Kıbrıs sorunu
70 theses under this subject heading
Kıbrıs'ta dondurulmuş bir sorun: Kapalı Maraş
Kıbrıs Sorunu uluslararası siyasetin gündemini meşgul eden en uzun süreli uyuşmazlıklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Uyuşmazlığın kronikleşmesi, yıllar içinde esas bağlamından çıkarak içerisine sorunlu başka konu başlıkları eklenmesinden kaynaklanmaktadır. Günümüz konjonktürüne bakıldığında Kıbrıs Sorunu ne iki toplum arasındaki etnik bir uyuşmazlık ne de sadece bir Türk-Yunan çatışmasıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyada çok sayıda aktörün stratejik bölgeler üzerinde rekabet ettiği bir süreç başlamıştır. Bu anlamda Doğu Akdeniz bölgesi güçlü aktörlerin rekabet ettiği bir mücadele alanı haline gelmiştir. Halihazırda yıllardır taraf devletlerin masasında çözülmeyi bekleyen Kıbrıs Sorunu yeniden ön plana çıkmıştır. Doğu Akdeniz'deki denklem çözülmesi daha zor bir hale gelmiş ve güç dengesinin korunması güçleşmiştir. Bunun sonucu olarak Doğu Akdeniz'e açılan kapı olan Kıbrıs Adası'nda mevcut statükoyu değiştirici hamleler meydana gelmiştir. 16 Ağustos 1974 tarihinde gerçekleşen İkinci Kıbrıs Barış Harekatı'ndan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri denetiminde bulunan Kapalı Maraş bölgesinin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tek taraflı iradesiyle kısmi olarak halkın kullanımına açılması bu hamlelerden biri olmuştur. Literatür incelendiğinde Kıbrıs Sorunu bağlamında Kapalı Maraş Sorununu odak noktasına alan güncel bilimsel bir çalışmanın bulunmaması bu konu üzerine çalışılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu çalışma Kapalı Maraş sorununu uluslararası siyaset çerçevesinde hukuki, ekonomik ve siyasi boyutlarıyla ele alarak, literatürdeki boşluğun kapatılması amacıyla hazırlanmıştır.
Bütün yönleriyle 1974 Kıbrıs Harekatı
ÖZET Türkiye'nin 1974 yılında Kıbrıs'a yaptığı Barış Harekat'ı Cumhuriyet Tarihimiz'in askeri anlamda giriştiği en büyük ve sonuçları bakımından en etkili harekatı olmuştur. Bugün dünyada, üzerinde Türklerin yaşadığı, Kıbrıs diye bir yerden söz edebiliyorsak, bu büyük ölçüde 1974'te yapılan Barış Harekatı'nın sonucudur. Tarih'in çeşitli dönemlerinde birçok devlet tarafında istila ve işgal edilen Kıbrıs Adası'na Türkiye kesinlikle böyle bir niyetle askeri harekat yapmamıştır. Türkiye'yi Ada'ya askeri harekat yapmak zorunda bırakan sebep, Yunanlı Subayların Sampson önderliğinde Kıbrıs'ta Enosis'i gerçekleştirmek için, 15 Temmuz 1974'te Makarios'a karşı yaptıkları darbedir. Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı (Enosis) amacıyla başlatılan Yunan darbesinin öncesi 1930'lara kadar uzanır. O yıllarda Rumlar tarafından Enosis İçin çıkarılan isyan Ada'yı hakimiyetleri altında tutan İngilizler tarafından bastırılmıştı. Fakat Rumlar yaklaşık 20 yıl sonra Yunanistan'ın desteğiyle EOKA terör örgütünü kurarak Enosis için yine faaliyete geçmişlerdi. 4 yıl kadar süren bu faaliyetler Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla "durulmuştu. Ancak Megalo İdea ve Enosis hayaliyle şartlanmış Yunanistan ve onların güdümündeki Rumlar bağımsızlıkla yetinmediler. Enosis onlar için olmazsa olmazdı. Enosis için ilk engel olan İngiltere ortadan kalkmış şimdi tek engel Kıbrıslı Türkler'di. Bunun için Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilanından hemen sonra AKTİRAS (Türkleri imha) planı yürürlüğe girdi ve tüm Ada'da bir soykırım hareketi başlatıldı. 1963- 1964 ve 1967 yıllarında doruk noktaya ulaşan katliamlarda 1210 Türk öldürüldü, ve binlercesi de yaralandı. 27 bin Türk göçmen durumuna düştü 103 köy boşaltıldı. Rumlar, Ada'da sükûneti sağlamak için bulunan Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerini de dinlemiyor tedhiş hareketlerine devam ediyorlardı. Nihayet 1974 yılında Yunanistan'daki cunta idaresinin, bir oldu bittiye getirerek Ada'nın Yunanistan'la birleşmesini temin edecek darbe teşebbüsüne girişmesi üzerine, Ada'da yaşayan Türklerin hayatını korumak için Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'yla elde ettiği garantörlük hakkına dayanarak Kıbrıs'a Müdahale hakkını tek taraflı olarak kullandı.
1955 Kıbrıs krizi ve Türkiye kamuoyunun tepkisi
Kıbrıs, ilk çağlardan başlayarak günümüze kadar çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kıbrıs adasını bu kadar çekici kılan ise bulunduğu coğrafi ve stratejik konumu olmuştur. Adada en uzun hâkimiyetini sürdüren devlet ise Osmanlı Devleti olmuştur. İlerleyen zamanlarda 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşını kaybeden Osmanlı Devleti zor şartlar altında Kıbrıs adasını önce İngiltere'ye kiralamak zorunda kalıp ardından Lozan Antlaşmasıyla birlikte Kıbrıs'ı tamamen İngiltere'nin yönetimine terk etmek zorunda kalmıştır. Yunanistan İkinci Dünya Savaşından sonra gözlerini İngiltere yönetiminde olan Kıbrıs adasına dikmiştir. Megali İdea adı altında Kıbrıs'ı ilhak etmek için Kıbrıs'ta yaşayan Rum halkı ile birlikte harekete geçmiştir. Bu harekete de Enosis adı verilmiştir. Bu hareket bilhassa 1950 yılından itibaren Demokrat Parti Hükümeti döneminde etkisini daha fazla göstermeye başlamış ve Adada kanlı eylemlere dönüşmüştür. Kıbrıs'ta Türk nüfusunu yok etmek için uğraşan Enosisçi Rumların çabalarına Türk halkı sessiz kalmamış ve ırkdaşlarına yapılan baskılardan dolayı Rumları Enosis kararından caydırmak amacıyla faaliyete geçmiştir. Kıbrıs için Anadolu'nun farklı illerinde mitingler gerçekleştirilmiş, eylemler yapılmıştır. Türk halkı "Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır." fikrini önce Yunanistan'a sonra dünyaya duyurmak için elinden geleni yapmıştır. Tük halkının sesini duyurmasında en büyük yardımcısı ise Türk basını olmuştur. Basın da o dönemde Kıbrıs konusunda halkın ve hükümetin sesi olmuştur. Türk hükümeti ise 1955 Ağustosuna kadar Kıbrıs konusunda Yunanistan'a karşı ılımlı bir siyaset takip etmiştir. Fakat Türk halkının git gide Kıbrıs konusunda tepkisinin çoğalmasının ardından EOKA'nın Kıbrıs'ta Tük halkına karşı terör eylemlerini arttırması ve son olarak 28 Ağustos 1955 tarihinde Kıbrıs'ta Türk halkına karşı yapılması planlanan katliam haberinin Türkiye'de de duyulup yayılması, Türk Hükümetini Yunanistan'a kaşı sergilemiş olduğu ılımlı politikadan caydırmıştır. Adnan Menderes katliam haberinden hemen sonra 24 Ağustos 1955 tarihi gecesinde İstanbul Limon Lokantasında Tarihi Kıbrıs beyanatını dile getirmiş ve Yunanistan'a Kıbrıs konusunda gözdağı vermiştir. Türk Kamuoyunun Kıbrıs Davasındaki tepkileri Basında yer bulmuştur. Ayrıca, Başbakanın meşhur konuşmasının ardından Türk halkı ise yapılan beyanattan duydukları memnuniyeti ve mutluluklarını Adnan Menderes'e gönderdikleri telgraf ve mektuplarla dile getirmiş ve Hükümeti vermiş olduğu bu karardan ötürü sonuna kadar destekleyeceklerini belirtmişlerdir.
Popüler tarih yazımında Yunan-Rum imajı (1940-1960)
Bu çalışma, geçmişten bugüne Türkiye ve Yunanistan açısından iki ülkenin birbirine bakış açısı oluşturmasında etkili olan etmenlerin hangileri olduğu araştırılmıştır. İncelenen tarihsel süreç 1940 ve 1960 arası ile sınırlı tutulmuştur. Bu süre zarfında yayınlanan, belirlenmiş bazı gazete ve dergilerde yer alan Yunanistan, Yunanlar-Rumlar ve Kıbrıs hakkındaki haberler, yazılar ve karikatürlerin, incelenmesiyle Türkiye'de popüler tarih yazımında Yunan-Rum imajının nasıl ve hangi olaylar çerçevesinde şekillendiğine ışık tutulmaya çalışılmıştır. Çalışmada popüler tarih dergileri, gazeteler ve gazetelerde çıkmış karikatürlerde Yunan-Rum kimliğinin güncel siyasi gerginliklerin etkisiyle ötekileştirildikleri görülmüştür. Gazetelerde Kıbrıs Meselesi ve Yunanistan'ın Enosis tezine atfen çizilen karikatürlerin Yunan-Rum imgesini nasıl tasvir ettiği üzerinde ayrıca durulmuştur. Karikatürlerin kimlik imajını yansıtmada cümlelerden daha etkili ve iğneleyici oldukları görülmüştür. Edebiyat eserlerinin kapsamını ilk basımı 1940-1960 tarih aralığında gerçekleşmiş olan ve içinde Yunan-Rum imajı barındıran eserler olmaları gibi özellikleri belirlemiştir. Sonrasında eserlerin yapısökümcü (deconstructive) bir yöntemle okumaları gerçekleştirilmiştir. Edebiyat eserleri bölümünde, "Aynı ideolojik görüşün temsilcileri arasında 'Yunan-Rum'a bakışta ortak bir yaklaşım var mıdır? Öyle ise "öteki"ne bakış ile ideolojiler arasında bir bağlantı kurulabilir mi?" türünden sorulara yanıtlar aranmıştır. Elde edilen bulgulardan ulaşılan çıkarım Yunan-Rum'a bakışta olumsuz bir ön yargının ağır bastığıdır. Ulus devletler, "öteki"nin her zaman tehlike ve tehditle birlikte algılanması politikasına tarih yazımı aracılığıyla destek sağlar.Türkiye Popüler tarih yazımı araçları üzerinden hazırlanan bu tezde olumsuz Yunan-Rum imajının kolektif hafızadaki canlılığını koruduğu gözlenmiştir.
6-7 eylül 1955 olayları ve Türk kamuoyunun yaklaşımı
1955 yılına gelindiğinde Türk kamuoyunun baskısıyla, Adnan Menderes Hükümeti Kıbrıs sorununa müdahil olmuştur. Bu sorunun çözülmesi için İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ı Londra'ya davet etmiştir. Londra Konferansı'nda Kıbrıs sorununun görüşüldüğü esnada, Atatürk'ün evine bomba atıldı haberi üzerine Türkiye'de 6/7 Eylül Olayları diye anılacak olan olaylar yaşanmıştır. İstanbul, İzmir ve Ankara'da yaşanan bu olaylarda İstanbul ve İzmir'de Rum, Ermeni, Yahudi kökenli Türk vatandaşların evleri ve işyerleri yağmalanmış, İzmir'de bulunan Yunan konsolosluğu yakılmıştır. Ankara'da bir grup gösteri yapmak için toplansa da polisin zamanında müdahalesiyle olaylar çıkmadan dağıtılmıştır. Başbakan Adnan Menderes, olaylarda zarar gören vatandaşların tüm zararların ödeneceğini söylemiştir. Hükümet, olaylarda zarar gören vatandaşların zararlarını ödemek için "6/7 Eylül Olayları'nda Zarar Görenlere Yardım Komitesi" oluşturmuştur. Bu komite zararların karşılanması için bir kampanya başlatmıştır. Türk kamuoyunun her kesiminden katılım olduğu bu kampanya da 8 milyon liranın üzerinde yardım toplanmıştır. Hükümete destek sadece maddi yardımlar şeklinde olmamıştır. Türk kamuoyu, dönemin Cumhurbaşkanına ve Başbakanına gönderdiği telgraflarla da manevi olarak hükümetin yanında yer almıştır. 6/7 Eylül Olayları'nda meydana gelen zararın karşılanması için hükümet tarafından oluşturan 6/7 Eylül Olayları'nda Zarar Görenlere Yardım Komitesinin faaliyetleri, 6/7 Eylül Olayları ile ilgili yapılan araştırmalara doğrudan bir konu olmamıştır. Bu konu ile ilgili araştırmalarda yardım kampanyası, sadece bir başlık altında çok kısıtlı bilgi verilerek geçiştirilmiştir. Türk kamuoyunun manevi desteği ise neredeyse araştırma konusu bile olmamıştır.
Kıbrıs adası civarı hidrokarbon kaynakları paylaşım mücadelesinin Kıbrıs sorununa etkisi
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs stratejik konumu nedeniyle hegemonik güce sahip olmak isteyen devletlerin dikkatini tarihin her döneminde çekmeyi başarmıştır. Günümüzde Ortadoğu petrolleri ve kendi alanında bulunan hidrokarbon zenginliği için anahtar rol üstlenmektedir. Doğu Akdeniz'e kıyıdaş olan ülkelerin en büyük sorunlarından biri, üzerinde anlaşamadıkları deniz alanlarıdır. Özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'nin ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) alanları, Türkiye'nin Akdeniz'deki kıta sahanlığını ihlal etmektedir. GKRY, uluslararası enerji şirketleri ile yaptığı antlaşmalarla Kıbrıs sorununa farklı bir boyut kazandırmıştır. Türkiye'yi Doğu Akdeniz hidrokarbon meselesinde oyun dışına itmeye çalışan Yunanistan ve GKRY tezlerine karşılık olarak Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını savunmaya devam etmektedir. Ayrıca Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)'nin menfaatlerini korumak adına Doğu Akdeniz'de her türlü girişimi yapmaktadır. İngiltere'nin adada bulunan egemen üsleri nedeniyle hidrokarbon rezervleri konusundaki talepleri ve politikaları da sorunun yönünü belirlemesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Kıbrıs adası civarındaki hidrokarbon kaynaklarının paylaşılması konusunda yaşanacak çıkar çatışmalarının, Kıbrıs adasında süregelen Rum ve Türk toplumları arasındaki anlaşmazlıklara yansımalarını, bu problemlerin olası çözüm yollarının etkin hale getirilmesinde izlenebilecek politikaları realist kuram teorileri çerçevesinde açıklamaktır. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs sorunu, Realizm, Hidrokarbonlar, Münhasır Ekonomik Bölge, Mavi vatan
Kıbrıs olayları (1960-1974) ve Gaziantep Kıbrıs gazileri
Tarih bir milletin geçmişi ve geleceğidir. Doğu Akdeniz'de stratejik bir konumda olan Kıbrıs adası tarih boyunca birçok medeniyetin ilgisini çekmiştir. Kıbrıs adası tarih boyunca savaşlar, saldırılar ve işgaller devam etmiştir. Bunlar arasında Fenikelileri, Asurluları, Mısırlıları, Persleri, Ptolemyleri, Büyük İskender'i, Roma İmparatorluğu'nu ve Bizans İmparatorluğu'nu sayabiliriz. Coğrafi açıdan Anadolu topraklarının bir parçası olan Kıbrıs adası 1571 yılında başlayan Osmanlı egemenliği kültürü ve eserleriyle Türk coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olmuştur.1878 yılında adanın İngiltere'ye kiralanması ile iki toplum arasında başlayan karışıklıklar 1960 yılında kurulan Kıbrıs devleti ile çözülmeye çalışılmışsa da başarılı olunamamıştır. Türkiye ve Yunanistan'ın garantör devletler olarak olaya müdahil olması olayı uluslararası mecraya taşımış süreç 20 Temmuz 1974 Kıbrıs barış harekâtı ile adanın ikiye bölünmesi ile sonuçlanmıştır. 1974-1983 yılları arasında kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak kurulmuş ve bu günkü statüsünü kazanmıştır.1974 Kıbrıs Barış Harekâtı Gaziantepli Kıbrıs gazilerinin bakışı ile anlatılmaya çalışıldı. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs Cumhuriyeti, EOKA, ENOSİS, Garantörlük Anlaşması, Gaziantep Kıbrıs Gazileri
TBMM tutanaklarına göre 1950–1960 döneminde Türkiye'nin dış ilişkileri
Türkiye, zorlu milli mücadele yıllarının ardından imzaladı ı Lozan Antla ması ile pek çok sorunu geride bırakmı ve 1923 yılında Cumhuriyeti ilan ederek varlı ını bir kez daha tescillemi tir. Atatürk dönemi olarak adlandırılan 1923–1938 yılları arası dı politikada genel olarak Lozan'dan arda kalan sorunlarla u ra ılmı tır. 1939'da ba layan II. Dünya Sava ı yıllarında ise Türkiye, "sava dı ı kalma" politikası do rultusunda fiili olarak sava a dahil olmamı tır. Sava ın ardından da Türkiye'de, yeni dünya düzeni ile do ru orantılı olarak çok partili siyasi ya ama geçilmi ve 14 Mayıs 1950 seçimleri ile Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı Demokrat Parti'ye devretmi tir. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile birlikte Türkiye, Amerika ile olan ili kilerini daha da yo unla tırmı , bu do rultuda iki ülke arasında siyasi ve ekonomik alanda pek çok antla ma imzalanmı tır. Türkiye'nin Amerika ile olan yo un ili kilerinin temelinde kuzeyden gelebilecek muhtemel bir Sovyet tehdidi yatmaktadır. Amerika'nın yapmı oldu u Truman Doktrini ve Marshall Planı yardımları ile de Türkiye, Ortado u'da Amerika için iyi bir müttefik haline gelmi tir. Demokrat Parti, daha iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra Kore'de patlak veren sava a asker göndermi ve dı politikadaki bu hamlesinin de büyük etkisi ile ubat 1952'de NATO'ya resmen dahil edilmi tir. NATO üyeli i dolayısıyla bazı risklere ve külfetlere katlanmasına ra men Türkiye, Batı ile her alanda ili kilerini geli tirmi , hem ekonomisini yenileyerek kuvvetlendirmede ve hem de demokrasisini geli tirmede büyük kazanç elde etmi tir. Balkan politikasına baktı ımızda ise, Türkiye NATO ittifakını sa ladıktan sonra Balkanlarda da bir ittifak arayı ı içine girmi ve 28 ubat 1953'te Yunanistan ile Yugoslavya'nın da dahil oldu u üçlü bir Balkan Paktı imzalanmı tır. Ardından yine bu üçlü arasında A ustos 1954'te, Balkan Paktı'nın daha geni letilmi bir ekli olan Bled Antla ması imzalanmı tır. Fakat Yunanistan ile ya anan Kıbrıs sorunu ve Yugoslavya'nın da izlemi oldu u Sovyet yanlısı siyaset sonucu Balkanlardaki üçlü ittifak fazla uzun ömürlü olmamı tır. Demokrat Parti iktidarının Do u ile olan ili kilerinde ise kar ımıza yine i birli i anla maları ve savunma amaçlı bir pakt çıkmaktadır. 24 ubat 1955'de Türkiye ile Irak arasında imzalanan birli i Antla ması'na, Ortado u'daki çıkarları do rultusunda i ngiltere de katılmı tır. Yapılan bu i birli i anla masına Pakistan ile ran'ın da katılması ile birlikte Ba dat Paktı kurulmu oldu. 1959 yılına gelindi inde ise dünya siyasetindeki ve özellikle Ortado u'daki de i en artlar sonucunda Ba dat Paktı, Irak'ın içinde yer almadı ı CENTO'ya dönü mü tür. Ba dat Paktı ve daha sonrasındaki CENTO, Ortado u'da bölgesel i birli i için sadece temel bir çerçeve sa lamı olsa da, ne daha büyük bir Ortado u kalkınma örgütü için bir öz olu turmu ne de etkili bir savunma örgütü olmu tur. Son olarak, Türkiye'yi dı politikada en fazla me gul eden konulardan birisi de Kıbrıs sorunu olmu tur. Türkiye 1954'e kadar Kıbrıs konusunu bir mesele olarak görmemi , ancak Yunanistan'ın faaliyetleri sonrası bu tarihten itibaren Kıbrıs ile yakından ilgilenmek zorunda kalmı tır. Kıbrıs sorununun çözüm süreci döneminde Londra'da düzenlenen bir konferans sırasında Türkiye'de ya anılan 6–7 Eylül olayları hem Türkiye lehine devam eden konferansın yarıda kesilmesine neden olmu hem de Türkiye'yi uluslararası alanda zor durumda bırakmı tır. Bu geli melerin ardından Kıbrıs meselesi Zürih Konferansı sonucu, yönetimi Rum ve Türklerden olu an ba ımsız bir Cumhuriyet yönetiminin kurulması ile çözüme kavu turulmu tur.
Doğu Akdeniz'de enerji keşiflerinin Kıbrıs sorununa etkileri
Kıbrıs, geçmişten günümüze gelen sorunlu bir alanı ifade etmektedir. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti altında Rum ve Türklerin barış içerisinde yaşayamamaları ve Türklere yönelik artan şiddet olayları adanın Güney ve Kuzey olarak ikiye bölünmesi ile sonuçlanmıştır. Yaşanan sorunlara yönelik diplomatik arayışlar, Türk ve Rum topluluklarının bir arada yaşama veya ortak yönetim konusunda anlaşamamalarıyla sonuçsuz kalmıştır. Küresel aktörlerin Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara müdahil olmasıyla Kıbrıs sorununun çözümü duraksamış, Kıbrıs'ın hidrokarbon kaynakları, ülkenin devam eden sorununa enerji kaynak paylaşımı sorununun da eklenmesine neden olmuştur. Bu çalışmada Doğu Akdeniz'deki enerji keşiflerinin Kıbrıs sorununa olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Amaca ulaşmak için konu ile ilgili yerli ve yabancı edebiyat taranmış, konuya yönelik güncel tablo ve haritalardan faydalanılmış ve geçmişten günümüze süreci açıklamak için olabildiğince en güncel kaynaklardan faydalanılmıştır. Çalışma sonucunda; Doğu Akdeniz'deki enerji keşiflerinin Kıbrıs sorununa olası etkilerine yönelikyaşanan gelişmeler doğrultusunda çıkarımlar yapılmıştır.
Kıbrıs olayları (1950-1974) ve Mersin Kıbrıs gazileri
Tarih bir milletin geçmişi ve şimdiki arasındaki ilişlerin nasıl olduğunu gösteren bir yol haritası gibidir. Asya, Avrupa ve Afrika Kıtasının ortasında yer alan ve Akdeniz'in üçüncü büyük adası konumunda olan Kıbrıs'ta, özel konumu ve buradan geçen ticaret yolları sebebiyle tarih boyunca devletlerarası rekabet ve siyasi üstünlük mücadeleleri eksik olmamıştır. Coğrafi açıdan Anadolu topraklarının bir uzantısı olan Kıbrıs Adası sırasıyla Mısır, Hitit, Fenike, Asur, Pers, Roma, Bizans, Templar Şövalyeleri, Lüzinyanlar ve Venedik egemenliklerine girdikten sonra 1571'de başlayan Osmanlı hakimiyeti ile en uzun ve istikrarlı yönetimini bulmuştur. 1878'de Kıbrıs'ın İngiltere'ye kiralanması ile adada toplumsal karışıklıklar ivme kazanmıştır. İngiltere'nin 1950'li yıllarda adadan çekilmeye karar vermesiyle Kıbrıs meselesi mili ve hayati bir mesele olarak Türk dış politikasının odak noktası olmuştur. Kıbrıslı Rumların adanın Yunanistan'a bağlanması için Türkleri yıldırmaya yönelik başlattıkları baskılar ve kanlı eylemleri Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanarak 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti ile çözülmeye çalışılmışsa da başarılı olunamamıştır. Yunanistan ve İngiltere gibi garantörlük unvanına sahip Türkiye'nin bu haklı yetkisine dayanarak Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamak için, Mersin Kıbrıs Gazilerinin de katkısıyla, 1974'te adaya düzenlediği iki Barış Harekatı, adanın ikiye bölünmesi ile sonuçlanmıştır. 1975'te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak günümüzdeki statüsüne kavuşmuştur. Anahtar Kelimeler:Megali İdea, EOKA, ENOSİS, Garantörlük Anlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Akritas Planı, Kanlı Noel, Kıbrıs Barış Harekâtı, Mersin Kıbrıs Gazileri.
Eleştirel jeopolitik yaklaşım çerçevesinde Kıbrıs Barış Harekâtı: Gazetelerin incelenmesi (Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Milli Gazete)
Kıbrıs Türkiye için hem jeopolitik hem de stratejik açıdan oldukça değerlidir. Kıbrıs'ın kontrolünün başka bir toplum ya da devletin elinde olması Türkiye'yi zora sokacak durumların yaşanmasına neden olabilecektir. Bu nedenle Türkiye 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya bir harekât düzenleyerek Kıbrıs'ın en azından belirli bir oranının Kıbrıslı Türklerin kontrolünde kalmasını sağlamıştır. Fakat bu harekâtı gerçekleştirmeden önce içeride ve dışarıda harekâta sebep olacak haklı gerekçelerin oluşturulması ve bu gerekçelerin kamuoyuna doğru anlatılması gerekmekteydi. Dönemin hükümeti bu gerekçeleri iç ve dış kamuoyuna aktarabilmek için eleştirel jeopolitik yöntemleri kullanmıştır. Çalışma, 37. Hükümetin Kıbrıs Barış Harekâtı sürecindeki söylem ve eylemlerini eleştirel jeopolitik açıdan değerlendirmektedir. Kitle iletişim araçlarının popüler yapıları ciddi bir ekti gücüne sahiptir. 37. Hükümet de bu etki gücünü kullanarak, kamuoyunda bir fikir birlikteliği oluşmasını sağlamıştır. 20 Temmuz 1974 günü geldiğinde Türk kamuoyu Kıbrıs Barış Harekâtı'nın destekçisi ve savunucusu halini almıştır. Böylece 37. Hükümet Kıbrıs ile ilgili yaptığı eylemlerde Türk kamuoyundan hiçbir eleştiri almamıştır. 37. Hükümet'in göstermiş olduğu bu çaba, eleştirel jeopolitik bir hamledir. Basın söylemleri yolu ile temsiller ve tasavvurlar oluşturularak, mağdur Kıbrıs ve Kıbrıslılar, kurtarılmış ve "Yavruvatan Kıbrıs"ın kurulması için ilk hamle gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda 37. Hükümetin kuruluş günü olan 26 Ocak 1974 tarihinden, Harekât günü olan 20 Temmuz 1974 tarihine kadarki Hürriyet Gazetesi, Milliyet Gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi ve Milli Gazete'deki haberler gün gün incelenmiş, oluşturulan söylem, temsil ve tasavvurların eleştirel jeopolitik yaklaşımla izi sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Eleştirel Jeopolitik, Popüler Jeopolitik, Söylem, Gazete Analizi
Trabzonlu gazilere göre kıbrıs barış harekâtı
Bu çalışmada Kıbrıs Barış Harekâtına katılan Trabzonlu gazilerin dilinden, Kıbrıs Barış Harekâtı anlatılmıştır. Yine, Trabzonlu gazilerin Kıbrıs Barış Harekâtı öncesi ve sonrası durumları da ele alınmıştır. Ada'nın 1571 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçmesiyle birlikte Ada Rumlarına geniş bir özerklik tanınmıştır. Ada'nın İngiliz idaresinde olduğu dönemlerde Rumlar Enosis isteklerini gerçekleştirmek için çalışmalara başlamışlardır ve Kıbrıs Mücadelesi İçin Elen Örgütü (EOKA) adında bir terör örgütü kurmuşlardır. Türkler de buna karşılık 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı(TMT) adında bir yerel direniş örgütü kurarak kendilerini savunmaya çalışmışlardır. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Rusların, İstanbul Yeşilköy'e kadar gelmeleri, Osmanlı topraklarında menfaati olan İngiltere'yi harekete geçirmiştir. 1914 yılında İngilizler Adayı ilhak etmişlerdir. Bu ilhak, Türkler tarafından Lozan Antlaşmasıyla kabul edilmiştir. Kıbrıs'ta 1925 yılında başlayan İngiliz hâkimiyeti, 1960 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile son bulmuştur. 1963 ve 1967 yılları Rumların, Türklere yoğun saldırıları olduğu dönemlerdir. Saldırılar 1974 yılına kadar ara ara devam etmiştir. Rumların kendi aralarında yaşadığı çatışma 15 Temmuz 1974 yılında Başpiskopos Makarios'a yapılan darbe ile ortaya çıkmıştır. Bu durum Türkler tarafından Enosis'i gerçekleştirme olarak algılanmıştır ve Türkiye Ada'ya 20 Temmuz 1974 ve 14 Ağustos 1974 tarihlerinde askeri harekât gerçekleştirmiştir. Yaptığımız çalışma kapsamında Kıbrıs Barış Harekâtına katılmış 30 gazimizle görüşme yapılmıştır. Gazilerimizin vermiş olduğu bilgiler dâhilinde Kıbrıs Barış Harekâtı anlatılmıştır ve Harekât sonrasında gazilerimizin yaşamış olduğu durum ele alınmıştır. Aynı zamanda, Kıbrıs Barış Harekâtının Trabzon'daki Yankıları başlığı altında Trabzonlu vatandaşların tüm yurtta yapılan yardım kampanyalarına katılımları ve harekât dönemlerinde Trabzon'da yaşanan gelişmeler aktarılmaya çalışılmıştır.
Türk – Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs meselesi (1945-1980)
İlk başlarda Levant olarak adlandırılan Doğu Akdeniz'de ticari faaliyetler olarak başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, sonraki yıllarda özellikle de soğuk savaş döneminde müttefiklik olarak adlandırılabilecek seviyeye gelmiştir. Ancak bu gitgide karmaşık hale gelen ilişki, zaman zaman kopma noktasına gelen sarsıntılar geçirmiştir. Türk – Amerikan İlişkilerinin hayat seyrinde bazı önemli dönüm noktaları ve hayati konular vardır. Doğu Akdeniz'de kapladığı küçük alana rağmen, Kıbrıs'ta yaşanan karmaşık ve uzun anlaşmazlılar, kolay çözülmesi beklenen bir sürecin dışına çıkarak, sarsıntılara sebebiyet veren konulardan birisi haline gelmiştir. Bu anlamda 1945-1980 arasında ikili ilişkiler zaman zaman bölgedeki çıkarlar adına, müttefiklik üzerine kurulurken, zaman zaman da kriz diplomasisine dönüşmüştür. Özellikle Kıbrıs meselesi iki ülkenin ilişkilerini sürekli yeniden değerlendirmesine yol açmakla birlikte ABD'nin genel siyasetinin daha çok NATO ittifakının devamı ve çıkarları etrafında şekillendiği ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Türk – Amerikan İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs, NATO, KKTC
Seçilmiş örnekler ışığında Kıbrıs meselesinin Türkiye'nin iç politikasına etkileri
Akdeniz'in en önemli adası konumunda yer alan Kıbrıs, en başta stratejik yönden çok önem arz etmektedir. Öte yandan geçmişten günümüze kadar olan süreçte ada üzerinde egemenlik sağlamak adına yapılan mücadeleler hiç eksik olmamıştır. Çalışmanın ana konusu Kıbrıs olduğundan dolayı, Türkiye'nin bu doğrultuda yapmış olduğu politikalarının bir sonucu olarak, iç siyasetine yansımalarının değerlendirmesinden dolayı başlangıçta iç ve dış politikanın ne olduğu kavramsal bir çerçeve içerisinde ele alınarak incelemesi yapılmıştır. Tarihsel açıdan başlayarak ele aldığımız çalışmada, adanın önemine değinilmiştir. Öte yandan adada yaşayan Kıbrıs Rum halkının Enosis amaçları doğrultusunda sürdürdükleri faaliyetlere yer verilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Kıbrıslı Rum yöneticilerin Enosis amaçlarının gerçekleştirmek adına özellikle adada yaşayan Türklere karşı soykırımlarını şiddetlendirmeleri, adadaki Türklerin buna karşı ne gibi cevaplar da bulundukları ve Türkiye'nin bu duruma yaklaşımının ve tutumunun ne olduğu derinlemesine bir araştırma yapılarak aktarılmıştır. Türkiye açısından Kıbrıs'ın ne kadar önem arz ettiğinin ve bu doğrultuda ne gibi girişimlerin içerisine girdiğine değinilmiş olup, esas konu itibariyle ne gibi durumlarla karşı karşıya kalındığı çalışmada yerini almıştır. Türkiye'nin Kıbrıs'ın ve Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin güvenliğine ne derece önem verdiğinin göstergeleri çalışma içerisinde yer almış olup, bu güvenliğin sağlanması içinde Türkiye'nin dış siyasette uyguladığı politikalar ele alınmıştır. Bununla birlikte Türkiye'nin Kıbrıs Barış Harekâtı'na ve yapılan bu harekât sonucunda iç ve dış politikada oluşturduğu etkilere de ayrıca yer verilmiştir. Diğer yandan KKTC ile Türkiye arasındaki ilişkilere değinilmiş ve dış politikada birlikte izledikleri siyaset araştırılıp aktarılmıştır. Kısaca Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde uyguladığı politikalar değerlendirilerek ortaya konulmuş ve sonucunda uluslararası ilişkiler bağlamında iç siyasetine yansımalarının tespiti ve araştırılması yapılarak bunun sonucunu sunmak amaçlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin Kıbrıs politikaları ve kamuoyuna yansımaları (1955-1964)
Türk-Yunan sorunlarının başında yer alan Kıbrıs meselesi, 1950'li yıllardan itibaren Türkiye gündeminde ve Türk dış politikasında önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, Kıbrıs meselesinin temeli 1700'lü yılların sonunda ortaya çıkan ve Kıbrıs'ı da "Büyük Yunanistan'ın" sınırları içerisinde gösteren Megali İdea düşüncesi ile birlikte atılmıştır. Megali İdea düşüncesi Kıbrıslı Rumları da etkilemiş ve Enosis amacıyla 1821 yılında Kıbrıs'ta bir ayaklanma hazırlığına girişilmiştir. Kıbrıs'ta asıl olaylar, Osmanlı Devleti'nin 4 Haziran 1878'de adanın yönetimini geçici olarak İngilizlere devretmesinden sonra başlamış ve giderek tırmanmıştır. Kıbrıs Türkleri 1955 yılından itibaren EOKA terör örgütünün katliamlarına maruz kalmaya başlamışlardır. Ne yazık ki Türk hükümetleri bu tarihten itibaren Kıbrıs meselesini sahiplenmeye başlamışlardır. Türkiye'nin girişimleri ve Yunanistan ile ortak bir noktada anlaşması üzerine Zürih ve Londra Anlaşmaları imzalanmış, Rum saldırıları geçici olarak durdurulmuştur. Yapılan anlaşmalar sonucunda 16 Ağustos 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kurulan Cumhuriyet, Rumların 21 Aralık 1963 tarihinden itibaren "Akritas" soykırım planını devreye sokmaları üzerine son bulmuştur. 1 Ocak 1964'te Makarios, tek taraflı olarak 1960 Anlaşmalarını feshettiğini açıklamış, Kıbrıs fiilen Rum¬ların egemen olduğu bir ada durumuna gelmiştir. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Enosis, Megali İdea, 6-7 Eylül Olayları, Zürih ve Londra Anlaşmaları
Demokrat Parti Dönemi Kıbrıs politikası
Dünyanın iki kutuplu hâle geldiği 1950'lerde Demokrat Parti iktidarı birçok dış politik sorun ile karşı karşıya kalacaktır. Bu dış politik sorunların en önemlisi ise Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs meselesi noktasında Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarından başlayarak Kıbrıs'a yönelik sağduyulu ve akılcı bir dış politika anlayışı sergilenmiştir. Bunda Türk kamuoyunun Kıbrıs konusunda gösterdiği hassasiyetin büyük rolü olmuştur. Demokrat Parti süreç içerisinde dış politik gelişmelere bağlı olarak Kıbrıs politikalarında değişiklikler yapmıştır. 1955'ten sonra ise Demokrat Parti diplomatik mücadelesine uluslararası platformda devam etmiştir. 1957 yılının sonlarından itibaren Demokrat Parti iktidarı tarafından ortaya atılan ?Taksim? tezi Türkiye'nin Kıbrıs politikasındaki resmî tezi olarak uluslararası platformda savunulmuştur. 1959 yılından itibaren Kıbrıs meselesinin diğer aktörleri Yunanistan ve İngiltere ile yapılan diplomatik görüşmeler sonucunda ?Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti? formülünde anlaşılmıştır. 1959 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları sonucunda Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti, Rum ve Türk cemaatlerinin eşit katılımı ile kurulmuştur. Ayrıca Demokrat Parti iktidarı tarafından imzalanan Garantörlük Antlaşması ile birlikte Türkiye, garantör devlet sıfatına sahip olmuştur. Türkiye bu antlaşmaya dayanarak Kıbrıs'ta yaşayan Türk cemaatinin aleyhine bir durum söz konusu olduğunda Kıbrıs'a müdahale hakkına sahip olmaktaydı. Türkiye, 1974 yılında bu hakka dayanarak Kıbrıs'a müdahale etmiş ve Kıbrıs'ta yaşayan Türk cemaatin yok oluşunu önlemiştir.Eğer bugün Kıbrıs'ta yaşayan Türkler huzur ve barış içerisinde bir yaşam sürüyorlar ise bunun altında Demokrat Parti iktidarının on yıl boyunca verdiği diplomatik mücadele ve bunun sonucunda kazanılan garantörlük hakkı yatmaktadır. Sırf bu açıdan Demokrat Parti iktidarının Kıbrıs meselesinde başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, Enosis, Soğuk Savaş, Taksim Tezi, Kıbrıs Cumhuriyeti
Türk basınında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluş süreci ve Türkiye'nin Kıbrıs politikası (1975 ? 1983)
Milliyet, Cumhuriyet, Tercüman, Hürriyet, Son Havadis, Adalet ve Zafer gazetelerinden yoğun bir şekilde yararlanarak, KKTC'nin kuruluş sürecinde Türkiye'nin takip ettiği Kıbrıs politikasını izlemeye çalıştık.1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsız ve bağlantısız bir devlet olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğü altında kurulmuştur.Ne var ki, Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, ENOSİS doğrultusunda hareket ederek, Türkleri ortaklıktan çıkarmaya ve bir azınlık durumuna düşürmeye çalışmıştır. Akritas Planı'nı uygulamaya koyan Makarios, Türkiye'ye verdiği bir öneri paketi ile Kıbrıs Anayasasının 13 maddesinin değiştirilmesini istemiştir. İstek reddedilince de, Ada'da Türklere yönelik sindirme ve şiddet eylemlerine girişilmiştir. İngiltere, Yunanistan ve ABD'den herhangi bir çözümcü destek bulamayan Türkiye, 1974 yılında Barış Harekatını yalnız başına yapmak zorunda kalmıştır. Harekattan sonra ise coğrafi temele dayanan bir federasyon tezini hayata geçirmeye çalışmıştır. Diplomatik temasların sonuç vermemesi ve ABD'nin Türkiye'ye yönelik ?Ambargo Kararı? alması üzerine Kıbrıs Türk toplumu tarafından, tek yanlı olarak Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Mücadeleyi uzun bir sürece yaymak gayreti içerisine giren Kıbrıs Rum yönetimi, ABD, BM, AET ve diğer devlet ve kuruluşlar nezdinde girişimlerini yoğunlaştırarak, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler aleyhinde kararlar alınmasını sağlamayı başarmıştır. Türkiye ise, çözüme katkı sağlamak için kontrol altına aldığı topraklardan bir kısmını geri vermeyi dahi gündeme getirmiştir. Ancak Rum yönetimi, aldığı dış desteğe bağlı olarak konunun çözümüne katkı sağlamamakta ısrar etmiştir. Bunun üzerine bir çözüm yolu olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir?
Avrupa Birliği süresince Kıbrıs meselesi
164 ÖZET Başlangıcından bu yana Türkiye'nin gündemini en fazla işgal eden ve dış politika karar vericilerinin üzerinde en yoğun olarak mesai harcadıkları dış politika konularının başında gelen Kıbrıs meselesi gerek Ada'da yaşayan Türkler'le olan yakın dilsel, dinsel, tarihi ve kültürel bağlar dolayısıyla, gerekse de coğrafi konumuyla bitmeyen bir öneme sahip olagelmiştir. Kıbrıs'ın Türkiye için önemi ise hiç şüphesiz en başta Adada aynı soydan gelen, aynı kültürü, aynı dili paylaştığı Kıbrıs Türk halkının yaşamasından kaynaklanır. Türkiye'nin birinci hedefi Adadaki Türk halkının barış, özgürlük ve güvenlik içinde yaşamasını temin etmektir. Zaten Türkiye taraf olduğu 1960 Garanti Andlaşması ile Kıbrıs'ta huzuru ve adanın bağımsızlığını koruyacağına dair uluslararası yükümlülük altına girmiştir. Kıbrıs'taki Türk varlığının korunması ayrıca Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'da ekonomik ve siyasal varlığını sürdürebilmesi açısından da yaşamsal bir önem taşımaktadır. Stratejik boyutu tartışılmaz bir önem arzetmekle birlikte yıllardır devam eden ve bir milli dava haline gelen Kıbrıs sorunu, elastik olmayan ve tepkiselci bir dış politika psikolojisinin oluşmasına da neden olmuştur. Söz konusu psikoloji Türkiye'nin Kıbrıs-Ege hattına indirgenen meselelerin dışındaki sorunları göz ardı etmesine ya da gereken ilgiyi gösterememesine yol açmış ve hatta farklı dış politika stratejileri geliştirmesine engel olabilmiştir. Kıbrıs meselesi, 1990 yılında Kıbrıs Rum Kesimi'nin Ada'nın tamamı adına AT'ye tam üyelik için başvurmasıyla AB'yi de yakından ilgilendirir hale getirmiştir. Yunanistan'ın AB'ye girmesinden ve özellikle GKRY'nin de 1990'da tam üyelik başvurusu yapmasının ardından AB Kıbrıs165 meselesinin en önemli aktörlerinden biri ve hatta Yunanistan'ın da önüne geçerek Türkiye'nin doğrudan muhatabı haline gelmiştir. NATO, BM, ve Avrupa Konseyi gibi kuruluşlara üye, batılı değerlere sahip, demokratik ve laik Türkiye'nin, Avrupa Uluslar Topluluğu'nun ayrılmaz bir parçası olmasını ve bu bağlamda gönülden arzuladığı AB'ye üyelik hedefini de Osmanlı'dan bu yana devam eden batıyla entegre olma sürecinin doğal bir sonucu olarak görmek gerekir. Türkiye'nin AB'ye üyelik hedefi tek taraflı bir istek de değildir. Halkının büyük çoğunluğu müslüman olan laik ve demokratik bir Türkiye'nin AB'ye üyeliği hiç şüphesiz AB'nin de küresel çıkarlarının bir gereğidir. Kıbrıs sorununun, Doğu Akdeniz'deki Türk ulusal çıkarları göz ardı edilmeksizin bir an önce makul bir çözüme kavuşturulması başta AB ile ilişkiler olmak üzere Türkiye'ye birçok sahada ve konuda manevra kabiliyeti kazandırarak Türk dış politikasının yeni açılımlarla şekillenmesine vesile olacağını kabul etmek gerekir. Bu bağlamda, akılcı ve gerçekçi yaklaşımlarla hareket ederek diplomatik müzakereler sürecinde Kıbrıs ve AB politikalarının uyumlaştırılması büyük bir önem taşımaktadır. "Avrupa Birliği Sürecinde Kıbrıs Meselesi" başlığını taşıyan yüksek lisans çalışmasında da Türk Dış Politikasının en önemli ilgi alanlarından belki de ilk ikisini teşkil eden Kıbrıs ve AB konuları birbirleriyle doğrudan bağlantılı olarak ele alınmaktadır. Bunun en önemli nedeni, iki meselenin Türk dış politikası açısından birbirinden bağımsız şekilde ele alınamayacak kadar içice girmiş olmaları ve birinde yaşanan herhangi bir gelişmenin en önce diğerini olumlu veya olumsuz bir şekilde etkiliyor olmasıdır. Dolayısıyla, iki konu beraberce bir bütün içerisinde incelenmektedir.
Türk-Amerikan askeri ilişkileri (1945 sonrası)
ÖZET 1923 Lozan. Konferansı 1784 yılında başlayan Türk-Amerikan ilişkilerinde Osmanlı Dönemini bitirirken Cumhuriyet Dönemini başlatmıştır. Türkiye ve ABD ikinci Dünya Savaşı ertesinde de takip ettikleri tarafsızlık ve ittifaklardan uzak durma politikalarında sıyrılmış, ulusal çıkarlarını korumak amacı ile ikili ilişkilerini geliştirmeye başlamışlardır. Bir tarafta Monreo Doktrininden sıyrılmış ABD diğer tarafta Batılılaşmayı hedef kabul eden Türkiye. ABD, Sovyet tehlikesine karşı Truman ve Marshall yardımları ile Türkiye'yi desteklerken, Türkiye de Batının yanında olduğunu göstermek amacıyla Kore'ye asker göndermiş ve müttefik kuvvetlerle beraber savaşmıştır. Kore Savaşı Türkiye'nin NATO üyelik sürecini hızlandırmış ve kuruluşunun üçüncü yılında Türkiye ABD'nin de desteği ile NATO'ya üye olabilmiştir. Bu tarihten sonra BM ve NATO, Türk-Amerikan ilişkilerinde esas teşkil etmiştir. Türkiye'nin NATO'ya üyeliği ile beraber ABD ile sıkı ilişkilere girilmiş ve ABD'nin Türkiye'deki birçok askeri üs ve tesisi kullanmasına izin verilmiştir. İyi giden ilişkiler ilk yarayı 1962 Küba Krizi ile almıştır. Kıbrıs'ta yaşanan olaylar sebebi ile 1964'te Türkiye adaya müdahale etmek istemiş, fakat ABD'nin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Başkan Johnson'un Türkiye'ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderdiği mektup Türk-Amerikan ilişkilerine ağır bir darbe vurmuştur. Sekteye uğrayan ilişkiler 1969 Savunma ve İşbirliği Antlaşması ile bir düzene oturtulmak istenmişse de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve ertesinde Türkiye'ye uygulanan Amerikan silah ambargosu ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. İlişkilerin tekrar başlaması 1978'de ambargonun kalkması ve arkasından 1980'de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşmasının imzalanması ile mümkün olabilmiştir. İmzalanan antlaşmalar ile ilişkilere bir düzen verilmek istenmiş ve Türkiye'deki Amerikan askeri varlığı da yeniden ele alınmıştır. Günümüzde de halen ABD'nin faaliyetlerine izin verilen üs ve tesisler Adana-İncirlik, Diyarbakır-Pirinçlik, Balıkesir,Ankara-Belbaşı ve Akıncı üs ve tesisleridir. Ayrıca izmir'de iki de NATO karargahı bulunmaktadır. Yeni düzenin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz Körfez Savaşı, sonrasında Türkiye'yi rahatsız edecek bir çok sorun bırakmasının yanı sıra Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu bir etki yaratmıştır. Türkiye, Amerika'nın Körfez politikalarını takip edip desteklerken çekimser kalan Avrupa'ya da ABD adına cevap vermiştir. Körfez Savaşı sonrasında Saddam'ın cezalandırmak istediği Kürtlerin Türkiye'ye kaçması ile başlayan göç sorunu da Türkiye'de konuşlandırılan Çekiç Güç (Poised Hammer) adlı uluslararası nitelikte bir güç ile çözümlenmiştir. Irak'ın otuz altıncı paralelin kuzeyindeki uçuşa yasak bölgesinde uluslararası gücün denetiminde bir kontrollü bölge oluşturulmuş ve Kürtler bu bölgede konuşlandırılmıştır. Çekiç Güç halen Kuzeyden Keşif Gücü olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. ABD, Türkiye'nin AB ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) üyeliğini de desteklerken, bu konuların beraberinde sorun çıkarmasını ve bu sorunun NATO'yu zedelemesinden de endişe duymaktadır. Türkiye'nin Yunanistan ile ilgili konularında da denge politikası gütmektedir. ABD'nin dış politika anlayışı Türkiye ile ilişkilerini olumlu bir havada tutmasını gerekli kılmaktadır. Ayrıca ABD'nin halen Türkiye'de ilişkili olduğu birçok ekonomik ve askeri proje de ikili ilişkileri sıcak tutmaktadır. Son elli yılın fakat özellikle son 30-35 yılın Türk-Amerikan ilişkilerine bakıldığında Türkiye'nin çıkarlarını zedeleyecek büyük sorunlarla karşılaşılmadıkça ilişkilerde problemlerin yaşanmayacağıdır, ilişkilerde gelecekte de beklenilen, geleneksel güvenlik yardımının siyasi alanda işbirliği ile desteklendiği daha olgun ve çeşitlendirilmiş bir ilişki halini almasıdır. Kısacası daha dengeli, eşit, çok yönlü ve makul bir ittifak.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkisi (1945-1965) ve Türk dış politikası, cilt 1
Rusya (Sovyetler Birliği), gerek Türkiye gerekse dünya politikası açı sından çok önemli bir konuma sahiptir. Rusya'nın bu konumu, çarlık ve ko münizm dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de devam etmektedir. Sov yetler Birliği, özellikle Soğuk Savaş döneminde, hem dünya politikasının hem de Türk dış politikasının oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Soğuk Sa vaş döneminde Türk-Sovyet ilişkilerinin incelenmesi, aynı zamanda bu dö nemde Türk-Amerikan ilişkilerinin, hatta Türkiye'nin genel olarak Batı ile iliş kilerinin de incelenmesi anlamına gelmektedir. 1945-1965 döneminde Türk-Sovyet ilişkileri, gerek Soğuk Savaş dö neminin uluslararası politikası, gerekse Türk ve Sovyet dış politikaları bağla mında derinlemesine incelenerek, Türk ve Sovyet (Rus) zihniyetlerinin bu ülkelerin dış politikalarının oluşumuna etkisi ve dış politikayı ne ölçüde yön lendirdikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca, iki ülke arasında suni ola rak oluşturulan gerginlik döneminin, Soğuk Savaş döneminden ne kadar et kilendiği ve Soğuk Savaş dönemini ne kadar etkilediği üzerinde de durul muştur. (Post-revizyonist yaklaşım) Soğuk Savaş dönemindeki Türk-Sovyet ilişkileri bilinmeden, Türk dış politikasının en gergin olduğu dönemde, yani Soğuk Savaş döneminde Tür kiye'nin kendi bekasını korumak için geliştirdiği politikaların ve reflekslerin yorumlanması mümkün değildir. Türk dış politikasının genel gidişatının, ulaşmak istediği hedeflerin ve bölgesel güç olabilmesinin ip uçlarına Soğuk Savaş döneminde yoğun olarak rastlanmaktadır. Türkiye bu dönemde, sağ ve sol aydınların haklı olarak eleştirdikleri gibi, Amerika ve NATO'nun fazla etkisi altında kalarak "denge politikasından uzaklaşmış, Amerika'ya tek yanlı tam bağımlı hale gelmiş ve zaman zaman yumuşamaya (detant) bile karşı çıkarak, Soğuk Savaş taraftarı bir dış politika izlemiştir. Ayrıca Soğuk Savaş dönemi, iki süper güç ile aynı anda gizli bir denge politikası izleyen Türkiye'ye, bölgesel güç olmanın dışında izleyeceği politikaların, Türk dış politikasının genel çizgisini bozacağını açıkça göster miştir.530 Cumhuriyet döneminde Türk dış politikasını oluşturanların geliştirdiği önemli bir varsayım da, "Gerginlik dönemlerinde Türkiye'nin öneminin arttığı, yumuşama dönemlerinde ise azaldığı" düşüncesidir. Bu varsayım yanlış ol mamakla birlikte, söz konusu varsayımın ön plana çıkması, Türkiye'yi, ger ginlik dönemlerinin uzun sürmesi için gayret göstermeye, hatta suni gerginlik dönemleri yaratmaya itmiştir. Oysa gerginlik dönemleri, Türkiye'nin özellikle Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılığının daha da arttığı ve dış baskı nedeniyle ulusal çıkarlarını zorunlu olarak ikinci plana ittiği dönemler olmuştur. Amerika'nın savunma stratejisindeki değişiklik, 1960'lı yıllarda Türk dış politikasını derinden etkilemiştir. Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen, hatta iki ülke arasında Türkiye açısından güven bunalımına yol açan bir çok olayın (Küba krizi ve Kıbrıs sorunu gibi) temelinde bu stratejik değişiklikler vardır. 1954 yılından itibaren, Soğuk Savaş'ın eski hızını kay betmesi üzerine Amerika nezdinde stratejik önemini kaybeden Türkiye, Sov yetler Birliği'nin 1957 Ekiminde Sputnik'i uzaya fırlatması ve kıtalararası ba listik füzeler konusunda ilerleme sağlamasıyla tekrar önem kazanmıştır. An cak, Amerika'nın denizaltılardan atılabilen kıtalararası Polaris füzelerini geliş tirmesi ve Kitlevi Mukabele doktrini (Massive Retaliation) yerine Esnek Mu kabele doktrinini (Flexible Response) kabul etmesiyle, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik önemi tekrar azalmıştır. Esnek Mukabele doktrininin uygulanması sonrasında, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik öneminin azalması, Küba krizinde yansımasını bulmuş ve Kıbrıs sorunu ile artarak devam etmiştir. Bu durum, Türkiye'yi, Amerika'dan bağımsız politikalar izleyerek, Amerika nezdinde tekrar önem kazanma gayretine sürüklemiştir. Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ve Avrupa ile yakınlaşmasını bu çerçevede yorumlamak lazımdır. 1960'iı yılların ortasından itibaren, Türkiye'nin Küba krizi sırasında gı yabında pazarlık konusu yapılması, Johnson mektubu (5 Haziran 1964) ve hemen akabinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'in Sovyetler Birliği'ni ziyareti (30 Ekim-6 Kasım 1964) sonrasında, Türk dış politikası önemli bir değişim sürecine girmiştir. Türk dış politikası, Amerika önderliğindeki Batı ile yakın ilişkiler kuran "tek odaklı bir politika" olmaktan çıkarak, "çok yönlü bir531 politika" olma yoluna girmiştir. Sovyetler Birliği ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde atılan adımlar, Balkan ve Orta Doğu ülkeleriyle düzeltilen ve gelişti rilen ilişkiler, Türk dış politikasına çok yönlü bir nitelik kazandırmıştır. Bu dönemde Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini düzeltmek is temesinin ötesinde bölgesel güç olmanın yollarını aradığı, bunun da, kom şuları ve bölge ülkeleriyle dostane ilişkiler kurmaktan geçtiğinin farkına var dığı anlaşılmaktadır. Türkiye, Soğuk Savaş dönemi gibi tek yanlı tam bağım lılığın en üst seviyede olduğu dönemlerde dahi, tarihi misyonunun da zorla masıyla bölgesel güç olmanın yollarını aramış ve dış politikasını da buna göre düzenlemiştir. Türkiye'nin yükselen ulusal burjuvazisi, kendi ulusal çıkarlarını Ame rika'nın global çıkarlarına tercih ederek, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçişini desteklemiş ve hızlandırmıştır. Bu bağlamda Türkiye, tarihi misyonu ve ulusal çıkarları ile global dünya arasında bir denge kurabilirse, jeopolitik öneminin ötesinde stratejik önemini de sürekli hale getirebilecektir. Böylece, hem bölgesel güç olacak hem de bölgesinde liberal ekonomi ve demokrasi nin örnek ülkesi haline gelerek, konjonktürel değişimlerden asgari düzeyde etkilenecek ve sadece jeopolitik önemini ileri sürerek dış yardım bulma tela şına düşmeyecektir. Türkiye'nin bölgesel güç olma isteğinin ve tarihi geçmişinin bu mis yonu Türkiye'ye bir anlamda zorunluluk olarak yüklemesi, ayrıca varlığını ve bekasını devam ettirebilmesi ve stratejik önemini konjonktürel olmaktan çıka rarak devamlı hale getirebilmesi gibi nedenler, Türkiye'yi çok yönlü dış poli tika izlemeye yöneltmiştir. Gelişen ulusal burjuvazinin Türk dış politikasında değişim talebinin ve Türkiye'nin Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılık politika sının, Türkiye'nin dış politika taleplerini karşılayamaz hale gelmelerinin öte sinde, Türkiye'nin tarihi birikimi ve misyonu Türkiye'yi bölgesel güç olmaya zorlamaktadır. Soğuk Savaş döneminde Türk-Sovyet ve Türk-Amerikan iliş kilerinin izlediği seyri de bu durumun en somut göstergesidir.
Kıbrıs meselesinin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine etkileri
Kıbrıs, Avrupa Birliği, Türkiye ve Yunanistan üçgeninde birçok siyasi, ekonomik, iç ve dış politika stratejileri içeren ve bununla birlikte birçok problemleri de barındıran bir bölgedir. Kıbrıs kuzeyde Türkler, güneyde ise Rumların bulunduğu iki uluslu bir yapıya sahiptir. Bu iki ulusun kendi aralarındaki çözümsüzlükler/ sorunlar uyrukları olduğu Türkiye ve Yunanistan'ın da karşılıklı olarak sorunların çıkışı ve çözümü konusunda karşı karşıya getirmektedir. Son elli yıl içerisinde Kıbrıs Adasında gelişen bir dizi olaylar döngüsü, özellikle Rum tarafına ideolojik amaçları, Yunanistan'ın Kıbrıs üzerinde hak iddaları, Enosis- Megali İdea düşünceleri, Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki vatandaşlarını uluslararası arenada tanınmasını sağlamaya dönük çalışması ve Türk varlığının kabul edilmesi yönünde siyasi hareketler, bununla birlikte bölgenin jeostratejik ve jeopolitik önemi, Türkiye ve Yunanistan arasında günümüzde de güncelliğini koruyan bir mesele haline gelmiştir. Sorunların bütünleşmeci temelinde veya bütünleşmeye/birleşmeye yönelik Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği bir dizi anlaşmalar, planlar (Kurucu Anlaşmalar, Fikirler Dizisi, Annan Planı, vs.) uygulanılmaya çalışılmış, lakin tarafların bölgedeki çıkarlarından, stratejilerinden vazgeçmemesi sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Aynı zamanda Kıbrıs Adasındaki sorunlar dinamikliğini korurken 1998 yılında Kıbrıs Rum Kesiminin Avrupa Birliği ile Müzakerelere başlaması ve 2004 yılında da Avrupa Birliği'ne tam üye olması sorunu daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu karmaşıklık, Türkiye'nin AB ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmış, Avrupa Birliği devletler hukuku açısından mümkün olmadığı halde Kıbrıs'ı temsilen Kıbrıs'taki Rum Yönetimi'ne vermiş olduğu üyelik statüsü, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne yönelik politikalarının ve Kıbrıs ile ilgili stratejilerinin de değişmesine neden olmuştur.
İnsan hakları ve Kıbrıs
1571 yılında Venediklilerden alınan ve 307 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalan Kıbrıs'ın yönetimi 1878 yılında hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla İngiltere'ye devredilmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere'nin ayrı saflarda yer almasının da bir sonucu egemenliğini Lozan antlaşmasıyla 1923'te tanımıştır.18. yüzyıl başlarına kadar Kıbrıs'taki Türk sayısı Rumlardan fazla olmuştur. Tarımla meşgul olan Türklerin elindeki toprak miktarı Rumlarınkinden fazla olmuştur. İki taraf arasında sosyal ve kültürel yaşam hep farklı kalmış, Türkler ve Rumlar arasında evlenme görülmemiş, iki toplumun fertleri ortak ticari işletme kurma gibi davranışlara girmemişlerdir.1931'den itibaren Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ile birleşme taleplerini yoğunlaştırmışlardır. Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleştirilerek tamamen bir ?Elen? adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan ?ENOSİS? kampanyasına ikinci dünya savaşından sonra hız verilmiştir. Rum Ortodoks Kilisesi 15 Ocak 1950'de Enosis konusunda halk oylaması düzenletmiş ve oylama %96 Enosis lehine sonuçlanmıştır. Ancak Enosis fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon (kendi geleceğini tayin) hakkı olduğunu ileri sürerek Enosis'e dolaylı yollardan ulaşmayı tercih etmiştir. Yunanistan, 1954'te Kıbrıs sorununun BM'e götürülmesin kararı aldığını açıklamış bu arada Ada'da Kıbrıs Türklerine karşı şiddet eylemlerin başlamıştır. 1954-1958 yılları arasında ?self determinasyon? görüntüsü altında BM'e yaptığı çeşitli başvurularda Yunanistan bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Ada'daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. İngiltere bu durumda 1956'da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıslı Türklerin de ?self determinasyon? hakkı bulunduğunu be bu çerçevede taksim talebinin de geçerli olduğunu açıklamıştır.Şiddet eylemleri nedeniyle 1955-58 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. Enosis'e karşı kendi örgütlenme çalışmalarına başlayan Kıbrıslı Türkler, gelişmelere paralel olarak, ?taksim? görüşünü geliştirmişlerdir.Yunanistan BM'den tek taraflı ?self- determinasyon? yani Enosis lehinde bir karar elde edememesi Kıbrıslı Türklerin Enosis'e karşı direnişleri ve Türkiye'nin kendilerini desteklemekteki karşılığı Türkiye ile Yunanistan arasında müzarakelerin başlatılmasına imkan sağlanmıştır. Bunun sonucunda 11 Şubat 1959'da Türkiye Yunanistan ile Zürich'te anlaşmaya varmışlar, Londra'da İngiltere'nin ve Kıbrıs'taki iki toplum liderlerinin onayını almışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan Zürich ve Londra Anlaşmaları bağımsızlık iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından garanti edilmesi ilkelerine dayandırılmıştır.Bu çerçevede ?fonksiyonel federasyon? öngören anayasanın temelini oluşturan ve aynı zamanda İngiltere'ye iki egemen üs bölgesi bırakan bir kuruluş Antlaşması bunu teminat altına alan bir Garanti Antlaşması ve Türkiye ile Yunanistan'ın Kıbrıs'ta askeri birlik bulundurmalarını sağlayan bir İttifak antlaşması ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Uluslar arası anlaşmalarla kurulan bir ortaklıkla iç dengenin sağlanmasına ve Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine çalışılmıştır. Türk toplumunun lideri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısına, tüm temel konularda Cumhurbaşkanına eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, bu anlaşmalarla İngiliz egemen üstleri (Ağrotur ve Dikelya) de dahil olmak üzere, Ada'nın tümünü garanti altına almıştır.
Yarım kalan Kıbrıs
Kıbrıs konusu bilindiği üzere defalarca işlenmiş yoğrulmuş incelenmiş olmasına rağmen henüz kati bir neticeye vardırılamamış bir konudur. Yapmış olduğum bu çalışmada Kıbrıs konusunun önemi hakkında olmakla birlikte ne gibi alternatif çözümler üretilebilir sorusunun cevabını aradım.Konuya Kıbrıs'ın tarihi ve coğrafi genel geçer bilgileri ile başlarken stratejik öneminden Kıbrıs'ın ne zaman sorun olduğuna kaç yıldır çözüm arayışı içinde olunduğuna ve Kıbrıs'ın ikiye bölündükten sonra neden Türk tarafının dünya tarafından tanınmazken Rum tarafının tanındığına kadar bütün konuları mercek altına alamaya çalıştım. Bu konuda esas dikkat edilmesi gereken husus ise dünya konjonktüründe Kıbrıs'ın durumunun önemi nedir? Hangi ülkeye ne gibi faydalar sağlamaktadır? İlk etapta çok karışıkmış gibi gelen bu çözümlenememiş konu aslında çok basit nedenlere dayatılıp çözümsüzmüş gibi gösterilmektedir. Çünkü Kıbrıs'ın bu konumundan faydalanan süper güçler bugün de hala buradan stratejik rant sağlamaktadırlar ki Kıbrıs'ın jeopolitik konumu buna oldukça elverişlidir.Yaptığım araştırmalarda objektif olamaya çalışmakla birlikte burada yaşayan Türklere nasıl haksızlık yapıldığını göstermek üzere bir çalışmada bulundum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşların dünya üzerinde tanınan hiçbir kimliklerinin olmadığı gerçeğiyle yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bir diğer açıdan bakıldığı zaman koyulan ticari ve ekonomik ambargolarla ithalat ve ihracata kapalı bir ülke haline getirilen KKTC globalleşen dünyanın da dışında bırakılmak istenmiştir. Bu sebeplerden dolayı KKTC de doğan ve KKTC vatandaşı olan bir insanın asla dünya tarafından kabul gören bir uluslararası organizasyonda yer alması mümkün değildir. Buna spor, sanat, siyasi, ekonomik hatta insani yardım kuruluşları da dahildir. Bu durumda sadece bir ülkeyi değil bu ülke üzerinde yaşayan yüzbinlerce insanı göz ardı etmiş olan süper güçler ve onların yardımcı devletleri, KKTC devleti vatandaşlarının da her türlü uluslararası haklarını ihlal etmiş olmaktadırlar.
İngiliz yönetiminde Kıbrıs Türk toplumu (1923-1960)
Akdeniz'in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs, stratejik konumundan dolayı tarih boyunca birçok devletin ilgi alanı olmuştur. 1571-1878 yılları arasında adaya hâkim olan Osmanlı Devleti, 1878 yılında adanın yönetimini geçici olarak İngiltere'ye bırakmış ve adada İngiliz yönetimi başlamıştır. 1914 yılında adayı tek taraflı ilhak ettiğini açıklayan İngiltere'nin bu ilhakı, 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile tanınmış ve ada resmi olarak İngiliz sömürgesi haline gelmiştir. Bu durum İngilizlerin 1960 yılında adaya bağımsızlık vermesine kadar devam etmiştir. Bu çalışma 1923-1960 arası dönemde İngiltere'nin adada nasıl bir politika takip ettiğini, bu politikaların gerek Kıbrıs Türk toplumu gerekse Rum toplumu üzerindeki yansımalarını, toplumların kendi içlerinde yaşadıkları başlıca problemleri ve toplumlararası ilişkileri, toplumların ekonomik, kültürel, sosyal ve politik durumlarını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Kıbrıs'ın geleceği ile ilgili politikaların belirleyicisi ve uygulayıcısı olan İngiltere'nin belirtilen dönemde takip etmiş olduğu stratejilerin araştırılıp incelenmesi, Kıbrıs meselesinin tarihi kökenlerinin anlaşılmasında yararlı olacaktır. Kronolojik bir sıra takip edilerek oluşturulan çalışma dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bağlamda tezin ilk bölümünde adanın 1923 Lozan Barış Antlaşması'ndan önceki durumuna genel çerçeveden bakılmış, ancak detaylara girilmemeye özen gösterilmiştir. Tezin ikinci bölümü ise 1923 Lozan Barış Antlaşması ile başlayıp, İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar getirilmiştir. 1923-1939 arası dönemde İngiltere'nin Kıbrıs için geliştirmeye çalıştığı politikalar farklı yönlerden ele alınmış ve İngilizlerin dünya genelinde yürüttüğü stratejilerin bu politikalar üzerindeki etkisi tartışılmıştır. Çoğunlukla arşiv vesikalarının kullanıldığı bu bölümde, Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının eğitim durumları, kültürleri, ekonomik ve dini durumları, toplumlararası ilişkileri ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Tezin üçüncü bölümünde 1939-1950 yılları arasındaki dönemde adada yaşanan siyasi ve sosyal gelişmelere yer verilmiştir. Dördüncü bölüm ise 1950 yılında Yunanistan'ın adada plebisit yaptırması ile başlatılmış ve 1960 yılında adaya verilen bağımsızlık ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması ile son bulmuştur. Tezin ana kaynağını arşiv vesikaları ve dönemin yerli ve yabancı basın kaynakları oluşturmaktadır. İkincil literatür olarak özellikle dönemin devlet adamları tarafından yazılan hatıratlar ve diğer araştırma eserler kullanılmıştır.