller sınırlı olmalıdır. Takyitler uygulanırken tüm anayasal haklar ve kararlaştırılmış bulunan hukuki tedbirler göz önünde bulundurulmalıdır. Burada işaret edilmesi gereken bir nokta şudur ki, medeni ve siyasi hakları kaydetme hususundaki gelişme bilimsel alanda özellikle üçüncü dünya ülkelerinde kendisinden beklenen hissedilir derecede somut gelişme kaydedememiştir. İnsanın medeni ve siyasi haklarının ihlali ve bu haklara yapılan çok tehlikeli saldırılar ve bunun sonucu olarak meydana gelen siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel istikrarsızlık gibi olumsuz etkiler izlenmiştir.Yukarıdaki sebeplerden medeni ve siyasi hakların öneminden dolayı, söz konusu haklar siyaset ve hukuk araştırmacıların inceleme ve ilgili alanı olmuştur. Bu hakların öneminden dolayı biz de Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar tez konusu olarak seçmiş bulunuyoruz. Çalışmamız, anayasalarda medeni ve siyasi hakları düzenleyen hükümleri incelemeyi de kapsamıştır. Bu husus büyük önem arz eder, çünkü anayasalar ve kanunlar Irak'ta medeni ve siyasi hakların gelişme aşamalarını inceleme alanında önemli bir adımdır. Tez konumuz olan Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar aşağıdaki şekilde ele almayı uygun gördük:Birinci Bölüm: Bu bölümde (genel olarak medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır, medeni ve siyasi hakların tarihsel gelişimi, anlamları, genel olarak hak kavramı, medeni ve siyasi hakların türleri ve bu hakların sınırlanması ve kötüye kullanma yasağı konuları ve daha sonra uluslararası antlaşmalara göre bu hakların durumu incelenmiştir.İkinci Bölüm: Bu bölümde (Irak anayasalarında medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır. Bu bölüm üç alt bölüme ayrılmıştır. Birinci alt bölüm 1925 anayasasında medeni ve siyasi hakların durumunu incelemeye tahsis edilmiştir. Bu bölümde, medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. İkinci alt bölümde 1970 anayasası ele alınmıştır, bu bölümde medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. Üçüncü alt bölüm ise, 2005 tarihli Irak yeni anayasasına tahsis edilmiştir. Bu bölümde söz konusu anayasada medeni ve siyasi hakların türleri, bu hakların güvenceleri ve takyitleri ele alınmıştır.Çalışmamız, yapılan incelemeler sonunda elde edilen önemli neticeleri kapsayan bir sonuçla sona ermiştir.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa2.Haklar3.Irak4.Güvence ve Sınırlama5.Demokrasi
Evlilik birliğinin korunması
Aile, toplumun temel yapı taşı, en küçük sosyal birimidir. Ailenin dağılmadan, dirlik ve düzen içinde devam etmesinin aile bireylerine olduğu kadar içinde bulunduğu topluma da faydaları vardır. Bu nedenle aile kurumu hem anayasal hem de genel ve özel kanunlarla koruma altına alınmıştır.Dayanağı Anayasa'nın 41. maddesindeki ailenin korunması ilkesi olan evlilik birliğinin korunması kurumu temel olarak 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 195 ve 201. maddeleri arasında ve ayrı ayrı bazı maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler, hâkimin uyuşmazlık içerisindeki evlilik birliğine müdahalesi ile evlilik birliğinin devamı sırasında ortaya çıkan sorunların, boşanma veya ayrılık aşamasına gelinmeden çözülmesini ve evlilik birliğinin huzurlu bir şekilde devamını sağlamaya yönelik olarak düzenlenmiş hükümlerdir. Ancak evlilik birliğini korumaya yönelik hükümler bunlarla sınırlı değildir. Türk Medenî Kanunu'nun Aile Hukuku başlıklı kitabında dağınık bir şekilde evlilik birliğini koruyucu birçok hüküm yer almaktadır. Bu hükümler, evlilik birliğinde henüz bir uyuşmazlık söz konusu olmamasına rağmen uyuşmazlık çıkması muhtemel konularda eşlerin sözleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirerek evlilik birliğini korumayı amaçlamaktadır.Türk Medenî Kanunu'nun evlilik birliğini koruyucu hükümlerinin aile içi şiddeti önlemede yetersiz kaldığı düşüncesiyle 14.01.1998 tarihinde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kabul edilmiş; böylece toplumun huzuru ve refahı için ailenin daha etkin bir şekilde korunması amaçlanmıştır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 04.05.2007 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5636 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile önemli değişikliklere uğramış, birçok açıdan kanunun daha yaygın şekilde uygulanması hedeflenmiştir. 01.03.2008 tarihinde yayınlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un Uygulanması Hakkında Yönetmelik ile kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiş, kanunun uygulanmasına birçok konuda açıklık getirilmiştir.?Evlilik Birliğinin Korunması? başlıklı bu çalışmada Türk Medenî Kanunu'nun ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un evlilik birliğini koruyucu hükümleri incelenmiştir. Üç ana bölümden oluşan çalışmamızın giriş bölümünde konu ve konu ile ilgili temel kavramlar açıklanmıştır. Birinci bölümünde Türk Medenî Kanunu'nun eşlerin sözleşme özgürlüğünü sınırlayan hükümleri; ikinci bölümde Türk Medenî Kanunu'nun hâkimin evlilik birliğinin iç işleyişine müdahalesini öngören hükümleri incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise eşleri ve aynı zamanda diğer aile bireylerini aile içi şiddetten korumak amacıyla özel olarak hazırlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında hâkimin alabileceği tedbirler ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler1.Medenî Hukuk2.Aile Hukuku3.Evlilik Birliği4.Ailenin Korunması5.Aile İçi Şiddet
Medeni Hukuk ve Türkiye'de Medeni Hukukun tarihi üzerine bir inceleme (1923-1927)
Osmanlı Devleti'nde hukuk iki kısımdan oluşuyordu. Kaynağını dinden alan şer'i hukuk ve kaynağını örf-adetten alan örfi hukuk. Osmanlı medeni hukuku da bu çerçevede kaynağını dinden alarak gelişti ve 20. yüzyıla kadar uygulandı. Değişen dünya şartlarına uyum sağlamak ve yeni ihtiyaçları karşılamak için 1850'li yıllarda medeni hukukun yenilenmesi amacıyla Mecelle denilen ve kaynağını fıkıhtan alan kanunlar hazırlandı. Fakat I. Dünya Savaşında ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti siyasi açıdan olduğu gibi hukuki yönden de çökmek üzereydi. Çünkü Mecelle farklı dinlere mensup Osmanlı milletinin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Milli Mücadelenin kazanılmasıyla dayandığı değerler açısından yeni, farklı bir devlet kuruldu ve bu devlet siyasi anlayışında ki değişiklikleri topluma ve hukuka da yansıtmaya başladı. Bu amaçla eskisinden tamamen farklı, Avrupa sistematiğine dayanan, laik, modern bir Medeni Kanun hazırlamak amacıyla komisyonlar kuruldu. Komisyonların yaptıkları çalışmalar sonucu İsviçre Medeni Kanunu bazı değişikliklerle tercüme edilerek, TBMM'de kabul edildi ve yeni Türk Medeni Kanunu olarak benimsendi.Yeni Türk Medeni Kanunu kabul edildikten sonra doğal olarak bazı tepkilerle ve eleştirilerle karşılaştı. Çünkü din-akıl anlayışına dayalı bir toplum laiklik-akıl anlayışına dayalı yeni kanunlarla karşı karşıyaydı. Anahtar Kelimeler: Kanun, Türk Medeni Kanunu, Medeni Kanun Komisyonları, laiklik, Atatürk devrimleri.
Türk Medeni Kanunu'nda yasal danışmanlık
Çalışma konumuzu "Türk Medeni Kanunu'nda Yasal Danışmanlık" oluşturmaktadır. Doktrin ve Yargıtay tarafından, vasi ve kayyım ile birlikte vesayet organları arasında yer aldığı kabul edilen yasal danışman, Türk Medeni Kanunu m.429'da düzenlenmektedir. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yasal danışmanlık kavramı ve türleri üzerinde durulmuş ve yasal danışmanlık ile benzer kurumlar arasındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yasal danışman atanması başlıklı ikinci bölümde ise yasal danışmanlık altına alınacak olan kimsenin taşıması gereken özellikler ve yasal danışman olarak atanacak olan kimsede bulunması gereken şartlar ile yasal danışman atanmasına ilişkin yapılacak olan yargılama incelenmeye çalışılmıştır. Çalışma konumuzun son bölümünde ise yasal danışmanın sorumluluğu ve görevinin sona ermesi üzerinde durulmuştur.
Edinilmiş mallara katılma rejimi dava zamanaşımı
Evlilik birliğinin sona ermesinin ardından mal rejimi tasfiyesi nedeniyle katılma alacağı ve değer artış payına yönelik istemlerde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu sebeple, alacaklar açısından göz önünde bulundurulacak zamanaşımı süresinin belirlenmesi uyuşmazlıkları sona erdirme bakımından önem arz etmektedir. Bu sebeple Yargıtay ve doktrinde yer alan görüşler önem arz etmektedir. Eşlerin aralarında mal rejimi sözleşmesinin bulunması halinde TBK' nın 146. maddesi göz önünde bulundurulacak ve on yıl olan sözleşmelere ilişkin zamanaşımı tatbik edilecektir. Eşlerin aralarında bu neviden bir mal rejimin sözleşmesi yoksa doktrin ve Yargıtay'ın birbirinden farklı görüşleri bulunmaktadır. Yargıtayın daha önceki kararları edinilmiş mallara katılma rejiminde on yıllık zamanaşımının uygulanması grektiğine yöneliktir. Bu nedenle çalışmada edinilmiş mallara katılma rejiminde zamanaşımı süreleri üzerinde durulacaktır.
Vasiyetnamenin iptali davası
Çalışma konumuzun öznesi olan vasiyetnameler tek taraflı, kimseye yöneltilmesine gerek olmayan ve serbestçe geri alınabilen hukuki işlemlerdir. Türk Medeni Kanunu, vasiyetnameleri resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname ve sözlü vasiyetname olmak üzere üç tür olarak düzenlemektedir. Miras bırakanın ölüme bağlı son arzularını olabildiğince ayakta tutmayı hedefleyen kanun koyucu, vasiyetnamenin geçersizliğini iptal edilebilirlik yaptırımına tabi tutmuştur. Çalışmamızın asıl konusunu oluşturan vasiyetnamenin iptali davalarında kanunun öngördüğü sınırlı sayıdaki iptal sebepleri olan ehliyetsizlik, kanuna ve ahlaka aykırılık, irade sakatlıkları ve şekle aykırılık sebeplerinden birine dayanılarak sakat olan vasiyetname mahkeme kararıyla iptal ettirilip hükümsüz hale getirilebilmektedir. Yaptığımız çalışmanın amacı vasiyetnamenin iptali davasının sebeplerini, hukuki niteliğini, usul ve esasa dair özelliklerini, kanunda öngörülen süreleri açıklamaktır. Ayrıca vasiyetnamenin iptali davasının benzer davalar olan vasiyetnamenin tenfizi davası, miras sebebiyle istihkak davası ve tenkis davalarıyla benzerlikleri ve farklılıkları belirlenerek netlik sağlanacaktır. Ek olarak hukuk camiasının kullanımına sunulmak üzere akademik bir eserin ortaya konulması da bir diğer amaçtır. Çalışma, ölüme bağlı tasarruflardan sadece vasiyetnamelerin iptalinin incelenmesi yönüyle diğer çalışmalardan ayrışmaktadır. Çalışma, sağlar arası işlemler ile ölüme bağlı tasarruflar için kanun koyucunun öngördüğü geçersizlik yaptırımlarının farklarını açıkça ortaya koyması, iptal sebeplerinin değerlendirilmesi, yaptırımlar için yeni öneriler içermesi, iptal davasının usul ve esasa ilişkin özelliklerinin incelenmesi ve iptal davasını benzer davalarla karşılaştırması bakımından önemlidir.
Aile Hukukunda vesayet ve uygulamada vesayet davaları
1982 Anayasası'nın ikinci maddesinde sosyal devlet olmak Türkiye Cumhuriyeti devletinin nitelikleri arasında sayılmıştır. Sosyal devlet ilkesinin gereklerinden biri, devletin zayıf ve savunmasız vatandaşlarının kişisel ve ekonomik çıkarlarını gözetmesidir. Korunmaya muhtaç olanlar arasında çocuklar ilk sırada yer almaktadır. Kural olarak, çocuklar ebeveynlerinin velayeti altındadır. Kanun, çocuğun çıkarlarını en iyi koruyacak kişinin anne-baba olduğu varsayımından hareket ederken bununla birlikte, bazı durumlarda çocuk ebeveynlerinin velayeti dışında olabilir. Bu durumda çocuğun menfaatini korumak isteyen kanunumuz vesayet müessesesini düzenlemiştir. Vesayet ve velayet birbirini ikame eden kurumlardır. Vesayet, yalnızca çocukları değil, ergin olmakla birlikte kendi kişisel ve ekonomik hak ve menfaatlerini koruyamayacak durumdaki vatandaşlar için de bir güvencedir. Kanunda sınırlı olarak sayılan hallerden bir ya da bir kaçının bulunmasıyla zorunlu olarak kamu eliyle korunma söz konusu olabileceği gibi, ergin kişinin yine kanunda sayılan belirli koşulların bulunması durumunda tamamen kendi istek ve arzusuyla, kişisel ve ekonomik çıkarlarının kamu eliyle korunmasını istemesi de mümkündür. Bu gibi hallerde de vesayet kurumu devreye girer. Gerek küçük olması, gerekse kısıtlanması nedeniyle korunma ihtiyacı duyan kişi adına her türlü işlemi yapmak ve onun kişiliğine ve mallarına özen gösterip korumakla yükümlü bulunan kişi ise vasidir. Vasi, kanunda belirtilen niteliklere sahip, vasiliğin olumlu ve olumsuz koşullarını taşıyan kişiler arasından vesayet makamı tarafından belirli bir süre için atanır. Vasi, görevi süresince kanunda belirtilen hak ve yükümlülüklere sahip olmakla birlikte, küçüğün ve kısıtlının her türlü kişisel ve ekonomik menfaatlerini korumak ve vesayet makamına periyodik olarak hesap vermek zorundadır. Vesayet altındaki kişinin malvarlığını eksiksiz teslim etmekle yükümlüdür. Aksi halde vasi tazminattan sorumlu olabilir. Kurumun korumak istediği kişilerin korunması, sosyal hayata uyumları, bazı ekonomik ve kişilik hak ve yükümlülüklerinin yerine getirilmesi bu kurumun her yönden sağlıklı işleyişine ve gelişmesine bağlıdır. Dolayısıyla vesayet organları olan vasi, vesayet makamı ve denetim makamının şekli olarak var olması tek başına vesayet altındaki kişinin korunmasını sağlamaya yetmez. Belirtilen amaçları yerine getirmedikleri takdirde bu organlar zamanla işlevsiz birer kurum haline dönüşürler. Bu sebeple bu durum söz konusu organların her açıdan desteklenmesi ve geliştirilmesini gerekli kılar. Türk kanun koyucu 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanununu kabul etmiş ve 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe koymuştur. Kanun vesayet alanında da bazı reformlar yapmıştır. Bu reformlar kurumun işleyişine katkı sağlamış ve eski hukuk döneminde oluşan boşlukları doldurmuştur. Bu düzenlemeler dikkate alındığında, vesayet altındaki kişi ile vesayet organlarının adeta bütünleştiği görülmektedir. Vesayet organları, vesayet altındaki kişinin zaaflarını tamamlar, kişiliğini korur, onun adına ekonomik ve hukuki işlemlerde bulunur. Bunu yaparken de çıkarlarını gözetmek zorundadır. Kısacası, küçüklerin sosyal hayata hazırlanması ve kısıtlıların haklarını kaybetmeden yaşamalarının düzenlenmesi vesayet kurumlarının başarısına bağlıdır.
Medeni Yargılama Hukukunda farazî ikrar
İkrar, tek taraflı irade beyanıyla, mahkeme¬ye yönelik olarak, herhangi bir makamın veya kimsenin kabulüne bağlı olmadan, karşı tarafın yokluğunda dahi yapılabilen, bilgi açıklaması içeren bir beyandır. Medeni Usul Hukukunda kural olarak tarafın susması ile karşı tarafça ileri sürülen vakıaların ikrar edildiği sonucu ortaya çıkmaz. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun susmanın ikrar sayılacağını kabul ettiği bazı durumlar, bu kurala istisna teşkil eder. Bu noktada, tarafın, aleyhine olan vakıayı, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir beyanı olmadan, kanun gereği olarak doğrulamış sayılması farazî ikrar olarak nitelendirilir. Bu yönüyle farazî ikrar; kanunun, tarafın hareketsiz kalmasına veya susmasına, "ikrar edilmiş sayılma" hükmünü verdiği durumu ifade eder. Farazî ikrarın üç temel özelliği olan "beyan yokluğu", "mahkeme içi ikrar olma zorunluluğu" ve "bölünemezlik", onu benzer diğer kurumlardan ayırır. Kanunkoyucu, HMK'da düzenlediği, isticvaptan kaçınma (m. 170/II), yeminden kaçınma (m. 229) ve belge ibrazından kaçınma (m. 220) hükümlerinde, tarafın hareketsiz kalmasına veya susmasına, farazî ikrar sonucunu bağlamıştır. Anahtar Sözcükler:Ġkrar, farazî ikrar, isticvaptan kaçınma, yeminden kaçınma, belge ibrazından kaçınma.
Nişanın sona ermesinin hüküm ve sonuçları
Nişanın sona ermesine dayalı hükümlerin uygulanabilmesi için her şeyden önce geçerli bir nişan ilişkisinin varlığı gerekmektedir. Bu sebeple çalışmamızda önce nişanın kurucu ve geçerlilik unsurlarını inceledik. Ayrıca taraflar arası ilişkinin nişan olarak değerlendirilmesi üzerinde olabildiğince durarak nişan hükümlerinin uygulanabileceği ilişkileri tespit etmeye çalıştık. Nişan hükümlerinin uygulanabilmesi için, nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi gerekmektedir. Çalışmamızda, nişanı evlilik dışında sona erdiren tüm hâlleri inceledik. Nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi hâlinde karşımıza bazı sonuçlar çıkmaktadır. Bunlar: Maddi tazminat, manevi tazminat ve hediyelerin iadesidir. Maddi tazminat mal varlığına ilişkin, manevi tazminat ise kişi varlığına ilişkin bir zarar olması hâlinde karşımıza çıkmaktadır. Hediyelerin iadesi ise nişan sürecinde nişanlılara verilen hediyelerin iadesine ilişkin bir taleptir. Her talep özelinde, talep hakkı olanlar, talebin hukuki niteliği ve şartları ayrı ayrı incelenmiş olup uygulamada özellik arz eden noktalar çalışmamızda yer almıştır. Anahtar Sözcükler Nişan, Nişanın Sona Ermesi, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat, Hediyelerin İadesi, Zaman Aşımı.